LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te yiye ifadesini içeren 206 kelime bulundu...

abişhor

  • Hayvan sulama yeri. (Farsça)
  • İçme kabı. (Farsça)
  • Dinlenmek için kısa bir duraklama, teneffüs. (Farsça)
  • Günlük yiyecek. (Farsça)

abkame

  • Anadolunun bazı doğu illerinde ve Bağdat'da yapılan, turşu veya salataya benzer bir çeşit yiyecek maddesi. (Farsça)
  • Ekşi hamurdan pişirilerek sirkeye konulan ve turşu olarak kullanılan bir gıda maddesi. (Farsça)

ademhar / âdemhâr / آدم خوار

  • Yamyam, insan yiyen. (Arapça - Farsça)

akil / âkil / آكل

  • Yiyen, yiyici.
  • (Ekl. den) Ekl eden, yiyen. Yiyici.
  • Yiyen. (Arapça)

akil-ül beşer / âkil-ül beşer

  • İnsan eti yiyen.

akil-ül küll / âkil-ül küll

  • Herşeyi yiyen.

akilet-ül ekbad / âkilet-ül ekbâd

  • Ciğerler yiyen kadın.
  • Uhud harbinde şehid olan Hz. Hamza'nın (R.A.) göğsünü yararak ciğerlerini yiyen Ebu Süfyanın karısı Hind.

akilü'n-nebat / âkilü'n-nebat

  • Ot yiyen, otobur.

akilü's-semek / âkilü's-semek

  • Balık yiyen.

akilüllahm / âkilüllâhm

  • Et yiyen.

akilünnebat / âkilünnebat

  • Ot yiyen.

akilüssemek / âkilüssemek

  • Balık yiyen.

akkal / akkâl

  • Çok yiyen, obur.
  • Tıb: Etrafındaki etleri çürütüp mahveden (yara).

akvat

  • (Tekili: Kut) Yiyecekler, azıklar.

akvat-ı yevmiyye

  • Geçim, derd-i maişet için lazım olan günlük yiyecekler.

alic / âlic

  • İki hörgüçlü büyük deve. Yumuşak nesne.
  • Kırda bir kumlu yer.
  • Alcân dedikleri otu yiyen deve.

aşam

  • Yiyecek ve içecek. (Farsça)
  • İçen, içici manasına birleşik kelimeler yapılır. (Farsça)

aşyan

  • Akşam yemeği yiyen kişi.

at'ime / اطعمه

  • Taamlar, yiyecekler. (Arapça)

atyeb-i me'külat / atyeb-i me'külât

  • Yiyeceklerin en güzeli. En güzel yiyecekler.

azuf / azûf

  • Yiyecek, erzak. Azık.

bahar

  • Güzellik.
  • Güzel.
  • Papatya.
  • Ölçek.
  • Put, sanem.
  • Atılmış pamuk.
  • Tarçın, karanfil ve karabiber gibi güzel kokulu ve ısıtıcı tohumlar ki, bazı yiyecek ve içeceklere de karıştırılır.
  • Sığır gözü.
  • İyi kokulu bir sarı çiçek.

bakıye-i erzak

  • Erzaktan, yiyecekten arta kalan.

beşaat

  • Kabahat, suç.
  • Yiyecek ve içeceklerdeki acılık.

bevz

  • Rutubetten dolayı yiyecek ve giyeceklerde meydana gelen yeşil renkte küf. (Farsça)
  • Ağacın, kök kısmına yakın olan yerleri. (Farsça)
  • Eşek arısı. (Farsça)

bilaz

  • Kaçkın kimse.
  • Yemeği doyana kadar yiyen.
  • Kısa boylu adam.

bit

  • Bir gece yiyecek yemek.

büfe

  • İçinde sofra takımı konulan dolap. (Fransızca)
  • Davetlileri ağırlamak için çeşitli yiyecek ve içeceklerin hazır bulundurulduğu masa. (Fransızca)
  • İstasyon lokantası. (Fransızca)
  • Sigara, kibrit, gazete, sandviç v.s. satılan yer. (Fransızca)

bugas

  • Leşle beslenen kuşlar, leş yiyen kuşlar.

bukalemun

  • Bulunduğu yerin rengine giren, fare büyüklüğünde, böcek yiyen bir hayvan. (Farsça)
  • Mc: Sık sık fikir ve kanaat veya meslek değiştiren. (Farsça)

büraka

  • Bütün gün yüzünü süsleyen kadın.
  • Yemek sırasında bir kimseye kızıp, yemeği kimseye vermeyip yalnız yiyen kadın.

caize

  • (Cevaz. dan) (Çoğulu: Cevaiz) Azık, yol yiyeceği.
  • Hediye, armağan, bahşiş.
  • Edb: Eskiden takdim olunan medhiyeli bir şiire veya bir san'at eserine karşılık olarak verilen para, hediye ve bahşişler.

candar

  • Diri, canlı, zihayat, ziruh. (Farsça)
  • Silâhlı kimse. (Farsça)
  • Muhafız, koruyucu, emniyet memuru. (Farsça)
  • Yol yiyeceği, azık. (Farsça)

cellale

  • Necaset yiyen sığır.

ceraye

  • Vakıf tarafından verilen erzak ve yiyecek.

ceruz

  • Obur, çok yiyen.

cürzum

  • (Çoğulu: Cürâzim) Çok yiyen kişi.

deyn-i mütevassıt

  • Ticâret malı olmayan zekât hayvanları ile köle, ev, yiyecek, içecek gibi ihtiyâç maddelerinin satışları karşılığı ve binâların kirâ alacakları.

ekele

  • (Tekili: Âkil) Çok yiyenler, oburlar, pisboğazlar.

ekul

  • (Ekl. den) Çok fazla yiyen, obur, pisboğaz.

enban

  • Yiyecek çantası, heybe. Dağarcık adı verilen deri çanta. (Farsça)

enva-ı mat'umat / envâ-ı mat'umât

  • Yiyecek çeşitleri.

erzak / erzâk / ارزاق

  • (Tekili: Rızık) Rızıklar. Azıklar. Yiyecek içecek maddeler. İhtiyaçlar. Maddi, mânevi muhtaç olduğumuz şeyler.
  • Rızıklar, yiyecekler.
  • Yiyecek, erzak. (Arapça)

es'ar

  • (Tekili: Su'r) Yiyecek içecek artığı.

eşam

  • Ölmiyecek kadar az olan yiyecek ve içecek şeyler, kut-i lâyemut. (Farsça)

et'ime / اطعمه

  • Yiyecekler.
  • Yiyecekler. (Arapça)

et'ıme / اَطْعِمَه

  • Yiyecekler.

et'ime / اَطْعِمَه

  • Yiyecekler.

et'ime-i lezize

  • Lezzetli yiyecekler.

faiz

  • Ödünç verilen para için alınan ve şer'an haram olan kâr. Faizin iş hayatındaki mânası, "sen çalış, ben yiyeyim"dir. Küçük tasarruf sahiplerinin paraları bankalarda toplanıp, büyük yekûnlere ulaşır. Banka bu parayı aldığından daha büyük faizle iş sahiplerine kredi olarak verir. İstihsâl edile

fakir

  • Biçâre, muhtaç, yoksul. İslâm dini, ev kirası, yiyecek, içecek, giyecek, ilaç, yakacak gibi zorunlu ihtiyaçları karşılandıktan sonra yılda 96 gram altın alabilecek kadar geliri olmayanları fakir sayar. Fakirlerden vergi alınmaz, İslâm devleti zorunlu ihtiyaçlarını karşılamada, tedavi, tahsil (öğreni

fenn-i rızık

  • Yiyecek ve içecek bilimi, aşçılık.

feyyad

  • Erkek baykuş.
  • Çok yiyen adam.

fidye

  • Herhangi bir farzından birini yerine getirmeye gücü olmayan bir kimsenin Cenâb-ı Hak'tan özür dilemek kasdı ile, verdiği para veya sadaka.
  • Esir veya kölelikten kurtulmak için verilen para.
  • Fık: Fakirin sabahlı akşamlı bir günlük yiyeceği.

ganaim-i harbiye

  • Harbde düşmandan alınan top, tüfek, gemi, vasıta, yiyecek, içecek vs. gibi ganimetler.

giran-har

  • Obur, çok yiyen. (Farsça)

güsar

  • Yiyen, yiyici. İçen, içici manalarına birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Gam-güsar : Dert ortağı, arkadaş. (Farsça)

hacat-ı zaruriye / hâcât-ı zaruriye

  • Zorunlu temel ihtiyaçlar, yiyecek ve içecek gibi.

halal lokma / halâl lokma

  • Haram olmayan, dinde yenilmesi yasak edilmeyen yiyecek.

har / hâr / خوار

  • Yiyen. (Farsça)

haram lokma / harâm lokma

  • Helâl olmayan ve dînen yenmesi yasaklanan yiyecek.

hare

  • Yiyecek. (Farsça)

havare

  • Yiyecek, azık. (Farsça)

havayic-i asliyye / havâyic-i asliyye

  • İhtiyaç eşyâları. Temel ihtiyâçlar. Bir kimsenin yiyecek giyecek ve ev gibi ihtiyaç duyduğu lüzumlu maddeler ve evde kullanılan eşyâ ve âletler, hizmetçiler, binecek vâsıtası, meslek kitapları (din kitapları) ve ödeyeceği borçları.

helva-hane

  • İçinde helva pişirilen genişçe ve derinliği az tencere. (Farsça)
  • Tar: Saray için her türlü tatlı yiyeceklerin yapılmasına yarayan saray mutfağının bir bölümü. (Farsça)

hevas

  • Çok yiyen kişi.

hibla'

  • Yeyici, yiyen.
  • İt, köpek, kelb.

himye

  • Perhiz. Yiyecek ve içecekte sıhhat için gösterilen ihtimam ve dikkat.

hind

  • Hindistan'ın kısa adı.
  • Bir kadın adı. (Asr-ı saadette Hazret-i Hamza'nın ciğerlerini yiyen kadın, Ebu Süfyan'ın karısı.)
  • Fetva metinlerinde kadını temsil etmek üzere kullanılan umumi isimlerden birisi. Diğerleri: Fatıma, Hatice, Zeyneb.

hor

  • Kıymetsiz, ehemmiyetsiz. Adi. (Farsça)
  • Güneş, ışık, aydınlık. (Farsça)
  • Yiyen, yiyici anlamında olup, birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Miras-hor : Miras yiyen. (Farsça)

hoş-alef

  • Çok fazla yiyen hayvan. (Farsça)
  • Mc: Helâl haram demeden her şeyi yiyen kimse. (Farsça)

hükre

  • Cem'olmak, toplanmak, birikmek.
  • Yiyecek maddelerini, pahalanacak diye saklamak.
  • Azlığından bir yerde toplanan su.

hulüc

  • Çok yeyici, fazla yiyen.

hur

  • Güneş. (Farsça)
  • Yiyecek şey. (Farsça)

hurd

  • (Hurdenî) Yiyecek, azık. (Farsça)

hurd u hab / hurd u hâb

  • Yiyecek ve uyku.

hurdeni / hurdenî

  • Yiyecek şey. (Farsça)

hüsn-ü taam / hüsn-ü taâm / حُسْنُ طَعَامْ

  • Yiyeceğin güzelliği.

iffet

  • İnsan rûhundaki yapıcı kuvvetin, yâni şehvetin iyiye kullanılmasından ortaya çıkan huy. Nefsi kötü isteklerinden men etmek. Âr, nâmus, hayâ duygusu.

iftar / iftâr

  • Oruçlunun, akşam namazı vakti girdikten, yâni güneşin battığı iyice anlaşıldıktan sonra, yiyerek veya içerek orucunu açması.
  • Oruç tutmama, yime.

iftariyye / iftâriyye / افطاریه

  • İftarlık, iftar için hazırlanan yiyecek. (Arapça)

ihtikar / ihtikâr

  • Bir şeyi kıymetlensin diye saklamak.
  • Ist: İnsanların veya ehlî hayvanların yiyeceklerine âit şeylerin satış kıymetleri yükselsin diye kırk gün kadar saklamak. Böyle yapan kimseye muhtekir denir.
  • Vurgunculuk, bozgunculuk.

ihtiyaç eşyası / ihtiyâç eşyâsı

  • Yiyecek, giyecek ve barınmada asgarî lâzım olan miktar.

ikram / ikrâm

  • Hürmet ve saygı gösterme veya yiyecek, içecek, hediye yâhut başka bir şey sunma.

ishan

  • Aslında kalınlık demek olan sihan ve sehânetten kalınlaştırmak demektir. Siklet de sehanetin lâzımı olmak itibariyle: "Falan kimseyi, hastalığı veya yarası ağırlaştırdı, yerinden kımıldatmaz etti." mânâsına "İshanehül maraz evilcerh" denilir. Harbde düşmanın esaslı kuvvetlerini iyiden iyiye vurarak,

istit'am

  • Yemek isteme. Yiyecek şeyler taleb etme.

jerd

  • Çok yiyen, obur. (Farsça)

kase-lis / kâse-lis

  • (Kâselis) Çanak yalayıcı. Çok yiyen, obur. Hırslı. (Farsça)
  • Dalkavukluk. Alçak huylu kimse. (Farsça)
  • Dilenci. (Farsça)

katin

  • Kene.
  • Az yiyen kimse.
  • Testi.

kebab

  • Ateşte pişirilen et.
  • Ateşte kavrularak veya alazlanarak pişirilen her türlü yiyecek.

kenud

  • Çok küfran-ı nimet eden kimse. Çok levm ve küfreden cahud.
  • Birşey yetiştirilemiyen verimsiz arazi.
  • Kocasının hukukuna ve iyiliklerine küfran eden nankör kadın.
  • Yemeğini misafirden sakınarak yalnızca yiyen cimri.
  • Kölesini, uşağını çok döven kimse.

kerşeb

  • Yaşlı, ihtiyar.
  • Hali kötü olan kimse.
  • Kalın ve uzun nesne.
  • Arslan.
  • Çok yiyen, obur.

keymus

  • yun. Yiyecek ve içecek maddelerin midede hazmolunup erimesinden hâsıl olan bir sıvıdır ve kana karışır.

kifaf-kefaf

  • Bir şeyin misli, miktarı.
  • İhtiyaca yetecek kadar rızık, yiyecek.

kiler

  • Erzak koymağa mahsus dolap. Yiyecek, içecek şeyler koyulan mahzen, anbar veya oda.

kırşib

  • Yaşlı davar.
  • Arslan. Çok yiyen, obur.
  • Uzun boylu kimse.
  • Kötü ahlâklı.

korsan

  • itl. Deniz haydutu. Deniz eşkiyası.
  • Başkaların haklarını zor kullanarak yiyen kimse.
  • Bir hakkı izinsiz olarak kullanan.

kuftehar

  • Köfte yiyen. (Farsça)
  • Geveze, çenesi düşük. (Farsça)
  • Şarlatan. Kendini beğenmiş. (Farsça)
  • Çapkın. (Farsça)

küfye

  • Ancak geçinebilecek kadar olan yiyecek.

kut / kût / قوت

  • Azık, yiyecek. (Arapça)

kut-ı la-yemut / kut-ı lâ-yemut

  • Ölmeyecek kadar olan rızık, yiyecek.

kutulayemut / kutulâyemût

  • Ölmeyecek kadar yiyecek.

lahim

  • Et yediren.
  • Devamlı olarak et yiyen.

lahime

  • Et yiyen hayvan.

laşehar / lâşehâr / لاشه خوار

  • Leş yiyen. (Farsça)
  • Leş yiyen. (Farsça)

latmahar / latmahâr

  • Tokat yiyen. Şamar atılan kimse. (Farsça)

lekedhar

  • Çifte yiyen. (Farsça)

lekedkub

  • Çifte yiyen. Hayvanların ayakları altında ezilen. (Farsça)

lekedzede

  • Çifte yiyen. (Farsça)

levazım

  • İhtiyaç maddeleri. Lüzumlu madde.
  • Ask: Silâhlı kuvvetlerin yiyecek ve giyecek maddelerini, silâh ve cephane dışında kalan çeşitli araç ve ihtiyaçlarını ifade etmek üzere kullanılan umumi tabirdir.

leviyye

  • Bir kimse için ayrılıp saklanan yiyecek.

lezaiz-i mat'umat / lezâiz-i mat'umât

  • Yiyeceklerdeki lezzetler.

lu'muz

  • Çok yiyen kişi, obur.

lümza

  • Bir parça yiyecek.
  • Beyaz nokta.
  • Atın alt dudağında olan beyazlık.

lut

  • Tatlı yemekler. Lezzetli yiyecekler. (Farsça)
  • Çıplak. (Farsça)

lüvase

  • Bir lokma yiyecek.

maavin

  • (Tekili: Maunet) Yardımlar, muâvenetler.
  • Yol yiyecekleri. Azıklar.

mahihar

  • Balık yiyen. Balık avlayan, balıkçıl. (Farsça)

mat'umat / mat'ûmât

  • Yiyecekler.

maunet

  • Yardım. İmdat.
  • Azık. Yol yiyeceği.
  • Cenab-ı Hakk'ın salih kullarına olan imdadı, inayeti.
  • Huk: Masarif.

mayir

  • (Çoğulu: Miyâr) Taamlandıran, yiyecek veren.

me'kul

  • Ekl olunmuş, yenmiş şey, yiyecek.

me'kulat / me'kûlât

  • Yiyecekler.

mekulat / mekûlât

  • Yiyecekler.

mêkulat / mêkûlât

  • Yiyecekler.

melbes ü me'kel

  • Giyecek ve yiyecek.

merdümhar / مردم خوار

  • Yamyam. (Farsça)
  • İnsan eti yiyen vahşi hayvan. (Farsça)
  • İnsan yiyen, yamyam. (Farsça)

merek

  • Köy evlerinin yanında ot, saman ve yaprak gibi şeylerin ve umumiyetle hayvan yiyeceklerinin muhafazasına mahsus kârgir veya kerpiçten yapılmış bina. Samanlık.

meşrube

  • İçine yiyecek veya elbise koyup sakladıkları yer.

mevadd-ı taamiye

  • Yiyecek maddeleri, yiyecekler.

meytehar / meytehâr

  • Hayvan leşi yiyen.

mirashar

  • Mirasyedi. Kendine kalan mirası yiyen. Mirashor. (Farsça)

miskin / miskîn

  • Bir günlük nafakasından (yiyeceğinden, giyeceğinden) fazla bir şeyi olmayan müslüman.
  • Dervîş. Miskîn Yûnus var yârına, Koma bugünü yârına, Yârın Hakk'ın dîvânına, Varam Allah deyü deyü!..

mıt'am

  • Çok yeyici, fazla yiyen.

mit'am

  • (Çoğulu: Matâim) Çok yemek yiyen. Yemeği bol olan.

mu'cize-i taamiye

  • Peygamberimizin (a.s.m.) yiyecekle ilgili mu'cizesi.

mübteli'

  • (Bel'. den) Yutan. Yiyen.

müclıh

  • Çok yiyen.

muhtac / muhtâc

  • İhtiyacı olan. Akşam evinde yiyeceğini bulamayacak derecede fakir olan. Bir şey kendine lâzım olan kimse. Bir eksiğini tamamlamak isteyen. Fakir.
  • İhtiyâc sâhibi. Akşam evinde yiyecek bulamayacak derecede fakîr kimse.

muhtekir

  • İnsan ve hayvan yiyecek maddelerini piyasadan toplayıp pahalanınca satan kimse. Karaborsacılık yapan.

mükeddi / mükeddî

  • Israr ile alıp israf ile yiyen kişi.

mürtekib

  • (Rukub. dan) İrtikab eden, kötü iş yapan.
  • Rüşvet alan ve yiyen.

mürtekibin / mürtekibîn

  • (Tekili: Mürtekib) İrtikâb edenler. Kötü iş yapan kimseler.
  • Rüşvet alan ve yiyen kişiler.

mürteşi / mürteşî / مرتشى

  • Rüşvetçi, rüşvet yiyen. (Arapça)

mut'am

  • Yiyeceği, içeceği çok olan.

müteharriş

  • Tırmalanan, tırmıklanmış olan, tırmık yiyen.

mütelahhız

  • Ekşi birşey yiyen kimsenin yanında ağzı sulanan.

mütenavil / mütenâvil

  • Tenavül eden. Alıp yiyen. El uzatıp alan.
  • Yiyen.

mütenavilin / mütenavilîn

  • (Tekili: Mütenavil) Alıp yiyenler.

mütesahhir

  • Sahur yiyen.

müvecceb

  • Yirmidört saatte bir kere yemek yiyen kimse.

naci'

  • Hazmı kolay olan yiyecek.

nafaka

  • Yiyecek parası. Geçim için lüzumlu olan şey.
  • Geçindirmeğe mecbur olduğu kimselere veya çocuklarına mahkeme karariyle verilen iaşe parası.
  • Yiyecek parası, geçim için gerekli olan şey.
  • İnsanın yaşayabilmesi için, yiyecek, giyecek ve ev gibi lâzım olan şeyler.

narh

  • (Aslı "Nirh" dir) Yiyecek maddelerine belediyenin koyduğu fiat.

nehme

  • Hastaların ve çocukların yiyeceğe karşı olan hırsı, oburluğu.

neval

  • Bahşiş. Kısmet, tâli', nasib.
  • Yiyecek içecek.
  • Bir tek porsiyon.

nevale

  • Yiyecek içecek.

nevale-çin

  • Yiyecek toplayan, kısmetini alan. (Farsça)

ni'met

  • (Nimet) İyilik, lütuf, ihsan. Saadet. Hidayet.
  • Giyecek şeyler.
  • Yiyecek faydalı şey, rızık.

niam

  • (Tekili: Ni'met) İyilikler. Yiyecekler. Nimetler.
  • Hidayetler.

nimet / نعمت

  • İyilik. (Arapça)
  • Yiyecek. (Arapça)

perhiz

  • Sakınmak, çekinmek. (Farsça)
  • Vücuda zararlı ve tıbben muzır; ve dinen, zevk veren şeylerden sakınmak. (Farsça)
  • Hastalıkta bazı yiyecek ve içeceklerden sakınmak. (Farsça)

pesmande-hor

  • Artık yiyen. (Farsça)

rahib

  • Bol, geniş.
  • Obur, çok yiyen kişi.

razık / râzık

  • Rızık veren; yiyecek, içecek, giyecek gibi canlı mahlukata lüzümu bulunan her çeşit ihtiyacını te'min edip veren. (Allah)
  • Rızk veren. Yiyecek, içecek gibi kendisi ile faydalanılan şeyi veren.

rişvet-har / rişvet-hâr

  • Rüşvet yiyen. (Farsça)

rizehar / rizehâr

  • Kırıntı ve döküntü yiyen. (Farsça)

rizehor

  • Kırıntı, döküntü yiyen. (Farsça)

rızık

  • Allah'ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler.

rızk

  • Yiyecek ve içecek şeyler, gıda.
  • Yiyecek içecek şey, azık, kut.
  • Allah'ın herkese nasip kıldığı nimet.
  • Allahü teâlânın takdir ettiği maddî ve mânevî nîmet, kısmet. Yiyecek, içecek, giyecek ve barınacak yer.

rühus

  • Çok yiyen obur, ekvel.

ruzehar

  • Oruç yiyen. Oruçsuz. (Farsça)

sa' / sâ'

  • Genelde tahıl ve yiyeceklerde kullanılan yaklaşık olarak 3 kg. ağırlığında ölçü birimi.

saig

  • Boğazdan kolay ve hoş geçen yiyecek veya içecek.

şikembende

  • Midesine düşkün. Çok yiyen. (Farsça)

su'r

  • (Çoğulu: Es'âr) Yiyecek, içecek artığı.

sukatahar / sukatahâr

  • Kırıntı, artık yiyen. (Farsça)

sus

  • Yemeği yalnız başına yiyen kötü insan.

ta'yinat / ta'yînât / تَعْي۪ينَاتْ

  • Belirlenmiş yiyecekler.

taam / taâm / طَعَامْ

  • Yiyecek.
  • Yiyecek.

taamen / taâmen

  • Yiyecek olarak.

taamı teksir

  • Yemeği çoğaltma, yiyeceği bereketlendirme.

tabla

  • Kap, yiyecek sunulan kap.

tabla-i erzak

  • Yiyecek tablası.

takaşkuş

  • Hastanın iyi olması.
  • Derinin soyulması.
  • Her yerden yiyecek istemek.

tayın

  • Yiyecek; pay, hisse.
  • Gıda, ekmek, yiyecek.

tayınat

  • Erzak, yiyecekler; paylar, hisseler.

tayinat / tâyinat

  • Erzak, yiyecekler.

terviye

  • Su verme, sulama, suya kandırma.
  • İyiden iyiye ve derin derin düşünme.

teyakkun

  • İyiden iyiye araştırıp şüphesiz tam olarak bilmek.
  • Tam yakınlık hâsıl etmek.

tezevvüd

  • Azıklanma. Yanına yiyecek alma.

tu'm

  • (Tu'me) Azık, yiyinti, yiyecek şey.
  • Tad, çeşni.

tu'me / طعمه

  • Yem. (Arapça)
  • Yiyecek. (Arapça)
  • Tat. (Arapça)

tuam

  • (Tekili: Tu'me) Azıklar, yiyecek şeyler.
  • Çeşniler, tadlar.

tuşe-i rah / tuşe-i râh

  • Yol azığı, yol yiyeceği.

ükl

  • (Ükül) Meyve, yiyecek, azık.
  • Zekâ.

uraza

  • Misafire çıkarılan yiyecek.
  • Hediye, armağan.

vera'

  • Takvânın ileri derecesi. Bilmediği ve şüphe ettiğini öğrenip iyiye ve doğruya göre hareket edip bütün günahlardan çekinme hâleti.

vitamin

  • Vücudda yokluğu bazı hastalıklara yol açan ve taze yiyeceklerde ve bazı meyvalarda bulunan organik madde. A, B, C, D, E gibi remizlerle gösterilen çeşitleri vardır. (Fransızca)

yemiş

  • Yiyecek.

zad ü zahire / zâd ü zahîre

  • Azık ve yiyecek.

zahair

  • (Tekili: Zahire) Zahireler. Yiyecek, hububat gibi şeyler.

zahire / zahîre

  • Anbarda saklanan yiyecek, hububat. Azık.
  • İlerisi için saklanan yiyecek. Azık.

zakkum

  • Cehennem'de bir ağacın ismi, cehennemliklerin yiyeceği.
  • Gösterişi güzel, çiçekli ve zehirli meyvesi olan yâsemine benzeyen bir bitki ismi.

zerrat-ı taamiye / zerrât-ı taâmiye

  • Yiyecekleri oluşturan atomlar.

zevad

  • Azıklar, yiyecekler.