LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te uyuş ifadesini içeren 203 kelime bulundu...

adem-i ihtilaf / adem-i ihtilâf

  • Birlik. Beraberlik. Uyuşma. Anlaşma.

adem-i ittifak

  • İttifaksızlık. Uyuşmazlık.

alak

  • Kan. Kızıl veya koyu ve uyuşuk kan.
  • Yapışkan veya ilişken nesne.
  • Hayvanat.
  • Bir işe mülâzemet eylemek.
  • Husumet-i lâzime veya muhabbet-i lâzime. Aşk ve muhabbet eylemek. Bir işe başlayıp o işe devamlı olmak.
  • Bir şeye ilişip tutulmak.
  • Yapışkan, ba

alaka

  • Kan pıhtısı. Uyuşuk kan.

aleka

  • (Çoğulu: Alekat) Yapışkan balçık, çamur.
  • Kan pıhtısı.
  • Uyuşmuş kan.
  • Sülük.

amiziş / âmiziş

  • Uysallık, imtizaç, uyuşma. (Farsça)

bahteri / bahterî

  • Salına salına yürüyen, yürüyüşü güzel olan adam.
  • Mağrur, kibirli. Kendini beğenmiş.

bain / bâin

  • Dibi geniş olan bostan kuyusu. Geniş dipli kuyu.
  • Dibi geniş kuyu, bostan kuyusu.

baluat / bâlûat

  • Su dökecek çukur.
  • Lağım kuyusu.

basıra / bâsıra

  • Görme duyusu.
  • Görme duyusu.

basire / bâsire

  • Görme duyusu.

bazar

  • Alış-veriş. Ahz ü itâ. (Farsça)
  • Alış-veriş yeri. Pazar. Üstü açık yer ki, hergün veya belirli günlerde herkes satacağını oraya çıkarıp pazarlıkla veya açık artırmayla satar. (Farsça)
  • Fiat kararlaştırılıp alış-verişte uyuşmak için yapılan konuşma veya çekişme, pazarlık. (Farsça)

beng

  • Bir bitki ve tohumu ki, afyon gibi uyuşturan, keyf verici olarak da kullanılan bir madde. Esrar. (Farsça)
  • Atlas üzerine işlenmiş sırma işlemeli bir çeşit kumaş. (Farsça)
  • Küçük çitlenbik. (Farsça)

besrik

  • (Bisrik) Hafif ve hızlı yürüyüşlü bir cins hecin devesi.

bevval-i çeh-i zemzem / bevvâl-i çeh-i zemzem

  • Zemzem kuyusuna işeyen.
  • Mc: Yalnız şöhret kazanmak ve adı anılmak için uygunsuz iş yapan.

beyun / beyûn

  • Dip tarafı geniş olan kuyu, bostan kuyusu.

bi'r-i zemzem

  • Zemzem kuyusu. (Farsça)

bi'r-i zemzeme

  • Zemzem suyunun kaynadığı zemzem kuyusu.

bühre

  • Geniş yer, büyük mekân.
  • Kesik kesik soluyuş.
  • Dere içindeki sazlık ve çayırlık.

çah-ı zemzem / çâh-ı zemzem

  • Zemzem kuyusu.

emzah

  • Yürürken uylukları birbirine sürüyüş.

enbeste

  • Koyulaşmış, katılaşmış, sıvılığını kaybetmiş. (Farsça)
  • Uyuşmuş, miskinleşmiş insan. (Farsça)

enbeste-dem

  • Miskin, uyuşuk kişi. Tenbel, gayretsiz kimse. (Farsça)

esfa

  • Alnı dar at.
  • Tez yürüyüşlü katır.

esrar

  • (Tekili: Sır) Sırlar. Gizli hikmetler ve mânalar. Bilinmeyen şeyler.
  • Keyif veren zehir. Uyuşturucu madde.
  • Elinde ve el ayasında olan hatlar.

fetret

  • Uyuşukluk, zayıflık.
  • Vahy ve semavî hükümlerin sükûn zamanı olduğu için, iki peygamber-i zişan devirleri arasındaki zaman.
  • Vukuu âdet halinde olan şeyin kesilme zamanı veya kesilmesi.
  • İki vakıa arasındaki geçen zaman. Terakki ve teâli devirleri arasındaki hareketsiz,

fiyat

  • Değer, kıymet. Bir malın piyasa değeri. Satan ile alan arasında uyuşulan, anlaşılan kıymet.

galat-ı basar

  • Görme duyusunun yanılması. (Meselâ: Su içine batırılmış olan bir çubuğun, kırılmış gibi görünmesi.)

gayya / gayyâ

  • Cehennemin en derin kuyusu.
  • Cehennem kuyusu.

gayya-yı cehil / gayyâ-yı cehil

  • Cehalet kuyusu.

gerdun-sirişt

  • Mağrur, gururlu, kibirli kimse. (Farsça)
  • Zâlim, gaddar, kan dökücü. (Farsça)
  • Tenbel, uyuşuk. (Farsça)

gidişat / gidişât

  • Gidişler, işlerin yürüyüşü.

giran-seyr

  • (Çoğulu: Giranseyrân) Hareketleri ve yürüyüşü ağır olan. (Farsça)

girdar

  • Meşgale, meşguliyet. (Farsça)
  • Tarz, âdet, yürüyüş. (Farsça)

hader / خدر

  • Uyuşma.
  • Uyuşma. (Arapça)

hader-i umumi / hader-i umumî

  • Bütün vücudu kaplayan uyuşukluk.

hadır

  • Tembel, uyuşuk, uyumuş.

hadir

  • Gevşek, tembel, uyuşuk.

hafz

  • Aşırı olmama hali.
  • Refah ve ferahlık. Huzur ve rahat.
  • Yavaş yavaş mülayim yürüyüş, itidal. Alçak.
  • Kelimenin son harfini esre, yâni "i" diye okumak.
  • Sözü boğaz içinden söylemek.

haşefe

  • Hiss.
  • Harekete ve yürüyüş sesine derler.

haşhaş

  • Kapsüllerinden uyuşturucu bir madde olan afyon; tohumlarından da yağı çıkarılan bir bitki.
  • Hazırlıklı.
  • Silâhlı ve zırhlı topluluk.

hasif / hasîf

  • (Çoğulu: Husef) Suyu hiç kesilmeyen su kuyusu.
  • Yağmuru çok olan bulut.

haşşaş

  • Esrar, eroin gibi uyuşturucu maddeler kullanan. Esrarcı, esrar içen.

hasse-i lems / hâsse-i lems

  • Elle dokunma kuvveti. Dokunma duyusu.

hatut

  • Tez yürüyüşlü yedek atı.

hayşe

  • (Çoğulu: Huyuş) Yaramaz keten ipliğinden dokunmuş bez.

hedcan

  • Yavaş yürüyüş.

helva'

  • Hızlı yürüyüşlü davar.

hervele

  • Yürüyüş.
  • Koşma.

hezmele

  • Bir cins yürüyüş.

hıbık

  • Uzun, tavil.
  • Hızlı yürüyüşlü at.

hındelis

  • Ağır yürüyüşlü deve.

hirval

  • (Hervele) Yürümek ile koşmak arasında bir nevi yürüyüştür.

hoşhan

  • Okuyuşu güzel (Farsça)

hoşhıram

  • Güzel yürüyüşlü, güzel gidişli. (Farsça)

hoşreftar

  • Gidişi, yürüyüşü güzel. Güzel gidişli. (Farsça)

hübut

  • Aşağı inme. İnmek. (Suudun zıddı)
  • Uyuşma, anlaşma.

humud / humûd

  • Durgunluk, uyuşukluk; bir mâni olmadığı halde bekârlığı istemek. Şehvet ve iffetin azlığı.

hutame

  • Cehennemin beşinci tabakası. İnatçı münkirlerin yeri olup, Gayya Kuyusunun bulunduğu kısım.

i'tilafat

  • (Tekili: İ'tilaf) Uyuşmalar, anlaşmalar.

ibtal / ibtâl

  • Bozma, boşa çıkarma, uyuşturma.

ibtal-i hiss

  • Duygusunu battal etmek ve uyuşturmak.

ibtalihis / ibtâlihis

  • Duyguları uyuşturma, anestezi.

icnis

  • Tembel ve uyuşuk adam.

ihdar

  • (Hadr. dan) Tıb : Bir organın hissini iptal etme, uyuşturma.
  • Kızı yaşmaklandırma, ferace giydirme.

ihtilaf / ihtilâf / اختلاف

  • (Hulf. den) Anlaşmazlık, uyuşmazlık, karışıklık, ikilik.
  • Birisinin halifesi olmak.
  • Anlaşmazlık, uyuşmazlık.
  • Anlaşmazlık, uyuşmazlık, ayrılık.
  • Uyuşmazlık. (Arapça)

ihtilaf noktaları / ihtilâf noktaları

  • Uyuşmazlık olan, hakkında ortak görüş bulunmayan noktalar.

ihtilafat / ihtilâfât / ihtilâfat / اختلافات

  • Anlaşmazlıklar, uyuşmazlıklar. İhtilaflar.
  • Ayrılıklar, anlaşmazlıklar, uyuşmazlıklar.
  • Uyuşmazlıklar. (Arapça)

imtizac / imtizâc / امتزاج

  • Muvafık ve mutabık olmak. Mezcolmak, uyuşmak. İyi geçinmek. Karışmak.
  • Uyuşma, kaynaşma.
  • Uyuşma, uzlaşma. (Arapça)
  • İmtizâc etmek: Uyuşmak, uzlaşmak. (Arapça)

imtizac-ı efkar / imtizâc-ı efkâr

  • Fikirlerin, düşüncelerin uyuşması, birleşmesi.

imtizacat / imtizâcât

  • Kaynaşmalar, uyuşmalar.

imtizackar / imtizackâr / imtizâckâr

  • Uyuşarak, anlaşarak, karışarak. Kaynaşmağa müsait surette. (Farsça)
  • Uyuşan, kaynaşan.

imtizackarane / imtizâckârâne

  • Kaynaşarak, uyuşarak.

inkılab ale-l a'kıb / inkılâb ale-l a'kıb

  • Ökçeler üzerine dönmek demektir ki, asker yürüyüşünde olduğu gibi, tam sağdan veya soldan geri dönmektir. İki ökçeyi birden yerinde çevirmek suretiyle inkılâb ale-l a'kıb, ayakları çaprazlaştırdığından yürümeyi imkânsız bırakır. Kur'an'da bu tâbir ya harbde firardan kinaye veya dinde irtidaddan meca

ipnotizma

  • (Hypnotisme) Telkin ile kabiliyetli bir kimsenin üzerinde, söz ve bakış ile elde edilen bir çeşit uyku hâli. (Fransızca)
  • Uyuşukluk. İradesizlik hâli ve bu hâle ait vaziyetler. (Fransızca)

iptal-i his

  • Hisleri uyuşturma, duyguları vazifelerini yapamaz hale getirme.

isra

  • Gece yürüyüşü, yürütme.

istimzac

  • Uyuşmak. Beraber karışmak.
  • Birisinin mizacını, huyunu öğrenmeğe çalışmak.
  • Yoklamak. Fikrini, re'yini sormak.

istinaa

  • Yürüyüşte bir kimseyi geçme.

istirha'

  • (Rehavet. den) Gevşeme, uyuşma, tembelleşme, rehavet gelme.

itilaf / itilâf

  • Anlaşmak. Görüşmek. Uyuşmak. Muvafakat.
  • Cem' olmak, birikmek.
  • Uyuşma, uzlaşma.

ittifaki / ittifakî

  • (İttifakiyye) Birleşmeye, sözleşmeye, ittifaka veya uyuşmaya ait. Tesadüfle, rastgele.

kabil-i imtizac

  • Birleşip uyuşabilir bir yapı.

kalib-i kalb / kalîb-i kalb

  • Kalp kuyusu; kuyu gibi derinliği olan his ve özellikler.

katuf

  • Tenbel.
  • Yavaş yürüyüşlü davar, yavaş olan hayvan.
  • Tembel; yürüyüşü ağır, yavaş olan hayvan.

kefit

  • Seri yürüyüş, hızlı yürüyüş.
  • Kuvvet.

keham

  • Yaşlı, ihtiyar. (Kesmez kılıca "seyf-i kihâm"; peltek lisana "lisan-ı kihâm"; ağır yürüyüşlü ata "feres-i kihâm" derler.)

kemiş

  • Tez yürüyüşlü at.
  • Zekeri küçük at.
  • Memesi küçük koyun.

kerdese

  • Bağ, kayd.
  • Ayağı bağlı olan kimsenin yürüyüşü.

kesalet / kesâlet

  • Tembellik. Üşenmek. Uyuşukluk. Rehâvet.
  • Uyuşukluk, tembellik.
  • Tembellik, uyuşukluk.

kesel

  • Tembellik. Uyuşukluk.
  • Yorgunluk.
  • Ağırlık.
  • Tembellik, ağırlık, uyuşukluk.
  • Tembellik, gevşeklik, uyuşukluk.

keselan

  • Tembellik. Yorgunluk. Uyuşukluk.

keslan

  • Uyuşuk, tembel, gevşek. Yorgun.

kevahil

  • (Tekili: Kâhil) Sırtlar, arkalar.
  • Gayretsizler, uyuşuklar, tembeller.

kıraet-i seb'a / kırâet-i seb'a

  • Yedi kırâet imâmının okuyuş şekilleri.

küsiste

  • (Güsiste) Gevşek, uyuşuk, tembel. (Farsça)
  • Kopuk, kopmuş. (Farsça)

küsul

  • Tembel, uyuşuk, gevşek.

kuvve-i basıra / kuvve-i bâsıra

  • Görme duyusu.

kuvve-i hafıza / kuvve-i hâfıza

  • Bellek, hafıza duyusu.

kuvve-i hayaliye

  • Hayal duyusu.

kuvve-i samia / kuvve-i sâmia

  • İşitme duyusu.

kuvve-i şamme / kuvve-i şâmme

  • Koku alma duyusu (sezme kabiliyeti).

kuvve-i zaika / kuvve-i zâika / قُوَّۀِ ذَائِقَه

  • Tad alma duyusu.
  • Tat alma duyusu.

lahn

  • Hatâ etmek, doğrudan sapmak. Çoğulu elhândır.
  • Tecvîd ilminde, tecvîd kâidelerine uymamaktan doğan okuyuş hatâsı. Fıkıh kitablarında namaz kılanın namazın farzlarından olan kırâette yaptığı hatâ zelletül-kârî adı altında incelenmiştir.
  • Tegannî, sesi mûsikî perdelerine uydurmak için, mâ
  • Güzel ve kaideli ses.
  • Nağme.
  • Kaideye uymayan yanlış okuyuş.
  • Usulüne uygun okumak.
  • Sadece muhatabın anlıyacağı şekilde remizle söz söylemek.
  • Meyl.
  • Fehmeylemek.
  • Lisan.
  • Lügat. Fetva. Mânâ. Mefhum.
  • Güzel ses, kuralsız okuyuş.

lamise / lâmise / لامسه

  • Dokunma duyusu.
  • Dokunma duyusu.
  • Dokunma duyusu. (Arapça)

lebh

  • Bir büyük ağacın adı. (Bir kimse kabuğunu yarsa filhâl o kişiye uyuşukluk gelir; o ağaçtan tahtalar biçip gemi yaparlar. Rivâyet olunur ki, iki tahtasını birbirine bitiştirip bir yıl su içinde dursa ikisi bir olup yekpâre olur, Mısır'da yetişir. Ahter-i Kebir'den)

leht

  • Bir nevi yürüyüş.

leys

  • (Çoğulu: Lüyus) Arslan.
  • Sinek avlayan örümcek.
  • Arasında yaş ot bitmiş olan kuru ot.
  • Birbirine girmiş ot.
  • Semiz ve şişman kimse.

manyatizma

  • Birisinin bâzı hareketleri ile başkası üzerinde uyuşukluk verici te'sir.

manyetizma

  • Başka üzerinde uyuşukluk verici tesir.

matruk

  • Gevşek ve uyuşuk adam.
  • Kuruduktan sonra yine yağmurla tazelenmiş.

medar-ı ihtilaf / medar-ı ihtilâf

  • Anlaşmazlık, uyuşmazlık sebebi.

menbel

  • Tembel, uyuşuk.

mesakin / mesakîn

  • (Tekili: Miskin) Ziyadesiyle fakir olanlar. Miskinler. Uyuşuklar. Zavallı, fakir kimseler.
  • Oturanlar.

meşi / meşî

  • Yürüyüş. Gidiş. Doğru yola gitmek.

meşiyyet

  • İrade, arzu, istek.
  • Yürüyüş, yürütme.

meskenet

  • Miskinlik. Tembellik. Uyuşukluk. Bitkinlik. Beceriksizlik. Fakirlik. Yoksulluk.

meşy-i askeri / meşy-i askerî

  • Asker yürüyüşü. Askerî yürüyüş.

mevadd-ı ihtilaf / mevadd-ı ihtilâf

  • İhtilâfa sebep olan maddeler; parçalanma, değişim, başkalaşım ve uyuşmazlık gibi sonuçlara sebep olan maddeler.

mezil

  • Daralıp gönlündeki sırrı ifşâ eden, sıkıntıdan içindeki sırrı açıklayan.
  • Ayağı uyuşmuş.
  • Malını ve sırrını herkese gösterip açıklayan.
  • Küçük cüsseli, zayıf, hafif kimse.

mihaniki kıraet / mihanikî kıraet

  • Kelimeleri, terkibleri doğru telâffuz etmekle beraber ezber dersi dinletiyormuş gibi çabuk çabuk okumaktır. Böyle okuyuş dinleyene bir şey anlatmaz. Ancak okuyanın mevzuu kavramış olduğunu anlatır. Öyle kıraet bir makinanın duygusuz işlemesine benzetilir.

mirsal

  • (Çoğulu: Merâsil) Tenbel yürüyüşlü davar.
  • Küçük ok.

miskin / مسكين

  • Uyuşuk, tenbel, hareketsiz. Zavallı.
  • Cüzzam hastası.
  • Fık: Kendi kendini idâre edemiyen, iktisabtan âciz, mal ve mülkü hiç olmayan kimse.
  • Yoksul, uyuşuk, tembel, zavallı.
  • Zavallı, uyuşuk. (Arapça)
  • Cüzzamlı. (Arapça)

miskinlik

  • Âcizlik, uyuşukluk, beceriksizlik, güçsüz ve tepkisiz kalma.

mübayenet

  • Farklılık, başkalık, uyuşmazlık.

muhadde

  • Muhâlefet, uyuşmazlık.

muhaddir / مخدر

  • Uyuşturucu ilâç.
  • Uyuşturucu. (Arapça)

muhaddirat

  • (Tekili: Muhaddire) Uyuşturucu ilâçlar.

muhalata

  • (Halt. dan) Karışma, güzel uyuşma, anlaşma.

muhalatat / muhalatât

  • Güzel anlaşmalar, karışmalar, uyuşmalar.

muhalefet

  • Kabulsüzlük. Karşı durma. Uyuşmazlık. Zıt gitmek. Zıddiyet. Muvafık olmamak.

muhaveze

  • Muhalefet, uyuşmazlık.

muhtelef

  • Uyuşmamış. Birbirine uymamış. İhtilâf olunmuş.

mümaşaat / mümâşaat

  • Hoş geçinme, başkalarının fikrine katılıyormuş gibi görünme, uyuşma.

mümaşat-ı ezhan / mümâşât-ı ezhan

  • Zihinlerle beraber yürüme, zihinlerle uyuşma.

münebbih

  • Uyandıran, tenbih eden, dalgınlıktan kurtaran. Uyuşukluğu gideren.

münebbihat / münebbihât

  • Uyandıranlar. Tenbih edenler. Uyuşukluğu giderici olanlar.

münevvim

  • Uyutucu, uyuşturucu.

musadde

  • Muhâlefet, uyuşmazlık, zıtlık.

müsafir / müsâfir

  • Yolcu. Senenin kısa günlerinde, insan veya deve yürüyüşü ile üç günde gidilecek yere gitmeyi niyet ederek, bulunduğu yerin kenar evlerinin dışına çıkan kimse.

müsalemet / müsâlemet

  • Uyuşmak; fikirler ayrıldığı, sözler çoğaldığı zaman münâkaşa etmemek; sertliği, bölücülüğü, ayrıcılığı istemeyip, barışmak istemek.

müsebbitat

  • Uyuşturucu, bayıltıcı, dondurucu ilâçlar.

müsekkin / مُسَكِّنْ

  • Sâkinleştiren, uyuşturan.

müseyyeb

  • (Seyb. den) Tenbel, uyuşuk, üşengeç.
  • Tembel, uyuşuk, üşengeç.

mustalık gazası

  • Benî Mustalık gazasına Müreysî gazası da denilir. Benî Mustalık, Huzaa'nın bir şubesidir. Müreysî de bunların bir kuyusudur. Benî Mustalık, Resul-i Ekrem'le harb etmek üzere bu kuyu başında toplandıkları için bu sefer bu isimle anılır. Çeşitli râviler, bu gazanın hicrî dört veya beş veya altıncı sen

mütebellid

  • Tembel, uyuşuk. Ağır davranan.

mütekasilane / mütekâsilâne

  • Tembelce hareket ederek, üşengeçlik ve uyuşuklukla davranarak. (Farsça)

müteleyyis

  • Arslan yürekli, arslan yürüyüşlü.

na'sele

  • Yaşlıların yürüyüşü.

narkotik

  • yun. Afyon, morfin gibi uyuşturucu maddelerin genel adı.

nergis

  • (Nerges - Nercis) İri papatya biçiminde ortası yeşil veya sarı, yaprakları gri ve sarı bir çiçek. Suyu, uyuşturucudur. Mahmur bakışı andırır.

niza etme / nizâ etme

  • Kavga etme, uyuşmama.

nuas

  • Uyuklama, uyuşukluk.

nüas

  • Uyuklama, uyku gelip basma.
  • Hislere ârız olan uyuşukluk ve fütur. Pineklemek.

nur-u basar

  • Göz nuru, görme duyusunun nuru.

rah-var

  • Sarsmadan yürüyen at, rahvan at. (Farsça)
  • Atın sarsmadan yürüyüşü. (Farsça)

rahi

  • Rahat yürüyüşlü binek.
  • Sâkin, rahat.

rebez

  • Ayağı hafif. Hızlı yürüyüşlü.

rebt

  • Şişmek.
  • Terbiye etmek.
  • Uyusun diye çocuğun yan taraflarına yab yab vurmak.

reftar

  • Gidiş, salınarak yürüyüş. (Farsça)

rehl

  • Sülpük olmak. Kendini salıvermek.
  • Acı çekmek, muztarib olmak.
  • Çok uyumaktan yüzü şişip uyuşuk olmak.

resim

  • Bir çeşit deve yürüyüşü.

ruhi imtizac / ruhî imtizac

  • Ruhen kaynaşma, uyuşma, geçinme.

sabareftar

  • (En fazla at için kullanılan bir tâbirdir) Rüzgâr gibi çabuk ve hafif giden. (Farsça)
  • Hoş ve lâtif yürüyüşlü. (Farsça)

samia / sâmia / sâmiâ / سامعه / سَامِعَه

  • İşitme duyusu.
  • İşitme duyusu.
  • İşitme duyusu. (Arapça)
  • İşitme duyusu.

şamme / şâmme / شامه

  • Koklama duyusu.
  • Koku alma duyusu. (Arapça)

seam

  • Bir çeşit deve yürüyüşü.

sebeb-i ihtilaf-ı muzır

  • Zararlı olan ayrılık ve uyuşmazlığın sebebi.

sebt

  • (Çoğulu: Esbât-Sübut-Esbüt) Rahat etmek.
  • Boyun vurmak.
  • Saç sarkıtmak. Bir çeşit deve yürüyüşü.
  • Cumartesi günü.
  • Şaşırmak, hayrette kalmak.
  • Çok zeki, dâhiye.
  • Başı tıraş etmek.

seferi / seferî

  • Seferde olan, misâfir, yolcu. Bulunduğu şehirden veya köyden gideceği yolun iki veya bir kenârındaki evlerin dışına çıkarken, senenin kısa günlerinde, insan veya deve yürüyüşü ile, son evden îtibâren üç günde gidilecek yere (Hanefî mezhebinde 104 kil ometre) gitmeye niyyet eden kimse.

seferilik / seferîlik

  • Senenin kısa günlerinde insan veya deve yürüyüşü ile üç günde gidilecek yere gitmeye niyet ederek bulunduğu yerin kenar evlerinin dışına çıkmak.

sehve

  • Ev önünde yapılan sofa.
  • Gevşek yürüyüşlü deve.

sem'

  • İşitme duyusu.

sema'

  • Duyuş, duyma, işitme.

semen-i müsemma / semen-i müsemmâ

  • Bâyi' (satıcı) ile müşterinin karşılıklı rızâ ile mebî (mal) için hakîkî kıymetine uygun olsun veya olmasın, tâyin ettikleri yâni uyuştukları bedel.

şemşelik

  • Derisi ve âzâsı sarkık ve sülpük olan kadın.
  • Seri yürüyüşlü kadın.

şevşat

  • Tez yürüyüşlü dişi deve.

seyr

  • Yürüyüş.
  • Eğlenme ve ibret için bakma. Gezip görme.
  • Görülecek şey ve yer.
  • Uzaktan bakıp karışmama.
  • Yolculuk.

süfal

  • Yavaş giden deve. Geç yürüyüşlü deve.

sulh

  • Barış. Uyuşma.
  • Muharebeyi terk için anlaşma.
  • Rahatlık.
  • Barış.
  • Rahatlık.
  • Uyuşma. Uzlaşma.

süst / سست

  • Gevşek. (Farsça)
  • Tembel, uyuşuk. (Farsça)

süsti / süstî

  • Gevşeklik, uyuşukluk, tembellik. (Farsça)

tahaddür

  • (Hader. den) (Kadının) örtünme(si). Tesettür.
  • Uyuşma, uyuşturulma.

tahamür

  • Uyuşturmak.
  • şarap yapmak.

tahdir

  • (Hader. den) Örtülendirme, örtülü bulundurma.
  • Uyuşturmak.

tebayün

  • İki şey arasındaki uyuşmazlık. Birbirinden ayrı ve başka olmak. İhtilâf vuku bulmak. Zıtlık.

tecemmu-u imtizac

  • Hepsinin birbirleriyle kaynaşıp uyuşması.

tekasüli / tekâsülî

  • Gevşeklik ve uyuşukluğa âit. Tembellikten gelen.

tekaver / tekâver

  • Koşucu, seğirtici. (Farsça)
  • Yorga yürüyüşlü at. (Farsça)

teleyyüs

  • Arslan yürekli olma, arslan yürüyüşlü olma.

temaşi

  • Birbiriyle yürüyüşmek, birlikte yürümek.

tenemmül

  • (Neml. den) Karınca gibi kaynama.
  • Vücudun bir tarafı, bir organı uyuşup karıncalanma.

tenvim

  • Uyutma, uyuşturma.

terazi

  • (Rıza. dan) Birbirini razı etme. Uyuşma.

teşakk

  • Muhalefet edişmek, uyuşamamak.
  • Zor ve meşakkatli olmak.

tesamu-u umumiye / tesâmu-u umumîye

  • Genel duyuş, halkta oluşmuş yaygın kanaat.

teys

  • (Çoğulu: Tüyüs-Tiyese-Etyâs) Erkek keçi, teke.

tiz-reftar / tiz-reftâr

  • (Tiz-rev) Çabuk yürüyüşlü, acele ile giden. (Farsça)

vezk

  • Çirkin yürüyüşlü olmak.

zaika / zâika / ذائقه / ذَائِقَه

  • Tat alma duyusu. (Arapça)
  • Tad alma (duyusu).

zaika-i lisaniye / zâika-i lisaniye

  • Dilin tad alma duyusu.

zemil

  • Tez, hızlı, seri.
  • Deve yürüyüşünden bir çeşit.

zeml

  • Atın, davarın neşeli yürüyüşü.
  • Yük yüklemek.
  • Refik. Arkadaş.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR