LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te zür ifadesini içeren 367 kelime bulundu...

medeniyyet

  • Memleketleri îmâr edip, insanları râhat ve huzûra kavuşturmak.

misak / mîsâk

  • Söz verme, sözleşme, andlaşma.
  • Allahü teâlânın, Âdem aleyhisselâma ve bütün zürriyetine (ondan gelecek insanlara); "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye hitâb buyurması, onların da; "Evet, sen Rabbimizsin" diye cevab vermeleri.
  • Yemîn ile kuvvetlendirilen söz verme.

a'zar

  • (Tekili: Özr) Özürler, mâniler, bahaneler, engeller.

abad / âbâd / آباد

  • Bayındır, mamûr. (Farsça)
  • Âbâd etmek/eylemek: (Farsça)
  • Mamûr etmek. (Farsça)
  • Zenginleştirmek. (Farsça)
  • Huzur vermek. (Farsça)
  • Âbâd olmak: (Farsça)
  • Mamûrlaşmak. (Farsça)
  • Zenginleşmek. (Farsça)
  • Huzura kavuşmak. (Farsça)

abs

  • (Ubus) Huzursuzluktan yüz ekşitmek, çehreyi çatmak.

ahd ü misak / ahd ü mîsâk

  • Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmı yaratınca, kıyâmete kadar bütün zürriyetini (neslini) zerreler hâlinde onun belinden çıkarıp, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye buyurduğunda onların; "Evet, sen Rabbimizsin!" diye söz vermeleri.

ahlaf

  • Halefler. Sonra gelenler. Zürriyetler. Evvelkilerin yerine geçenler. Nesil. Evlâdın evlâdları. Nesl-i âti.

ala-mele'in nas / alâ-mele'in nas

  • Herkesin önünde. Halkın huzurunda.

ama / âmâ

  • Görme özürlü.

aminen

  • Emniyet ve huzur içinde, selâmetle, emin olarak. Sağlam olarak.

aram-suz / arâm-sûz

  • Huzuru bozan, rahatsızlık veren. (Farsça)

arambahş / ârâmbahş / آرام بخش

  • Dinlendiren, huzur veren. (Farsça)

aramiş / ârâmiş / آرامش

  • Huzur, rahat. (Farsça)
  • Dinlenme. (Farsça)
  • Huzur. (Farsça)

arz-ı rum

  • (Erzurum) Rum memleketi. Şimdiki Anadolu. Anadolunun şarkındaki bir vilâyet adı.

asar / âsâr

  • Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemden veya O'nun huzûrunda bulunmakla şereflenen arkadaşlarından (Sahâbe) ve onları görmekle şereflenen müslümanlardan (Tâbiînden) bildirilen haberler.

asayiş / âsâyiş / آسایش

  • Barış, huzur ve güvenlik.
  • Huzur. (Farsça)
  • Güvenlik. (Farsça)

asayiş berkemal / âsâyiş berkemâl / آسایش بركمال

  • Her yerde huzur hakim.

asayiş-berkemal / asâyiş-berkemâl

  • Rahat ve huzur te'min edilmiş.

asayiş-cu / asâyiş-cu

  • Rahat ve huzur arayan. Asâyiş isteyen. (Farsça)

asayiş-i dahiliye / âsâyiş-i dahiliye

  • İç güvenlik, huzur.

asayiş-perver / asâyiş-perver

  • Asâyiş taraftarı. Sükûnet, rahat ve huzur isteyen. (Farsça)

asayiş-perverane / asâyiş-perverâne

  • Rahat, huzur ve asâyiş taraftarına yakışacak şekilde. (Farsça)

asude / asûde / âsude / âsûde / آسوده

  • Rahat, huzur içinde. Dinç. Müsterih. Sâkin. (Farsça)
  • Bir cins helva adı. (Farsça)
  • Rahat, huzurlu, sakin.
  • Sessiz, dingin, huzurlu.
  • Rahat, huzurlu. (Farsça)

asude-dil / asûde-dil

  • Başı dinç, huzuru yerinde, gönlü rahat. (Farsça)

asude-gi / asûde-gî

  • Huzur, rahat, asayiş. (Farsça)

asudegi / âsûdegî / آسودگى

  • Huzur. (Farsça)

asudehatır / âsûdehâtır / آسوده خاطر

  • Gönlü rahat, huzurlu. (Farsça - Arapça)

azir

  • Özür dileyen, özrünün afvedilmesini isteyen.
  • Özür.
  • Sünnet düğünü.

azurde

  • (Bak: Azürde)

azver

  • (Bak: Azûr)

bahane / bahâne

  • Vesile. Sebeb. (Farsça)
  • Yalandan özür. (Farsça)
  • Kusur. Noksan. (Farsça)
  • Garaz. (Farsça)
  • Vesile, sebep, özür.

bahçet-i ferah

  • Ferahlık, huzur veren bahçe.

bahuzur / bahuzûr

  • Huzur ile. Huzuru ile.

bargah / bargâh / bârgâh / بارگاه

  • İzinle girilecek yer. Padişah divanhanesi. (Farsça)
  • Huzur-u Rabb-il Âlemin. Dua edilen yer. (Farsça)
  • Yüksek huzur, padişah huzuru. (Farsça)
  • Otağ. (Farsça)

bargah-ı huzur / bârgâh-ı huzur

  • Allah'ın huzuru, yüce katı.

bargah-ı samediyet / bârgâh-ı samediyet

  • Herşey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'ın huzuru, yüce katı.

barigah-ı ehadiyet / bârigâh-ı ehadiyet

  • Herbir vaklıkta isim ve sıfatlarıyla tecellî eden Allah'ın huzuru; İlâhî dergâh.

bast

  • Genişlemek, açmak, yaymak.
  • Bir şeye el uzatmak.
  • Sevindirmek.
  • Bir mecliste haya sebebiyle olan sıkılmanın gitmesiyle açılmak.
  • Özür kabul etmek.
  • Kaplamak.
  • Tas: Allahın cemâl tecellisiyle kalbin sükûn ve huzur içinde ferahlaması. (Mukabili: "Kabz"

batıl

  • Hakikatsız, hurafe. Hak ve doğru olmayan, yalan. Şartlarını yapmamakla kabul olmayan ibadet ve muâmele. Meselâ: Bir özür bulunmaksızın taharetsiz kılınan namaz gibi.

beşer haşri

  • İnsanların öldükten sonra âhirette tekrar diriltilerek Allah huzurunda toplanmaları.

bi-huzur / bî-huzur

  • Rahatsız, huzursuz, tedirgin. (Farsça)

bi-namaz / bî-namaz

  • Namaz kılmayan, namazı terkeden, namazsız. Beynamaz. Namaz, İslâmın temel şartlarından biridir. Peygamberimiz (A.S.M.), namaz dinin direğidir demiştir. Namazını terkeden dininin direğini yıkmış olur. Beş vakit namaz için bir saat yetmektedir. İnsan bir günün 24 saatinden bir saatini Allah'ın huzurun (Farsça)

bilamazeret / bilâmazeret / بلامعذرت

  • Mazeretsiz, özür bildirmeksizin. (Arapça)

bizr

  • (Çoğulu: Büzûr) Sebzevât.
  • Kuru ot tohumu.

büzürg

  • (Çoğulu: Büzürgân) Cesim, kebir, azîm, büyük, ulu. (Farsça)
  • Reis, baş, başkan, şef. (Farsça)
  • Türk musikisinde bir mürekkep makamın adı. (Farsça)

büzürgan / büzürgân

  • (Tekili: Büzürg) Büyükler, azimler, cesimler, ulular.

cem'iyyet

  • Topluluk. Kalbde hâsıl olan mânevî toparlanma, huzur, Allahü teâlâ ile berâber olma hâli.

cezr

  • Kök, asıl, temel. Bünyâd.
  • Kesmek.
  • Mat: Kendi misline darbolunmakla (çarpılmakla) bir sayı meydana getiren rakam (Kare kök). Üç, dokuzun cezri'dir. Dokuz, üçün meczuru'dur.
  • Derya, deniz.
  • Arı kovanından bal almak.
  • Ay ve güneşin câzibesi te'siri ile deniz

cezur

  • (Çoğulu: Cüzür) Boğazlanacak deve. Hem erkeğe hem dişiye denir. (Boğazlanacak yere meczer derler. Boğazlayan kimseye cezzar derler.)

cum'a hutbesi / cum'â hutbesi

  • Cumânın ilk dört rek'atlik sünnetten sonra ve iki rek'atlik farzdan önce, imam tarafından cemâat huzurunda minberden Arabça olarak okunan hutbe.

daimi huzur / dâimî huzur

  • Sürekli olarak Allah'ın huzurunda bulunduğunun bilincinde olma.

daire-i huzur

  • Huzur dairesi.

darülislam / dârülislâm

  • Müslümanların huzur içinde yaşadığı yer.

dergah / dergâh / درگاه

  • Huzur, makam.
  • (Der-geh) Cenab-ı Hakk'a ibadet edilen yer. (Farsça)
  • Büyük bir huzura girilecek kapı. Kapı. Padişahların kapısı. (Farsça)
  • Şeyhlerin tekkesi. (Farsça)
  • Dergah. (Farsça)
  • Saray. (Farsça)
  • Tekke. (Farsça)
  • Tapı, huzur. (Farsça)

dergah-ı vahid-i ehad / dergâh-ı vâhid-i ehad

  • Bir olan ve birliği her bir şeyde görülen Allah'ın huzuru.

din

  • Allahü teâlânın insanları dünyâ ve âhirette râhat, huzûr ve seâdete (mutluluğa) kavuşturmak için peygamberleri vâsıtasıyla bildirdiği yol, emirler ve yasaklar.

divan durmak

  • Huzurda hazır olarak beklemek.

divan-ı hümayun / divan-ı hümâyun

  • Halkın dâva ve şikâyetlerinin dinlenip halledildiği, devlet meselelerinin görüldüğü padişah huzuru. Bu mecliste; sadrazam, şeyh-ül İslâm, kazaskerler, defterdarlar ve sair büyük devlet ricali bulunurdu. (Farsça)

dua-yı rahmet ve saadet

  • Rahmet, mutluluk ve huzur duâsı.

düello / دُوئَلْلُو

  • Şâhidler huzurunda iki kişinin silahlı çarpışması.

e'zar

  • Özürler. Kusurlar. Bahaneler.

ebedi saadet / ebedî saadet

  • Sonu olmayan sonsuz mutluluk, huzur.

ehl-i hidayet ve huzur / ehl-i hidâyet ve huzur / اَهْلِ هِدَايَتْ و حُضُورْ

  • Doğru ve hak yolda ve huzurda olanlar.
  • Hak üzere olup, her an Allah'ın huzurunda olduğunu yakinen bilenler.

ehl-i huzur

  • Kendisini her an Allah'ın huzurunda hissedenler.

ehl-i kubur / ehl-i kubûr

  • Kabir ehli. Kabirdekiler, ölüler. Ne kendi etdi râhat ne âlem etdi huzur, Yıkıldı gitti cihândan dayansın ehl-i kubûr.

elest günü

  • Allahü teâlânın, Âdem aleyhisselâmı yaratınca, kıyâmete kadar gelecek olan zürriyetini (çocuklarını) zerreler hâlinde onun belinden çıkarıp onlara; "Ben sizin Rabbiniz değil miyim" diye hitâb buyurup, onların da; "Evet, sen Rabbimizsin" diye cevâb ve rdikleri gün, zaman.

ensal

  • (Tekili: Nesl) Nesiller. Soylar. Zürriyetler. Sülâleler.

esbat

  • Rahatlar, huzurlar.
  • Haftanın son günleri.

esihha'

  • (Tekili: Sahih) Özürsüz olanlar, sıhhati yerinde ve vücudu sıhhatte olan kimseler.

ezr

  • (Çoğulu: Uzur) Arka ve sırt.
  • Kuvvet.

faite / fâite

  • Gaflet, uyku, unutmak, hastalık, düşman korkusu gibi bir özürle kaçırılan farz veya vâcib namaz.

fariğ / fâriğ / فارغ

  • Boş. (Arapça)
  • Rahat, huzurlu. (Arapça)
  • Vazgeçen. (Arapça)

fazalat

  • Necasetler, kazuratlar, murdarlıklar, pislikler.

fazla

  • Çok ziyâde, artık, artan.
  • İleri.
  • Gereksiz, lüzumsuz.
  • (Çoğulu: Fazalât) Kazurat, pislik.

fecr-i haşir

  • Haşir sabahı; öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah'ın huzurunda toplanma sabahı.

ferah

  • Sevinç, rahat, huzur.

ferah-ı seheri / ferah-ı seherî

  • Yeni bir günün müjdesi olan seher vaktinin sevinç ve huzuru.

ferahlı

  • Sevinçli, huzurlu, neşeli.

fevait / fevâit

  • Kasten, bilerek terketmekle olmayıp, dînin kabûl ettiği herhangi bir sebeble, özürle kaçırılmış farz veya vâcib namazlar. Fâitenin çoğuludur.

fidye

  • Herhangi bir farzından birini yerine getirmeye gücü olmayan bir kimsenin Cenâb-ı Hak'tan özür dilemek kasdı ile, verdiği para veya sadaka.
  • Esir veya kölelikten kurtulmak için verilen para.
  • Fık: Fakirin sabahlı akşamlı bir günlük yiyeceği.

habir / habîr

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Her şeyin hakîkatini, kâinâtın, varlıkların, görünen ve görünmeyen her şeyi hakkıyla bilen, hiçbir zerrenin hareketi ve hareketsizliği ilminden hâriç olmayan, nefslerin ne ile mutmain (huzurlu) ne ile huzursuz olduğundan, sükûnete kavuştuğunda

hadaret

  • Bir şeyin yanında bulunmak.
  • Huzur. Yakında olmak.
  • Hazır etmek. Hazır olmak.
  • Medeniyet.

hafid / hâfid

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kıyâmet günü, yâni öldükten sonra mahlûkât (yaratılmışlar) diriltilip, herkes dünyâda iken yaptığının hesâbını verirken, kâfirleri ve kötü kimseleri en aşağı seviyeye indiren, huzûrunda düşmanl arının başlarını aşağı eğdiren.

hafz

  • Aşırı olmama hali.
  • Refah ve ferahlık. Huzur ve rahat.
  • Yavaş yavaş mülayim yürüyüş, itidal. Alçak.
  • Kelimenin son harfini esre, yâni "i" diye okumak.
  • Sözü boğaz içinden söylemek.

handan / handân

  • Mesrur, mutlu, gülen, huzurlu.

haşir

  • İnsanın öldükten sonra âhirette diriltilerek tekrar Allah'ın huzurunda toplanması.

haşir meydanı

  • Öldükten sonra yeniden diriltilip Allah'ın huzurunda toplanılacak yer, meydan.

haşir ve neşir

  • Öldükten sonra tekrar diriltilerek Allah'ın huzurunda toplanma ve tekrar dağılıp yayılma.

haşir ve neşr

  • Öldükten sonra âhiret âleminde tekrar diriltilip Allah'ın huzurunda toplanma ve sonra tekrar dağılma.

haşir ve neşr-i ekber

  • Öldükten sonra yeniden diriltilip Allah'ın huzurunda toplanma ve tekrar dağılıp yayılma.

haşir ve neşr-i insani / haşir ve neşr-i insanî

  • İnsanların öldükten sonra tekrar diriltilerek Allah'ın huzurunda toplanması ve tekrar dağılıp yayılması.

haşirdeki mizan

  • Haşir meydanındaki amelleri tartan terazi; insanın öldükten sonra âhirette diriltilerek Allah'ın huzurunda toplanmasının ardından günah ve sevapların tartılacağı İlâhî terazi.

haşr

  • İnsanların öldükten sonra tekrar diriltilip muhakeme için Allah'ın huzurunda toplanması.

haşr-i azam / haşr-i âzam

  • Öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah'ın huzurunda toplanma.

haşr-i beşer

  • İnsanların öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah'ın huzurunda toplanması.

haşr-i beşeri / haşr-i beşerî

  • İnsanların öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah'ın huzurunda toplanması.

haşr-i cismani / haşr-i cismânî

  • İnsanların öldükten sonra âhirette bedenle birlikte yeniden diriltilip Allah'ın huzurunda toplanması.

haşr-i ekber

  • En büyük diriliş, öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah'ın huzurunda toplanma.

haşr-i insani / haşr-i insanî

  • İnsanın öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah'ın huzuruna getirilmesi.

haşr-i umumi / haşr-i umumî

  • Her şeyi kaplayan yeniden diriliş; her şeyin öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah'ın huzurunda toplanması.

haşredilme

  • Öldükten sonra âhirette yeniden diriltilerek Allah'ın huzurunda toplanma.

haşrin cismaniyeti

  • İnsanların öldükten sonra tekrar diriltilip Allah‘ın huzurunda toplanmasının hem beden, hem de ruh itibariyle olması.

hayye-alel-felah

  • Felaha gelin. Toplanın hayır ve ni'metlere, ebedi selâmete... Allah huzuruna gel. Refah ve itmi'nana mucib olacak namaza yetiş.

hazar

  • Sulh zamanı. Barış zamanı.
  • Bir kimsenin huzuru, yakını.
  • Mukim olmak. Yolcu olmamak.

hazır / hâzır / حاضر

  • Huzurda olan, göz önünde olan. Amade ve müheyya olan. Gaib olmayan.
  • Müstaid olan.
  • Hazırda, huzurda olan.
  • Huzurda. (Arapça)
  • Hazır, mevcut. (Arapça)

hazirin / hazirîn

  • (Tekili: Hâzır) Meydanda, gözönünde olanlar, huzurda bulunanlar.

hazırun / hâzırûn

  • Huzurda olanlar, yakında bulunan topluluk.

hazret

  • (Huzur. dan) Ön. Kurb. Pişgâh.
  • Hürmet maksadı ile büyüklere verilen ünvan; "Hazret-i Kur'an, Hazret-i Peygamber, Hazret-i Üstad, Paşa Hazretleri" gibi.

hey'et-i temsiliye

  • Temsil hey'eti.
  • Tar: Erzurum Kongresinde Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ismini alan cemiyetin nizamnamesi iktizasınca seçilen şahıslardan teşekkül etmiş olan hey'et. (6 Ağustos 1919)

horasan

  • İran'ın doğusunda bir memleket adı. (Farsça)
  • Erzurum vilâyetine bağlı bir kasaba adı. (Farsça)
  • Tuğla tozu ile kireçten yapılan bir nevi sağlam harç ismi. (Farsça)
  • Kelime mânası: Doğan güneş. (Farsça)

huşu' / huşû' / حُشُوعْ

  • Alçak gönüllülük. Hayâ etmek ve mütevazi olmak. Korku ile karışık sevgiden gelen edebli bir hâl. Yüksek ve heybetli bir huzurda duyulan alçak gönüllülük. Sükun ve tezellül.
  • Allah'ın huzurunda olduğunu bilerek huzur, sükûnet ve edeb duygusu içinde olmak.

huzu'

  • Mahviyet ve tevazu hali, alçak gönüllü olmak. Allah'ın azametini, celal ve cemalini, büyüklüğünü tahattur ve tefekkürden hâsıl olan, insandaki huzur ve huşu' hâli.

huzur-aver

  • Huzur ve rahatlık verici, sükunet veren. (Farsça)

huzur-u ali / huzur-u âli

  • Yüksek huzur.

huzur-u daimi / huzur-u dâimî / حُضُورُ دَائِمِي

  • Sürekli olarak Allah'ın huzurunda bulunduğunun bilinci içinde olma.
  • Her an Allah'ın huzurunda olduğunu yakinen hissetme.

huzur-u etemm

  • Kulun kendini her yönüyle Allah'ın huzurunda hissetmesi.

huzur-u hazretiniz

  • Yüksek huzurunuz (bir saygı ifadesidir).

huzur-u ilahi / huzur-u ilâhî

  • Kulun kendisini Allah'ın huzurunda hissetmesi.

huzur-u iman

  • İmanın verdiği huzur.

huzur-u kalb

  • Kalb huzuru, gönül rahatlığı.
  • Kalb huzuru, gönül rahatlığı.

huzur-u kalbi / huzur-u kalbî

  • Kalp huzuru.

huzur-u kibriya / huzur-u kibriyâ

  • Sonsuz büyüklük sahibi Allah'ın yüce huzuru.

huzur-u lamekani / huzur-u lâmekânî

  • Hiçbir mekâna muhtaç olmayan Zâtın huzuru; Allah'ın hiçbir mekânla sınırlı olmayan katı.

huzur-u manevi / huzur-u mânevî

  • Mânevî huzur, mânevî olarak yanında olma.

huzur-u muhammedi / huzur-u muhammedî

  • Hz. Peygamberin huzuru.

huzur-u muhammediye

  • Hz. Peygamberin huzuru, bulunduğu yer.

huzur-u nebevi / huzur-u nebevî

  • Peygamberin huzuru, yanı.

huzūr-u nebevi / huzūr-u nebevî / حُضُورُ نَبَوِي

  • Peygamberimizin (asm) huzuru.

huzur-u padişah

  • Padişahın huzuru.

huzur-u rab

  • Allah'ın huzuru.

huzur-u rahman / huzur-u rahmân

  • Rahmân olan Allah'ın huzuru.

huzur-u resul-i ekrem

  • Allah'ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed'in (a.s.m.) bizzat huzuru.

huzur-u resulullah

  • Peygamberin huzuru, yanı.

huzur-u saadet / huzur-u saâdet

  • Peygamber Efendimizin yüce huzuru.

huzur-u şahane

  • Padişahın huzuru.

huzur-u sami / huzur-u sâmî

  • Yüksek ve yüce huzur.

huzur-u tam

  • Kulun kendisini tam olarak Allah'ın huzurunda hissetmesi.

huzur-u tevhid

  • Her şeyin bir olan Allah'a ait olduğuna kesin olarak inandıktan sonra kendini herzaman Allah'ın huzurunda hissetme.

huzur-u üstad

  • Üstadın huzuru.

huzuri / huzûrî

  • Huzurda olarak.

huzurkarane / huzurkârâne / huzûrkârâne

  • Kişinin kendisini Allah'ın huzurunda hissetmesi şeklinde.
  • Huzurda gibi, huzur duyarak.

huzzar / huzzâr

  • (Tekili: Hâzır) Hazır olanlar, hazır bulunanlar, huzurda ve gözönünde olanlar.

i'tizar / i'tizâr / اعتذار

  • Kusurunu bilerek özür dilemek. Kusurunu beyan edip ve anlayıp af dilemek. (Takdire şayan güzel bir haslettir.)
  • Özür dileme.
  • Özür dileme. (Arapça)

ibcam

  • Huzur ve rahatını bozma. Rahatsız etme.

ibn-i mes'ud

  • Ebu Abdurrahman Abdullah Bin Mes'ud da denir. (R.A.)şeref-i İslâm ile müşerref olanların altıncısıdır. Bütün gazvelere iştirak etmiştir. Dâimî surette huzur-u Risalette bulunduğundan Kur'an-ı Kerim'i herkesten iyi öğrendiği gibi, pekçok hadis de işitmiş ve ezberlemişti. Kur'an-ı Kerim'i en evvel Mek

ihlal-i asayiş / ihlâl-i âsâyiş

  • Güvenliği, huzuru bozma.

ihlal-i emniyet / ihlâl-i emniyet

  • Düzeni, huzuru bozma, karıştırma.

ihtizar

  • (İhtidar) Huzura çıkmak. Hâzır olmak.
  • Can çekişmek. Hastanın ölüme hazır olması.

ihzar / ihzâr / احضار

  • Hazır etmek. Hazırlamak.
  • Huzura getirmek. Derpiş etmek.
  • Mahkemeye gelmeyenleri cebren getirme müzekkeresi.
  • Çağırma, huzura getirme. (Arapça)
  • Hazırlama. (Arapça)
  • Hazırlanma. (Arapça)

ihzaren

  • Huzura getirerek. Birini mahkemeye dâvet ederek.
  • Hazırlayarak, ihzar ederek.

ilm

  • (İlim) Okumakla veya görmek ve dinlemekle veya ihsan-ı Hak'la elde edilen malumat. Bilmek. İdrak etmek. (İlim, hakikatı bilmekten ibarettir. İlim, marifetten daha umumidir. Marifet, tefekkürle bilmek mânasına olmakla beraber, Cenab-ı Hakk'a nisbeti câiz olmaz. Gerek huzurî olsun (ilm-i İlâhî

ima / îmâ

  • İşâret etme. Bir özür sebebiyle başını yere koyamayan kimsenin rükû' için biraz, secde için rükû'dan daha çok eğilmesi.

inayet-i daime / inâyet-i daime

  • Devam edip giden huzur verici düzen.

ind

  • Arapçada zaman veya mekân ismi yerine kullanılır. Hissî ve manevî mekân. Maddî ve manevî huzura delâlet eder. Nezd, huzur, yan, vakt, taraf gibi mânâlara gelir. Gayr-ı mütemekkindir. Yani harekeleri değişmez. İzafete göre zamanı ifade eder (Min) harf-i cerriyle birleşebilir. Bazan da zarf olmaz. Baz

inkılab-ı mes'ud / inkılâb-ı mes'ûd

  • Mutluluk ve huzur veren değişim, Hürriyet inkılâbı.

inkisar / inkisâr

  • Kırıklık, kırılma. Allahü teâlânın huzûrunda kalbin kırık olması.

inşirah-ı sadr

  • Vicdan ferahlığı,vicdan huzuru.

ırk

  • Nesil. Zürriyet. Sülâle.
  • Soy. Kök. Damar.

irtihaş

  • Rahatsız olma, huzuru kaçma. Sıkıntı ve ıztırâb içinde bulunma.

irtizah

  • Biraz bahşiş alma.
  • Özür dileme.

isti'fa-yı kusur

  • Özür dileme.

isti'zar

  • Özür ve afv dileme.

istiare-i mutlaka

  • (Temlihiye veya tehekkümiye) Edb: Şaka, lâtife veya alayı içine alan bir istiaredir. Meselâ: Tilkinin eşeğe "gelsem olmaz mı huzura, a benim aslanım" demesi gibi... (Edb.S.)

istihaza

  • Kadın âdet görürken fazla kan gelmesi. (Rahimden değil de hastalıktan dolayı bir damardan gelip, tenâsül cihazı yolu ile akan kokusuz bir kandır. Buna "istihâza veya özür kanı" dendiği gibi, böyle bir kadına da "müstahâza" denir.)

istihzar / istihzâr / استحضار

  • Huzura gelme, hazır etme, huzura dâvet etme.
  • Hazırlama, bir şeyi hatıra getirme.
  • Konferans verecek olan hatiplerin okumak ve araştırmak suretiyle evvelce hazırlanması.
  • Hazırlama. (Arapça)
  • Hazırlanma. (Arapça)
  • Huzura çağırma. (Arapça)

istirahat-i beşeriye

  • İnsanlığın rahatı, huzuru.

istirahat-i hayat

  • Rahat, huzurlu hayat.

istirahat-i kalbiye

  • Kalp rahatlığı, iç huzuru.

istirahat-ı tamme

  • Tam rahat ve huzur.

istirahat-i umumi / istirahat-i umumî

  • Genelin rahatı, umumun huzuru.

istirahat-ı umumiye

  • Genel huzur ortamı.

istirahat-i umumiye

  • Herkesi içine alan rahat ve huzur.

ıter

  • (Tekili: Itret) Nesiller, akrabalar, zürriyetler, aynı soydan gelenler.

itizar / itizâr / îtizâr

  • Kusurunu bilerek özür beyan etme, kusurunu beyan edip af dileme.
  • Özür bildirme.

itmi'nan / itmi'nân

  • Huzûr, sükûn ve râhata kavuşma.

ıtret

  • Zürriyet. Nesil. Ehl-i beyt.
  • Gerdanlık.
  • Güzel kokulu şey.

kalak / kalâk

  • Sıkıntı, huzursuzluk.

kalb itminanı / kalb itminânı

  • Kalb huzûru.

kalubela / kâlûbelâ

  • Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmı yaratınca, kıyâmete kadar bütün zürriyetini zerreler hâlinde onun belinden çıkarıp; "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye buyurup, onların da; "Evet, sen Rabbimizsin" diye verdikleri cevâbı ifâde eden söz.

kanaat / kanâat

  • Yeme, içme ve barınacak yer husûsunda bileğin emeği, alın teri ile kazanılana râzı olmak, başkasının kazancına göz dikmemek. Kanâat, çalışmayıp, sâdece eline geçeni kullanmak, tembel oturup, başka bir şey aramamak değildir. Aksine hırslı hareketlerden kaçınıp, gönül huzûru ile yaşamaktır.

kanun-ı ilahi / kânûn-ı ilâhî

  • Allahü teâlânın kullarının dünyâ ve âhirette huzûr ve seâdete (mutluluğa) kavuşmaları için Peygamberleri (aleyhimüsselâm) vâsıtasıyla insanlara bildirdiği emirleri ve yasakları, İslâmiyet.
  • Allahü teâlânın kâinâtta (varlık âleminde) koyduğu nizâm, düzen.

kaza orucu / kazâ orucu

  • Oruç tutmamayı mubâh kılan (dînde bildirilen) bir özür sebebiyle vaktinde tutulamayan veya tutarken bir özür sebebiyle yâhut kast (bilerek) olmadan bozulup, Ramazân bayramının birinci, Kurban bayramının birinci, ikinci ve üçüncü günleri dışındaki zam anlarda gününe gün tutması gereken Ramazân-ı şerî

kazure

  • (Çoğulu: Kazurât) Pislik.
  • Mezbele, süprüntülük.

keffaret-i savm

  • Ramazan-ı Şerifte özürü bulunmaksızın muayyen şartlar dâhilinde orucunu bozan bir mükellefin, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya câriye azâd etmesinden; buna muktedir değilse, iki ay muttasıl oruç tutmasından; buna da muktedir değilse, altmış fakire yemek yedirmesinden ibârettir.

kemal-i saadet / kemâl-i saadet

  • Tam bir huzur ve rahatlık.

kemal-i safa / kemâl-i safâ

  • Tam bir huzur.

kemerbeste-i hizmet-i mevla / kemerbeste-i hizmet-i mevlâ

  • Allah'ın huzurunda, Onun emrine hazır şekilde el bağlamak.

kemerbeste-i ubudiyet / kemerbeste-i ubûdiyet

  • Cenab-ı Hakkın huzuruna çıkıp, kollarını önden bağlar şekilde, emre hazır vaziyette bekleyip, kulluğunu ifâde ve ilân etmek. (Namazdaki gibi)
  • Kulluk için el bağlayıp Allah'ın huzurunda durma.

keş'

  • Kalb sıkıntısına uğrayıp huzursuz olmak.

keysan

  • Ayakla bir kimsenin dübürüne vurmak.
  • Özür, mâzeret.

kurb-u huzur / kurb-u huzûr / قُرْبِ حُضُورْ

  • Allah'ın yüce huzuruna yakınlık.
  • Huzura (Allah'a) yakın olma.

kusur / kusûr

  • Eksiklik, pürüz, özür, kabahat.

lağım

  • Kaleleri düşürmek için gedik açmak veya düşman ordugâhına zarar yapmak maksadıyla açılan ve barut konulup atılan yerler. Bu işi yapanlara "lâğımcı" denilirdi. Sonradan bu türlü işlere "İstihkâm" denilmiş ve o ad altında askeri teşkilât yapılmıştır.
  • Kazurat ve çirkef sularının akmasın

leyan

  • Huzur ve rahatta olan.

lian / liân

  • Lânetleşmek. İki kişinin birbirini lânetlemesi.
  • Fık: Zevc ile zevcenin hâkim huzurunda şer'i usulüne uygun olarak dörder defa şahitlikte bulunduktan sonra, nefislerine lânet ve gadab okumak suretiyle olan yeminleri. Buna: Mülâene, telâun, iltiân da denir.
  • Lânetleşmek, erkeğin zevcesini (hanımını) zinâ etmekle suçlaması veya bu çocuk benden değildir demesi hâlinde dört şâhid getiremezse, zevcenin isteği üzerine eşlerin hâkim huzûruna çağrılarak usûlüne uygun (âyet-i kerîmedeki bildirildiği şekilde) kar şılıklı yemîn etmeleri ve lânetleşmeleri. Buna mu

ma'dele-i ulya / ma'dele-i ulyâ

  • Büyük adalet yeri, yüksek adaletle herkesin muhakemesi görülen yer. Huzur-u İlâhiyedeki adâlet.

ma'iyyet

  • Berâberlik. Her an Allahü teâlâ ile berâber olma. Huzur, cem'iyyet, vilâyet-i Hâssa-i Muhammedî de denir.

ma'zeret

  • Elde olmadan suç, kabahat işleme.
  • Mücbir sebeblerini söyleyerek yardım dileme. Özür dileme.

ma'zeretcu

  • Özür arıyan. (Farsça)

ma'zerethah / ma'zerethâh

  • Özür dileyen. Afvedilmesini isteyen. (Farsça)

ma'zeretmend

  • Özürlü, kusurlu. Mazeretli. (Farsça)

ma'zire

  • (Çoğulu: Meâzir) Özür etmek.

ma'zur

  • Özürlü. Özrü olan.

ma'zuriyyet

  • Ma'zurluk. Özürlülük.

mahazir

  • (Tekili: Mahzur) Korkulacak ve sakınılacak şeyler. Maniler, engeller.

mahkeme-i kübra / mahkeme-i kübrâ

  • Öldükten sonra, âhiretteki ve Allah (C.C.) huzurundaki mahkeme. Bütün insanların muhakemesinin huzur-u İlâhiyede yapılacağı yer.
  • Âhirette Allah huzurunda kurulacak büyük mahkeme.
  • Öldükten sonra âhirette Allah'ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme.

mahkeme-i kübra-yı haşr / mahkeme-i kübrâ-yı haşr

  • Öldükten sonra âhirette Allah'ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme.

mahzar / محضر

  • (Huzur. dan) Hazır olma. Gösteriş, görünüş.
  • Huzur yeri. Büyük bir insanın önü.
  • Birçok kimse tarafından imzalı dilekçe.
  • Mahkeme sicili.
  • Huzur, kat. (Arapça)
  • Görünüş. (Arapça)

mahzur / محذور

  • Hazer edilecek şey. Özür. Korkulacak şey. Müsaade olmayan. Mâni. Çekinilecek şey.
  • Sakınca. (Arapça)
  • Mahzur görmek: Sakıncalı bulmak. (Arapça)

mahzure

  • (Çoğulu: Mahzurât) Şer'an yasaklanmış olan şey. Men ve haram edilmiş şey.

mai' / mâi'

  • Men eden, alıkoyan, engel olan.
  • Engel, özür.

makam / مقام

  • Yer. (Arapça)
  • Kat, huzur. (Arapça)
  • Musikî makamı (Arapça)

malul / malûl / معلول

  • Özürlü, hastalıklı. (Arapça)

malulen / malûlen / معلولا

  • Sakatlanmış olarak, özürlü olarak. (Arapça)

mani' / mâni'

  • Men'eden. Geri bırakan. Esirgeyen. Engel. Özür.

mania / mânia

  • Men'eden şey. Engel. Özür. Zorluk.

manzur / منظور

  • Bakılan. (Arapça)
  • Dikkat çeken. (Arapça)
  • Manzur olmak: Görülmek, göze çarpmak. (Arapça)

mazeret / mâzeret / معذرت

  • Özür, bahane.
  • Elde olmayan özür.
  • Özür. (Arapça)

mazeret-i kat'i / mazeret-i kat'î

  • Kesin mazeret, özür.

mazerethah / mazerethâh / معذرت خواه

  • Özür dileyen. (Arapça - Farsça)

mazur / mâzur / mâzûr / معذور

  • Özürlü, mazeretli.
  • Özürlü.
  • Özürlü. (Arapça)

mazuriyet / mâzuriyet / mâzûriyet

  • Mazur olma, özürlülük.
  • Özürlülük.

meazir

  • Perdeler. Hicablar.
  • Özürler.

meczur

  • Cezr olunmuş, kare kökü alınmış sayı. (On sayısı yüz sayısının meczurudur, yani kare köküdür.)

medar-ı özür / medâr-ı özür / مَدَارِ عُذُرْ

  • Özür sebebi.

medar-ı sürur ve ferah / medâr-ı sürur ve ferah

  • Huzur ve sevinç kaynağı, sebebi.

mehterhane

  • Tar: Zurna, nakkare, nefir, zil, davul ve kösden kurulu askeri mızıka takımı. (Farsça)

melek-ül-mukarreb

  • Huzûru ilâhide bulunan melekler.

menea

  • (Tekili: Mâni) Engeller, mâniler, özürler.
  • Engel olanlar, mâni olanlar, geri bırakanlar.
  • Kuvvet ve cemâat.

merdud / merdûd

  • Reddedilen, kabûl edilmeyen.
  • Allahü teâlânın huzûrundan kovulmuş, reddedilmiş mânâsına, şeytan.

mertebe-i huzur

  • Kendini Allah'ın huzurunda hissetme mertebesi.

metrukat / metrûkât

  • Özürsüz, tembellikle kılınmayan, terk edilen namazlar.
  • Vefât eden kimsenin geriye bıraktığı şeyler. Mîrâslar, terikeler.

mi'rac / mi'râc / مِعْرَا جْ

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükseldiği ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk.
  • Merdiven, süllem.
  • Yükselecek yer.
  • En yüksek makam.
  • Huzur-u İlâhî. Peygamberimiz Hz. Muhammed (A.S.M.) Efendimizin, Receb ayının 27. gecesinde Cenab-ı Hakk'ın huzuruna ruhen, cismen, hâlen çıkması mu'cizesi ki; en büyük mu'cizelerinden birisidir.
  • Peygamberimizin (asm) Cenab-ı Hakk'ın huzuruna cismen ve ruhen yükselmesi.

mi'rac-un nebi

  • Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) huzur-u İlâhîde yükselmesi.

mikail aleyhisselam / mîkâil aleyhisselâm

  • Dört büyük melekten biri. Ucuzluk, pahalılık, kıtlık, bolluk yapmak, ferah ve huzûr getirmek ve her maddeyi hareket ettirmekle görevli melek.

millet

  • Din, dil ve târih berâberliği bulunan insan cemâati, topluluğu, kavim.
  • Din; kullarının dünyâda ve âhirette râhat ve huzûra kavuşmaları için Allahü teâlânın peygamberleri vâsıtasıyla gösterdiği yol.

mirac / mirâc

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk.
  • Peygamberimizin (A.S.M.) Allah'ın huzuruna yükselmesin.

miraç

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükseldiği ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk.

mirac-ı ahmedi / mirac-ı ahmedî

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün mânevî âlemleri gezdiği yolculuk.

mirac-ı ahmediye

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk.

mirac-ı azam / mirac-ı azâm

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği büyük yolculuk.

mirac-ı azim / mirac-ı azîm

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği büyük yolculuk.

mirac-ı mü'min / mirâc-ı mü'min

  • Mü'minin miracı; mü'minin Allah'ın huzuruna yükselişi.

mirac-ı nebevi / mirac-ı nebevî

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükseldiği ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk.

mirac-ı nebeviye

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk.

mu'cize-i mirac

  • Mirac mu'cizesi, Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk mu'cizesi.

mu'zir

  • Özürü olan, mâzeretli.

muazere

  • Ma'zeret, özür dileme.

muazzir

  • (Özür. den) Ta'zir eden, sahte özür süren.

mücemme

  • (Mecemme) Huzur ve rahat vermek.

müferrah

  • Ferah duyan, huzurlu.

muhazara

  • (Çoğulu: Muhazarât) (Huzur. dan) Hatırda tutulan şeyler.
  • Tarihi ve edebi fıkra ve hikâyeler anlatma.
  • Konferans verme.

muhzır

  • (Huzur. dan) Eskiden şeriat mahkemelerinde mübâşir hizmetini gören kimse. Alâkalı kimseleri mahkemeye çağırmaya memur kişi.

mukabele / mukâbele

  • Ramazân-ı şerîf ayında câmide her gün Kur'ân-ı kerîmden bir cüz (yirmi sayfa) olacak şekilde cemâatin huzûrunda Kur'ân-ı kerîm okumak.

mukarreb melek

  • Allahü teâlânın huzûrunda bulunan melekler.

mülaane / mülâane

  • Zevcesini (eşini) zinâ ile suçlayan erkeğin dört şâhit getirememesi hâlinde, zevcenin isteği üzerine eşlerin hâkim huzûruna çıkarak usûlüne uygun (âyet-i kerîmelerde bildirilen ifâdelerle) karşılıklı yemin etmeleri ve lânetleşmeleri.

münaferet

  • Birbirinden kaçıp nefret etmek, karşılıklı huzursuzluk.
  • Adâvet, hased ve şeref cihetinde hakeme müracaat eylemek.
  • Birbiri ile müfahere eylemek.

münselib

  • (Selb. den) Kaçırılmış, kalmamış, kaldırılmış. (Bu tâbir; huzur, asayiş, emniyet ve rahat hakkında kullanılır.)

münzevi / münzevî

  • İslâmiyet'in emirlerini yapmak, yasaklarından sakınmak, kötülüklerden korunmak ve kalb huzûru ile ibâdet yapabilmek için bir köşeye çekilmiş olan kimse.

murafaa

  • Karşılıklı hak iddia ederek konuşmak.
  • Bir dâvâ için birisini hâkim huzuruna celb ettirmek. Yüzleşerek muhakeme olunmak.

müreffeh

  • (Rüfuh. dan) Terfih edilmiş, rahata, refaha kavuşturulmuş.
  • Nizam-ı hâle, refah ve huzura kavuşmuş olan.

musalemet-i umumiye

  • Herkesi içine alan barış hâli, huzur.

müsalemet-i umumiye

  • Umumî barış ortamı; herkesi içine alan barış ve huzur.

müshil

  • (Çoğulu: Müshilât) (Sehl. den) Kolaylaştıran.
  • Bağırsakları temizleyen. İshal veren. Kazuratı kolaylıkla dışarı attıran ilâç.

müstahzar

  • (Huzur. dan) Hazır, hazırlanmış.
  • Huzura getirilmiş. Zihinde tutulan.

müstahzır

  • (Huzur. dan) Hazırlıyan.
  • Huzura getiren.

müstakzer

  • Kazurat hâline gelmiş, pis.

müsterih olma

  • Rahat, huzurlu olma.

müteallil

  • Bahane ve özür ile vakit geçiren.

müteazzir

  • Meydana gelmesi zor olan.
  • Özürlü olan.
  • Özürlü, zararlı, yerine getirilmesi zor.
  • Özürlü, özürü bulunan.
  • Mümkün olmayan, güç, zor.
  • Zor, özürlü.

mütehazzır

  • Hazır olan, huzurda bulunan.

mütenazır

  • (Nazar. dan) Tenazür eden, birbirinin karşısında bulunan. Simetrik olan.

mutezir

  • Özür dileyen. İtizâr eden. Özürü makbul olan.

mutezirane / mutezirâne

  • Özür dileyerek. Kusurunu kabul edip yalvarırcasına. (Farsça)

mutmainne

  • İtmînân bulan, rahatlayan, huzur ve sükûna kavuşan.
  • İslâmiyet'in emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınarak ve Allahü teâlâyı zikrederek itminana huzur ve sükûna kavuşan, şüphe ve tereddütlerden kurtulan nefis.

muvacehe

  • Karşı, ön.
  • Yüzyüze gelme. Yüzleşmek.
  • Huzurunda olmak.

muzır / مضر

  • Zararlı, muzur. (Arapça)

nazr

  • (Nazir) : (Çoğulu: Enzur) Altın.

necaset

  • Pislik, kazurat, murdarlık.

nef'i / nef'î

  • Menfaat ile alâkalı, faydacı.
  • Sihâm-ı Kaza nâmındaki hicivli şiirleri ile meşhur Erzurum - Hasankale'li olup İstanbul'da yaşamış bir şâirin adıdır. 1634'de 4. Murad devrinde bir hicviyesinden dolayı boğdurulup denize atılmıştır.

nefs-i mutmainne

  • Îmân etmiş nefs. Allahü teâlâyı anmakla huzûra eren, İslâmiyet'in emirlerini yapmak kendisine zor, ağır gelmeyen nefs.

nesil

  • Soy, sop, zürriyet.

nesl

  • Soy, sop. Zürriyet, döl, kuşak.
  • Halk.
  • Çocuk hâsıl etmek.
  • Kıl yolmak.
  • Mumsuz, süzme bal.

nezd

  • Kat, huzur, göre, fikrince.

nezd-i peygamberi / nezd-i peygamberî

  • Peygamberin yanı, huzuru.

nidal

  • (Nizâl) Özür beyan ederek bir zararı def etmek.

nifas / nifâs

  • Lohusalık hâli. Kadınların doğumdan sonraki özür hâlleri.

nikah / nikâh

  • Evlilik için yapılan akit, sözleşme. Evlenecek müslüman bir erkek ile kadının şâhidler huzûrunda ben seni zevceliğe (hanımlığa) aldım, diğerinin de kabûl ettim demesi.

nisbet

  • Soy bakımından bağlılık, mensub olma.
  • Tasavvufta velî bir zâtla mânevî irtibat, feyz alma, huzûr.

oruç kazası / oruç kazâsı

  • Oruç tutmamayı mubah kılan (dinde bildirilen) bir özür sebebiyle vaktinde tutulamayan veya kasd (bilerek) olmadan orucunu bozan bir kimsenin, Ramazân bayramının birinci, Kurban bayramının ilk üç günü hâricindeki zamanlarda gününe gün oruç tutması.

özr / عذر

  • Abdesti bozan bir şeyin bir namaz vakti durdurulamayıp, devâm etmesi. İdrârını tutamama, iç sürmesi, yel kaçırmak, burun kanaması, yaradan kan, sarı su akması, ağrı ile göz yaşı akması birer özür olup, özürlü erkeğe mâzûr, kadına ma'zûre denir.
  • Mâzeret. Af talebi, engel.
  • Özür. (Arapça)
  • Bahane. (Arapça)
  • Engel. (Arapça)

özrhah / özrhâh / عذرخواه

  • Özür dileyen. (Arapça - Farsça)

özürhah / özürhâh

  • Özür dileyen. Özür dileyerek affını isteyen. (Farsça)

pasinler cephesi

  • Birinci Dünya Savaşı'nın ilk çıktığı sıralarda Erzurum yakınlarındaki Pasinler yöresinde Ruslar'a karşı açılan cephe.

piş / pîş / پيش

  • Huzur, ön, ileri taraf. (Farsça)
  • Ön. (Farsça)
  • Yan. (Farsça)
  • Huzur. (Farsça)
  • Önce. (Farsça)

piş-geh

  • Ön, huzur. (Farsça)

pişgah / pîşgâh / پيشگاه

  • Ön. (Farsça)
  • Huzur. (Farsça)

pişigah / pişigâh

  • Huzur.

puziş / pûziş / پوزش

  • Özür, mâzeret. (Farsça)
  • Özür. (Farsça)

rabıta-i şeyh

  • Tarikat-ı Nakşiyede, müridin hayalen şeyhinin huzurunda kendini tasavvur etmesine denir.

rahat-ı kalb

  • Kalb rahatlığı, kalbin huzurlu ve tasasız oluşu.

raki'

  • Rüku' eden. Huzur-u İlâhîde eğilen.

rakian

  • Rüku' ederek, huzur-u İlâhîde eğilerek. Rüku' etmek suretiyle.

refah

  • Huzur, rahatlık.

refih

  • Rahatlık ve huzur içinde geçinen. Refah ve rahat ile yaşıyan.

rek'at

  • (Rik'ât) Huzur-u İlâhîde beli eğip yüzü üzeri kapanmak.
  • Bir kıyam, bir rüku' ve iki secdeden ibaret olan namazın bir rüknü.

rikab / rikâb / ركاب

  • Özengi.
  • Büyük bir kimsenin huzuru, önü, makamı.
  • Üzengi. (Arapça)
  • Huzur, kat. (Arapça)

ruhsat

  • (Çoğulu: Ruhas-Ruhsat) İzin, müsaade.
  • Genişlik.
  • Kolaylık.
  • Fık: Kulların özürlerine mebni, kendilerine bir suhulet ve müsaade olmak üzere, ikinci derecede meşru' kılınan şeydir. Sefer halinde Ramazan-ı Şerif orucunun tutulmaması gibi. Vuku' bulan ikraha mebni, birisini
  • İzin, müsaade; kulların özürlerine binaen, kendilerine bir kolaylık ve müsaade olmak üzere ikinci derecede meşru olan şeyler, yolculukta Ramazan orucunun tutulmaması gibi.

rüku' / rükû'

  • Huzur-u İlâhîde eğilmek. Namazda elleri dize dayamak suretiyle yere doğru eğilirken baş ile sırtı düz hale getirmek.

ruz-u haşr / rûz-u haşr

  • İnsanların öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah'ın huzurunda toplanacağı gün.

saadet-i hayatiye

  • Hayatın mutluluğu, huzuru.

saadet-i müstakbele

  • Gelecekte gerçekleşecek olan mutluluk ve huzur.

saadet-i nev'iye

  • İnsan türünün, insanlığın mutluluğu, huzuru.

sacid

  • Secde eden, Allah'ın (C.C.) huzurunda başını yere koyarak dua eden. Hâdis meâli: "Bir kulun Rabbine en yakın olduğu an: O'na secde ettiği zamandır."

safa / safâ / صَفَا

  • Rahat ve huzur.
  • Rahat, huzur.

safa-yı sermedi ve cavidani / safâ-yı sermedî ve câvidânî

  • Kesintisiz ve pek güzel bir huzur, rahat.

safalı / safâlı

  • Rahat, huzurlu.

safare

  • Zurna.

safayab

  • Safa bulmuş, huzur ve sükûna kavuşmuş. (Farsça)

şahid / şâhid

  • Şâhidlik eden, görüp bilen. Birinin başkasında hakkının bulunduğunu isbat için şehâdet (şâhidlik) ederim demek sûretiyle hâkimin huzûrunda ve hasmın karşısında haber veren.

saman / sâmân / سامان

  • Zenginlik. (Farsça)
  • Huzur. (Farsça)
  • Düzen. (Farsça)

samansuz / sâmânsuz

  • Rahat ve huzuru bozan. (Farsça)

secde

  • Allah'ın (C.C.) huzurunda yere kapanış. İbadet ve Allah'a (C.C.) memnuniyetini ve itaatini bildirmek veya şükretmek için yere kapanarak alın, burun ucu, eller, dizler ve ayak uçları yere gelecek şekilde yapılan en büyük tazim ifade eden hareket. Namazın bir rüknü.

şehd-i şehadet

  • İmanın, şehadetin verdiği saadet, tatlılık ve huzur. Şehadet balı.

sekine / sekîne

  • Sükûn ve itmi'nan, temkin. Nefisteki telâşın kesilmesi ile hâsıl olan kalb huzuru ve sükûneti.
  • Telâş ve hafifliğin zıddıdır.
  • Kalb rahatlığı, kalb kuvveti veren çok mühim bir duânın ismi. (Bu, Sekine isimli duâ, Hazret-i Ali Radıyallâhü Anh gibi evliyânın bildiği ve içerisinde
  • Rahatlık. Kalb huzûru.
  • Sükun ve imtinan, temkin. Kalp rahatlığı, kalp huzuru veren bir duanın adı.

sekinet / sekînet

  • Sükun ve imtinan. Temkin. Nefisteki telaşın kesilmesi ile hasıl olan kalp huzuru ve sükuneti.
  • Sakinlik, huzur.
  • Sükûn ve itmi'nan, temkin. Nefisteki telâşın kesilmesi ile hâsıl olan kalb huzuru ve sükûneti.
  • Telâş ve hafifliğin zıddıdır.
  • Kalb rahatlığı, kalb kuvveti veren çok mühim bir duânın ismi. (Bu, Sekine isimli duâ, Hazret-i Ali Radıyallâhü Anh gibi evliyânın bildiği ve içerisinde
  • Sakinlik, gönül huzuru, kalbin rahat olması.

şezre

  • (Çoğulu: Şezerât-Şüzur) İşlenmemiş ham altun.
  • Süs için asılan inci ve altun.

sirac-ı kurb-i ev edna / sirâc-ı kurb-i ev ednâ

  • Yakınlığın, hatta daha da yakınlığın kandili (Peygamber Efendimiz Miracda Cenâb-ı Hakkın huzuruna geldiğinde Ona çok yaklaşmıştı. O yakınlık makamı kâinatta hiçbir varlığa nasip olmamıştır.).

sohbet-i nebeviye

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) huzuruna gelip ondan ders alma, onunla sohbet etme.

sücud

  • Secdeye varmak. Cenab-ı Hakk'ın huzurunda hiçliğini, aczini bilip teslimiyetle yere kapanıp duâ ve tesbih etmek.
  • (Tekili: Sâcid) Secde ederek yere kapananlar, secde edenler.

sükun / sükûn

  • Sakin ve huzurlu ortam.

sulb

  • Sert, katı. Taş gibi olan.
  • Omurga kemiği.
  • Sülâle, zürriyet.
  • Katı, taş gibi olan, sülâle, zürriyet, bel.

sulh ve müsalemet-i umumiye

  • Genel barış ve huzur.

sur-nai / sur-naî

  • Zurnacı. (Farsça)

sur-nay

  • Zurna. (Farsça)

surna / sûrnâ / سورنا

  • Zurna. (Farsça)

surna-pa

  • Zürafa. (Farsça)

şütürgav / şütürgâv

  • Zürafa. (Farsça)

ta'ciz

  • (Acz. den) Huzursuz kılmak, rahatsız etmek, sıkıntı vermek, canını sıkmak.
  • Eğlendirmek.
  • Âciz etmek.
  • Kadının ihtiyarlayıp âcizleşmesi.

ta'zir

  • Kusur ve özür etme.
  • Aslı olmayan özürler beyan etme.
  • Necis bulaştırmak.

ta'zirat

  • (Tekili: Ta'zir) Vesile ve bahane aramalar. Esassız özür bildirmeler.

taazzür

  • Özür bildirmek.
  • Güçleşmek Güç olmak.

tahir / tâhir

  • Temiz. Pâk. Abdesti bozacak veya guslü icab ettirecek şeylerden birisiyle özürlü olmayan.
  • Zâhir ve bâtında bütün ayıp ve kirlerden temiz, pâk olduğu için Hz. Peygamberimize de (A.S.) bu isim verilmiştir.
  • Müzikte: Makam ismi.
  • Temiz, pâk, özürsüz.

takdim-i huzur-u fazılane / takdim-i huzur-u fâzılâne

  • Yüksek huzurunuza sunma.

taraf-ı ali / taraf-ı âlî

  • Yüksek huzur.

tarziye

  • Pişmanlık duyduğunu anlatarak özür dilemek.
  • Râzı etmek.
  • "Radıyallahü-anh" diyerek duâ etmek.
  • Özür dilemek.
  • Özür dileme.

tasdik-i haşir

  • Haşri, öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah'ın huzurunda toplânmayı kabul etme.

tedirgin

  • Huzursuz, rahatsız.

temhid

  • (Mehd. den) Döşeme, yayma, düzeltme.
  • İskân etme.
  • Bir maddede özür, bahane beyan eylemek.
  • Özür sahibinin özrünü kabul ile tasdik eylemek.
  • Serd etme, izah etme, arz etme.
  • Mukaddeme yapma. Hazırlama.

temkin / temkîn

  • Ağır başlılık, usluluk.
  • Ölçülü hareket sâhibi.
  • Vakar, izzet. İktidar, kudret.
  • Birini bir şeye muktedir kılmak.
  • Kararsızlıktan kurtulup huzur ve sükuna mazhar olmak.
  • Tedbir, ihtiyat.
  • Tasavvufta değişmekten, hâlden hâle geçmekten kurtulup, huzur ve sükûna kavuşma.

tevbe bi'atı

  • Mürşid-i kâmil denilen velî bir zâtın, huzûrunda tövbe edip günâh işlememek üzere söz vermek.

teyemmüm

  • Su bulunmadığı veya bulunup da özür sebebiyle kullanmak mümkün olmadığı takdirde; temiz toprak veya taş, kum, kerpiç gibi toprak cinsinden bir şey ile hadesi yâni mânevî kirliliği, abdestsizliği gidermek için, elleri toprağa sürüp yüzü ve kolları mesh etmek.

teyemmün

  • Saadet ve huzur vesilesi sayma, bereket dileme.

ubs

  • Huzursuzluktan yüz burkulmak. Yüz ekşime, surat asma.

ukama'

  • (Tekili: Akîm) Kısırlar. Zürriyeti olmayanlar.

unuşe

  • Refah, huzur, rahatlık.
  • Adâlet. Merhamet.
  • Şarap.
  • Beğenme.

üştürgav

  • Zürafa. (Farsça)

veci

  • Güzel, hoş, lâtif. Uygun, münasib.
  • Bir kavmin büyüğü, reisi.
  • Hürmetli insan.
  • Sultan huzuruna girenler.
  • Makam ve şeref sâhibi.

veşy

  • Elbiseyi güzel nakışlamak, süslemek.
  • Nesil ve zürriyet.
  • Çoğalma.
  • Geceleyin devamlı tefekkür ve mütalâa etmek.
  • Bir çeşit elbise.

zar'

  • (Çoğulu: Zuru') Meme.
  • Süt veren hayvan memesi.

zaruret / zarûret

  • Haram olan, yasaklanan bir işin yapılmasını mübâh (dînen serbest) kılan sebeb, özür.

zerabi / zerabî

  • (Tekili: Zürbiye) (Zirbiye) İftihar eden.
  • Geniş, enli döşek, yatak.

zeraf

  • Zürafa. (Farsça)

zerafe / zerâfe / زرافه

  • (Çoğulu: Zürâfât) Deveye benzer, boynu uzun ve art ayakları kısa bir hayvan. Zürafa.
  • Zürafa. (Arapça)

zerafi / zerafî

  • (Tekili: Zerafe) Zürafalar.

zerari / zerarî

  • (Tekili: Zürriyet) Zürriyetler, kuşaklar, nesiller.

zerd

  • (Zered) (Çoğulu: Zürud) Halka halka örülmüş savaşçı zırhı.
  • Yutmak.
  • Boğmak.