LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te yağ ifadesini içeren 706 kelime bulundu...

a'ma

  • Kör. Gözü görmeyen.
  • Manevi körlük, cahillik, bilgisizlik.
  • Yağmur bulutları.

a'sam-ül yümna / a'sâm-ül yümnâ

  • Sağ ayağı beyaz olan at, geyik veya koyun.

ab

  • Su. (Farsça)
  • Mc : Yağmur. (Farsça)
  • Letâfet, güzellik. (Farsça)
  • İtibar. (Farsça)
  • Irz, nâmus. (Farsça)
  • Vakar. (Farsça)
  • Cilâ. (Farsça)
  • Keskinlik. (Farsça)

ab-ı abisteni / ab-ı âbistenî

  • Nebatların beslenip büyümesi için zaruri olan su ve yağmur.
  • Gebeliğe sebep olan su, meni.

abeket

  • (Çoğulu: Abekât) Tâne, az şey.
  • Tuluk içinde kalan yağ bakiyyesi.
  • Ekmek parçası.
  • Yılan başı dedikleri ufacık akça boncuk.

adeta / adetâ / âdeta / عادتا

  • Âdet olduğu üzere, her vakitki gibi, alelâde. Bayağı surette, âdi bir suretle. Düpedüz.
  • Basbayağı. (Arapça)

adi / âdi

  • Bayağı, aşağı, sıradan.

afs

  • Hapsetmek.
  • Deve sürmek.
  • Arkasına ayağıyla vurmak.

agzel

  • (Çoğulu: Uzelân-Uzul) Eğri kuyruklu at.
  • Silahsız kimse.
  • Yağmursuz bulut.

ahdet

  • (Çoğulu: Ahâd) Yağmur yağdıktan sonra yağan yağmur.

akan

  • Deve ayağını bağladıkları ip.

aker

  • Zeytinyağı tortusu.

akib

  • Ayağın ökçesi. Adamın evlâdı, evlâdının evlâdı.

akim / akîm

  • Neticesiz, sonu yok. Beyhude.
  • Yağmur getirmeyen rüzgar.
  • Çocuğu olmayan, kısır. Doğurmayan (kadın), doğurtmayan (erkek).

akıncı

  • Keşif, yağma ve tahrib kasdıyla ecnebi memleketlere akın yapan kişi. Akıncılık, Osman Bey zamanında başlamıştır.

akis

  • Yere gömüp köklendikten sonra kestikleri üzüm çubuğu.
  • Üzerine yağ koyup içtikleri taze süt.
  • Sütlü çorba.

aks

  • (Çoğulu: Ukus) Hilâf, muhâlif, zıd, ters.
  • Gölge gibi şeylerin bir yerde eser peydâ etmesi. Sesin veya ışık gibi şeylerin bir yere çarparak geri dönmesi.
  • Döndürmek.
  • Bir şeyin evvelini ahir ve âhirini evvel yapmak.
  • Devenin yularının ucunu ayağına bağlamak.
  • <

aktar

  • (Tekili: Kutr) Kuturlar. Çaplar. Dâirenin merkezinden geçen doğru hatlar.
  • Her taraf.
  • Güzel kokulu yağlar vesaire satan adam. Güzel kokular tâciri.
  • Ecza, ilâç satan adam.
  • Mahalle aralarında bazı baharatla iğne, iplik vesaire satan satıcı.

ale / âle

  • Güneş, yağmur gibi etkenlerden korunmak için yapılmış barınak.
  • Fakirlik.

ale-l-ade

  • Adet olduğu üzere.
  • Bayağı, basbayağı.

alelade / alelâde / على العاده

  • Sıradan, bayağı. (Arapça)

amiyane / âmiyane / âmiyâne / عاميانه

  • Âdice. Bayağıca. Cahillere yakışır surette. (Farsça)
  • Bayağı, avamca. (Arapça - Farsça)

anin

  • Yağ çıkarmağa mahsus olan yayık. (Farsça)

aren

  • Davar ayağında olan kuru kemre.
  • Yarık.
  • Bir nesne yumuşak olmak.

arz

  • (Erz) Yeryüzü, toprak, zemin, dünya.
  • Aşağı ve alçak.
  • Memleket, ülke.
  • Küre.
  • İklim.
  • Davarın ayağının altı.

asalet

  • Temiz soyluluk. Soy sop temizliği. Köklülük.
  • Rüsuh.
  • Metanet. Necabet. Zâdegânlık.
  • Kendi işi için bizzat ve kendisi nâmına hareket.
  • Edb: Yazıda veya sözde bayağı tâbirlerin bulunmaması.

asar / asâr

  • Yağcı, yağ satıcısı.

asem

  • Kesbetmek. Kazanmak. çalışmak.
  • Dirsekten itibaren elin kuruyup çolak ve eğri olması.
  • Ayağın topuktan kuruyup eğilmesi ve aksak olması.

asir / âsir

  • Üzüm ve benzeri şeyleri şıra yapmak veya yağını almak için sıkan.
  • Ayağı kayan.

asire

  • (Çoğulu: Asirât) Hayvanın ayağının arasına takılan köstek.

asma / asmâ

  • Ön ayağı beyaz olan dişi koyun.

aşzan

  • Ayağı kesilmiş gibi emekleyerek yürümek.

ateş-bar / ateş-bâr

  • Ateş yağdıran. (Farsça)

ateşbar / âteşbâr / آتش بار

  • Ateş yağdıran. (Farsça)

avniye

  • Serasker Hüseyin Avni Paşa tarafından ilk olarak, daha sonra da Sultan Mecid ve Sultan Aziz zamanında giyilen kolsuz asker kaputu.
  • Bir nevi yağmurluk.

azin / âzîn

  • Kaide, kanun. (Farsça)
  • Süs, zinet, güzellik. (Farsça)
  • Yoğurttan yağ çıkarmak için hususi olarak yapılmış yayık. (Farsça)

azz

  • Galib olmak.
  • Çok yağmur yağmak.

ba'l

  • (Çoğulu: Buûl) Cahiliyet devrine mahsus bir put. Güneş Tanrısı.
  • Karıkocadan herbiri.
  • Yılda bir kez yağmur yağan yüksek yer.
  • Hayret.
  • Zaaf, zayıflık.

bad-pay

  • Ayağı çabuk olan (at ve sâire). (Farsça)

bad-seyr

  • Hızlı yürüyen, rüzgâr gibi koşan, ayağına çabuk. (Farsça)

bagare

  • Şiddetle yağan yağmur.

bagşe

  • (Çoğulu: Buguş) Çisenti yağmurdan biraz fazlaca olan yağmur.

bagy

  • Azgınlık. Zulüm, İsyan.
  • İstemek, talep etmek.
  • Haddini tecâvüz etmek.
  • Yaranın şişmesi.
  • (Yağmur) şiddetle yağmak.

bahs

  • Noksanlık. Azlık. Nâkıs. Az.
  • Akarsu ile sulanmayıp yağmur suyu ile mahsül alınabilen tarla.
  • Zulüm. İşkence.
  • Uzaklık.
  • Gümrük almak.
  • Göz çıkarmak.

baliga / bâliga

  • Koyun ve keçi ayağı.

banbu

  • (Malezya dilinden) Sıcak ve yağışlı bölgelerde yaşıyan bir bitki cinsi. Buğday ailesinden olup ikiyüzden fazla çeşiti vardır.

bar / bâr / بار

  • Ek olup "saçan, yağdıran, döken, ışık veren" gibi mânâda kelimeler teşkil edilir. Meselâ: Ateşbâr : Ateş saçan. Ateş yağdıran. (Farsça)
  • Allah.
  • Yemiş, meyva.
  • Yük, ağırlık.
  • Yağdıran, serpen, döken.
  • Yük. (Farsça)
  • Defa, kez. (Farsça)
  • Tanrı. (Farsça)
  • Meyva. (Farsça)
  • Yağdıran. (Farsça)
  • Bâr vermek: Meyva vermek. (Farsça)

baran / bârân / باران

  • Yağmur. Rahmet. (Farsça)
  • Yağmur.
  • Yağmur. (Farsça)

baran ü tegerg / bârân ü tegerg

  • Yağmur ve dolu.

baran-ı feyz ve rahmet / bârân-ı feyz ve rahmet

  • İlâhî rahmet, feyz ve bereket yağmuru.

baran-ı feyz-i rahmet / bârân-ı feyz-i rahmet

  • İlâhî rahmet, feyz ve bereket yağmuru.

baran-ı marifet / bârân-ı mârifet

  • Allah'ı tanıma, bilme yağmuru.

baran-riz / bârân-riz

  • Yağmur saçan, yağmur döken. (Farsça)

barani / bârânî

  • Çivit mavisi renginde, Osmanlılar zamanında Selânik'te dokunan bir cins çuha. Yeniçeri ve Acemi oğlanlarına aralık ve ocak (erbain) aylarında verilen yağmurluk bârâniden yapılırdı. Yağmurluk, yağmurdan muhafaza eden şey. (Farsça)
  • Yağmurla ilgili. (Farsça)

barende

  • Yağdıran, yağdırıcı. (Farsça)

barika / bârika

  • (Çoğulu: Berâik) Üzerine biraz yağ dökülmüş olan süt.
  • (Çoğulu: Bevârık) Parıltı. Parıldayan.

bariş / bâriş

  • Yağmur. (Farsça)
  • Sağnak. (Farsça)

başaltı

  • t. Gemilerin baş tarafında tayfa ve er koğuşları.
  • Yağlı güreşlerde baş'ın altındaki derece.

be-ser ü pa / be-ser ü pâ

  • Baştan ayağa. (Farsça)

bed-tıynet

  • Yaradılışı, fıtratı, tabiatı fena ve kötü olan, soyu bozuk, bayağı adam. (Farsça)

bedanet

  • Yağlı, besili olma. Semizlik.

bekale

  • Yağla karışmış keş.
  • Karıştırmak.

bekile

  • Yağla karışmış keş.

belil

  • Islanmış olan şey.
  • Serin ve yağmurlu rüzgâr.

bered

  • Daha ziyade fırtınalı havalarda yağan dolu.

besise

  • Bir çeşit yemek.
  • Yağ ve undan yapılan bir çeşit bulamaç.
  • Ayrılık, nifak, iftira, ihtilaf.

beşyun / beşyûn

  • Semiz, besili, yağlı. (Farsça)

bevk

  • Fenalık, düşmanlık, keder ve belâ meydana getirme.
  • Musibet, felâket.
  • İzinsiz ve habersiz olarak bir yere aniden çıkagelme.
  • Çalıp çırpma.
  • Yalan söz.
  • Boşboğaz (adam).
  • Şiddetli yağmur.

bezir

  • Ekilecek tohum, tane.
  • Keten tohumundan çıkarılan bir yağ. Bu yağ, yağlıboya yapmakta kullanılır.

bıtta

  • Yağ koydukları bardak.

bozkır

  • Yağışlı mevsimler de yeşeren ot cinsinden bitkilerin ve bazı bodur ağaçların yetişebildiği yarı kurak yer.

buak

  • Şiddetli sel.
  • Şiddetli ses, sadâ. Haykırış.
  • Birden bire, ansızın gelen yağmur.

büak

  • Yağmuru şiddetle yağan bulut.

burak

  • Binek. Cennet'e mahsus bir binek vâsıtası. (Kelimenin kökü; (Berk) dir. Burak'ın Hadis-i Şerife göre ta'rifi: "Merkepten büyük, katırdan küçük hacimde bir dâbbe ki; ayağını gözünün müntehasına basar." Bu ise bir berk ve elektrik sür'atini anlatır. (E.T. sh: 3150)

çabükpa / çâbükpâ / چابك پا

  • Ayağına çabuk. (Farsça)

çakşır

  • İnce kumaştan yapılan uzun bir çeşit şalvar.
  • Kuşların ayağındaki tüy.

çapul / çapûl

  • Yağma, saldırı. (Farsça)

çapulcu / çapûlcu

  • Başkasının malını çalan, talan edip yağmalayan.
  • Düşman toprağına atla hücum edip yağma eden. Akıncı, yağmacı.

cazgır

  • Yağlı güreşlerde pehlivanları seyircilere takdim edip dualarını okuyarak onları meydana çıkaran kimse.

ceda

  • Bol yağmur, rahmet.
  • Hediye, ihsan. İn'âm.
  • Avantaj, kazanç.

cedva

  • Bol yağmur, rahmet.
  • Armağan hediye.

cefl

  • Yağmuru yağmış bulut.

ceham

  • Yağmur vermeyen bulut.

cemad

  • Cansız ve kurumuş olmak.
  • Yağmur yağmayan yer.
  • Sütü olmayan deve.
  • Donmuş, katı cisim.

ceml

  • Yağ eritmek.

cerad

  • Çekirge.
  • Mc: Yağmacılar gürûhu.
  • "Cerâde"nin çoğulu.
  • Çekirgeler.
  • Yağmacılar.

çerb

  • Besili, semiz, yağlı. (Farsça)
  • Muvafık, münasib, uygun. (Farsça)
  • Temayüz, imtiyaz. Diğerlerinden fazla ve üstün olma. (Farsça)

çerb-pehlu

  • Besili, semiz, gövdeli, yağlı. (Farsça)

ceya'

  • Yağmur.

ceza-üş şart

  • Şartın cevabı. Meselâ: Zeyd ayağa kalkarsa, ben de kalkarım cümlesindeki, "ben de kalkarım" ifadesi, birinci cümlenin cevabıdır.

cilf

  • Boş küp.
  • Kırılmış, ufanmış köpek esfeli. Arı kovanı.
  • Kuru ekmek parçası. Kuru ekmek kenarı.
  • Yüzülüp karnı çıkmış ve başı ile ayağı kesilmiş koyun.
  • Her nesnenin parçası.
  • Hoyrat, kaba. Ayak takımından.

çolpa

  • Bir ayağı sakat olan. (Farsça)
  • Yürürken ilk defa sol ayağını atan. (Farsça)
  • Mc: Beceriksiz. Eli yakışıksız. (Farsça)

cübcübe

  • (Çoğulu: Cebâcib) Korkutmak.
  • Yağ koymağa mahsus deri zenbil ve büyük desti.
  • Çok su.
  • Erimiş yağ.

cümmar

  • Hurma yağı denilen beyaz bir maddedir ve hurma ağacının başından çıkar ve araplar onu yerler.

cündeb

  • (Cündüb) Bir nevi çekirge.
  • Mc: Yağmacı.

cünnet

  • Örtü, kadın başörtüsü.
  • Yağan.
  • Kalkan.

daak

  • Davarın ayağıyla kazılmış yer.

dafate

  • Ayağa giydikleri bir cins pabuç.
  • Kişinin aklı ve reyi zayıf olmak.
  • Bir oyun çeşidi.

dagbus

  • (Çoğulu: Dagabis) Küçük hıyar.
  • Sirkeyle ve zeytin yağıyla yenen bir ot.

dahamis

  • Bahadır, kahraman.
  • Karayağız, iri yapılı adam.

dahk

  • Tere yağı.
  • Bal.
  • Kar.
  • Ağzı yarılmış olan çiçek tomurcuğu.

dahs

  • Ayağıyla tepinmek.

dalkavuk

  • Menfaati için hoş görünmeye çalışan, yağcılık ve soytarılık eden.

debbe

  • (Çoğulu: Debbât) Matara dedikleri su kabı.
  • Yağ. Bal ve macun koyacak kaplar.

decen

  • Çok yağmur.

decn

  • Bol yağmur, rahmet.
  • Havanın bulutlu olması.
  • Bir yerde mukim olma. Bir yerde oturma.

dehmece

  • İhtiyar kişinin ayağında köstek var gibi yab yab yürümesi.

dehn

  • Değnekle vurmak.
  • Yağmurun, yeri ıslatması.
  • Bir şeyi yağlamak.
  • Bir kimseye münâfıkane muâmele etmek.

delik

  • Hurma ve yağdan yapılan bir yemek.
  • Oğmaç aşı.
  • Rüzgârın yerden savurup tozuttuğu toprak.

desem

  • (Çoğulu: Düsum) Yağ.
  • Uyuz.

dess

  • Yavaş yağan yağmur.
  • Acıtıcı derecede dövmek.
  • Def'etmek.

devs

  • Ziynet etmek, süslemek.
  • Bir şeyi ayağı ile basıp çiğnemek.

dihan

  • Kırmızı deri, sahtiyan.
  • (Tekili: Dühn) Vücuda sürünülecek yağlar.

dime

  • (Çoğulu: Diyem) Gündüz veya gecenin üçte biri miktarı ile tam gün kadar sürebilen, gürleme ve yıldırımı, olmayan yağmur.

dırs

  • Azı dişi.
  • Katı, muhkem yer.
  • Az yağmur.
  • Kötü huy.

diyas

  • Ekini davar ayağı ile bastırıp çiğnetmek.
  • Kılıcı ruşen etmek, kılıcı parlatmak.

dücünne

  • (Çoğulu: Dücünnât) Bulut kat kat olma.
  • Karanlık, zulmet.
  • Yağmur yağma.

duhmesan

  • Kara yağız, iri yapılı adam.
  • Akılsız adam.

dühn

  • Ot, yemiş veya çiçekten çıkarılan yağ.

duhseman

  • Kara yağız, iri vücutlu adam.

dürer-bar / dürer-bâr

  • İnciler yağdıran.
  • Mc: Çok kıymetli ve güzel sözler söyleyen.

dürüşt

  • Katı, kalın, yağun. (Farsça)
  • Kaba, sert. (Farsça)

düsum

  • (Tekili: Desem) Yağlar.

ebabil / ebâbil

  • Dağ kırlangıcı; kuş sürüsü; Kâbe'yi yıkmaya gelen Habeş kumandanı Ebrehe'nin ordusuna gökten taş yağdıran kuşlar.

ebabil kuşları / ebâbil kuşları

  • Kâbe'yi yıkmaya gelen Habeş kumandanı Ebrehe'nin ordusuna gökten taş yağdıran mübârek kuşlar.

ebib

  • İri taneli yağmur.

ebr-i baran / ebr-i bârân

  • Yağmur bulutu.

ebric

  • Yayık adı verilen ve yoğurttan yağ çıkarılan nesne.

edani

  • (Tekili: Ednâ) Ednâlar, en deniler, en alçaklar. Alçak, pek bayağı ve aşağılık kimseler.

edeb-i kelam / edeb-i kelâm

  • Söz güzelliği, söz zarifliği.
  • Edb: İfade arasında bayağı ve çirkin tabirlerin bulunmaması. İfadenin güzel oluşu.

edhan

  • (Tekili: Dühn) Sürülecek güzel kokulu yağlar.

edhem

  • (Çoğulu: Dühem-Edâhim) Karayağız at.

edlem

  • Karayağız, siyah adam.
  • Kara eşek.
  • Uzun yanaklı.
  • Uzun boylu.

ednas

  • (Tekili: Denes) Pislikler, necisler, kirler.
  • En aşağılar, âdi ve bayağı kişiler.

edsem

  • Çok yağlı (şey.)

efda'

  • Eli ve ayağı eğrilmiş.

ehass

  • En hasis. En bayağı.
  • En has, en özel.
  • En bayağı.

ehl-i garet

  • Yağmacı, çapulcu.

ehl-i garet ve fesad

  • Baskın yapıp yağmalayan çapulcu ve bozguncu güruh.

ehven

  • Daha aşağı. Daha ucuz. Bayağı. Adi.
  • Zararı az olan. En zararsız.

emtar

  • (Tekili: Matar) Yağmurlar.
  • Yağmurlar.

ermiye

  • (Tekili: Remi) Remiler, kasırga bulutları ki, bu bulutlardan dolu yağar.

esafil

  • (Tekili: Esfel) Esfeller. Sefâlet çekenler. Pek adi ve bayağı kimseler. Çok alçak olanlar.

esbab-ı zahiriye-i süfliye

  • Görünürdeki alçak ve bayağı sebepler.

esham

  • Küçük katreli yağmur.
  • Kara nesne, esved.

esmer / اسمر

  • Karayağız, esmer, koyu tenli. (Arapça)

falaka / فلقه

  • Falaka, ayağa sopa atarak acı çektirmek için hazırlanan düzenek. (Arapça)

fed'a

  • El ve ayağı eğri olan kadın. (Müz: Efdâ)

feda'

  • El ve ayağın eğilmesi.

felak

  • Tan zamanı, subh, fecir.
  • İki tepe arasındaki düzlük.
  • Bütün mahlukat.
  • Suçlunun ayağına vurulan tomruk, falaka.
  • Cehennem.

ferhunde-pay / ferhunde-pây

  • Ayağı uğurlu olan. (Farsça)

feruka

  • Böğürün yağı.
  • Korkak kişi.

feşc

  • Ayağını ayırıp apışmak.

fevziye

  • Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması üzerine II.Sultan Mahmud tarafından eski odalar mevkiine verilen isimdir. Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması esnasında, yeni odalar Kara Cehennem'in attığı yağlı paçavralarla yanmış, eski odalar da ocağın ilgasından birkaç gün sonra yıktırılmıştır. Gerek yanan ve gerekse

fikr-i amiyane / fikr-i âmiyane

  • Bayağı fikir, alelâde düşünce.

fill

  • Yağmur yağmayıp ot bitmeyen yer, otsuz yer.

firşat

  • Genişlik, vüs'at.
  • İki ayağının arasını ayırıp genişletmek.

fukka'

  • Ekseriya şerbet içilen kap.
  • Yağmur suyunun üstünde olan kabarcık ve köpük.

gabise / gabîse

  • Keş ile karıştırılmış yağ.

gabye

  • Büyük taneli olan şiddetli yağan yağmur.

gafak

  • Yağmurun yavaş yavaş yağması.GAFER (Gufâr)Ğ : Kadının baldırında, alnında veya başka yerinde olan kıl.

garat / gârât

  • (Tekili: Gâret) Yağmalar. Çapulculuklar.
  • Gasplar, yağmalar.
  • Yağmalar.

garet / gâret / غارت

  • (A, uzun okunur) Yağmacılık. Düşmanın malını yağma etmek.
  • Göbek.
  • Gasp, yağma.
  • Yağma, talan, çapul.
  • Yağma. (Arapça)

garet-ger

  • Yağmacı. Çapulcu.

garetger / gâretger / غارتگر

  • (A, uzun okunur) Yağmacı. Çapulcu. (Farsça)
  • Yağmacı. (Arapça - Farsça)

garetgeran / garetgerân

  • Yağmacılar, çapulcular. (Farsça)

garetgir / garetgîr

  • Yağmacı.

garetkar / garetkâr

  • Çapulcu, yağmacı.

gays

  • İmdad. Yardım.
  • Yağmur.
  • Yağmurla meydana çıkan çayır.

gays-ı nafi' / gays-ı nâfi'

  • Faydalı yağmur.

gevher-bar

  • Cevher yağdıran. (Farsça)

gonce-i ab / gonce-i âb

  • Yağmur yağarken suyun yüzünde meydana gelen kabarcık.

guyus

  • (Tekili: Gays) Yağmurlar.

habis / habîs

  • Kötü, alçak, pis, âdî, bayağı.
  • Haram.

habz

  • Ekmek pişirmek.
  • Ekmek vermek.
  • Sözü birbiri ardınca söyleyip yürümek.
  • Devenin ayağını yere vurması.

hacace

  • (Çoğulu: Hıcc) Su üstünde olan yağmur kabarcığı.

hacat-ı süfliye / hâcât-ı süfliye

  • Aşağılık ve bayağı ihtiyaçlar.

hacelan

  • Ayağında köstek olan kişinin yürümesi.
  • Bir ayak üstüne yürümek.

hademe

  • Hizmetçiler, hâdimler.
  • (Çoğulu: Hıdâm) Halhal.
  • Devenin ayağını bağladıkları kayış.

hadid / hadîd

  • Dağ eteği.
  • İçinde yağmur suyu biriken alçak çukur.
  • Arz, yer, dünya.

hadise-i cevviye / hâdise-i cevviye

  • Hava olayı; yağmur, kar gibi.

hadise-i rahmet / hâdise-i rahmet

  • İlâhî şefkat, merhametin göründüğü yağmur olayı.

hafa

  • Çok yürümekten adamın ayağının ve davarın tırnağının aşınması.

hafc

  • Titremek.
  • Ayağını eğri basan.

hak-i der-i al-i aba / hâk-i der-i âl-i abâ

  • Hz. Peygamber'in (a.s.m.) neslinden gelenlerin ayağının tozu.

hak-i pa-yi alileriniz / hak-i pâ-yi âlileriniz

  • Mübarek ve yüce zatınızın ayağının tozu, toprağı.

hak-i pa-yi ekremi / hâk-i pâ-yi ekremî

  • Mübarek, değerli ayağın tozu.

hak-i pa-yi zat-ı alileriniz / hâk-i pâ-yi zât-ı âlileriniz

  • Mübarek ve yüce zâtınızın ayağının tozu, toprağı.

hak-i pay / hâk-i pây

  • Ayağının tozu.

hak-pay / hâk-pay

  • Ayağın tozu, ayağın toprağı. Ayağın batığı toprak. (Farsça)

hall

  • Çözme. Çözülme. Karışık bir mes'elenin içinden çıkma.
  • Anlayıp karar vermek. Neticelendirmek.
  • Susam yağı.
  • Ezmek.
  • Açmak.
  • Dühul etmek, girmek.

hamit

  • Şiddetli, sağlam.
  • Üzerinde kıl olmıyan yağ tulumu.

hamızat-ı şahmiye / hâmızat-ı şahmiye

  • Yağ asitleri.

hamme

  • (Çoğulu: Humm) Kaplıcanın sıcak suyu.
  • Kuyruk yağının kıkırdağı.
  • Kızdırmak mânasına mastar da olur.

hamum

  • İç yağı.

hamye

  • İçine yağ ve zeytin konulan kap.

harib / harîb

  • Yağma olunmuş, soyulmuş, talan edilmiş.

harisa / harîsa

  • Yağmuruyla yer yüzünü süpürüp gideren bulut.
  • Kan çıkmayan azıcık baş yarığı.

haşel

  • Bayağılaşma, rezil olma. Bayağılık, rezillik, âdilik.
  • Her nesnenin kötüsü.

haşhaş

  • Kapsüllerinden uyuşturucu bir madde olan afyon; tohumlarından da yağı çıkarılan bir bitki.
  • Hazırlıklı.
  • Silâhlı ve zırhlı topluluk.

hasif / hasîf

  • (Çoğulu: Husef) Suyu hiç kesilmeyen su kuyusu.
  • Yağmuru çok olan bulut.

haşl

  • Herşeyin âdisi, bayağısı.

hass

  • Alçak, bayağı, âdi.
  • Marul.

haste / hâste / خاسته

  • Uzanmış. (Farsça)
  • Ayağa kalkmış. (Farsça)
  • Kalkmış, ayağa kalkmış. (Farsça)

hatil

  • Yorgun.
  • Devamlı yağan yağmur.

hatita

  • (Çoğulu: Hatâyit) İki tarafındaki yerlere yağdığı hâlde kendisine yağmur yağmayan yer.

haviyye

  • (Çoğulu: Havâyâ) Yağlı bağırsak.
  • Bağırsak.
  • Deve palanı.

haya

  • Yağmur.
  • Ucuzluk.

hayse

  • Hurmayı yağla ve keşle karıştırmak.

hazuf

  • Sür'atle yürüdüğünden ayağı altından taşlar atılan eşek.

hedm

  • Yıkmak, harab etmek. Parçalamak, mahvetmek.
  • Birisine vurup belini kırmak. (Râgibâ, düşmanın aldanma tevazularına.Seyl, divârın ayağın öperek hedmeyler.)(Râgıp Paşa)

hekk

  • şiddetli yağmur.
  • Kılıçla vurmak.

helel

  • Örümcek ağı.
  • Korku.
  • Yağmur evveli.

hellab

  • Yağmurlu soğuk rüzgâr.

hemime / hemîme

  • Yumuşak rüzgâr.
  • Ufak taneli yağmur.

henk

  • Katı yağmur.

hent

  • Bir nevi kirpi.
  • Göz içinde olan yağ.

herşefe

  • Bez veya aba parçası. (Su az olduğu zamanda yerden onunla yağmur suyunu alıp bir kabın içine sıkarlar.)
  • Çok yaşamış, ihtiyar, kuru kadın.
  • Çok eski olan kova.

hetalan

  • Akmak.
  • Göz yaşı ve yağmur pespeşe gelmek.

hetl

  • Ulaştırmak.
  • (Yağmur) çok yağmak.

hetlan

  • Sürekli yağan hafif yağmur.

hetn

  • Yağmur yağmak.

hezb

  • (Çoğulu: Hizâb-Ehazıb) Yağmur damlası birbiri ardınca damlamak.

hezbe

  • (Çoğulu: Hüzub-Hizâb Hizabât) İri katreli yağmur.
  • Otu az olan yüksek tepe.

hezecat

  • (Tekili: Hezec) Yağmur çisiltisi. Yağmur sesi.

hezim / hezîm

  • Sağanaklı yağmur.
  • Gök gürültüsü.
  • Koşarken kişneyen at.

hıba

  • Yağmurdan korunmak için kurulan çadır. Tente.

hıbat

  • Yüzde olan dağ ve nişân.
  • Davarın ayağında ve uyluğunda yapılan işâret.

hicar

  • Aygır atın ön ayağını arka ayağının birisine sağlamak.
  • Devenin ayağını bileğinden semer ağacına bağladıkları ip.

hiff

  • Yağmurunu döküp hafiflemiş bulut.
  • Biçilmediğinden tanesi dağılmış ekin.
  • Bir nevi balık.

hilal

  • Sâfi ve halis.
  • Sıdk ile dostluk etmek.
  • Ara. Aralık.
  • Zaman ve vakit.
  • İki şey arasına sokulmuş olan.
  • Buluttan yağmurun çıktığı yer.
  • Gr: Bir kelimenin aslını ve ondan türeyenleri gösteren tertip.
  • Kulak ve diş karıştırmak gibi şeylerde kull

hısset

  • Bayağılık, çirkinlik, değersizlik.

hitl

  • Yorgun deve.
  • Yağmurun aralıksız olarak yağması.
  • Sürekli olarak gözyaşı akmak.

horda

  • Göçebe ve ilkel olarak yaşayan, yağmacılık eden insan topluluğu. (Fransızca)

hoşkadem

  • Uğurlu ayağı olan, ayağı uğurlu. (Farsça)

hücnet

  • Kusur, noksan, ayıp.
  • Bayağılık, karışıklık, soysuzluk.
  • Sözdeki ayıp.

hufale

  • Arpa, buğday ve pirinç kabuğundan saçılan.
  • Her kabuklunun arınıp pâk olanı.
  • Her nesnenin kemi ve yaramazı.
  • Yağ tortusu.
  • Şıra sıkıntısı ve kepeği.

hulleb

  • Yağmursuz bulut.

huluskar / hulûskâr / خلوصكار

  • Yağcı, dalkavuk. (Arapça - Farsça)

hünane

  • İç yağı.

hunbar

  • Kan yağdıran, kan yağdırıcı. (Farsça)

huru'

  • Tanelerinden hintyağı çıkartılan ağaç.
  • Sütleğen otu.
  • Yumuşak ot.

hütul

  • Sürekli yağmur yağma.

hütun

  • Sürekli yağmur yağma.

ı'sar

  • Ayağını kaydırıp yere yıkmak.

ibad

  • Devenin ayağını bağladıkları ip.

ibzaz

  • Yağlanma, şişmanlama, semirme.

ictiyas

  • Yağma için dolanma.
  • Taleb etmek, istemek.

idare fitili

  • Eskiden geceleyin yatak odalarını aydınlatmak için zeytinyağı konmuş küçük bir tabağın içinde yakılan bir çeşit fitilin adıdır. Küçük petrol lâmbalarına da idâre denildiği için bunların fitillerine de bu ad verilir.

idcan

  • (İdcican) Gökyüzü yağmur bulutlarıyla örtülme.
  • Hava çok sisli ve dumanlı olma.

idrab

  • (Darb. dan) Rüc'u etmek, vaz geçmek. Bir şeyi yapmaktan yüz çevirmek. Mukim olmak.
  • Bir kimse üzerine kırağı yağmak.
  • Sıcak yel eserek yerdeki suyu kurutmak.
  • Ekmeğin pişmesi. (Kamus'tan alınmıştır.)

ıdtıgan

  • Ayağıyla kendi kendine vurmak.

iflal

  • Gidermek.
  • Yağmur gelmeyen yere yetişmek.

ifsam

  • Hastanın ateşinin düşmesi.
  • Kesilip bitme, tükenme.
  • Yağmurdan sonra hava açılma.

igare

  • Yağma etmek, hücum etmek.
  • Teşvik etmek. Gayrete getirmek. Acele etmek.

igtinam

  • Yağma etmek. Fırsatı ganimet bilmek.

iğtinam

  • Yağmalama.

iğtisal / iğtisâl

  • Gusl (boy) abdesti almak. Ağız ve burun dâhil bütün vücûdu hiç kuru yer kalmayacak şekilde baştan ayağa yıkamak.

ihza'

  • Semirme, yağlanma. Semirtme, semirtilme.

ikame

  • Oturtmak. Mukim olmak. Yerleştirmek. İskân eylemek. Bulundurmak. Meydana koymak. Vücuda getirmek. Dâva açmak. Ayağa kaldırmak. Kıyam etmek.

imtar

  • Yağdırma veya yağdırılma.

imtar-ı ahcar / imtar-ı ahcâr

  • Taş yağdırma.

imtar-ı matar

  • Yağmur yağdırma.

incam

  • Meydana çıkarma.
  • (Yağmur) dinme.

insicam

  • Suyun dökülüp devamlı akışı. Düzgünlük. Sağlam ve ıttırad ile ârızasız tertib üzere olmak.
  • Devamlı yağmur yağmak.
  • Edb: Düzgün, tertibli, pürüzsüz söz. Kitabın ifadesi güzelce ve düzgün tertib üzere olmak.

insina-yı kadem

  • Ayağın burkulması.

intihab

  • Kapışmak. Yağma suretiyle mal almak.

intihabat

  • (Tekili: İntihab) Yağmalar, talan etmeler, kapışmalar.

ıras

  • Devenin başını ayağına bağladıkları ip.

ırem

  • Irmak kenarı. "
  • Su bendi.
  • Dere, vâdi.
  • Sert yağan ve taneleri iri olan yağmur.
  • Gözsüz köstebek.
  • Kemikten etin suyunu almak.

irtac

  • Bir kimsenin sözünü kesme, konuşturmama.
  • Devamlı yağmur ve kar yağma.
  • Kapıyı örtme, kapama.
  • Kıtlık her tarafa yayılma.

işkil

  • Şüphe, vesvese. Vehimlenmek. (Farsça)
  • Hile, tezvir. (Farsça)
  • Sağ ön ayağı ve sol arka ayağı beyaz olan at. (Farsça)

istiare-i mekniye

  • (Kapalı istiare) Teşbihin temel unsurlarından yalnız benzetilenle yapılan istiare. Meselâ: Merhum Mehmed Akif'in:Şu karşımızda mahşer kudursa, çıldırsa,Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa,Değil mi ortada bir sine çarpıyor, yılmaz.Cihan yıkılsa, emin ol bu cephe sarsılmaz...beyitlerinde düşman k

istigase / istigâse

  • Yağmur isteme, yağmur duası etme.
  • Yardım ve imdad isteme.

istimtar

  • Yağmur dileme.

istirzal

  • (Rezalet. den) Rezil sayma. Kepaze, bayağı ve aşağılık görme.

istiska / istiskâ / استسقا

  • Su isteme.
  • Yağmur duasına çıkma.
  • Vücudun bir yerinde su toplanması.
  • Kıtlık, kuraklık vaktinde, sahrâya çıkıp, yağmur yağdırması için Allahü teâlâya yalvarmak, duâ etmek. Yağmur duâsı.
  • Yağmur duasına çıkma. (Arapça)
  • Vücutta su toplanması. (Arapça)

istiska namazı / istiskâ namazı

  • Kıtlık, kuraklık vaktinde, yağmur yağması için sahrâda kılınan namaz.

istiska'

  • (Saky. den) Su isteme. Susama.
  • Yağmur duasına çıkma.
  • Vücudun bazı yerlerinde su toplanması hastalığı.

istizlal

  • (Zelle. den) Ayağını kaydırmak istemek.
  • (Zill. den) Aşağılık ve zelil görme.
  • Bayağı ve âdi görülme.

itad

  • İnekten süt sağarken, hayvanın ayağına geçirilen ip.

ıtriyyat

  • (Tekili: Itr) Güzel kokulu yağ, esans gibi maddeler.

izar / izâr

  • Kefenin baştan ayağa kadar olan ve genişliği bir metreyi bulan parçası.

jaji / jajî

  • Tereyağı ile karışık peynirin tuluma konan şekli. (Farsça)

jik

  • Yağmur damlası. (Farsça)
  • Kirpi. (Farsça)

ka'del

  • Yağhane sepeti.

ka'f

  • (Çoğulu: Kıâf) Ayağı sert olarak basmak.
  • Ayak ile toprağı yerinden koparıp küremek.
  • Kap içindeki suyun tamamını içmek.
  • Koparmak.

ka'r

  • Karnı yemekten dolmak.
  • Arkası yağlı olmak.

ka'sele

  • Yürürken bir ayağını yere sürüyüp tozutmak.

kabbe

  • Yağmur damlası.
  • Gök gürlemesi.

kadana

  • Forsaların ayağına vurulan zincir.

kademi / kademî

  • Ayakla alâkalı. Ayağa mensub.

kademkeş

  • Ayağını çeken. Yanaşmayan, gitmeyen. (Farsça)

kaf'a

  • Yağcılar tokmağı.
  • Hurma kabuğundan yapılan, zenbile benzer kulpsuz bir nesne.

kafur / kâfur

  • Beyaz ve yarı şeffaf, kolaylıkla parçalanan bir madde. Sert, güzel kokulu, katı ve yağlı bir madde.
  • Cennette bir kaynak ismi.

kahif

  • Şiddetli yağmur.

kaıf

  • Yeri kazıp götüren, toprağı sürükleyen yağmur.

kais / kaîs

  • Çok yağmur.

kaneme

  • Kir.
  • Yağdan gelen pis koku.

kanif

  • İnsan cemaati.
  • Çok yağmur ve bulut.
  • Geceden bir parça.

kaput

  • Askerlerin üstlük elbisesi, yağmurluğu. (Fransızca)
  • Otomobillerin motor kısmını örten kapak. (Fransızca)

kar

  • (Çoğulu: Kur-Kirân) Zift, kara boya.
  • Deve. Dağ keçisi.
  • Ses çıkmasın diye ayağın kenarıyla yürümek.
  • Küçük tepe.
  • Kara taşlı yer.
  • Kara büyük taş.

karun

  • İki şeyi bir araya getiren.
  • Tez terleyen hayvan.
  • Arka ayaklarının tırnağı ön ayağının tırnağı yerine vâki olan hayvan.
  • İleride olan memeleri geride olan memelerine pek yakın olan dişi deve.

kasfe

  • (Çoğulu: Kasf-Kasefât) Deve sesi.
  • Merdiven ayağı.
  • Bir parça kum yığını.

kaşire

  • Derisi yarılmış olan baş yarığı.
  • Yerin yüzünü kazıp götürmüş olan yağmur.

kasme

  • Merdiven ayağı.

katarat-ı baran / katarat-ı bârân

  • Yağmur damlaları. Yağmur katreleri.

katr

  • Damlamak. Damlatmak. Damlayan şey.
  • Develeri katarlamak.
  • Birisini şiddet ve hiddetle yere çalmak.
  • Yağmur.

katre-i baran / katre-i bârân

  • Yağmur damlası.

katt

  • Kuru yonca.
  • Koğuculuk etmek, yalan söylemek, dedikodu yapmak.
  • Zeytin yağını fesliğen ile kokutmak.

kava'

  • Kimse olmalan ıssız yer.
  • İki tarafına yağmur yağıp ona yağmayan yer.

kay

  • Yağmurlu hava.

kedin

  • Etli ve yağlı kişi.

kef

  • Elin iç tarafı. Avuç.
  • Ayağın altı, tabanı.
  • Avuç dolusu.

kehd

  • Ayağı yere vurmak.

kell

  • (Çoğulu: Külul) Ağırlık.
  • Yorgunluk.
  • Ufak taneli yağmur.
  • Yetim.
  • Semizlik, besililik.
  • Cibinlik dedikleri ince örtü.

kemend

  • Eskiden idam için boyna geçirilen yağlı kayış. (Farsça)
  • Uzakta bulunan herhangi bir nesneyi yakalayıp çekmek için üzerine atılan ucu ilmekli uzunca ip. (Farsça)
  • Geyik ve benzeri hayvanların yuları. (Farsça)
  • Güzelin saçı. (Farsça)

kemkadr

  • İtibar ve kıymeti düşük. Adi, bayağı. (Farsça)

ker'

  • (Çoğulu: Küru') Suyu yerinden ağız ile içmek.
  • Yağmur suyu.
  • (Kız) erkek istemek.

kera'

  • Baldırları ince olmak.
  • Yağmur suyu.

kerdese

  • Bağ, kayd.
  • Ayağı bağlı olan kimsenin yürüyüşü.

keş

  • Yoğurt peyniri, yağsız âdi peynir.

kesid

  • Sürümsüz, geçmez, aranmaz. Bayağı, aşağı.

kesr-i adi / kesr-i âdi

  • Ondalık olmayan kesir. Bayağı kesir. Meselâ: 3/8, 7/20 gibi.

kidne

  • Et.
  • Yağ.

kılde

  • Yağ tortusu.

kımat

  • Örtü, sargı. Sarılacak bez. Beşik bağırdağı.
  • Keserken koyunun ayağını bağlamada kullanılan ip.

kirfi / kirfî

  • Bazısı bazısının üstüne yağılmış olan yüksek bulutlar.
  • Yumurtanın dış kabuğu.

kışde

  • Yağın tortusu.
  • Maymunun dişisi.

kışm

  • Et.
  • İç yağı.

kisvet

  • Elbise.
  • Özel kıyâfet.
  • Yağlı güreş yapan pehlivanların giydikleri, meşinden ve dar paçalı olan pantolon. Kisbet.

kıtkıt

  • Ufak taneli yağmur.

kıyam / kıyâm / قِيَامْ

  • Kalkma, ayakta durma, ayağa kalkma.
  • Namazın ayakta kılınan kısmı.
  • Bir işe kalkışma.
  • Karşı koyma, ayaklanma.
  • Ayakta durmak. Ayağa kalkmak.
  • Ayaklanmak. İsyan.
  • Ölümden sonra tekrar dirilmek.
  • Bir işe başlamak, devam etmek.
  • Satılan bir mal hakkında müşteri ile anlaşıp kararlaşma.
  • Canlanmak.
  • Kıyâmet günü (mânâsına da gelir).
  • Namazın iftitah tekbiri
  • Ayağa kalkma.

kıyam etme

  • Ayağa kalkma.

kıyam etmek

  • Namazda ayağa kalkmak.

külli / küllî

  • Külle mensub. Cüz'iyat ve ferdlerden meydana gelmiş olan. Umumi, bütün.
  • Çok, ziyade, fazla.
  • Man: İnsan dediğimiz zaman küll'ü ve küllîyi ifade etmiş oluyoruz. İnsanın eli, ayağı, kolu, gözü dersek cüz' ve cüz'îyi ifade etmiş oluruz. Dünya denilirse küll; dünyanın karaları, kı

kundak

  • Küçük çocukları sıkı bağlamaya yarıyan bezler takımı.
  • Yangın çıkarmak için bir yere sokulan, tutuşturulmuş yağlı bez çıkısı.

küsbe

  • Yağı veya suyu çıkartılmış her çeşit nebâti artıklar. Yağ posası.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kutb-i medar / kutb-i medâr

  • Âlemin nizâmı ile alâkalanan, bolluk-kıtlık, sağlık-hastalık, barış-savaş, rızık, yağmur ve benzeri olaylarla vazîfeli kılınan büyük zât. Kutb-ül-aktâb, Kutb-ül-ebdâl da denir.

kutb-ül-aktab / kutb-ül-aktâb

  • Âlemin nizâmı ile alâkalanan, bolluk, kıtlık, sağlık-hastalık, barış-savaş, rızık, yağmur ve benzeri olaylarla vazîfeli kılınan ricâl-i gayb yâni herkesin tanımadığı zâtların reisi. Emrinde üçler, yediler, kırklar... denilen yine bu işlerle vazîfeli seçilmiş kimseler bulunur.

kuule

  • Ayağının arkasıyla yerden toprak saçmak.

lagzide-pay / lagzide-pây

  • Ayağı kaymış. Ayağı sürçmüş. (Farsça)

lahh

  • Ulaşmak, varmak.
  • Yağmuru kesilmeyen bulut.

lahm ü şahm

  • Et ve yağ.

lakıh / lâkıh

  • (Çoğulu: Levâkıh) Ağaca su yürüten rüzgâr.
  • Yağmur yağdıran rüzgâr.
  • Karnında yavrusu olan hamile deve.

laş

  • Hakir ve aşağılık kimse. Adi, zelil, itibarsız ve alçak kişi. (Farsça)
  • Çapul, yağma. (Farsça)

lat'

  • Yalamak.
  • Ayağıyla bir kimsenin belinden aşağısına vurmak.

lazz

  • Devamlı yağan yağmur.
  • Men'etmek, engel olmak.

lebad

  • Yağmurluk. (Farsça)

leds

  • Yalamak.
  • Davarın ayağına nal vurmak.
  • Yırtık dikmek.

levh-i mahv ve isbat

  • Bir tabirdir. Levh: Görünen ve ibret verici bir vaziyeti ifade eder. Mahv ise; o vaziyetin birden ortadan kalkması, mahvolmasını ifade eder. Gökyüzü bulutlarla kaplı, şimşek çakar, yağmur yağar bir levha halinde iken birden hava açılır, hiç bir şey yokmuş gibi, eski manzarayı mahvolmuş hâlde görürüz

lü'lü'-bar / lü'lü'-bâr

  • İnci yağmuru. İnci yağdıran. (Farsça)

lübade

  • Yağmur için giydikleri kepenk.

ma'sur

  • Sıkılmış. Suyu veya yağı çıkarılmış.

ma-i mutlak / mâ-i mutlak

  • Yaratıldığı vasıf üzere duran su. (Yağmur, kar, deniz, göl, ırmak, pınar, kuyu sularıdır).

ma-i nisan / mâ-i nisan

  • Nisan yağmuru.

maas

  • Ayağın siniri çekilip büzülmek.
  • Ayağın eğri olması.

magmag

  • Boğaz düdüğü.
  • Yemeği yağlı yapmak.

mahrec

  • Çıkacak yer.
  • Ses ve harflerin ağızdan çıktıkları yer.
  • Mat: Bayağı kesirde çizginin altındaki sayı. (Payda)
  • Hususi bir meslek için adam yetiştirmeğe mahsus mekteb ve dâire. (Meselâ: Mekteb-i fünun-u harbiye zâbit mahrecidir.)
  • Tarik-i ilmiyede büyük bir pâyeye v

mahz

  • Yoğurdu çalkalayıp yağını almak.

makbul

  • Ayağı bağlı olan.

masnea

  • İçine yağmur suyu toplanan büyük havuz.

matar

  • (Çoğulu: Emtâr) Yağmur.

matır

  • (Matar. dan) Yağan, yağıcı.

matir / matîr

  • Yağmurlu gün.

matruk

  • Gevşek ve uyuşuk adam.
  • Kuruduktan sonra yine yağmurla tazelenmiş.

maz'

  • Gön yağlamak.
  • Ağaç kabuğunu soymayıp üstünde bırakmak.

mecved

  • Doymaya yakın olmak.
  • Yağmur taneleri değmiş cisim.

meddah

  • Övgü yağdıran.

medhene

  • Yağhâne.

mehiz / mehîz

  • Ayran.
  • Yağı alınmış yoğurt.

melah

  • Atın ayağında olan verem.

melek-ül emtar / melek-ül emtâr

  • Yağmurla vazifeli olan melek.

melekü'l-emtar

  • Yağmurdan sorumlu melek.

memhuz

  • Yağı alınmış yoğurt.

memtur

  • Üzerine yağmur yağmış. Yağmur yağarak ıslanmış.

men ve selva / men ve selvâ

  • Mûsâ aleyhisselâmın duâsı ile Allahü teâlânın İsrâiloğullarına gökten yağdırdığı kudret helvası (men) ve bıldırcın eti (selvâ).

menheb

  • Yağma etmek. Yağma edecek yer.

menhub

  • (Nehb. den) Talan edilmiş, yağma edilmiş.

merh

  • Un yoğurmak.
  • Deriye ve gövdeye yağ sürmek.
  • Yağ ile oğmak.
  • Bir yeşil ağaç.

merkel

  • (Çoğulu: Merâkil) Yol.
  • Hayvan üstüne binen kimsenin iki tarafından ayağı dibindeki yer.

merş

  • (Çoğulu: Müruş) Tırnak ucuyla deriyi yırtmak.
  • Yağmur suyunun durmayıp üzerinden çabuk geçtiği yer.
  • İncitici söz.

meşbub

  • (Çoğulu: Meşâbib) İki ayağı beyaz olan at.
  • Güzel nesne.

mesih

  • Yağ sürülmüş.

meşkul

  • Ön ayaklarıyla arka ayağının birisi bileklerine varana kadar beyaz olan at.

mest

  • Abdest alırken ayağın yıkanması farz olan yerini yâni topuklarla birlikte ayakları örten deriden yapılmış su geçirmez ayakkabı.

mevsume

  • Tamamen baştan aşağı süslü zırh.
  • Bahar yağmuru ile ıslanmış toprak.

mevta'

  • Ayağın bastığı yer.

mezil

  • Daralıp gönlündeki sırrı ifşâ eden, sıkıntıdan içindeki sırrı açıklayan.
  • Ayağı uyuşmuş.
  • Malını ve sırrını herkese gösterip açıklayan.
  • Küçük cüsseli, zayıf, hafif kimse.

mibtan

  • Çok yemekten karnı şişen etli ve yağlı kişi.

midrar

  • Yağmur yağdıran bulut.
  • Çok su döken.

mihkadem / mîhkadem

  • Ayağı kırık. (Farsça)

mikat

  • Bağırdak ipi, (oğlancıkları beşikte onunla bağlarlar.)
  • Kesilme ânında koyunun ayağını bağladıkları ip.

mikrat

  • (Çoğulu: Mekârâ) Su mecrâsı. (Her taraftan gelen yağmur suyu orada toplanır.)
  • Büyük havuz.
  • Büyük çanak.

mıktare

  • Kuş ayağına yapılan köstek.
  • Kelepçe.

miltan

  • Yağ değirmeni.

mimhaza

  • Yayık. (Onunla yoğurttan yağ çıkarırlar.)

mimtar

  • Yağmurluk.

mısyaf

  • Yaz günlerinde çok yağmur yağan yer.
  • Sakalı ağarmayınca evlenmeyen erkek.

mizab-ı baran / mizab-ı bârân

  • Yağmur oluğu.

mübtezel / مبتذل

  • Ele ayağa düşmüş. (Arapça)
  • Orta malı. (Arapça)
  • Çok bulunan. (Arapça)

mücellel

  • Yağmuru her yere yağan bulut.

mücza'

  • Yağlı et.

müdahene / müdâhene / مداهنه

  • Aldatmak, iki yüzlülük etmek, hîle ve yağcılık etmek. Kudreti olduğu, gücü yettiği hâlde dindeki gevşekliği sebebiyle haram işleyene mâni olmamak.
  • Yağcılık, yardakçılık. (Arapça)

müdahin / müdâhin

  • Menfaat için yüze gülen, yağcılık ve dalkavukluk yapan; dalkavuk.

müddehin

  • Güzel kokulu yağ sürünen. İdhan eden.

müdehhen

  • Güzel kokulu yağ sürünmüş.

müdfee

  • Yünü ve yağı çok olan deve.

müdhen

  • (Çoğulu: Medâhin) Yağ koyacak kap.
  • Dağlarda olan çukur taş. (İçinde yağmur suyu birikir.)

müdhün

  • İçerisine güzel kokulu yağ, ıtır gibi şeyler konulan şişe, kap.

müftac

  • Bevletmek için iki ayağını ayırıp duran deve.

mugavere

  • Yağma, çapul.

mugayyebat-ı hamse / mugayyebât-ı hamse

  • Beş bilinmeyen. Bizce gaib olan beş şey:1- Kıyamet vakti, 2- Yağmurun ne zaman yağacağı, 3- Ana rahmindeki çocuğun mahiyeti ve ceninin isti'dadı ve mânevi simasının ne olduğu, 4- Yarın insan hayr ve şer olarak ne kazanacağını, 5- İnsanın nerede öleceğini Allah bildirmedikçe kimse bilemez. Bunlara me

muhaccel

  • Ayağı sekili, beyazlı at.
  • Gerdeğe konulmuş.

muhassır

  • Hasrette bırakan.
  • Mina ile Arafat arasında Muhassir vadisi. Ebrehe'yi mağlub eden Ebabil kuşlarının taş yağdırdıkları mevki.

muhazzil

  • Alçaklık ve bayağılık içinde bırakan. Tahzil eden.

muhazzilane / muhazzilâne

  • Alçaklık ve bayağılıkla. (Farsça)

mühl

  • Erimiş bakır.
  • Potada eritilen maden.
  • Yağ tortusu.

mukayyed

  • Kayıtlı. Serbest olmayan. Sınırlı. Bağlı.
  • Deftere geçmiş, kaydedilmiş olan. Bağlanmış. El veya ayağında zincir, kelepçe bulunan. Mevkuf olan.
  • Bir işe ehemmiyet veren. İşine önem verip bakan.

mümtır

  • Yağdıran, imtâr eden.

münahebe

  • Malı yağmalama.

münib

  • Hakk'a yönelen, günahları terk ile hakka dönen. Pişman olup dönen.
  • Kâinattan yüzünü çevirip Bâki-yi Hakiki'ye yönelen.
  • Güzel yağan faydalı yağmur.
  • Bereketli ve verimli bahar.

müntehib

  • (Nehib. den) Yağma eden, talan eden, yağmacı.
  • Yağmacı.

müsalebe

  • Talan, yağma.

müşk-bar / müşk-bâr

  • Misk yağdıran. (Farsça)

müstehiff

  • Hor ve hakir görüp aşağı ve bayağı sayarak alay edip eğlenen.

mütedehhin

  • (Dehn. den) Yağlanan, tedehhün eden.

mütehaffif

  • Ayağa mest veya çizme cinsinden bir şey giyen.
  • Hafifliyen, tahaffüf eden.

mütelattıh

  • Bulaşan, bulaşık olan (yağ, çamur v.s.)

müteseffil

  • (Çoğulu: Müteseffilîn) Sefil ve aşağı olan, bayağılaşan.

müzellak

  • Ayağı kaydırılmış.

müzemmem

  • Aşağılık, bayağı ve küstah adam.

müzerri'

  • Yeri, bir zira' miktarı ıslatıp ekin ekmeye yarayan yağmur.

müzn

  • Ak bulut, yağmuru az olan bulut.

müzne

  • Yağmurlu bulut.
  • Beyaz bulut parçası.

na'l

  • Nal. Ayağa giyilen tahta ayakkabı veya hayvanların ayağına çakılan demir.
  • Oturulacak yerlerin en aşağısı.

nahib

  • (Nehb. den) Yağma eden, talan eden, önleyen.

nakia

  • (Çoğulu: Nekâyi') Seferden gelen kimse için hazırlanan yemek.
  • Yağma edilen hayvanlardan taksimattan önce boğazladıkları deve ve koyun.
  • Damat için hazırlanan yemek.
  • Ziyafet.

nakis

  • Bayağı, alçak.
  • Başını daima öne eğen adam.

naşire

  • (Çoğulu: Nevâşir) Kolu açan adale.
  • Kuruyup yağmurdan yeşeren ot.

nasr

  • Yardım, üstünlük, yenme, galip kılma.
  • Yağmurun her yeri sulaması.

nazha

  • Yağmur.

naziz

  • (Çoğulu: Nizâz-Nezâyız) Az miktar su.
  • Az yağmur.
  • Az az akmak.

neffata

  • Neft yağı çıkan pınar.

nefşele

  • Yürüken toprağı ayağıyla tozutmak.

neft

  • Neft yağı. Çam gibi bazı ağaçlardan çıkarılan, tutuşabilen bir yağdır ve boyacılıkta vesair sanayide kullanılır.

nefti / neftî

  • Neft yağı renginde olan, siyaha yakın koyu yeşil. (Farsça)

nehb

  • Yağma, yağmacılık, çapul.
  • At oynatmak, koşturmak.
  • Kahr ile bir kişinin malını elinden almak.
  • Yağma, talan.

nehhab

  • (Nehb. den) Yağmacı, çapulcu.

nehib

  • (Nehb. den) Korku, dehşet, ürküntü.
  • Yağmacı, çapulcu.

nehz

  • Ayağa kalkmak, deprenip kalkmak, hareket.

nek'

  • Dizine ayağın arkasıyla vurmak.
  • Def'etmek, kovmak.

nems

  • Süt ve yağın ekşimesi.
  • Ekşimek ve kokmak.
  • Sırrı ketmetmek, gizlemek.

neşefe

  • (Çoğulu: Nüşüf) Ayağın kirini temizlemede kullanılan taş.

nevür

  • Çivit.
  • Damga için kullanılan içyağı isi.

nihab

  • (Tekili: Nehb) Çapullar, yağmalar.

nıhv

  • (Çoğulu: Enhâ) Tulum. Yağ tulumu.

niya

  • (Çoğulu: Niyâgân) Dede, cedd.

nüd'e

  • Mal çokluğu.
  • Kavs-i kuzeh. Gökkuşağı.
  • Et köpüğünün üstü.
  • İç yağı.

nüda

  • (Çoğulu: Endâ-Endiye) Yağmur.
  • Boğaz ıslatıcı nesne.
  • Çiy, rutubet.
  • Atâ, bahşiş.
  • Sesin uzaklara gitmesi.

nüşuta

  • Devenin ayağındaki ilmikli düğüm. (İcabına göre çekip uzatılarak çözülür.)

pa-bend / pâ-bend

  • Ayak bağı. Köstek. Ayağa vurulan zincir.
  • Engel, mâni.

pa-berca / pâ-bercâ

  • Ayağı yerde demek olan bu tâbir, mecaz yoliyle kaim, sabit, berkarar, daim, bâki mânâlarında da kullanılır.

pa-beste / pâ-beste

  • Ayağı bağlı. Hareketsiz. (Farsça)

pa-çe

  • Küçük ayak. Pantolon, şalvar gibi şeylerin dizden aşağı olan kısmı. Paça. (Farsça)
  • Koyun, keçi ve sığır ayağı. (Farsça)
  • Koyun, keçi ve sığır ayağından yapılan yemek. (Farsça)

pa-çile

  • Karda yürüyüp yol açmak gayesiyle ayağa giyilen bir çeşit ayakkabı. (Farsça)

pa-sebük

  • İşine sarılmış, ayağına çabuk. (Farsça)

pabeste / pâbeste / پابسته

  • Ayağı bağlı. (Farsça)

padergil

  • (Pâ-der-gil) Ayağı çamurda. (Farsça)
  • Mc: Davranamaz. (Farsça)
  • Sıkıntıda. (Farsça)

paderhava

  • (Pâ-der-hava) Ayağı havada. (Farsça)
  • Mc: Temelsiz, çürük. (Farsça)

paderikal

  • (Pâ-der-ikal) Ayağı köstekli, ayağı bağlı, hareketsiz. (Farsça)

paderpa

  • (Pâ-der-pâ) : Ayak ayağa. Yanyana. (Farsça)

pafersud

  • (Pâ-fersud) Ayağı incinmiş, aşınmış olan. (Farsça)

pay-der-gil

  • Ayağı çamurda. (Farsça)
  • Sıkıntıda, dertte. (Farsça)
  • Mc: Davranamaz. (Farsça)

pay-der-hava

  • Ayağı havada. (Farsça)
  • Mc: Temelsiz, çürük. (Farsça)

pay-fersud

  • Ayağı incinmiş, aşınmış. (Farsça)

paybeste

  • Hareketsiz. Ayağı bağlı. (Farsça)

paye

  • Rütbe, derece. (Farsça)
  • Merdiven ayağı. (Farsça)
  • İlim sahibi olanların bir derecesi. (Farsça)

payzen

  • .f Ayağına pranga vurulmuş. Forsa, deniz esiri.
  • Suçlu.
  • Esir.
  • Hizmetçi, uşak.

pestpaye

  • (Çoğulu: Pestpayegân) Payesi, derecesi aşağı olan, âdi. Alçak. Bayağı. Pespaye.

pih

  • İçyağı. Şahm. (Farsça)

pih-suz

  • "Yağ yakıcı": Toprak kandil. (Farsça)

pılaçka

  • (Arnavutça) Tar: Muharebede ve yağmada alınan eşya, çapul.

piyaz

  • Soğan. (Farsça)
  • Zeytinyağlı ve sirkeli fasulye haşlaması. (Farsça)

ra'd

  • Gök gürültüsü.
  • Bulutları sevk ve nezaret ile vazifeli bir melek adı.
  • Tehdit etmek, korkutmak. (Terennümat-ı hava, na'rât-ı ra'diye, nağamat-ı emvac, birer zikr-i azamet. Yağmurun hezecatı, kuşların seceatı birer tesbih-i rahmet, hakikata bir mecaz... Lemeat'tan)

radib

  • Zayıf yağan yağmur.
  • Sidre ağacından bir cins.

rahl

  • (Çoğulu: Rihâl) Semer, palan.
  • Yağmurluk ve saire gibi yol levâzımı.

rahmet / رحمت

  • Merhamet, acımak, şefkat etmek, ihsan etmek, esirgemek.
  • Mc: Yağmur.
  • Esirgeme, merhamet.
  • Yağmur.
  • Acıma, merhamet.
  • Sevgili Peygamberimiz hazret-i Muhammed'in isimlerinden.
  • Kur'ân-ı kerîm.
  • Yağmur.
  • Acıma, merhamet. (Arapça)
  • Yağmur. (Arapça)

raib

  • Korkmuş.
  • Semizliğinden yağı damlar olan.
  • Dolu.

rebez

  • Ayağı hafif. Hızlı yürüyüşlü.

rebike

  • Hurmayı yağla ve keş ile karıştırıp hamur ederek yapılan bir yemek.
  • Öğünmüş keşi, un ve yağ ile karıştırıp yapılan yemek.
  • Bulamaç aşı.

rec'

  • Geri döndürmek.
  • Döndürülmek.
  • Yağmur.
  • Menfaat, fayda.
  • Rücu' etmek veya ettirmek.

recla'

  • Katı, sağlam, sert.
  • Bir ayağı beyaz olan dişi koyun. (Müz: Ercel)

redaet

  • Kötülük, fenalık, bayağılık.

redi

  • (Rediye) Fenâ, kötü, bayağı.

refh

  • Yağlanmak.

rehmet

  • Yağmur, rahmet.

rehv

  • (Çoğulu: Rahâ) Yüksek mekân, yüksek yer.
  • Alçak, çukur yer, (içinde su toplanır)
  • Mahalle içinde, yağmur suyu ve çeşme suyu akan ark.
  • Üveyik kuşu.
  • Arası açılmış ve ayrılmış.

rekl

  • Ayağıyla vurmak.

remel

  • (Çoğulu: Ermâl) Yelmek.
  • Yağmurun az yağması.
  • Vahşi sığırın ayağında olan hatlar.

remi

  • (Çoğulu: Ermiye) Yağmuru iri olan ve yere şiddetle inen bulut.

resan

  • Ulaştırı yağan yağmur.

reşaş

  • (Reşâşe) Serpinti ve toz gibi ince yağmur.

resf

  • Ayağı köstekli gibi yürümek.

reşraş

  • Kavak ağacı.
  • Su veya yağ damlayan kebap.
  • Su saçmak.

reşş

  • Serpmek, püskürtmek.
  • Serpinti, serpintili yağmur, çisilti.

revgan

  • Yağ. (Farsça)
  • Hafif hafif esen rüzgârın verdiği serinlik, rahatlık. (Farsça)
  • Üstü yağ gibi kayan parlak nesne. (Farsça)
  • Parlak deri. (Farsça)

revgan-ı zeyt

  • Zeytinyağı.

revgandan / revgandân

  • Yağ kandili. (Farsça)

rezaz

  • Zayıf yağan yağmur.

riba

  • Bahar evleri, çadırlar. Arazi.
  • Yaz yağmurları.

rihme

  • (Çoğulu: Ruhum-Rihâm) Yağmur çisintisi.

rikk

  • (Çoğulu: Rikâk-Rekâik) Yağmur çisintisi.

rubh

  • Deve yavrusu.
  • Bir kuşun adı.
  • İç yağı.

rugan / روغن

  • Yağ. (Farsça)

rütbe

  • Basamak, derece.
  • Memuriyet derecesi.
  • Sıra. Mertebe, menzile.
  • Efkârın sonu.
  • Merdiven ayağı.

sa'net

  • Et yağı.
  • Yağ.

sabir

  • (Çoğulu: Sıber) Kefil.
  • Yağmursuz beyaz bulut.

şabub

  • (Çoğulu: Şeabib) Sağanak yağmur.

sadef

  • Yüksek büyük dağ.
  • Her yüksek nesne.
  • Devenin her dört ayağı.
  • Bir yöne ğilmek.

safd

  • Yağlamak.
  • Sağlamlaştırmak, muhkem etmek.

safed

  • (Çoğulu: Esfâd) Esirlerin eline ve ayağına bağlanan bağ.
  • Atâ, bahşiş, hediye.

safin

  • (Çoğulu: Sâfinât) Cins at.
  • Üç ayağı üstünde durup dördüncü ayağının tırnağını yerde dikip duran at.

safra

  • Sarı.
  • Karaciğere bağlı öd kesesi içindeki yeşilimsi sarı ve acı su ki, yağların hazmına hizmet eder.

saga

  • (Çoğulu: Sayâg) Kuyumcu.

sağnak

  • Birdenbire ve çok fazla yağıp geçen yağmur.

şagr

  • Köpeğin bir ayağını kaldırıp bevletmesi.

sagsega

  • Toprak içine bir şey gömmek.
  • Yemeği yağlı ve iyi pişirmek.
  • Dişi depretmek.

şahamet

  • Semizlik, yağlılık, şişmanlık.

sahfe

  • Arka derisine yapışan yağ.

şahim

  • Semiz, yağlı, şişman, besili.

sahire

  • İçine kızmış taş koyup kaynatılan ve üstüne yağ döküp içilen süt.

şahm / شَحْمْ

  • İç yağı.
  • Etler arasında bulunan yağ, iç yağı. Don yağı.
  • İç yağı.
  • İç yağı.

şahm-pare / şahm-pâre

  • İç yağın bir parçası. Bir kısım iç yağı. (Farsça)
  • Yağ parçası.

şahmpare / şahmpâre

  • İçyağı parçası.

sahrınç

  • Yağmur sularını biriktirmek için bina altında ve toprak içinde yapılan etrafı duvarlı veya çimento sıvalı su mahzeni.

sahsah

  • Yağmurun sert ve katı yağması.

saib

  • Yağmur getiren bora.

sakıyy

  • (Çoğulu: Eskiye, Sakiyye) İri taneli yağmurlu bulut.
  • Hurma ağacı.

salat-ı istiska / salât-ı istiska

  • Yağmur duasına çıkıldığı zaman kılınan namaz.

salb

  • Asmak. Darağacına çekmek. Çarmıha germek.
  • Kemikten yağ çıkarmak.

samin

  • Semiz, yağlı, besili.

sandid

  • Bela.
  • Meşakkat, zahmet.
  • Şiddetli yağmur ve rüzgâr.

sariye

  • (Çoğulu: Sevari) Direk.
  • Gece yağmur yağdıran bulut.

şart-ı adi / şart-ı âdi

  • Bayağı olan şart.

savaik-i rahmet

  • Rahmet yağmur ve yıldırımları.

sayifet

  • Rum gazası. (Çünki çok yağmurlu ve karlı yer olduğundan yaz günlerinde gaza yaparlardı.)

sayyag

  • (Sıyâgat. dan) Kuyumcu.

sayyib

  • Yağmur veren bulut.

se'd

  • Zayıf yağan yağmur.
  • Yaz gecelerinde olan rutubet.
  • Boğaz ıslatan her cins nesne.

sebel

  • Tıb: Bulanık görme hastalığı.
  • Göze inen perde.
  • Buluttan çıkıp da henüz yere ulaşmamış yağmur.
  • Buğday başı.

sebid

  • Başa yağ sürmeyi terketmek.

sebükpay / sebükpây / سبك پای

  • Ayağına çabuk. (Farsça)

şecere / شجره

  • Soyağacı. (Arapça)

şecze

  • Zayıf yağan yağmur.

şefan

  • Yağmurlu soğuk rüzgâr.

segab

  • (Çoğulu: Sügbân) Kesmek.
  • Dere içinde yağmurdan biriken su.
  • İyi ve tatlı su.

sehab-ı matir

  • Yağmur bulutu.

sehab-üs sikal

  • Ağır yağmur bulutları.

şehamet

  • Yağlılık, semizlik, besililik.

sehhac

  • Yeri eliyle veya ayağıyla sıyıran kimse.

seki

  • Direğin altında konulan taş ayak, kürsü taşı, kapıların yanlarında ve bahçelerde havuzların etrafında yapılan sed ve peyke, odaların zeminden yüksekçe olarak bir kısmına yapılan döşeme yerlerinde kullanılır bir tabirdir.
  • Atın ayağındaki beyaz nişana da bu ad verilir.

selit

  • Kahredici, galebe edici.
  • Susam yağı.
  • Kötü sözlü şerli kimse. Ağzı bozuk.
  • Zeytinyağı.

sema'

  • Yağlı yemek yedirmek.
  • Baş yarmak.
  • Ekmeği terid etmek.
  • Sakalı boyamak.

semale

  • (Çoğulu: Simâl) Kap veya havuz dibinde olan artık.
  • Tereyağı.
  • Araptan bir kabile.

semanet

  • Semizlik, yağlılık, besililik.

semen

  • Yağ. Erimiş tereyağı.
  • Yağ, değer.

semeni / semenî

  • Tereyağı.

semhak

  • Yağmursuz bulut.

semhec

  • Yağlı tadı azmış süt.

semin

  • Semiz. Eti yağı bol.

semire

  • Kaymağı çalkalayıp bir yere toplamadan evvel üstünde görünen yağ parçaları.

semiz

  • Eti, yağı bol. Besili. (Türkçe)

semlah

  • Tadı azmış olan yağlı süt.

semman

  • Süzme yağ yapan. Hâlis yağ yapan veya satan kişi.

semn

  • Semizlik, beslilik, yağlılık.
  • Tereyağı.

sepükpay / sepükpây

  • Ayağına çabuk olan. (Farsça)

serapa / serâpâ / سراپا / سَرَاپَا

  • Bir uçtan bir uca. Baştan ayağa kadar. (Farsça)
  • Baştan ayağa, bir baştan bir başa, tüm. (Farsça)
  • Baştan ayağa.

şerat

  • (Çoğulu: Eşrât) Alâmet, iz, işâret, nişân.
  • Bir şeyin en bayağı ve âdisi.

serb

  • (Çoğulu: Sürub) İçyağı.
  • Helâk olmak.
  • Bozulmak, fâsid olmak.
  • Beğenmeme. Azarlama. Çekiştirme.

şerec

  • (Çoğulu: Şüruc) Donyağı.

serhed

  • Hörgüç yağı.
  • Semiz, yağlı, besili.

serid

  • Yağla ıslanmış ekmek. (Terid derler.)

şernis

  • Eli ve ayağı kaba olan.

sertapa / sertâpâ / سرتاپا

  • Baştan ayağa. Baştan aşağı. (Farsça)
  • Baştan ayağa, baştanbaşa. (Farsça)

şeteviyy

  • Kışa mensup, kış ile ilgili.
  • Kış evi.
  • Kış kaftanı, kışlık elbise.
  • Kış yağmuru.

seyh

  • Helâk edici, mahveden.
  • Ayağın batması.

şikal

  • Devenin palanını bağlıyan ip.
  • Devenin ayağının bağlandığı ip, köstek.
  • El ve ayak zinciri.
  • Üç ayağı beyaz olan at.

şikestepa / şikestepâ

  • Ayağı kırık. (Farsça)

siman

  • (Tekili: Semin) Semizler, besililer, yağlılar.

simen

  • Semizlik, yağlılık, besililik.

simn

  • (Simâne) : Semizlik, yağlılık, besililik, şişmanlık.

sina'

  • Deve ayağına bağladıkları ip.

şirec

  • Şırılgan yağı.
  • Üzüm suyu. Şira.

siyahçerde

  • Esmer, karayağız olan. (Farsça)

şü'bub

  • Birden yağan sağanaklı yağmur.
  • Hiddetli ve şiddetli olan.
  • Şiddetli güneş harareti.

sücre

  • (Çoğulu: Sücür) Yağmur suyundan biriken su.

süfli / süflî / سفلى

  • Aşağıda bulunan, alçak, âdi, bayağı, kılıksız, kıyafetsiz.
  • Aşağı, aşağıda. (Arapça)
  • Adi, bayağı. (Arapça)

süfliyyat

  • Kötü işler, bayağı işler.

süfliyyet

  • Alçaklık, bayağılık, âdilik.

suhare

  • Yağ kıkırdağı.

sühnun

  • Rüzgârın ve yağmurun evveli.

şuhum

  • (Tekili: Şahm) Yağlar, içyağlar.

sümret

  • Esmerlik, karayağızlık.

sürde

  • Ekmeği yağla ıslamak.

surrad

  • Yağmuru olmayan ince bulut.

sürub

  • (Tekili: Serb) İçyağları.
  • Çekiştirmeler, azarlamalar.

şusy

  • Ölünün şişip el ve ayağının sertleşmesi.

ta'kil

  • Devenin ayağına ip takıp bağlamak.

tafe

  • Yağmur.
  • Karanlık.
  • Güneşin, batmaya yaklaşması.

tahaffüf

  • (Hiffet. den) Hafiflemek. Hafif olmak.
  • Ayağa mest gibi bir şey giymek.

tahalhul

  • (Halhal. dan) Ayağa bilezik takma.
  • Bir cismin hacminin büyümesi, şişmesi.
  • Hava cereyanı olması.

tahcil

  • Atın dört veya üç ayağında veya ikisinde bileklerinden yukarı olan beyazlık.

taht

  • Yağma, talan, soygun, çapul. (Farsça)

tahte

  • Yağmalanmış, soyulmuş, talan edilmiş. (Farsça)

tahzil

  • Aşağılatmak, alçaltma, bayağılaştırma.

takallu'

  • Ayağını kuvvetiyle kaldırmak.
  • Yerinden kopmak.

tala'

  • (Çoğulu: Etlâ) Geyik buzağısı.
  • Çatal tırnaklı hayvanların yavrusu.
  • Buzağının ayağını bağladıkları ip.
  • Şahıs.

talan / tâlân / تالان

  • Çapul, yağma. (Farsça)
  • Birisinin malının, herkes tarafından kapışılması. (Farsça)
  • Çapul, yağma.
  • Talan, yağma. (Farsça)

talanger

  • Yağmacı, talancı, çapulcu. (Farsça)

talangeri / talangerî

  • Çapulculuk, yağmacılık. (Farsça)

tall

  • Çiğ, kırağı. İnce yağan yağmur, çisinti. Şebnem.
  • Helâk etmek, iptal.
  • Güzel, lâtif şey.
  • Şiddet.

tantil

  • Hasta olan uzuv üstüne sıcak su ve yağ dökmek.

tarac / târâc / تاراج

  • Yağma, talan, çapul. (Farsça)
  • Yağmalama, talan etme. (Farsça)
  • Yağma. (Farsça)

tarac-ger / târâc-ger

  • Yağmacı, çapulcu. (Farsça)

tarac-kerde / târâc-kerde

  • Yağmalanmış, talan edilmiş. (Farsça)

tarat

  • Çapul, yağma, talan. (Farsça)

tark

  • Vurmak.
  • Dövmek.
  • Yünü ve pamuğu ağaçla vurmak.
  • Bulanık su.
  • İçine deve bevlettiğinden dolayı pislenmiş olan yağmur suyu.
  • Vücuttaki gevşeklik.

tartil

  • Saçı yağlamak.

tasavvuf / تَصَوُّفْ

  • Kalb ayağıyla rûhânî mertebelerde ilerleyerek nefsi terbiye etme yolu.

taşr

  • Zayıf yağan yağmur.

taşş

  • Yağmur çisintisi.

tature

  • Hayvanların ayağına vurulan köstek, bukağı. (Farsça)

tavile

  • Birbiri ardına bağlanmış bir sıra hayvan. Hayvan katarı.
  • Tavla, ahır.
  • Çayıra salınan hayvanın ayağına bağladıkları tavla ipi.

te'lis

  • Durdurmak, ikâmet.
  • Yağmurun devamlı yağması.

teattul

  • Kadının elinde ve ayağında kınası, saçında boyası, kolunda ve boynunda mücevherleri olmaması.

tebeyyüt

  • Geceleyin yağma etme.
  • Bir işi gece yapmak.

tecnib

  • Irak etmek, uzaklaştırmak.
  • Atın ayağının eğri olması.

tedehhün

  • (Dehn. den) Yağ sürünme, yağlanma.

tedeyyüm

  • Yağmurun sert yağması.

tedhin / tedhîn / تدهين

  • (Dühn. den) Güzel kokulu yağ sürme. Yağlamak.
  • Yağ sürme. (Arapça)

tedsim

  • Yağlı ve uyuz etmek.

tegavür

  • Birbirini yağmalamak.

tehtan

  • Yağmurun ulaştırı yağması.

tehyic

  • Heyecanlandırma. Coşturma.
  • Ayağa kaldırma.

telbik

  • Teridi yağlı yapmak.

telvik

  • Yemeği yumuşak ve yağlı yapmak.

temahhuz

  • (Temahhud) Doğum sancısı çekmek.
  • Hayvanın gebe oluşu.
  • Süt yayıkta yayılarak yağı alınıp safileştirilmesi.
  • Fitne çıkarma.

temattur

  • (Matar. dan) Yağmur yağma.
  • Hız. Sür'at.

temehhuz

  • Bir şeyden hülâsa olarak çıkmak. (Sütten yağ çıkması gibi)

temerruh

  • Kendini yağla ovmak.

temyiz

  • Bir şeyi diğerinden seçip tarif etmek, ayırmak. Seçmek. İyiyi kötüden ayırmak.
  • Yargıtay.
  • Gr: Belirsiz olan kelime ve sayıları belirli hale koymak. Meselâ: "İşrune dirhemen" (yirmi dirhem) ve "Retle zeyten" (Bir retl zeytin yağı) tâbirlerinde "dirhemen" ve "zeyten" gibi.
  • <

tenezzül-ü emtar

  • Yağmur yağması. Yağmur katrelerinin inişi.

terbit

  • Zeytinyağı vermek.

terid

  • Yağla ıslanmış ekmek.

terkil

  • Ayağıyla veya tırnağıyla vurmak.

tertil

  • Saçı yağlamak.
  • Tartmak, ölçmek.

tervil

  • Yağlı ekmek.
  • Ekmeği yağ ile ovmak.

teşahhum

  • (Şahm. dan) Yağlanma, semirme, şişmanlama.

tesbid

  • Kıl yolmak.
  • Yağlanmayı terk etmek.

teseffül

  • Örtme.
  • Aşağı sarkma.
  • Bayağılaşma, aşağılaşma.

tesfil

  • (Çoğulu: Tesfilât) (Süfl. den). Aşağılaştırma, sefilleştirme, bayağılaştırma.

teşkil

  • Vücud vermek. Suretlendirmek. Şekil vermek. Meydana getirmek.
  • Atın iki önayağı ve art ayağının birisinin beyaz olması.

tesmin

  • (Semen. den) Semirtme, yağlatma.

tesrib

  • Esasen işkembeden içyağını ayırmak demek olup, mecâzen: Tekdir ve muaheze mânasına kullanılır.
  • Darılma. Ayıplama.
  • Başa kakma.

tezellül

  • Bayağılık, kendini aşağı tutmak. Tevâzûnun aşırı derecesi.

tıla'

  • Sürülecek şey. Sürülecek merhem, yağ veya ilâç.
  • Madeni parlatmakta kullanılan sıvı yaldız.
  • Cilâ verecek boya.
  • Diş sarılığı.
  • Üzüm suyundan kaynatmak sebebiyle üçte birinden azı giden şarap.

tırm

  • Yağ.

tiz-pay / tiz-pây

  • Tez, süratli, ayağına çabuk. (Farsça)

tufan / tûfân / طُوفَانْ

  • Çok şiddetli ve her tarafı kaplayan yağmur.
  • Nuh Peygamber (A.S.) zamanındaki büyük su baskını hâdisesi.
  • Şiddetli yağmur, büyük su baskını.
  • Çok şiddetli yağmur.

türktaz / türktâz / تركتاز

  • Koşup saldırarak yağma etme. (Farsça)
  • Çapul, çapulcu. (Farsça)
  • Koşturma, koşma. (Türkçe - Farsça)
  • Yağmalama. (Türkçe - Farsça)

ulase

  • Yağ. Birbirine karışmış olan iki şey.

unat

  • (Tekili: Ani) Esirler.
  • Adi, bayağı ve aşağılık kimseler.

ünkua

  • Yağ biriken yer.

ünün

  • Ayağı ve burnu kırmızı, vücudu kara olan bir kuş.

vabil

  • Yağmur. İri katreli yağmur.

vadk

  • Yağmur damlamak.
  • Alışmak.
  • Yağmur.
  • Genişlik.
  • Kolaylaştırmak, yakın olmak.

vagd

  • Tamahkâr, cimri, hasis.
  • Alçak, bayağı, âdi.

vakt

  • (Çoğulu: Vikat) İçinde yağmur suyu biriken çukur.
  • Su ile faydalanacak mekân.
  • (Horoz) tavuğa binmek.

vakt-i nüzul

  • İnme zamanı, yağmurun yağma zamanı.

vath

  • Kuşların burnuna ve ayağına necasetten veya balçıktan yapışıp kalan nesne.

vazaat

  • Alçaklık, âdilik, bayağılık.

vazi' / vazî'

  • (Vazîa) Alçak, deni, bayağı, âdi.

vedk

  • Yağmur. Yağmurun damlaması.
  • Alışıp üns ve ülfet etmek. Yakın olmak.

vegadet

  • Akılsızlık.
  • Adilik, bayağılık, aşağılık, alçaklık.

vekra

  • Hızlı yürüyen deve.
  • Ayağını yere kuvvetli basan kadın.
  • Bir nevi sıçramak.

velika

  • Yağla unu karıştırarak yapılan yemek.

vely

  • Birbiri ardı sıra gelme. Tâkib etme.
  • Çıkma. Olma.
  • Yaz yağmurundan sonra olan yağmur.
  • Yakınlık.

veşme

  • Yağmur tanesi.

yağma / yağmâ / یغما

  • Talan, çapul. (Farsça)
  • Yağma eylemek: Talan etmek, yağmalamak. (Farsça)

yağmager / yağmâger / یغماگر

  • (Çoğulu: Yağmagerân) Çapulcu, yağmacı, zorba. (Farsça)
  • Yağmacı. (Farsça)

yağmageri / yağmagerî

  • Çapulculuk, yağmacılık. (Farsça)

yağmur duası / yağmur duâsı

  • Yağmur yağdırması için Allahü teâlâya yapılan duâ.

yahçe

  • Donmuş yağmur taneleri, dolu taneleri. (Farsça)

zehem

  • Yağlı ve kirli olmak.

zehim

  • (Çoğulu: Zühüm) Yağlı ve kirli.

zela'

  • Ayağın altında ve üstünde; elin ise arkasında olan yarık.

zelak

  • (Zelk) Yolmak (tıraş gibi).
  • Sürçmek. Ayağın kayması.

zell

  • Yanlışlık yapma, yanılma.
  • Ayağı sürçme, kayma.

zemel

  • Bir yanı üzerine çöküp öbür yanını yukarıya kaldırarak koşmak.
  • Devenin ayağına ârız olan aksaklık.
  • Su tulumunun sarkması.

zemin-kub

  • İkide bir ayağını yere vuran çengi, rakkase. (Farsça)
  • Yer tepici olan at, deve, katır ve benzeri hayvanlar. (Farsça)

zenbak

  • Güzel kokulu bir çiçek. Zambak.
  • Yâsemin yağı.

zerecun

  • (Zerâcin) Üzüm ağacı.
  • Üzüm asması.
  • Kızıl boya.
  • Çukur taş içinde biriken yağmur suyu.

zeum

  • Yağlı mıdır değil midir bilinmeyen koyun.

zeyt

  • Zeytinyağı. Yağ.
  • Zeytin yağı.