LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te yerles ifadesini içeren 156 kelime bulundu...

"icl" meselesi

  • Buzağı olayı. Bu olay İsrailoğullarının Firavun'dan kurtulup Sina Çölüne yerleştikleri zaman yaşandı. Bir ara Mûsa (a.s.) Tur Dağına çıkmış ve orada bir müddet kalmıştı. İsrailoğulları da bu esnâda altından bir buzağı yaptı ve ona tapmaya başladı.

ad kavmi / âd kavmi

  • Hûd aleyhisselâmın kavmi. Bu kavim Nûh aleyhisselâmın torunlarından Âd'ın evlâdından çoğaldıkları için bu adı almışlardır. Bu kabile, Yemen'de Hadramûd bölgesinde, Umman ile Aden arasında Ahkâf denilen yeri yurt edindi. Yemen ile Şâm arasında yerleştikleri de rivâyet edilmiştir.

adat-ı müstemirre / âdât-ı müstemirre

  • Yerleşmiş âdetler.

adet-i müstemirre / âdet-i müstemirre

  • Yerleşmiş alışkanlıklar ve gelenekler.

ahlak / ahlâk

  • İnsanda yerleşmiş huylar. Hulkun çokluk şeklidir.

ambalaj

  • Eşyayı taşınabilir bir hale koymak için sarma veya sandığa yerleştirme işi. (Fransızca)

an'ane-i müstemirre

  • Yerleşmiş, devam eden gelenek.

anglosakson

  • Büyük Britanya'da yerleşen Germen ırkından aşiretlerin adı.
  • Ana dili İngilizce olan şahıs.

aram / ârâm / آرام

  • Durma, dinlenme. (Farsça)
  • Yerleşme, rahat etme, karar kılma. (Farsça)
  • Eğlenme. (Farsça)
  • Dinlenme. (Farsça)
  • Yerleşme. (Farsça)
  • Ârâm etmek: Yerleşmek (Farsça)

aram-saz / arâm-saz

  • Yerleşen, oturan. (Farsça)

arazi-i haraciye / arâzi-i haraciye

  • Müslümanlar tarafından fetholunan ve ulul-emir tarafından müslim olmayan eski sahibi elinde bırakılan veya hâriçten müslim olmayanlar getirilerek yerleştirilen arâzi.

arin

  • Arslanın yerleşip yataklandığı yer.
  • Ağaçlar.
  • Et.

armatür

  • Lât. Fiz: Kuvvet akımını toplu bir hale koymak için mıknatısın kutupları arasına yerleştirilen demir parçası.
  • Kondansatördeki iki iletken yüzeyden her biri.

aşiret / aşîret

  • Dil ve kültürü büyük ölçüde aynı türden olan, birçok boydan oluşan, yapısındaki aileler arasında sosyal, ekonomi, din, kan veya evlilik bağları bulunan göçebe veya yerleşik nitelikteki topluluk; oymak.

banliyö

  • Bir şehrin yakın çevresinde bulunan mahalle ve yerleşme yerleri. (Fransızca)

berkarar

  • Kararlı. Yerleşmiş. Devamlı.
  • Kararlı, yerleşmiş.

bevvee

  • Hazırladı, yerleştirdi, sâhib kıldı (meâlinde fiil).

cay-gir

  • Yerleşen, yer tutan, yerleşmiş. (Farsça)

cezbe-i rahman / cezbe-i rahmân

  • Allah'ın hayır ve rahmet için verdiği ve duygulara yerleştirdiği mânâ ve coşku hâli.

derc / دَرْجْ

  • Yerleştirme.
  • İçine koyma, yerleştirme.

derc eden

  • Yerleştiren.

derc edilen

  • Yerleştirilen.

derc edilme

  • İçine katılma, yerleştirme.

derc etmek

  • Yerleştirmek.

derceden

  • Yerleştiren.

dil-nişin / dil-nişîn

  • Hoşa giden, kalpte yerleşen.

ehali

  • (Tekili: Ehl) Bir memleket, şehir, kasaba köy veya semt veyahut da mahallede yerleşip oturanlar.
  • Avam, halk umum.

ehl-i meder ve medeniyet

  • Yerleşik hayat tarzı ile yaşayan şehirliler.

ehl-i rum

  • Osmanlı. Eskiden Anadolu'da yaşayanların bir ismi. Çünkü: Osmanlılar Romalıların (Rumların) çok bulunduğu memleketlerini fethedip yerleştiler. (Farsça)

ermeni

  • Eskiden batı Asya'nın kuzey kısmında ve Avrupa'nın Asya'ya komşu olan bazı yerlerinde dağınık şekilde yaşayan bir milletti ki, İranlılar ve Romalılar tarafından birçok defa mağlub edilmeleri üzerine çeşitli yerlere dağılmışlardır. Ve bu dağılma sonucunda büyük şehirlere de yerleşerek san'at, kuyumcu

eviy

  • Yerleşme. Yerine gelme. Koruma.

gaye-i idhal

  • Yerleştirilme gayesi.

hacer-ül esved

  • (El-Hacer-ül Esved) Kâbe'de bulunan meşhur siyah taş. Rengi siyah olduğundan "Esved" denmektedir. (İslâm Ansiklopedisi'ne göre: Kâbe'nin şark köşesinde olup, yerden bir buçuk metre yükseklikte kapıya yakın bir yerde yerleştirilmiş, üç büyük ve bir kaç tane de küçük parçadan müteşekkil ve gümüş bir h

hazıra / hâzıra

  • şehirli, medeni.
  • Bir yerde mukim olmuş, bir yere yerleşmiş.
  • Şehirli.
  • Bir yere yerleşmiş.
  • Medeni.

hikmet-i derc

  • Konma, yerleştirilme gayesi, esprisi.

hikmetin desatiri / hikmetin desâtiri

  • Herbir şeyi belirli gaye ve faydalara yönelik olarak tam yerli yerine yerleştiren ilmin kanunları, düsturları.

hoşnişin

  • (Çoğulu: Hoş-nişinân) Göçebe. (Farsça)
  • Rahat yerleşmiş. (Farsça)

huy

  • İnsandaki yerleşmiş özellik.

ihlal

  • (Mahal. den) Yer değiştirmek. Vermek. Yerleştirmek.
  • Helâl kılmak.

ikame / ikâme

  • Oturtmak. Mukim olmak. Yerleştirmek. İskân eylemek. Bulundurmak. Meydana koymak. Vücuda getirmek. Dâva açmak. Ayağa kaldırmak. Kıyam etmek.
  • Yerleştirme.
  • Yerleştirmek, iskan etmek, vücuda getirmek.

ikamet

  • Oturma, yerleşme.

ilhamen / ilhâmen

  • İlham olarak, Allah'ın kalbe yerleştirmesi şeklinde.

ilka etmek

  • Atmak, bırakmak, yerleştirmek.

ilka'

  • Atma, bırakma.
  • Öğretme.
  • Bırakma, yerleştirme.

iman-ı hakiki / îmân-ı hakîkî

  • Kalbe yerleşen, şüphe ve tereddüd karşısında hiç sarsılmayan îmân.

irtisad

  • İstif etme. Birbiri üstüne düzgün bir şekilde yerleştirme.

iskan / iskân / اسكان / اِسْكَانْ

  • Yerleştirmek. Bir yeri mesken yapıp oturmak.
  • Sâkin.
  • Yerleştirme.
  • Yerleştirme. (Arapça)
  • Yerleştirilme. (Arapça)
  • İskân edilmek: Yerleştirilmek. (Arapça)
  • İskân etmek: Yerleştirmek. (Arapça)
  • Yerleştirme.

iskan etmek / iskân etmek

  • Yerleştirmek.

iskan-ı muhacirin / iskân-ı muhacirîn

  • Göçmenleri yerleştirme.

ismail aleyhisselam / ismâil aleyhisselâm

  • Yemen'den gelip Mekke ve civârına yerleşen Cürhüm kabîlesine gönderilen peygamber. Kur'ân-ı kerîmde ismi geçen peygamberlerden. Peygamber efendimizin dedelerindendir. Cürhüm kabîlesine peygamber olarak gönderildi. İbrâhim aleyhisselâmın oğludur. Anne si Hacer Hâtun'dur.

istikrar / istikrâr

  • Karar ve sebat üzere olmak. Karar kılma. Sâkin olmak. Yerleşmek.
  • Karar kılma, yerleşme.

istitan

  • Vatan edinme, bir yerde yerleşme, yurt edinme.

ittitan

  • Bir memlekette veya bir şehirde yerleşme. Vatan edinme.

iva'

  • Barındırma, kondurma. Yerleştirme, oturtma, iskân ettirme.

kalb

  • Gönül. Yürek denilen, et parçasına yerleştirilmiş nûrânî ve mânevî kuvvet.
  • Tasavvuf yolunda birinci mertebe.

kavaid-i mukarrere / kavâid-i mukarrere

  • Yerleşmiş kaideler, kurallar.

kavl-i kadim / kavl-i kadîm

  • İmâm-ı Şâfiî'nin Bağdâd'daki ilk ictihâdlarına (Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerden çıkardığı hükümlere) verilen ad. Bunlara onun mezheb-i kadîmi de denir. İmâm-ı Şâfiî, kavl-i kâdimini el-Hucce adlı eserinde topladı. Mısır'a yerleşince, muhîtin (y örenin) örf ve âdetlerini de nazar-ı îtibâra (dik

kaziye-i şartiyye-i muttasıla

  • Man: Mevzu ile mahmulü birer cümle olmakla, birinde bir şeyin üzerine olunan hüküm, diğerinde gösterilen şarta mütevakkıf olan kaziyyedir. (Eğer bir cisim ağır ise, bir yere yerleştirilmedikçe düşer gibi.)

kıbti / kıbtî

  • Mısır'a ilk yerleşen insanlar. Mısır'ın yerli halkına verilen ad.

kıpti

  • Avrupanın bazı cihetlerine Hintten gelerek yerleşen çingenelere verilmiş isim. Çingene.

koloni

  • Bir ülkenin, sınırları dışında işgal ettiği ve yönettiği ülkeye sıkı bağlarla bağlı arazi. (Fransızca)
  • Başka bir memlekete yerleşmeğe giden göçmen topluluğu veya bir topluluğun yerleştiği yer. (Fransızca)
  • Bir memlekette bulunan yabancılar topluluğu. (Fransızca)

lenger-endaz

  • Demir atan, demir atmış, iyice yerleşmiş.

liva

  • Bayrak. Sancak.
  • Eskiden kazadan büyük, vilâyetten küçük yerleşme merkezlerine denirdi. Tugay.
  • Hz. Peygambere (A.S.M.) âit sancak.

manzume-i hakikat

  • Hakikat manzumesi; belli bir düzen içinde yerleşmiş hakikatler.

mavtın

  • (Çoğulu: Mevâtın) (Vatan. dan) Vatan. Yurt edinilen ve yerleşip oturulan yer.

medine-i münevvere / medîne-i münevvere

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Mekke-i mükerremeden hicret ettikten sonra, yerleştiği, ilk İslâm devletini kurduğu ve kabr-i şerîfinin bulunduğu şehir. Hicretten önceki adı Yesrib olup, hicretten sonra Medînet-ür-Resûl (Peygamber şehri) veya Medîne-i münevvere (nurlu şehir) adıyla

mekin / mekîn

  • Yüksek rütbe sâhibi. Vakarlı. Temkinli. Nüfuz ve iktidar sahibi.
  • Yerleşmiş. Oturmuş. Sâkin, Muhkem.

meleke

  • Yerleşmiş huy, alışkanlık, tabiat.

meskun / meskûn / مسكون

  • Yerleşilmiş, iskan edilmiş. (Arapça)

mevlana celaleddin-i rumi

  • Hi: 672 de Belh'de doğdu. Konya'ya geldi ve yerleşti. Mühim eseri Farsça ve manzum yazdığı Mesnevi'sidir. İkişer mısralı kafiyeli şekilde olduğundan bu isim verilmiştir. Mevlevi Tarikatının piri ve serefrâzıdır.

mevtın

  • (Çoğulu: Mevatın) Yerleşip oturulan, yurt edinilen yer.

müellefe-i kulub / müellefe-i kulûb

  • Kalbleri İslâm'a ısındırılmak istenenler. Kalblerine îmân yerleştirilmesi istenilen veya yeni îmân etmiş müslümanlar ve kötülükleri önlemek istenilen bâzı kâfirler olup, zekât verilen sekiz sınıftan biri iken hazret-i Ebû Bekr zamânında kendilerine zekât verilmesinin nesh yâni hükmünün kaldırıldığı

muhacir

  • Göç eden, bir memleketten kalkıp, başka bir yere yerleşen.
  • Mc: Allah'ın yasak ettiğinden uzaklaşan.

mukarrir

  • (Karar. dan) Yerleştiren. Takrir eden. Sabit kılan.
  • Tekrar eden. Dersi tekrar ederek anlatan müderris.

mükena'

  • (Tekili: Mekin) Vakar ve iktidar sâhibleri.
  • Oturanlar, yerleşenler.

mukim / mukîm / مقيم

  • Doğduğu veya evlendiği veya hep kalmak niyyeti ile yerleştiği yerde oturan veya 104 km ve daha uzak bir yerde giriş çıkış günlerinden başka on beş gün veya daha fazla kalmaya niyet eden kimse. Mâlikî ve Şâfiî mezheblerinde dört gün kalmaya niyet eden ve kendi memleketine giren mukîm olur.
  • Oturan, yerleşik.
  • Oturan, yerleşik. (Arapça)

mündemiç

  • İçinde bulunan, içine yerleşen.

mündemic / مُنْدَمِجْ

  • Bir şeyin içine yerleştirilmiş.

münderic

  • Derc edilmiş, yerleştirilmiş.

münderiç

  • Yerleştirilmiş.

murassaat

  • (Tekili: Murassa') Murassâlar. Cevher ve inciler gibi şeylerle. Süslenmiş olanlar. Takdir edilip yerleştirilmiş süslü ve kıymetli şeyler.

mürsiye

  • Çakılmış. Yerleştirilmiş.

musika-i ilahiye / musika-i ilâhiye

  • İlâhî müzik, Allah'ın kâinata yerleştirdiği, Allah'ın ilhamıyla varlıkların çıkardığı tabii nâmeler ve sesler.

müsta'mer

  • Muhacir yerleştirilerek imar edilen yer.
  • Müstemleke, sömürge.

müsta'mir

  • İsti'mar eden, bir yere muhacir yerleştirerek orasını mâmur hâle getiren.
  • Müstemlekeci. Sömürgeci.

müstakar

  • Yerleşmiş, oturmuş.

müstakırr

  • (Karâr. dan) İstikrar bulmuş, yerleşmiş, sâbit.

müstekar

  • Karar kılınacak, yerleşilecek yer.
  • Sâbit, hiç değişmeyen, yerleşmiş, değişmez.
  • Yerleşmiş, sabit, istikrarlı; değişmez.
  • Karar kılan, yerleşen, sabit.

müstemir

  • Yerleşmiş, devamlı.

müstemirren

  • Devamlı, yerleşmiş.

mutavattın

  • Yerleşmiş. Vatan eylemiş. Vatan eyleyen.
  • Yerleşmiş.

mutavattınin / mutavattınîn

  • Vatan yapanlar, bir yere yerleşenler.

mütekarrir

  • (Karar. dan) Kararlaşan, takarrür eden. Yerleşip kuvvet bulan.

mütemekkin

  • (Mekân. dan) Yerleşen, Mekânlanan, temekkün eden. İkamet eden, sâkin olan.
  • Gr: Üç harekeyi de kabul eden kelime.
  • Yerleşen.

mütevattın / متوطن

  • Yerleşik, yurt tutmuş. (Arapça)

mutevattinin / mutevattinîn

  • Vatandaşlar; bir yeri vatan edinenler ve orada yerleşik olanlar.

müzmin / مُزْمِنْ

  • Eskimiş. Üzerinden zaman geçmiş. Zamanla yerleşmiş olan (hastalık).
  • İyice yerleşmiş, kronik.
  • Yerleşmiş, eski.
  • Zamanla yerleşmiş.

nahiye

  • Yan taraf, kenar, civar, çevre.
  • Küçük yer, bölge. İdari taksimatta, kazadan küçük, köyden büyük olan yerleşme merkezi.

nasb

  • Koyma, yerleştirme.

nim-bedevi / nim-bedevî

  • Yarı bedevî, yerleşik fakat medeniyetten uzak yaşama tarzı.

nizam-ı hikmet

  • Allah'ın hikmetiyle bu âleme yerleştirdiği düzen.

nizam-ı hikmet-i ilahiye / nizam-ı hikmet-i ilâhiye

  • Cenâb-ı Hakkın hikmetle bu âleme yerleştirdiği düzen.

ordugah / ordugâh / اُورْدُوگَاهْ

  • Ordunun yerleştiği yer.

paydar

  • (Pâyidar) İyice yerleşmiş. Devamlı, kadim. (Farsça)
  • Sağlam. Muhkem. (Farsça)
  • Sermedî. (Farsça)
  • Bedi. ' (Farsça)
  • Sâbit. (Farsça)

Payidar / pây-dâr / پایدار

  • İyice yerleşmiş, sağlam, devamlı, sürekli

payidar / pâyidâr

  • İyice yerleşmiş, sağlam, sürekli.

    “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır Ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır”
    Gazi Mustafa Kemal Atatürk


payidar olma / pâyidar olma

  • Devamlı ve sürekli olma, tam yerleşik ve kalıcı olma.

rasih / râsih

  • (Çoğulu: Râsihîn-Râsihûn) (Rüsuh. dan) Temeli kuvvetli, sağlam.
  • Bilgisi, bilhassa dinî bilgileri çok geniş olan.
  • İyice oturmuş, dem ve damarlarına yerleşmiş, temeli sağlam ve kuvvetli olan.
  • İyice oturmuş, yerleşmiş, sağlam.

rasiha / râsiha

  • Çok sert ve katı, güçlü bir şekilde yerleşmiş.

rekz

  • Dikmek, yerleştirmek, delil getirmek.

sakin / sâkin / ساكن

  • Yerleşik. (Arapça)
  • Kendi halinde. (Arapça)

sakinin / sakinîn

  • Oturanlar, ikâmet edenler, yerleşik olanlar.

şehir

  • Büyük yerleşim birimi, kent.

seyr-i fıtri / seyr-i fıtrî

  • Allah'ın kâinata yerleştirdiği doğal seyir, gidişat.

sosyalizm

  • İktisadî teşebbüsleri ve teşekkülleri devlete vermek isteyen görüş. İştirakiyecilik. Güya, herkese müsavi mal verme esasını idare sisteminde yerleştirmeyi ve mal birliğini iddia eden ve insan fıtratına zıt olarak hürriyetleri daraltıcı ve din aleyhdarı bir sistem. Serserilere, zenginlerin mallarını (Fransızca)

ta'biye

  • Askerleri bir arazide düşmana karşı tam tedbir ve nizam üzere yerleştirme.
  • Muharebe toplarının yeri, istihkâm parçası.
  • Muvaffakiyet için kullanılan vâsıtalar. ("Tabya" yanlıştır)

takarrur

  • Yerleşme, sabitleşme.

takarrür / تقرر

  • Yerleşme, karar kılma.
  • Kararı verilmek.
  • Yerleşmek. Kararlaşmak.
  • Kararlaşma, yerleşme.
  • Karar kılma. (Arapça)
  • Yerleşme. (Arapça)
  • Takarrür etmek: (Arapça)
  • Karar kılmak. (Arapça)
  • Kararlaştırılmak. (Arapça)
  • Yerleşmek. (Arapça)

takarrur eden

  • Yerleşen, sabitleşen.

takarrür etme

  • Sabit olma, yerleşip sağlam olma.

takrir / takrîr / تقریر / تَقْر۪يرْ

  • İyi ifade etmek. Bildirmek.
  • Ağzından anlatmak.
  • Yerleştirmek. Kararlaştırmak. Yerini belirtmek.
  • Resmî olarak yazı ile bildirmek.
  • Tapuda, mülkünü başkasına sattığını bildirmek.
  • Siyasî nota.
  • Yerleştirme. (Arapça)
  • Anlatma. (Arapça)
  • Önerge. (Arapça)
  • Sağlama. (Arapça)
  • Kararlaştırma, yerleştirme.

tarh

  • Uzaklaştırmak.
  • Vaz' etmek.
  • İndirmek.
  • Bırakmak, elinden atmak.
  • Yerleştirmek.
  • Temel bırakmak.
  • Mat: Çıkarma.

tavattun / توطن

  • Bir yeri vatan edinmek. Bir yerde yerleşmek.
  • Vatan edinme, yerleşme.
  • Yerleşme, yurt tutma. (Arapça)
  • Tavattun etmek: Yerleşmek, yurt tutmak. (Arapça)

tavattun etme

  • Vatan edinme, yerleşme.

tavattun etmek

  • Vatan edinmek, yerleşmek.

tavtin

  • (Vatan. dan) Bir yerde yerleştirme. Yurtlandırma.
  • Birşeye bağlanıp onu neticelendirme. Makam tutunmak.
  • Gönlünü bağlamak.

te'sis-i ahkam-ı risalet / te'sîs-i ahkâm-ı risâlet / تَأْس۪يسِ اَحْكَامِ رِسَالَتْ

  • Peygamberimizin getirdiği hükümleri yerleştirme.

tedmic

  • Bir şeyi başka bir şeyin içine yerleştirme.
  • Arkasını eğmek.

teessüs

  • Temelleşmek. Yerleşmek. Kurulmak. Teşekkül.
  • Kurulma, yerleşme.
  • Kurulme, yerleşme.

teevvi

  • (İvâ. dan) Bir yerde yerleşme, yurt edinme. Oturacak yer edinme.

tegayyüz

  • Meşeliğe otlaması için davar salmak.
  • Meşelik içinde yerleşmek.

tekmin

  • (Kemin. den) Pusuya yatırma, sipere yerleştirme.

temekkün / تمكن

  • Mekânlanmak. Yerleşmek. Yer tutmak.
  • Vakar ve temkin sahibi olmak.
  • Sultan yanında rütbe sahibi olmak.
  • Yerleşme.
  • Yerleşme. (Arapça)

tesbit

  • Sağlam olarak yerleştirme. Yerinden kımıldayamaz hâle getirme.
  • Bir şeyin aslını kat'i olarak bulma.
  • Sağlamca yerleştirme.
  • Yerleştirme, görüp göstermek.

tesbit etmek

  • Sağlam şekilde yerleştirmek.

tesis

  • Kurma, yerleştirme.

tesis eden

  • Kuran, yerleştiren.

tesis edilen

  • Kurulan, yerleştirilen.

tesis olunma

  • Kurulma, yerleştirilme.

tespit

  • Sağlam şekilde yerleştirme.

vatan

  • İnsanın yerleştiği, oturduğu yer, memleket.

vatan-ı asli / vatan-ı aslî

  • İnsanın doğduğu veya evlendiği veya ayrılmamak niyeti ile yerleştiği yer.

vatan-ı sani / vatan-ı sânî

  • İkinci vatan. Sonradan yerleşilen yer.

vaz

  • Koyma, yerleştirme.

vaz eden

  • Koyan, yerleştiren.

vaz edilme

  • Konulma, yerleştirilme.

vaz olunan

  • Konulan, yerleştirilen.

vaz'

  • Koyma, yerleştirme.

vaz' eden

  • Koyan, yerleştiren.

vaz' etmek

  • Koymak, yerleştirmek.

vaz'an

  • Vaz' ile, vaziyeti, durumu itibariyle, yerleştirmek suretiyle.
  • Asıl lügat mânası cihetinden.

vazı / vâzı

  • Bir tarif, sistem vs. koyan, yerleştiren.

vazı' / vâzı'

  • Koyan, yerleştiren.
  • (Vazıa) Koyan. Yerleştiren. Vaz' eden.

vazı-ı kanun / vâzı-ı kanun

  • Kanun koyan. Kanun yerleştiren. Kanun hazırlayan.

yad-ı daşt / yâd-ı daşt

  • Nakşibendiyye yolundaki on temel esastan biri. Zikrin, Allahü teâlâyı anmanın ve hatırlamanın kalbe yerleşmesi, meleke hâline gelmesi.

yafes

  • Hz. Nuh'un (A.S.) üçüncü oğlu. Tufandan sonra Hazar Denizinin kuzeyinde yerleşmiştir.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın