LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te za kelimesini içeren 523 kelime bulundu...

a'lem-i ulema-i zaman / a'lem-i ulemâ-i zaman

  • Zamanın en iyi bileni, en büyük âlimi.

acafet

  • Zayıflık. Çelimsizlik.

adalet-i nisbiye

  • Zamanın şartlarına göre değişebilen, toplumun selâmeti için ferdin feda edilmesini öngören göreceli adalet.

ahire / âhire

  • Zâni, zinakâr.

ahval-i zaman / ahvâl-i zaman / اَحْوَالِ زَمَانْ

  • Zamanın şartları.
  • Zamanın halleri.

akvam-ı zalime / akvâm-ı zâlime

  • Zalim kavimler.

akzem

  • Zayıf.

alak

  • Zahmet, meşakkat gidermek.

alem-i gayb / âlem-i gayb

  • Zâhir duygularımızla bilinemeyen ve ervah ve meleklere, cinlere mahsus olan âlem. Mâzi ve müstakbeldeki mahlukatın mânevi hayatlarının âlemi.

alem-i zati / alem-i zâtî

  • Zâta özgü olan sembol, işaret.
  • Zata âit isim, zatına âit işâret, zâtına mahsus alâmet, delil.

aleyhimizde

  • Zararımıza.

aleyhine

  • Zararına.

allame-i vakit / allâme-i vakit

  • Zamanın en büyük âlimi.

ambar

  • Zahire ve kuru gıdaları koymaya yarayan büyük depo.

ana' / anâ'

  • Zahmet, meşakkat, güçlük, zorluk.

anen fe anen

  • Zamanla, gittikçe, devamlı.

arızi / ârızî

  • Zâtî ve irsî olmayıp sonradan hâsıl olan. Zâtî ve esastan olmayıp sonradan zuhur ve taalluk eden. Muvakkat, geçici.

asib-i rüzgar

  • Zamanın belâsı.

asib-resan

  • Zarar veren, musibete atan, belâya düşüren, felâkete sevkeden. (Farsça)

asri / asrî / عَصْر۪ي

  • Zamanla ilgili, o döneme ait, modern, yeni tarz.
  • Zamana uygun.

avan / âvân / avân / اوان

  • Zamanlar, anlar.
  • Zaman. (Arapça)

ayn-ı heba

  • Zararın tâ kendisi.

ayn-ı zarar

  • Zararın ta kendisi.

azamet-i kibriya / azamet-i kibriyâ

  • Zâtının büyüklüğü ve sıfatlarının sınırsız oluşu.

azf

  • Zâhidlik. Nefsini bir şeyden döndürmek.

azrar / اضرار

  • Zararlar. (Arapça)

azref-i zürefa / azref-i zürefâ

  • Zariflerin zarifi.

ba-jurnal

  • Zabıt varakası ile.

baliye

  • Zayıf ve çürümüş olan şey.

bast-ı zaman / بَسْطِ زَمَانْ

  • Zamanın genişlemesi.

bastızaman

  • Zamanın genişlemesi, az zamanda normalden fazla yaşama.

bayiste / bâyiste

  • Zaruri, lâzım, gerekli. (Farsça)

be's / بأس

  • Zarar, ziyan, azap, şiddet, fenalık.
  • Zarar, kötü yan. (Arapça)

bediüzzaman / bedîüzzaman / بديع الزمان

  • Zamanın bedi'i olan. Zamanında kendisi gibi görülmedik olan. Kimseye benzemiyen ve zamanın garib ve acibi bulunan.
  • Zamanın, çağın eşsiz güzelliği.
  • Zamanın harikası ve en mükemmeli
  • Zamanın harikası.

beis

  • Zarar, fenalık.

belec

  • Zâhir ve rûşen olmak. Gözükmek.

beruz / berûz

  • Zâhir olmak, zuhur etmek, görünmek.

bi-çaregan / bî-çaregân

  • Zavallılar. Biçareler. (Farsça)

bi-çaregi / bî-çaregî

  • Zavallılık, biçarelik. (Farsça)

bi-çarevar / bî-çarevâr

  • Zavallı gibi, biçare gibi. (Farsça)

bi-dad / bî-dad

  • Zâlimlik. Zulüm. İşkence. Adaletsizlik.Ne mümkün zulm ile bî-dâd ile imhâ-yı hakikat.Çalış, kalbi kaldır muktedirsen âdemiyyetten.

bi-neva / bî-neva

  • Zavallı, nasibsiz, muhtaç, çaresiz. (Farsça)

bi-z-zarure

  • Zarûri olarak, ister istemez.

bid'at-üz zaman

  • Zamanın bid'ası. Yeni çıkan harikulâde şey. Zamanın acib ve garibi.

bid'atüzzaman

  • Zamanın bid'ası; zamanın yenilikçi acayip kişisi.

bidadger / bîdâdger / بيدادگر

  • Zalim. (Farsça)

bidatüzzaman / bidâtüzzaman

  • Zamanın görülmemiş ve harika olanı.

bilamühlet / bilâmühlet / بلامهلت

  • Zaman tanımadan, süre vermeden. (Arapça)

bilsam

  • Zâtülcenb, akciğer zarı iltihabı. (Farsça)

bizatihi / bizâtihî / بِذَاتِه۪

  • Zâtıyla.

bizzarure

  • Zaruri olarak.

bizzat / بالذات

  • Zatıyla.

büluc

  • Zâhir olmak, gözükmek. Parlamak, ruşen olmak.

burhan-ı zati / burhan-ı zâtî

  • Zatına ait delil.

bürhe

  • Zaman, an, müddet.

bürhin

  • Zahmet, güçlük, zorluk.

büruz / bürûz

  • Zâhir olma, belirme, meydana çıkma. Çıkmak.
  • Zâhir olmak. Görünmek, ortaya çıkmak. Olgun bir velînin sevenlerinde bâzı sıfatlarının zâhir olması, görünmesi.

cehvere

  • Zâhir olmak, görünmek.

cemal ve kemal-i zati / cemâl ve kemâl-i zâtî

  • Zâtında bulunan güzellik ve mükemmellik.

cemal-i zati / cemâl-i zâtî

  • Zâtî güzellik; kendinde ve özünde bulunan güzellik.

cemal-i zatiye / cemâl-i zâtiye

  • Zâtî güzellik; bizzat kendinde taşıdığı güzellik.

cemir

  • Zaman, dehr.

cengiz

  • Zâlim bir hükümdar.

cihet-i zaaf

  • Zayıflık yönü.

cihet-i zarar

  • Zararlı taraf, zararlı yön.

cilve-i zat

  • Zâtın görüntüsü.

cilve-i zatiye / cilve-i zâtiye

  • Zâtının, aynının görüntüsü, yansıması.

cism-i nizar / cism-i nizâr

  • Zayıf vücud.

cüfur

  • Zayıf olmak.

dahv

  • Zâhir olmak, görünmek.

damir

  • Zayıf, ince.

darr / dârr / ضَرّ

  • Zarar, ziyan.
  • Zararlı, zararı olan.
  • Zarar.
  • Zarar.

darrı nef'a derc

  • Zararlıyı yararlının içine koyma.

def-i mazarrat

  • Zararı giderme.

deharir

  • Zamânın şiddetleri.

dehir

  • Zaman, çağ, devir.

dehr

  • Zaman, devir. Âlemin (varlıkların) varlığının başlangıcından son bulmasına kadar olan bütün zaman.
  • Zaman, devir.

dehri / dehrî / دَهْر۪ي

  • Zaman yönünden, çağları içine alan.
  • Zamanla ilgili, kıyamete inanmayan îmansız felsefeci.
  • Zamana âit.

dehrin şikayeti / dehrin şikâyeti

  • Zamandan, çağdan şikâyetçi olma.

dehriyyun / dehriyyûn

  • Zamanı tanrılaştıran îmansız felsefeciler.

demadem / demâdem

  • Zaman zaman. An be an. Sık sık. Her vakit. (Farsça)
  • Zaman zaman.
  • Zaman zaman.

demankeş

  • Zaman, müddet, vakit, an. (Farsça)

dembedem

  • Zaman zaman.

devletlü semahatlü / devletlü semâhatlü

  • Zamanında Şeyh-ül İslâmlara verilen bir ünvan.

dil-i zar / dil-i zâr

  • Zavallı gönül.

du'k

  • Zayıf adam.

durr

  • Zayıflık. Hâli yaramaz olmak.

efekk

  • Zayıflıktan dolayı omuzu mafsaldan ayrılmış olan kimse.

ehadiyet-i zati / ehadiyet-i zâtî

  • Zâtına ait birlik.

ehl-i zulm

  • Zalimler, zulmedenler.

ekall-i zalim / اَقَلِّ ظَالِمْ

  • Zalim azınlık.
  • Zalim azınlık.

er'as

  • Zayıflığından veya yorulduğundan dolayı yab yab yürüyen kişi.

eşhas-ı muzırra / eşhâs-ı muzırra

  • Zararlı şahıslar, kişiler.

evrak-ı muzırra / evrâk-ı muzırra / اَوْرَاقِ مُضِرَّه 

  • Zararlı evraklar, yayınlar.
  • Zararlı belgeler.

eyda'

  • Za'feran.

ezman / ezmân / ازمان

  • Zamanlar. Vakitler. Müddetler.
  • Zamanlar.
  • Zamanlar, devirler.
  • Zamanlar, vakitler.
  • Zamanlar. (Arapça)

ezmine / ازمنه

  • Zamanlar, çağlar.
  • Zamanlar, anlar, vakitler, çağlar.
  • Zamanlar.
  • Zamanlar, çağlar. (Arapça)

fakat / fâkat

  • Zaruret, ihtiyaç. Yoksulluk, fakirlik.

fakıa

  • Zahmet, meşakkat.

fasl-ı zaman

  • Zaman dilimi, bölümü.

fevkalzaman

  • Zaman üstü.

fevkazzaman

  • Zaman üstü.

feyne

  • Zaman. Saat.

feyyil

  • Zayıf hüküm.

fütur / fütûr

  • Zayıflık, gevşeklik, bezginlik, endişe.

gaddar / gaddâr / غدار

  • Zalim, acımasız. (Arapça)

gah ba-gah / gâh bâ-gâh

  • Zaman zaman. (Farsça)
  • Zaman zaman.

galibiyyet / gâlibiyyet / غالبيت

  • Zafer, ağır basma, yenme. (Arapça)

galle-füruş

  • Zahireci, zahire ve hububat satan. (Farsça)

gamd

  • Zarf, mahfaza. Kın.

garibüzzaman / garîbüzzaman

  • Zamanın garibi; zamanın şaşırtıcı, hayret verici kişisi.
  • Zamanın garibi, yaşadığı zamanla uyumlu olmayan.

gayr-ı zaruri / gayr-ı zarurî

  • Zarurî ve mecburî olmayan.

gazat-ı muzırra / gazât-ı muzırra

  • Zararlı gazlar. Zehirli gazlar.
  • Zararlı gazlar.

gehan

  • Zaman, an, vakit. (Farsça)

gerdiş-i zeman / gerdiş-i zemân

  • Zamânın dönüşü.

güman / gümân / گمان

  • Zan. Tahmin. Sanmak. şüphe. (Farsça)
  • Zan, şüphe.
  • Zan, sanı. (Farsça)

habe

  • Zarara ziyana uğradı (mânâsına fiil).

habin / habîn

  • Zakkum ağacı.

hacat-ı gayr-ı zaruri / hâcât-ı gayr-ı zaruri

  • Zarurî ve mecburî olmayan ihtiyaçlar.

hacat-ı gayr-ı zaruriye / hâcât-ı gayr-ı zaruriye

  • Zarûrî ve mecbûrî olmayan ihtiyaçlar.

haceze

  • Zâlimler.

hadisat-ı zamaniye / hâdisât-ı zamaniye

  • Zamanın hâdiseleri, olayları.

hadise-i ezeliye

  • Zaman üstü olay.

hakhaka

  • Zahmetli ve meşakkatli yolculuk yapmak.

hakikat-i zaman

  • Zamanın gerçeği.

hakikati

  • Zâtı, kendisi, aslı.

hakim-i zalim / hâkim-i zâlim

  • Zâlim hükmedici, zâlim hükümdar.

halel / خَلَلْ

  • Zarar, eksiklik.
  • Zarar.

hamec

  • Zayıflık.

hanis / hanîs

  • Zayıflık, gevşeklik.

hanzal

  • Zakkum. Zakkum ağacı. Ebu Cehil karpuzu denilen portakal büyüklüğünde mevyesi çok acı bir nebat. Karga kabağı diye de adlandırılır.

hanzale

  • Zakkum.

hanzale ağacı

  • Zakkum ağacı.

harika-i zaman

  • Zamanın harikası.

harika-i zamani / harika-i zamanî

  • Zamanın harikası, eşsiz olanı.

hasar / hasâr / خسار

  • Zarar, hasar. (Arapça)

hasar-dide

  • Zarara uğramış, hasar görmüş. (Farsça)

hasarat / hasârât

  • Zararlar.
  • Zararlar.

haşarat

  • Zararlı hayvanlar.

hasarat / hasarât / خسرات

  • Zararlar. (Arapça)

hasaret / hasâret / خسارت

  • Zarar, ziyan.
  • Zarar, ziyan.
  • Zarar, hasar. (Arapça)

hasaretli / hasâretli

  • Zarar verici.

haşerat

  • Zararlı hayvanlar.

haşerat-ı muzırra

  • Zararlı böcekler.

hashas

  • Zâhir olma, açık ve âşikâr olma, görünme.

hasıf

  • Zayıf.

hasir / hasîr / hâsir / خاسر

  • Zarara uğrayan.
  • Zarara uğrayan, zarar eden.
  • Zarar eden, hüsrana uğrayan. (Arapça)

hasirun / hâsirun

  • Zarar ve ziyana uğrayanlar. Eli boş kalanlar.

hasl

  • Zayıflık.

havaic-i zaruriyye

  • Zaruri ihtiyaçlar. Giderilmesi lüzumlu olan ihtiyaçlar.

havass-ı (hamse-i) zahire / havass-ı (hamse-i) zâhire

  • Zâhirî beş duygu: Tatmak, görmek, işitmek, koklamak, dokunup duymak.

havass-ı hamse-i zahiri / havass-ı hamse-i zâhirî

  • Zahirî beş duyu; tatma, görme, işitme, koklama, dokunma.

havass-ı zahiriye / havâss-ı zâhiriye

  • Zahirî duyular, beş duyu organı.

havba'

  • Zât, nefs.

havebe

  • Zayıf adam.

hayat-ı zaif

  • Zayıf hayat.

hayle

  • Zannetmek, sanmak.

hayvanat-ı muzırra / hayvânât-ı muzırra

  • Zararlı hayvanlar.

hazır ve nazır / حَاضِرْ و نَاظِرْ

  • Zaman ve mekandan münezzeh olarak her yerde var olan ve her şeyi gören, gözeten.

hazret

  • Zât mânâsına hürmet ve saygı ifâdesi.

hebit

  • Zayıf, ince deve.

hemece

  • Zayıf koyun.

hengam / hengâm / هَنْگَامْ

  • Zaman, devir, çağ,sıra, vakit, mevsim. (Farsça)
  • Zaman.

hevaya

  • Zayıflık.

hezil / hezîl

  • Zayıf, arık. Bitkin.

hikal

  • Zayıflık, süstlük.

hikmet-i imhal / hikmet-i imhâl

  • Zaman tanımanın sebebi.

hin / hîn / حين

  • Zaman, vakit.
  • Zaman, vakit, esna. (Arapça)

hinen / hînen

  • Zamanca, vakta, vakitçe, zaman olarak.

hinoğlu

  • Zamanın adamı, açıkgöz, hilekâr kimse. İblis, şeytan, zamane, cin fikirli.

hiss-i zahir / hiss-i zâhir

  • Zâhirde ve varlığın dış yüzünde olanları kavrayan hisler, duyular; görme, işitme, tatma duyuları gibi (Varlığın mânâ boyutu ile ilgili sezgi ve ihtisaslara vesile olan aklî, rûhî, kalbî, vicdanî hislere hiss-i bâtın denir.).

hıvkal

  • Zayıf olmak, zayıflamak.

hiyan

  • Zaman, devre.

hızlan / hızlân

  • Zarar, rahmetten mahrumiyet.

hükema ve ulema-yı zahiri / hükemâ ve ulemâ-yı zâhirî

  • Zahire ve dış görünüşe göre hüküm veren alimler ve filozoflar.

hükumet-i zaife / hükûmet-i zaife

  • Zayıf hükûmet.

hülas

  • Zayıf davar.

hurkuf

  • Zayıf davar.

hüsn-ü zati / hüsn-ü zâtî / حُسْنُ ذَاتِي

  • Zata âit güzellik.

hüsr / خسر

  • Zarar. (Arapça)

hüsran / hüsrân / خُسْرَانْ

  • Zarar, ziyan, kayıp.
  • Zarar, umduğunu bulamama acısı.
  • Zarar.

hüsranhiz / hüsranhîz / خسران خيز

  • Zarar dolu, hüsran dolu. (Arapça - Farsça)

hüzal

  • Zayıflık, bitkinlik.

i'na

  • Zahmete uğramak.

ibb

  • Zâyi ve telef etmek.

ibn-üz zaman

  • Zamanın çocuğu. Devrin adamı.

ibnüzzaman

  • Zamanın oğlu, devrin adamı.

idaa / idâa

  • Zâyi etmek. Boşuna harcamak.

ihtimal-i zarar

  • Zarara uğrama ihtimali.

ihtiyac-ı zaman

  • Zamanın, dönemin ihtiyacı.

ihtiyacat-ı zaruriye

  • Zaruri ihtiyaçlar. (Ev, yeme, içme, yakma, giyinme v.s. gibi)

ihtiyar-ı zahmet

  • Zahmet ve meşakkate katlanma.

ilca-i zaruret / ilcâ-i zarûret

  • Zaruretin zorlaması.

ilcaat-ı zaman

  • Zamanın getirdiği mecburiyetler, çaresiz durumda bırakmalar.
  • Zamanın zorlamaları ve mecburiyetleri. Yaşanılan zaman içinde meydana gelmiş bazı sebeplerin neticesi olarak karşılanan mecburiyetler.

imkan-ı adi / imkân-ı âdî

  • Zâtında dâima mümkün olan. Her zaman olabilen. Olmasında bir mânia bulunmayan.

imkan-ı zati / imkân-ı zâtî / اِمْكَانِ ذَات۪ي

  • Zatında mümkün olma.

indiras

  • Zail olma, eseri kalmama, mahvolma. Bozulma.

inkılab-ı zaman / inkılâb-ı zaman

  • Zamanın değişimi; yönetimdeki değişim süreci.

inkılabat-ı zaman / inkılâbât-ı zaman

  • Zaman içinde meydana gelen değişmeler.

inkılabat-ı zamaniye / inkılâbât-ı zamaniye

  • Zamana bağlı olarak meydana gelen değişimler.

inzibat / inzibât / انضباط

  • Zapturapt altında bulunma, düzen. (Arapça)

inzılam

  • Zâlimin zulmüne boyun eğme.

iras-ı zarar

  • Zarar verme.

israiliyat

  • Zamanla hurafeye inkılâb etmiş, Yahudilikten kalma haberler, hikâyeler. İsrail oğullarına mahsus hikâyeler, hâdiseler.

istidad-ı zatiye / istidad-ı zâtiye

  • Zâtındaki istidat, kabiliyet, yetenek.

istihvaz

  • Zafer kazanma, muzaffer ve muvaffak olma, galib gelme.

istiz'af / istiz'âf / استضعاف

  • Zayıf düşürme, zayıf görme. (Arapça)

ız'af / ız'âf / اضعاف

  • Zayıf düşürme, zayıflatma. (Arapça)

iz'af / iz'âf / اضعاف

  • Zayıflatma. (Arapça)

izaa-i vakt / izâa-i vakt

  • Zamanını boş yere harcama, vakit kaybetme.

ızraf

  • Zarflamak. Zarfa koymak.

ızrar / ızrâr / اضرار / اِضْرَارْ

  • Zarar vermek. Zarara uğratmak.
  • Zarar verme.
  • Zarar verme.
  • Zarar verme, zarara sokma. (Arapça)
  • Izrâr etmek: Zarar vermek, zarara sokmak. (Arapça)
  • Zarar verme.

jar

  • Zaif, takatsiz, bitkin.

kabiliyet-i zatiye / kabiliyet-i zâtiye

  • Zâtındaki kabiliyet, istidat.

kafer

  • Zayıf ve etsiz olmak.

kaide-i zalimane / kaide-i zâlimâne

  • Zâlimce kural, kaide.

kanun-u zalimane / kanun-u zâlimane

  • Zâlimce kanun.

kartabus

  • Zahmet, meşakkat.

kaşvan

  • Zayıf erkek.

kaza / kazâ

  • Zarar veren olay.

kehkah

  • Zayıf erkek.

kelepir

  • Zahmetsiz, ücretsiz, çok ucuz ele geçen.

kemal-i şuun / kemâl-i şuûn

  • Zâtî niteliklerin mükemmelliği; yaratıcılık ve rızık vericilik gibi Cenâb-ı Hakkın Zâtında bulunan kutsal özelliklerin mükemmelliği.

kemal-i zat / kemâl-i zât / kemâl-i zat / كَمَالِ ذَاتْ

  • Zâtındaki mükemmellik.
  • Zatın mükemmelliği.

kemal-i zatı / kemâl-i zâtı

  • Zâtının mükemmelliği.

kemal-i zati / kemâl-i zâtî / كَمَالِ ذَات۪ي

  • Zâtına âit, kendisinden olup başkasından olmayan mükemmellik.

kemalat-ı zatiye / kemâlât-ı zâtiye

  • Zâtında olan mükemmellikler.

kemmiye-i kalile-i muzırra

  • Zararlı azınlık.

kenaz

  • Zahire vakti.

kibriya-yı azamet / kibriyâ-yı azamet

  • Zât ve sıfatların büyüklüğün sonsuz ve daimî oluşu.

kırtit / kırtît

  • Zahmet meşakkat.

kısl

  • Zayıf kişi.

klasik / klâsik

  • Zamanın değerini yitirmeyen, sanatta kuralcı, alışılmış.

külfet / كُلْفَتْ

  • Zahmet, zor iş.
  • Zahmet.

külfetsiz

  • Zahmetsiz.

kurbiyet-i zaman / قُرْبِيَتِ زَمَانْ

  • Zaman yakınlığı.
  • Zamanın yakınlığı.

kurun

  • Zamanlar, devirler, büyük tarih bölümleri.

kutb-uz zaman

  • Zamanın en ileri gelen ve en büyük ârif ve mürşidi.

kuvve-i dafia / kuvve-i dâfia

  • Zararlı şeyleri men'etme ve onlardan korunma hissi. İtme kuvveti.
  • Zararlı şeyleri defeden güç.

kuvve-i gadabiye / قُوَّۀِ غَضَبِيَه

  • Zararları defetme duygusu.

kuvve-i sebuiye-i gadabiye

  • Zararlı şeyleri def'e sevkeden his ve kuvvet.

kuvvet-i zati / kuvvet-i zâtî

  • Zâtında, kendisinde mevcut olan kuvvet.

lagar / lâgar / لاغر

  • Zayıf, cılız. (Farsça)

lam-uz-zarfiye / lâm-uz-zarfiye

  • Zaman bildiren lâm.

lazım-ı zaruri / lâzım-ı zarurî / lâzım-ı zarûrî / لَازِمِ ضَرُور۪ي

  • Zâtın zorunlu gereği.
  • Zarûrî olarak lâzım olan.

lazime-i zaruriye-i zatiye / lâzime-i zaruriye-i zâtiye

  • Zâtının ayrılmaz ve zorunlu gerekliliği.

leffen / لَفًّا

  • Zarf içine koyarak.

lehaa

  • Zayıflıktan dolayı âzâların sülpük ve sarkık olması.

lem-yezel

  • Zâil olmaz, bâki, zeval bulmaz. Daimî olan.

leyla-yı zaman / leylâ-yı zaman

  • Zamanın Leylâ'sı, çağın Leylâ'sı.

lüheym

  • Zahmet, meşakkat.

ma'şuş

  • Zayıf ve cılız adam.

mahbub-u lizatihi / mahbub-u lizâtihî

  • Zâtı itibariyle sevilen, bizzat sevilen.

mahbubetün li-zatiha / mahbubetün li-zâtihâ

  • Zâtı için sevilen. Kendi zâtında sevgili olan.

mahfuf

  • Zarar gelmesin diye etrafı çevrili, kuşatılmış.

mahiyet-i zatiye / mahiyet-i zâtiye

  • Zâtının niteliği, özelliği.

mahkeme-i zalimane / mahkeme-i zâlimane

  • Zâlimce yargılama yapan mahkeme.

makam-ı hitabi / makam-ı hitabî

  • Zanni delil ile iktifa edilen makam.

mana-yı zaruri / mânâ-yı zarurî

  • Zarurî olarak anlaşılan mânâ.

maraz-ı muzır

  • Zararlı hastalık.

maz'uf

  • Zayıf ve cılız. Zayıflamış.

mazanne

  • Zanlı yer veya kimse
  • Zan taşıyan, tahmin yürütülen mevzular, konular, yerler.

mazarat

  • Zararlar.

mazarr

  • Zararlar, ziyanlar. Mazarrât.

mazarrat / mazarrât / مضرات / مَضَرَّتْ

  • Zararlar. Ziyanlar. Mazârr.
  • Zararlar, zararlı ve kötü şeyler.
  • Zararlar.
  • Zararlar. (Arapça)
  • Zarar.

mazarratı menafia mezc

  • Zararları yararlara katma, karıştırma.

maznun / مظنون / maznûn / مَظْنُونْ

  • Zanlı, sanık.
  • Zanlı, sanık.
  • Zanlı. (Arapça)
  • Maznun olmak: Zan altında kalmak. (Arapça)
  • Zanlı.

mazruf / mazrûf / مَظْرُوفْ

  • Zarflanan. Sarılıp muhafaza edilen. Zarfa konan.
  • Zarflanan, zarf içinde olan.
  • Zarfa konan.
  • Zarf içinde olan, içerik.

mazrufen

  • Zarf içinde olarak. Zarflı surette.

mazrur

  • Zarar etmiş. Ziyan görmüş.

medar-ı zarar / medâr-ı zarar

  • Zarar sebebi.

medl

  • Zayıf, yeyni kimse.

menfi milliyet / menfî milliyet

  • Zararlı bir hale gelen milliyetçilik, ırkçılık.

menfi milliyetçilik / menfî milliyetçilik

  • Zararlı bir hale gelen milliyetçilik, ırkçılık.

menhus

  • Zayıf, etsiz.

mermeris / mermerîs

  • Zahmet, meşakkat.

mesaib-i dehr / mesâib-i dehr

  • Zamanın musibetleri, felâket ve güçlükleri.

meşakkat / مشقت

  • Zahmet. Sıkıntı. Güçlük. Zorluk.
  • Zahmet, güçlük, zorluk, sıkıntı.
  • Zahmet, zorluk, sıkıntı.
  • Zahmet.

mesele-i aliye-i zatiye / mesele-i âliye-i zâtiye

  • Zâtı ile ilgili yüce mesele.

mevadd-ı muzırra / mevâdd-ı muzırra

  • Zararlı maddeler. Zarar veren şeyler.
  • Zararlı maddeler.

mevadd-ı muzırra-i vahiye / mevadd-ı muzırra-i vâhiye

  • Zararlı kıymetsiz maddeler.

mevahıf

  • Zayıf deve.

mevhun

  • Zayıf ve arık adam. Zayıflamış kimse.

mevkute

  • Zamanı muayyen, belirli olarak çıkan matbuât. Gazete, mecmua gibi şeyler.

mevsim be mevsim

  • Zaman zaman. Mevsimden mevsime, zamanı geldikçe.

meylab

  • Za'ferân.

mezahim / mezâhim

  • Zahmetler. Sıkıntılar. Belâlar.
  • Zahmetler, sıkıntılar.
  • Zahmetler, zorluklar.

mezan

  • Zannolunan yerler veya şeyler. Zan ve şübhe verecek şeyler.

mezheb-i zaif

  • Zayıf mezhep, yol.

mihnet / مِحْنَتْ

  • Zahmet.

miktar-ı zaruret

  • Zaruret miktarı.

milliyet-i menfiye

  • Zararlı milliyetçilik, ırkçılık.

miskin / مِسْك۪ينْ / miskîn

  • Zavallı.
  • Zavallı, fakir.
  • Zavallı, fakir.

mızfar

  • Zafer kazanan. Galib. olan. Asma çubuğuna sarmaşık gibi sarılan filiz.

mu'ted

  • Zâlim kimse.

mualecesiz / muâlecesiz

  • Zahmetsiz, sıkıntısız.

muare

  • Zarar etmek.

mübattın

  • Zayıf karınlı kimse.

mücessele

  • Zayıf kadın.

müddet

  • Zaman, vakit, bir şeyin uzayıp sürdüğü zaman.

muhadiş

  • Zahmet, ıztırab ve sıkıntı verici. Tırmalayıcı.

muhin

  • Zayıflatan, hor ve hakir eden. İhanet eden.

muhit-i zaman ve mekan / muhit-i zaman ve mekân

  • Zaman ve yer bakımından yaşanan çevre, ortam.

muhit-i zamani ve mekani / muhît-i zamânî ve mekânî

  • Zaman ve mekân itibariyle oluşan şartlar, ortam, çevre.

mühlet

  • Zaman, vakit.

mühtelis

  • Zayıflamış, düşkünleşmiş.

muin-i zalim / muîn-i zâlim / مُع۪ينِ ظَالِمْ

  • Zalimin yardımcısı.

muin-i zalimin / muîn-i zâlimîn

  • Zâlimlerin yardımcısı.

mukannen

  • Zaman ve miktarı hiç şaşmayan, düzenli.

mukasat

  • Zahmet ve eziyet çekme.

mukavere

  • Zayıflamak.

mükayese / mükâyese

  • Zariflik ve akıl hususunda çokluk iddiasında bulunma.

mül'e

  • Zâhidlik, muttakilik, sofilik.

mürur-i zaman / mürûr-i zaman / مرور زمان

  • Zamanın akışı.

mürur-ı zeman / mürûr-ı zemân

  • Zaman aşımı, zaman geçmesi.

mürur-u zaman / mürûr-u zaman / مُرُورِ زَمَانْ

  • Zamanın geçmesi.
  • Zamanın geçmesi.
  • Zamanın geçmesi.

müsemma-i vahid-i ehad / müsemmâ-i vâhid-i ehad

  • Zât ve sıfatlarıyla bir olan ve birliği her bir şeyde tecelli eden şeklinde isimlendirilen Cenâb-ı Hak.

müstmendane / müstmendâne

  • Zavallılıkla, biçarelikle, mahzunlukla. (Farsça)

mutammirat

  • Zarar verici ve helâk edici gizli şeyler.

mutazarrır / متضرر

  • Zarar ve ziyana uğrayan, zarar görmüş olan.
  • Zarar gören.
  • Zarar görmüş.
  • Zarar gören. (Arapça)
  • Mutazarrır olmak: Zarar görmek. (Arapça)

mutazarrır olma

  • Zarar görme.

müteanni

  • Zahmetli ve zor olan bir işi üzerine alan. Zahmet çeken.

mütekellif

  • Zahmetli iş tutan, külfetli işe girişen.

mütemadih

  • Zararı çok olan kimse. Acele ile yapan, hızlı çalışan kimse.

mütezarrır olmak

  • Zarar görmek, zarara uğramak.

muzaffer / مُظَفَّرْ

  • Zafer kazanmış, galip.
  • Zafer kazanmış.
  • Zafer kazanan.

muzafferen

  • Zafer kazanmış olarak.
  • Zafer kazanarak.

muzafferiyet / مظفریت

  • Zafer kazanma.
  • Zafer kazanma.
  • Zafer kazanma. (Arapça)

müzahamesiz

  • Zahmet çekmeden.

müzahemetsiz

  • Zahmet ve zorluğu olmayan.

müzahim

  • Zahmet ve sıkıntı veren. Zıt gelen.

müzamene

  • Zamanla çalışıp ücret almak.

muzi' / muzî'

  • Zâyi eden, kaybeden.

muzır / مضر / مُضِرْ

  • Zararlı.
  • Zararlı.
  • Zararlı, muzur. (Arapça)
  • Zararlı.

muzırlık

  • Zararlılık.

muzırra / مُضِرَّه

  • Zararlı.

muzırrin / muzırrîn

  • Zararlar, zarar verenler.

müzlec

  • Zayıf ve kaypak nesne.

müzmin / مُزْمِنْ

  • Zamanla yerleşmiş.

nadiredan / nadiredân

  • Zarif, âlim. (Farsça)

nahafet

  • Zayıflık, arıklık, cılızlık.

nahife

  • Zayıf, nazik, ince.

nahş

  • Zayıflamak.

naif

  • Zayıf, cılız.

nasir / nasîr

  • Zafere ulaştıran.

nazc-ı kabl-el vakt

  • Zamanından önce büluğa erme.

nazik / nâzik

  • Zarif, ince, narin.

ne'nee

  • Zayıflık.

necah

  • Zafer bulmak, murâda ermek, ihtiyaçlarını te'mine muvaffak olmak.

nehafe

  • Zayıflık.

nehif

  • Zayıf.

nemrud

  • Zâlim ve gaddar olarak tanınmış ve Allaha karşı kibir ve isyan ile büyüklük taslamış bir kralın ismidir. Milâddan evvel 2640 yılında yaşadığı sanılmaktadır. Peygamber İbrahim Aleyhisselâm zamanında yaşamış ve onu ateşe atarak yakmak istemiş, mu'cize ile İbrahim Aleyhisselâm ateşten kurtulmuştur. Bâb
  • Zalim ve gaddar olarak tanınmış ve Allah'a karşı isyan etmiş, büyüklük taslamış bir kral. Hz. İbrahim zamanında yaşamıştır.

netice-i muzırra

  • Zararlı netice.

niam-ı sübhaniye / niam-ı sübhâniye

  • Zâtında, sıfatında ve işlerinde eksiksiz ve kusursuz olan Allah'ın nimetleri.

nizar

  • Zayıf, arık, düşkün, bitkin.

nizaret

  • Zayıflık, arıklık. (Farsça)

nüch

  • Zafer bulmak. Hâlâs olmak. Kurtulmak. İhtiyaçlarını giderip zafer bulmak.

nuhul

  • Zayıflık, arıklık.

nükke

  • Zayıflıktan dolayı sesi çıkmayan deve.

nükte-i zarafet

  • Zariflik, incelik nüktesi.

nüktedan / نكته دان

  • Zarif insan, nükteli sözler bilen. (Arapça - Farsça)

nüsha-i nadire-i zaman / nüsha-i nâdire-i zaman

  • Zamanın nadir bulunan bir nüshası, örneği.

nusret

  • Zafer için yardım.

radin

  • Za'feran çiçeği.

rah

  • Zan, sanma. Kaygı, keder. (Farsça)

rahnedar kalan

  • Zarara uğrayan, yara alan.

reyhekan

  • Za'feran.

rezaz

  • Zayıf yağan yağmur.

ru'bub

  • Zayıf, korkak kişi.

rüveyha

  • Zariflik, incelik.

ruzgar / rûzgâr / روزگار

  • Zaman. (Farsça)

sa'la

  • Zâid dişli kadın. (Müz: Es'al)

sadaga

  • Zayıflık.

sadig

  • Zayıf.

sahfe

  • Zayıf akıllılık ve az fikirlilik.

sahime

  • Zayıf dişi deve.

salimen / sâlimen

  • Zarar görmeyerek.

samg

  • Zamk, ağaç sakızı.

samgi / samgî

  • Zamk gibi, zamk halinde olan.

san'at

  • Zanaat, ustalık; bir şey hakkındaki yöntemlerin tamamı; meslek kurallarının tümü.

sani-i ehad / sâni-i ehad

  • Zâtı bir olan ve herşeyi san'atlı bir şekilde yaratan Allah.

sani-i sermedi / sâni-i sermedî

  • Zaman üstü ve yüce olmakla beraber her şeyi san'atla yaratan Allah.

şe'n-i zati / şe'n-i zâtî / شَأْنِ ذَاتِي

  • Zâtında olan istidat ve kabiliyet.
  • Zâta ait iş, şân, hâl.

sebeb-i hüsran

  • Zarar, kayıp sebebi.

sebeb-i ihtilaf-ı muzır

  • Zararlı olan ayrılık ve uyuşmazlığın sebebi.

sebeb-i istimrar-ı zaman

  • Zamanın sürekliliğinin sebebi.

şecze

  • Zayıf yağan yağmur.

seneb

  • Zamandan bir parça.

serdar-ı ulema

  • Zamanın en bilgili ve en yaşlı âlimi.

seres

  • Zayıf endamlı.

şerik-i zati / şerîk-i zâtî / شَر۪يكِ ذَات۪ي

  • Zâtı cihetiyle ortak.

sertiye

  • Zayıf vücutlu, ahmak adam.

seyl-i huruşan-ı zaman / seyl-i huruşân-ı zaman / seyl-i hurûşân-ı zaman

  • Zamanın gürültü ve coşkunluklarının seli.
  • Zamanın çağlayarak akan seli.

seyl-i zaman / seyl-i zamân / سَيْلِ زَمَانْ

  • Zamanın akışı.
  • Zaman seli.

şiddet-i zaaf

  • Zayıflığın şiddeti.

sitemger / ستمگر

  • Zalim. (Farsça)

sitemkar / sitemkâr / ستمكار

  • Zalim. (Farsça)

şüfuf

  • Zayıf olmak.

şühre

  • Zahir ve vâzıh olmak. Görünmek. Açık olmak.

suret-i zaife-i vahiye / suret-i zaife-i vâhiye / sûret-i zaife-i vâhiye

  • Zayıf ve esassız görüntü.
  • Zayıf ve yıkılmaya mahkum görüntü, şekil.

sutur-u hadisat-ı dehr / sutûr-u hâdisât-ı dehr

  • Zamanın hâdiselerinin satırları.

sütur-u hadisat-ı dehr / sütûr-u hâdisat-ı dehr

  • Zamanın, çağın olaylarının satırları.

şuun ve kabiliyet-i zatiye / şuûn ve kabiliyet-i zâtiye

  • Zâti nitelikler; istidatlar ve kabiliyetler.

şuun-u zatiye / şuûn-u zâtiye

  • Zâtî nitelikler, özellikler.

tabiat-ı zalimane / tabiat-ı zâlimane

  • Zâlim tabiat, zulmeden karakter.

tac-ı zafer / tâc-ı zafer

  • Zafer tâcı.

tadyi'

  • Zâyi etmek, kaybetmek.

tahakküm-ü zahiri / tahakküm-ü zâhirî

  • Zahirî olan egemenlik; akıl ve gönlü dışlayarak insanlara hükmetme.

takvim / takvîm

  • Zamânı; sene, ay, hafta, gün ve saat gibi sâbit bölümlere ayıran, dînî-millî gün ve bayramları gösteren cetveller.

tarayyuh

  • Zayıflık, süstlük.

taşr

  • Zayıf yağan yağmur.

tayy-ı zaman

  • Zamanı aşma; çok uzun zamanı pek kısa bir sürede görme ve yaşama.
  • Zamanı ortadan kaldırmak. Çok uzun bir zamanı pek kısa olarak görmek ve yaşamak. Meselâ: Kur'an-ı Kerimde beyan edilen "Ashab-ı Kehf" mağarada 309 sene kaldıkları halde, kendileri yarım gün veya bir gün kadar kaldıklarını söylemişlerdir.

tayy-i zeman / tayy-i zemân

  • Zamânın dürülmesi. Allahü teâlânın izniyle uzun zamanda yapılacak bir işi çok az zamanda yapma.

tazarruf / تَظَرُّفْ

  • Zarafet taslama.

tazarrur / تضرر

  • Zarar görme, zarar etme. (Arapça)

tazlim

  • Zâlim olmak.

tazmin

  • Zararı karşılama.
  • Zararı ödeme.

tazminat / tazminât / tazmînât / تضمينات

  • Zarara karşılık verilen para.
  • Zarar ödemeleri, tazminat. (Arapça)
  • Tazmînat vermek: Zarar ödemesinde bulunmak. (Arapça)

tazrir

  • Zarar vermek. Zarara uğratmak.

teanni

  • Zahmet çekme.

tebb

  • Zarar, ziyan, hasar, kayıp.

tecelli-i suri / tecellî-i sûrî

  • Zât-ı ilâhînin veya isimlerinin kendilerinin değil, sûretlerinin, görüntülerinin tecellîsi.

tehellüs

  • Zayıflamak.

tekellüf

  • Zahmet.

tekellüflü

  • Zahmetli, zoraki.

tekellüfsüz

  • Zahmetsiz.

tekerrür-ü zaman

  • Zamanın tekrarlanması.

telafi / telâfî / تلافى

  • Zarar karşılama. (Arapça)

telef

  • Zayi etme, harcama.
  • Zayi olma, ölüm.

telef ettirmek

  • Zayi ettirmek, yok ettirmek.

telef olmak

  • Zayi olmak, yok olmak.

tenezzüh-ü zati / tenezzüh-ü zâtî

  • Zata mahsus tenezzüh. Yani zatının bütün noksan sıfatlardan, kusurlardan temiz ve uzak oluşu.

terakkiyat-ı hazıra / terakkiyat-ı hâzıra

  • Zamanımızdaki ilmî ve teknik ilerlemeler.

terettül

  • Zâhir olmak, görünmek.

terkik

  • Zayıflatma. Lisanı veya ibareyi kusurlu ve bozuk kullanma.

tesakkuf

  • Zafer bulmak.

tetbit

  • Zarar ve ziyan yapma.

tevehhüm eden

  • Zanneden.

tevehhüm-ü zarar / تَوَهُّمُ ضَرَرْ

  • Zarar zannetmek.
  • Zarar ettiğini sanma.

tevil-i zayıf

  • Zayıf yorum.

tevris

  • Zaferana benzer bir ot.

tezarüf

  • Zarif olmak isteme.

tımle

  • Zayıf kadın.

vacib / vâcib / وَاجِبْ

  • Zarûrî olan.

vacid / vâcid

  • Zaruri varlık.

vahin

  • Zayıf kimse.

vakit

  • Zaman.
  • Zaman.

vakit be vakit

  • Zaman zaman.

vareste-i rayb ve zunun / vareste-i rayb ve zunûn

  • Zan ve şüphelerden beri, uzak.

vazife-i zaruriye

  • Zaruri vazife, zorunlu görev.

vehim

  • Zan, şüphe, kuruntu.

vehnane

  • Zayıf kadın.

vekel

  • Zayıf adam.

vesvese

  • Zararlı olan şüphe, kuruntu.

vücud-u harici / vücud-u hâricî

  • Zâhir, ademden çıkmış olan. İlmî vücuddan âlem-i şehadete gelmiş olan. Maddî varlık, cismanî eşya.

vukuat-ı zamaniye

  • Zamanın olayları.

za'ar

  • Zâlim kimse ki herkes ondan korkar.

za'f / ضعف

  • Zayıflık, güçsüzlük.
  • Zayıflık. Kuvvetsizlik. İktidarsızlık.
  • Zayıflık, zaaf. (Arapça)
  • Za'f gelmek: Zayıflamak. (Arapça)

za'fi / za'fî / ضعفى

  • Zayıflığa aid. Kudretsizliğe, cılızlığa dair.
  • Zayıflıkla ilgili, zaaf ile ilgili. (Arapça)

za'fiyet

  • Zayıflık.

za'fiyyet / ضعفيت

  • Zayıflık, dermansızlık, güçsüzlük.
  • Zayıflık, zafiyet. (Arapça)

zaaf / ضعف / ضَعَفْ

  • Zayıflık, güçsüzlük.
  • Zayıflık.
  • Zayıflık.
  • Zayıflık.

zaafiyet

  • Zayıflık, güçsüzlük.
  • Zayıflık.

zabitan / zâbitan

  • Zabitler, subaylar.

zaf / zâf

  • Zayıflık, kuvvetsizlik.

zaferyab / zaferyâb

  • Zafer kazanan.

zafir

  • Zafer bulan. Zafere erişen.

zafiyet / zâfiyet

  • Zayıflık.

zagzag

  • Zayıf nesne.

zahair / zahâir / ذخائر

  • Zahireler. (Arapça)

zahidane / zahidâne / zâhidâne / زاهدانه

  • Zahide yakışır surette. Ehl-i takva gibi. (Farsça)
  • Zahitçe. (Arapça - Farsça)

zahil

  • Zakkum ağacı.

zahiriyyun

  • Zahirciler, dış görünüşe aldananlar, dışa yansıyan yönlere göre hüküm verenler.

zaif / zaîf / ضعيف

  • Zayıf, güçsüz.
  • Zayıf olan.
  • Zayıf, güçsüz. (Arapça)

zaif-i kavi / zaif-i kavî

  • Zayıflığında kuvvet bulunan.

zaife / zâife

  • Zayıf.
  • Zayıf, güçsüz.

zaifem / zaîfem / zâifem

  • Zayıfım.
  • Zayıfım, güçsüzüm.

zaifü'l-itikad

  • Zayıf inançlı.

zailat / zâilât

  • Zailler, gelip geçiciler.

zakkum şecer

  • Zakkum ağacı.

zakkum şerleri

  • Zakkuma benzeyen şerler, kötülükler (zakkum, tadı çok acı olan bir Cehennem ağacıdır.).

zaleme

  • Zâlimler.

zalimane / zâlimane / zâlimâne / ظالمانه

  • Zâlimcesine, zulmederek, acımasızca. Acımasız ve haksız olarak.
  • Zâlimce.
  • Zâlim olana yakışır şekilde. Zulmeder surette. Zâlimce. (Farsça)
  • Zalimce. (Arapça - Farsça)

zalimiyet / zâlimiyet

  • Zâlimlik.
  • Zâlimlik.

zalumiyet / zalûmiyet

  • Zâlimlik, zulmetme.

zamanen

  • Zaman olarak.
  • Zaman içinde, zaman bakımından.

zamani / zamanî

  • Zamanla ilgili, zamana ait.
  • Zamanla ilgili.

zan / ظن

  • Zannetme, sanma.
  • Zan, sanı. (Arapça)

zanbak / زنبق

  • Zambak. (Arapça)

zanin / zanîn / ظنين

  • Zan altında bulunan. (Arapça)

zann / zânn / ظن

  • Zanneden. Sanan. Zannedici.
  • Zan, sanı. (Arapça)
  • Zannedilmek: Sanılmak. (Arapça)
  • Zannetmek: Sanmak. (Arapça)

zann-ı zarar

  • Zararlı sanma.

zanni / zannî

  • Zanla ilgili.
  • Zanna ait, zanna dâir ve müteallik.

zarafet / zarâfet / ظرافت

  • Zariflik, incelik, kibarlık. Nâzik davranış. Muamelede, harekette ve giyimde hoşluk ve temizlik.
  • Zariflik, incelik.
  • Zariflik. (Arapça)

zarafet-perver

  • Zarafete düşkün olan, zarifliği seven. (Farsça)

zaraif

  • Zârif, ince, hoş şeyler.

zarar-dide

  • Zarar görmüş olan. Ziyana, kayıba, noksanlığa uğramış olan. (Farsça)

zarardide / zarardîde / ضرردیده

  • Zarara uğramış, zarar görmüş.
  • Zarar gören.
  • Zarar gören. (Arapça - Farsça)

zarfiyet

  • Zarf olma.

zarif / zarîf / ظریف

  • Zarafet sahibi, nazik, nüktedan. (Arapça)

zarifane / zarîfâne / ظریفانه

  • Zariflikle, incelikle, zarif olana yakışır surette. (Farsça)
  • Zarifçe. (Arapça - Farsça)

zarifü't-tab'

  • Zarif tabiatlı, güzel huylu.

zarr / zârr

  • Zarar.
  • Zarar veren, zararlı.

zaruriyat / zarûriyât

  • Zarurî olanlar.

zaruriye / zarûrîye

  • Zarurî olan.

zaruriye-i zatiye / zaruriye-i zâtiye

  • Zâtın zorunlu niteliği.

zati / zâtî / ذَات۪ي

  • Zatla ilgili, özel.
  • Zatına âit, kendisinden olup başkasından olmayan.

zatiye / zâtiye / ذَاتِيَه

  • Zata âit, kendisinden olup başkasından olmayan.

zatürrie / zâtürrie / ذات الرئه

  • Zatürriye, akciğer iltihabı. (Arapça)

zayiat / zayiât

  • Zarar ve ziyanlar. Yitikler.

zebuni / zebunî

  • Zayıflık, güçsüzlük, âcizlik. (Farsça)

zelilane / zelîlâne

  • Zayıflık içinde, horlanarak.

zelzele-i muzırra

  • Zarar veren sarsıntı, sallantı.

zeman / zemân

  • Zaman, devir, vakit, çağ, mevsim, mehil.
  • Zaman.

zemani / zemanî

  • Zamanla ilgili, zamana ait.

zemen

  • Zaman, vakit.

zendost / زن دوست

  • Zampara. (Farsça)

zenpare

  • Zampara. Zenperest. (Farsça)

zerafet / zerâfet

  • Zariflik, incelik, güzellik.

zevat / zevât / ذَوَاتْ

  • Zâtlar, kişiler.
  • Zatlar, kimseler.
  • Zatlar.

zevaya / zevâyâ

  • Zâviyeler.

zıll-i zaif / zıll-i zâif

  • Zayıf gölge.

zıman

  • Zarar ve ziyana karşılık verilen bedel.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR