LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te vür ifadesini içeren 583 kelime bulundu...

adem-i müracaat

  • Müracaat etmeme, başvurmama.

adk

  • Vurmak, darp.

adm

  • (Çoğulu: İdâm) Yay tutamağı.
  • Deve kuyruğu.
  • Saban eğiği ki, ucunda demiri vardır.
  • Harman savurdukları yaba.

afs

  • Hapsetmek.
  • Deve sürmek.
  • Arkasına ayağıyla vurmak.

akis

  • Tersine dönen, vuran, çarpan. Akseden.

aks / عكس

  • Yansıma, akis. (Arapça)
  • Aksetmek: Yansımak, vurmak. (Arapça)

amed / âmed

  • (Mâzi fiili olup mastar gibi kullanılır). Gelmek, geliş, vürud eyleme. (Farsça)

amede / âmede

  • Gelmiş. Vürud eylemiş.

antropomorfizm

  • Sosy. İnsan şeklinde putlara inanma ve tapma esasına dayanan batıl bir din. Allah'ı insan vasıflarıyla tasavvur eden dinî inançlar da antropomorfizm'in başka kılıkta görünüşleridir. Meselâ aslı bozulmuş Musevilik ve Hıristiyanlıkta Allahın insan şeklinde düşünülmesi antropomorfizm denilen putperestl

apriori

  • fels. Tecrübeden önce insan aklında varlığı kabul edilen bilgi ve düşünceyi anlatmak için kullanılan bir sıfat. Meselâ: "Her sayı kendine eşittir" hakikatı hiçbir deneye baş vurmadan bilinen bir apriori bilgidir.

aremet

  • Savurmak için dövülüp toplanmış harman.

asa-yı musa / asâ-yı musâ

  • Hz. Mûsânın (A.S.) Asâsı.
  • Kafir sihirbâzları Cenab-ı Hakkın izniyle mağlub eden ve taşa vurduğunda hemen Cenab-ı Hakkın izni ile su çıkaran Hz. Mûsânın (A.S.) mucizeli değneği. Bu mucizeye teşbih olarak, her bir zerrede ve her şeyde Allahın (C.C.) varlığını, birliğini ve kudsi sıfatl

aşı

  • Birşeyden alınıp diğer birşeye aktarılan madde.
  • Çeşitli tehlikeli hastalıkların önünü almak için aşılanan madde.
  • Yabani veya cinsi âdi bir ağaca, cinsine yakın diğer iyi bir ağaçtan vurulan kalem veya yaprak aşısı.

aşık / âşık

  • Aşırı seven, vurgun, tutkun.

ayn-ı mün'akis

  • Aynaya vurup oradan ziyası, resmi, şekli gelen veya görünen şeyin kendisi.

balzen

  • Kanat vuran. Uçan. (Farsça)

becc

  • Yarmak.
  • Vurmak.

bedh

  • Vurmak, darp.
  • Âcizlik.
  • Aşikâre olmak, aleniyyet, açıklık.

behz

  • Benû Selim kavminden bir cemaatin adı.
  • İleri itme.
  • Şiddetle göğse vurma.

bek'

  • Birbiri ardınca şiddetle vurmak.
  • Karşılayıp istikbâl etmek.

beldah

  • Kişinin kendini yere vurması.

beltah

  • Kişi nefsini yere vurmak.

bess

  • İçindekini açığa vurmak.
  • Neşretmek, yaymak.
  • Ayırmak.
  • Dert, keder.
  • Merak.

bevaşe

  • Çiftçilerin harman savurmakda kullandıkları çatal şeklindeki tahta kürek, yaba.

bezec

  • (Çoğulu: Bezecât) Boyun çekmek.
  • Laf vurmak.
  • Kuzu, hamel.

bezg

  • Yarmak, şakk.
  • Neşter vurmak.

bilkuvve

  • Fiil mertebesine varmadan. Tasavvurda, tasavvurî olarak. Düşünce halinde. Kabiliyet ve istidat ile.

birzevn

  • (Çoğulu: Berâzin) Semer vurdukları at. (Farisîde "esb-i palanî" derler)

bittasavvur

  • Tasavvur ederek, zihinde şekillendirerek.
  • Tasavvur ile, niyet ederek, düşünerek.

büç

  • Avurt. Ağzın iç tarafı. (Farsça)

bürsün

  • (Çoğulu: Berâsin) İnsan eli.
  • Vahşi hayvanların pençesi.
  • Develere vurulan bir nevi damga.

ca'f

  • Atmak, yere vurmak.

cahid

  • Mânen, kavlen, kalemen ve maddeten cihad eden. Mücâhid olan. Din düşmanı ile elinden geldiği kadar mânen, kavlen, kalemen ve maddeten cenkeden, vuruşan. Mümkün olduğu kadar gayretle çalışan. Kur'an ve İman hakikatlarının neşrinde çalışmak suretiyle mücahede eden.

çeç

  • Hububat elenen kalbur. (Farsça)
  • Harman savurmakta kullanılan yaba. (Farsça)

celd

  • Lügat mânası, deri üzerine vurmaktır.
  • Fık: Muhsen olmayan mükellef zâni veya zâniyenin muayyen uzuvlarına vech-i mahsus üzere değnek veya kamçı ile vurmaktır. Bu ceza, mücrimin cildi yani derisi üzerine tatbik edildiği cihetle "celde" adını almıştır.

celde

  • Fık: Suç işleyen birisine kamçı veya değnekle bir vuruş.
  • Kamçı ile vücuda vuruşlardan her bir vuruş. (Fıkhî ıstılah)

çengi

  • Zil ve kaşık vurarak oynayan dansöz ve rakkase ki, ekseriyetle çingene kızlarındandır.

cenh

  • Kuşun kanadını vurması.

ceşş

  • Dövmek.
  • Kırmak.
  • Vurmak, darp.
  • Bir nesneyi pâk etmek, temizlemek.

cilse

  • Bir çeşit vurmak.

cimri

  • Hasis, varyemez, pinti. Elindeki mal veya parayı harcayamıyan ve türlü sıkıntılara katlanarak daha çok biriktirmeye çalışan kimse. Cimrilik, müsriflik (savurganlık) gibi İslâmda kötü huy olarak bilinir. Cömertlik ve tutumluluk ise övünülen ahlâkî vasıflardandır. Cömertlikte de ölçülü olmak tavsiye e (Farsça)

cinab

  • Hayvanlara vurulan damga ve nişan.

da's

  • Cimâ etmek.
  • Süngü ile vurmak.
  • Az olan nesne ve eser.

dafn

  • Ayakla tekme vurmak ve atmak.

dag / dâg

  • Yanık yarası. (Farsça)
  • İnsan veya hayvan vücuduna kızgın demirle vurulan damga. (Farsça)

dağ / dâğ / داغ

  • Yara. (Farsça)
  • Kızgın demirle vurulmuş işaret. (Farsça)

dag-zen

  • Damga vuran, nişan koyan. (Farsça)
  • Kalb kıran, gönül kıran. (Farsça)

dağdar

  • Pek acıklı, üzüntülü. (Farsça)
  • Gönlü yaralı. (Farsça)
  • Kızgın demirle nişan vurulu. Damgalı. (Farsça)

dakk

  • Vurmak.
  • Çekmek. Çok yemekten dolayı vücudun ağırlaşması.
  • Kapı çalma.

dakk-ı bab etmek

  • Kapıyı vurmak, kapıyı çalmak.

dakr

  • Vurmak, darb.

damga

  • Bir şeyin üzerine işaret veya alâmet koymak.
  • İşaret vurulan âlet. Mühür.

daraban / darabân / ضربان

  • Vurma, vuruş. Çarpış, çarpıntı, çarpma.
  • Çarpıntı. (Arapça)
  • Vuruş. (Arapça)

daraban-ı kalb

  • Kalb çarpıntısı, kalbin vuruşu.

darabat / darabât / ضربات

  • (Tekili: Darbe) Vuruşlar. Çarpmalar. Vurmalar.
  • Darbeler, vuruşlar. (Arapça)

darabat-ı anife / darabât-ı anife

  • Şiddetli vuruşlar.

darb / ضرب

  • (Çoğulu: Durub-Edrub) Vurmak, vuruş, çarpmak.
  • Beyan etmek.
  • Seyretmek.
  • Nev, cins.
  • Benzer, nazir.
  • Eti hafif olan.
  • Vurma, çarpma.
  • Vuruş. (Arapça)
  • Para basımı. (Arapça)
  • Dövme. (Arapça)

darb-ı unk

  • Boyun vurma.

darbe / ضربه

  • (Çoğulu: Darabât) Vuruş, vurma, çarpma.
  • Musibet, belâ, âfet, felâket.
  • Vurma, saldırma.
  • Tek vuruş.
  • Vuruş, darbe. (Arapça)
  • Bela. (Arapça)

darbe-i azab / darbe-i azâb

  • Azap darbesi, azap verici vuruş.

darben

  • Döğerek, vurarak.
  • Çarparak.

darib / dârib

  • (Darb. dan) Sütünü sağan kimseye vuran dişi deve.
  • Ağaçlı yer.
  • Karanlık gece.
  • Vurucu, vuran. Darbeden, çarpan. Döven.
  • Vuran, döven.

daribe

  • Tabiat.
  • Kılıçla vurulmuş.
  • Eğrilmiş yün.

darp

  • Vurma, dövme.

deb'

  • Vurmak, darb.

dehn

  • Değnekle vurmak.
  • Yağmurun, yeri ıslatması.
  • Bir şeyi yağlamak.
  • Bir kimseye münâfıkane muâmele etmek.

dekk

  • (Çoğulu: Dekeke) Vurmak.
  • Dökmek.
  • Parça parça etmek. Delil.

dekke

  • Ufalanmak. Pâre pâre olmak.
  • Vurmak, döğmek.
  • Seki, sofa.

delik

  • Hurma ve yağdan yapılan bir yemek.
  • Oğmaç aşı.
  • Rüzgârın yerden savurup tozuttuğu toprak.

delz

  • Vurmak, darb.

demak

  • Tipi (Kış gününde rüzgârın karı her tarafa savurmasıdır.)

demg

  • Başı, dimağa erişinceye kadar yarmak. Dimağa vurmak.
  • Güneşin sıcaklığı dimağa tesir etmek.

destek

  • Bir şeyin yıkılıp devrilmemesi için, o şeye vurulan payanda, dayanak. (Farsça)
  • Küçük el. (Farsça)
  • Yün ve pamuk gibi şeyleri eğirmeye yarıyan âlet. (Farsça)

dı'is / dı'îs

  • Süngü ile çok vuran kimse.

diamet

  • Binaya vurulan destek, direk, payanda.
  • İleri gelen, makamca yüksek olan baş başkan, reis, şef.

dıkka

  • (Çoğulu: Dükuk) Rüzgârın savurduğu toprak.
  • Uzaklaşmış olan şey.

dil-kub

  • Gönül zedeliyen, vuran. (Farsça)

durub

  • (Tekili: Darb) Döğmeler, vurmalar, darblar.

efih

  • Bir adamın beynine vurmak.

eglal

  • (Tekili: Gull) Halkalar. Kelepçeler. Mahkemenin cezaya müstehak kılıp mahkum ettiği kimselerin boyun ve ayaklarına vurulan zincirler.
  • (Galel) Ağaçlar arasında korulukta akan sular.

ehad

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Hiç bir yönden benzeri olmayan, tek olan, ikilik tasavvur edilmeyen, hiç bir şeye muhtaç olmayan.

ehl-i israf ve tebzir / ehl-i israf ve tebzîr

  • İsraf edenler, savurgan kişiler.

ell

  • Hastanın inlemesi.
  • Harbe ile vurmak.
  • Sürmek. Sâfi.
  • Sür'at etmek, hız yapmak.

engar

  • Sanma, zan, tasavvur. şüphelenme. (Farsça)
  • Tamamlanmayan, eksik kalan iş. (Farsça)

engüşte

  • Ekincilerin harman savurdukları âlet, yaba. (Farsça)

ermah

  • (Tekili: Remh) Remhler, darbeler, vuruşlar.
  • (Rumh) Rumhlar, süngüler, mızraklar.

esakk

  • Yürürken dizlerini birbirine vuran.

eşhür-ül hurum

  • İslâmiyetten evvel Arab kabileleri arasında vuruşmanın ve muharebenin haram kılındığı Zilka'de, Zilhicce, Muharrem ve Receb ayları.

esna-i tesadüm

  • Ask: Çarpışma anı, müsademe zamanı, vuruşma esnası.

evrak

  • (Çoğulu: Vuruk) Sivri ve uzun dişli.
  • Yüzü renkli güvercin.
  • Siyahı beyazına galip olan at ve deve. (Müe: Vürka)

evveliyat

  • Başlangıçlar. Mukaddemat. İlk öndekiler. İbtidaki cihetler.
  • Her akıllının tereddütsüz tasdik ve kabul edeceği hususlar.
  • Man: Mücerred mevzu ve mahmulleri arasındaki nisbet tasavvur edilince aklın kat'iyyetle teslim ve tasdik ettiği kaziyeler.

faheka

  • Vurulduğu yerden kan çıkartan kılıç ve neşter parçası.

farz / فرض

  • Tanrı emri. (Arapça)
  • Borç, ödev. (Arapça)
  • Zorunlu. (Arapça)
  • Farz edilmek: Sayılmak, tutulmak, tasavvur edilmek. (Arapça)
  • Farz etmek: Saymak, tutmak, tasavvur etmek. (Arapça)
  • Farz olunmak: (Arapça)
  • Ta (Arapça)

faş / fâş

  • Meydana çıkarma, açığa vurma.

faş etme / fâş etme

  • Açığa vurma, yayma.

faşeden / fâşeden

  • Açığa vuran.

fat'e

  • Vurmak.
  • Yarmak.
  • Cimâ etmek.
  • Yere vurmak.

fatv

  • Bir şeye el ile vurmak.
  • Cimâ etmek.

fe's

  • İki yüzlü balta.
  • Balta ile vurmak.

felak

  • Tan zamanı, subh, fecir.
  • İki tepe arasındaki düzlük.
  • Bütün mahlukat.
  • Suçlunun ayağına vurulan tomruk, falaka.
  • Cehennem.

felekzede / فلك زده

  • Kader kurbanı, felek vurgunu. (Arapça - Farsça)

fely

  • Bit toplamak.
  • Şiirin ince mânâlarını çıkarmak.
  • Kesmek.
  • Kılıç ile vurmak.

fesa

  • Eskimek.
  • Vurmak.

feşg

  • Dağıtmak.
  • Vurmak.

feşh

  • Başına el ile vurmak.

feveran

  • Kaynama, galeyân etme.
  • Damar, vurma, su fışkırtma.

fi'l-i hikaye / fi'l-i hikâye

  • Gr: Geçmiş zamanda olmuş fakat konuşan kimsenin görmüş olduğu bir işi anlatan fiil. Meselâ: Okumuş idi, yazmış idi, vurdu gibi.

fi'l-i mechul

  • Gr: Faili yani öznesi bilinmeyen fiil. Edilgen fiil. Mesela: Yazılmak, içilmek, vurulmak gibi.

fi'l-i mürekkeb

  • Gr: Yardımcı bir fiille birleşerek tek kelime hükmüne geçen fiil. Birleşik fiil. (Vurabilmek, yazabilmek, okuyabilmek gibi.)

fikr-i muzmer

  • Gizli kalmış ve dışarı vurulmamış fikir.

fırışka

  • Bütün yelkenleri camadana vurmaksızın kullanabilmeğe münasib olan rüzgâr hakkında söylenilen bir tabirdir. Bu rüzgârın, saniyedeki sür'ati 5-12 metredir.

gafk

  • Hücum etmek, vurmak.
  • Birbiri ardınca cima etmek.

gaflet

  • Dikkatsizlik, endişesizlik, vurdumduymazlık. En mühim vazifeyi düşünmeyip, Cenab-ı Hakk'a itaat gibi işleri bilmeyip, başka kıymetsiz şeylerle uğraşmak. Nefsine ve hevesâtına tâbi olarak Allahı ve emirlerini unutmak.

gaflet-i umumiye

  • Genel vurdumduymazlık.

gamus

  • Şiddetli emir.
  • Süngü ile vurup, ucunu diğer taraftan çıkarmak.
  • Karnındaki yavrusu belli olmayan deve.

gavga

  • Döğüşme, kavga, vuruşma. Gürültü. Savaş, muhârebe, harp. (Farsça)

gaye-i hayal

  • Hayalde tasavvur edilen ve ona varılması istenen gaye ve maksat. İdeal.

gazve

  • Din düşmanı olan cephenin üzerine taarruz. Muharebe. Cenk. Sefer. Din muharebesi. Gazve, gazivden alınmış olup cenk ve kıtal manasınadır. Düşmanla vuruşmak demektir. Siyer ıstılahında Gaza ve gazve tâbirleri Peygamber Efendimizin bizzat hazır bulunduğu muharebeye denir. Peygamber Efendimizin bizzat

grev

  • İşçilerin isteklerini işverene kabul ettirmek için, işlerini hep birlikte bırakmaları.İslâmiyette işçi hakları çok ciddi korunmakla beraber, grev ve benzeri hareketlere başvurulması istenmez. Çünki grev, millî gelire zarar verdiği gibi, sosyal grupları doğurmakla boğuşmalarına ve dolayısıyla da mill (Fransızca)

habat

  • Vücuttaki bir yara iyileştikten veya vücuda bir sopa ile vurulduktan sonra bedende kalan iz.
  • Davarın çok yemekten dolayı karnının şişmesi.

habc

  • Vurmak, darbetmek.
  • Devenin ot yemekten dolayı karnının şişmesi.
  • Vurmak.

habih

  • Ağaçla vurmak.
  • Bölmek.

habt

  • Şiddetli vurmak. Önünü görmeyerek körcesine basıp yürümek.
  • Yanılmak, unutmak, hatâ etmek.
  • Fesada vermek.
  • Hiç umulmayan birisinden yardım istemek.
  • Cin çarpmak.
  • Şiddetli vurma, battal etme, unutma.

habz

  • Ekmek pişirmek.
  • Ekmek vermek.
  • Sözü birbiri ardınca söyleyip yürümek.
  • Devenin ayağını yere vurması.

hadb

  • Vurmak, darb etmek.
  • Deriyi etiyle ayırmak.
  • Isırmak.
  • Yalan söylemek.
  • Uzunluk.

hadd

  • Hudut. Çizgi. Sınır.
  • Cürüm.
  • Salahiyyet.
  • Şeriatça verilen ceza.
  • Derece. Son derece. Münteha.
  • İnsana ârız olan şiddet ve titizlik.
  • Def etme. Men etmek.
  • Keskin. Sivri.
  • Sert. Gergin.
  • Man: Üç tasavvurdan ibaret olan kıyas.

hades

  • (Hads) Sür'atle idrak etmek. Zan ve tahmin eylemek. Fikrini, re'yini bildirmek. Bir sözün mâna ve mefhumunda, bir hususun vaz' ve üslubunda başka tarz tasavvur eylemek.

hafık

  • Ufkun nihayeti. Şark veya garb tarafı.
  • Vuran, çarpan, çırpınan.

hakm

  • Atın ağzına gem vurmak.

hal'

  • Debbâğların dibâgat ettikleri derinin kazıntısı.
  • Vurmak.
  • Men etmek, engel olmak.
  • Hediye vermek, atâ etmek.
  • Cima etmek.

halkazen

  • Kapı çalan, kapı halkasını vuran. (Farsça)

hamşek

  • Mestin üstüne vurulan parça.

hank

  • Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
  • Bir şeyi çiğneyip damağıyla ezmek.
  • Davarın ağzına gem vurmak veya urgan koymak.

harb

  • İki veya daha çok devletin birbirleriyle siyasi alâkaları keserek silahlı kuvvetlerle çarpışmaları, vuruşmaları.

harm

  • Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
  • Davara yük vurmak.
  • İşinde çabuk çabuk olmak.
  • Udul etmek.
  • Kat'etmek.

hasa

  • Saymak.
  • Taş atıp vurmak.

hasb

  • (Çoğulu: Havâsıb) Taş atmak.
  • Ufak taşları savuran rüzgâr.

hasıl-ı bilmasdar / hâsıl-ı bilmasdar

  • Hakiki müessirden hâsıl olan fiildir. Kendi sebeb ve şartlarından meydana gelen şey. Meselâ: Bir şeye vurmak, masdardır; o vurmaktan hâsıl olan ses çıkmak, hâsıl-ı bilmasdır'dır. Tüfek atarak bir adamı öldürmekte tüfek atmak fiili, masdar: adamın ölmesi ve tüfeğin sesi çıkması da hâsıl-ı bilmasdar'd

hassas bölgeler

  • Sivil savunmada düşmanın hedef tutacağı bölgeler. Her hassas bölgenin ehemmiyeti aynı değildir. Hava savunması bakımından eldeki imkanlar ve hassas bölgeler arasında öncelik tesbitine ihtiyaç vardır. Hassas bölgeler, sırasıyla:1) Atomik vurucu üslerin bulunduğu bölgeler.2) Yüzeyden yüzeye füze üsler (Türkçe)

hat'et

  • Vurmak, darb.
  • Düşürmek.
  • Cima etmek.

hatr

  • Devenin kuyruğunu kâh yukarı kaldırıp ve kâh aşağı vurması.

hatt

  • Bir şeyi yukarıdan aşağıya indirmek.
  • Ucuzlatmak.
  • Cilâ vurmak.
  • Bırakmak.

hattar

  • Süngü vuran.

hayaliyyun mezhebi

  • Aslı olmayan ve hayalde tasavvur edilen şeyleri, gerçek olduğunu vehm edenlerin mesleği.

hazf

  • Aradan çıkarma, çıkarılma. Yok etme, silme, ortadan kaldırma, giderme, düşürme.
  • Selâm ve tahiyyatı uzatmayıp kısa kesmek.
  • Mahvetmek.
  • Vurmak.
  • Atmak.

hazk

  • Nişan vurmak.
  • Kuşun terslemesi.

hazz

  • (Çoğulu: Huzuz) Deniz koyunu. (denizde olur)
  • "Vurmak" mânâsına masdar.
  • Duvar üstüne direk koymak.

hebc

  • Vurmak.
  • Ağırlık.

hebt

  • Birbiri ardınca vurmak.

hedm

  • Yıkmak, harab etmek. Parçalamak, mahvetmek.
  • Birisine vurup belini kırmak. (Râgibâ, düşmanın aldanma tevazularına.Seyl, divârın ayağın öperek hedmeyler.)(Râgıp Paşa)

heft

  • Hafiflik sebebiyle uçup dağılmak.
  • Hafif mizaçlı olup, her dile geleni söylemek.
  • Vurmak.

hekk

  • şiddetli yağmur.
  • Kılıçla vurmak.

hem-zen

  • Beraber vuran. Birlikte olan. (Farsça)

hemz

  • Dürtme, kakma.
  • Parmaklarla sıkma.
  • Yere çalma, vurma.
  • Isırma, dişleme.

hetr

  • Ağaçla vurmak.

hevs

  • Bir şeyi vurarak kırmak.
  • İfsad etmek.
  • Dolaşmak.
  • Davarı yavaşça ileri sürmek.

heyca

  • Cenk, cidal, vuruşma, birbirini öldürme, kıtal.

hezra

  • (Çoğulu: Hezrât) Vurmak.

hezz

  • Vurmak, dövmek.
  • Isırmak.

hımare

  • (Çoğulu: Hamâyir) Ayak üstü.
  • Havuzun etrafına koydukları taş.
  • Avcıların av vurmak için çevrelerine ev gibi dizdikleri taşlar.

hiyac

  • Vuruşma, kıtal.
  • Müteheyyiç olmak. Muztarib olmak.
  • Otun kuruması.

hödük

  • Kaba, nezaketsiz. Gabi, acemi, vurdumduymaz.

hükm

  • (Hüküm) Karar. Emir. Kuvvet. Hâkimlik. Amirlik.
  • İrade. Kumanda. Nüfuz.
  • Kadılık etmek.
  • Tesir. Cari olmak.
  • Makam.
  • Bir dâvanın veya bir meselenin tedkik edilmesinden sonra varılan karar.
  • Man: Fikirler ve tasavvurlar arasındaki râbıtayı tasdik veya

hutta

  • Darp, vurmak.
  • Zor iş.
  • Başın önünde olan saç örgüsü.

i'lan

  • Belli etmek. Yaymak. Herkese duyurmak.
  • Gazetelerde veya sokaklarda duvarlara kâğıt yapıştırarak ticari bir iş, bir adres veya başka bir şeyi herkese bildirme.
  • Açığa vurma, yayma, meydana çıkarma.

i'tifar

  • Yere vurma. Kavrayıp yere çarpma. Üzerine atılıp kavrama.

id'am

  • Direk vurmak.

ideal

  • Fikre ve düşünceye ait. Tasavvuri, hayali. (Fransızca)
  • Mefkûre. Emel. Gaye. Hayalde tasavvur edilen kemal. Fevkalâde, mükemmel kimse veya şey. (Fransızca)

ıdtıgan

  • Ayağıyla kendi kendine vurmak.

ifdah

  • (Fadih. den) Kötülüğü açığa vurma. Kusur ve ayıpları meydana çıkarma.

ifşa / ifşâ / افشا

  • Açığa vurma. (Arapça)
  • İfşâ edilmek: Açığa vurulmak. (Arapça)
  • İfşâ etmek: Açığa vurmak. (Arapça)

ifşaat / ifşâât / افشاآت

  • Açığa vurmalar. (Arapça)

iftikar

  • Yoksulluğunu, fakirliğini açığa vurmak.
  • Çok ihtiyacı olmak.
  • Tevazu'. Alçak gönüllülük.

ifzah

  • (Fazih. den) Kusuru, kötülüğü, ayıbı açığa vurma.

iglinta'

  • Vurmakla ve sövmekle üstün gelip galebe etmek.

ihanet etme

  • Hıyanet etme, arkadan vurma.

ihtikar / ihtikâr / احتكار / اِحْتِكَارْ

  • Bir şeyi kıymetlensin diye saklamak.
  • Ist: İnsanların veya ehlî hayvanların yiyeceklerine âit şeylerin satış kıymetleri yükselsin diye kırk gün kadar saklamak. Böyle yapan kimseye muhtekir denir.
  • Vurgunculuk, bozgunculuk.
  • Vurgunculuk; fazladan kazanç sağlamak amacıyla, hayat için zarurî olan ihtiyaç maddelerini satın alıp fiyatı artsın diye bir süre saklama.
  • Haksız kazanç, aşırı kâr, vurgunculuk.
  • Hakarete katlanmak.
  • Vurgun. (Arapça)
  • Pahalı satmak üzere mal saklama, vurgunculuk.

ihtikaren / ihtikâren

  • İhtikâr suretiyle, vurgunculukla.

iktisatsız

  • Savurgan.

iktiva'

  • Dağlama. Kızgın demirle vücudun bir yerine dağ vurma.

ilan-ı iflas / ilân-ı iflâs

  • Tüccarın işinde güçsüzlüğünü yani iflâs ettiğini resmî olarak söyleyip açığa vurması.

imsal

  • Boşuboşuna sarfetme, lüzumsuz yere harcama. Har vurup harman savurma.

inhidar

  • İnişe inme.
  • Vurmakla derinin şişmesi.

intıba'

  • Aksetme, damgasını vurma.

işfa'

  • (Şifâ. dan) Hastaya şifalı şeyler verme. Hastanın iyileşmesi için çeşitli çarelere başvurma.

ishan

  • Aslında kalınlık demek olan sihan ve sehânetten kalınlaştırmak demektir. Siklet de sehanetin lâzımı olmak itibariyle: "Falan kimseyi, hastalığı veya yarası ağırlaştırdı, yerinden kımıldatmaz etti." mânâsına "İshanehül maraz evilcerh" denilir. Harbde düşmanın esaslı kuvvetlerini iyiden iyiye vurarak,

ism-i merre

  • Def'a, kerre gibi bir hareketin bir defa olduğunu bildiren fiil'den yapılan isim. (Darbe: Bir defa vuruş. Lem'a: Bir parlayış gibi.)

isnaf

  • Yel ve toz savurma.

israf / isrâf / اسراف

  • Savurganlık.
  • Savurganlık. (Arapça)

israfat / isrâfât

  • İsraflar, savurganlıklar.

israflı

  • Savurgan, tutumsuz.

istibraz

  • Meydana çıkarmak, açığa vurmak.

istikfa

  • Bir kimsenin başına veya ensesine sopa ile vurma.

istinaf / istînâf / استيناف

  • Yeniden başlama.
  • Bidayet mahkemesinde verilen bir hükmün bir üst mahkemeye başvurarak feshini isteme.
  • Üst mahkemeye başvurarak alt mahkemenin kararının feshini isteme. (Arapça)

istisare

  • Toz savurma, tozutmak, toz kaldırma.
  • Fesatçılık ve fitnecilik yapmak.

istitbab

  • (Tıbb. dan) Doktora başvurma, kendini hekime gösterme.
  • İlâç arama.
  • Çare isteme, derdine devâ arama.

ittisam

  • (Vesm. den) Damga ve nişan vurma.
  • Dağlama, süsleme.

izaa

  • (Izâat) Açığa vurma, belli ve âşikâr etme.
  • Yüksek sesle bildirme, ilân etme.
  • Radyo.

izaa-i esrar

  • Gizli sırları açığa vurma, açıklama.

izaat

  • İlân etmek, açığa vurmak. Sesle neşriyat yapmak.

izhar / izhâr / اظهار

  • Açığa vurma. Meydana çıkarma.
  • Göstermek. Zâhir ve âşikâre ettirmek.
  • Yalandan gösteriş.
  • Tecvidde, iki harfin arasını birbirinden ayırıp açarak ihfâsız, idgamsız olarak okumaya denir. Bu sıfatın harfleri Huruf-ı halk denilen harflerdir.
  • Gösterme. (Arapça)
  • İzhâr etmek: Göstermek, belli etmek, açığa vurmak. (Arapça)

izhar-ı esrar

  • Sırların açığa vurulması.

izhar-ı haşmet

  • İhtişamın, heybetin açığa vurulması.

kadana

  • Forsaların ayağına vurulan zincir.

kafh

  • Başa vurmak.
  • İçi boş olan şeyi vurmak.

kafy

  • Uymak.
  • Kafasına vurmak.

kaly

  • Et ve buğday kavurmak.
  • Buğz, adavet, düşmanlık.

kam'

  • Kahretmek. Zelil etmek.
  • Zabtetmek. Ezmek. Kırmak.
  • Hasta etmek.
  • Başına vurmak.
  • Bir sese kulak verip dinlemek.
  • Ağzı dar olan bir şeyin içine huni ile akıcı maddeyi koymak.
  • Huni.

kar'

  • Vurmak. Çakmak. Kapı çalmak.
  • Savt. Avâz. Ses.
  • Kabak.
  • Gülsuyu kabı.
  • Eti soyulmuş kemik.

kar'-ul asa / kar'-ul asâ

  • Doktorun, hastanın bedenine vurup muâyene etmesi.
  • Mc: Hatayı hatırlatmak için işaret vermek ve ikaz etmek.

karavana

  • Bakırdan yayvan yemek kabı.
  • Kışla, okul, hastahane gibi müesseselerde tevzi edilecek yemeği içine koydukları kap.
  • İnce ve yassı elmas.
  • Atışta hedefe vuramama.

karulasa / karulâsâ

  • Doktorun bedene vurarak muayene etmesi.

kas'

  • Bir şeye el ayası ile vurmak.
  • Gidermek.
  • Tahkir etmek, küçümsemek.

kasd

  • Bir işi bile bile yapmak.
  • İsteyerek. Niyet ederek.
  • Niyet. Tasavvur.
  • İstikamet. Yolu doğru olmak.

katil

  • Öldürülmüş, vurulmuş. Maktul.

katil-i müteammid

  • Her ne sebeple olursa olsun, birini öldürmeyi evvelce zihninde tasavvur ederek öldüren kimse.

kaynan

  • At ve deve ayaklarının ip bağlanacak ve bukağı vuracak yeri.

kazım / kâzım

  • Öfkesini yenen, meydana vurmayan.

kaziye-i bedihiyye-i fıtriyye

  • Man: Aklın tarafeyni tasavvur ederken zihinde hâzır olan bir hadd-ı vasat vâsıtası ile nisbet-i hükmiyyeyi cezmen tasdik eylemesinden ibaret olan kaziyyeye denir.

kehd

  • Ayağı yere vurmak.

kerr u fer / كَرُّ و فَرْ

  • Vur kaç.

kerrüfer harbi

  • Vur-kaç tekniği ile yapılan savaş.

kes'

  • El veya ayak ile bir nesnenin arkasına vurmak.
  • İttibâ etmek, tâbi olmak.
  • Yemen'de bir kabile adı.

kev'

  • Vurmak.
  • Korkmak.

keysan

  • Ayakla bir kimsenin dübürüne vurmak.
  • Özür, mâzeret.

kişaf

  • Bir kaç yıl üstüne yük vurulmayan deve yavrusu.
  • Dişi deve hâmile iken erkek devenin ona cimâ etmesi.

kıtal

  • Vuruşma, savaş.

kub

  • "Vuran, vurucu, döven" mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: (Leked-kub: Tekme vuran) (Farsça)

kuban

  • (Tekili: Kub) Vurucular, dövücüler. (Farsça)
  • Vurarak, döverek mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. (Farsça)

küffar

  • (Tekili: Kâfir) Gâvurlar. Hak din olan İslâmiyeti inkâr edenler. Kâfirler.

kuhkub

  • Dağ vurucu. Dağı yerinden oynatan. (Farsça)
  • Kuvvetli at veya katır. (Farsça)
  • Kale veya sur döven top. (Farsça)

kurtan

  • At'ın arkasına vurdukları keçe.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

küvr

  • (Çoğulu: Ekvâr-Ekvür-Kirân) Deve palanı.
  • İz.
  • Ateş yakacak yer.
  • Arı kovanı.

lahf

  • Şiddetli vuruş.

lakk

  • Vurmak.

lat'

  • Yalamak.
  • Ayağıyla bir kimsenin belinden aşağısına vurmak.

lath

  • El ayasıyla vurmak.

latm

  • Karıştırmak. Yapıştırmak.
  • Tokat vurmak.

laübaliyane / lâübâliyâne

  • Vurdumduymaz bir tarzda, kayıtsız kalarak.

layıha / lâyıha

  • Düşünülen veya tasavvur edilen bir şeyin yazılması. Tasarı.

lebn

  • Vurmak.

lebz

  • Vurmak.
  • Yemek.

ledm

  • Taşı taşla vurmak.
  • Yere düşen taştan çıkan ses.
  • Kaftana yama vurmak.
  • Defetmek, kovmak.

leds

  • Yalamak.
  • Davarın ayağına nal vurmak.
  • Yırtık dikmek.

lefa

  • Vurmak.
  • Soymak.

lefehan

  • Vurmak.

lefh

  • Yakmak.
  • Vurmak.
  • Fakirlik, fakir.
  • İflas.
  • Tavşancıl kuşu.
  • Karga.

leht

  • Vurmak.
  • Atmak.

lehz

  • Vurmak.
  • Dürtmek.
  • Karıştırmak.

lek'

  • Vurmak.

lekedzen

  • Tepme veya çifte vuran. Çifte atan. (Farsça)

lekm

  • Yumrukla vurmak.

lekz

  • Vurmak.

lemk

  • Yazmak.
  • Bozmak, mahvetmek.
  • Vurmak.

lesb

  • Vurmak.
  • Yalamak.
  • Yapışmak. Cem'etmek, toplamak.

let

  • Dayak, kötek. (Farsça)
  • Dövme, vurma. (Farsça)
  • şiddetle çarpma. (Farsça)

lett

  • Bağlama.
  • Karıştırma.
  • Vurma, dövme, dayak atma.
  • Yanaşma, yaklaşma.

litam

  • Tokat atma. Elin ayası ile vurma.

lümah

  • Tokatla vurmak.

ma'fuc

  • Dübürüne vurulmuş.

madreb

  • (Çoğulu: Madarib) Darb edilecek, vurulacak yer.
  • Kakma, çakma yeri.

madrub / madrûb

  • Vurulmuş. Döğülmüş. Çarpılmış. Darbolunmuş.
  • Damgalanmış.
  • Mat: Darbedilen (çarpılan) sayı.
  • Vurulmuş, dövülmüş.

mahc

  • Cima etmek.
  • Kovayı azıcık çekip yine dolsun diye suya vurmak.

mahıciyy

  • Palan vurdukları at.

mahn

  • Kuyudan su çıkarmak.
  • İmtihan etmek.
  • Bahşiş vermek.
  • Vurmak.

makt

  • Vurmak.

maktul

  • Vurulmuş, öldürülmüş, katledilmiş.

maktulin / maktulîn

  • (Tekili: Maktul) Öldürülmüş insanlar. Vurulmuş veya katledilmiş kimseler.

marifet-i tasavvuriye

  • Tasavvur ederek elde edilen bilgi.

mas'

  • Davarın kuyruğunu salması.
  • Vurmak.
  • Parlamak.

masa'

  • Kılıçla vuruşmak.

masdum

  • Çarpılmış. Kendisine vurulmuş.

maskul

  • Cilâlanmış, saykal vurulmuş. Mücellâ.

math

  • El ile vurmak.
  • Yalamak.
  • Birbiri ardınca sulamak.

mazreb

  • Vuracak yer.
  • İlikli kemik.

mefkure

  • (Fikir. den) Gâye. Gâye olan şey. Tasavvur hâlindeki gâye. İdeâl.

meftun / meftûn

  • Sihirlenmiş, fitneye düşmüş.
  • Gönül vermiş, tutkun, vurgun.
  • Hayran olmuş, şaşmış.
  • Tutkun, vurgun.

meftuniyet / meftûniyet

  • Tutkunluk, vurgunluk.

melk

  • Dalkavukluk.
  • Yumuşaklık yapmak.
  • Mahvetmek.
  • Yıkamak.
  • Emmek.
  • Vurmak.

melkeme

  • El ile vurulan yerin yarası.

meraci'

  • (Tekili: Merci) Rücu edilecek ve dönülecek yerler.
  • Mürâcaat edilerek başvurulacak kimse veya yerler.

merci / mercî / مرجع

  • Dönülecek yer.
  • Müracaat olunacak, baş vurulacak yer kimse.
  • Başvurulacak, sığınılacak yer.
  • Makam, dönülecek yer, başvurulacak yer, kaynak, makam.
  • Başvuru yeri. (Arapça)

merci'

  • Merkez. Kaynak. Baş vurulacak yer. Müracaat edilecek yer. Dönülecek yer. Sığınılacak yer.
  • Söylenen sözün kendine fayda verdiği kimse.

merci'-i rü'yet

  • Bir işin görülmesi için başvurulan yer.

merci-i hakiki / merci-i hakikî

  • Gerçek başvurulacak, sığınılacak yer.

merciiyet / mercîiyet

  • Başvurulacak makam olma özelliği, kaynaklık.

meskuk

  • (Meskuke) Sikkeli. Damgası vurulmuş.
  • Para hâline konulmuş.

meşn

  • Kamçı ile vurmak.
  • Deri yüzmek.

mesned-i re's

  • Başvurma yeri, müracaat makamı.

met'

  • Vurmak.
  • Çekmek.

meth

  • Yerinden koparmak ve çıkarmak.
  • Cima. Tohum bırakmak için çekirgenin kuyruğunu yere sokması.
  • Vurmak ve uzaklaştırmak.

metn

  • Sağlam ve sert yer.
  • Yüksek yer.
  • Her nesnenin yüzü, üstü, arka ve ortası.
  • "Vurmak ve seyr" mânâsına mastar.
  • Bir yazının tamamı. Yazının aslı veya sureti.

mevc-zen

  • Dalgalanan, dalgalı deniz. Dalga vuran. (Farsça)

mevkuze

  • Ağaçla vurulmuş.

mevrud

  • (Çoğulu: Mevrudât) Gelmiş. Vürud etmiş. Gelen.

mi-zenend

  • (f. Fiil) Söylüyorlar, vuruyorlar. " : Zeden" vurmak" masdarındandır.

mıkma'

  • (Çoğulu: Mekami') Fil başına vurdukları demir çomak.

misak

  • Sürme, gütme, sevketme.
  • Havada uçarken kanadını birbirine vurup uçan güvercin.

mizenend / mîzenend

  • Söylüyorlar, vuruyorlar.

muarekat

  • (Tekili: Muâreke) (Ark. dan) Vuruşmalar, savaşlar, kavgalar.

muareke

  • (Çoğulu: Muârekât) Kavga. Vuruşma. Muharebe. Döğüşme.

mübezzir / مُبَذِّرْ

  • Savurgan.

mücahafe

  • İzdiham etmek, kalabalık yapmak.
  • Birbirine kılıç ve bıçak çekip vuruşmak.

mücahere

  • (Mücaheret) Açığa vurma, belli etme, meydana çıkarma.

mücalede

  • Harp âletleriyle vuruşma.

mücavele

  • Kıtal edişmek, dövüşmek, vuruşmak.

mücessime

  • Allahı bir cisim gibi tasavvur eden sapkın.

mudarebat

  • (Tekili: Mudarabe) Mudarebeler, döğüşmeler, vuruşmalar.

mudarebe

  • (Darb. dan) Döğüşme, vuruşma.
  • Bir taraftan sermaye diğer taraftan emek ile kurulan ticaret şirketi.
  • Dövüşme, vuruşma.
  • Sermaye ve emek konarak kurulan şirket.

mudarib

  • (Darb. dan) Döğüşen. Birbirlerine vuran.

müfsid

  • İfsad eden, fenalaştıran. Bozan.
  • Başlanmış ibadeti bozan.
  • Nifak koyan, fesad ilka eden. (Hiç bir müfsid, ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut, bâtılı hak görür. Evet kimse demez "ayranım ekşidir." Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz tic

muhakeme

  • (Çoğulu: Muhakemât) (Hüküm. den) Dava için iki tarafın mahkemeye baş vurması.
  • İki tarafın mahkemeye baş vurması.
  • İki tarafı dinleyip hüküm vermek.
  • Düşünmek.
  • Zihinde inceleme yapmak.
  • Karar vermek için iyice düşünmek.

muhammıs

  • Mısır, kahve gibi şeyleri kavuran veya kavurarak satan kimse.
  • Tava.

muhtekir / محتكر

  • İhtikâr yapan. Vurguncu, ihtiyaç mallarını kıymeti artsın da satayım diye saklayan. Halkın zararına çalışarak malı saklayan.
  • Kıymetlensin diye mal saklayan vurguncu.
  • Vurguncu. (Arapça)

muhtekirane / muhtekirâne

  • Vurgunculukla, ihtikârcılıkla. (Farsça)

muhtekirin / muhtekirîn

  • (Tekili: Muhtekir) İhtikâr edenler. Vurguncular.

mukaraa

  • (Kur'a. dan) Ad çekişme. Karşılıklı kur'a çekme.
  • Kılınç kullanarak döğüşmek. Cenkte, muharebede kahramanların birbiriyle vuruşmaları.
  • Bir şeyin taksiminde atışmak.

mukatelat

  • (Tekili: Mukatele) (Katl. den) Muharebeler, savaşlar, kavgalar, dövüşler.
  • Vuruşmalar, düello yapmalar.

mukatele

  • (A, uzun okunur) Birbirini vurmak, öldürmek. Vuruşmak, kavga, döğüş.
  • Birbirini öldürme, vuruşma, savaş.

mukatil

  • (Katl. den) Birbirini öldüren, birbiriyle vuruşan. Düello yapan.

mukayyed / مقيد

  • Bağlı, zincire vurulmuş. (Arapça)
  • Kayıtlı. (Arapça)

mülatama

  • Birbirine şamar vurma, tokat atma.

mülci ikrah / mülcî ikrâh

  • Ölümle veya bir uzvunu yok etmek, şiddetli vurma ve hapsetme gibi tehdidlerle bir kimseyi istemediği şeyi yapmaya zorlama.

münataha

  • Boynuzlu hayvanların birbiriyle vuruşması. Süsüşme.

müracaat / مراجعت / mürâcaat / مُرَاجَعَتْ

  • (Rücu'. dan) Geri dönmek.
  • Baş vurmak, izin almak için veya bir iş için alâkadarlarla görüşmek.
  • Mütalâa istemek, danışmak.
  • Başvurma.
  • Başvurma.
  • Başvuru. (Arapça)
  • Geri dönüş. (Arapça)
  • Müracaat etmek: (Arapça)
  • Başvurmak. (Arapça)
  • Geri dönmek. (Arapça)
  • Başvurma.

müracaat edilme

  • Baş vurulma.

müracaat etme

  • Başvurma.

müracaat etmek

  • Başvurmak.

müracaatgah / müracaatgâh

  • Müracaat olunup başvurulacak yer. (Farsça)

musab olan / musâb olan

  • İsâbet alan; vurulan.

müşacerat

  • (Tekili: Müşacere) Dövüşmeler, vuruşmalar, kavgalar.

müşacere

  • Sözle karşılıklı çekişme. Kavga, niza.
  • Birbirine ağaçla vurma.

musademat

  • Çarpışmalar. Vuruşmalar. Müsademeler.

müsademat / müsâdemât

  • (Tekili: Müsademe) Vuruşmalar, birbirine çarpmalar. Müsademeler.
  • Çarpışmalar, vuruşmalar.

musademe

  • İki şeyin birbiriyle çarpışması. Çarpışmak. Vuruşmak.

müsademe

  • (Çoğulu: Müsademat) Vuruşma, birbirine çarpma.
  • Silâhlı çarpışma.
  • Çarpışma, vuruşma.

müsadim

  • Çarpışan, vuruşan.

müşavere / müşâvere

  • Aklı, fikri kuvvetli, ileriyi gören kimseler ile bir konu üzerinde konuşma, görüşme, danışma, meşveret etme, görüşüne baş vurma.

musavver

  • Zihnen düşünülen. Tasavvur olunan. Tasvirli.

müsayefe

  • (Seyf. den) Kılıçla vuruşma. birbirine kılıç çekme.

müşebbihe

  • Fls: İnsan biçiminde ilâh tasavvur edip suretlendiren bâtıl bir inanış. (Antropomorfizm) Mücessime de denir.

müserrec

  • (Serc. den) Eyerlenmiş, eyerli, eyer vurulmuş.

musfac

  • Yassı başlı.
  • Ellerini birbirine vurup sesini işittirdikleri kişi.

muslib

  • Vurucu, vuran, dârib.

müsrif / مسرف

  • İsraf eden, savurgan.
  • Savurgan. (Arapça)

mustarıf

  • Çıkarı ve menfaati için her yana başvuran.

müşte

  • Yumruk, muşta. (Farsça)
  • Birine vurmak için ele veya parmaklara geçirilen demirden yapılmış âlet. (Farsça)
  • Kunduracıların deriyi vurarak inceltmekte kullandıkları maden tokmak. (Farsça)

müste'nif

  • Yeniden başlayan.
  • Daha üst mahkemeye baş vuran, davasını istinaf eden.

muştzen

  • Yumruk vuran. Boksör, yumrukçu. (Farsça)

müştzen

  • Yumruk vuran, boksör. (Farsça)

mutaredat

  • (Tekili: Mutarede) Saldırmalar, vuruşmalar, çarpışmalar.

mutarede

  • (Çoğulu: Mutaredat) (Tard. dan) Saldırma, vuruşma, çarpışma.

mutareka

  • Vuruşmak.

mutarrız

  • Elbiseye kenar işleyen.
  • Damga vuran.

mutasavver

  • Tasavvur edilmiş. İlerde yapılması düşünülmüş.
  • Tasvir edilen. Hatırdan geçen.
  • Kabil, akıl kabul eder, akıl alır.

mutasavvere

  • Hayalen, tasavvur ederek.

mutasavvir

  • Tasavvur eden, zihinde suret veren.

mütedarib

  • (Darb. dan) Birbirine vuran karşılıklı vuruşan.

mütegavvir

  • Derine dalan, tegavvür eden.

mütehevviren

  • Tehevvür ve öfke ile.

mütenevvir

  • (Nur. dan) Nurlanan, tenevvür eden, parlıyan.

müteşacir

  • (Çoğulu: Müteşâcirin) Birbirlerine sopayla, ağaçla vuran.

müteşacirane / müteşacirâne

  • Birbirlerine sopayla vururcasına. (Farsça)

müteşacirin / müteşacirîn

  • (Tekili: Müteşacir) Birbirlerine ağaçla, sopayla vuranlar.

mütesadim

  • (Sadme. den) Birbirine çarpışan, birbirine çarpıp vuran.

mütesayif

  • Birbirine kılıçla vuran.

mütevarid

  • (Vürud. dan) Gelen, tevarüd eden.

mütevessil

  • (Vesile. den) Tevessül eden, sebep tutan, başvuran, girişen.

mütevessilen

  • Tevessül ederek, başvurarak.

müttehemiyet

  • Suçlandırılma, suçlu olduğu tasavvur edilme. Maznunluk.

muvaredat

  • (Tekili: Muvârede) (Vürud. dan) Gelen şeyler.
  • Aklı gelen şeyler. İlhamlar.

muvarede

  • (Çoğulu: Muvâredât) (Vürud. dan) Girip gelme.
  • İki şâirin, birbirlerinden habersiz olarak, tesâdüfen aynı beyitleri söylemeleri.

muzarebe

  • Vuruşmak. Cenk etmek.
  • Bir yerden diğer yere gidip seyretmek.

muzi' / muzî'

  • Meydana çıkaran, açığa vuran.

muzmer

  • Gizli, örtülü, saklı, dışarıya vurulmamış, içte gizli.

muzmerat

  • (Tekili: Muzmer) Örtülü, saklı, gizli, dışarı vurulmamış.

nabazan

  • Nabız atması, damar vurması.

nabız

  • Atar damarın vuruşu. Şah damarının atması. Kırmızı kan damarının oynaması hali.
  • Atardamarın vuruşu.

nafize

  • Karından vurulup arkaya çıkmış olan yara.

nahis

  • Vuran, vurucu.
  • Devenin kuyruğunda veya göğsünde olan uyuz.

nahr

  • Boğazlamak. Bir hayvanın göğsü üstünden bıçak vurup boğaz damarını kesmek.
  • İki şeyin birbirine göğüs göğüse olması.
  • Boyun. Boğaz çukuru.
  • Sadır.
  • Gündüzün evveli.
  • Namazda kıyamda iken sağ eli sol elin üstüne koymak.

nahs

  • Vurmak.

nakr

  • Oymak, kazmak. Taş oymak.
  • Kuşun yem toplaması.
  • Vurmak.
  • Sıklık vermek.
  • Ağaç üstüne nakşetmek.
  • Tanbur çalmak.
  • Üflemek.
  • Dille ıslık çalmak.
  • Parmak çıtlatmak.

naks

  • Nakletmek.
  • İfsad etmek, bozmak.
  • Evmek. Acele etmek.
  • Kimseye lâkap takmak.
  • Ayıplamak.
  • Kilise çanını çalmak. Çan çalmak, çana vurmak.

nakur

  • Sur gibi ağızla üflenerek çalınan boruya denir. Nakr; vurmak ve didiklemek mânalarına geldiği gibi, boru çalmak mânasına da gelir. Çünkü boru çalındığı zaman, içinden hava tazyiki ile didiklenmiş olacağı gibi, dışından da o ses, çarptığı kulakları didikleyeceği cihetle boruya "minkar" mânasıyla alâk

nalçe

  • Küçük nal.
  • Yemeni, çizme gibi ayakkabılara vurulan hafif demir parçaları.

natıh

  • (Çoğulu: Nevâtıh) Boynuzuyla vuran, süsen hayvan.
  • Keder, sıkıntı, elem, mihnet.

nebve

  • Uzaklaşmak.
  • Ok hedefe varamamak.
  • Bir yerin havasının mizaca uygun olmaması.
  • Kılıncın vurulan şeye saplanmayıp geri sıçraması.
  • Pek çirkin ve kötü suretten gözün kaçması.

necl

  • (Çoğulu: Encâl) Oğul, evlât, çocuk.
  • Kuşak, nesil, sülâle.
  • Atmak.
  • Ayak ucuyla vurmak.
  • İstihrac etmek, meydana çıkarmak.
  • Yerden çıkan su.

nefh

  • Rüzgâr esmek.
  • Güzel kokunun yayılması. Kokmak.
  • Vurmak.
  • Def'etmek, kovmak.
  • Vuruşmak, kat'etmek.

nefyan

  • Vurma ânında yara ve cerahatten akan kan.

nehur

  • Burnuna vurmayınca veya burnuna parmak sokmayınca sütünü salıvermeyen deve.

nehz

  • Durmak, kıyam.
  • Def'etmek, kovmak.
  • Yakın olmak.
  • Berkitmek için devenin memesine eliyle vurmak.
  • Dolması için kovayı suya vurmak.
  • Vurmak. Dövmek.
  • Haykırmak.

nek'

  • Dizine ayağın arkasıyla vurmak.
  • Def'etmek, kovmak.

nekt

  • (Çoğulu: Nikât) Süngüyü yere vurmak.
  • Taan etmek, çekiştirmek.

nekz

  • Vurmak.
  • Kovmak, def'etmek.
  • Yılan sokmak.
  • Azalmak.
  • Suyun, yer tarafından emilmesi.

nesg

  • Gitmek.
  • Almak.
  • Ağaç kesildiğinde çıkan su.
  • Vurmak.
  • Dürtmek.

nezk

  • Yaramaz söz.
  • Süngü ile vurmak.

nişan

  • İz. Nişan. Alâmet. İşaret. (Farsça)
  • Yara izi. (Farsça)
  • Hedef, vurulması istenen nokta. (Farsça)
  • Hâtıra için dikilen taş. (Farsça)
  • Taltif için verilen madalya. (Farsça)
  • Evlenmeden önceki anlaşma ve karar işareti veya merasim. (Farsça)
  • Tuğra. (Farsça)
  • Ferman. (Farsça)

nitah

  • Tos vurma, toslaşma. Boynuzla vurma.
  • Vuruşup kavga etme.

nizezen

  • Mızrakla vuran. (Farsça)
  • Mızrakçı. (Farsça)

nükte

  • İnce mânalı söz, idraki ve anlaşılması nezâket ve zarifliğe dayanan nazik husus. İbarenin asıl mânasından başka olan nazik ve lâtif mânâ, dikkatle anlaşılabilen ince mânâ.
  • Yere ağaçla vurup eser bırakmak.

nutuh

  • Boynuzuyla vuran davar.

pa-bend / pâ-bend

  • Ayak bağı. Köstek. Ayağa vurulan zincir.
  • Engel, mâni.

paykub

  • Ayak vuran. (Farsça)
  • Mc: Rakseden, köçek. (Farsça)

payzen

  • .f Ayağına pranga vurulmuş. Forsa, deniz esiri.
  • Suçlu.
  • Esir.
  • Hizmetçi, uşak.

pençezen

  • Pençe vuran, düşman. (Farsça)

peşkeş

  • Saçıp savurma.

pranga

  • İng. Eskiden ağır cezalı mahkûmların ayaklarına takılan kalın zincir.
  • Halkalarıyla beraber iki okka yüz dirhem ağırlığındaki demire verilen addır.
  • Umumi hapishanelerde, hapishanenin iç nizamını bozan ve taşkınlık gösteren mahkûmların ayaklarına da pranga vurulurdu.

rabıta-i şeyh

  • Tarikat-ı Nakşiyede, müridin hayalen şeyhinin huzurunda kendini tasavvur etmesine denir.

radd

  • Süt ile pişmiş hurma.
  • Vurmak, dövmek.

raht

  • (Çoğulu: Ruhut) Binek atlarına vurulan eyer, takım.
  • Pencere ve kapıların menteşe takımı.
  • Yol levazımı.
  • Döşeme ve ev takımı.

rahzen

  • Yol vuran. Yol kesen. Eşkiyâ, haydut. (Farsça)

rak'

  • Kaftana yama vurmak. Elbiseyi yamamak.

ramis

  • Toprağı her yöne sürüp savuran rüzgâr.

rats

  • El ayasıyla vurmak.

rebs

  • El ile vurmak.

rebt

  • Şişmek.
  • Terbiye etmek.
  • Uyusun diye çocuğun yan taraflarına yab yab vurmak.

recaze

  • Mahfeden küçüktür ve deve arkasına vurup üzerine binerler.

redig

  • Yere vurulmuş.
  • Nâdan, ahmak.

refs

  • Ayakla vurmak.

rekb

  • Atlılar alayı, süvari takımı.
  • Diz ile vurmak. Dizi vurmak.

rekl

  • Ayağıyla vurmak.

rekz

  • Harıl harıl ayak ile tepmek. Hayvana tekme ile vurmak. Kakıvermek.
  • Kaçmak. Seğirtmek, koşmak.
  • Hicret. Gaza.

remh

  • Süngü ile vurmak.
  • Tekme vurmak.

rifas

  • Ayakla vurmak, tepmek.

sademat / sademât

  • (Tekili: Sadme) Vuruşlar, patlamalar.
  • Ansızın başa gelen belâlar.
  • Vuruşlar.

sadme / صدمه

  • Bir vuruş, çarpma, vurma, çatma.
  • Birden bire patlama.
  • Ansızın başa gelen musibet.
  • Vuruş.
  • Çarpma, vurma, tokuşma. (Arapça)
  • Musibet. (Arapça)

saf'

  • Sille vurmak, tokat atmak.

saf'an

  • (Çoğulu: Safâıne) Sille vurulmuş kişi.

saff-zen

  • Düşman saflarını vurup yaran yiğitler. (Farsça)

safk

  • Sesi işitilen vuruş.
  • Sarfetmek.
  • Reddetmek.
  • Kanatlarını hareket ettirmek. Deprenmek.
  • Kullanmak.

şagşaga

  • Süngüyü vurduğu kimsede hareket ettirmek.

sahh

  • şiddetinden kulaklar tutulan çığlık.
  • Sağlam bir şeyle vurmak.
  • Cemetmek, toplamak.

sak'

  • Horozun ötmesi. Bir kimseye vurmak.
  • Udul etmek, geri dönmek, vazgeçmek.

sakb

  • (Çoğulu: Sukub) İnce, uzun.
  • Ev ortasında olan direk.
  • İçi boş olmayan kuru cisme vurmak.
  • Yakınlık.

sakk

  • (Çoğulu: Sukuk-Sıkâk-Esak) Kitap.
  • Kapı yapmak.
  • Vurmak, darbetmek.

sakme

  • Şiddetle ve kakarak vurmak.

sald

  • Kaypak taş.
  • Taş gibi çok dayanıklı şey.
  • Dağa çıkmak.
  • Şiddetle ellerini yere vurmak.

salk

  • Şiddetli ses.
  • Vurmak.
  • Hâmile kadının ağrısı tutup bağırması.

salt

  • Bileyi taşı.
  • Kişinin kendi öz kızı.
  • Erkek ismi.
  • Geniş alın.
  • Vurmak mânâsına mastar.

samm

  • Sağır olmak.
  • Şişenin ağzını tıkamak.
  • Katı, sağlam ve sert madde.
  • Vurmak.

saykal vurmak

  • Cilâ vurmak, parlatmak.

sebt

  • (Çoğulu: Esbât-Sübut-Esbüt) Rahat etmek.
  • Boyun vurmak.
  • Saç sarkıtmak. Bir çeşit deve yürüyüşü.
  • Cumartesi günü.
  • Şaşırmak, hayrette kalmak.
  • Çok zeki, dâhiye.
  • Başı tıraş etmek.

şecce

  • Başa ve yüze vurarak meydana getirilen yara.

şedd-i rihal

  • Hayvana semer vurma. Yolculuk için hayvanın semerini bağlama.
  • Yolculuğa çıkma.

sefy

  • Savurmak. Saçmak.

sehek

  • Balık kokusu.
  • Demir pası.
  • Rüzgârın yerden savurduğu toprak.
  • Bir şeyin pis pis kokması.

şehid-i ahiret / şehîd-i âhiret

  • Bir kimsenin Allah için olan cihâdın hazırlığı esnâsında tâlimlerde veya zulüm ile öldürülmesi veya cihâdda ve eşkıyâ, âsî, yol kesici, gece hırsızla vuruşmada yaralanarak hemen ölmeyip bir namaz vakti çıkıncaya kadar yaşayan veya başka yere götürülü p, orada ölen. Âhiret şehîdi.

şemşir-zen

  • Kılıç çeken, kılıçla vuran. (Farsça)

serd

  • Sözü muttasıl ve güzel bir eda ile söylemek.
  • Halkaları birbirine geçirmek.
  • Delmek.
  • Dikmek.
  • Vurmak.

serkub

  • Başa vuran, başa kakan. (Farsça)
  • Başa vuracak şey. (Farsça)

şesasa

  • şiddet.
  • Yaramazlık.
  • Sığır üstüne yük vurmak.
  • Kuru ve sert yer.
  • Acele.

seth

  • Bir kimsenin arkasına vurmak.

şevha

  • Avurtları ve burun delikleri geniş olan çirkin yüzlü kadın.

şiir

  • Güzel tertibli manzume. Tahayyül ve tasavvurları ve bâzı hakikatları hoşa gidecek şekilde ifâde eden ölçülü söz.
  • Man: Muhayyelâttan terekküb eden kıyas.

sikke

  • Damga. Nereye ve kime ait olduğunun bilinmesi için konulan işaret, mühür. Umumi damga.
  • Dirhem.
  • Para üstüne vurulan damga.
  • Düz, doğru yol.
  • Mevlevilerin keçe külâhlarının ismi.
  • Basılmış madeni para.

sikkenin darbı

  • Damganın vurulması, mührün basılması.

şilak

  • Cima etmek.
  • Vurmak.
  • Kulağı uzunlamasına yarmak.

silizen

  • Tokat vuran, şamar atan, döven. (Farsça)

sille

  • El ayasıyla vurulan tokat.

şis'

  • (Çoğulu: Şüsu') Nâline tasma vurmak.
  • Nâlin tasması.

sükne

  • Kuş sürüsü.
  • Boyna takılan heykel ve halka. Boyna vurulan demir.

ta'lin

  • Aşikâr etme. Meydana çıkarma. Açığa vurma.

ta'n

  • Hoş görmemek. Kötülemek. Birisinin ayıp ve kusurlarını beyan etmek.
  • Küfretmek.
  • Muhalifin iddialarını çürütmek.
  • Vurmak.
  • Duhul etmek, dâhil olmak, girmek.

ta'yir

  • (Çoğulu: Ta'yirât) Kabahati yüze vurarak utandırma.

tabakat-ı gaflet

  • Vurdumduymazlık örtüleri, umursamazlık perdeleri.

tağlik / تغليق

  • Kilit vurma. (Arapça)
  • Kapama. (Arapça)

tahmim

  • Zina eden kimseyi ziftleyip, dövüp, yüzüne kara vurup, ters olarak eşeğe bindirip gezdirmek.

tahmis

  • Ateşte kızdırıp kavurmak.
  • Kahve kavrulan ve satılan yer.

tahşidat-ı kur'aniye / tahşidat-ı kur'âniye

  • Kur'ân'ın tahşidatı; Kur'ânın bazı konular üzerinde yaptığı vurgulamalar.

tain

  • Süngü ile vurulmuş.

takadu'

  • Birbirine süngü ile vurmak.

takattur

  • Damla. Damlama. Damla damla akma.
  • Ud ağacı ile buhurlanma.
  • Vuruşmağa hazırlanma.
  • Bir kimse kendini bir yerden atma.
  • Ağacın dalı kopup düşme.
  • Bir adamı yanı üzere düşürmek. (Kamus'dan)

takatül

  • Kıtal edişmek, döğüşmek, vuruşmak.

takavüm

  • Dövüşmek, vuruşmak. Birbiriyle cenge durmak.

tark

  • Vurmak.
  • Dövmek.
  • Yünü ve pamuğu ağaçla vurmak.
  • Bulanık su.
  • İçine deve bevlettiğinden dolayı pislenmiş olan yağmur suyu.
  • Vücuttaki gevşeklik.

tasabi

  • Aşkını izhar etmek, muhabbetini açığa vurmak.

tasamüm

  • Sağırlığa vurmak.

tasavvur-u şahsi / tasavvur-u şahsî

  • Kendi şahsî tasavvuru, düşüncesi, sadece kendini düşünme.
  • Şahsî düşünce. şahsa ait tasavvur.

tasavvurat / tasavvurât / تصورات

  • (Tekili: Tasavvur) Tasavvurlar.
  • Düşünceler, tasavvurlar.
  • Tasavvurlar. (Arapça)

tasavvurat-ı şeytaniye

  • Şeytanî tasavvurlar; şeytandan gelen tasarılar, kurgular.

tasavvuri / tasavvurî

  • Tasavvurla alâkalı. Tasavvura ait.

tasfif

  • (Çoğulu: Tasfifât) (Saff. dan) Sıralama, saf saf dizme.
  • Sağ elinin ayasını sol elinin arkasına vurmak.

taskil

  • Cilâlandırmak. Saykal, cilâ vurmak, cilâ verilmek.

tasri'

  • Bir beytin iki mısraını da kafiyeli yapma.
  • Bütün mısraları kafiyeli manzume yazma.
  • Yere vurmak.
  • İki parça etmek.

tatlim

  • Yüzüne eliyle vurmak.

tature

  • Hayvanların ayağına vurulan köstek, bukağı. (Farsça)

tazr

  • Eliyle vurup def'etmek. El ile kovmak.

teassi

  • Muhalefet etmek, karşı gelmek.
  • Sopayla vurmak, asâ ile darbetmek.

tebkit

  • Tekdir etmek. Azarlamak. Vurmak. Başa kakmak.
  • Delil ve bürhanla galip gelip susturmak.

tebzir / tebzîr

  • Malı saçıp savurma.
  • Tebzîr etmek: Savurganlık etmek, israf etmek.
  • Elde olanı saçıp savurmak.

tecahüf

  • Darbetmek, vurmak.
  • Üstün gelmek, galebe etmek.

tecdil

  • Yere yıkma, yere atma, yere vurma.

tecyif

  • Korkma, korkutulma.
  • Vurmak.
  • Murdar etmek, pisletmek.

tedarub

  • (Darb. dan) Vuruşma, dövüşme.

tedmiye

  • Vurup kanatmak.

tehevvür / تهور

  • Küplere binme, köpürme. (Arapça)
  • Tehevvür etmek: Küplere binmek, köpürmek. (Arapça)

tekatül

  • (Katl. dan) Vuruşma. Birbirini öldürme. Mukatele.

telatum / telâtum

  • Birbiri ile çarpışmak, vuruşmak. (Deniz dalgaları gibi)
  • Birbirine şamar vurmak.
  • Vuruşma, çarpışma.
  • Vuruşma, çarpışma.

telcim

  • (Licâm. dan) Gem vurma, gemleme. Gemlenme.

teleccüm

  • Dizgin vurmak.

teleddüm

  • Kaftan eskitmek.
  • Yama vurmak.

teltim

  • Kuvvetle sille vurmak.

temsik

  • Cenk etmek, dövüşmek, vuruşmak.
  • Bir kimseye deri vermek.
  • Deriye renk vermek.

tenafür

  • Birbirinden kaçmak. Ürkmek.
  • Uzağa çekilmek.
  • Bir mes'elenin halli için hâkime başvurmak.
  • Edb: Kulağa hoş gelmeyen hece veya kelimelerin bir arada bulunması.

tenatuh

  • (Hayvanların) birbirlerine süsüşme (si).
  • Birbirine başla vurmak.

tenazük

  • Birbirine süngü ile vurmak.

tenazül

  • Yayan olarak vuruşmak.

teneffüs

  • (Nefes. den) Nefes, soluk alma. Dinlenme.
  • Tan yeri ağarma.
  • Deniz suyunun sahile vurması.
  • Üfürmek.
  • Okullarda ders araları verilen dinlenme.

tenevvür / تنور

  • Aydınlanma. (Arapça)
  • Tenevvür etmek: Aydınlanmak. (Arapça)

tenkil

  • Uzaklaştırmak. Tepeleyip sindirmek.
  • Başkalarına ders ve ibret olacak şekilde ceza vermek. Rezil ve rüsvay eylemek.
  • Zincire vurmak.

terakül

  • Vuruşmak, döğüşmek.

terbub

  • İşe vurulmamış davar.

terki'

  • (Rık'a. dan) Yamama. Yama yapma. Yama vurma.

terkibat-ı nisbet-i hafiye

  • Gizli düşünce ve tasavvurlardan meydana gelen terkibler.

terkil

  • Ayağıyla veya tırnağıyla vurmak.

terr

  • Vurmak.
  • Kesmek.
  • Uzak olmak.

teşacür

  • (şecer. den) Sopalarla vuruşma. Birbirine girme kavga, dövüş.

tesadüm

  • Vuruşma. Şiddetle çarpışma.

tesayüf

  • (Seyf. den) Kılıçla vuruşma.

teşebbüs etmek

  • Başvurmak, girişmek.

teshim

  • Yüzüne kara vurmak.

tesnid

  • Dayak vurmak.

tesric

  • Kandil yakmak.
  • Güzelleştirmek.
  • Hayvanı eyerleme. Hayvana eyer vurma.

tevessül

  • Allah'ın dergâhına yaklaştıracak amel işlemek.
  • Sarılmak.
  • Baş vurmak.
  • İnanmak.
  • Sebeb tutmak.
  • Hırsızlık.
  • Başvurma, sarılma.

tevessül etme

  • Başvurma, sarılma.

tevessülen

  • Başvurarak.
  • Başvurarak, girişerek. Sebep tutarak.

tevhif

  • Sopa ile vurmak.

tezavür

  • (Çoğulu: Tezâvürat) Birbirini ziyâret etme, gidip görme.
  • Vazgeçme, yoldan çıkma, udul etmek.
  • Eğilip meyletme.

tezriye

  • Savurmak.
  • Koyunun yününü kırkıp arkasında bir miktarını bırakmak.
  • Zelil etmek, kepâze yapmak.

timşek

  • İç mest üstüne vurulan parça, yapılan yama.

tokat

  • Kale içi, siper, ahır, ağıl. El içi gibi yer.
  • Dere arası olan hayvan mer'ası.
  • El içiyle vurulan sille.

tubal

  • Kızmış bakırdan ve kızmış demirden çekiçle vurulduğunda kopup dökülen parça.

tura

  • (Aslı: Tuğra) t. Topuz gibi yapılmış mendil, kuşak gibi oyun âleti. Kös, davul, trampet gibi şeylere vurmaya mahsus ip veya çomak.
  • Kamçı, örme kırbaç.
  • Demet, bağ, paket.

ufuc

  • (Çoğulu: Afâc) Vurmak.
  • Göden bağırsağı denilen bağırsak.

uhdud

  • (Çoğulu: Ahâdid) Çukur.
  • Uzun hat.
  • Yeryüzündeki uzun yarık ve çatlak.
  • Hendek.
  • Kamçı vurulmasından vücutta hâsıl olan yara ve iz.

urgun

  • Vurgun, âşık. (Türkçe)

ürümek

  • Havlamak. (İt ürür, kervan yürür)Ürüyen köpek ısırmaz: Tehdit savuran, işi gürültüye boğan kimselerden yılmamak lâzım geldiğini anlatır. (Farsça)

uzhul

  • (Çoğulu: Azâhil) Yeyni, hafif.
  • Yük vurulmayan deve.

vaka'

  • Yufka bulut.
  • Taş.
  • Yerin taşlı olmasından ayak incinmek.
  • Cefa, eza.
  • Vurma, darp.

vakayi'

  • (Tekili: Vak'a) Vâki olup zuhur eden hususlar.
  • Kıtaller. Öldüresiye vuruşlar.

vakia / vakîa

  • Kıtal. Öldüresiye vuruşmak.
  • Vak'a.

vaks

  • Boynu vurup kırmak.

vakz

  • Galebe etmek.
  • Şiddetle vurup ölmeye yakın etmek.

varid / vârid

  • (Vürud. dan) Ulaşan, yetişen, gelen, erişen. Akla gelen.
  • Olan. Bir şey hakkında söylenip tatbik edilen.
  • Hâzır, nâzır.
  • Bahadır.

varik

  • (Çoğulu: Vürük) Süs için palanın önüne geçirip astıkları saçaklı kıvrımlı esvap.
  • Nakışlı kumaştan yapılmış saçaklı palan ve eyer örtüsü.

vasati saat / vasatî saat

  • Hakiki güneşe tâbi olmak üzere, muntazam hareket ettiği tasavvur olunan mevhum bir güneşin, o yerin nısfun nehârından (meridyeninden) arka arkaya iki defa geçişi arasındaki zamanın yirmi dörtte biri.

vasm

  • Utanacak şey.
  • Vurmak. (Liyazon yapmak)

vats

  • Kazmak.
  • Kırmak.
  • Ayakla yere vurmak.
  • Somak denilen ot.

vefd

  • Çokluk. Cemaat.
  • Bir iş için giden heyet. Elçilik.
  • Dağ başı.
  • Gelme, ulaşma, erişme, varma, vürud.
  • Delege, murahhas, elçi.
  • Gelme, vurma, ulaşma.
  • Hususi bir işle başkasının yanına varma, elçilik.

vehmiye

  • Varsayılan, olmadığı hâlde var tasavvur edilen.

veht

  • (Çoğulu: Vihât) Vurmak.
  • Kırmak.

vekz

  • Vurmak.
  • Def'etmek.
  • Kovmak.

velka

  • (Çoğulu: Velkât) Vurmak.

vels

  • Ahd, yemin, söz. " Az nesne.
  • Vurmak.

verd

  • (Vürd - Vird) Gül.

verde

  • (Vürde) Renkli olmak.

verel

  • (Çoğulu: Vürelân - Evrâl) Kelere benzer bir canavardır. Kuyruğu keler kuyruğundan uzun olur.

vesme

  • Hayvana vurulan kızgın damga.

vizr

  • Günah.
  • Yük. Ağırlık.
  • Silâh.
  • Sırta vurulan ağır yük. Yük götürmek.
  • Günah, yük, ağırlık, yük götürmek, sırta vurulan ağır yük.

vücud-u zihni / vücud-u zihnî

  • Zihinsel varlık; bir şeyin sadece zihinde tasavvur edilen varlığı.

vücum

  • Tiksinme, iğrenme.
  • Darılma, küsüp susma.
  • Göğüse vurma.
  • Kederli olma.

vürud / vürûd / ورود

  • Giriş, geliş. (Arapça)
  • Vürûd etmek: Girmek, gelmek. (Arapça)

za'zaa

  • Doldurmak.
  • Ayırmak.
  • Rüzgâra savurmak.

za'zaa-i esnan / za'zaa-i esnân

  • Dişlerin şiddetle birbirine vurması.

zahm

  • Galebe etmek.
  • Omuz vurmak.
  • Sıkıştırmak.
  • Tazyik.

zahme / زخمه

  • Vurma, darbe. (Farsça)
  • Yara, ceriha. (Farsça)
  • Üzengi kayışı. (Farsça)
  • Vuruş. (Farsça)
  • Yara. (Farsça)
  • Tezene, mızrap. (Farsça)

zarb / ضرب

  • Vuruş. (Arapça)

zebn

  • Şiddetle def'etmek.
  • Devenin çifte vurması.

zecc

  • Süngünün arkasıyla vurmak.
  • Atmak.
  • Deve kuşunun yelmesi.

zed

  • Vurma, dövme. (Farsça)
  • "Vurucu, vuran" mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Guş-zed : Kulağa çalınan. Zeban-zed : Yayılmış söz.

zede / زده

  • (Zed) Birleşik kelimeler yapılarak, "vurulmuş, çarpılmış, tutulmuş" manalarına gelir. Meselâ: Musibet-zede : Musibete uğramış. (Farsça)
  • "Vurulmuş, çarpılmış, tutulmuş" mânâsında son ek.
  • Vurmuş, dövmüş. (Farsça)
  • Vurulmuş, dövülmüş. (Farsça)
  • Uğramış, müptela olmuş. (Farsça)

zefer

  • Ağaca vurulan payanda, destek.

zemin-kub

  • İkide bir ayağını yere vuran çengi, rakkase. (Farsça)
  • Yer tepici olan at, deve, katır ve benzeri hayvanlar. (Farsça)

zen

  • Vuran, kesen, atan mânalarına gelerek birleşik kelimeler yapılır. (Zeden: Vurmak mastarında emir köküdür) Lâf-zen : Söz atan, lâf atan. (Farsça)

zenan

  • "Vurarak" mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Ta'ne-zenan : Söverek. (Farsça)

zencere

  • Parmakla fiske vurmak.

zencir-bend

  • Zincire vurulmuş, zincirle bağlı mânasına gelir. Eskiden azılı katiller ve deliler, zincirle bağlandıkları için bu tâbir meydana gelmiştir. (Farsça)
  • Edb: Her mısranın son kelimesi, bir sonra gelen mısraın ilk kelimesini teşkil etmek şekliyle meydana getirilen manzumelere verilen addır. Divan (Farsça)

zencirbend / zencîrbend / زنجيربند

  • Zincire vurulmuş. (Farsça)
  • Zencîrbend edilmek: Zincire vurulmak. (Farsça)

zened

  • (Hâl sigası Zeden masdarından) Vuruyor, çarpıyor, tutuyor (meâlinde). (Farsça)

zerv

  • Tutup götürmek.
  • Savurmak.
  • Kırıp götürmek.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR