LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Osmanlıca - Türkçe Sözlük'te utla ifadesini içeren 188 kelime bulundu...

abesiyet-i mutlaka

  • Akla ve gerçeğe tamamen aykırılık.

aciz-i mutlak / âciz-i mutlak

  • Son derece güçsüz.

acz-i mutlak / âcz-i mutlak / عَجْزِ مُطْلَقْ

  • Sınırsız âcizlik, güçsüzlük.
  • Nihâyetsiz güçsüzlük.

adalet-i mutlaka / adâlet-i mutlaka / عَدَالَتِ مُطْلَقَه

  • Sınırsız, tam ve yerinde adalet.
  • Nihâyetsiz, kusursuz adâlet.

adem-i mutlak / عَدَمِ مُطْلَقْ

  • Sınırsız yokluk.
  • Hiçbir varlık mertebesinde olmama.

adil-i mutlak / âdil-i mutlak / عَادِلِ مُطْلَقْ

  • Sınırsız adâlet sahibi Allah.
  • Sınırsız adâlet sahibi olan (Allâh).

alim-i mutlak / alîm-i mutlak / عَل۪يمِ مُطْلَقْ

  • Sınırsız ilim sahibi Allah.
  • Her şeyi hakkıyla bilen (Allah).

amir-i mutlak / âmir-i mutlak

  • Kesin emir sahibi olan, mutlak emredici, Allah.
  • Kayıtsız şartsız herşeye hâkim olan.

amiriyet-i mutlaka / âmiriyet-i mutlaka

  • Sınırsız ve tam bir âmirlik, yöneticilik.

asla ve mutlaka zarar iras etmez / asla ve mutlaka zarar îras etmez

  • Bir meselenin temelinde ve özünde olan unsurlara kesinlikle ve hiçbir şekilde zarar vermez.

atalet-i mutlak / atâlet-i mutlak

  • Mutlak tembellik, işsizlik.

ayn-ı mutlak

  • Kayıtlı ve sınırlı olmayanın ta kendisi.

azamet-i mutlaka

  • Sınırsız büyüklük.

bedih-ül butlan

  • Bâtıl olduğu âşikar surette belli. Bâtıl, haksız bir hüküm veya görüş olduğu herkesçe bilinen.

bedihü'l-butlan / bedîhü'l-butlan

  • Batıl ve yanlışlığı apaçık ortada olan.

bu'd-u mutlak

  • Sınırsız uzaklık.

bütlal

  • Şaşa kalan, hayret eden, hayran olan. (Farsça)

butlan / butlân / بطلان / بُطْلَانْ

  • Haksızlık. Bâtıl olma. Boş ve abes olmak. Hak olmamak.
  • Bâtıl, geçersiz, asılsız olma.
  • Batıllık, temelsizlik, çürüklük.
  • Boşluk, anlamsızlık. (Arapça)
  • Yalan. (Arapça)
  • Batıl olma.

butlan-ı his

  • Ameliyat için bir uzvun hissinin iptâli, duyarsız hâle getirilmesi.

butlan-ı mana / butlan-ı mânâ

  • Mânânın batıl, yanlış ve hükümsüz oluşu.

cahd-ı mutlak, cahd-ı müstağrak

  • Arab gramerinde menfî olan iki geniş zaman sigası. Muzari fiillerinin başına (Lem) ve (Len) getirilerek olur.

cazibe-i mutlaka / câzibe-i mutlaka

  • Mutlak çekici kuvvet.
  • Yegane çekici kuvvet.
  • Geçici güzelliğin zıddı olan ebedî güzellik.

ceberut-u mutlak

  • Sınırsız baskı ve zorbalık.

cebr-i mutlak

  • Tam, kesin baskı, tam diktatörlük.

cehl-i mutlak

  • Tam bir cahillik.

celil-i mutlak / celîl-i mutlak

  • Sonsuz derecede haşmet, heybet ve görkem sahibi Allah.

cemal-i mutlak / cemâl-i mutlak / جَمَالِ مُطْلَقْ

  • Sınırsız güzellik.
  • Nihâyetsiz güzellik.

cemil-i mutlak / cemîl-i mutlak

  • Sınırsız güzellik sahibi olan Allah.

cenab-ı feyyaz-ı mutlak / cenâb-ı feyyaz-ı mutlak

  • Sınırsız feyiz, bolluk ve bereket sahibi olan Allah.

cenab-ı hakim-i mutlak / cenâb-ı hakîm-i mutlak

  • Sınırsız hikmet sahibi yüce Allah.

cenab-ı kadir-i mutlak / cenâb-ı kadir-i mutlak

  • Nihayetsiz kuvvet ve kudret sahibi, şeref ve azamet sahibi olan Cenâb-ı Allah.

cenab-ı kerim-i mutlak / cenâb-ı kerîm-i mutlak

  • Sınırsız ikram ve cömertlik sahibi yüce Allah.

cevad-ı mutlak / cevâd-ı mutlak

  • Şarta bağlı olmaksızın çok ihsanda bulunan, cömertlik eden Cenab-ı Allah.
  • Sınırsız cömertlik ve ikram sahibi Allah.

cinayet-i mutlaka

  • Sınırsız cinayet.

cud ve sehavet-i mutlaka / cûd ve sehavet-i mutlaka

  • Sınırsız cömertlik ve ikramseverlik.

cud-u mutlak / cûd-u mutlak

  • Sınırsız cömertlik.

cumud-u mutlak / cumûd-u mutlak

  • Tam anlamıyla cansızlık.

dalalet-i mutlaka / dalâlet-i mutlaka

  • Mutlak dalâlet, tam bir sapkınlık.

dehşet-i mutlaka

  • Sınırsız bir dehşet hali.

echel-i mutlak / اَجْهَلِ مُطْلَقْ

  • Kara cahil.
  • Her yönden en cahil.

ekser-i mutlak / اَكْثَرِ مُطْلَقْ

  • Genel çoğunluk.
  • Büyük çoğunluk.

ekseriyet-i mutlaka / اَكْثَرِيَتِ مُطْلَقَه

  • Büyük çoğunluk.
  • Yarımın bir fazlasıyla elde edilen ekseriyet, mutlak ekseriyet. (Farsça)
  • Büyük çoğunluk.

ekseriyyet-i mutlaka / اكثریت مطلقه

  • Çoğunluk.

emniyet-i mutlaka

  • Sınırsız güvenlik.

evamir-i mutlaka / evâmir-i mutlaka

  • Kesin emirler.

fakr-ı mutlak

  • Sınırsız ihtiyaç hâli.
  • Mutlak fakirlik. Mü'min bir kulun Cenâb-ı Hakka karşı mutlak muhtaç halde olduğunu bilişi. Nihayetsiz muhtaç olduğu Allaha (C.C.) ve emirlerine tam teslimiyyetle sığınması hâleti.

fakrımutlak

  • Tam ve sınırsız fakirlik.

fena-i mutlak

  • Sonsuz yok oluş.

fena-yı mutlak / fenâ-yı mutlak

  • Kendinden tamamiyle geçme.

fetret-i mutlaka

  • İnsanlara, doğru ile yanlışı ayırt ettirecek hiçbir semâvî dinin hükmetmediği dönem.

feyyaz-ı mutlak / feyyâz-ı mutlak

  • Mutlak ve sonsuz feyiz ve bolluk sahibi. Allah.
  • Sınırsız feyiz, bolluk ve bereket veren Allah.

gadr-ı mutlak

  • Tam zulüm ve merhametsizlik.
  • Mutlak gadr, zulüm.

gaflet-i mutlaka

  • Tam anlamıyla âhiretten, Allah'ın emir ve yasaklarından habersiz davranma hâli.

galib-i mutlak / gâlib-i mutlak

  • Tam olarak galip. Kayıtsız şartsız hâkimiyet sahibi.
  • Mutlak galip; her yönden üstün gelme.

gani-yi mutlak

  • (Gani-yi ale-l ıtlak) Cenab-ı Hak. Her şeye sahip ve hiç kimseye hiçbir cihetle ihtiyacı olmayan gani.

ganiyy-i mutlak / غَنِيِّ مُطْلَقْ

  • Hiçbir şeye hiçbir şekilde muhtaç olmayan ve bütün varlıkların her türlü ihtiyaçları gayb hazinelerinde bulunan sınırsız zenginliğe sahip olan Allah.
  • Nihâyetsiz zenginlik sâhibi olan (Allah).

gına-yı mutlak / gınâ-yı mutlak / غِنَايِ مُطْلَقْ

  • Sınırsız zenginlik.
  • Nihayetsiz zenginlik.

gurbet-i mutlaka

  • Mutlak gariplik, yabancılık, yalnızlık.

hakikat-i mutlaka

  • Bir sınırı olmayan sınırsız hakikat, gerçek.

hakim-i mutlak / hakîm-i mutlak / hâkim-i mutlak / حاَكِمِ مُطْلَقْ / حَك۪يمِ مُطْلَقْ

  • Allah.
  • Tam hikmet sahibi olan. Cenab-ı Hak (C.C.)
  • Tam ve gerçek hükmedici olan Allahü teâlâ.
  • Herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan sınırsız hikmet sahibi Allah.
  • Nihayetsiz hüküm sâhibi (Allah).
  • Nihayetsiz hikmet sâhibi (Allah).

hakimiyet-i mutlaka / hâkimiyet-i mutlaka / حَاكِمِيَتِ مُطْلَقَه

  • Nitelik ve niceliğe bakmaksızın her zaman ve zeminde geçerliliği olan bir egemenlik.
  • Sınırsız hükümrânlık.

halık-ı mutlak / hâlık-ı mutlak

  • Bütün kâinatın sınırsız güç ve kudretiyle mutlak yaratıcısı olan Allah.

hatt-ı butlan

  • İptal etmek gayesiyle bir kaydın veya künyenin üzerine çekilen çizgi.

hayat-ı mutlaka

  • Sınırsız bir hayat.

hayr-ı mutlak

  • Her yönüyle hayırlı olan.

helak-i mutlak / helâk-i mutlak

  • Kesin yok oluş.

hikmet-i mutlaka

  • Sınırsız hikmet; yaratılıştaki gaye, herşeyin yerli yerinde ve anlamlı oluşu.

hilafet-i mutlaka / hilâfet-i mutlaka

  • Tasavvufta bir velînin bir talebesinin mânen yetiştiğine ve başkalarını da yetiştirebileceğine dâir verilen mutlak izin.

hürriyet-i mutlak

  • Sınırsız hürriyet.

hürriyet-i mutlaka

  • Kayıtsız serbestiyet, sınırsız hürriyet.

iare-i mutlaka

  • Bir mülkün, bir eşyanın sâhibi tarafından hiç bir şart ve kayda bağlı kalmayarak başka birine ödünç verilmesi.

icazet-i mutlaka / icâzet-i mutlaka

  • Çeşitli ilimlerde üstâdın (hocanın) talebesine yetiştiğine ve başkalarını da yetiştirebileceğine dâir verdiği izin veya bu izni ifâde eden belge, diploma.

idare-i mutlaka

  • Bir hükümdarla idare. Bir hükümdarın idare ve yönetimi altında bulunan devlet. Mutlakiyet idaresi.

ihtilat-ı mutlak / ihtilât-ı mutlak

  • Tam bir karışıklık.

ihtiyac-ı mutlak

  • Sınırsız ihtiyaç.

imam-ı mutlak

  • Her yönüyle önder.

imtiyaz-ı mutlak

  • Varlıklar arasında tam ve kusursuz ayırımın olması.

inhidam-ı mutlak / inhidâm-ı mutlak

  • Tam bir çöküş.

inkar-ı mutlak / inkâr-ı mutlak

  • Her yönüyle inkârcılıkta bulunma.

intizam-ı mutlak / intizâm-ı mutlak / اِنْتِظَامِ مُطْلَقْ

  • Mutlak, mükemmel düzen.
  • Mutlak düzen, düzgünlük.

irade-i mutlaka

  • Sınırsız irade.

irtidad-ı mutlak

  • Tam dinsizlik, dinin bütün değerlerini red ve terk etme.

istiare-i mutlaka

  • (Temlihiye veya tehekkümiye) Edb: Şaka, lâtife veya alayı içine alan bir istiaredir. Meselâ: Tilkinin eşeğe "gelsem olmaz mı huzura, a benim aslanım" demesi gibi... (Edb.S.)

istibdad-ı mutlak / istibdâd-ı mutlak / اِسْتِبْدَادِ مُطْلَقْ

  • Sınırsız bir baskı, mutlak diktatörlük, despotluk.
  • Aşırı baskı.

istibdad-ı mutlaka

  • Tam ve sınırsız bir baskı, mutlak diktatörlük.

istiğna-yı mutlak / istiğnâ-yı mutlak / اِسْتِغْنَايِ مُطْلَقْ

  • Sınırsız zenginlik, hiçbir şeye muhtaç olmayış, tokgönüllülük.
  • Hiçbir şeye ihtiyaç duymama.

istiğrak-ı mutlak

  • Allah aşkı ile tamamen kendinden geçmek.

istiklaliyet-i mutlaka / istiklâliyet-i mutlaka

  • Kesin ve sınırsız bağımsızlık.

ittifak-ı mutlak

  • Tam birliktelik.

kadir-i alim-i mutlak / kadîr-i alîm-i mutlak

  • Herşeye gücü yeten ve herşeyi bilen, sınırsız kudret ve ilim sahibi Allah.

kadir-i mutlak / kadîr-i mutlak

  • Mutlak güçlü (Allah).
  • Kudreti herşeyi kuşatan, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah.

kàdir-i mutlak

  • Herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah.

kadir-i mutlak / kâdir-i mutlak / kadîr-i mutlak / قَد۪يرِ مُطْلَقْ

  • Herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kuvvet sahibi Allah.
  • Nihâyetsiz kudret sâhibi (Allah).

kadiriyet-i mutlaka / kadîriyet-i mutlaka

  • Allah'ın gücünün sınırsız olarak her şeyde görünmesi.

kafir-i mutlak / kâfir-i mutlak

  • Hiçbir dinî değere inanmayan inkârcı.

kamil-i mutlak / kâmil-i mutlak

  • Sınırsız mükemmellik ve kusursuzluk sahibi Allah.

kaviyy-i mutlak

  • Sınırsız kuvvet sahibi olan Allah.

kaziye-i mümkine ve mutlaka

  • Sınırları belirlenmemiş imkân dahilindeki hüküm.

kaziye-i mutlaka

  • Bir mesele hakkında, hiçbir sınırlama söz konusu olmaksızın ifade edilen kaziye, önerme.
  • Man: Hiçbir ihtimâl gösterilmeyip, bir şeyin şöyle olduğuna veya olmadığına açıktan açığa hükmolunan kaziyye'dir.

kefalet-i mutlaka

  • Huk: Bir kayıt ile bağlı olmıyan kefalet.

kemal-i mutlak / kemâl-i mutlak / كَمَالِ مُطْلَقْ

  • Tam bir mükemmellik, kusursuzluk.
  • Mutlak mükemmellik.

kerim-i mutlak / kerîm-i mutlak / كَر۪يمِ مُطْلَقْ

  • Lütuf ve cömertliği sınırsız olan Allah.
  • Nihayetsiz ikrâm edici (Allah).

kesret-i mutlak

  • Sınırsız çokluk.

kesret-i mutlaka / كَثْرَتِ مُطْلَقَه

  • Mutlak, sayısız çokluk.
  • Hadsiz çokluk.

kubh-u mutlak / قُبُحُ مُطْلَقْ

  • Sınırsız çirkinlik.
  • Nihâyetsiz çirkinlik.

kudret-i mutlaka / قُدْرَتِ مُطْلَقَه

  • Allah'ın sınırsız güç ve iktidarı.
  • Nihâyetsiz kudret.

küfr-i mutlak

  • Hiç bir imâni hükmü olmamak, dine âit hiç bir hakikatı, Allah'ın varlığına âit hiç bir delili kabul etmemek. İhsan ve inayet-i İlâhiyyeye karşı şükür etmiyerek fiilen ve kavlen inkâr etmek. ("Neuzü billâh" dine söğmek gibi) Küfr-ü icabettiren bazı çirkin sözlere de "küfür" denilmiştir.

küfr-ü mutlak / كُفْرُ مُطْلَقْ

  • Tam bir küfür ve inkâr, hiçbir dinî değere inanmamak.
  • Dine âit her şeyi inkâr etme.

kuvvet-i mutlaka

  • Sınırsız kuvvet.

ma'bud-u mutlak / ma'bûd-u mutlak / مَعْبُودِ مُطْلَقْ

  • Her cihetle ibâdete lâyık olan (Allah).

ma-i mutlak / mâ-i mutlak

  • Yaratıldığı vasıf üzere duran su. (Yağmur, kar, deniz, göl, ırmak, pınar, kuyu sularıdır).
  • Yaratıldıkları hâl üzere olan yâni ismi yanında başka kelime söylenmeyen, yalnız su denilen sular.

mabud-u mutlak / mâbud-u mutlak / mâbûd-u mutlak

  • İbadete lâyık tek varlık olan Allah.
  • İbadete layık tek varlık olan Allah.

mağlubiyet-i mutlaka / mağlûbiyet-i mutlaka

  • Tam bir mağlup olma; yenilgi.

mahbub-u mutlak / مَحْبُوبُ مُطْلَقْ

  • Sonsuz sevgili.
  • Her cihetle sevilmeye layık olan sevgili (Allah).

mahkum-u mutlak / mahkûm-u mutlak / مَحْكُومُ مُطْلَقْ

  • Mutlak sûretle hüküm altında bulunan, başkasının hüküm ve iradesiyle her yönden sınırlı olan.
  • Her cihetten hükmedilen.

mebzuliyet-i mutlaka / mebzûliyet-i mutlaka / مَبْذُولِيَتِ مُطْلَقَه

  • Sınırsız bir bolluk, ucuzluk.
  • Hadsiz bolluk.

merhamet-i mutlaka

  • Sınırsız merhamet.

mevhibe-i mutlaka

  • Mutlak Allah vergisi; Allah'ın sınırsız ihsan ve ikramı.

mu'cize-i mutlaka

  • Meydana geldiğinde şüphe duyulmayan mu'cize.

müctehid-i mutlak

  • Dînî hükümleri, Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden ve diğer dînî delillerden (kaynaklardan) istinbât ederken, çıkarırken kendine mahsûs kâide ve usûl koyan müctehid. Buna, müctehid fiş-şer' ve müctehid-i müstekıl de denir.

mürşid-i mutlak / مُرْشِدِ مُطْلَقْ

  • Mutlak irşad edici, doğru yolu gösteren.
  • Her yönüyle doğru yolu gösteren.

müsavat-ı mutlaka / müsâvât-ı mutlaka / مُسَاوَاتِ مُطْلَقَه

  • Mutlak eşitlik.
  • Sınırsız, tam eşitlik.

müstağni-yi mutlak

  • Hiçbir şekilde ihtiyacı olmayan.

mutlak / مطلق / مُطْلَقْ

  • Sınırlandırılmamış, salıverilmiş.
  • Salıverilmiş. Itlak olunmuş. Serbest.
  • Kat'i. Şüphesiz.
  • Aslâ bir şarta bağlı olmayan. Yalnız, tek.
  • Kayıtsız, sınırsız; teklik, çokluk veya nitelik gibi şeylere bakılmaksızın kullanıldığı mânâya delâlet eden lâfız; kitap kelimesi gibi.
  • Kayıtsız, şartsız. Teklik, çokluk veya herhangi bir vasıf ile kayıtlı olmayan, delâlet ettiği (gösterdiği) fertlerden (şeylerden) her hangi birini ifâde eden lafız (söz).
  • Kesin. (Arapça)
  • Sonsuz, şüphesiz.
  • Sınırsız.

mutlak adalet / mutlak adâlet

  • Bir şeyi yerli yerine koymak. Kendi mülkünde olanı kullanmak.

mutlak fena / mutlak fenâ

  • Allahü teâlâdan başka her şeyin kalbden çıkıp, isimlerinin bile unutulması.

mutlak kemal / mutlak kemâl

  • Genel mânâda kemâl, olgunluk; yani kemâl kelimesinin teklik, çokluk veya nitelik gibi şeylerine bakmaksızın konulduğu genel mânâsına, "mutlak kemâl" denir.

mutlak müctehid / mutlak müctehîd

  • Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmemiş olan hükümleri ve mes'eleleri, açık olarak bildirilenlere benzeterek meydana çıkarabilen derin âlim. Ehl-i sünnetin ameldeki mezheb imâmlarından her biri.

mutlak nezr

  • Şarta bağlı olmayan adak.

mutlak su

  • Yaratıldıkları hâl (durum) üzere bulunan sular.

mutlak vilayet / mutlak vilâyet

  • Evliyâlık.

mutlak zuhur / mutlak zuhûr

  • Bir kayda bağlı olmayan zuhûr, akis. Bir şeyin bir başka şeyde görünmesi meselâ insanın aynada, Hakk'ın, velînin kalb aynasında tecellî etmesi böyledir.

mutlaka / مطلقا

  • Kesinlikle.
  • Ne olursa olsun, her halde, illâ.
  • Kesinlikle, zorunlu olarak, kayıtsız şartsız. (Arapça)

mutlakıyyet

  • Kayıtsız şartsız bir hükümdarın idaresi altında bulunan hükümet şekli.
  • Şartsız ve kayıtsız olarak bir hükümdarın emri ile bir hükümet, devlet veya bir topluluğun idare usulü.

mutlakıyyet-i idare

  • Bir kişinin arzu ve isteklerine bağlı olan idare sistemi.

nezr-i mutlak

  • Şarta bağlı olmadan yapılan adak.

nisyan-ı mutlak / نِسْيَانِ مُطْلَقْ

  • Tam anlamıyla unutma.
  • Tamamen unutma.

nübüvvet-i mutlaka

  • Genel olarak peygamberlik.

nübüvvet-i mutlakanın mebhasi

  • Mutlak peygamberlik; peygamberliğin insanlık için zorunluluğunu ispat eden bölüm.

rahim-i mutlak / rahîm-i mutlak / رَح۪يمِ مُطْلَقْ

  • Sınırsız şefkat ve merhamet sahibi olan Allah.
  • Nihâyetsiz rahmet edici (Allah).

rahmet-i mutlaka

  • Tam ve kesin rahmet.

rehber-i mutlak

  • Her bakımdan rehber.

rububiyet-i mutlaka / rubûbiyet-i mutlaka

  • Allah'ın herşeyi kuşatan, kayıtsız ve sınırsız egemenliği, yaratıcılığı, terbiyesi.
  • Sınırsız, kâinatı kaplayan rububiyet.

rububiyet-i mutlaka-i ilahiye / rububiyet-i mutlaka-i ilâhiye

  • Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye ve idare etmesi ve egemenliği altında bulundurması.

rububiyyet-i mutlaka

  • Herşeyi kaplayan ve idaresi altına almış olan Allah'ın rububiyeti.

rüşvet-i mutlaka

  • Her istenileni vermek, sınırsız rüşvet.

saltanat-ı mutlaka

  • Allah'ın bütün varlık âlemi üzerindeki sınırsız hâkimiyeti.

sefahet-i mutlak

  • Yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük.

sefahet-i mutlaka

  • Nefsin her türlü kötü arzularına uyma.

sehavet-i mutlak / sehâvet-i mutlak

  • Sınırsız cömertlik.

sehavet-i mutlaka / sehâvet-i mutlaka

  • Her yeri kaplayan, kusursuz ve sınırsız cömertlik.

semi-i mutlak / semî-i mutlak

  • Her şeyi şeksiz, şüphesiz, mutlak surette işiten Allah (C.C.).
  • Herşeyi kayıtsız şartsız işiten Allah.

şevk-i mutlak

  • Her durumda şevk içinde, coşkulu ve istekli olmak.

sıfat-ı mutlaka / sıfât-ı mutlaka

  • Sınırsız sıfatlar, vasıflar, nitelikler.

sıfat-ı mutlaka-i muhita / sıfât-ı mutlaka-i muhîta

  • Allah'ın yüce Zâtını niteleyen ve bütün kâinatı kuşatan sınırsız ve sonsuz kutsal özellikler.

suhulet-i mutlak

  • Tam kolaylık.

suhulet-i mutlaka

  • Sınırsız kolaylık.

sühulet-i mutlaka

  • Sonsuz ve tam kolaylık.

suhulet-i mutlaka / suhûlet-i mutlaka / سُهُولَتِ مُطْلَقَه

  • Nihâyetsiz kolaylık.

şükr-ü mutlak

  • Allah'a karşı sınırsız minnet duyma, teşekkür etme.

sükun-u mutlak / sükûn-u mutlak

  • Mutlak hareketsizlik, durgunluk.

sukut-u mutlak

  • Kesin bir şekilde düşüş, alçalış.
  • Mânen iyice tefessüh etme, iyi hasletlerin tamamen kaybolması.

sükut-u mutlaka / sükût-u mutlaka

  • Tam bir sessizlik, suskunluk.

sultan-ı mutlak

  • Herşeye hükmeden, sınırsız egemenlik sahibi sultan.

sür'at ve vüs'at-i mutlaka

  • Sınırsız hız ve genişlik.

sür'at-ı mutlaka

  • Sınırsız hız.

sür'at-i mutlaka

  • Sınırsız hız.

tabiat tağutları / tabiat tâğutları

  • Tabiat putları; insanları Allah'a karşı isyana sevk eden tabiattaki her şey.

tahir-i mutlak / tâhir-i mutlak

  • Bütün yönleriyle temiz olan, temizliğine en küçük halel getirecek bir pislik olmayan.

tasarruf-u mutlak

  • Kayıtsız, sınırsız tasarruf, dilediği şeyi dilediği gibi yapma.

tecrid-i mutlak / tecrîd-i mutlak / تَجْر۪يدِ مُطْلَقْ

  • Tam bir yalnızlık, her şeyden soyutlanma.
  • Hiç kimse ile görüştürmeme.

tedenni-i mutlak / tedennî-i mutlak

  • Sınırsız düşüş, alçalma.

tedenni-i mutlaka / tedennî-i mutlaka

  • Sınırsız dinsizlik ve alçalma.

tevafuk-u mutlak

  • Sınırsız uyum, uygunluk.

uluhiyet-i mutlaka / ulûhiyet-i mutlaka

  • Kayıt altında olmayan, mutlak uluhiyet. Ancak bir tek İlâhın mâbud oluşu.
  • Mutlak ilâhlık; hiçbir kayda ve şarta bağlı olmaksızın ilâh olma.

ümid-i mutlak

  • Sınırsız ümid bağlama.

üstad-ı mutlak

  • Her yönüyle üstad olan Hz. Muhammed (a.s.m.).

vahdet-i mutlaka

  • Sınırsız birlik; Allah'ın mutlak anlamda bir ve tek oluşu.

vahşet-i mutlaka

  • Tam bir yalnızlık ve ürküntü hali.

varis-i mutlak / vâris-i mutlak

  • Mutlak mirasçı.

veraset-i mutlaka

  • Mutlak vârislik.

vesile-i mutlak

  • Kesin aracı.

vüs'at mutlaka / وُسْعَتِ مُطْلَقَه

  • Nihâyetsiz genişlik.

vüs'at-i mutlaka

  • Sınırsız genişlik.

ye's-i mutlak / يَأِسِ مُطْلَقْ

  • Tamamen ümidini kesme.
  • Kesin ümîdsizlik.

zaaf-ı mutlak

  • Son derece zayıflık.

zaif-i mutlak

  • Son derece zayıf.

zarar-ı mutlak

  • Kesin ve tam zarar.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın