LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te utan ifadesini içeren 398 kelime bulundu...

abiye

  • Örtü ile yüzünü örten, utangaç kız veya kadın.

adam

  • İnsan.
  • Erkek kişi.
  • Birinin tarafını tutan kimse.
  • İyi ve terbiyeli yetişmiş insan.

ahiret ehli / âhiret ehli

  • Âhiret hayatını esas tutan kimseler.

ahzem

  • İşini sıkı tutan, ihtiyatlı, tedbirli.
  • Yüksek yer.
  • Göğsü büyük.

alemdar

  • Bayrak tutan.

amid

  • Çok hasta.
  • Aşk hastası.
  • Başlıca nokta.
  • Önder, şef, komutan. Rehber.
  • Haraç alan kimse.

ar / âr / عار

  • Utanma.
  • Utanma, mahcubiyet. Utanılacak şey. Ayıp. Şiyb. Şerm. Haya.
  • Utanma.
  • Utanma, ar. (Arapça)

ar ü namus / âr ü namus

  • Utanma, haya ve namus.

arim / ârim

  • İnatçı, kafa tutan.

arsız / ârsız

  • Bî-ar, utanmaz, arsız.

asım

  • Kendisini günahlardan men'edip pâk ve ismetli tutan, koruyan, men'eden.

ati

  • (Utv. dan) İsyan eden, kafa tutan. Asi. Sert başlı, serkeş.

atih

  • İsyan eden, kafa tutan, âsi olan.

avra

  • Şaşı. Kör kadın. Tek gözlü.
  • Mc: Kör fikir.
  • Çirkin ve kabih söz.
  • Sâdece dünyayı düşünüp âhireti unutan.

avret

  • Eksik. Gedik. Gizlenmesi lâzım gelen şey. Dinen örtülmesi vâcib olan âzâ, ud yeri. Utanılacak ve hayâ edilecek şey. Erkeklerde göbek ile diz kapağı arasındaki kısım.
  • Kadın. Zevce. Nikâhlı.
  • Gece uykuya yatacağı vakit ve seherden evvel uykudan kalkılacak saate de şeriat örfünde

ayb

  • Kusur ve utanılacak şey.
  • Kusur. Leke. Utandıracak hal.
  • Ayıp, utanılacak kusur.

ayinedar / âyinedar

  • Ayna tutan. (Farsça)
  • Eskiden, bir büyük adamın giyinirken aynasını tutmakla vazifeli hizmetçi. (Farsça)
  • Berber. (Farsça)
  • Ayna tutan.

azerm-cu / azerm-cû

  • Hayâlı, utangaç. Terbiyeli, nâzik. (Farsça)

ba-i cerre / bâ-i cerre

  • Arabçada kendinden sonraki kelimeyi "esre" okutan bâ. (Bismillâhi'deki gibi).

bajurnal / bâjurnal / باژورنال

  • Tutanak ile. (Farsça - Fransızca)

baliğ / bâliğ / بالغ

  • Erişkin. (Arapça)
  • Tutan, varan. (Arapça)
  • Bâliğ olmak: (Arapça)
  • Erişkin olmak. (Arapça)
  • Tutmak, ulaşmak, varmak (Arapça)

bamazbata / bâmazbata / بامضبطه

  • Tutanak ile. (Farsça - Arapça)

ban

  • Dam, çatı.
  • Sorgun ağacı. Bey söğüdü.
  • yun. Sevgilinin boyu. Farsçada kelime sonuna gelerek, Türkçedeki "ci, cu" ekleri yerini tutan mânâda kullanılır. Meselâ: Bağban: Bağcı.

bedel

  • (Çoğulu: Bedelât) Elde ve ayakta olan zahmet ve ağrı.
  • Karşılık. Bir şeyin yerine verilen ve yerini tutan şey. İvaz.
  • Başkasının adına hacca giden.
  • Gr: Söz esnâsında bir şeyi sıfatı veya vasfı ile beraber söylersek ve fakat kasdımız o şeyin vasfı veya sıfatı değil de zâ
  • Bir şeyin yerini tutan, yerine geçen; başkasının yerine iş yapan kimse.

belha'

  • Bir gözüne sürme çekip, diğer gözünü unutan ve gömleğini ters giyen akılsız kadın.

bengere

  • Çocukları uyutmak için, çocuğu uyutan kişi tarafından söylenen ninni. (Farsça)

beza

  • Konuşmada açık saçıklık.
  • Hayasızlık, utanmazlık.

beziyy

  • Hayâsız, utanmaz kimse.

bi-ab / bî-ab

  • Susuz, kuru. (Farsça)
  • Donuk. (Farsça)
  • Rezil, utanmaz, hayasız. (Farsça)

bi-ar / bî-ar

  • Arsız, hayasız, utanmaz.

bi-şerm

  • Utanmaz. (Farsça)

bihaya / bîhayâ / بى حيا

  • Utanmaz, hayasız. (Farsça - Arapça)

bilahicap / bilâhicap

  • Utanmadan; açıkça.

bistah

  • Küstah, hayâsız, edepsiz, arsız, utanmaz adam. (Farsça)

büstah

  • Edebsiz, küstah, utanmaz. (Farsça)

cali'

  • Açık-saçık kadın. Hayasız kadın.
  • Utanmaz, utanması kıt olan adam.

caniha

  • Bir tarafa meyleden veya bir cenahı tutan.
  • Göğüs altındaki iyeği.

cay-gir

  • Yerleşen, yer tutan, yerleşmiş. (Farsça)

cay-nişin

  • Yer tutan. Birinin yerine geçen. (Farsça)

cenab-ı kadir-i kayyum / cenâb-ı kadir-i kayyûm

  • Herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi olan ve herşeyi Kendi varlığıyla ayakta tutan Allah.

ceride / cerîde / جریده

  • Gazete. (Arapça)
  • Tutanak. (Arapça)

çeşm-deride

  • Sıkılmaz, utanmaz, arsız. (Farsça)

cezzaf

  • Ağ ile balık tutan balıkçı.

cihangir / cihangîr / جِهَانْگ۪ير

  • Dünyayı elinde tutan.

dalle / dâlle

  • Âdet hâlinin kaç gün olduğunu unutan veya kaç gün olduğunu bilip ayın başında mı, ortasında mı, sonunda mı olduğunu kestiremeyen kadın.

damen-gir

  • Eteğe yapışan, etek tutan. (Farsça)
  • Dâvacı, hasım, şikâyetçi. (Farsça)

dar / dâr / دار

  • Sâhib, mâlik, tutan (mânasındadır.) Meselâ: Bayrakdâr : Bayrak tutan. (Farsça)
  • Sahip olan, bulunduran, tutan. (Farsça)

darende

  • Saklayan, tutan. (Farsça)
  • Ulaştıran, vâsıl eden, kavuşturan, getiren. (Farsça)

defterdar / defterdâr

  • Defter tutan. Devletin gelir ve masraflarını tutan vazifeli memur. Eskiden Maliye Nâzırı bu nam ile anılırdı. Bir vilayetin maliye işlerine bakan memur.
  • Defterci, defter tutan.

dervah

  • Hastalıktan yeni kurtulan, iyice kendisine gelemeyen kimse. (Farsça)
  • Sağlam, metin, muhkem. (Farsça)
  • Doğru, asıl, gerçek. (Farsça)
  • Yiğitlik, cesaret, cesur olmak, şecaat. (Farsça)
  • Ayıp, utanma. (Farsça)
  • Sertlik, kabalık. (Farsça)

dest-gir / dest-gîr

  • Yardımcı olan, elinden tutan.

destgir / destgîr / دستگير

  • Elden tutan, yardım eden. (Farsça)

dil-ara / dil-ârâ

  • Gönül avutan, gönül süsleyen.

dil-asa / dil-âsâ

  • Gönlü rahatlandıran, avutan. (Farsça)

dil-aviz

  • Câzib, çekici, gönle asılan. Gönlü asılı tutan, dilber. (Farsça)

dil-dar

  • Kalbi hükmü altında tutan. Sevgili, mâşuk. (Farsça)

dil-gir

  • Kalbe sıkıntı veren gönül tutan. (Farsça)
  • Gücenmiş olan, kırgın. (Farsça)

dil-nişin

  • Gönlüde yer tutan. Lâtif, hoş. (Farsça)

dildar / dildâr / دلدار

  • Gönül tutan, sevgili. (Farsça)

ebu-l iber

  • Utanmaz, edepsiz, hayasız adam.

edeb / ادب

  • Güzel hallere ve huylara sâhib olma ve utanılacak hareketlerden sakınma, her hususta haddini bilip, sınırı gözetme hâli.
  • Namazda müstehab ve mendup olan şeyler.
  • Terbiye. Kavlen, fiilen insanlara lütuf ile muamele etmek. Güzel ahlâk. Usluluk. Hayâ.
  • Ist: Sünnet-i Resul'e (A.S.M.) uygun hareket etmek.
  • Utanılacak şeylerden insanı koruyan meleke; kuvve-i râsiha-i nefsiye.
  • Edebiyat ve ondan bahseden ilim. (Kur'anın edebi ise: Öyle
  • Terbiye. (Arapça)
  • Utanma duygusu. (Arapça)
  • Edebiyat. (Arapça)

ehl-i ahiret / ehl-i âhiret

  • Âhiret ehli, âhiret hayatını esas tutan kimseler.

ehl-i cezbe ve ehl-i istiğrak

  • Tarikat ve tasavvuf ehlinden olup zikir ve ibadetle kendinden geçip dünyayı unutanlar.

ehl-i gaflet

  • Dünyâya dalıp, âhireti unutanlar.

ehl-i kalem

  • Eli kalem tutanlar, yazarlar.

emr-i rabbani / emr-i rabbânî

  • Bütün varlıkları yaratılış gayelerine göre terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutan Allah'ın emri.

end-bend

  • Utanmış, mahcub. (Farsça)
  • Boğum boğum, kısım kısım, parça parça. (Farsça)

engare

  • Tamamlanmayan, eksik kalan iş, nakış veya taslak. (Farsça)
  • Hikâye, efsâne, roman, kıssa. (Farsça)
  • Başdan geçen bir olayı tekrarlama. (Farsça)
  • Hesap defteri. (Farsça)
  • Utanarak geri geri çekilme. (Farsça)

envah

  • (Tekili: Nevh) Nevhler, ölmüş olan bir kişinin arkasından ağlayan kadınlar, matem tutan hanımlar, ağıt yakanlar.

erbab-ı kulub / erbâb-ı kulûb

  • Gönül sâhipleri. Tasavvuf yolunda ilerlerken halleri değişen, her zaman başka türlü olan, bâzan şuurlu, bâzan şuursuz (içerisinde bulundukları mânevî hallere dalıp kendilerini unutan) kimseler. Bunlara İbn-ül-vakt de denir.

evcer

  • Çok çekingen, utangaç kimse.

evcümend

  • Top, küme, yığın, toplanma. (Farsça)
  • Toplu, idareli, evini muntazam tutan. Hanesini iyi ve tertipli bir hâlde bulunduran. (Farsça)

evkaf

  • (Tekili: Vakıf) Allah yoluna hizmet için verilip devamlı bırakılan şeyler. Sahibi tarafından şeriata uygun olarak bir hayır iş ve hasenata tahsis olunmuş mülk veya mallar.Osmanlı devletini asırlar boyu kuvvetli bir devlet olarak ayakta tutan kuruluşlardan biri de vakıftır. Osmanlı tarihini inceleyen

evsam

  • (Tekili: Vasm) Arlar, hayâlar, utanmalar.

fani / fânî

  • Yok olucu, geçici, devamlı olmayan.
  • Tasavvufta Allahü teâlâdan başkasını unutan, bunların sevgisinden kurtulan kimse.

fasıkımütecahir / fâsıkımütecâhir

  • Açıkça günah işlemekten utanmayan.

fatr

  • Bir şeye başlamak.
  • İcab eylemek.
  • Yarık, çatlak.
  • Yarmak.
  • Yaratmak.
  • Oruç tutanın orucunu açması.

fazih / fazîh

  • Çirkin, fena.
  • Utanmaz, rezil.

fergand

  • Fena koku, kokmuş. (Farsça)
  • Sarıldığı ağacı kurutan bir cins sarmaşık. (Farsça)

ferman-ı rabbani / fermân-ı rabbânî

  • Bütün varlıkları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutan Allah'ın emir ve buyruklarının yazılı olduğu Hizbü'l-Ekber.

fermandih / فرمان ده

  • Komutan. (Farsça)

fermanferma / fermânfermâ / فرمان فرما

  • Padişah. (Farsça)
  • Komutan. (Farsça)
  • Buyrukçu, buyruk veren. (Farsça)

fetha

  • Gr. Arabçada harfleri (E, A) diye okutan işâret, üstün.

gafil / gâfil

  • Dikkatsiz, iyi düşünmeyen, uyanık olmayan. Haberi olmayan, ihtiyatsız, başına geleceği önceden düşünmeyen. Allah'ı unutan. Kendi gayr-ı meşru zevkine dalan. (Günde bir taşı binâ-yı ömrümün düştü yere,Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber. (Niyazi-i Mısrî)
  • Gaflette olan. Allahü teâlâyı, emir ve yasaklarını unutan kimse.

gayretkeş

  • Çalışkan, çabalayıcı.
  • Bir tarafı tutan, taraftar.
  • Kıskanç.

gazz

  • (Gadd) Utancından dolayı önüne bakmak.
  • Bir şeyin miktarını eksiltmek.
  • Hurmanın tomurcuğu.
  • Zerafet sâhibi.
  • Yeni buzağı.

gir / gîr

  • (Giriften) "Tutmak, yakalamak" mastarının emir köküdür. Türkçedeki: yapan, tutan, tutucu, dağılan, yayılan gibi mânalara gelir. Kelimenin sonuna eklenir. (Farsça)
  • "Yapan, tutan" mânâsında son ek.

gira-gir / gîra-gir

  • Tutan tutana. (Farsça)

giriban-gir / girîban-gir

  • Yaka tutan. (Farsça)

guş-dar

  • "Kulak tutan." Sözü tam mânasıyla dinleyen, kulak veren. (Farsça)

habis

  • Hapseden. Tutan. Hapishâneye atan.

hacalet / hacâlet / خجالت

  • Utanma. Utanç.
  • Utanma, utangaçlıkla şaşırma.
  • Utangaçlık, sıkılma.
  • Utanma.
  • Utanma. (Arapça)

hacalet-aver / hacalet-âver / hacâlet-âver

  • Utandırıcı. Utanç veren. (Farsça)
  • Utanç verici.

hacaletaver / hacâletâver / خجالت آور

  • Utandırıcı.
  • Utanç verici. (Arapça)

hacel / خجل

  • (Hacl) Utanma, sıkılma, hayâlılık.
  • Utanma.
  • Utanma. (Arapça)

hacil / hacîl / خجيل

  • Utanmış. Utanan. Utanmaktan yüzü kızaran.
  • Utanmış.
  • Utangaç. (Arapça)

haclet / خجلت

  • Şaşırma, acaibine gitme, taaccüb.
  • Utanma, arlanma.
  • Utanma. (Arapça)

haclet-aver / haclet-âver

  • Utanç verici, utandırıcı. (Farsça)

haclet-dih

  • Utanç verici, utandırıcı. (Farsça)

haclet-engiz

  • Utandırıcı, sıkıltıcı. (Farsça)

hacletaver / hacletâver / خجلت آور

  • Utanç verici. (Arapça - Farsça)

hafer

  • Çok fazla utanmak.

haib / hâib

  • (Heybet. den) Kokan, Utanan. Utangaç.
  • Nasipsiz, ümitsiz, utanan.

haiz

  • Bir şeye sahip olma. Sahip. Mâlik.
  • Yer tutan.
  • Akranından mümtaz olan.

hakikatperest

  • Hakikate taraftar olan, gerçeğin ve doğrunun tarafını tutan.

hakim-i hakim / hâkim-i hakîm

  • Herşeyi hikmetle yapan ve herşeyi hükmü altında tutan Allah.

hakperest

  • Hakkı üstün tutan, hak taraftarı.

halaat / halâat

  • Yüzsüzlük, utanmazlık, hayâsızlık.
  • Kötülüğünden dolayı ailesi ve cemaatı kendisinden ayrılan kimse.

hali'

  • Boşanmış erkek, zevcesini şer'an terketmiş adam. (Müennesi: Hâlia'dır.)
  • İtaatsız, isyan eden, utanmaz, kayıtsız, hayasız.
  • Kovulmuş.
  • Soyulmuş.

hali-ül-izar / halî-ül-izar

  • Yüzü yırtık.
  • Mc: Edepsiz, ahlâksız, utanmaz.

hallas

  • Yakalıyan, tutan kimse.

hamiyet

  • Gayret.
  • Nâmustan gelen gayretle utanma veya kızma.
  • İstinkâf etmek.
  • Mukaddesatı ve milletin haklarını, mâmus ve haysiyeti korumak hususlarında gösterilen gayret ve ihtimam hasleti. İman ve İslâmiyeti ve Hz. Peygamber'in (A.S.M.) Sünnet-i Seniyyesini ve din ve mücahede

harak

  • Korkudan veya utanmaktan dolayı dehşet içinde kalmak.

harf-i cerr

  • Gr: Kelimenin sonunu esre ile (i diye) okutan harf. Bunlar arabçada şu şekil altında toplanmıştır. (Vav-ı kasem), (Ta-yı kasem)

harf-i nasıb / harf-i nâsıb

  • Muzari fiilinin sonunu üstün (e, a diye) okutan harf.

havf-ı ar / havf-ı âr

  • Utanma korkusu.

havfnak

  • Korkulu, korkutan, korkunç. (Farsça)

haya / hayâ / حيا

  • Hicab, utanma, edeb, ar, namus. Allah korkusu ile günahtan kaçınmak.
  • Utanma, sıkılma.
  • Ar, namus, edeb.
  • Günahtan kaçınma.
  • Utanma duygusu.
  • Utanma, âr, nâmus. Çirkin şeylerden sıkılma veya edebe uymayan bir şeyin meydana gelmesinden dolayı kalbde meydana gelen rahatsızlık.
  • Utanma hissi.
  • Utanma, haya, ar. (Arapça)

haya etme / hayâ etme

  • Terk etme, çekinme, utanma.

hayadar

  • Utangaç, çekingen, mahcub. (Farsça)

hayasız / hayâsız

  • Utanmaz, edepsiz.

hayasızlık / hayâsızlık

  • Utanmazlık.

hayy u kayyum / hayy u kayyûm

  • Her an diri olan ve herşeyi ayakta tutan Allah.

hayy-ı kayyum / hayy-ı kayyûm / حَيِّ قَيُّومْ

  • Her an diri olup her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan Allah.
  • Dâimî hayat sâhibi olup, varlığı kendinden olan ve mahlûkātı varlıkta tutan (Allah).

hayy-ı kayyum-u ezeli / hayy-ı kayyûm-u ezelî

  • Varlığının ve diriliğinin başlangıcı olmayıp her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan Allah.

hayy-ül kayyum

  • Varlığı, diriliği her an için olup, gökleri, yerleri her an için tutan, daimî her şeye her hususta iktidarı yeten Allah (C.C.)

hemze

  • Elif veya elif yerine kullanılan işaret. Elif, vav, ya, he üzerine konulan ve "e" diye okutan işaret.
  • Parmakla sıkma, dürtme, sıkıştırma.

heyban

  • Korkunç, korku getiren.
  • Çok utangaç çekingen.
  • Korkak.
  • Çoban.

hicab / hicâb / حجاب / حِجَابْ

  • Perde. Örtü. Hâil.
  • Utanma. Kendini kusurlu bilip insanlar arasından çekilmek.
  • Men'etmek.
  • Allah ile kul arasındaki perde.
  • Setretmek. Gizlemek.
  • Utanma, sıkılma.
  • Perde, hail, engel.
  • Sıkılma, utanma.
  • Perde, utanma.
  • Perde. (Arapça)
  • Utanma. (Arapça)
  • Utanma.
  • Utanma.

hicab-aver

  • Hicab verici, utandırıcı. (Farsça)

hicabi / hicabî

  • Zar ve perde ile alâkalı ve ona müteallik. Perde ve örtüye âit.
  • Mahcub. Utangaç.

hicapsız

  • Utanmadan.

hidayet serdarı / hidâyet serdarı

  • İman ve Kur'ân hakikatlerini açıklayarak doğru ve hak yolu gösteren komutan.

hikmet-i san'at-ı rabbaniye

  • Bütün varlıkları yaratılış gayelerine göre terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutan Allah'ın san'atındaki hikmet, gaye, fayda, sır.

hilm ü haya / hilm ü hayâ

  • Yumuşaklık ve utanma duygusu.

hişmet

  • Hürmet. Heybet ve utanmak, istihyâ. Bozulup kalmak.
  • Gadap ve şiddet. Hiddet.

hıyre-çeşm

  • Kamaşık ve donuk gözlü. (Farsça)
  • Cesur, atılgan. (Farsça)
  • İnatçı, muannid. (Farsça)
  • Utanmaz, hayâsız, arsız. (Farsça)

humret

  • Utanma duygusundan dolayı yanaklarda oluşan kızarıklık; utanma.

humret-i hicab / humret-i hicâb

  • Hayâdan, utanmaktan hâsıl olan kırmızılık.

huruf-u cazime / huruf-u câzime

  • Başına geldiği müzari fiilin sonunu cezm (sükun) olarak okutan edatlar.

ibn-ül-vakt

  • Kalbi halden hâle değişen velî. Tasavvuf yolunda ilerlerken halleri değişen, her zaman başka türlü olan, bâzan şuurlu, bâzan şuursuz (kendilerinden geçen, kendilerini unutan) kimseler. Bunlara erbâb-ı kulûb da denir.

içli

  • t. İçi dolu.
  • Çabuk müteessir olan, hassas duygulu.
  • Kin tutan, haset eden.

icraat-ı rabbaniye / icraat-ı rabbâniye

  • Herşeyi terbiye ve idare edip egemenliği altında tutan Allah'ın icrâatları, fiilleri.

ihcac

  • Hac vazifesi için bedel vermek veya nâib tutmak. Nâib tutana "Âmir, menub veya mahcucun anh" da denir.

ihcal

  • (Hacl. den) Utandırma.

ihşam

  • Utandırma, kızdırma.

irade-i rabbaniye / irâde-i rabbâniye

  • Her şeyi yaratılış gayelerine göre terbiye ve idare edip, egemenliği altında tutan Allah'ın iradesi, dilemesi.

ism-i hayy ve kayyum / ism-i hayy ve kayyûm

  • Gerçek hayat sahibi olan, her canlıya hayat veren, her şeyi Kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren Allah'ın ismi.

isnevi / isnevî

  • İki ile alâkalı.
  • Pazartesi günü ile alâkalı.
  • Her pazartesi günleri oruç tutan kimse.

ısr

  • Ahd. Sözleşme. Yemin.
  • Kulakta küpe deliği.
  • Şiddetli ahkâm ve teklifler.
  • Altındakini yerinde tutan ağırlık, bağ.

istihya / istihyâ / استحيا

  • Utanma, haya etme.
  • Diriltme, yaşatma.
  • Utanma.
  • Haya etme, utanma.
  • Utanma. (Arapça)

ıztına'

  • Sıkılma, utanma, kızarma.

jandarma umum kumandanı

  • Jandarma Genel Komutanı.

kabız / kâbız

  • Kabzeden, tutan.
  • Tutan, sıkan, kavrayan.

kabza

  • Tutacak, tutanak yeri, sap.
  • Bir avuç, bir tutam, bir el dolusu şey.
  • Pençe.

kadir-i kayyum / kadîr-i kayyûm

  • Sonsuz kudret sahibi olan, herşeyi Kendi varlığıyla ayakta tutan ve dilediği gibi onları idare eden Allah.

kàdir-i kayyum / kàdir-i kayyûm

  • Ezelden ebede kadar bütün varlıkları ayakta tutan sonsuz kudret sahibi, Allah.

kahal

  • Koyunların derisini kurutan bir hastalık.

kaid / kâid / قائد

  • Komutan. (Arapça)

kaidan

  • (Tekili: Kaid) Kumandanlar, komutanlar, seraskerler.

kal'a-gir

  • Kale tutan. (Farsça)

kalib / kâlib

  • İt tutan kimse. Köpeğe av tâlim ettiren kimse.

kaptan-ı derya

  • Vaktiyle bahriye nâzırı. Deniz kuvvetleri komutanı.

kar-daran / kâr-daran

  • (Tekili: Kârdar) İşi elinde tutanlar, iş tutanlar.

kardar / kârdar

  • İşi elinde tutan. (Farsça)

kargir / kârgir

  • Taş veya harçla yapılmış olan. (Farsça)
  • İş tutan, iş yapan. (Farsça)

karta'

  • Gözünün birisine sürme çekip diğerini unutan ve gömleğini ters giyen budala kadın.

kaside-i gaybiye

  • Hz. Ali'nin (r.a.) Hz. Peygamberden (a.s.m.) ders alarak yazdığı gelecekteki hadiselere ışık tutan, Ercûze ve Celcelutiye isimli kasideler.

kati'

  • (Çoğulu: Ekâti-Aktâ-Kutân) Kamçı.
  • Deve ve koyun sürüleri.

katim / kâtim

  • (Ketm. den) Ketmeden, saklıyan, tutan. Sır saklayan.

kayyum / kayyûm / قَيُّومْ

  • Herşeyi kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren.
  • Yarattıklarını varlık âleminde tutan Allah.
  • Herşeyi Kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren Allah.
  • Varlığı kendinden olup, mahlûkātı varlıkta tutan (Allah).

kayyum-u baki / kayyûm-u bâkî

  • Devamlı hayat sahibi olan ve herşeyi her an ayakta tutan Allah.

kayyum-u sermedi / kayyûm-u sermedî

  • Varlığı sürekli olan ve herşeyi her an ayakta tutan Allah.

kayyum-u zülcelal / kayyûm-u zülcelâl

  • Herşeyi kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren, büyüklük ve yücelik sahibi Allah.

kefgir

  • Köpük tutan. (Farsça)
  • Kevgir, delikli kap. (Farsça)

keha

  • Mahcub, utangaç. (Farsça)

kellab

  • İt tutan kimse. Köpeğe av tâlim eden kimse.

keman-dar / keman-dâr

  • Yay tutan, yay tutucu. (Farsça)

kesre

  • Kur'an-ı Kerim yazısında harfin altına konarak, o harfi "İ" veya "I" diye okutan ve bir adı da "esre" olan işâret.

key

  • Arapçada muzari fiilini nasbeden (son harfini üstün okutan) ve "İçin, tâ ki, hangi, nasıl?" yerinde kullanılan harf.

kezzab-ı bi-hicab / kezzab-ı bî-hicab

  • Utanmaz ve hayâ etmez yalancı.

kindar

  • Kin tutan. İçinde kin ve garez besliyen. Öc ve intikam almağa düşkün. (Farsça)

kisedar

  • Parayı toplıyan, para hesabını tutan kimse. Vekilharç. (Farsça)

kişvergir

  • Ülke tutan. Pâdişah, hükümdar. (Farsça)

kıvamı / kıvâmı

  • Ayakta tutanı, gelişip yayılmasını sağlayanı.

kumandan

  • Komutan.
  • Komutan.

kumandan-ı akdes

  • Bütün varlıkları emri altında tutan ve her türlü eksiklikten ve âcizlikten yüce olan Allah.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kuvam

  • Koyunun ayaklarını tutan bir hastalık.

kuvvad

  • Kumandanlar, seraskerler, komutanlar.

la kayyume illallah / lâ kayyûme illâllah

  • Allahtan başka varlıkları ayakta tutan ve onlara bekâ veren yoktur.

laik / lâik

  • Din işlerini devlet işlerine karıştırmayan, devlet işlerini dinden ayrı tutan.

lanegir / lânegir

  • Yuva tutan. (Farsça)

lüham

  • Her şeyi yutan.
  • Çok miktar asker.

lul

  • (Luli) Utanmaz, hayasız ve namussuz kadın. (Farsça)
  • Nâzik ve zarif. (Farsça)
  • Şarkı söyleyip oynayan fahişe kadın. (Farsça)

maab

  • Ayıp, eksiklik.
  • Ayıp şey, utanılacak nesne, ayıp yeri.

magd

  • Kurutan otu.
  • Yerüç otu.

mahcub / mahcûb / محجوب

  • Utanan. Utangaç.
  • Perdeli, örtülü. Kapalı.
  • A'ma.
  • Yaşmak veya perde ile mestur olan.
  • Utangaç, sıkılgan.
  • Örtülmüş. (Arapça)
  • Utangaç. (Arapça)
  • Mahcûb etmek: Utandırmak. (Arapça)
  • Mahcûb olmak: Utanmak. (Arapça)

mahcubane / mahcubâne

  • Utanarak, utanmış bir hâlde. Sıkılganlıkla. (Farsça)

mahcube

  • Namuslu ve utangaç kadın veya kız. Sıkılgan kadın.
  • Kapı ardına konulan ağaç.

mahcubiyet / mahcûbiyet / محجوبيت

  • Utangaçlık, sıkılganlık, mahcubluk.
  • Utanma, utangaçlık.
  • Utangaçlık.
  • Utangaçlık. (Arapça)

mahcup

  • Utanan; utanmış.

mahigir

  • Balık tutan. Balık yakalayan. Balık avlayan. (Farsça)

mahluk / mahlûk

  • Yaratılmış; yoktan vâr edilmiş. Rabbimiz cism değildir, zamânı, mekânı yok. Maddeye hulûl eylemez, böyle olmalı îmân. Mahlûka muhtaç değildir, ortağı benzeri yok, Her şeyi O'dur yaratan hem de varlıkta tutan.

mahuf / mahûf

  • Korkutan, tehlikeli.

malik

  • Sâhib. Malı elinde bulunduran. Bir şeyin mülkiyetini elinde tutan.
  • Her şeyin sâhibi olan Allah.
  • Cehennem zebânilerine hâkim ve onları idare eden meleğin adı.

mar-efsa

  • Yılan tutan, yılan efsuncusu. (Farsça)
  • Yılan sokmuş kimseyi tedâvi eden kişi. (Farsça)

mar-gir

  • Yılan tutan, yılan tutucu. (Farsça)

margir / mârgîr / مارگير

  • Yılancı, yılan tutan. (Farsça)

mashara

  • Maskara, soytarı.
  • Tuhaflıklar yapan kimse.
  • Komik, gülünç.
  • Zevklenme, eğlenme.
  • Kepaze, utanmaz, rezil.

masik

  • Yapışkan.
  • Zapteden, istilâ eden, tutan.

mazbata / مضبطه

  • Tutanak.
  • Tutanak. (Arapça)
  • Mazbata tanzim etmek: Tutanak düzenlemek. (Arapça)

mear

  • Arlanacak, utandıracak şey.

medar-ı hicap

  • Utanma sebebi.

mezabıt

  • (Tekili: Mazbata) Mazbatalar, tutanaklar.

miralay

  • Alay komutanı, albay.

mü'si / mü'sî

  • Kederli kimseyi avutan, gamlı kimseye teselli veren.

mu'tasım

  • Günahtan çekinen.
  • Eliyle tutan.
  • Yapışan.

mu'tezile

  • Hicrî ikinci asırda Vâsıl bin Atâ tarafından kurulan ve aklı, nakilden yâni dînî delillerden önde tutan bozuk fırka. "Büyük günâh işleyen kimse ne kâfirdir, ne de mü'mindir, iki menzile (yer) arasında bir menzilededir (yerdedir)" diyen Vâsıl bin Atâ, hocası Hasen-ül-Basrî'nin ders halkasından ayrıld

mubattın

  • Kin tutan, hased eden.
  • Karnı zayıf ve içine çökük olan.

müberrid

  • (Berd. den) Soğutan, soğutucu.
  • Karlık. Su soğutan damacana.

mübteli'

  • (Bel'. den) Yutan. Yiyen.

müctenih

  • (Cenah. dan) Meyillenen, bir tarafa eğilen.
  • Secdede usulüne göre ellerini yere koyup dirseklerini açarak kollarını kanat şeklinde tutan.

müderris

  • Ders veren. Ders okutan. Muallim. İlim talebelerine ders veren. Ders vermeğe izinli ve salâhiyetli olan kimse. Profesör.

müdhiş

  • (Müthiş) Dehşet veren, korkutan.
  • Müthiş, korkutan.

müfşil

  • Korkutucu, korkutan.

muhaccil

  • (Haclet. den) Utandıran, tahcil eden.

muhasım

  • Düşmanlık eden. Düşman olan taraflardan biri. Hasım olan. Birbirini dâva edenlerden her biri. Karşı tarafı tutan.

muhaşşi / muhaşşî

  • (Haşyet. den) Korkutan, ürküten.

muhavvif

  • Korkutan. Korkutucu.
  • Korkutan.

muhayyire

  • Âdet zamânını unutan kadın.

müheddid

  • Korkutan, tehdid eden.

muhiş / mûhiş

  • Korkutan, korku veren.
  • Korkutan.

mukim / mukîm

  • İkamet eden. Ayakta duran.
  • Okuyan.
  • Bir memlekette devamlı duran.
  • Fık: Vatanında veya vatanı sayılan bir yerde onbeş günden fazla kalan kimse. (18 saatlik uzağa gidene "Misâfir" denir.)
  • Esmâ-i İlâhiyyeden olup "Her şeyi ayakta tutan, devam ettiren ve kayyumiyet

muktefi / muktefî

  • Ardından giden. İzinden giden. İktifâ eden. Misâl alan, örnek tutan.

mültekım

  • Yutan.

mumdar

  • Mum tutan. Işık veren. Işık tutan. (Farsça)
  • Mum tutan, aydınlatan.

mümsike

  • Tutan, yapışan.
  • Tutan, yapışan, sıkı tutan.
  • Tutan güç, tutucu güç.

münevvim / مُنَوِّمْ

  • Uyutan, uyutucu.

münzir

  • (Nezir. den) Olacak bir şeyi haber vererek korkutan, akibetin kötülüğünü bildiren.
  • Kâfir ve münafıkların Cehennem'e gideceğini haber veren.
  • Korkutan, sakındıran.

münzirat / münzirât

  • Haber verip kötülüğünü söyleyerek korkutanlar.

müreccih

  • Tercih eden, üstün tutan, bir şeyi daha iyi ve mühim gören.
  • Tercih ettiren sebep.
  • Meyilli ve sakil, ağır şey.

mürehhib

  • Korkutan, terhib eden.

murzia / مرضعه

  • Sütanne. (Arapça)

muş-gir

  • "Sıçan tutan" Çaylak kuşu. (Farsça)

müşan

  • Yüzsüz, utanmaz, sövücü kadın.
  • Bir cins hurma.

müsta'zım

  • (Azm. den) Büyük gören, isti'zam eden, büyük tutan.
  • Gururlu, kibirli, enaniyetli.

müstahyi

  • (Hayâ. dan) Utanan, utangaç. Hayâ eden.

müste'cir

  • (Ecr. den) İsticar eden, kira ile tutan, kiracı.

müste'cirin / müste'cirîn

  • (Tekili: Müste'cir) Kiracılar.
  • Kira ile tutanlar.

müstehdif

  • (Hedef. den) Hedef tutan. Hedef tutulan. Hedef gibi dikilip duran.

müstekri / müstekrî

  • (Kira. dan) Kira ile tutan, kiralayan.

müstemsik

  • Bırakmamak üzere sıkı tutan.

müsterhib

  • Korkutan, istirhab eden.

müsteşhid

  • Şâhid gösteren, şâhid tutan.

müstev'ib

  • (Va'b. dan) İçine alan, ihtiva eden.
  • Tutan. Kaplıyan.

mutaassıb

  • Bir şeyi müdafaada ifrat ve inat gösteren. Körü körüne inad ve israr eden. Aşırı derecede kendi tarafını tutan.
  • Din, millet ve vatanı hakkında çok sevgi, bağlılık ve gayret gösteren.
  • Kendi tarafını aşırı tutan.

mutavassıt

  • Orta yolu tutan.

müteeddib

  • Edeblenen, utanç duyan, utanan.

müteeddibane / müteeddibâne

  • Edeblenerek, utanç duyarak, haya ederek. Terbiyeli ve edebli bir kimseye yakışır surette. (Farsça)

müteeddibin / müteeddibîn

  • (Tekili: Müteeddib) Utanç duyanlar, utananlar, hayâ edenler, edeblenenler.

mütehakkid

  • Kin tutan, kindâr.

mütehaşşi'

  • (Huşu'. dan) Kendini alçak tutan, alçakgönüllü, mütevâzi.

mütehayyiz

  • Tahayyüz eden, yer tutan.
  • İtibarlı, mühim.
  • Yer tutan.

mütehettik

  • (Hetk. den) Yırtılan, tehettük eden.
  • Edebsiz, utanmaz. Hayasız.

mütekellif

  • Zahmetli iş tutan, külfetli işe girişen.

mütekellifin / mütekellifîn

  • (Tekili: Mütekellif) Zahmetli, külfetli iş tutanlar, tekellüf edenler.

mütelakkım

  • Lokma yutan. Lokmalayan.

mütemalik

  • Kendini tutan, nefsine hâkim olan.

mütemessik

  • Temessük eden. Sıkı sıkı yapışıp tutan.
  • Bir delil ve şahide dayanan, delile istinad eden.

mütevessik

  • Bir işe sımsıkı sarılan.
  • Bir işi sebat ve devam üzere tutan.

mütevessil

  • (Vesile. den) Tevessül eden, sebep tutan, başvuran, girişen.

mütezakkım

  • (Çoğulu: Mütezakkımîn) Güçlükle ve zorla yutan. Tezakkum eden.

muvahhid

  • Allahü teâlânın birliğine inanan.
  • Tasavvufta, Allahü teâlâdan başka bir şey görmeyen, kendini ve başkalarını unutan.

muvahhiş / مُوَحِّشْ

  • Vahşet veren. Vahşileştiren. Korkutan. Korkutup ürküten.
  • Korkutan, ruha yalnızlık hissi veren.

muzmir

  • Meydana çıkarmayan. İçinde saklayan. İzmar eden. Gizli tutan.

na-daşt

  • Hayâsız, utanmaz. (Farsça)

nadib

  • Geçmiş.
  • Hafif adam.
  • Yas tutan.

nankör

  • Gördüğü iyiliği unutan, nimeti inkâr eden. Nimetin şükrünü eda etmeyen, gafil. (Farsça)

nasi

  • Unutan, nisyan eden.

nasib

  • Nasbeden, bir şeyi bir şeye diken.
  • Gr: Harfi (e) diye üstün okutan.

nayiha

  • Yas tutan kadın.

ne'ar

  • Baş kaldıran, âsi, kafa tutan, serkeş.

neng / ننگ

  • Ayıp, utanma, hayâ etme. (Farsça)
  • Ün, şöhret, nam. (Farsça)
  • Ar, utanma. (Farsça)

nezir / nezîr

  • Korkutan, cezayı haber veren.
  • Korkutan, adak.

perde yırtılmak

  • Hayasızlık etmek, utanmazlık.

perde-i hacalet / perde-i hacâlet

  • Utanç perdesi.

perde-i hicap ve haya / perde-i hicap ve hayâ

  • Utanma ve çekinme perdesi.

perdeber-endaz

  • Perdeyi kaldırıp atan. (Farsça)
  • Utanmayı bırakan, sıkılmayan, utanmayan, hayâsız. (Farsça)

perdebirun

  • Utanmaz, açıksaçık konuşan. (Farsça)

perdebirunane / perdebirunâne

  • Sıkılmadan, utanmazcasına. Perdeyi kaldırırcasına. Edebsizce. (Farsça)

perdeder

  • Perde yırtan. Utanmaz, hayâsız. (Farsça)

perhizkar / perhizkâr

  • Perhiz eden, nefsini tutan. Zararlı şeylerden, günahlardan sakınan.

pezir

  • Kabul eden, olan, olabilen. (Farsça)
  • "Söz dinleyici, emir tutan" mânasında birleşik kelimeler yapılır. (Farsça)

rahmet-i rububiyet / rahmet-i rubûbiyet

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren ve onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutan Allah'ın rahmeti.

ramazan

  • Mübarek ayların en mühimmi ve mübarek üç ayların sonuncusu. Kur'an-ı Kerim'in nâzil olmağa başladığı oruç ayı. Arabî ve Kamerî olan takvime göre 9. ay. Oruç tutanın günahlarını yaktığı, mahveylediği için bu isim verildiği rivayet edilir.
  • Hicrî ayların dokuzuncusu, üç ayların sonuncusu ve farz olan orucun tutulduğu ay. Ramazan yanmak demektir, çünkü bu ayda oruç tutan ve tövbe edenlerin günahları yanar, yok olur.

rasyonalizm

  • Akılcılık, aklı ön plânda tutan bir felsefî akım.

redd-i hakim / redd-i hâkim

  • Taraf tutan hâkimi kabul etmeyip reddetmek.

resiyy

  • Hayır veya şerde musırrâne direnen.
  • Çatıyı ayakta tutan direk.

rezail / rezâil

  • (Tekili: Rezile) Utanılacak çok fena işler, alçakça hareketler.
  • Rezillikler, utanılacak şeyler.

rezalet / rezâlet

  • Utanç verici şey. Utanılacak hal.
  • Alçaklık, rezillik.
  • Maskaralık.
  • Arsızlık.
  • Utanılacak hâl ve iş.

rezil

  • Alçak, adi, utanmaz, hayâsız, soysuz.
  • Utanmaz, alçak.

rivayet yolu / rivâyet yolu

  • İctihâdda Medîne-i münevvere halkının âdetlerini kıyastan üstün tutan. Hicâz âlimlerinin yolu. Rivâyet yolundaki müctehidlerin büyüğü İmâm-ı Mâlik rahmetullahi aleyhtir.

şagil

  • İşgal eden, tutan.
  • Meşgul eden, meşgul edici.
  • Meşgul olmayı gerektiren.
  • Bir mülkte oturan.

sahib-ül yed / sâhib-ül yed

  • Mal sahibi, malı elinde tutan kimse.

sahibülyed

  • Malı elinde tutan kimse.

sahtgir

  • Bir şeyi sıkıca tutan. (Farsça)

sahun

  • Adım tutan eşek.

saim

  • (Savm. dan) Oruçlu, oruç tutan.

saimin / saimîn

  • (Tekili: Sâim) Oruç tutan kimseler.

şani'

  • Adavet etmek, kin tutmak mânasına "şeneân" dan ism-i fâil olup, buğz eden, kin tutan demektir. Esas murad ise; buğz edip geçmiş olan değil, buğzunda devam ve ısrar eden demektir.

sani-i hayy-ı kayyum / sâni-i hayy-ı kayyûm

  • Her an diri olan ve herşeyi san'atlı bir şekilde yaratıp ayakta tutan Allah.

sebeb-i hacalet / sebeb-i hacâlet

  • Utanmaya sebep olan şey.

şedde

  • Arapça'da bir harfin üzerine konulan ve o harfi iki defa okutan işaret.
  • Harfi iki kere okutan işaret.

şeddeli nun

  • Arapça'da, üzerinde bulunduğu harfi iki defa okutan işaretin bulunduğu nun harfi.

selfa'

  • Bahadır. Kahraman ve cesâretli kimse.
  • Yüzsüz, utanmaz, hayâsız, kötü kadın.
  • Kuvvetli deve.

şemşir-bedest

  • Elinde kılıç tutan. (Farsça)

şenar

  • Büyük utanç, ayıp.

şeni'

  • Kötü, fena, utanılacak ayıp.

şennar

  • (Çoğulu: Şenâir) Ayıp. Utanç. Kötülük.

ser-i serdar / سَرِ سَرْدَارْ

  • Baş komutan.

serasker / سرعسكر / سَرْ عَسْكَرْ

  • Ordu kumandanı. Komutan. (Farsça)
  • Harbiye nâzırı, milli savunma bakanı. (Farsça)
  • Ordu komutanı.
  • Komutan.
  • Başkomutan. (Farsça - Arapça)
  • Savunma bakanı, harbiye nazırı. (Farsça - Arapça)
  • Baş komutan.

seraskeri / seraskerî / سرعسكری

  • Başkomutanlık. (Farsça - Arapça)
  • Savunma bakanlığı, harbiye nazırlığı. (Farsça - Arapça)

serdar / serdâr / سردار

  • Komutan.
  • Önder. (Farsça)
  • Komutan, başkomutan. (Farsça)

serdaran / serdarân

  • (Tekili: Serdâr) Kumandanlar, serdarlar, komutanlar. (Farsça)

şerem-sar

  • (Şerm-sâr) Utanan, utanmış, sıkılgan. (Farsça)

serkeş

  • İnatçı, isyan eden. Kafa tutan. Asi. (Farsça)

şerm / شرم

  • Utanç. Utanma. Hayâ etme. Hicab etme. (Farsça)
  • Utanç, utanma. (Farsça)

sermayedar

  • Sermayeyi elinde tutan.

şermende / شرمنده

  • Utanmış, mahcub. Utanılacak bir iş yapan. (Farsça)
  • Utangaç. (Farsça)

şermendegi / şermendegî / شرمندگى

  • Utangaçlık. (Farsça)

şermgin / şermgîn / شرمگين

  • Utangaç. Utanan, hayâ eden. (Farsça)
  • Utangaç. (Farsça)

şermin

  • Mahcub. Utangaç. (Farsça)

şermnak / şermnâk / شرمناک

  • Mahcub. Utangaç. (Farsça)
  • Utangaç. (Farsça)

şermsar / şermsâr / شرمسار

  • Utangaç, müstahyi, mahcub. (Farsça)
  • Utangaç. (Farsça)

şiddet-i hacalet / şiddet-i hacâlet

  • Büyük utanç, şiddetli utangaçlık.

şinar

  • Ayıp.
  • Hayâ, utanma, âr.

sipeh-büd

  • Başbuğ, başkomutan, başkumandan. (Farsça)

sipehsalar / sipehsâlâr / سپه سالار

  • Başkomutan. (Farsça)

şiraze

  • Kitap ciltlerinin iki ucuna konulan ve yaprakları muntazam tutan, ibrişimden örülmüş ince şerit. (Farsça)
  • Pehlivan kispetinin paçası. (Farsça)
  • Mc: Düzen, nizam, esas. (Farsça)

suret-i vahşiyane / sûret-i vahşiyâne

  • Görenleri ürküten ve korkutan görüntü.

suvvam

  • (Tekili: Sâim) Oruç tutanlar.

ta'yir

  • (Çoğulu: Ta'yirât) Kabahati yüze vurarak utandırma.

tafrafuruş / tafrafurûş / طفده فروش

  • Atıp tutan. (Arapça - Farsça)

tahaşi

  • Bir yana olmak.
  • Utanmak.
  • Sıkılmak.

tahcil

  • (Çoğulu: Tahcilât) (Hacl. dan) Utandırma.

tahfir

  • Utandırmak.
  • Aman vermek.

tarafdar

  • Taraf tutan.
  • Birinin tarafını tutan, bir tarafı tutan, bir tarafı kayıran. (Farsça)

tarafgir / tarafgîr / طرفگير

  • Taraf tutan. Taraflardan birine sahip çıkan. (Farsça)
  • Taraf tutan.
  • Yan tutan, yandaş. (Arapça)
  • Tarafgîrlik etmek: Yan tutmak, taraf tutmak. (Arapça)

teeddüb / تأدب

  • Edebli olma. Utanma. Çekinme. Edebini takınma.
  • Utanma, terbiye ile çekinme. (Arapça)
  • Teeddüb etmek: Utanmak. (Arapça)

teeddübat / teeddübât

  • (Tekili: Teeddüb) Edeblenmeler, çekinmeler, utanmalar.

teeddüben / تأدبا

  • Terbiye ile çekinerek, utanarak. (Arapça)

tehettük

  • (Çoğulu: Tehettükât) (Hetk. den) Yırtılma.
  • Utanmazlık ve hayâsızlıkta aşırı derecede olma.

tekvini emr-i rabbani / tekvînî emr-i rabbânî

  • Bütün varlıkları yaratılış gayelerine göre terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutan Allah'ın birşeye "Ol" deyince onu hemen olduruveren emri.

tenvin

  • Gr: Kelimenin sonunu "en, in, ün" diye okumak. Veya öyle okutan işaretin adı.

tersengiz

  • (Ters-engiz) Korkutan, korku veren. (Farsça)

tesbihat / tesbihât

  • Allah'ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler ve varlıkların hal diliyle bu anlamı ifade etmesi.

tesbihat-ı ilahiye / tesbihât-ı ilâhiye

  • Allah'ı noksan sıfatlardan yüce tutan sözler.

tesbihat-ı rabbaniye / tesbihat-ı rabbâniye

  • Allah'ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler.

tesellikar / tesellîkâr / تسلى كار

  • Avutan, teselli veren. (Arapça - Farsça)

teyyas

  • Teke besleyen ve teke tutan kişi.

tezemmüm

  • Kişi kendi üzerine hak lâzım kılmak.
  • Ahd ü eman etmek.
  • Arlanmak. Utanıp çekinmek.

türbedar-ı nebevi / türbedâr-ı nebevî

  • Peygamberimizin türbesinde nöbet tutan, hizmet eden kişi.

ubus

  • Çatık yüzlü. Abus.
  • Utanmaz kimse.

ulema-üs su' / ulema-üs sû'

  • Kötü âlimler. Dünya için âhiretini unutan âlimler. Dünyayı dine tercih eden âlimler. Menfaat için hakikatı örten âlimler.

ulemaü's-su

  • Kötü âlimler, dünya için âhiretini unutan, dünyayı dine tercih eden âlimler.

ulemaü's-su'

  • Kötü âlimler, dünya için âhiretini unutan, dünyayı dine tercih eden âlimler.

ülemaü's-su'

  • Kötü âlimler, dünya için âhiretini unutan âlimler, dünyayı dine tercih eden âlimler.

ulemaüssu' / ulemâüssû'

  • Kötü âlimler, dünya için âhireti unutan âlimler.

ümera-yı askeriye / ümerâ-yı askeriye

  • Askerî âmirler, komutanlar.

urvetü'l-vüska / urvetü'l-vüskâ

  • Kopmaz sağlam tutanak.

üstah

  • Edebsiz, hayasız, utanmaz kimse. (Farsça)

vakah

  • Katı yüzlü, utanmaz, hayırsız kimse.
  • Sağlam ve sert tırnak.

vakahat / vakâhat

  • Arsızlık. Utanmazlık. Katı yüzlülük. Açıklık ve saçıklık.
  • Pek sağlam ve metin.
  • Arsızlık, utanmazlık, küstahlık.
  • Arsızlık, utanmazlık.

vakih / vakîh

  • Hayâsız, utanmaz, edepsiz.

valice

  • İnsanı şiddetle tutan bir hastalık.

vasm

  • Utanacak şey.
  • Vurmak. (Liyazon yapmak)

vekahat / vekâhat / وقاحت

  • Hayâsızlık. Utanmazlık. Edebsizlik.
  • Arsızlık, utanmazlık, hayasızlık. (Arapça)

vekahet / vekâhet

  • Hayâsızlık, utanmazlık, edebsizlik, yüzsüzlük.

vükela / vükelâ

  • Askerî âmirler, komutanlar; bakanlar.

yaddar

  • Hatırda tutan, unutmayan. (Farsça)

yaver / yâver

  • Komutanların yanında bulunan ve onların emirlerini yazmakla ve gerektiğinde yerine ulaştırmakla görevli subay.

yekçeşm

  • Tek gözlü.
  • Âhir zamanda gelecek olan Deccal'ın bir ismi. "Sadece dünya hayatını şiddetle isteyip âhireti unutan ve inkâr eden" meâlinde mecazen söylenilmiştir.
  • Güneş.

zabıt

  • Tutanak.

zabıt varakası / ضَبِطْ وَرَقَه سِي

  • Tutanak.

zabıtname / zabıtnâme / ضَبِطْنَامَه

  • Tutanak.
  • Tutanak.

zabt / ضَبْطْ

  • Tutanak.

zabtname / zabtnâme / ضبط نامه

  • Tutanak, zabıt yazısı. (Arapça - Farsça)

zahil

  • Sıkıntıdan sonra yüreği feraha erişen.
  • Unutan.
  • (Zühul. den) İhmal eden. Unutan.

zamir / zamîr / ضَمِيرْ

  • İsmin yerini tutan kelime.
  • Her şeyin iç yüzü.
  • Yürek, vicdan.
  • Gizli fikir.
  • Zamir, ismin yerini tutan kelime.
  • Arapçada ismin yerini tutan harf (buradaki "he" harfi).
  • İsmin yerini tutan kelime.

zamir-i mütekellim

  • Mütekellim zamiri, yani konuşanın isminin yerini tutan zâmir. ("Ben" gibi)

zamme

  • Ötre denilen, üstüne konulan harfi o, ö, u, ü okutan hareke.

zat-ı hayy-ı kayyum / zât-ı hayy-ı kayyûm / zât-ı hayy-ı kayyum / ذَاتِ حَيِّ قَيُّومْ

  • Her an diri olup her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan zât, Allah.
  • Daimi hayat sahibi olup, varlığında kimseye muhtâc olmayan ve mahlukatı varlıkta tutan zat (Allah).

zat-ı hayy-ı kayyum-u zülcelal / zât-ı hayy-ı kayyûm-u zülcelâl

  • Her an diri olup her canlıya hayat veren ve her şeyi ayakta tutan, büyüklük ve haşmet sahibi zât, Allah.

zat-ı kayyum / zât-ı kayyûm

  • Herşeyi kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren Zât, Allah.

zat-ı kayyum-u ezeli / zât-ı kayyûm-u ezelî

  • Herşeyi kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren, kendi varlığının da başlangıcı olmayıp sürekli var olan Zât, Allah.

zat-ı kayyum-u zülcelal / zât-ı kayyûm-u zülcelâl

  • Herşeyi kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren, büyüklük ve haşmet sahibi Allah.

zeban-dıraz

  • Dil uzatan, atıp tutan. (Farsça)

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR