LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te zulm ifadesini içeren 313 kelime bulundu...

a'sef

  • Zulmedip zorla birşey alan.

adalet / adâlet

  • Her işte hakkı gözetme ve orta yolu tutma. Haklıya hakkını verme. Haksızlıktan sakınma. Zulmün zıddı, kânun önünde eşitlik.

ahred

  • Ayaklarının siniri kurumuş veya bozulmuş olan hayvan.

akl-ı selim / akl-ı selîm / عَقْلِ سَل۪يمْ

  • Sağlam, bozulmamış olan akıl.

akvam-ı mazlume / akvâm-ı mazlume

  • Zulme uğrayan kavimler.

alem-i kevn ü fesad / âlem-i kevn ü fesâd

  • Oluşumlar ve bozulmalar dünyası, icatlar ve tahripler âlemi.

amase

  • Şiddet.
  • Zulmet.

antropomorfizm

  • Sosy. İnsan şeklinde putlara inanma ve tapma esasına dayanan batıl bir din. Allah'ı insan vasıflarıyla tasavvur eden dinî inançlar da antropomorfizm'in başka kılıkta görünüşleridir. Meselâ aslı bozulmuş Musevilik ve Hıristiyanlıkta Allahın insan şeklinde düşünülmesi antropomorfizm denilen putperestl

arıza / ârıza

  • Sonradan olan, noksanlık.
  • İsabet eden belâ ve keder.
  • Bozulma.
  • Gelip geçici.
  • Hariçten gelen te'sirle olan.
  • Bir şeyin olmasına veya görülmesine mâni olan birşey.

asel-i musaffa / asel-i musaffâ

  • Süzülmüş, saf bal.

atıl / âtıl

  • (Âtıla) İşlemez. Boş. Tenbel.
  • Bozulmuş.

avadi

  • (Tekili: Adiye) Zulmedenler, zâlimler.

azar-mend

  • İncitilmiş, zulmedilmiş. (Farsça)

azlem

  • Çok zulmeden, çok zâlim.

azürde

  • Azar görmüş, incinmiş, gücenmiş. Kalbi kırılmış, üzülmüş. (Farsça)

bakir / bâkir

  • Tâze. El sürülmemiş. Bozulmamış.
  • Erken.
  • Kullanılmamış, bozulmamış.

bazudiraz / bâzudirâz

  • Kolu uzun olan. (Farsça)
  • Nüfuzlu, sözü geçer. (Farsça)
  • Müdahaleci. (Farsça)
  • Zâlim, zulmeden. (Farsça)

behrec

  • Eksik veya ayarı bozulmuş para.
  • Arzuya, isteğe bırakılmış şey, iş.
  • Faydasız, işe yaramaz olan şey.

bergeşte-hal / bergeşte-hâl

  • İşi bozulmuş, geçimi güçleşmiş, düşkün. (Farsça)

bi-dad / bî-dad

  • Zâlimlik. Zulüm. İşkence. Adaletsizlik.Ne mümkün zulm ile bî-dâd ile imhâ-yı hakikat.Çalış, kalbi kaldır muktedirsen âdemiyyetten.

bikr

  • (Bikir) Bozulmamış. Temiz.
  • Bekâr. El sürülmemiş.
  • Her şeyin evveli.
  • Eşi benzeri görülmemiş, misli sebkat etmemiş her amel ve vaziyet.
  • Bozulmamış, temiz.

cair

  • Mâni, engel.
  • Eğri.
  • Çok, kesîr.
  • Eziyet eden. Cevreden. Zulmeden.

cebr-i istibdat

  • Baskı ve zulmün zorbalığı.

cefadide / cefâdîde / جفادیده

  • Üzülmüş, cefa çekmiş. (Arapça - Farsça)

cem-i sahih

  • Gr: Bu cemi yapıldığı zaman müfredinin şekli bozulmaz. İki türlüdür. Cem-i müzekker, Cem-i müennes.
  • Mat: Toplama.

cenef

  • Hata ve cehilden dolayı haktan meyletmek.
  • Zulmetmek.

cereyan-ı müstebidane

  • Baskı ve zülme dayanan despotizm ve diktatörlük akımı.

cevir / جور

  • Haksızlık, üzülme, üzme, zulüm. (Arapça)
  • Cevir çekmek: Acı çekmek, zulüm görmek. (Arapça)

cevr / جور

  • Haksızlık, üzme, üzülme, zulüm. (Arapça)
  • Cevr etmek: Haksızlık etmek, üzmek, acı çektirmek. (Arapça)

cihan-suz / cihan-sûz

  • Cihanı yakan, güneş. (Farsça)
  • Mc: Çok zulmeden. (Farsça)

cihet-i infikak / cihet-i infikâk

  • Ayrılma, çözülme yönü.

ciyet

  • Bozulmuş, değişmiş olan su. Bir yere toplanıp birikmiş olan su.

dabire

  • Askerin bozulması.

damar-ı gadir

  • Zulmetme damarı, merhametsizlik damarı.

davz

  • Zulmetmek, zulüm yapmak.
  • Çiğnemek.

deber

  • Savaşırken askerin bozulması, bozguna uğraması.

debre

  • (Çoğulu: Deberât-Dibâr-Edbür) Savaşırken askerin bozulması.
  • Bir evlek yer.
  • Vaktinden sonra gelmek.

decv

  • Nikâh.
  • Çok karanlık, zulmet.

decye

  • (Çoğulu: Dücâ) Karanlık, zulmet.

dejenere

  • Bozulma, soysuzlaşma. (Fransızca)
  • Bozulma, soysuzlaşma.

dels

  • Karanlık, zulmet.
  • Bir şeyi saklamak, gizlemek.
  • Sonbaharda yapraklanan bir ot çeşiti.

dest-diraz

  • El uzatan, zulmeden. (Farsça)
  • Sarkıntılık etme, el uzatma. (Farsça)

deycuc

  • (Çoğulu: Deyâcic) Karanlık, zulmet.

düca

  • Zulmet, karanlık.

dücce

  • Fazla karanlık, ziyade zulmet.

dücme

  • Karanlık, zulmet.

dücünne

  • (Çoğulu: Dücünnât) Bulut kat kat olma.
  • Karanlık, zulmet.
  • Yağmur yağma.

dücye

  • (Çoğulu: Dücâ) Bal arısının kovanı.
  • Avcılar kümesi.
  • Zulmet, karanlık.

dugn

  • Karanlık, zulmet.

düstur-u zulüm

  • Zulm kanunu, kuralı.

ecim

  • Bir şeye çok devam etmekten usanç gelme.
  • Suyun necis olup bozulması.
  • Birini istemediği hâle koymak.

ef'ide-i halise / ef'ide-i hâlise

  • Temiz ve saf kalbler. Bozulmamış, tahrib edilmemiş kalbler, gönüller.

efgende

  • Yere atılmış, düşürülmüş. Yıkılmış, yıkık. Bozulmuş, tahrib edilmiş. (Farsça)
  • Biçare, zavallı, düşkün. (Farsça)

efkar-ı faside / efkâr-ı fâside

  • Bozulmuş fikirler.

ehl-i zulm

  • Zalimler, zulmedenler.

esbab-ı feshiyye

  • Huk: Bir i'lâmın istinaf suretiyle bozulmasını icabettiren sebepler.

esbab-ı nakziyye

  • Bir hükmün daha yüksek bir merci tarafından bozulmasını icâb ettiren sebepler. Bozma sebepleri.

eşedd-i zulm

  • Zulmün en şiddetlisi.

eşedd-i zulüm

  • Zulmün en şiddetlisi.
  • Zulmün en şiddetlisi.

esef / اسف

  • Üzülme, hayıflanma. (Arapça)

evham

  • Olmayan bir şeyi olur zannı ile meraklanma. Üzüntü. Vehimler. Kuruntular. Zarar ihtimâli çok az olan bir şeyden meraklanma ve üzülme.

fasid / fâsid / فاسد

  • Bozulmuş, bozuk. (Arapça)

fell

  • (Çoğulu: Fülül - Eflâl) Gedik, rahne.
  • Yaralamak.
  • Cenkte askeri bozmak. Harbdeki askerin bozulması.
  • Kılınç yüzündeki açılan gedik.
  • Susuz kır yer.
  • Güruh, cemaat.
  • Muvakkat delilik.

fesad

  • Bozuk ve fenalık. Karışıklık. Haddi tecavüz edip zulmetmek. (Zıddı: Salâh'tır.)

fesad-ı beşeri / fesad-ı beşerî

  • İnsanlığın fesada girmesi, bozulması.

fesh

  • Alış-veriş veyâ başka bir akdi (sözleşmeyi) bozma veya böyle bir akdin bozulması.
  • Bozma, bozulma, dağıtma, dağılma, yürürlükten kalkma.

fesh-i mukavele

  • Mukavelenin bozulması, anlaşmanın feshedilmesi.

fitne-i ahirzaman / fitne-i âhirzaman

  • Âhirzaman fitnesi; dünyanın son devresinde görülen fitneler, bozulmalar.

fıtrat-ı selime / fıtrat-ı selîme / فِطْرَتِ سَل۪يمَه

  • Bozulmamış yaratılış, karakter.
  • Bozulmamış sağlam yaratılış.

gaddar

  • Kahredici, öldürücü. Ahdine vefâ etmeyip hıyânet eden. Hâin, zâlim, çok zulmeden.
  • Acımasız, çok zulmeden.

gaddarane / gaddârâne

  • Acımadan, merhametsizcesine, zulmedercesine. (Farsça)
  • Acımasızca, zulmederek.

gadir

  • (A, uzun okunur) Gadreden, fenalık eden, zulmeden, hıyanet eden.

gadren

  • Zulmen.

gaşam

  • (Çoğulu: Guşâm) Mübâlağa ile zulmeden.

gaşemşem

  • Şecaatinden kimseye baş eğmeyen.
  • Başını döndürüp yabana iltifat etmeyen.
  • Zulmedici.
  • Methi istediği gibi yapamamak.

gasm

  • Karanlık, zulmet.

güsiste

  • Kopmuş, kırılmış. (Farsça)
  • Sökülmüş, çözülmüş, gevşemiş. (Farsça)

gusv

  • Zulmet, karanlık.

habal

  • Bozulma, düzensizlik. Karma karışıklık.
  • Sıkıntı, hüzün, keder, üzüntü.

habek

  • Üzülme, sıkıntı yapma. (Farsça)
  • Sıkılma, bunalma. (Farsça)

habl

  • Bir şeyin bozulması. Noksan olmak.
  • Delirmek.

habt

  • İptal etme, bozma, bozulma.

haccac

  • Çok eskiden Irakta vâlilik yapan fakat, Hz. Resul-ü Ekremin (A.S.M.) soyundan gelenlere ve onlara taraftar olanlara çok zulmeden, haddini aşmış bir zâlimin ünvânı. Asıl ismi Yusuf bin Sakafi'dir. Haccac-ı Zâlim diye de anılır.
  • Irak valisi olup, müslümanlara zulmeden Yusuf bin Sakifî'nin ünvanı.
  • Delil ile galip olan.

hades

  • Abdestin bozulması.

haif

  • Gadir eden, azarlayan. Zulmeden.

halel

  • Halel gelmek: Bozulmak, lekelenmek, gölge düşmek.

haleldar / haleldâr / خللدار

  • Bozma, bozulma.
  • Bozma. Bozulma. Bozulmuş. (Farsça)
  • Bozulmuş, zarar görmüş.
  • Bozulmuş, bozuk. (Arapça - Farsça)
  • Haleldâr etmek: Bozmak, halel getirmek. (Arapça - Farsça)
  • Haleldâr olmak: Bozulmak, halel gelmek. (Arapça - Farsça)

hall / حل

  • Çözme. Çözülme. Karışık bir mes'elenin içinden çıkma.
  • Anlayıp karar vermek. Neticelendirmek.
  • Susam yağı.
  • Ezmek.
  • Açmak.
  • Dühul etmek, girmek.
  • Çözülme, erime. (Arapça)
  • Çözme. (Arapça)

hall-i müşkilat / hall-i müşkilât

  • Müşkilâtın yenilmesi, zorlukların çözülmesi.

haluf

  • Sütün veya yemeğin bozulması.

haminne

  • Hanım nine sözünün bozulmuş şekli, büyük anne.

harab / harâb / خراب

  • Yıkık, harap. (Arapça)
  • Fitil gibi sarhoş. (Arapça)
  • Harâb etmek: Yıkmak, bozmak, tahrip etmek. (Arapça)
  • Harâb olmak: Yıkılmak, bozulmak, kırılmak. (Arapça)

harab-ı alem / harab-ı âlem

  • Âlemin yıkılıp bozulması.

harafe

  • Aklın bozulması. Delilik.

hayıflanmak

  • Acınmak, üzülmek. Esef etmek.

hayvanat-ı zalime / hayvanat-ı zâlime

  • Güçsüz ve zayıflara zulmeden hayvanlar, zâlim hayvanlar.

hazm

  • Midedeki yenen şeyleri eritmek, sindirmek. Vücuda yarayacak hale getirmek.
  • Birisine ansızın hücum etmek.
  • Ansızın bir şey üzerine inmek.
  • Birisinin hakkını, malını gasb ile alıp zulmeylemek.
  • Münasebetsiz bir hale, güce gidecek bir vaziyete düşenin kendi nefsini

hetk-i hürmet

  • Saygının ortadan kalkması. Şer'an haram olanın bozulması.

hıdane / hıdâne

  • Çocuğu kucağa almak, besleyip büyütmek üzere yanında bulundurmak. İslâm nikâhının bozulmasından sonra (ayrılıkta), çocuğu, selâhiyetli (yetkili) olan kimsenin yâni başkası ile evli olmayan annenin belirli bir yaşa gelinceye (oğlan çocuğu yedi, kız ye tişkin oluncaya) kadar yanında alıkoyması ve terb

hidayet-i fıtrıye

  • Yaratılıştan gelen hidayet; kötü tercih ve telkinlerle bozulmamış olan insanı yaratılışındaki doğruluk.

hiras

  • Korku. Şaşırıp bozulmak, ürküp çekinmek. (Farsça)

hıristiyanlık

  • Îsâ aleyhisselâmın getirdiği hak din olan Îsevîliğin bozulmuş şekli.

hoşafın yağı kesilmek

  • Ist: Bozulmak, bir cevap bulamamak, mahcup olmak.

i'tida

  • Sesini yükseltmek.
  • Zulmetmek.
  • Haddinden geçmek.

ibtal / ibtâl / ابطال

  • Geçersiz kılma, kaldırma, bozma. (Arapça)
  • İbtâl edilmek: Geçersiz kılınmak, kaldırılmak, bozulmak. (Arapça)
  • İbtâl etmek: Geçersiz kılmak, kaldırmak, bozmak. (Arapça)

icaz-ı muhill

  • Sözün istenilen mânayı ifadeye kifayet etmemesi yüzünden mânanın bozulması halidir.

ida'

  • Fasid olmak. Bozulmak.
  • Helâk olmak.
  • Yardım etmek.

iddet

  • Kocasının ölümüyle dul kalan veya talak (boşama) ve fesh (nikâhın bozulması) sebebiyle evlilik bağı çözülen kadının yeniden evlenebilmesi için beklemesi gereken zaman.

ıdtıhad

  • Zulmetmek, cefâ vermek.

igdin

  • Bozulmuş, kokmuş, cılık (yumurta).

ihhikak

  • Kördüğüm olma.
  • Mc: Sıkışıp kalma. Halledilmeyip çözülmez hale gelme.

ihlal / ihlâl / اخلال

  • Bozma, lekeleme, halel getirme. (Arapça)
  • İhlâl edilmek: Bozulmak, halel getirilmek. (Arapça)
  • İhlâl etmek: Bozmak, halel getirmek. (Arapça)

ihtilac

  • Seğirtme.
  • Çarpıntı, çarpma.
  • Etler gevşeyip büzülme.
  • Havale nöbeti.

ihtilaf

  • Ayrılma, ayrışma, çözülme.

ıhtimar

  • Mütegayyer olmak, bozulmak, değişmek.

iltiak

  • Rengi bozulma, rengi değişme.

imtihak

  • Bozulma.

indiras

  • Zail olma, eseri kalmama, mahvolma. Bozulma.
  • Bozulma; silinme, zâil olma.
  • Bozulma, silinme.

infikak

  • Yerini terk etme. Yerinden ayrılma.
  • Ayrı düşme.
  • Çözülme.

infisad

  • (Fesad. dan) Bozulma, fesada uğrama.

infisah

  • Hükümsüz kalma, fesholma. Bozulma.
  • Bozulma, dağılma.

infisam

  • Kırılma.
  • Kesilme.
  • Yırtılma.
  • Üzülme.
  • Kopma.

inhidam-ı kat'iye

  • Kesin hezimet, bozulma.

inhilal / inhilâl / انحلال / اِنْحِلَالْ

  • Çözülme, ayrılıp dağılma.
  • Çözülme, ayrışma. (Arapça)
  • Dağılma. (Arapça)
  • Dağılma, çözülme.
  • Dağılma, çözülme.

inhiraf

  • Doğru yoldan sapma.
  • Dönme.
  • Bozulma. Değişme.
  • Kırıklık.
  • Tecvidde: Harf okunduğu zaman o harfde, dil ucuna veya dil arkasına doğru bir meyli bulunmasına denir. İnhirâf sıfatının harfleri Lâm ve Ra harfleridir. Bunlara Münharif denir.

inhiraf-ı mizac / inhirâf-ı mizac

  • Mizacın bozulması.

inhiraf-ı mizaç

  • Mizacın bozulması, karakter bozukluğu.

inhitak

  • Bozulma, yırtılma.
  • Bekârlığın bozulması. Kızlığı bozulma.

inhiyaş

  • Ezilip büzülme, sıkılma, çekinme.

inhizam

  • Basılıp ezilme.
  • Bozulma. Askerin bozulup dağılması.
  • Bozulma, dağılma, yenilme.

inkıbaz

  • Büzülme. Çekilip toplanma.
  • Sıkıntı. Gamlı olmak.
  • Kabızlık. Tutukluk.

inşikak-ı asa / inşikak-ı asâ

  • Değneğin kırılması.
  • Mc: İhtilaf, karışıklık, ikilik. Birliğin bozulması.

insilah

  • Soyulma. Derisi yüzülme. Sıyrılıp çıkma.
  • Ayın sonu gelme.

intikaz

  • Bozulma.
  • Çözülme, battal edilme.İNTİMA'Â : Birine mensub olma, intisâb etme. Bir kimseye bağlanma.
  • (Kuş) bir yerden uçup, başka bir yere konma.

inzılam

  • Zâlimin zulmüne boyun eğme.

irtican

  • Adamın işi gücü bozulma.

işmi'zaz

  • Can sıkma, üzülme, yüzünü ekşitme.
  • Titreyip ürperme.

iştat

  • Adaletsizlik edip hükümde zulmetme.

istifsad

  • (Fesâd. dan) Bir şeyin bozulmasını arzulama, fesâdını isteme.

istinaf

  • Baştan başlamak. Yeniden başlamak.
  • Gr: Sözün başlangıcı.
  • Huk: Dâvâ Mahkemesinin verdiği hükmü beğenmeyip bozulmasını daha üst mahkemeden istemek. Dâvâ mahkemeleri ile Temyiz Mahkemesi arasındaki bir derece yüksek mahkemeye verilen isim.

iştitat

  • Zulmetme. Haksızlık etme. Hükümde ve sair işlerde eziyet etme.

ivaz

  • Hazırlanmış, düzülmüş. (Farsça)

ızlam

  • Karanlık, zulmet.
  • Zulmetme, karanlıkta bırakma.

izlam

  • Karanlık olmak. Zulme giriftar olmak. Zulme tutulmak.

izmihlal / izmihlâl

  • Yok olma, bozulma, perişan olma.
  • Bozulma.

kaba necaset / kaba necâset

  • İnsandan çıkınca abdesti veya guslü gerektiren her şey, eti yenmeyen hayvanların, (yarasa hâriç) ve yavrularının yüzülmüş, dabağlanmamış derisi, eti, pisliği ve bevli ile süt çocuğunun pisliği, bevli ve ağız dolusu kusmuğu, insanın ve bütün hayvanlar ın kanı ile şarab, leş, domuz eti ve kümes ve yük

kahır / قهر

  • Yok etme. (Arapça)
  • Çok üzülme. (Arapça)

kahr / قهر

  • Yok etme. (Arapça)
  • Çok üzülme. (Arapça)

karsaa

  • Buruşup büzülmek.
  • Yazıyı sık yazmak.

kasıtin / kasıtîn

  • (A, uzun okunur) Zulmeden ve haktan sapanlar.
  • Haklı olanlar.
  • Kısımlara bölenler.

kebas

  • Misvak ağacının yemişi.
  • Bir şeyin kokup bozulması.

kefaret-keffaret

  • İşlenen bir günaha, bir yeminin bozulmasına karşılık verilen sadaka.

kevn ü fesad / kevn ü fesâd

  • Var olup sonra bozulmak.

kıyamet / kıyâmet

  • Allahü teâlânın emri ile İsrâfil aleyhisselâmın sûr denilen ve nasıl olduğunu bilmediğimiz bir âlete üfürmesi, (nefha-i ûlâ: Birinci üfürme) ile bütün canlıların ölüp, her şeyin yok olması, kâinâttaki (varlık âlemindeki) nizâmın, düzenin bozulması, kıyâmetin kopması.
  • Her canlının ölü

kusut

  • Haktan sapmakla cevr ve zulmetmek.
  • Birşeyi kısımlara ayırmak, tefrik etmek.

lahik / lâhik

  • Namaza imâm ile berâber başladığı hâlde, kendisine uyku, gaflet veya benzeri bir sebebden dolayı abdest bozulması hâli ârız olup da (meydana gelip de) namazın tamâmını veya bir kısmını imâm ile kılamayan kimse.
  • Kavuşan, ulaşan, yetişen.

lane-i harab / lâne-i harab

  • Bozulmuş yuva.

layetegayyer / lâyetegayyer

  • Değişmez, bozulmaz.

lehef

  • Kaybolan bir şeyden dolayı müteessir olup üzülme.

lehf

  • Yok olan şey için hasret çekip üzülmek.

lehfe

  • Kaybolan veya yok olan birşey için üzülme.

lisan-ı teessüf

  • Hayıflanma, üzülme dili.

ma'fun

  • Bozulmuş ve çürümüş şey.
  • Kokmuş et.

ma's

  • Tıb: Adalelerin tutulması, kasların büzülmesi. Kramp.

maas

  • Ayağın siniri çekilip büzülmek.
  • Ayağın eğri olması.

magruz

  • Taze. Bayatlamamış ve bozulmamış.

mahlul / محلول

  • Çözülmüş, dağılmış. Hallolmuş, erimiş.
  • Murisi ölen sahipsiz mal. Mirasçısı bulunmayıp hükümete kalan miras.
  • Erimiş, çözülmüş, hallolmuş. (Arapça)

mahv

  • Harab olma. Yıkılma. Ortadan kalkma. Çökme. Bozulma.
  • Tas: Beşeri noksanlıklardan kurtuluş hâli.

mazaz

  • Musibet, felâket ve belâ acısı.
  • Acıma, üzülme, kederlenme.

mazlum / mazlûm / مظلوم / مَظْلُومْ

  • Zulüm görmüş. Kendine zulmedilmiş.
  • Halim, selim, sakin, sessiz.
  • Zulme uğramış.
  • Zulme uğramış.
  • Zulme, haksızlığa uğramış kimse.
  • Zulme uğramış. (Arapça)
  • Sesiz sedasız. (Arapça)
  • Zulmedilen.

mazlumen / mazlûmen

  • Zulme uğrayarak.
  • Zulmedilerek.

mazlumin / mazlûmîn

  • Zulme uğrayanlar.
  • Zulmedilenler.

mazlumiyet / mazlûmiyet / مظلوميت

  • Zulme uğramış olma, mazlumluk.
  • Zulme uğramışlık.
  • Mazlumluk, zulme uğramışlık. (Arapça)
  • Sesiz sedasız olma. (Arapça)

mehtuk

  • (Hetk. den) Bozulmuş, yırtılmış, hetkolunmuş.

menkuz

  • Nakzedilmiş. Bozulmuş. Hükümsüz bırakılmış.
  • Bozulmuş.

merc

  • (Merec) Katıştırmak.
  • Kararsızlık.
  • Iztırab.
  • Bozulmak.
  • Boşa gitmek.
  • Serbest bırakmak, salıvermek.
  • Hayvanların salındığı otlak.

mesluh

  • Derisi yüzülmüş. Teslih edilmiş.

millet-i mazlume

  • Zulme uğramış millet.

mu'teriz

  • İtiraz eden. Kabul etmeyen. Bir şeyi beğenmeyip bozulmasını isteyen, aksini iddia eden.

muamma / muammâ

  • Anlaşılması ve çözülmesi güç şey.

muamma-i acibane / muammâ-i acibâne

  • Çözülmesi zor olan acayip sır.

mübtel

  • Hükümsüz bırakılmış, bozulmuş, ibtâl olunmuş.

müdemdim

  • Azap eden, zulmeden.

muharref

  • Tahrif edilmiş, bozulmuş.
  • Tahrif edilmiş, değiştirilmiş, bozulmuş.
  • Değiştirilmiş, bozulmuş.

muhkem kaziye

  • Huk: Kat'i ve sağlam bozulmaz hüküm. Mahkemenin en sonunda vermiş olduğu kararlar. Temyiz mahkemesince tetkik ve tasdik edildikten sonra veyahut temyiz müddeti geçen bir mahkeme kararının, mevzuunu teşkil eden hâdise hakkında, kat'i bir karine ve delil ve kanunen değişmez bir hüküm olarak kabul edil

muhtell-üs sıhha

  • Sıhhati bozulmuş.

muhtelle

  • Düzensiz, karışmış, bozulmuş.

mühtezim

  • Bir kimsenin malını zorla alıp gasbederek zulmeden.

mümehhal

  • Tadı gitmiş ve biraz bozulmuş süt.

münfesih

  • (Fesh. den) İnfisah eden, bozulan, bozulmuş, hükmü kaldırılmış olan, hükümsüz kalan.
  • Bozulmuş, hükümsüz.

münhall

  • Boş, meşguliyetsiz, işsiz.
  • Çözülmüş, çözülen.
  • Memuru bulunmayan.
  • Kim: Erimiş.

munkabız

  • Sıkıntılı. Mânevi sıkıntı.
  • Çekilmiş. Büzülmüş. Daralmış. Toplanmış.
  • Barsakları sıkışmış. Kazâ-i hâcet edemeyen. Kabız.
  • Sıkıntılı, büzülmüş.

münselih

  • (Selh. den) Soyulmuş, derisi yüzülmüş.
  • Sıyrılıp çıkan, soyunan.
  • Son güne yetişmiş.

munzalim

  • Kendi isteğiyle veya istemiyerek zâlimin zulmüne boyun eğen.

murakkan

  • Bozulmuş, aradan çıkarılmış.

mürevvak

  • Süzülmüş, tortusu giderilmiş.

mürteşih

  • (Reşh. den) Süzülmüş.

müruk

  • Sâfi, süzülmüş nesne.
  • Süslü perdeler takılmış olan ev.

müselhem

  • Mütegayyer olmuş, değişmiş. Bozulmuş.

müstakil / müstakîl

  • Pazarlığın bozulmasını isteyen.

müste'di / müste'dî

  • Birinin zulmüne karşı başka birinden yardım dileyen.
  • Birini sıkıştırıp malını zorla alan.

müstefti / müsteftî

  • (Fetva. dan) Bir müftüye müracaat edip bir mes'ele hakkında fetva isteyen.
  • Bir müşkülün halledilip çözülmesini isteyen.

mutallaka

  • (Talak. dan) Boşanılmış kadın. Bırakılmış, nikâhı bozulmuş.

mutazallim

  • (Çoğulu: Mutazallimîn) (Zulm. den) Kendisine yapılan haksızlık ve zulümden şikâyet eden, sızlanan.

mutazallimane / mutazallimâne

  • (Zulm. den) Kendine yapılan zulüm ve haksızlıkdan dolayı sızlanan kimseye yakışır şekilde.

mutazallimin / mutazallimîn

  • (Tekili: Mutazallim) (Zulm. den) Sızlananlar. Kendilerine yapılan haksızlık ve zulümden dolayı şikâyet edenler. Tazallüm edenler.

müteaddi

  • Zulmeden, saldıran.
  • Geçişli fiil.

müteessif / متأسف

  • Üzgün. (Arapça)
  • Müteessif olmak: Üzülmek. (Arapça)

müteessir / متأثر

  • Üzgün. (Arapça)
  • Etkilenen. (Arapça)
  • Müteessir olmak: (Arapça)
  • Üzülmek. (Arapça)
  • Etkilenmek. (Arapça)

müteessir olma

  • Etkilenme, üzülme.

mütefessih / متفسخ

  • (Tefessüh. den) Kokmuş, çürümüş, bozulmuş, tefessüh etmiş.
  • Bozulmuş, kokuşmuş, çürümüş. (Arapça)

mütegayyir

  • Değişen. Bir halden başka bir hale geçen.
  • Bozulmuş, bozuk.

mütegayyirane / mütegayyirâne

  • Değişmiş olarak. Bozulmuşcasına. (Farsça)

mütehallil

  • (Hall. den) Erimiş. Çözülmüş.

mütereddi / mütereddî

  • (Rediy ve Redeyan. dan) Soysuzlaşmış, soyca bozulmuş, alçalmış.
  • Bozulmuş soysuzlaşmış.

mütezelzil / متزلزل

  • Sarsılan. (Arapça)
  • Mütezelzil olmak: (Arapça)
  • Sarsılmak. (Arapça)
  • Bozulmak. (Arapça)

muzlim

  • Karanlık. Zulmetli. Dehşetli. Siyahlık. Siyah.
  • Bilinmeyen. Meçhul.

nakzan

  • (Nakzen) Bozarak, hükmü bozulmuş olarak.

nasuhi / nasuhî

  • (Nasuhiyye) Bozulmaz şekilde tövbe eden.

natef

  • Bulaşmak.
  • Fâsid olmak, bozulmak.

nazar değmesi

  • Göz değmesi, bâzı kimselerin gözlerinden çıkan zararlı şuâların, canlı ve cansız bir şeye bakıp beğendikleri zaman bozulmalarına sebeb olması.

nekad

  • (Çoğulu: Nukyud-Nikâd) Ayakları kısa, yüzü çirkin koyun.
  • Büyümesi geç olan çocuk.
  • Ağızda dişler çürüyüp ufanmak.
  • Davarın tırnağı soyulup yüzülmek.

netr

  • Cezbetmek, kendine çekmek.
  • Taan etmek, çekiştirmek.
  • Bozulmak, fâsid ve zâyi olmak.

nur

  • Aydınlık. Parıltı. Parlaklık. Her çeşit zulmetin zıddı. Işık.
  • Kur'ân-ı Kerim. İman. İslâmiyet. Peygamber.
  • Zulmeti def eden, şule, ışık.

palide

  • Süzülmüş, durulmuş. (Farsça)
  • Ziyade olmuş, büyümüş. (Farsça)

palude

  • Süzülmüş, saf hâle getirilmiş. (Farsça)

pejulide

  • Solmuş, bozulmuş, dağılmış, karışmış. (Farsça)

rahnedar

  • Rahnedar etmek
  • Gedik: Açmak.
  • Zarar vermek.
  • Rahnedar olmak
  • Yarılmak, gedik: Açılmak.
  • Bozulmak, zarar görmek.

ruh-u gaddar

  • Acımasız, çok zulmeden.

ruh-u habis / ruh-u habîs

  • İsyan ve inkârla bozulmuş kötü ruh.

safi

  • Katışıksız. Temiz, süzülmüş ve temiz.
  • Bozuk olmayan. Hâlis.

şahm

  • Bozulmak ve değişmek. Fâsid ve mütegayyer olmak.

salim / sâlim

  • Sağlam.
  • Sıhhatli. Sağ. Noksansız, eksiksiz.
  • Her türlü tehlikeden uzak olan. Emin ve korkusuz olan.
  • Gr: Kelimelerdeki harfler bozulmadan cemi' eki katılarak yapılan çoğul hali. Sâlimûn, sâlihât, sâdıkûn, sâdıkât gibi yapılan cemiler.
  • İçinde harf-i illet bulunma

şayan-ı esef / şayân-ı esef / شَايَانِ اَسَفْ

  • Üzülmeye değer.

sekte

  • Susmak, kesilme, ara verme, bozulma.

sektedar / sektedâr

  • Susan, sesini kesen.
  • Zarara uğramış olan.
  • Aheng ve düzeni bozulmuş.

selamet-i kalb / selâmet-i kalb

  • Bozulmamış kalp.

seliha

  • Kabuk.
  • Soyulmuş veya bozulmuş şey.
  • Tarçın yerine kullanılan bir ağacın adı.

selim / selîm / سَل۪يمْ

  • Sağlam, bozulmamış olan.

serb

  • (Çoğulu: Sürub) İçyağı.
  • Helâk olmak.
  • Bozulmak, fâsid olmak.
  • Beğenmeme. Azarlama. Çekiştirme.

şiraz

  • Süzülmüş yoğurt.

sitem-dide

  • (Çoğulu: Sitemdidegân) Zulme uğramış, haksızlık görmüş.

sitem-keş

  • Zulme ve haksızlığa uğrayan. Zulüm çeken. Mazlum. (Farsça)

sitem-reside

  • Siteme uğramış, zulme uğramış. Zulüm çekmiş. (Farsça)

sitemdide / sitemdîde / ست دیده

  • Zulme uğramış. (Farsça)

siyabe

  • Kızlığın bozulması, bekâretin zâil olması.

şübhe-i tarık / şübhe-i târık

  • Zulmetten gelen şüphe belâsı.

sücv

  • Gece sükuneti, gecenin sessizliği.
  • Zulmet istikrarı.

sukut

  • Düşme. Yukardan aşağıya birden iniverme.
  • Değerini kaybetme. Bozulma.
  • Devrilme.
  • Mahvolma.
  • Ahlâk bakımından alçalma.
  • Büyük bir vazifeden ayrılma.
  • Sarkma.
  • Çocuğun eksik veya ölü olarak doğması.

sultan-ı mazlum

  • Mâsum, zulme uğramış sultan. (Bundan kinaye II. Abdulhamid Han'dır.)

sünuh

  • Fâsid ve mütegayyer olmak. Bozulmak ve değişmek.

sütut

  • Zulmet, karanlık.
  • İnsanlara zahmet verenler.

taaddi / taaddî / تعدی

  • Saldırma.
  • Düşmanlık.
  • Ezme.
  • Şeriattan ayrılma. Tecavüz etme. Zulmetme. Örf âdet ve mukavelenin hilâfına hareket etme.
  • Gr: Fiilin geçer halde olması, müteaddi olması.
  • Geçme, öteye geçme, saldırma.
  • Zulmetme, adaletsizlik.
  • Örf, âdet ve kanunların sınırını aşma.
  • Arapça'da lâzım bir fiili müteaddî yapmak.
  • Zulüm. (Arapça)
  • Haksızlık. (Arapça)
  • Taaddî etmek: (Arapça)
  • Zulmetmek. (Arapça)
  • Haksızlık etmek. (Arapça)

taaffün

  • Bozulma, kokuşma, çürüme.

taaffün etmiş

  • Bozulmuş, çürümüş.

tabiat-ı zalimane / tabiat-ı zâlimane

  • Zâlim tabiat, zulmeden karakter.

tagayyür

  • Değişmek. Başkalaşmak.
  • Bozulmak. Renk değiştirmek.
  • Kokmak.

tagayyürat

  • (Tekili: Tagayyür) Başkalaşmalar, bozulmalar. Değişmeler.

tahallül

  • (Halel. den) Bozulmak. Ekşimek. Sirke olmak.
  • Araya girmek. Başka bir şeyin müdahale etmesi, karışması.
  • Dişleri hilâllamak.

tahammus

  • Büzülme. Büzülüp buruşma.

taharrüf / تَحَرُّفْ

  • Sapma, bozulma.
  • Kalem karıştırma neticesinde bozulma.

tahassür / تحسر

  • (Hasret. den) Hasret çekmek. Elde edilmesi istenilen ve ele geçirilemeyen şeye üzülmek.
  • Özlem duyma. (Arapça)
  • Üzülme. (Arapça)

tahıl

  • Bayat su. Bekleyerek bozulmuş su.

tahl

  • Dalak ağrısından incinmek.
  • Bozulmak, değişmek.

tahnit

  • Mumyalamak. Ölüyü bozulmadan muhafaza etmek için ilâçlamak.

tahrib / تخریب

  • Yıkma, harap etme. (Arapça)
  • Tahrîb edilmek: Yıkılmak, bozulmak, harap edilmek. (Arapça)
  • Tahrîb etmek: Yıkmak, bozmak, harap etmek. (Arapça)

tahrip edilme

  • Bozulma.

takabbuz

  • (Çoğulu: Takabbuzât) (Kabz. dan) Toplanıp çekilme. Büzülme.
  • Kabız olmak, peklik.

tarık / târık

  • Gece gelen kimse.
  • Zulmette hâsıl olan belâ ve musibetler.
  • Parlak yıldız.
  • Sabah yıldızı. (Zühre)

tazallüm

  • Bir haksızlıktan sızlanmak. Şikâyet etmek.
  • Birinin hakkını veya malını gasbetmek.
  • Mazlum olmak.
  • Zulmü kendi nefsine isnad etmek.

tazallum-u hal / tazallum-u hâl

  • Mazlum olduklarını anlatmak, zulme uğradıklarını şikâyet etmek.

tebah / tebâh / تباه

  • Yok olmuş. (Farsça)
  • Yıkılmış. (Farsça)
  • Bozulmuş, çürümüş. (Farsça)
  • Tebâh etmek: (Farsça)
  • Yok etmek. (Farsça)
  • Yıkmak. (Farsça)
  • Bozmak, çürütmek. (Farsça)
  • Tebâh olmak: (Farsça)
  • Yok olmak. (Farsça)
  • Yıkılmak. (Farsça)
  • Bozulmak, çü (Farsça)

tedaül

  • Gizlenme, sinme. Zâyi olma. Saklanma.
  • Küçülme. Büzülme.

tedvir

  • Devrettirmek, döndürmek. Çevirmek.
  • İdare etmek, yönetmek.
  • Daire şekline sokmak.
  • Edb: Bir mısradaki kelimelerin yerini değiştirmekle veznin ve mânanın bozulmamasıdır.
  • Kur'an-ı Kerim kıraatında: Tahkik ile hadr ortasında bir okuma usulüdür. Her iki yönde meşru m

teessüf / تأسف / تَأَسُّفْ

  • Hayıflanma, üzülme.
  • Eseflenme, üzülme.
  • Üzülme, hayıflanma. (Arapça)
  • Teessüf etmek: Üzülmek, hayıflanmak. (Arapça)
  • Üzülme.

teessüf etme

  • Üzülme.

teessüf etmek

  • Üzülmek.

teessür / تأثر / تَأَثُّرْ

  • Kederli ve üzüntülü olarak içlenmek. Üzülmek.
  • Te'sir altında kalmak.
  • Kederlenmek.
  • Etkilenme, üzülme.
  • Üzülme, üzüntü. (Arapça)
  • Etkilenme. (Arapça)
  • Üzülme.

teessürat / teessürât

  • Etkilenmeler, üzülmeler.

tefessüh / تَفَسُّخْ

  • Alçaklaşmak. Bozulmak.
  • Çürümek. Kokup dağılmak.
  • Tâkattan düşmek.
  • Kokuşup bozulma.
  • Bozulma, çürüme.
  • Bozulma.

tefrika

  • Nifak, ayrılık, çözülme, dağılma.

tegayyür

  • Hâlden hâle geçmek, değişmek.
  • Bozulmak.
  • Zıt olmak.

tehezzum

  • Zulmetmek.

tekerrüc

  • Fâsid olmak, bozulmak.
  • Kirlenmek. Paslanmak.

telehhüf

  • Üzülme, acı çekme.

telvih

  • Açıklamak.
  • Zâhir ve aşikâre kılmak.
  • Susuzluktan insanın çehresi bozulmak.
  • Bir şeyi ateşle kızdırmak. Güneş veya ateşin sıcaklığı bir nesnenin rengini değiştirmek.
  • Posa hâline getirmek.
  • Kocamak. Saç ağarması.
  • Almak.
  • İşaret etmek.

temeh

  • Fâsid ve mütegayyer olmak. Bozulmak ve değişmek.

tenakkuz

  • Kırılmak.
  • Bozulmak.

teressüb

  • Süzülme, dibe inip birikme.
  • Dibe çökmek. Tortulanmak, ayrılmak. Durulmak. Süzülmek.

terkin

  • Boyama, yazma.
  • Bozulma, bozma. Çizme, silme.

teşennüc

  • (Şenc. den) (Çoğulu: Teşennücât) Buruşuk olma, buruşma.
  • Adalelerin gerilip büzülmesi, kasılması.
  • Korkmak.
  • Titremek.

teşmil eder

  • Şâmil kılar, onları da (zulmünün) içine alır.

teva / tevâ

  • Havâlenin bozulma sebebi. Havâleyi kabûl edendeki alacağın telef yâni yok olması.

tezallüm

  • Birisinin zulmünden şikâyet etme.

tezalüm

  • Zulm edişmek.

tılsım-ı müşkülküşa / tılsım-ı müşkülküşâ

  • Anlaşılması ve çözülmesi zor olan sır, gizem.

tırmesa

  • Karanlık, zulmet.

ücun

  • Suyun renginin ve tadının bozulması.

ukul-ü selime

  • Sağlam ve bozulmamış akıllar.

zalam / zalâm

  • Karanlık. Zulmet.

zalam-ı zulm / zalâm-ı zulm

  • Zulmün karanlığı.

zalim / zâlim / ظالم

  • (Çoğulu: Zılem-Zılmân) Deve kuşunun erkeği.
  • Kaymağı alınmadan içilen süt.
  • Hiç bozulmamış yerden kazılan toprak.
  • Zulmeden, zulüm yapan.
  • Zulm eden, müslümanlara ve İslâmiyet'e; eli ile, dili ile ve kalemi ile zarar veren, başkalarının hakkına tecâvüz eden.
  • Allahü teâlâya inanmayan kâfir.
  • Zulmeden, haksızlık eden.
  • Zulmeden, haksız.
  • Zulm eden.

zalim-i ale'l-küll / zâlim-i ale'l-küll

  • Bütün varlıklara ve herşeye zulmeden.

zalimane / zâlimâne

  • Zâlimcesine, zulmederek, acımasızca. Acımasız ve haksız olarak.
  • Zâlim olana yakışır şekilde. Zulmeder surette. Zâlimce. (Farsça)

zalimin / zâlimîn

  • (Tekili: Zâlim) Zâlimler, zulmedenler.

zalimun / zâlimûn

  • (Tekili: Zâlim) Zulmedenler. Haksızlık edenler. Zâlimler.

zallam / zallâm

  • (Zalûm) Çok zulmeden. Çok zâlim.
  • Çok zulmeden.

zalum / zalûm

  • Çok zulmeden. Çok zâlim.

zalumiyet / zalûmiyet

  • Zâlimlik, zulmetme.

zenh

  • Yemeğin kokup bozulması.

zerdüşt

  • Ateşe tapan, mecusi.
  • İlk önce nur ve zulmet diye iki ilâha inanmayı uyduran adam.

zereb

  • Keskin nesne.
  • Midenin bozulması.

zıllim / zıllîm

  • Zulmü çok olan kimse. Zâlim insan.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR