LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te uydu ifadesini içeren 110 kelime bulundu...

adaptasyon

  • Tatbik etme işi. Bir şeyin bir başkasına göre ayarlanması. Bir canlının, yaşadığı muhite uyması işi. (Fransızca)
  • Yabancı dilde yazılmış bir eseri yerli adlar ile ve yerli hayata uydurarak çevirme. (Fransızca)

askat

  • (Uydurukça kelimedir.)

basım

  • (Uydurma bir kelimedir) Matbaacılık. Tab'etme sanatı.

basın

  • Uydurma bir kelime olup "matbuat" yerine kullanılır. Gazete, mecmua gibi belli zamanlarda çıkan matbuatın hepsi.

ca'li / ca'lî / جعلى

  • Uydurma, samimi olmayan, sahte, düzme ve taklid.
  • Yapay, uydurma.
  • Yapma, uydurma. (Arapça)
  • Sahte. (Arapça)

derviş

  • Yaşayışını tarikatının edeplerine uyduran kalender kimse.

düzeç

  • (Uydurma bir kelimedir.)

düzlem

  • (Uydurma bir kelimedir.)

efayik

  • (Tekili: Efike) Uydurma, düzme, asılsız, yalan sözler. İftiralar.

efsane / efsâne

  • Masal. Uydurulmuş yalan hikâye.
  • Uydurulmuş hikâye, mitoloji.

efsane-perdaz

  • Hikâye yazan, masal uyduran, meddah, romancı. (Farsça)

egoizm

  • Bencillik. Kendi menfaatını ön plâna alma. Her işi ve davranışta kendini düşünme. Bencillik, hem ahlâk, hem de dinde reddedilen kötü bir huydur. Bencillikten kurtulmanın çaresi, İslâm terbiyesidir. (Fransızca)

ehadis-i sahiha / ehâdis-i sahiha

  • Sahih hadisler; uydurma veya zayıf olmayan hadisler.

ekavil-i kazibe / ekavil-i kâzibe

  • Uydurma ve yalan sözler.

ekazib

  • Yalanlar, kizbler, yalan ve uydurma sözler, asılsız kelâmlar.

ekzeb

  • Büyük iftira, büyük yalan, uydurma.

elhan / elhân

  • Sesi mûsikî perdelerine uydurmak için, mânâ bozulacak şekilde, harfleri ve kelimeleri değiştirerek, sesi alçaltıp yükselterek, çeneyi oynatarak okumak. Lahn'in çokluk şeklidir.

eracif / erâcif / erâcîf / اراجيف

  • Uydurma, yalan sözler.
  • Uydurma sözler.
  • Saçmalıklar, uydurmalar. (Arapça)

eracif ve ekazib / eracif ve ekâzib

  • Yalan ve uydurma sözler.

esatir / esâtir / esâtîr / اساطير

  • İlk zamanlara ait uydurma hikâyeler. Masallar. Mitoloji.
  • Saflar. Sıralar.
  • Uydurulmuş hikâyeler, mitoloji.
  • Mitoloji. (Arapça)
  • Uydurma sözler. (Arapça)

fasid icare / fâsid icâre

  • Aslı İslâmiyet'e uyduğu hâlde, sıfatı uygun olmayan icâre (kirâya verme).

galat-ı tahakkümi / galat-ı tahakkümî

  • Bir kelimenin gerek lâfzı ve gerekse mânası itibariyle herkesin kullandığı gibi kullanılmaması.Bu, başlıca üş şeyden olur:1- Nazımda vezne uydurmak için bir kelimenin telâffuzunu değiştirmek, hecesini uzatmak ve kısaltmak yahut harfini gizlemek.2- Çeşitli mânâları olan bir kelimeyi meşhur olmayan bi

hadis-i müftera / hadîs-i müfterâ

  • Müseylemet-ül-Kezzâb'ın ve ondan sonra gelen münâfıkların (kalbiyle inanmayıp, sözleriyle inandık diyenlerin), zındıkların (kâfirlerin), müslüman görünen dinsizlerin uydurma sözleri.

havayic-i asliyye / havâyic-i asliyye

  • İhtiyaç eşyâları. Temel ihtiyâçlar. Bir kimsenin yiyecek giyecek ve ev gibi ihtiyaç duyduğu lüzumlu maddeler ve evde kullanılan eşyâ ve âletler, hizmetçiler, binecek vâsıtası, meslek kitapları (din kitapları) ve ödeyeceği borçları.

herzekarane / herzekârane

  • Saçma sapan konuşarak. Boş ve lüzumsuzca uydurmalarla, abuk sabukça. (Farsça)

hezl

  • Ciddi olmayan söz. Saçma, uydurma, yalan konuşmak.
  • Edb: Meşhur bir manzumeye lâtife tarzından nazım yapmak. Bu tarzda yapılan nazım.
  • Saçma, uydurma.

hurafe / hurâfe / خُرَافَه

  • Uydurma hikâye ve rivayet.
  • Uydurma, bâtıl inanış. Masal. Efsane. Yalan hikâye.
  • Uydurma.
  • Uydurma hikâye.

hurafe-vari / hurafe-varî

  • Hurafeye benzer. Hurafe gibi uydurulmuş. (Farsça)

ihtilak

  • Huy ve tabiat edinme.
  • Yalan uydurma.

ihtilaken

  • İhtilak suretiyle, yalan uydurarak.

ihtilakıyyat

  • Yalanlar, aslı olmayan sözler. Uydurma sözler.

ihtira-kerde / ihtirâ-kerde

  • Uydurdukları eşsiz şey.

imale / imâle

  • Bir tarafa meylettirmek. Bir tarafa eğmek.
  • Benzetmek.
  • Mal vermek.
  • Edb: Bir heceyi vezne uydurmak için uzatarak okumak.
  • Bir tarafa meylettirmek, bir tarafa eğmek.
  • Bir heceyi vezne uydurmak için uzatarak okumak.

indiyyat

  • (Tekili: İndî) Birinin kendince uydurduğu şeyler. Bir kimsenin kendi görüş ve inanışına göre söylediği sözleri.

itaat ettirme

  • Emre uydurma, boyun eğdirme.

kafiyeperdaz / kafiyeperdâz

  • Kafiye uyduran. Şair, nâzım. (Farsça)

kıssa

  • Anlatılan gerçek veya uydurma olay, hikâye.

kıyas

  • Bir şeyi bir şeye benzeterek veya ona göre tutarak hüküm verme.
  • Benzetme, genel kurala uydurma.
  • Hakkında âyet ve hadis olan benzerlerine göre hükmetme.

komedi

  • yun. Cemiyetin gülünç ve kusurlu hâllerini ortaya koyan tiyatro eseri.
  • Uydurma, yapmacık hareket veya söz.
  • Gülünecek hareketler.

küfr

  • Örtmek mânâsınadır. Kalbe âit bir sıfattır. Hak dini inkâr edip, hakkı inkâr edene ve gizleyene "kâfir" denilir. Kâfirliğin sıfatı küfürdür.
  • Allaha inanmamak. Hakkı görmemek. İmansızlık.
  • Allaha (C.C.) yakışmıyan sıfatlar uydurmak. Müslümanlığa uymayan şeylere inanmak.

lahn

  • Hatâ etmek, doğrudan sapmak. Çoğulu elhândır.
  • Tecvîd ilminde, tecvîd kâidelerine uymamaktan doğan okuyuş hatâsı. Fıkıh kitablarında namaz kılanın namazın farzlarından olan kırâette yaptığı hatâ zelletül-kârî adı altında incelenmiştir.
  • Tegannî, sesi mûsikî perdelerine uydurmak için, mâ

lebbeykzen olma

  • "Buyur, emrindeyim, emrine uydum" diyen olma.

lütre

  • Ancak konuşanların anlıyabileceği, başkalarının anlıyamıyacağı şekilde görüşülen uydurma dil, kuşdili. (Farsça)
  • Boşboğaz. (Farsça)

mec'ul / mec'ûl

  • Meydana çıkarılmış, yapılmış olan, yapmacık, uydurma.

mevzu / mevzû

  • Konulmuş.
  • Konu.
  • Doğru olmayan, uydurma.
  • Uydurulmuş hadîs.

mevzu ehadis / mevzu ehâdis

  • Uydurma hadisler; yalan olduğu halde Peygamber Efendimize (a.s.m.) dayandırılan uydurma söz.

mevzu'

  • Bahis. Üzerinde durulan mes'ele.
  • Aşağılanmış olan.
  • Konulmuş. Vaz olunmuş.
  • Uydurma. Doğru ve hakikat olmayan.
  • Geçer olan, muteber, işlemekte olan, câri.

mevzū' / مَوْضُوعْ

  • Uydurma hadîs.

mevzuat

  • (Uydurma hadisler) Yalan olduğu halde Hz Peygambere dayandırılan uydurma sözler.

mübtedi'

  • Yeni bir şey icad eden. Bedi'a çıkaran. Bid'at uyduran. Ehl-i bid'a.

müftaal

  • Uydurma, sahte, düzme.

müftera hadis / müfterâ hadîs

  • Peygamberlik iddiâsında bulunan Müseylemet-ül-Kezzâb'ın ve ondan sonra gelen münâfıkların (kalbi ile inanmayıp, sözleriyle inandık diyenlerin), zındıkların (kâfirlerin), müslüman görünen dinsizlerin uydurma sözleri.

müftereyat

  • Uydurmalar.

muhabbet

  • Sevgi, sevme.
  • Sohbet. Ruhun, kendisinden lezzet duyduğu şeye meyletmesi. (Zıddı: Buğzetme ve adavettir.)

muhtelik

  • Yalancı. Yalan uyduran.

muhtera'

  • İcad edilmiş. İhtira' olunmuş. Uydurulmuş.

muhteri'

  • Misli görülmedik bir şey icâd eden. İcâd eden. Yeni bir şey bulan. Yeni bir şey meydana getiren.
  • Uydurma şeyler ortaya atan. Müfteri.

mukteda-yı küll / muktedâ-yı küll

  • Herkesin her konuda uyduğu, örnek aldığı kişi, Hz. Muhammed (a.s.m.).

müleffak

  • (Telfik. den) Düzme, uydurma, yalandan, sahte.
  • Yaldızlama.

müretteb

  • Tertib edilmiş, dizilmiş, yerli yerine konulmuş, sıralanmış.
  • Kasden uydurulmuş.
  • Tayin edilmiş. Bir şey, bir yer için ayrılmış.
  • Sonradan kurulmuş.

musanna'

  • Sonradan yapılmış. Sanatla ve düzgün yapılmış olan. Sanatkârane yapılmış olan. Usta elinden çıkmış olan.
  • Uydurulmuş, yapmacık.

mutabbak

  • Tatbik olunmuş uydurulmuş.

mütekavvil

  • (Çoğulu: Mütekavvilîn) (Kavl. den) Yalan uydurup söyleyen.

mütevatirat

  • Mütevatir olanlar. Çoklarının bildiği ve duyduğu haberler, hususlar.
  • Man: Kizb üzerine ittifakları aklen muhal olan bir topluluk tarafından verilen haberle hüküm ve tasdik olunan kaziyeler.

mutezile / mûtezile

  • Kendi akıllarını temel unsur kabul edip, Kur'ân ve sünneti ona uydurmaya çalışan Ehl-i Sünnet dışı bâtıl bir mezhep.

müvelledat / müvelledât

  • Doğmakla meydana gelmiş canlılar. Aslında yok iken sonradan meydana gelmiş olanlar.
  • Uydurma kelimeler.

müyun

  • Yalanlar, uydurmalar. Yalan söylemeler.

müzevver

  • Uydurulmuş, düzme.
  • Fitne, dedikodu.
  • Uydurulmuş.
  • Uydurma, düzme.

nağme

  • Sesi mûsikî perdelerine uydurmak. Tegannî.

nakıl / nâkıl

  • Nakleden, birinden duyduğunu veya okuduğu şeyi bildiren. İctihâd derecesine varamayıp, sâdece müctehid (Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden hüküm çıkarabilecek dereceye ulaşmış olan) âlimlerin verdikleri fetvâları (dînî suâllere verdikleri cevâb ları) nakleden âlim.

nakl

  • Bir yerden bir yere götürme. Taşıma.
  • Ev ya da yer değiştirme. Taşınma.
  • Duyduğu bir şeyi başkasına anlatmak, rivayet etmek.
  • Bir dilden başka dile çevirmek.
  • Bir şeyi başka bir yere götürmek, taşımak, yer değiştirmek.
  • Anlatmak, duyduğu bir şeyi başkasına hikâye etmek, rivâyet etmek.
  • Bir dilden başka dile çevirmek, terceme etmek.
  • Eski mest ve çizme.
  • Yırtık elbiseyi yamamak.

nakl-bend

  • Hikâyeci. Masal uyduran. (Farsça)

neşriyat-ı kazibe / neşriyât-ı kâzibe

  • Yalandan, uydurma sözler.

peyk / پَيْكْ

  • Uydu.
  • Uydu.
  • Uydu.

ravi / râvî

  • Rivâyet eden, nakleden; duyduğu veya gördüğü bir sözü, bir işi, bir olayı başkasına haber veren; Resûlullah efendimizin hadîs-i şerîflerini, metin (hadîs-i şerîfin kendisini) ve senedi (nakledenleri) ile birlikte nakleden hadîs âlimi.

rivayet

  • Hikâye edilen hâdise veya söz.
  • Bir hâdisenin başkalarına anlatılması.
  • Peygamberimiz'den (A.S.M.) işittiklerini veya sahabeden duyduklarını birisinin başkasına anlatması.
  • Kuyudan halk için su çekmek.

sadık / sâdık

  • Velî, Allahü teâlânın sevgili kulları.
  • Doğru, yalan ve uydurma olmayan. Doğru sözlü, sözünde duran.

safiye

  • Temiz, katışıksız, bozuk olmayan.
  • İçinde yapmacık ve uydurma bir şey, fazladan kelime ve kafiye bulunmayan söz.

safsata

  • Hezeyan, yalan, uydurma. Zâhirde doğru, hakikatte yanlış ve yalan olan kıyas.
  • Yalan yanlış, uydurma.
  • Uydurma, aldatıcı mantık oyunu.
  • Yalan, uydurma, görünüşte doğru gerçekte yalan ve yanlış olan kıyas.

safsata-i nefis

  • Nefsin safsatası, nefsin yalan ve uydurmaları.

safsatacı

  • Yalan ve uydurma şey konuşan kimse.

safsatiyat / safsatiyât

  • Safsatalar; yalan ve uydurma şeyler.
  • Safsatalar, uydurmalar.

said bin zeyd

  • Hz. Ömer'in (R.A.) amcasının oğluydu. Aşere-i Mübeşşere'den ve Ashabın ileri gelenlerindendi. Vazifeli olarak Habeşistan'a hicret edenlerdendi. Şam'ın fethine ve bir çok mühim muharebelere iştirak etti. Hicri 51 yılında vefat etti.

sanai'

  • (Tekili: Sania) Tertibli, uydurma işler. Tuzaklar.
  • Sanayi.

sania

  • Uydurma, düzme. Tuzak, hile.
  • İş, amel, fiil.

saz

  • (Sâhten: Yapmak mastarından emir köküdür) Eden, yapan, uyduran, düzen mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Evham-saz : Evham veren. (Farsça)

sima' / simâ'

  • Bir kişinin veya birkaç kişinin çalgısız, âletsiz ve müzik perdelerine uydurmadan okudukları dîni, îmânı kuvvetlendiren ve ahlâkı güzelleştiren şiirleri, kasîdeleri, ilâhileri ve mevlidleri dinlemek.

sine

  • Uyuklama, uykuya dalma başlangıcı. Uyku ile uyanıklık arası. (O anda insan, sesi duyduğu halde anlamaz.)

sümmet-tedarik

  • Sonradan, başka yerlerden tedarik edilmiş olan. Sonradan düşünülmüş, uydurulmuş.

sun'i / sun'î

  • İnsan yapısı, uydurma, takma, sahte, yaradılıştan olmayan.
  • Uydurma, yapmacık.

ta'lil ba'd-el-vuku'

  • Bir şeye sonradan uygun bir sebep uydurma.

tabi eden / tâbi eden

  • Bağlı kılan, uyduran.

tarziye

  • Pişmanlık duyduğunu anlatarak özür dilemek.
  • Râzı etmek.
  • "Radıyallahü-anh" diyerek duâ etmek.

tasni / tasnî

  • Düzme, uydurma.

tasni' / tasnî' / تصنيع

  • Düzme. Uydurma. Yakıştırma.
  • Bir san'atla meşgul kılma.
  • Güzel terbiye etme.
  • Yapma. (Arapça)
  • Uydurma. (Arapça)
  • Tasnî' olunmak: Yapılmak, oluşturulmak. (Arapça)

tasniat / tasniât / tasnîât

  • Uydurma şeyler.
  • Düzmeler, uydurmalar.

tatbik

  • Yakıştırmak. Yerine getirmek.
  • Karşılaştırmak.
  • Bir kaide, kanun veya emri yerine getirmek. Kıyas ve tahmin etmek.
  • Benzetme, uydurma.

teganni / tegannî

  • Sesi mûsikî perdelerine uydurmak için, hareke, harf ve med (uzatma) ilâve etme ve çıkarma yapmak sûretiyle, kelimelerin asıllarını dolayısıyle mânâyı bozarak okuma.

terfik / terfîk / ترفيق

  • Ayak uydurma. (Arapça)
  • Arkadaş etme. (Arapça)
  • Terfîk etmek ayak: Uydurmak. (Arapça)

terim

  • Fransızca olan "Terme" kelimesinden uydurulmuştur. "Istılah" veya "tabir" yerinde kullanılır.

teslis

  • Üçleme. Hristiyanların sonradan uydurdukları ve dinlerinin esasında olmayan bir akidedir ki; bazılarının hâşâ, Cenab-ı Hakk Üçdür, bazıları da Üçü birdir diyerek, Allah'a şerik ve ortak tanımaları. Cenab-ı Hakk'ı Üç Unsurdur diye tevehhüm etmeleri. (Ekanim-i selâse de denir.)
  • Üçleme, ekanim-i selâse, Allah'ı üç olarak kabul eden ve sonradan uydurulan hıristiyan inancı.

tevfik

  • Uygun düşürme.
  • Uydurma. Muvafık kılma.
  • Cenab-ı Hakkın kuluna yardım etmesi.

tıbak

  • Uyma, uygunluk.
  • Tabakalar. Katlar.
  • Birbirine uygun olan şey.
  • Bir şeyi diğerine uydurup müsavi ve münasib kılmak.

uhduse

  • Hayret edilecek derecede uydurma haber.
  • Haber verilen nesne.

ükzube

  • Yalan. Uydurma, söz.

ürcufe / ürcûfe / ارجوفه

  • (Çoğulu: Erâcif) Yalan. Uydurma söz.
  • Yalan dolan, uydurma söz, martaval. (Arapça)

üsture / üstûre / اسطوره

  • Edb: Efsane, uydurma hikâye demek olan "esâtir" kelimesinin müfredidir.
  • Efsane, uydurma hikâye, mitoloji.
  • Efsane. (Arapça)
  • Uydurma söz. (Arapça)

yezidiler / yezîdîler

  • Hazret-i Ali'ye düşman olan ve şeytana tapan kimselerin mensûb olduğu bozuk fırka. İbâdiyye fırkasının kurucusu Abdullah bin İbâd'ın adamlarından Yezîd bin Enîse'ye uydukları için bu adı almışlardır. Emevî halîfelerinden Yezîd'in bunlarla hiçbir ilgi si yoktur.

yorum

  • Uydurma bir kelimedir.

zerdüşt

  • Ateşe tapan, mecusi.
  • İlk önce nur ve zulmet diye iki ilâha inanmayı uyduran adam.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın