LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te zün ifadesini içeren 1509 kelime bulundu...

hakk-ul-yakin / hakk-ul-yakîn

  • Bir şeyin hakîkatine kavuşma, mâhiyetine erişme, bulma, tatma. Allahü teâlânın beğendiği ahlâk ile ahlâklanıp, kalb gözünün açılması ve mânevî perdelerin kaldırılması neticesinde elde edilen kesin ilim, bilgi.
  • Bir şeyin hakîkatine kavuşma, mâhiyetine erişme, bulma, tatma. Allahü teâlânın beğendiği ahlâk ile ahlâklanıp, kalb gözünün açılması ve mânevî perdelerin kaldırılması neticesinde elde edilen kesin ilim, bilgi.

a

  • Nida edatı olup, kelimenin sonuna gelir "ey" mânası verir. Aynı veya farklı iki kelime arasına gelirse, sözün mânasını kuvvetlendirir. "rengârenk, lebaleb" gibi.

a'dad

  • (Tekili: Adud ve Adad) Bazular. Kollar.
  • Havuzun çevre kenarına konan taş.

a'meş

  • Gözünün yaşı durmayıp akan.
  • Tomlaç gözlü.

a'nak

  • (E'nak) Boynu uzun.

a'raf

  • (Tekili: Arf) Sırt, tepe. Özel manası Cennetle Cehennem arası bir yer. (Arf, herhangi bir yüksek yer demektir ki, bu münâsebetle atın yelesine, horozun ibiğine arf denilmiştir.)

a'razi / a'razî

  • Bir şeye zorunluluk sonucu bağlı olmayan, onun özünde bulunmayan şey, ilinek; hareket ve koku gibi.

a'ref

  • Pek ma'ruf, çok bilen. Arif.
  • Çok anlayışlı, fazla bilgili.
  • Yelesi ve boynu uzun olan at.

a'sar-ı tavile / a'sâr-ı tavîle

  • Uzun asırlar.

a'ver

  • Tek gözlü. Bir gözü kör. Yek-çeşm. (Âhirzamanda gelecek Süfyan adındaki bir zâlimden "Aver" diye rivayetlerde bahsedilmesi, sadece dünyayı görecek bir gözü olduğu ve âhireti görecek imân gözünün olmadığından kinayedir.)

ab'ab / ab'âb

  • Uzun boylu kimse.
  • Güzel huylu ve sabırlı adam.

abide

  • Uzun müddet dillerde destan olup kalan beliye ve dâhiye.
  • Bir milletin târihinde büyük bir değeri hâiz olan vak'a.
  • Fesahat ve belâgatı dolayısıyle benzeri söylenemeyen şiir.
  • Tarihte yüksek ve hâkim bir mevkide olan vak'aları veya büyükleri yaşatmak için yapılan bina.

abıkevser / âbıkevser

  • Kevser adlı cennet havuzunun suyu.

abiye

  • Örtü ile yüzünü örten, utangaç kız veya kadın.

abv

  • Yüzün güzel olması. Nizamlı oluş.

ac'ace

  • Uzun uzun çağırmak.

adem / âdem

  • Kur'ân-ı kerîmde ismi geçen peygamberlerden. Yeryüzünde yaratılan ilk insan ve ilk peygamber, bütün insanların babası.

adet-i islamiye / âdet-i islâmiye

  • İslâmın özüne uygun olarak Müslümanlarca uygulanan âdet, gelenek.

adiyat suresi / âdiyât sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin yüzüncü sûresi.

afi / afî

  • Silen, silinmiş. Affeden, bağışlayan.
  • Affedilmiş, bağışlanmış.
  • Yalvaran.
  • Uzun saçlı.
  • Tencere altında artaya kalan.

afk

  • Akılsız olmak. Sözünü tam söylememek.

agdef

  • Uzun ve sarkık kulaklı.

ağıt

  • Mersiye. Ölen kimse için söylenen ve onu öven ve üzüntüyü anlatan şiir. Ölen için ağlama. (Müslümanlıkta ölenin arkasından aşırı ağlayıp dövünme iyi değildir.)

ahali nazarında

  • Halkın gözünde.

ahde vefa / ahde vefâ

  • Sözünde durma, sözünü yerine getirme.

ahdeb

  • Hiç kimsenin fikir ve düşüncesini beğenmeyen, ahmak.
  • Uzun boylu.

ahdi bozmak

  • Sözünde durmamak.

ahidşiken / عهدشكن

  • Sözünden dönen, antlaşmayı bozan. (Arapça - Farsça)

ahiret alimi / âhiret âlimi

  • Dünyâlığa, mala, mevkiye kıymet vermeyen, ilim ile dünyâlık elde etmeye çalışmayan, âhireti dünyâya tercih eden, ilmiyle amel eden, işi sözüne uyan, ibâdet ve tâate teşvik eden, ilmi âhiretine faydalı olan tevâzu sâhibi âlim.

ahkab

  • Uzun zamanlar.

ahtem

  • Uzun burunlu.

ahval-i müessife / ahvâl-i müessife

  • Teessüf ve üzüntü verici hâller.

ahzan / ahzân / احزان

  • (Tekili: Hüzn) Hüzünler, kederler, sıkıntılar, tasalar, gamlar.
  • Hüzünler.
  • Hüzünler, üzüntüler.
  • Hüzünler. (Arapça)

ahzen / احزن

  • Çok hüzünlü kederli. En tasalı, daha gamlı.
  • Çok hüzünlü. (Arapça)

ahzer

  • Devamlı gözünü kırpan adam.
  • Ufak gözlü olan kimse.

akanyıldız

  • Daha ziyade yaz geceleri gökyüzünde hızla geçip giden ışıklı iz, şahap.

akbenek

  • Gözün saydam tabakasında bir yara veya çıbandan kalan ve görmeyi yavaş yavaş azaltan beyaz benek.

akifan

  • Uzun ayaklı karınca.
  • Araptan bir kabile adı.

akmed

  • Ensesi uzun ve kalın olan kimse.
  • Uzun boylu.

aks-i kaziye

  • (Mantıkta) Doğru farzedilen bir hükmün, konusu ile yükleminin (mahmulünün) ters çevrilmesi ile zaruri bir sonucun elde edilmesidir. Çeşitli şekilleri vardır. Meselâ : "Her insan canlıdır." sözünde konu olan insan ile, yüklem olan canlı sözü yer değiştirilerek (aksedilerek) şu hüküm elde edilir: "Baz

aks-ül amel

  • İstenilen şeyin zıddı hasıl olması. Tersine oluş. (Reaksiyon)
  • Edb: Edebi san'atlardandır. Bir cümle veya mısrânın altını üstüne getirmekle, başka bir cümle veya mısrâ yapmaktır. Pertev paşanın: "Her düzün bir yokuşu, her yokuşun bir düzü var." mısrâında olduğu gibi.

aksam-ı kelamiye / aksâm-ı kelâmiye

  • Sözün kısımları.

aktar-ı arz / aktâr-ı arz / اَقْطاَرِ اَرْضْ

  • Yeryüzünün her tarafı.

aktar-ı zemin / aktâr-ı zemin

  • Yeryüzünün dört bir tarafı.

akved

  • Uzun boyunlu.

alam / âlâm

  • (Tekili: Elem) Elemler. Kederler. Üzüntüler.
  • Elemler; acılar, üzüntüler.

alam-ı hazinane / âlâm-ı hazinane

  • Hüzün veren elemler, acılar.

alamat

  • Uzun ince bir cins balık. (Hint denizinde çok olur ve yılana benzer.)

alcem

  • Uzun boylu, uzun.

ale's-sevr

  • Öküzün üzerinde.

ale-l-kaide

  • (Ka, uzun okunur) Kurala, kaideye göre.

ale-l-kavl

  • Birinin sözüne, iddiasına göre.

alettafsil

  • Uzun uzadıya, mufassal olarak.

alim

  • Üzüntülü, kederli, ıztırab çeken.

allak

  • Sözünde durmaz.
  • Hilekâr, kendisine güvenilmesi doğru olmayan.

alyan

  • Uzun, iri yarı kimse.

ameysel

  • Arslan.
  • Şişman, büyük deve.
  • Kaftanını yere sürüyerek gezen tembel kimse.
  • Uzun kuyruklu geyik.
  • Enli nesne.
  • Kerim, şerif nesne.

ammered

  • Her şeyin uzunu.
  • Yaramaz huylu.
  • Belâ ve meşakkat.

amug

  • Uzun boylu adam. (Farsça)
  • Ciddiyet, vakar. (Farsça)

anasır-ı arziye / anâsır-ı arziye / عَنَاصِرِ اَرْضِيَّه

  • Yeryüzündeki unsurlar.

andel

  • Yaşı büyük deve.
  • Uzun, tavil.
  • Avazla çağırmak.

aneşneş

  • Uzun boylu.

aneze

  • Ucu demirli uzun ağaç, (ki asâdan uzun, süngüden kısa olur.)

anka

  • İsmi olup cismi bilinmeyen bir kuş. Çok büyük olduğu anlatılır. Zümrüd-ü Anka ve Simurg gibi isimlerle de anılır.
  • Uzun boyunlu kadın.
  • Arabdan bir kimsenin lakabı.
  • Zahmet, meşakkat.

ankebut suresi / ankebût sûresi

  • Kur'an-ı Kerimin yirmidokuzuncu suresidir. Mekkidir. (Allahtan başkasına güvenenlerin, dünyayı avlamak için kurdukları teşkilâtını bir örümcek ağına benzeten, örümcek meseli zikrolunan bir suredir.)
  • Kur'ân-ı kerîmin yirmi dokuzuncu sûresi.

anşet

  • (Çoğulu: Anâşit) Yaramaz.
  • Uzun.

aranik

  • Su kuşlarından boynu uzun bir kuş.

araz

  • Bir şeye zorunluluk sonucu bağlı olmayan, onun özünde bulunmayan şey (ilinek.

arda

  • Vaktiyle bazı çavuşların elde tuttukları uzun değnek.
  • Nişan almak için dikilen değnek.

arefe günü

  • Zilhicce ayının dokuzuncu günü, kurban bayramından bir önceki gün.

arf

  • Güzel koku.
  • Yüksek yer.
  • Atın yelesi.
  • Horozun ibiği.

armani / armanî

  • Müteessif, kederli, üzüntülü. Pişman, nâdim. (Farsça)

arş

  • Taht.
  • Dokuzuncu gök.
  • Çardak.
  • Cenab-ı Hakk'ın kudret ve azametinin tecelli ettiği yer.

arşın

  • Bir uzunluk ölçüsü. (68 cm. uzunluk.) Bir kol boyu. Büyük bir adım genişliği. (Farsça)
  • Zirâ'. (Farsça)
  • 68 santimetrelik uzunluk ölçüsü.

aruf

  • Uzun zaman ıztırab, elem çeken.

aruz

  • Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere etrafındaki nahiye ve köyler.
  • Edb: Şiirin ahenk ölçülerinden, nazmın vezinlerinden bahseden ilim. Arap, Fars, Türk şiirinde kullanılan vezin ki, hecelerin uzunluk (kapalılık) ve kısalık (açıklık) değerlerine dayanır.
  • Bir beytin birinci

arzın halifesi

  • Yeryüzünde Allah'ın emirlerini yerine getirip Onun namına tasarrufta bulunan ve varlıklar üzerinde Onun adına egemen olan insan.

arzu-şikesten

  • Arzunun olamaması, yerine gelmemesi. Hayâl kırıklığı, inkisar-ı hayâl. (Farsça)

asab-ı veçhiye / âsâb-ı veçhiye

  • İnsanın yüzünde bulunan sinirler.

asar-ı tavile / asâr-ı tavîle

  • Uzun asırlar, yüzyıllar.

asel

  • Bal. Şehd.
  • Tatmak.
  • Su akarken yüzünde hâsıl olan kabarcık.
  • Cennette bir su.

asi / âsi

  • Doktor, cerrah, tabib. (Farsça)
  • Kederli, hüzünlü. (Farsça)

aşık-ı didar-ı pak / âşık-ı didâr-ı pâk

  • Temiz yüzün âşıkı.
  • Edb: Evvelce ordularda, kışlalarda, köy odalarında ve mahalle kahvelerinde gerek kendinin, gerek başkalarının sözlerini sazla dile getiren kimse; halk şâiri.

asiye / âsiye

  • Kederli, hüzünlü kadın.
  • Sütun, kolon, direk.
  • Hz. Musa'yı (A.S.) Nil nehrinden çıkararak büyütüp yetiştiren kadın. Firavunun zevcesinin ismi.

asl-ı i'caz / asl-ı i'câz

  • Mu'cizeliğin aslı; insanları aczde bırakan sözün aslı, esası.

asla ve mutlaka zarar iras etmez / asla ve mutlaka zarar îras etmez

  • Bir meselenin temelinde ve özünde olan unsurlara kesinlikle ve hiçbir şekilde zarar vermez.

asmani / asmanî / âsmânî / آسمانى

  • (Çoğulu: Asmâniyân) Gökyüzüne, aya, güneşe mensub. (Farsça)
  • Açık mavi. (Farsça)
  • Gökyüzüne ait. (Farsça)
  • Melek. (Farsça)
  • Açık mavi. (Farsça)

asr-ı evvel

  • İlk asır.
  • Ist: Fey-i zevâle ilâveten, herşeyin gölgesi kendisinin bir misli daha uzadığı zamandan başlayıp, iki misli uzayıncaya kadar süren ikindi vaktidir. (Fey-i zevâl; güneş tam ortada iken, gölgenin uzunluğudur.)

asr-ı sani / asr-ı sâni

  • İkinci asır.
  • Ist: Fey-i zevâle ilâveten, herşeyin gölgesi kendi boyunun iki misli daha uzadığı zamandan başlayan ikindi vaktidir. (Fey-i zevâl; güneş tam ortada iken, gölgenin uzunluğudur.)

asran

  • (Asaran) İki devir. Gece ve gündüz.
  • İki asır.
  • Gündüzün zamanı.

aşşe

  • Yaprağı uzun ve ince olan hurma ağacı.
  • Zayıf vücutlu, uzun boylu kadın.

atan

  • (Çoğulu: Atân) Kovası el ile çekilen kuyu.
  • Kuyunun ve havuzun etrafında deve çekip duracak yer.
  • Su kenarı.
  • Kokmak.
  • Dibâgat etmek.

atanib

  • (Tekili: İtnâbe) Kısa ipler.
  • Uzun ipler. Sicimler.
  • Sâyebanlar.

atavil

  • (Tekili: Atvel) Seçkin kimseler.
  • Uzun boylular.

atf-ı tefsir

  • Bir mânada olup mücerred tasdik ve te'kid için "ve" ile müteradifine (aynı mânadaki kelimeye) atfolunan kelime. Meselâ: "İhsan ve kerem, hüzün ve keder" ifadesindeki "ve" ler gibi. Diğer bir ifade ile: Aynı olan ayrı iki kelimenin birlikte kullanılması. ("deli divâne"de olduğu gibi.)

atıf / âtıf

  • (Atf. dan) Yüzünü çeviren, bakan. Meyleden, yönelen.
  • Bağlaç.
  • Şefkat edici kimse. Merhametli, müşfik.
  • Yarış atlarının altıncısı.
  • Gr: İki kelimeyi birbirine bağlayan harf veya kelime.

atvel

  • (Tavil. den) Çok uzun.

avane

  • Uzun hurma ağacı.

avhak

  • Uzun nesne.
  • Kara karga.
  • Büyük kara deve.

avhec

  • Yılan.
  • Uzun boyunlu.
  • Dişi deve.

aydan

  • (Tekili: Uvd) Uzun hurma ağaçları.

aydane

  • Uzun hurma ağacı.

aydın

  • Aydınlık.
  • Açık, âşikâr, açıkça görünen.
  • Mübârek, mesut. Bilgili, okumuş, görgülü.Bugün bazı çevrelerde batı ilim ve felsefesini tahsil edip benimseyenlere de "aydın" denilmektedir. Aklı gözüne inmiş, yani herşeyi maddi ölçülerle yorumlamaya alışmış, kalbi maddeci felsefe ile

ayet-i müdayene / âyet-i müdâyene

  • Kur'an-ı Kerim'de (Sure-i Bakara, 281. âyet) borçlu ve alacaklı hakkındaki âyet. (Bu âyet vasatî olarak bir sahife uzunluğundadır.)

ayn-ı heva / ayn-ı hevâ

  • Boş istek ve arzunun tâ kendisi.

ayr

  • (Çoğulu: A'yâr) Eşek, himar.
  • Medine-i Münevvere yakınında bir dağ.
  • Uzun demir mıh.

ayt

  • Uzun boyunlu.

ayta'

  • Uzun boyunlu kadın.
  • Uzun boyunlu dişi deve.

aytel

  • Uzun boyunlu.

ayyuk

  • Samanyolunun dâima sağ tarafında olan çok parlak ve uzak bir yıldızın ismi.
  • Mc: Gökyüzünün pek yüksek yeri.
  • Gökyüzünün pek yüksek yeri.

azer

  • Ateş. (Farsça)
  • Şemsî senenin dokuzuncu ayı. Kasım. Her şemsî ayın dokuzuncu günü. (Farsça)
  • Mecusilere göre güneşe memur meleğin adı. (Farsça)
  • Hz. İbrahim'in (A.S.) babasının veya amcasının ismi. (Farsça)

azm-i ku'bere

  • Tıb: Kolumuzun ön tarafında bulunan önkol kemiği. (Önkol kemiğinin arkasında dirsek kemiği bulunur).

azrail

  • Ölüm meleği. Dört büyük melekten biridir, ölenlerin ruhlarını almak görevi vardır. Diğer bir ismi de "melek-ül mevt: Ölüm meleği"dir. Yeryüzünde hayatın var olması, insanın yaratılışı tesadüfle açıklanamıyacağı gibi, ölüm de tesadüfle açıklanamaz. Hayatı yaratan ölümü de yaratmıştır. Hayat gibi ölüm

azreng

  • Çok üzüntü, meşakkat, eziyet. (Farsça)
  • Son derece sert ve katı. (Farsça)

babil kulesi / bâbil kulesi

  • Tevrat'ın rivayetine göre Hz. Nuh'un (A.S.) oğulları tarafından gökyüzüne ulaşmak için yaptırılmış büyük bir kuledir. Rabbimiz bu kulede çalışmakta olanların dillerini değiştirmiş ve birbirlerini anlamaz hale getirmiştir. Bundan dolayı tamamlanamamış ve 72 dil burada meydana gelmiştir. (Buna "tebelb

babilik / bâbîlik

  • On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında İran'da el-Bâb Ali Muhammed isminde bir acem tarafından ortaya çıkarılan bozuk yol. Kendisinin Mehdî olduğunu iddiâ eden, beklenen imâma açılan bir bâb (kapı) olduğunu söyleyen Ali Muhammed'e el-Bab, onun yoluna da Bâbîlik denildi. Daha sonra Behâîlik adıyla de

bahas

  • Deve tırnağı.
  • Ayak eti.
  • Parmak diplerinin ayak tarafındaki etleri.
  • Gözün üstünde veya altında beliren yumruca et.

bala-bülend / bâlâ-bülend

  • Uzun boylu. (Farsça)

bala-yı bülend / bâlâ-yı bülend

  • Uzun boy.

balabülend / bâlâbülend / بالابلند

  • Uzun boylu. (Farsça)

balimez

  • 16. ve 17. yy. larda Osmanlılar tarafından kara ve deniz savaşlarında kullanılan uzun menzilli top.

balina

  • Denizde yaşıyan ve yaklaşık olarak 20 ilâ 35 metre kadar uzunlukta olan memeli hayvan.

balyemez

  • Osmanlıların bir zamanlar kullandıkları uzun menzilli toplar.

balyoz

  • Vaktiyle Avrupa devletlerinin büyükelçi ve büyük konsoloslarıyla, general ve amiral gibi kişilerine verilen bir ünvandır. (Fransızca)
  • (Yunancadan) Kazık çakmak, büyük taşları kırmak için kullanılan uzun saplı, iri ve ağır çekiç. (Fransızca)

bame

  • Sakalı gür olan. (Farsça)
  • Sık, uzun ve kaba olan sakal. (Farsça)

bant

  • (Band) Ensiz, uzun zarf. (Fransızca)

bar-ı dil / bâr-ı dil

  • Gönül yükü, elem, keder, gam, hüzün.

barbaros

  • Hayreddin Paşa: (Mi: 1466-1546) Tarihin en büyük Denizcisi Hayreddin Paşa, kardeşleri ile İslâm âlemini birleştirmek, tek bir bayrak altında muhteşem imparatorluğumuzun himayesinde toplamak için çalıştı. Sonunda müstakil devleti ile, Osmanlı Devletine iltihak etti. Kaptan-ı Derya olarak Akdenizi bir

basar

  • (Çoğulu: Ebsâr) Görme duygusu.
  • Kalble hissetme. Kalb gözü.
  • Gözün görmesi.
  • İdrak. Fikir.
  • İlm-i Kelâm'da: Kendi şânına lâyık bir vecih ile Cenab-ı Hakk'ın "görme sıfatı"dır. Kâinatta hiçbir şey O'nun görmesinden hâriçte kalamaz.

basil

  • İnce, uzun bir bakteri çeşidi. (Fransızca)

basiret / basîret

  • İşlerin iç yüzünü görebilme; kalb gözü.

bast-ı zaman

  • Az zamanda çok uzun bir zaman yaşamış olmak.
  • Az bir zaman dilimi içine uzun bir zamanı sığdırmak ve onu yaşamış gibi olmak.

basur / bâsûr

  • (Çoğulu: Bevâsir) Tıb: Mayasıl. Kalın bağırsakta ve makadın etrafındaki siyah kan damarlarının şişmesi ve bazen iltihablanması sebebiyle, makadın içinde ve dışında meydana gelen memeler yüzünden makaddan kan ve cerahat gelmesi hastalığı.

batın / bâtın

  • Bütün varlıkların iç yüzünü ve özellikle canlıların içlerini mükemmel bir fabrikanın harika makineleri gibi yaratan ve işleten Allah.

batınen / bâtınen / باطنا

  • İçinden olarak. Dâhilen, içyüzünde.
  • İşin iç yüzünde. (Arapça)

bazudiraz / bâzudirâz

  • Kolu uzun olan. (Farsça)
  • Nüfuzlu, sözü geçer. (Farsça)
  • Müdahaleci. (Farsça)
  • Zâlim, zulmeden. (Farsça)

be-kavl

  • Sözüne göre, dediğine göre. (Farsça)

bed-ahd

  • Ahdinde, sözünde durmayan, vefasız. (Farsça)

bedahd / بدعهد

  • Sözünde durmayan. (Farsça - Arapça)

bedel-i ba'z

  • Geniş anlamlı bir sözün bir kısmına yapılan açıklama.

bedel-i iştim'al / bedel-i iştim'âl

  • Geniş ve genel anlamlı bir sözün bir noktasını açıklayan cümle.

bedi'

  • (Bedia) Eşi, benzeri olmayan. Hayret verici güzellikte olan.
  • Garib. Acib.
  • Benzeri olmayan şeyleri vücuda getiren. Kimseye benzemeyen. İcad edici olan.
  • Hâlık ve Hallak-ı Cihan olan.
  • Beğenilen.
  • Yeni bulunmuş ve görülmedik tarzda olan.
  • Edb: Sözün

bedi' ilmi / bedî' ilmi

  • Lafz (söz) ve mânâ ile ilgili bâzı san'atlar ile sözün süslenmesini öğreten ilim.

bedpeyman

  • Verdiği sözde durmayan. Sözünün eri olmayan. Sözünü tutmayan. (Farsça)

befm

  • Keder, tasa, iç sıkıntısı, üzüntü. (Farsça)

bejman

  • Yırtık, dökük, pejmürde, dağınık. (Farsça)
  • Hüzünlü, kederli, üzgün, yaslı. (Farsça)

beka-i dünyevi / beka-i dünyevî

  • Dünya hayatında devamlılık. Uzun ömür.

bekà-i dünyevi / bekà-i dünyevî

  • Dünya hayatında devamlılık, uzun ömür.

bekara (bakara) suresi / bekara (bakara) sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin ikinci ve en uzun sûresi.

bela / belâ

  • Allahü teâlânın insanları imtihan etmek, denemek için verdiği maddî ve mânevî üzüntü, sıkıntı, musîbet, âfet.

belagat / belâgat

  • Sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi.
  • Sözün düzgün, kusursuz ve yerinde söylenmesi.
  • Sözün düzgün, kusursuz ve yerinde söylenmesini öğreten edebî ilmin adı.
  • Sözün güzel ve yerinde söylenmesi, bunu öğreten ilim.

belağat / belâğat

  • Sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi.

belagat-ı irşadiye / belâgat-ı irşadiye

  • Doğru yolu göstermek için sözün muhataba ve amaca uygun olarak söylenmesi.

belel

  • Yaşlık, rutubet, ıslaklık.
  • Zafer, galibiyet.
  • Mihnet, keder, üzüntü.
  • Mücadele, kavga.
  • Hastalıkdan iyileşen.
  • Düşkünlük.

belha'

  • Bir gözüne sürme çekip, diğer gözünü unutan ve gömleğini ters giyen akılsız kadın.

beliğane / belîğâne

  • Sözün düzgün, kusursuz, yerinde ve hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi.

berae suresi / berâe sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin dokuzuncu sûresi. Tevbe sûresi de denir.

berail

  • Horozun, güvercinin ve diğer kuşların boynunda çarpık bitmiş olan yelek.

berdaht

  • Pürüzünü giderme. Pürüzsüz yapma. (Farsça)
  • Cilâlama, parlatma. (Farsça)
  • Düzleme, düzeltme. (Farsça)

berheme

  • Gözünü kıpırdatmadan bir şeye bakıp durmak.

berk-i basar

  • Gözün şimşek çakması.
  • Birdenbire tepesinde çakan şimşekten mâruz olduğu dehşet ve şiddet hâlinden mecaz olarak, ansızın başına gelen mühlik hâdisenin şiddetli âlâm ve ıztırabıyla dehşet ve hayret içinde duyulan keskin intibahı ifade eder.

berr

  • (Çoğulu: Ebrâr) Va'dinde sâdık. Sözünde duran. Muhsin. Keremkâr.
  • Nimetleri herkese, umuma ihsan eden.
  • Gerçeklik, sıdk.
  • Susuz, kuru yerler.
  • Toprak. Yeryüzü, yer.

berşa'

  • Uzun boylu, iri gövdeli ahmak kimse.

bertil

  • (Çoğulu: Beratil) Uzun taş.
  • Uzun, sağlam demir.

berzah

  • İki şey arasındaki mesafe, aralık.
  • Can sıkıcı.
  • İnce uzun kara parçası.
  • Dünya.
  • Ruhların kıyamete kadar bulunacakları yer.

beşem

  • Kederli, hüzünlü, yaslı. (Farsça)
  • Hazmı güç olan şey. (Farsça)

beşen

  • Uzun boy. (Farsça)
  • Beden, cisim. (Farsça)
  • Taraf, uç, kenar. (Farsça)

besta

  • Uzunluk, bolluk, genişlik. Yaygın olmak.

bet'

  • Boynu uzun olmak.
  • Aşikâre ve zâhir olmak. Açık ve görünür olmak.

bevz

  • Devamlı oturuş. Daimi oturma.
  • Çillerin kaybolmasından sonra yüzün güzelleşmesi.

beyazi / beyazî

  • Aklık, beyazlık.
  • Uzunluğuna açılan yazma kitap.
  • Sığır dili.

beyn

  • Arası, arasında, aralık. İki şeyin arası. İkisinin ortası. Firkat. Ayrılık.
  • Burnu ve ayakları uzun karga.

beyrem

  • (Çoğulu: Beyârim) Marangoz rendesi.
  • Uzun ve sert taş.
  • Bir yeri kazmakta kullanılan kazma âleti.

beyzare

  • Büyük ve uzun sopa.

bi'at / bî'at

  • Sözleşme, söz verme, teslimiyet.
  • Devlet başkanı durumunda olan kimseye, senin başkanlığını, idâreciliğini kabûl ettim, iyi ve faydalı her sözüne itâat edeceğim, şeklinde söz vermek, bağlılığını bildirmek.

bi-lisan-il-arz

  • Arzın diliyle. Yeryüzünün lisân-ı hâliyle.

bi-t-tafsil

  • Tafsilâtiyle, etrafiyle, uzun uzadıya.

bid'atkar / bid'atkâr

  • Bid'at ortaya çıkarıp uygulayan, İslâmın ruhuna ve özüne ters davranışlara taraftar olan.

birsa'

  • Uzun boylu, semiz.

bittafsil / bittafsîl / بالتفصيل

  • Ayrıntılı olarak, uzun uzadıya. (Arapça)

biyocoğrafya

  • yun. Nebat ve hayvanların yer yüzünde dağılışını ve sebebelerini tetkik eden ilim kolu. Hayatî Coğrafya. Biyojeografi.

boylam

  • Yer yüzünde bir yerin başlangıç dairesine olan uzaklığının açı cinsinden değeri. (Türkçe)

bu'd

  • (Çoğulu: Eb'ad) Uzaklık. Baid olma.
  • Aralık.
  • Geo: Bir cismin uzunluk, genişlik ve derinliği.

bülendbala / bülendbâlâ / بلندبالا

  • Uzun boylu. (Farsça)

burak

  • Binek. Cennet'e mahsus bir binek vâsıtası. (Kelimenin kökü; (Berk) dir. Burak'ın Hadis-i Şerife göre ta'rifi: "Merkepten büyük, katırdan küçük hacimde bir dâbbe ki; ayağını gözünün müntehasına basar." Bu ise bir berk ve elektrik sür'atini anlatır. (E.T. sh: 3150)

büraka

  • Bütün gün yüzünü süsleyen kadın.
  • Yemek sırasında bir kimseye kızıp, yemeği kimseye vermeyip yalnız yiyen kadın.

bürnüs

  • (Çoğulu: Berânis) Bir uzun takke. (İbtidâ-i İslâm'da ruhbanlar giyerlerdi.)

büruc

  • (Tekili: Burc) Burç, aslında âşikar şey mânasına gelir. Her bakanın gözüne çarpacak şeklide zâhir olan yüksek köşk mânasına da kullanılmıştır.
  • Bunlara teşbihen veya zuhur mânâsıyla semâdaki bir kısım yıldızlara veya bazı yıldızların toplanmasından meydana gelen şekillere ve farazi su

büsuk

  • Bir kimsenin, akranına üstün olması.
  • Ağacın uzaması.
  • Uzunluk.

büzr

  • Herkesin sözünü dinleyen. Dinleyici.

cadı

  • Avrupa'da putperestlik çağından beri gelen bir inanca göre, şeytanın gücünü kullanarak büyü yolu ile insanlara kötülük eden, felâketler getiren kadın. Bu bâtıl inanç yüzünden birçok yaşlı masum kadın, cadı diye Hristiyanların kurduğu Engizisyon mahkemeleri kararıyla yakılmıştır.

cahh

  • Ayakları uzun, yeşil çekirge.
  • Adamın beli bükülüp eğilmek.

cahız / câhız

  • Asıl ismi Amr İbn-ül Bahr olan ve gözünün hadekası çıkık olduğu için bu isimle anılan büyük bir Arab edibi.
  • Patlak gözlü adam.

caka

  • (Argo) Gösteriş, çalım. Caka, mal mülk, giyim, kuşam, yahut hareket davranış yoluyla olabilir. İslâm'da gösterişin her şekli haram ve günahtır. Bugün bazı kimseler ve aileler gösteriş belâsı yüzünden maddî sıkıntılara düşmekte, israfa sürüklenmektedir. İşledikleri günahın cezasını bu dünyada da çeki

çakşır

  • İnce kumaştan yapılan uzun bir çeşit şalvar.
  • Kuşların ayağındaki tüy.

cami' / câmi'

  • Toplayan.
  • Müslümanların ibâdet etmek için toplandıkları yer, mâbed.
  • Allahü teâlânın ism-i şerîflerinden. Çeşitli hakîkatleri ve enfüs (iç) ve âfâktaki (dıştaki) zıt işleri birleştirici, kıyâmet gününde yeryüzünde olan cinleri, insanları ve mahlûkâtı bir araya getirici insanların dağı

camiiyet ve harikiyet-i lafziye / câmiiyet ve harikiyet-i lâfziye

  • Sözün harikalığı ve kapsamlılığı.

camiiyet-i lafziye / câmiiyet-i lâfziye

  • Sözün kapsamlılığı, çok geniş ve genel mânâları içine alması.

caymak

  • Vazgeçmek. Sözünden dönmek. (Türkçe)

cebbar / cebbâr

  • İlâhî isimlerdendir. Dilediğini yapan, kudret ve güç sahibi Allah.
  • Zalim, müstebit kişi.
  • Gökyüzünün güneyinde bulunan bir yıldız kümesi.

çehre-nümud

  • Yüzünü gösteren, yüz gösterici. (Farsça)

celabib / celâbib

  • Uzun ve geniş örtü, manto. Cilbâb'ın çoğuludur.

cemal-i zati / cemâl-i zâtî

  • Zâtî güzellik; kendinde ve özünde bulunan güzellik.

cereng

  • Kılıç veya topuzun çarpmasından çıkan ses. Zil veya çan sesi. (Farsça)

ceri'-ül lisan / ceri'-ül lisân

  • Sözünü esirgemiyen, çekinmeden söyliyen.

ceriz

  • Tasalı kimse. Hüzünlü, kederli olan kişi.

cevca'

  • Uzun ayaklı adam.

cevir

  • (Cevr) Cefa, eziyet, sıkıntı, üzüntü. Zulüm.
  • Tas: Tarikat adamının ruhen ilerlemesine mâni olan şey.

cevza

  • Astr: İkizler burcu. Gökyüzünün kuzey yarım küresinde yer alan iki tane parlak yıldızlı bir burcdur. Güneş, mayıs ayında bu burca girer.

ceyd

  • (Çoğulu: Ecyed) Uzun boylu olmak.

ceza'

  • Hüzünle ağlayıp sızlanmak. Sabırsızlık yüzünden telâş ve teessür göstermek.

cezr

  • Kök, asıl, temel. Bünyâd.
  • Kesmek.
  • Mat: Kendi misline darbolunmakla (çarpılmakla) bir sayı meydana getiren rakam (Kare kök). Üç, dokuzun cezri'dir. Dokuz, üçün meczuru'dur.
  • Derya, deniz.
  • Arı kovanından bal almak.
  • Ay ve güneşin câzibesi te'siri ile deniz

cihat-ı selase / cihât-ı selase

  • Üç uzunluk: En, boy, yükseklik.

cilbab / cilbâb

  • Uzun ve geniş örtü, manto. Çoğulu Celâbîb'dir.

çille

  • Farsça (40) rakamını gösteren (Çihille) kelimesinin telaffuzunda aldığı şekildir. Daha çok (Çile) şeklinde söylenir.

cillevez

  • İnce kabuklu, uzunca fındık.
  • Köknar.

cisim

  • (Cism) Varlığı bilinen, hayyiz olan, mekânı, ciheti, uzunluğu, genişliği ve derinliği olan şey.

civanmerd

  • Sözünde sağlam. İyilik sever. Kahraman.

coğrafya

  • Yeryüzünün şimdiki hâlini çeşitli cihetlerden inceleyen ilim. Bölümlerinden olan Fizikî Coğrafyada: Karalarla denizlerin durumları ve iklimleri;İktisadî Coğrafyada: Toprak mahsulleri, sanayi ve ticaret işleri;Siyasî Coğrafyada: Irk, dil, millet hususiyetleri ve devlet sınırları anlatılır.Bunlardan b

çopra

  • Balık kılçığı.
  • Sık çalılık veya sazlık.
  • Uzunca boylu olan tatlı su balığı.

cübbe

  • (Çoğulu: Cübeb) Şeâir-i İslamiyeden olup, giyilmesi sünnet olan dış kıyafetini teşkil eden, bilhassa namazda giyilen uzun ve bolca bir libas.
  • Giyilmesi sünnet olan, bilhassa namazda giyilen uzun ve bolca bir giysi.

cuhdub

  • (Çoğulu: Cehâdib) Ayakları uzun, yeşil çekirge.

cünbuh

  • Kalın, uzun ve yüksek nesne.
  • Büyük bit.

daac

  • Gözün çok siyah ve büyük olması.

dabure

  • Yer yüzünde gezen hayvanât.

dacir

  • Gamkin ve gönlü dar kimse.
  • Bağırgan dişi deve.
  • Kederlenmek, hüzünlenmek muztarib olmak.

dağdar

  • Pek acıklı, üzüntülü. (Farsça)
  • Gönlü yaralı. (Farsça)
  • Kızgın demirle nişan vurulu. Damgalı. (Farsça)

dağidar

  • Üzüntülü, kederli.

dagma'

  • Yüzünün rengi siyaha yakın olan dişi koyun.

dahs

  • Sözünü fesâhatle açık bir şekilde söylemek.

dall bi'l-işare / dâll bi'l-işâre

  • İşaretle delâlet etme. Sözün işaretle mânâya delâlet etmesi.

dall-bi'l-iktiza / dâll-bi'l-iktizâ

  • İktiza ile delalet etme, sözün gereklilik yolu ile delâlet etmesi.

dall-i bi-l fehva / dâll-i bi-l fehvâ

  • (Dâllibilfehvâ) Fık: Söylenen sözün veya ifâdelerin hülâsasından çıkan mânaya göre delil ve işaret olmak.

damecmec

  • Katı, şedid.
  • Uzun boylu bahil kimse.

dara

  • Eski Fars hükümdarlarından dokuzuncusu Keykubat'ın bir ismi. (Farsça)
  • Hükümdar. (Farsça)
  • Cenab-ı Hakk'ın bir ismi. (Farsça)

davita

  • Havuzun dibinde olan balçık.
  • Çöküklük.
  • Suyu çok olduğundan elde durmayan sıvı hamur.

defa

  • Boynuz ve kanat uzunluğu.
  • Bir şeyin eğilip ikiye bükülmesi.

defva

  • Boyu uzun ağaç. Uzun boyunlu keçi.
  • Boynu uzun olan kadın.

dehliz / dehlîz

  • Dar ve uzun geçit.

dehr

  • Zaman, çok uzun zaman, ebedi.
  • Bin yıllık zaman.
  • Dünya.

dekaik-ı mahiyat / dekâik-ı mâhiyat

  • Bir şeyin iç yüzüne ait incelikler.

dekametre

  • yun. On metrelik uzunluk birimi.

delalet / delâlet

  • İşâret etmek, göstermek. Doğru yolu gösterme.
  • Bir lafzın (sözün) bir mânâyı (anlamı) ifâde etmesi, göstermesi.

delalet-i kelam / delâlet-i kelâm / دَلَالَتِ كَلاَمْ

  • Sözün delil olması.

dem-keş

  • Nefes çeken, soluk çeken. (Farsça)
  • Devamlı öten bir güvercin cinsi. (Farsça)
  • Kaval, ney gibi çalgıları devamlı üfürenler. (Farsça)
  • Bazı kuşların, kübbül gibi uzun uzun ötenleri. (Farsça)
  • Şarap içen. (Farsça)

deraz / derâz / دراز

  • Uzun, tavil. (Farsça)
  • Uzun. (Farsça)

derd

  • Dert, hastalık, üzüntü, dilek, mesele.

derece-i tahkik

  • Araştırma ve her şeyin gerçek yüzünü ortaya çıkarma derecesi.

derr

  • İyi iş. İyilik. Mahz-ı hayır.
  • Zat, kimse. Hod. Nefs. Bir kimsenin zâtı.
  • Yüzün tazeliğinin, teravetinin hastalıktan dolayı gitmesinden sonra, iyi olup düzelmesi.

ders-i belagat / ders-i belâgat

  • Belâgat dersi; sözün düzgün, kusursuz olarak hâlin ve makamın icabına göre söylenmesini öğreten ders.

desimetre

  • Metrenin onda birine eşit uzunluk birimi. (Fransızca)

deysak

  • (Çoğulu: Deyâsik) Uzun yol.
  • Beyaz olan şey.

dil

  • t. Lisan, zeban.
  • Ağızdaki tat alma duygusu ve konuşma uzvu.
  • İnsanların konuştukları lehçelerin her birisi. Lügat.
  • Muhtelif âlât ve edevâtın uzunca ve yassı, ekseriya oynak kısımları.
  • Coğ: Denizin içine uzanmış üstü düz mumluk, uzunca kara parçası.
  • Mc:

dir-baz

  • Uzun zaman, uzun müddet, uzun. (Farsça)

dıraz / dırâz / دراز

  • Uzun. (Farsça)
  • Uzun. (Farsça)

dıraz-dest

  • El uzatan. El uzunluğu. (Farsça)

dırazi / dırazî

  • Uzunluk. (Farsça)

dü'bub

  • Zayıf nesne.
  • Çirkin huylu, kısa boylu kimse.
  • Kolay yol.
  • Uzun at.
  • Karınca nevinden bir nev.
  • Hububattan bir cins.

du'ce

  • Gözün büyük ve siyah olması.

dur ü diraz

  • Uzun uzadıya.

dur-dest

  • Ulaşılması zor şey, erişilmesi güç şey. Uzak, uzun. (Farsça)

dura-dur

  • Uzaktan uzağa. Uzak uzak. Uzun uzadıya. (Farsça)

eb'ad / eb'âd / ابعاد

  • Boyutlar. (Arapça)
  • Uzunluklar. (Arapça)

ebih

  • Yüzünden örtüyü kaldırmayan tesettürlü kadın.

ebrec

  • Gözünün akı çok olan güzel gözlü kimse.

ebu leheb

  • (Ebi Leheb) Asıl adı: Abduluzza'dır. Güneş gibi, âlemleri aydınlatan Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm'ın nurundan gözünü kapadı ve küfre hizmete çalıştı, iman etmedi. Peygamberimizin amcası idi. Karısı ve oğulları sırf düşmanlık için çalıştılar. Adı "Alev babası" mânasında olan "Ebu Leheb" kaldı

ebu said-il hudri / ebu said-il hudrî

  • Ashab-ı Kirâmın en mümtazlarından ve Ensardandır. 1170 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Uzun müddet fetva vazifesinde bulunmuş, Hicri 72'de 86 yaşında iken Medine-i Münevvere'de vefat etmiştir. (R.A.)

ecyad

  • (Tekili: Cîd) Uzun boyunlar.

ecyed

  • Uzun boyunlu (adam.)

edebiyat yapmak

  • Mc: Güzel ve uzun uzun sözlerle mevzu dışına çıkarak konuşmak.

edeme

  • Derinin iç yüzü. (Dış yüzüne "beşere" derler.)

edfa

  • (Edfâk) Beli kamburlaşıp bükülmüş kimse.
  • Uzun boynuzlu keçi.
  • Kanadı uzun kuş.

edlem

  • Karayağız, siyah adam.
  • Kara eşek.
  • Uzun yanaklı.
  • Uzun boylu.

efveh

  • Ağzı büyük ve ön dişleri uzun olan adam.

efzun / efzûn

  • Fazla, uzun.

efzuni-yi ömr / efzunî-yi ömr

  • Ömrün çokluğu, ömrün uzun olması.

egamm

  • Saçları yüzüne ve ensesine sarkan ve çok olan kimse.

ehdeb

  • Kirpikleri sık ve uzun olan adam.

ehl-i irfan

  • Cenab-ı Hakkı tanıyıp bilen, hak ve hakikatin özüne ve esasına ulaşan, bilgi ve marifet sahibi kimseler.

ehl-i kıble

  • Kâbeyi kıble edinenler, müslümanım diyenler. İş ve sözünde açıkça küfür görülmeyen dalâlet (sapık) fırkalarında olanlar.

ehvec

  • Uzun boylu ahmak adam.

ekdar / ekdâr / اكدار

  • (Tekili: Keder) Kederler, acılar, üzüntüler.
  • Kederler, üzüntüler.
  • Kederler, üzüntüler. (Arapça)

ekinoks

  • Altı aylık fasılalarla gece ve gündüzün eşit oluşu. (Fransızca)

eksper

  • Uzun tecrübe neticesi bir sahada ihtisas kazanan, meleke sahibi olan kimse. (Fransızca)

elbürz

  • Kafkas sıradağlarının en yükseği. (Farsça)
  • Hakkında türlü türlü hurafeler ve masallar anlatılan Kaf Dağı. (Farsça)
  • Uzun boylu ve yakışıklı kimse. (Farsça)

elem / الم

  • Keder, dert, üzüntü, sıkıntı, acı.
  • Acı, üzüntü. (Arapça)

elemkarane / elemkârâne

  • Acı duyarak, üzüntülü bir şekilde.

elhasıl

  • Hasılı, sözün özü, kelâmın lübbü, neticesi, kısası, kısacası. Hülasa-i kelâm, netice-i kelâm, filcümle.

elkıssa

  • Sözün kısası, sözden anlaşıldığına göre, hülâsa.

emak

  • Uzun, tavil.

emalic

  • (Tekili: Ümluc) Fidanlar, yapraklar, uzun yapraklı otlar.

emedd

  • (Medd. den) Daha uzun, pek uzun, daha tavil.

emedd-i a'mar / emedd-i a'mâr

  • Ömürlerin en uzun olanı.

endaze / endâze / اندازه

  • 60 cm.lik uzunluk ölçüsü. (Farsça)

endişe-i istikbal

  • Gelecek zamanı düşünmekten gelen merak, üzüntü, keder. Geleceği düşünmek.

enduh

  • (Endüh) : Keder, elem, gam, gussa, kaygı, sıkıntı, ıztırab, üzüntü. (Farsça)

enduh-nak / enduh-nâk

  • Kederli, sıkıntılı, gamlı, üzüntülü. (Farsça)

ene ve zerre

  • Otuzuncu Söz.

enkeb

  • Omuzunda yük olduğu için eğilip yürüyen.
  • Yanında oku ve yayı olmayan kişi.

enlem

  • (Arz dairesi) t. Yer yüzünde herhangi bir noktanın ekvatora olan uzaklığının açı cinsinden değeri. Dünyanın büyüklüğü X. yy. başlarında Sincar sahrasında ve Kûfe civarında bir meridyenin uzunluğunu ölçmek suretiyle bulan Musa Oğulları nâmıyla tanınan Muhammed, Ahmed ve Hasan isimlerindeki üç kardeş

entari

  • Tek parçadan oluşan uzun giysi.

er'an

  • Ahmak, bön, salak, ebleh.
  • Deli, çılgın.
  • Şaşkın, şaşırmış, taaccüb etmiş.
  • Uzun boylu, akılsız kişi.
  • Leşker.
  • Dağ. (Müe: Ra'nâ)

erak ağacı

  • Arabistan'da yetişen, dallarından, diş temizliğinde faydalanılan, bir karış uzunluğunda, misvâk denilen parçaların yapıldığı ağaç.

erc

  • Uzunluğuna yapılan ev.

erfeş

  • Nefsî isteklerine düşkün olan.
  • Kulakları uzun ve kaba (adam).

erkaban

  • Uzun boyunlu.

erume

  • (Çoğulu: Erum) Kök, anakök. Asıl, menba.
  • Ağacın ve boynuzun kökleri.

ervah

  • Halk içinde yürürken at üzerindeymiş gibi görünen uzun boylu kimse.
  • Adımları birbirine yakın olan.

ervak

  • Sâfi nesne.
  • Uzun dişli adam.

ervenan

  • Dik ses, sadâ.
  • Iztırablı, sıkıntılı, üzüntülü gün.

esahh

  • En sahîh, en sıhhatli, en doğru olan. Bir mes'elenin hükmü hakkında müctehid âlimlerin kavillerinden (sözlerinden, ictihadlarından) en doğru olanı. "Esahh" sözü, "sahîh, doğru" sözünden daha kuvvetlidir.

esale

  • Uzun yüzlü olmak. Sarkık olmak.

esbel

  • Bıyıkları uzun olan adam.

esef / اَسَفْ

  • Üzüntü, acı.
  • Hüzün, gam, nedamet, pişmanlık. Daralmak. Elden çıkan bir şey için hâsıl olan üzüntü.
  • Tasa, üzüntü, gam.
  • Üzüntü.

esef-nak

  • Hüzünlü, acıklı, esefli. (Farsça)

esele

  • (C. Eselât) Dil ucu.
  • Urgan ucu. Uzun süngü.

eser-i bergüzide / eser-i bergüzîde

  • Seçkin eser; On Dokuzuncu Mektup.

eshab-ı kehf / eshâb-ı kehf

  • Mağara arkadaşları; Îsâ aleyhisselâmdan sonra din düşmanları her tarafı kapladığı bir zamanda, dinlerini korumak için her şeylerini terk edip, hicret eden ve Efsûs (Tarsus)'daki mağarada bulunan yedi kişi ile Kıtmîr adındaki köpekleri. Kur'ân-ı kerîm de Kehf sûresinde kıssaları uzun bildirilmektedir

esil

  • Parlak, uzun ve dolgun yüz.
  • Doğru şey.

eskaf

  • Uzun boylu, iri kimse.

esleb

  • İnsanın vücudunda veya yüzünde bulunan ben, nokta.
  • Süprüntü, moloz.

eşrar-ı arzin / eşrâr-ı arzîn

  • Yeryüzünün şerlileri, kötüleri.

esrar-ı kelam / esrâr-ı kelâm / اَسْرَارِ كَلَامْ

  • Sözün sırları.

est

  • Ayakları uzun olan.

esta'

  • (Satı. dan) Uzun boyunlu. Boynu uzun olan insan veya hayvan.

esvak

  • Uzun incikli.

esy

  • Tasa, keder, hüzün.

esyan

  • Kederli, gamlı, tasalı, kaygılı, hüzünlü, üzüntülü.

eşyem

  • Yüzünde ve vücudunda çok beni olan adam.

etla'

  • Uzun boylu.

etrah

  • (Tekili: Terah) Tasalar, kederler, elemler, gamlar, üzüntüler, sıkıntılar, ıztırablar.

evham

  • Olmayan bir şeyi olur zannı ile meraklanma. Üzüntü. Vehimler. Kuruntular. Zarar ihtimâli çok az olan bir şeyden meraklanma ve üzülme.

evrak

  • (Çoğulu: Vuruk) Sivri ve uzun dişli.
  • Yüzü renkli güvercin.
  • Siyahı beyazına galip olan at ve deve. (Müe: Vürka)

evtaf

  • Kirpikleri uzun ve kaşı kıllı olan kimse.

eyyam-ı şer'iye / eyyâm-ı şer'iye

  • Kur'ân'daki ölçülere uyan günler; gökyüzünde her cismin kendi etrafında dönmesiyle gün, bağlı olduğu sistem etrafında dönmesiyle de yine ona ait sene oluşur. Meselâ Sirius yıldızının bir günü ise bin senedir.

eza

  • Ticarette kaybetme, zarar etme.
  • Kibir ve gururunu bıraktırma.
  • Sıkıntı, eziyet, zulüm, cevr, sitem, renc, incinmek. İnsanın kerih görüp mahzun olduğu şey.
  • Hayır ve sadaka yoluyla mal vermede gururlanmak. Tetavül etmek.

ezebb

  • Saçları uzun ve kaşlarının kılları çok olan adam. (Farsça)

ezecc

  • Uzun ve ince kaşlı.

ezfer

  • Uzun tırnaklı.

ezlai / ezlaî

  • Uzunca ve iri olan şey.

ezlef

  • (Çoğulu: Zelef) Burnunun ucu uzun ve ince olan.

ezlem

  • Boğazı altında sarkık uzun kılları olan keçi.

eznem

  • Kulakları ucunda sarkık uzun kılları olan keçi.

fahs

  • Bir şeyin içyüzünü araştırma, aslını tetkik etme.
  • Ayırtmak.
  • Bahsetmek.
  • Seyirtmek.
  • Sıçramak.

faraza / farazâ

  • Sözün gelişi, söz gelişi, farz edelim ki.

fatiha-i kelam / fâtiha-i kelâm

  • Sözün başlangıcı.

favina / favîna

  • Ud-us salib dedikleri nesne ki iki sınıftır; biri erkek olup uzundur, biri dişidir ki ondan kısa olur ve ikisi de kafasızdır.

fec'

  • Bir kimsenin, musibetten dolayı elemli olması.
  • İncinmek.
  • Tasalı olmak, kederli ve hüzünlü oluş.

fecr suresi / fecr sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin seksen dokuzuncu sûresi.

fek'

  • Üzüntü veya kızgınlıktan dolayı başını aşağı eğip, nereye gittiğini bilmeden gitmek.

felekmeşreb

  • Mc: Sözünde durmaz, verdiği sözü tutmaz.
  • Kimine yâr olur, kimine olmaz.

fell

  • (Çoğulu: Fülül - Eflâl) Gedik, rahne.
  • Yaralamak.
  • Cenkte askeri bozmak. Harbdeki askerin bozulması.
  • Kılınç yüzündeki açılan gedik.
  • Susuz kır yer.
  • Güruh, cemaat.
  • Muvakkat delilik.

fenn-i bedii / fenn-i bedîi

  • Sözün güzel olması usûl ve kaidelerinden bahseden belâgat ilminin bir bölümü.

fenn-i maani / fenn-i maânî

  • Mânâ ilmi, anlam bilim; sözün maksada, duruma ve yerine uygunluğundan bahseden ve hâlin gerekliliğine yakışması yollarını gösteren ilim.

ferhal

  • Karışık ve kıvırcık olmayan uzun saç. (Farsça)

ferman-ı mezuniyet / fermân-ı mezuniyet

  • Mezuniyet belgesi, bitirme belgesi.

fersah

  • Uzunluk ölçüsü birimidir, iki çeşittir: Deniz fersahı: 5555 m. Kara fersahı: 4444 m.
  • İki şey arasındaki açıklık.
  • Sükun ve hareket arasındaki vakit.
  • Zaman. Saat.
  • Dâimî ve çok olup aslâ kesilmeyen şey.
  • Üç mil, beş kilometre veya dört saatlik mesafe, muhtelif mesafelere tekabül eden bir uzunluk ölçüsü.

feryad-ı matem

  • Matem hâlinde derin üzüntülerin bağırıp çağırarak dile getirilmesi.

fesahat / fesâhat / فَصَاحَتْ

  • Sözün açık ve hatasız olması.

fesahat-i harika

  • Sözün hayranlık verici şekildeki düzgünlük, açıklık ve akıcılığı.

fesh

  • Bozmak. Hükümsüz bırakmak. Kaldırmak.
  • Zayıf olmak.
  • Bilmemek. Cehil.
  • Re'y ve tedbiri ifsad eylemek.
  • Zaif-ül akıl. Zaif-ül beden.
  • Tembellik yüzünden gayesine erişemeyen.
  • Unutmak.
  • Tıb: Beden âzalarının mafsallarını yerinden çıkarıp ayırmak

fevak

  • İki sağım arasında devenin memesinde sütün birikmesi.
  • Rahat.
  • Rücu.
  • Uzun boyunlu bir nevi su kuşu.

fey-i zeval / fey-i zevâl

  • Güneş, gün ortasında (Nısf-ün-nehârda), tam tepeye gelince görülen en kısa gölge uzunluğu.

feyk

  • Tavuğun gıdaklaması.
  • Uzun boylu erkek.
  • İyi olmak.

feynan

  • Güzel uzun saçlı kişi.

fezail-i kelamiye / fezâil-i kelâmiye

  • Sözün üstünlükleri.

firak / firâk

  • Ayrılık, ayrılma.
  • Hüzün, keder, sıkıntı.

firak-ı elimane / firâk-ı elîmâne

  • Acı ve üzüntü verici ayrılık.

firaset / firâset

  • Zihin uyanıklığı. Bir şeyi çabukça anlayış kabiliyeti. Bir kimsenin ahlâk ve istidadını yüzünden anlamak. Firasetin bir nev'i, sebebini anlamadan ve ilham eseri olarak vücuda gelen seziştir. Diğer nev'i ise kesbîdir. Muhtelif huy ve tabiatları bilmek neticesinde hâsıl olur.
  • Yiğitlik.
  • Allahü teâlânın, mü'minlere ihsân ettiği işlerin iç yüzüne vâkıf olma kuvveti.

fistan

  • Kadınların bellerinden aşağı giydikleri geniş ve uzun elbise. Ayrıca Arnavutlarla Rumların, dizlerine kadar giydikleri kırmalı elbiseye de bu ad verilir.
  • Direklerin güverte ıskaçalarını sudan muhafaza için üzerine kalın bırandadan çevrilen kılıf.

flandra

  • Harp gemilerinin ve bilumum beylik gemilerin grandi direklerine çekilen ensiz ve uzun şerit sancaklar.

frenk sakalı

  • Eskiden frenkleri taklid suretiyle bırakılan sakal hakkında kullanılan bir tabirdi. Çeneye gelen kısım uzunca bırakılıp, yukarı tarafları kısa kesilen veya traş edilen sakal demektir.

fülfül-i tavil

  • Uzun biber.

füyak

  • Su kuşlarından uzun boyunlu bir kuş.

füzun

  • (Efzun. dan) Çok. Fazla. (Farsça)

gada

  • (Tekili: Gazâ) (Gadat) Dağ armudu ağaçları. Dikenli ağaçlar.
  • Ateşi uzun müddet devam eden seksek ağacı.

gadir

  • (A, uzun okunur) Gadreden, fenalık eden, zulmeden, hıyanet eden.

gaile

  • Üzüntü veren belalı iş.

gaile çıkarmak

  • Sıkıntı meydana getirmek, üzüntü vermek.

galat-ı tahakkümi / galat-ı tahakkümî

  • Bir kelimenin gerek lâfzı ve gerekse mânası itibariyle herkesin kullandığı gibi kullanılmaması.Bu, başlıca üş şeyden olur:1- Nazımda vezne uydurmak için bir kelimenin telâffuzunu değiştirmek, hecesini uzatmak ve kısaltmak yahut harfini gizlemek.2- Çeşitli mânâları olan bir kelimeyi meşhur olmayan bi

galeri

  • San'at eserinin sergilendiği salon veya koridor. (Fransızca)
  • Tiyatroda seyircilere ait balkon. (Fransızca)
  • Üstü örtülü uzun yer. (Fransızca)
  • Yer altında açılmış uzun, dar yol. (Fransızca)

gam / غم

  • Sıkıntı, üzüntü.
  • Keder, üzüntü. (Arapça)

gam ve keder

  • Sıkıntı ve üzüntü.

gamaza

  • Çukur, çukurluk.
  • Sözün anlaşılmasını zorlaştırmak.

gamin / gamîn

  • Tasalı, hüzünlü, kederli, gamlı. (Farsça)

gamlı

  • Üzüntülü.

gamm-alud

  • Kederli, gamlı, hüzünlü, kaygı veren. (Farsça)

gamm-dide / gamm-dîde

  • Kederli, tasalı, gamlı, hüzünlü.

gamm-gin / gamm-gîn

  • Kederli, hüzünlü, gamlı. (Farsça)

gamm-güsar / gamm-güsâr

  • Teselli veren, hüzün ve kederi defeden. (Farsça)

gamm-hane

  • Hüzün ve tasa yeri. (Farsça)
  • Mc: Dünya. (Farsça)

gamm-har

  • Kederlenen, hüzünlenen, tasalanan. (Farsça)

gamm-nisar

  • Hüzün veren, kederli eden. (Farsça)

gamm-perver

  • Keder veren, hüzünlendiren, gam artıran. (Farsça)

gamm-zede

  • Kederli, hüzünlü, gamlı, tasalı. (Farsça)

gamr

  • Derinlik, suyun derinliği. Çok su, büyük deniz.
  • Uzun, geniş libas.
  • Cehalet, gaflet.
  • Şiddet.

garet