LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te ya kelimesini içeren 2000 kelime bulundu...

a'mer

  • Yaşlı kişi. İhtiyar.

a'ni / a'nî / اعنى

  • Yani ben demek istiyorum ki (manasında).
  • Yani. (Arapça)

a'van

  • Yardımcılar. Etbâlar.

a'vec / اعوج

  • Yamuk, eğri büğrü. (Arapça)

a'zel

  • Yalnız veya silâhsız bulunan.

abir / âbir / عابر

  • Yaya. (Arapça)

abt

  • Yalan, Şübhe uyandırıcı hareket.

acaibü'l-mahlukat / acâibü'l-mahlûkat

  • Yaratılmışların şaşırtıcı, hayret verici halleri.

adat-ı ecanib / âdât-ı ecânib

  • Yabancı örf ve âdetler.

adat-ı ecnebiye / âdât-ı ecnebiye

  • Yabancı âdetler, alışkanlıklar.

adem-i ifa

  • Yapmama, yerine getirmeme.

ademhar / âdemhâr / آدم خوار

  • Yamyam, insan yiyen. (Arapça - Farsça)

adese-i mütekarib

  • Yakınlaştıran mercek.

adub

  • Yardımcı.

aferca

  • Yaramaz huylu.

aferide / âferîde / آفریده

  • Yaratık, yaratılmış, mahluk. (Farsça)

aferidgar / âferîdgâr / آفریدگار

  • Yaratan, Tanrı. (Farsça)

aferin / âferîn / آفرین

  • Yaratan. (Farsça)

aferinende / âferînende / آفریننده

  • Yaratıcı. (Farsça)

aferiniş / âferîniş / آفرینش

  • Yaratılış. (Farsça)

afik

  • Yalancı, iftiracı.

ağlebi / ağlebî

  • Yaygın, genel.

ağyar / ağyâr / اغيار

  • Yabancılar. (Arapça)

ahderri / ahderrî

  • Yabani eşek.

aheste / âheste / آهسته

  • Yavaş, ağır. (Farsça)
  • Yavaş, ağır.
  • Yavaş.
  • Yavaş, usul, ağır. (Farsça)

ahestegi / ahestegî / âhestegî / آهستگى

  • Yavaşlık, acele etmemeklik. (Farsça)
  • Yavaşlık. (Farsça)

ahger-i suzan

  • Yakıcı kor.

ahkab

  • Yabani eşek.

ahsen-i mahluk / ahsen-i mahlûk

  • Yaratılmışların en güzeli, yaratılışı en kıvamda olan.

ahsen-i mahlukat / ahsen-i mahlûkat

  • Yaratıkların en güzeli.
  • Yaratıkların en güzeli.

ahsen-i takvim sureti / ahsen-i takvim sûreti

  • Yaratılışın tam kıvamı ve en güzel şekli.

ahufizar / âhufizâr

  • Yanıp yakınma.

akir

  • Yaralanmış, cerih.

akis / عكس / عَكِسْ

  • Yansıma.
  • Yansıma, yankı.
  • Yansıma, aksetme, akis. (Arapça)
  • Yansıma.

akl-ı matbu'

  • Yaradılıştan olup, her çocukta olan akıl. Öğrenmeden var olan fıtrî akıl. Bu akıl mümeyyiz olmayıp kabil-i hitap değildir.

akraba / akrabâ

  • Yakınlar, hısımlar.

akran / اقران / اَقْرَانْ

  • Yaşıtlar. (Arapça)
  • Yaşıtlar.

akrebiyet

  • Yakınlık.

aks / عكس

  • Yansıma.
  • Yankı, yansıma, tersi.
  • Yansıma, akis. (Arapça)
  • Aksetmek: Yansımak, vurmak. (Arapça)

aks-i misali / aks-i misalî

  • Yansıma; (aynada yansıyan) görüntü.

aks-i sada / aks-i sadâ / عَكْسِ صَدَا

  • Yankı.

aks-i seda / aks-i sedâ / عكس صدا

  • Yankı.

akseden

  • Yansıyan.

aksedilme

  • Yansıtılma.

aksi / aksî

  • Yansıyan, akseden.

aksisada

  • Yankı.

alat-ı cariha / âlât-ı câriha

  • Yaralayıcı âletler.

albay

  • Yarbay ile tuğgeneral arasındaki askeri rütbede olan üstsubay.

alem-i harici / âlem-i hâricî / عَالَمِ خَارِجِي

  • Yalnızca Allah'ın ilminde kalmayıp hâriçte de yaratılmış âlem.

alem-i sagir / âlem-i sagîr

  • Yaratılmışların hepsinden kendisinde bir nümûne bulunduğu için insana verilen ad.

allame-i zaman / allâme-i zaman

  • Yaşadığı zamanın allâmesi, büyük âlimi.

aman

  • Yardım dileme sözü.

amel

  • Yapma, uygulama; dinin emirlerini yerine getirme.

amel-i talih / amel-i tâlih

  • Yaramaz iş, makbul olmayan amel.

amim / amîm / عميم

  • Yaygın. (Arapça)

amin

  • Yâ Rabbi! Öyle olsun, kabul eyle! (meâlinde olup, duânın sonunda söylenir). İncil'de iki yerde geçer. Tevrat'ta da geçer. İbranice ve Süryanicede de vardır. Hakikat, çok doğru, tamam mânâsındadır.

amut / amût

  • Yalçın kayalarda ve yüksek yerlerde yapılmış olan kuş yuvası. (Farsça)

an-karib

  • Yakından, çok zaman geçmeden.

an-karib-iz-zaman

  • Yakın vakitten.

an-karibin

  • Yakın vakitlerde.

andezit

  • Yanardağ lâvlarının soğumuş kalıntısı.

anif / ânif

  • Yakında geçen. Pek yakın geçmişte.

anin

  • Yağ çıkarmağa mahsus olan yayık. (Farsça)

ankarib / ankarîb / عن قریب

  • Yakında, yakından, çok geçmeden. (Arapça)

arız / ârız

  • Yaklaşma, ilişme.

arşın

  • Yaklaşık 68 cm'lik bir ölçü birimi.

arz-ı münacat

  • Yalvarıp yakarma, kurtuluş isteme.

asa'

  • Yaş olan şey kuruyup katılaşmak.

aşabe

  • Yaş otun çok olması.

asabiyy-ül-mizac

  • Yaradılışça sinirli olan kimse. Yaradılışı itibâriyle asabi, hırçın, öfkeli olan.

asar / asâr

  • Yağcı, yağ satıcısı.

ashab-ı dünya

  • Yalnızca dünyaya çalışan, dünyalık kimseler.

asırdide / asırdîde

  • Yaşlı, gün görmüş, tecrübeli.

asl-ı hilkat

  • Yaratılış başlangıcı.

ateş-i suzan / ateş-i sûzan

  • Yakıcı ateş.

ateş-zede

  • Yakılmış, yakılan. (Farsça)

atıl / âtıl

  • Yazı yazmayı bırakan, faaliyet göstermeyip boş duran.

atim

  • Yavaş, sessiz, ağır.

avane / avâne

  • Yardımcılar.

avene / عونه / عَوَنَه

  • Yardımcılar.
  • Yardımcılar.
  • Yardakçılar, avene. (Arapça)
  • Yardımcılar.

avn / عون

  • Yardım.
  • Yardım.
  • Yardım. (Arapça)

avn ü inayet

  • Yardım ve ikram.

avni / avnî

  • Yardıma âit, yardıma dâir.

ayat-ı tekviniyye ve teşriiyye / âyât-ı tekviniyye ve teşriiyye

  • Yaratılışa ve şeriata ait âyetler.

ayde

  • Yaramaz huylu.

ayine-i tecelli / âyine-i tecellî

  • Yansıma aynası.

ayn-ı lezzet-i sefihane / ayn-ı lezzet-i sefihâne

  • Yasak zevk ve eğlencelerde bulunan lezzetin kendisi.

aynelhak

  • Yaşayarak, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kesin bilme.

ayş / عيش

  • Yaşama, keyif alma, gününü gün etme. (Arapça)

ayzan

  • Yaban eşeğinin erkeği.

azam-ı mahlukat / âzam-ı mahlûkat

  • Yaratılmışların en büyüğü.

azihe

  • Yalan, iftira.

azir / âzir

  • Yara izi.

azze ensaruh / azze ensâruh

  • Yardımı çok olsun. (Bu tabir, padişahlara ait dua yerinde olup eski fermanlarda geçer.)

ba'de't-teşekkül

  • Yapıldıktan sonra, oluşum sonrası.

bahzec

  • Yaban sığırının buzağısı.

balin

  • Yastık. Koltuk. İskemle yerine kullanılan yuvarlak yastık. (Farsça)

baliş / bâliş / بالش

  • Yastık. (Farsça)

baran / bârân / باران

  • Yağmur. Rahmet. (Farsça)
  • Yağmur.
  • Yağmur. (Farsça)

baran ü tegerg / bârân ü tegerg

  • Yağmur ve dolu.

baran-riz / bârân-riz

  • Yağmur saçan, yağmur döken. (Farsça)

barende

  • Yağdıran, yağdırıcı. (Farsça)

baria

  • Yakınlarından üstün vasıflı. Emsalinden üstün. Tam ve mükemmel.

bast / بسط / بَسْطْ

  • Yayma, açma.
  • Yayma. (Arapça)
  • Yayma, açma.

bast edilme

  • Yayılma, genişleme.

bast etmek

  • Yaymak, genişletmek.

bed-fial

  • Yaptığı işleri kötü olan. (Farsça)

bed-tıynet

  • Yaradılışı, fıtratı, tabiatı fena ve kötü olan, soyu bozuk, bayağı adam. (Farsça)

bedanet

  • Yağlı, besili olma. Semizlik.

behtere

  • Yalan söyleme.

bekil

  • Yakışıklı delikanlı, genç.

bekile

  • Yağla karışmış keş.

beliyye-i amme / beliyye-i âmme

  • Yaygın hâle gelmiş belâlar, hastalık.

benna / bennâ / بناء

  • Yapı ustası. (Arapça)

berg / برگ

  • Yaprak. (Farsça)

berg-riz

  • Yaprak döken. Sonbahar, güz. (Farsça)

berham

  • Yahudiler arasında kullanılan bir isim.
  • Yahudi ismi.

berhay

  • Yaramaz, haylaz.

berhayat

  • Yaşayan. Hayat üzere olan. (Farsça)
  • Yaşayan.

beri

  • Yakın mesafe, ötenin zıddı.

berk

  • Yaprak. (Farsça)

beşşak

  • Yalancı, kezzab.

betin

  • Yalnız midesini düşünen kimse.

beyanat-ı kevniye

  • Yaratılışa âit açıklamalar.

beytar

  • Yarılmak.

bi-ganegi / bî-gânegî

  • Yabancılık. (Farsça)

bi-künem

  • Yapayım.

bidayet-i hilkat / bidâyet-i hilkat

  • Yaratılışın başlangıcı.

bidayet-i icad

  • Yaratılışın başlangıcı.

bigane / bîgâne / بيگانه

  • Yabancı. (Farsça)

bihakkalyakin / bihakkalyakîn

  • Yaşayıp bizzat tecrübe edercesine bir kesinlikle.

bihakkılyakin / bihakkılyakîn

  • Yaşamış gibi birşeyi kesin olarak bilme.

bilistifade / بالاستفاده

  • Yararlanarak, istifade ederek. (Arapça)

bille

  • Yaşlık, ıslaklık. Çiy dedikleri rutubet ki sabah vakitlerinde olur.

bina / binâ / بناء

  • Yapı. (Arapça)

binai / binaî

  • Yapı olarak.

biryan / biryân

  • Yaralı, yanık.

bisat / bisât / بساط

  • Yaygı. (Arapça)

bister / بستر

  • Yatak, döşek. (Farsça)
  • Yatak. (Farsça)

bisud / bîsûd / بى سود

  • Yararsız. (Farsça)

bıtta

  • Yağ koydukları bardak.

bittedric

  • Yavaş yavaş.

bivaz

  • Yarasa kuşu. Muvâfakat, kabul. (Farsça)

borc-u fıtrat

  • Yaratılış borcu.

bostan-ı hilkat

  • Yaratılış bostanı, bahçesi.

bozkır

  • Yağışlı mevsimler de yeşeren ot cinsinden bitkilerin ve bazı bodur ağaçların yetişebildiği yarı kurak yer.

büak

  • Yağmuru şiddetle yağan bulut.

bühtan

  • Yalan, iftira, birine işlemediği suçu yükleme.

bünyamin

  • Yakup Aleyhisselâm'ın en küçük oğlu.

bünyan / bünyân

  • Yapı. Bina. Duvar. Esas. Yapı yapmak.
  • Yapı, bünye, saray.
  • Yapı, bina, bir şeyin yapısı.
  • Yapı.

bünye / بنيه

  • Yapı; insanın maddi ve mânevî yapısı.
  • Yapı.
  • Yapı. (Arapça)

bürkan

  • Yanardağ, volkan, lavlar saçan dağ.

bürudet-i muamele

  • Yapılan muamelenin soğukluğu.

büzul

  • Yarılmak, inşikak.

ca'l / جعل

  • Yapma, meydana getirme, yaratma.
  • Yapma. (Arapça)

ca'li / ca'lî

  • Yapay, uydurma.

ca'liyyat

  • Yapmacık hareketler, sahte, düzme hâller.

ca'liyyet

  • Yapmacık (olmak.)

ca'ma

  • Yaşlı deve.

cail / câil

  • Yapan, kılan.
  • Yapan.

cal / câl

  • Yapma, kılma.

cali / câlî

  • Yapmacıktan.

camehab

  • Yatak. (Farsça)

camiiyet-i fıtrat

  • Yaratılışın kapsamlılığı.

can-aferin

  • Yaratıcı. (Farsça)

canib

  • Yan, yön. Cihet, taraf. Yüksek taraf. (Farsça)

çapul / çapûl

  • Yağma, saldırı. (Farsça)

car-ı zil kurba / câr-ı zil kurbâ

  • Yakın komşu.

car-ül cünüb / câr-ül cünüb

  • Yabancı kimse. Akrabadan olmayan.

caris

  • Yaygaracı, geveze, terbiyesiz, güldürücü. Çala çaldıran.

cazgır

  • Yağlı güreşlerde pehlivanları seyircilere takdim edip dualarını okuyarak onları meydana çıkaran kimse.

ceded

  • Yassı, düz yer.

cefl

  • Yağmuru yağmış bulut.

ceham

  • Yağmur vermeyen bulut.

ceml

  • Yağ eritmek.

cenbi / cenbî

  • Yan tarafa âit.

cer

  • Yarık, çatlak. (Farsça)

cerahat / cerâhat / جراحت

  • Yaradan akan irin. Yaralı vücudda toplanan kandaki küreyvât-ı beyzâdan (ak yuvarlardan) mürekkeb kan. Yaradan akan beyaz akıcı cisim.
  • Yara. (Arapça)

cercar

  • Yaban maydanozu.

cered

  • Yaralı, mecrûh. (Farsça)

cerenfeş

  • Yanları etli ve büyük olan kişi.

cerh / جَرْحْ

  • Yaralama, çürütme.
  • Yaralama.
  • Yaralama, yaralatma, çürütme.
  • Yaralama, bir fikri çürütme.

cerh eden

  • Yaralayan.

cerha

  • Yaralı, yaralanmış.

cerhetmek

  • Yaralamak. Herhangi bir meseleyi hak ve hakikatle çürütmek. Yanlış veya yalanını bulup hurafe ve bâtıl olduğunu isbât edip herhangi bir kimsenin veya cereyanın fikrini kabul etmemek.
  • Yaralamak, çürütmek.

ceride

  • Yalnız, tenhâ. (Farsça)

ceriha / cerîha / جریحه / جَر۪يحَه

  • Yara. Çürüklük.
  • Yara.
  • Yara.
  • Yara. (Arapça)
  • Yara.

cerrah

  • Yarayı açıp tedavi eden, ameliyat yapan. Operatör.

cesed-i hilkat

  • Yaratılmış olan varlık cesedi, bedeni.

cevaben / cevâben / جوابا

  • Yanıt olarak. (Arapça)

cevanib / cevânib / جوانب

  • Yanlar, taraflar.
  • Yanlar, yönler. (Arapça)

ceya'

  • Yağmur.

ceyb

  • Yakanın göğüs üzerindeki açık yeri.

ceza-yı amel

  • Yapılan işin karşılığı.

cezire / جزيره / cezîre / جَز۪يرَه

  • Yarımada.
  • Yarım ada.
  • Yarımada.

cibilli / cibillî

  • Yaradılıştan, mayadan, soydan.
  • Yaratılıştan gelen.

cibilliyet / جِبِلِّيَتْ

  • Yaratılıştan gelen huy, karakter.
  • Yaradılış, maya, soyluluk.
  • Yaratılış.

ciblet

  • Yaratılmak.

cihat / cihât

  • Yanlar, yönler.

cihet-i istimdat

  • Yardım ciheti, yönü.

çilehane-i uzlet

  • Yalnız başına ve çile içinde ibadet edilen yer.

cilve

  • Yansıma, görüntü.

cilve-i akis

  • Yansımanın görüntüsü.

cilve-i inayet / cilve-i inâyet / جِلْوَۀِ عِنَايَتْ

  • Yardımın görünmesi.

cinan-ı hilkat

  • Yaratılış bahçeleri.

cins-i karib / cins-i karîb

  • Yakın cins.

cinzab

  • Yaban havucu.

cirban

  • Yaka.

civan

  • Yakışıklı genç.

civar / civâr / جوار

  • Yakın çevre. (Arapça)

cühud / cühûd

  • Yahûdî.

cülbe

  • Yara iyi olduğunda üstünde olan ince deri.

cürah

  • Yara.

cürfüş

  • Yanları etli olan şişman kimse.

da'va-yı halk / da'vâ-yı halk

  • Yaratmak iddiasında bulunmak, halk etmeyi, yaratmayı dâva etmek.

dac'

  • Yan tarafını yere koyup yatmak.

dad-res / dâd-res

  • Yardımcı, yardıma yetişen. (Farsça)

daffe

  • Yan, taraf.

dağdar / dâğdâr

  • Yaralı, kızgın demirle dağlanmış.
  • Yanık, yaralı.

dagit

  • Yanında bir kuyu daha olduğundan suyu çekilip kokan kuyu.

dahil / dahîl

  • Yabancı, sığıntı.

dahilek

  • Yalvarırım, sana sığınırım, sana güvenirim (meâlinde.)

dahiye-i hilkat / dâhiye-i hilkat

  • Yaratılış harikası.
  • Yaradılıştan dâhi olan. Hârika.

daire-i istifade

  • Yararlanma alanı.

damd

  • Yaranın üstüne bez bağlamak, merhem sürmek.

damene / dâmene / دامنه

  • Yamaç, dağ eteği. (Farsça)

damia

  • Yavaş olarak ve damla damla kan sızdıran yara.

daniye

  • Yakında olan.

darc

  • Yarmak, şakk.

dava-yı halk / dâvâ-yı halk

  • Yaratma iddiası.

dayet

  • Yan, taraf, cenb.

deccaliyet / deccâliyet

  • Yalancılık, sahtekârlık, aldatıcılık.

deha

  • Yaymak, döşemek.

dehkem

  • Yaşlı adam. İhtiyar adam.

delail-i fıtriye / delâil-i fıtriye

  • Yaratılıştaki deliller.

delail-i sani / delâil-i sâni

  • Yaratıcının varlığına ait deliller.

delif

  • Yavaş yürümek.

dem-güzar

  • Yaşayan, vakit geçiren. (Farsça)

denavet

  • Yakın olmak, yakınlık.

derda

  • Yazık! Vah vah! (Farsça)

derecat-ı kurbiye

  • Yakınlık dereceleri. Allah'a manevi yakınlık mertebeleri.

derecat-ı tecelli / derecât-ı tecellî

  • Yansıma dereceleri.

dergah-ı rububiyet / dergâh-ı rububiyet

  • Yarattığı bütün varlıkları terbiye edip egemenliği altında bulunduran Allah'ın yüce katı.

derviş

  • Yaşayışını tarikatının edeplerine uyduran kalender kimse.

dest-gir / dest-gîr

  • Yardımcı olan, elinden tutan.

dest-i inayet / dest-i inâyet

  • Yardım, ihsan, lütuf eli.

dest-yar

  • Yardımcı, muin. Arka. (Farsça)

dest-yari / dest-yarî

  • Yardım, muavenet. (Farsça)

dil-i suzan

  • Yanık, ateşli gönül.

dımad

  • Yara üstüne yapılan yakı ve bağlanan bez.

dinar

  • Yaklaşık olarak altın liranın dörtte biri değerinde olan eski bir para.

dirdih

  • Yaşlı, pir, ihtiyar kişi.

diriga

  • Yazık, eyvahlar olsun! (Farsça)

divit

  • Yazı yazmak için kullanılan hokka ve kalemi bir arada ihtiva eden mahfaza.

dubu'

  • Yapışmak.

duçar / dûçar

  • Yakalanmış, düşmüş.
  • Yakalanmış, düşmüş.

dühriyy

  • Yaşlı, ihtiyar, müsinn.

dülger

  • Yapı ustası.

dülgerlik

  • Yapı ustalığı.

dümluk

  • Yassı, yuvarlak taş.

dürug

  • Yalan, Doğru olmayan söz. (Farsça)

düruğ / dürûğ / دروغ

  • Yalan. (Farsça)

dürug-zen

  • Yalancı. (Farsça)

düruğzen / dürûğzen / دروغ زن

  • Yalancı. (Farsça)

düstur-u fıtrat

  • Yaratılış yasası, kanunu.

düstur-u medeniyet ve muavenet

  • Yardımlaşmanın ve medeniyetin prensibi.

düstur-u teavün / düstur-u teâvün / düstûr-u teâvün / دُسْتُورُ تَعَاوُنْ

  • Yardımlaşma kanunu.
  • Yardımlaşma kanunu.

ebr-i baran / ebr-i bârân

  • Yağmur bulutu.

ebric

  • Yayık adı verilen ve yoğurttan yağ çıkarılan nesne.

ebvab-ı müzehheb / ebvâb-ı müzehheb

  • Yaldızlı kapılar.

ecanib / ecânib / اجانب

  • Yabancılar.
  • Yabancılar.
  • Yabancılar. (Arapça)

ecanip / ecânip

  • Yabancılar, Avrupalılar.

ecnas-ı mahlukat / ecnâs-ı mahlûkat

  • Yaratılanların cinsleri, türleri.

ecnebi / ecnebî / اجنبى / اَجْنَب۪ي

  • Yabancı. Garip. Alışmamış. Başka milletten olan.
  • Yabancı.
  • Yabancı.
  • Yabancı. (Arapça)
  • Yabancı.

ecnebiler / ecnebîler

  • Yabancılar; Batılılar.

ecnebilik / ecnebîlik

  • Yabancılık.

ecr

  • Yapılan bir iş karşılığında verilen ücret.

ecr u savab / ecr u savâb

  • Yapılan bir şeyin karşılığı olarak verilen ücret ve sevab.

eda / edâ

  • Yapma, ödeme, davranış, anlatım yolu.

edebiyat-ı ecnebiye

  • Yabancı edebiyat.

edevat-ı kitabet

  • Yazı vasıtaları.

ef'al-i icadiye / ef'âl-i icadiye

  • Yaratılışa ait fiiller.

efdalü'l-halk

  • Yaratılmışların en faziletlisi, en üstünü.

efsus / efsûs / افسوس

  • Yazık! Hay! Eyvah! gibi bir teessür edatı. (Farsça)
  • Yazık, çok yazık, eyvahlar olsun. (Farsça)

eftah

  • Yassı burunlu.

efvek

  • Yalancı, yalan söyleyen.

ehl-i garet

  • Yağmacı, çapulcu.

ehl-i sefahet ve dalalet / ehl-i sefahet ve dalâlet

  • Yasak eğlence, zevklere düşkün olan, doğru ve hak yoldan sapan, sapık kimseler.

ehl-i uzlet / اَهْلِ عُزْلَتْ

  • Yalnız yaşayanlar.
  • Yalnızlığa çekilenler.

ekarib / ekârib / اقارب

  • Yakınlar, akrabalar. (Arapça)

ekazib

  • Yalanlar, kizbler, yalan ve uydurma sözler, asılsız kelâmlar.

ekmel-i mahlukat

  • Yaradılmışların en mükemmeli, Hz. Muhammed (A.S.M.)

ekrem-i halk

  • Yaratılmışların en şereflisi.

ekseriyet-i mutlaka

  • Yarımın bir fazlasıyla elde edilen ekseriyet, mutlak ekseriyet. (Farsça)

ekvan

  • Yaratılanlar.

ekvani / ekvanî

  • Yaratılanlarla ilgili.

el'aman!

  • Yardım!, imdat!.

el-avn

  • Yardım.

elmaz

  • Yalnız üst dudağı beyaz olup, burnu bile ak olmayan at.

emr-i tekvin / emr-i tekvîn

  • Yaratma emri.

emr-i tekvini / emr-i tekvinî / emr-i tekvînî

  • Yaradılışa ait İlâhi kanun ve nizam. Tekvine dair işler, hâdiseler, maddeler. Fıtri kanunlar ve Âdetullahın tazammun ettiği emirler.
  • Yaratma emriyle ilgili; Allah'ın birşeye "kün=ol!" deyince onu derhal olduruveren emriyle ilgili.

emtar

  • Yağmurlar.

emtia-i ecnebiye

  • Yabancı memleket malları.

enam / enâm

  • Yaratıklar, varlıklar.
  • Yaratılmışlar, halk, insanlar.

enbir

  • Yaş ve kuru çamur. (Farsça)

endayiş

  • Yaldızlama, sıvama. (Farsça)

endayişger

  • Yaldızcı, sıvacı. (Farsça)

enfas-ı halaik / enfâs-ı halâik

  • Yaratılmışların nefisleri.

ensaf / ensâf

  • Yarımlar.

ensar / ensâr / انصار

  • Yardımcılar. Mekke'den Medîne'ye hicretten sonra, Resûlullah efendimize ve Mekke'den gelen müslümanlara yakın alâka gösterip, malları, mülkleri, bedenleri ve her şeyleri ile yardım eden Medîneli müslümanlar.
  • Yardımcılar, Medineli sahabeler.
  • Yardımcılar. (Arapça)

eracif ve ekazib / eracif ve ekâzib

  • Yalan ve uydurma sözler.

esefa / esefâ

  • Yazık!

eser

  • Yapı, iz, kitap.

eser-i tasannu ve tekellüf

  • Yapmacık ve gösterişe dayalı eser veya sonuç.

eşkil

  • Yaban soğanı.

esliha-i cariha / esliha-i câriha

  • Yaralayıcı, cerh edici silâhlar. (Kılıç, kama, hançer, bıçak... gibi silahlardır).

esnaf-ı mahlukat / esnâf-ı mahlûkat

  • Yaratılmışların sınıfları, çeşitleri.

eşref-i mahlukat

  • Yaratıkların en şereflisi.

eşrefimahlukat / eşrefimahlûkât

  • Yaratılanların en şereflisi.

estein / esteîn

  • Yardım isterim, istiâne ederim (meâlinde fiil olup, müfred birinci şahıstır.)

esve'

  • Yaramaz nesne.

etraf / etrâf

  • Yanlar, taraflar.

evrak / evrâk / اَوْرَاقْ

  • Yapraklar.
  • Yapraklar, kağıtlar, belgeler.
  • Yapraklar.

evşen

  • Yaltakçı, dalkavuk.

evvel-i fıtrat

  • Yaratılışın başlangıcı.

evvel-i hilkat

  • Yaratılışın başlangıcı.

fahl

  • Yavaşlık, hilm.

fahr-i enam / fahr-i enâm

  • Yaratılmışların kendisiyle övündüğü zât. Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm için kullanılan hürmet ve saygı ifâdesi. Gece-gündüz dilimde, salât-ü selâm, O mübârek rûhuna, ey Fahr-ül-enâm.

fahrüddeveran

  • Yaşadığı ve kendisinden sonra gelen dönemlerin övünç kaynağı.

faide / fâide / فائده

  • Yarar, kazanç, fayda. (Arapça)

faide-i hilkat

  • Yaratılıştaki fayda, yarar.

faidebahş / fâidebahş / فائده بخش

  • Yararlı, faydalı. (Arapça - Farsça)

fak

  • Yaşlanmış, ihtiyar kimse.

fakihe / fâkihe

  • Yaş meyve, yemiş.

fantaziye / fantâziye

  • Yalandan gösteriş, boş debdebe.

fariz

  • Yaşlı.

fariza-i fıtriye

  • Yaratılıştan gelen vazife.

fariza-i zimmet / farîza-i zimmet

  • Yapılması mutlaka boynumuza borç olan vazife.

farize-i hilkat

  • Yaratılış görevi.

fath

  • Yassı ve enli olmak.

fatinü'l-asır

  • Yaşadığı asrın en keskin zekâya ve anlayışına sahip kişisi.

fatır / fâtır / فاطر

  • Yaratan, yaratıcı.
  • Yaratıcı.

fayda / فایده

  • Yarar, fayda, kazanç. (Arapça)

fecr-i kazip / fecr-i kâzip

  • Yalancı fecir, tan yeri ağarmadan önce kısa bir müddet beliren geçici aydınlık.

fecrikazib / fecrikâzib

  • Yalancı fecir.

fel'

  • Yarmak.

feletat / feletât

  • Yanlışlar, yanılmalar, sürçmeler, tutarsızlıklar.

felk

  • Yarmak, şakk.

felsefe-i tabiiye

  • Yaratılışı ve her şeyi tabiata dayandıran felsefe.

fenn-i inşa

  • Yazı yazma san'atı.

fenn-i kitabet / fenn-i kitâbet / فَنِّ كِتَابَتْ

  • Yazma, hat sanatı.
  • Yazma ilmi.

fer'i / fer'î / فرعى

  • Yan dal, tâli, ikincil. (Arapça)

ferc

  • Yarık, dişi tenasül uzvu.

ferda / ferdâ / فردا

  • Yarın, ertesi gün.
  • Yarın.
  • Yarın. (Farsça)

ferdaniyet

  • Yalnızlık, teklik. Ferdlik. Yektâlık.

ferh

  • Yavru.
  • Yavru.

feriş / ferîş

  • Yakında doğurmuş hayvan.

feryad-han

  • Yardım isteyen. (Farsça)

feşfaş

  • Yassı kılıç.

fetn

  • Yakmak, ihrak etmek.

fevaid / fevâid / فوائد

  • Yararlar, faydalar, kazançlar. (Arapça)

feya

  • Yahu... gibi mânaya gelir, hayret ifade eder.

feyz-i tecelli / feyz-i tecellî

  • Yansımadan doğan feyz, bereket.

fi'l-i ihtiyari / fi'l-i ihtiyâri

  • Yapılıp yapılmaması insanın kendi seçimine bağlı olan fiil.

fi'l-i vücubi / fi'l-i vücubî

  • Yapılması gereken, lâzım olan fiil.

fi'len / فعلا

  • Yaparak, işleyerek, bilfiil. (Arapça)

fikr-i batıl / fikr-i bâtıl

  • Yanlış fikir, sapık düşünce.

fıkra / فقره

  • Yazı parçası.

fill

  • Yağmur yağmayıp ot bitmeyen yer, otsuz yer.

firfis

  • Yaban sineği.

firye

  • Yalan, kizb.

fiskil

  • Yarış atlarından cemeleden sonra geleni.

fıtnat

  • Yaradılıştan gelen iyi anlama kabiliyeti.

fıtrat / فطرت

  • Yaradılış.
  • Yaradılış, tıynet, hilkat.
  • Yaratılış, huy, tabiat, mizaç.
  • Yaratılış.
  • Yaratılış. (Arapça)
  • Yaradılış.

fıtrat-ı acibe / fıtrat-ı acîbe

  • Yaratılıştaki gariplik.

fıtraten / فطرتا

  • Yaratılış itibariyle.
  • Yaradılıştan, fıtrî olarak.
  • Yaradılıştan.
  • Yaratılıştan. (Arapça)

fıtri / fıtrî / فطری

  • Yaradılışla ilgili.
  • Yaratılıştan gelen. (Arapça)

fıtri şeriat / fıtrî şeriat

  • Yaratılışa ait kanun.

frenkler

  • Yabancılar, Batılılar.

fülu' / fülû'

  • Yarıklar.

fünun-u ekvan

  • Yaratılışa ait ilimler, pozitif bilimler.

fürade

  • Yalnızlık.

füru' / fürû' / فروع

  • Yan dallar, şubeler. (Arapça)

futunc

  • Yarpuz denilen ot.

gabileşen / gabîleşen

  • Yabancılaşan, âdeta körleşen.

gaden

  • Yarın, yarınki gün.

gafak

  • Yağmurun yavaş yavaş yağması.GAFER (Gufâr)Ğ : Kadının baldırında, alnında veya başka yerinde olan kıl.

galat / غلط

  • Yanlış, yanılma.
  • Yanlış.
  • Yanlış. (Arapça)

galat-gu / galat-gû

  • Yalan yanlış söyleyen. (Farsça)

galat-ı meşhur

  • Yanlış olduğu hâlde herkes tarafından kullanılan kelime veya terkib.

galat-nüvis

  • Yalan yanlış yazan, yanlış tesbit eden. (Farsça)

galatat / galatât

  • Yanlışlar.

galatsız

  • Yanlışsız, hatasız.

gamara / gamârâ

  • Yahûdîlerin Tevrât'tan sonra mukaddes kitab saydıklarıTalmûd'un kısımlarından biri. Talmûd; Mişnâ ve Gamârâ olmak üzere iki kısımdır.

ganbot

  • Yapısı küçük olmakla beraber, nisbeten ağır toplarla mücehhez harp gemisi.

garabet-nüma

  • Yabancılık çeken. Garip, tuhaf. (Farsça)

garaib-i hilkat / garâib-i hilkat / غَرَائِبِ خِلْقَتْ

  • Yaratılış harikaları.
  • Yaratılışın görülmedik şekilleri.

garat / gârât

  • Yağmalar.

garet / gâret / غارت

  • Yağma, talan, çapul.
  • Yağma. (Arapça)

garet-ger

  • Yağmacı. Çapulcu.

garetger / gâretger / غارتگر

  • Yağmacı. (Arapça - Farsça)

garetgeran / garetgerân

  • Yağmacılar, çapulcular. (Farsça)

garetgir / garetgîr

  • Yağmacı.

garib / garîb

  • Yalnız, kimsesiz, zavallı.
  • Yabancı, memleketinden uzakta bulunan, kimsesiz.

garibem

  • Yalnızım, gurbetteyim.

gariza / garîza

  • Yaratılıştan olan, huy.

garize / garîze

  • Yaradılıştan olan.

gav-ı deşti / gâv-ı deştî

  • Yaban sığırı.

gavs

  • Yardım eden. Evliyâ arasında kullara yardımla vazîfelendirilen velî zât.

gayat-ı fıtrat / gayât-ı fıtrat

  • Yaratılış gayeleri.

gaye-i fıtrat

  • Yaratılış amacı.

gaye-i hareket

  • Yapılan hareketin gaye ve maksadı.

gaye-i hilkat

  • Yaratılış gayesi.

gāye-i hilkat / غَايَۀِ خِلْقَتْ

  • Yaratılış gāyesi.

gayna

  • Yaprakları çok olan yaş ağaç.

gayr-ı fıtri / gayr-ı fıtrî

  • Yaratılışa uygun olmayan.

gayr-i fıtri / gayr-i fıtrî / غَيْرِ فِطْر۪ي

  • Yaratılışa uymayan.

gayr-i meşru / gayr-i meşrû / غير مشروع

  • Yasal olmayan.

giriban / girîbân / گریبان

  • Yaka. (Farsça)

giriban-gir / girîban-gir

  • Yaka tutan. (Farsça)

giriftar / giriftâr / گرفتار

  • Yakalanmış, tutulmuş, müptela. (Farsça)

gıyas / gıyâs / غياث

  • Yardım nidâsı.
  • Yardım isteyene yardım eden.
  • Yardım. (Arapça)

goncaruhsar / goncaruhsâr / غنجه رخسار

  • Yanağı goncaya benzeyen. (Farsça)

gonce-i ab / gonce-i âb

  • Yağmur yağarken suyun yüzünde meydana gelen kabarcık.

güdaziş

  • Yakılma, yanma. (Farsça)

gürbe-i deşti / gürbe-i deştî

  • Yaban kedisi.

gurbet

  • Yabancı memleket, yâd el.

haber-i kazib / haber-i kâzib

  • Yalan haber.

haber-i mütevatir / haber-i mütevâtir

  • Yalan üzerinde ittifâk etmeleri (birleşmeleri) mümkün olmayan bir cemâat (topluluk) tarafından nakledilen, bildirilen haber, hadîs-i şerîf.

habgah / hâbgâh / خوابگاه

  • Yatak odası. (Farsça)

habistan

  • Yatakhane, yatak odası. (Farsça)

habt / خبط

  • Yanlış hareket. (Arapça)

habtühata / خبط و خطا

  • Yanlış yapma. (Arapça)

hacat-ı fıtri / hâcât-ı fıtrî

  • Yaratılıştan gelen ihtiyaçlar.

haciri / hacirî

  • Yapıcı, kurucu.

hadd / خد

  • Yanak. (Arapça)

hadis / hâdis

  • Yaratılmış. Yok iken var, var iken yok olabilir. Sonradan olan.

hadis-i garib / hadîs-i garîb

  • Yalnız bir kişinin bildirdiği sahîh hadîs. Yahut, aradaki râvîlerden (nakledenlerden) birine, bir hadîs âliminin muhâlefet ettiği hadîs.

hadis-üs sinn / hâdis-üs sinn

  • Yaşı taze. Genç delikanlı.

hadisat-ı kevniye / hâdisât-ı kevniye

  • Yaratılışla ilgili hâdiseler, olaylar.

hadise-i adliye

  • Yargılama olayı.

hadise-i inayet / hâdise-i inâyet

  • Yardım, ihsan olayı.

hafa'

  • Yalın ayak yürümek.

hafafiş / hafâfîş / خفافيش

  • Yarasalar. (Arapça)

hafi / hâfî / حافى

  • Yalınayak koşan. (Arapça)

haham

  • Yahûdî din adamı.

hakba'

  • Yaban eşeğinin dişisi.

hakikat-i kainat / hakikat-i kâinat

  • Yaratılmış olan herşeyin aslı, esası.

hakikat-i mümkinat / hakikat-i mümkinât

  • Yaratılanların, var edilenlerin gerçeği.

hakikat-i teavün

  • Yardımlaşma gerçeği.

hakk-ı hayat

  • Yaşama hakkı.

hakk-i sehv

  • Yanlışı kazıma.

hakperestlik

  • Yalnız Allah'a kulluk etmek.

hal

  • Yapıp bitirme, indirme.

hala / halâ

  • Yaş ot.

halal / halâl

  • Yasak edilmiş olmayan, yâhut yasak edilmiş ise de, İslâmiyet'in özr, mâni ve mecbûriyet saydığı sebeblerden birisi ile yasaklığı kaldırılmış olan şeyler.

halet-i fıtriye / hâlet-i fıtriye

  • Yaratılıştan gelen haller.

halife-i müslimin / halife-i müslimîn

  • Yavuz Sultan Selim Han'dan sonraki Osmanlı Padişahları hakkında kullanılmış bir tabirdir. Müslümanların halifesi demektir.

halık / hâlık / خالق

  • Yaratıcı, herşeyi yaratan Allah.
  • Yaratan, yaratıcı. (Allah'ın isimlerinden)
  • Yaratıcı.
  • Yaratıcı.
  • Yaratan, Tanrı. (Arapça)

halik / hâlik / خَالِقْ

  • Yaratıcı.

halıkıyet / hâlıkıyet

  • Yaratıcılık.
  • Yaratıcılık.

halikiyet / hâlikiyet / خالقيت

  • Yaratıcılık. (Arapça)

halıkıyyet

  • Yaratıcılık. Halk edicilik. İcad ve takdir.

halk / خلق / خَلْقْ

  • Yaratma.
  • Yaratma, yaratılma.
  • Yaratma.
  • Yaratmak.
  • Yaratma.

halk eden

  • Yaratan.

halk etme

  • Yaratma.

halk etmek

  • Yaratmak.

halk eylemek

  • Yaratmak.

halk olma

  • Yaratılma.

halkan

  • Yaradılışça, hilkatça.

halketmek

  • Yaratmak.

hallak / hallâk / خلاق

  • Yaratan, her şeyi halkeden, Kadir-i Zülcelal, Allah Teala Hazretleri (C.C.)
  • Yaratan, her şeyi yoktan vâr eden Allahü teâlâ.
  • Yaratan.
  • Yaratıcı. (Arapça)

hallakıyet / hallâkıyet

  • Yaratıcılık.

hallakiyet / hallâkiyet

  • Yaratıcılık.
  • Yaratıcılık.

hallas

  • Yakalıyan, tutan kimse.

halt

  • Yanlışlık, karıştırma.

halt etme

  • Yanlışı doğruya karıştırma.

halum

  • Yaş peynir gibi olan koyu yoğurt.

halvet / خَلْوَتْ

  • Yalnızlık, tek başına kalma.
  • Yalnızlık, yalnız olarak kalma.
  • Yabancı bir kadınla yabancı bir erkeğin bir odada, kapalı bir yerde yalnız kalmaları.
  • Tasavvuf yolunda olgunlaşmak ve ilerlemek için belli bir müddet tenhâda kalma hali yalnız kalmak.
  • Yalnız kalma.

halvet ve inziva

  • Yalnız başına bir yere çekilip dünya işleriyle uğraşmama.

halvethane / halvethâne / خَلْوَتْخَانَه

  • Yalnızca ibadet etmek ve çile doldurmak için kapanılan yer.
  • Yalnız kalınan yer.
  • Yalnız kalınan yer.

halvetnişin

  • Yalnız başına bir yere çekilip ibadetle meşgul olanlar.

hamaset

  • Yaradılıştan olan cesâret. Bahadırlık. Cesurluk. Kahramanlık. Yiğitlik.

hamit

  • Yanmış ve pörsümüş süt.

hamızat-ı şahmiye / hâmızat-ı şahmiye

  • Yağ asitleri.

hana

  • Yaramaz ve boş sözler konuşmak.

har'

  • Yarmak.

har-i deşti / har-i deştî

  • Yaban eşeği.

harf-i nida' / harf-i nidâ'

  • Ya, ey, â gibi harflerle çağırılanın ismine eklenen harf. Ünlem.

harib / harîb

  • Yağma olunmuş, soyulmuş, talan edilmiş.

harık / hârık

  • Yakan, yakıcı. Yanan, tutuşmuş. Ateş, od.
  • Yakıcı, yakan.

harik / harîk / حریق

  • Yangın, ateş.
  • Yangın. (Arapça)

harika-i fıtrat

  • Yaratılış harikası.

hariye

  • Yavuz bir yılan.

hark / حَرْقْ

  • Yakmak. Yanmak. Yangın.
  • Yakma.
  • Yakma.

hark ve iltiyam

  • Yarmak ve yapıştırmak. Yırtılmak ve iyileşmek.

harr

  • Yarmak.

harras

  • Yalancı.

hars

  • Yarmak, yırtmak.

harze

  • Yaban şalgamı.

haşarı

  • Yaramaz, rahat durmaz, hırçın.

hasbü'l-mahiye / hasbü'l-mâhiye / حسب الماهيه

  • Yapı bakımından. (Arapça)

hasda'

  • Yaprağı çok olan ağaç.

haşere

  • Yabani arı, böcek, akrep ve yılan gibi zararlı mahluk.

haşmet-i hilkat

  • Yaratılışın görkem ve heybeti.

hasr

  • Yalnız biri için ayırma.

hat / hât

  • Yazı, çizgi, sınır.
  • Yazı.

hata / hatâ

  • Yarış atlarının sekizincisi.
  • Yanlışlık, suç, günah.
  • Yanlış, yanlışlık.

hataen / hatâen / خطاء

  • Yanlışlıkla. (Arapça)

hataiyyat

  • Yanlışlıklar, yanlışlar.

hatakar / hatakâr

  • Yanlışlık yapan, hatâ eden, yanılan. (Farsça)

hataya / hatâyâ / خطایا

  • Yanlışlar, hatalar. (Arapça)

hatem-i inayet / hâtem-i inâyet

  • Yardım mührü.

hati' / hatî'

  • Yaramaz kimse.

hatt-şinas

  • Yazı uzmanı, yazıdan anlayan. (Farsça)

hatve-i tekarrüb

  • Yaklaşma adımı.

havari / havârî

  • Yardımcı. Îsâ aleyhisselâma îmân eden on iki kişiden her biri.

havra

  • Yahûdî mâbedi, sinagog.

hay'al

  • Yakasız gömlek.

hay'ame

  • Yaramaz huylu, kötü mizaçlı.

hayat / حيات

  • Yaşam. (Arapça)

hayat-engiz

  • Yaşamaya zorlayan, yaşatan. (Farsça)

hayatperest

  • Yaşamaya pek düşkün olan.

hayf / حيف

  • Yazık, vah vah. (Arapça)

hayfa / hayfâ / حَيْفَا

  • Yazık!
  • Yazık.

haylaz / haylâz

  • Yaramaz, aylak.
  • Yaramaz.

haym

  • Yaramazlık yapmak.

haynunet

  • Yakın olmak, yaklaşmak.

hayy-ı meyyit / حَيِّ مَيِّتْ

  • Yaşayan ölü.

hayzeyun

  • Yaşlı, acûz, ihtiyar.

hazad

  • Yaş ağaçtan kesilmiş budak ve diken.

hazer ve ibaha / hazer ve ibâha

  • Yasaklar ve mübahlar. Fıkıh kitablarında dînen yasaklanan ve izin verilen şeyleri anlatan bölüm. Bâzı fıkıh kitaplarında bu bölüm kerâhiyye ve istihsân adıyla anılır.

hazret-i yakub

  • Yâkûb (a.s.).

hazun

  • Yaramaz huylu kimse.

hebul

  • Yavrusu kalmayan deve.

hedcan

  • Yavaş yürüyüş.

heder / هدر

  • Yazık olma, boşa gitme. (Arapça)
  • Heder etmek: Yazık etmek, yitirmek, boşa harcamak. (Arapça)
  • Heder olmak: Yazık olmak, yitmek, kaybolmak. (Arapça)

helkam

  • Yaşlı kadın, acuze.

hellab

  • Yağmurlu soğuk rüzgâr.

helyostat

  • Yansıyan güneş ışınlarını, belli bir doğrultuya yöneltmeğe ve bu doğrultuda tutmaya yarayan bir ayna ile bir ayar sisteminden meydana gelen tertibat.

hemmas

  • Yavuz arslan.

hemsal / hemsâl / همسال

  • Yaşıt. (Farsça)

hemsinn / هم سن

  • Yaşıt. (Farsça - Arapça)

hercai / hercâî

  • Yanar döner, gelgeç.

heremdide / heremdîde

  • Yaşlanmış, kocamış, ihtiyarlamış. (Farsça)

herşebe

  • Yaşlı kuru kadın.

hetn

  • Yağmur yağmak.

hevaperest / hevâperest

  • Yasak arzuları peşinde koşan.

hevaperestane / hevâperestâne

  • Yasak arzuların peşinde koşarcasına.

hevesat-ı sihirbaz / hevesât-ı sihirbaz

  • Yalancı ve aldatıcı istek ve arzular.

hevheve

  • Yaprakların sesleri.

hevheve-i yaprak / هَوْهَوَۀِ يَاپْرَاقْ

  • Yaprağın rüzgarın esmesi ile çıkardığı ses.
  • Yaprakların rüzgarın esmesiyle çıkardığı ses.

hevzeb

  • Yaşlı deve.

heyhat / heyhât / هيهات

  • Yazık, ne yazık!
  • Yazık. (Arapça)

hezf

  • Yaşlı devekuşu.

hıba

  • Yağmurdan korunmak için kurulan çadır. Tente.

hıbse

  • Yaramaz, habis nesne.

hidac

  • Yapılan ibadette kusur, noksan, eksiklik.

hidayet-i fıtrıye

  • Yaratılıştan gelen hidayet; kötü tercih ve telkinlerle bozulmamış olan insanı yaratılışındaki doğruluk.

hidemat-ı mahlukat / hidemât-ı mahlûkat

  • Yaratıkların hizmetleri.

hıdırellez

  • Yazın başlangıcı sayılan altı Mayıs günü. (Rûmî senede Nisan ayının yirmi üçüncü günü.)

hıfy

  • Yalın ayak yürümek.

hikmet / حِكْمَتْ

  • Yaratılıştaki asıl maksat ve fayda.

hikmet-i amme / hikmet-i âmme / حِكْمَتِ عَامَّه

  • Yaratılıştaki asıl maksat ve faydanın umûmîliği.

hikmet-i halık / hikmet-i hâlık

  • Yaratıcının hikmeti.

hikmet-i hilkat / حِكْمَتِ خِلْقَتْ

  • Yaratılış hikmeti ve gayesi.
  • Yaratılıştaki ilâhî maksad ve incelik.

hikmet-i teşri'iye

  • Yasamadaki hikmet, kanun koymadaki gaye, fayda.

hilaf-ı evla / hilâf-ı evlâ

  • Yapılması sevâb fakat yapmamakla günâha girilmeyen hareket.

hilaf-ı fıtrat / hilâf-ı fıtrat / خِلَافِ فِطْرَتْ

  • Yaratılışa ters.
  • Yaratılışa aykırı.

hilaf-ı hikmet / hilâf-ı hikmet

  • Yaratılıştaki hikmete, İlâhî gayeye zıt.

hilf

  • Yardımlaşma, ittifak, sözleşme.

hilkat / خلقت / خِلْقَتْ

  • Yaratılış.
  • Yaradılış.
  • Yaradılış.
  • Yaratılış.

hilkat şeceresi

  • Yaratılış ağacı.

hilkatça

  • Yaratılışça.

hilkatçe

  • Yaratılış yönünden.

hilkaten / خِلْقَتاً

  • Yaratılıştan, doğuştan.
  • Yaratılıştan. Doğuştan.
  • Yaradılışça.
  • Yaratılışça.

hilkıyyat

  • Yaratılışla alâkalı, hilkatte olan evsaf.

hilkıyyet

  • Yaratılışta olma, hilkî olma.

himmet

  • Yardım.

hindubar

  • Yazı hokkası. (Farsça)

hınye

  • Yay.

hırkat

  • Yanma.

hirkat / حِرْقَتْ

  • Yakma.

hırkatli

  • Yakıcı.

hırman

  • Yalan, kizb.

hısb

  • Yay avazı. Ok atma sırasında yaydan çıkan ses.

hizem / hîzem

  • Yakacak odun. Yakıt olarak kullanılan odun. (Farsça)

hizmet-i fıtriye

  • Yaratılıştan gelen hizmet.

hod-endişane / hod-endişâne

  • Yalnız kendini düşünerek.

hodendiş

  • Yalnız kendini düşünen, kendisi için endişe eden.

höl

  • Yaşlık, nem, rutubet.

huffaş / huffâş / خفاش

  • Yarasa. Gece kuşu.
  • Yarasa.
  • Yarasa.
  • Yarasa. (Arapça)

hufte-gi / hufte-gî

  • Yatıp uyuma. (Farsça)

hufve

  • Yalın ayak olmak.

hükm

  • Yargı, karar.

hükm-hüküm

  • Yargı, emir, komuta.

hüküm

  • Yargı, karar.
  • Yargı, egemenlik.

hükumet-i hilkat / hükûmet-i hilkat

  • Yaratılış hükümeti.

hulki / hulkî

  • Yaratılıştan.
  • Yaradılışla ilgili, yaradılıştan gelen.

hulle-i icadat / hulle-i îcâdât

  • Yaratma fiilinin üzerini saran elbise; îcat elbisesi.

hulle-i inayet / hulle-i inâyet / حُلَّۀِ عِنَايَتْ

  • Yardım elbisesi.

hulleb

  • Yağmursuz bulut.

huluskar / hulûskâr / خلوصكار

  • Yağcı, dalkavuk. (Arapça - Farsça)

hulusname

  • Yalnız muhabbet, alâka ve bağlılığı göstermek üzere sunulan mektub. (Farsça)

hürriyet-i kalem

  • Yazı yazma hürriyeti.

huruf-u ecnebi

  • Yabancı harfler.

hüsn-ü hilkat

  • Yaratılışın güzelliği.

huşşaf

  • Yarasa kuşu.

huzur

  • Yakınında olma.

huzuren

  • Yakınında olarak.

i'mal / i'mâl / اعمال

  • Yapma, işleme, iş yapma.
  • Yapma, işleme. (Arapça)

i'mar

  • Yapmak. Tâmir etmek. Şenlendirmek. Mâmur kılmak. Harabilik ve ıssızlıktan kurtarmak.

ianat / iânât / اعانات

  • Yardımlar.
  • Yardımlar, bağışlar. (Arapça)

iane / iâne / اعانه

  • Yardım. İmdat. Yardım için istenen, toplanan şey.
  • Yardım, destek.
  • Yardım.
  • Yardım, bağış. (Arapça)

ibadet-i fıtriye

  • Yaratılıştan gelen ibadet.

ibavet

  • Yabancı bir adamın bir çocuğa baba gibi olması, babalık yapması.

ibda'kar / ibdâ'kâr / ابداعكار

  • Yaratıcı, yenilik getiren. (Arapça - Farsça)

ibrani / ibrânî

  • Yahudi sülalesi, o sülaleden olan kimse.

ibrar

  • Yapılan yeminin doğru olduğu tasdik edilme.

ibri / ibrî

  • Yahudi, İbrani.

ibriyyun

  • Yahudiler, İbraniler.

ibzaz

  • Yağlanma, şişmanlama, semirme.

icad eden

  • Yaratan, var eden.

icad etmek

  • Yaratmak, var etmek.

icad u ibda / icâd u ibdâ

  • Yapma ve yaratma.

icad vermek

  • Yaratma özelliğini vermek.

icadat / icâdât

  • Yaratmalar.

icadi / icadî / îcadî

  • Yaradılışa dâir.
  • Yaratmayla ilgili.

icadsız

  • Yaratma özelliği olmayan.

iclinbab

  • Yan yatmak.

icra ettirmek

  • Yaptırmak.

icraat / icrâât / اجراآت

  • Yapılanlar. (Arapça)

içtihad-ı hata / içtihad-ı hatâ

  • Yanlış ve hatâlı hüküm çıkarma.

idare kandili

  • Yatak odalarını aydınlatmağa ve elde gezdirmeğe mahsus küçük, ışığı az lâmba.

idare-i maişet

  • Yaşayış için gerekli olan ihtiyaçlar.

idare-i taayyüş

  • Yaşamı idare etme.

idarehane

  • Yazıhane, müdüriyet.

ıdca'

  • Yatırmak.

idna'

  • Yakın etmek, yaklaştırmak.

idrak ettirmek

  • Yaşatmak, değer ve yüceliğini göstermek.

ıdtıca'

  • Yan yatmak.

ifade-i naşir / ifade-i nâşir

  • Yayımcının yazar ve eseri hakkındaki sözü.

ifade-i tahririye

  • Yazı ile anlatış.

ifşa / ifşâ

  • Yayma, duyurma.

iftira / iftirâ

  • Yalan yere birisini suçlama, suç atma.
  • Yapmadığı hâlde kötü bir işi birisine yükleme, yalan yere birisine suç isnat etme gösterme. Birine suç atma, bühtân.

iğfal / iğfâl

  • Yanıltma ve aldatma.

igfaliyyat

  • Yanıltıp aldatmak için söylenen sözler.

iğlat / iğlât / اغلاط

  • Yanıltma. (Arapça)

igtinam

  • Yağma etmek. Fırsatı ganimet bilmek.

iğtinam

  • Yağmalama.

ihrak / ihrâk / احراق

  • Yakma.
  • Yakma.
  • Yakma. (Arapça)
  • İhrak edilmek: Yakılmak. (Arapça)
  • İhrak olunmak: Yakılmak. (Arapça)

ihrak etme

  • Yakma.

ihrakan

  • Yakmak suretiyle.

ihsa'

  • Yalnız bir ilim ve san'at dalıyla meşgul olup, o hususda ihtisas yapıp terakki etme. Husyelerini çıkarma, iğdiş etme, eneme, erkekliğini giderme.

ıhsas

  • Yaramaz iş yapmak.

ihtilakıyyat

  • Yalanlar, aslı olmayan sözler. Uydurma sözler.

ihtimalat-ı karibe

  • Yakın ihtimaller.

ihtirak / احتراق

  • Yanma. (Arapça)

ihtiyac-ı fıtri / ihtiyac-ı fıtrî

  • Yaratılıştan gelen doğal ihtiyaç.

ihtiyare

  • Yaşlı kadın.

ihtiyariyat

  • Yapılması insanın kendi elinde olan şeyler.

ika / îka / îkâ / ایقا

  • Yapma, etme.
  • Yapma. (Arapça)
  • Îka etmek: Vermek, bırakmak. (Arapça)

ikaat / îkaât

  • Yapıp etmeler.

ikaniyye / ikâniyye

  • Yakînî bilgiye tabi olanlar. Din ve bilginlerce ileri sürülen şeyleri delil aramaksızın doğru sayan anlayış.

ıksar

  • Yapabileceği ve elinden geldiği halde ihmâl etme.

iktan

  • Yapıştırma veya yapıştırılma.

iktidar-ı hayatiye

  • Yaşama gücü.

iktiran / iktirân / اقتران / اِقْتِرَانْ

  • Yakınlaşma, yaklaşma. (Arapça)
  • Yakın olma.

iktitab

  • Yazılmış olan bir şeyin kopyasını çıkarma, suretini alma.

ilanname / ilânnâme

  • Yazılı duyuru.

ilhaz

  • Yan bakışla bakma.

ilsak / ilsâk

  • Yapışmak. Bitişmek. Ulaşmak. Yapıştırılma. Kavuşturulmak.
  • Yapışma, bitişme.

iltida'

  • Yalvarma.

iltihab / iltihâb

  • Yanma, kızışma.

iltiham / iltihâm / التهام

  • Yara kapanması. (Arapça)

iltiyam / iltiyâm / التيام

  • Yara iyileşmesi. (Arapça)

iltizak

  • Yapışma, birleşme.

imal / îmâl

  • Yapma, yapım.

imalat / îmâlât

  • Yapmalar, yapımlar.

imar / îmar

  • Yapma, onarma, şenlendirme.

imdad / imdâd / امداد

  • Yardım.
  • Yardım.
  • Yardım isteme, imdat. (Arapça)

imdadat / imdâdât

  • Yardımlar.

imdadat-ı hassa-i rahmaniye / imdâdât-ı hassa-i rahmâniye

  • Yarattıklarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran Allah'ın özel yardımları.

imdat / imdât

  • Yardım dileme.

imdat etmek

  • Yardım etmek.

imtar

  • Yağdırma veya yağdırılma.

imtar-ı matar

  • Yağmur yağdırma.

in

  • Yabani hayvanların barınağı, yuvası. Mağara.

in'ikas / in'ikâs / اهعكاس / اِنْعِكَاسْ

  • Yansıma, aksetme.
  • Yanıyma. (Arapça)
  • Yansıma.

in'ikas etmek / in'ikâs etmek

  • Yansımak.

in'ikasat / in'ikâsât

  • Yansımalar, aksetmeler.

inayat / inâyât

  • Yardımlar.

inayet / inâyet / عِنَايَتْ

  • Yardım.
  • Yardım.

inayethah / inâyethah / inâyethâh

  • Yardım isteyen.
  • Yardım isteyen.

inayetkar / inayetkâr / inâyetkâr

  • Yardım ve iyilik eden. Lütuf ve inayette bulunan. (Farsça)
  • Yardım ve iyilik eden, lütuf ve inayette bulunan.
  • Yardım eden.

inayetkarane / inâyetkârâne

  • Yardım edercesine.

inayetli

  • Yardımlı, lütuflu.

inayetname / inâyetnâme

  • Yardım yazısı.

inayetperver / inâyetperver

  • Yardımsever.

inayetperverane

  • Yardım ve ihsan etmeyi severek.

inbisas

  • Yayılıp dağılma.

ind

  • Yanı, katı.
  • Yan, kat.

inde'l-muhakeme

  • Yargılanma anında, duruşma sırasında.

indi / indî

  • Yanlı, taraflı; objektif olmayan.

indimal

  • Yara iyi olma, kapanma.

indimiz

  • Yanımız.

indimizde

  • Yanımızda.

infitak

  • Yarılma, sökülme.

infitar / infitâr

  • Yarılma, açılma.
  • Yarılma.
  • Yarılma, açılma.

inhicaf

  • Yalvarıp yakarma.

inhisar etme

  • Yalnız birşeye ait kılma.

inhişaş-ı evrak

  • Yaprakların hışırtısı.

inikas / inîkas

  • Yansıma.

inkar / inkâr / انكار

  • Yadsıma, reddetme. (Arapça)
  • İnkâr edilmek: Yadsınmak. (Arapça)
  • İnkâr etmek: Yadsımak. (Arapça)

inşa / inşâ / اِنْشَا

  • Yapma, kurma.
  • Yapma, vücuda getirme.
  • Yapma, ortaya çıkarma.

inşa ve kitabet / inşâ ve kitâbet

  • Yazı yazma, telif etme.

insaf

  • Yaprak yaprak olma, lime lime olup dağılma.

inşikak / inşikâk / انشقاق

  • Yarılma.
  • Yarılma, ikiye bölünme.
  • Yarılma, bölünme. (Arapça)
  • İnşikâk etmek: Yarılmak, bölünmek. (Arapça)

inşiram

  • Yarık yarık olma.

intifa' / intifâ' / انتفاع

  • Yararlanma. (Arapça)

ıntıfa-yı harik

  • Yangının sönmesi.

intişar / intişâr / انتشار / اِنْتِشَارْ

  • Yayılma.
  • Yayılma.
  • Yayılma.
  • Yayılma.
  • Yayılma.

intişar eden

  • Yayılan.

intişar etme

  • Yayılma.

intişar etmek

  • Yayılmak.