LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te urus ifadesini içeren 252 kelime bulundu...

acasa

  • Deve sürüsü.

ahen-be

  • Dokunacak bezin veya çulhanın iki yanına konan demirli ağaç. Bu demirli ağaç bezin buruşukluğunu da açar. (Farsça)

ajeng / âjeng / آژنگ

  • Buruşuk, cilt kırışığı. (Farsça)

akabe biatı

  • Nübüvvetin 11. senesinde Mekke'nin haricindeki Akabe denilen yerde Medine ahalisinden bir cemaatın, Hz. Peygamber'le (A.S.M.) gürüşüp konuşarak İslâm'ı kabul ve tasdik ettikleri biat hâdisesi.

akret

  • Deve sürüsü. (50 ile 100 arası)
  • Dil dibi.

ane / âne

  • Bir aşiretin bütünlüğü veya işleri veya şerefi.
  • Dişi ve yabani eşek.
  • Yabani eşek sürüsü.
  • Cedi (keçi) burcundan bir kısım yıldızlar.
  • Kasık kılı.
  • Apış arası, kasık.

anet

  • (Çoğulu:Anât) Fâsık.
  • Diz kılı.
  • Yaban eşeği sürüsü.
  • Fırat ırmağı kenarında bir köyün adı.

arcele

  • Sürü, hayvan topluluğu.
  • Yayalar cemaati.
  • At sürüsü.

bakır

  • Çobanları ile beraber olan sığır sürüsü.
  • Geniş.
  • Aslan.
  • Göz damarı.
  • Hz. Hüseyn'in (R.A.) torunu İmâm-ı Bâkır'ın bir lâkabı.

bakir / bakîr

  • Yensiz gömlek.
  • Sığır sürüsü.
  • Karnı yavrusundan dolayı yarılan deve.

bakure / bakûre

  • Sığır sürüsü.
  • Budala. Fayda ile zararı birbirinden ayırt edemeyen.

bevz

  • Devamlı oturuş. Daimi oturma.
  • Çillerin kaybolmasından sonra yüzün güzelleşmesi.

beyadıka

  • (Tekili: Beyâzıka) (Beydak ve Beyzak) Küçük yapılı, bodur boylu ve çabuk yürüşlü adamlar, paytaklar.
  • Satranç oyununda paytaklar, piyadeler.

bugra

  • Turna kuşu veya turna kuşu sürüsünün önünde uçan turna horozu. (Farsça)

cahid

  • Mânen, kavlen, kalemen ve maddeten cihad eden. Mücâhid olan. Din düşmanı ile elinden geldiği kadar mânen, kavlen, kalemen ve maddeten cenkeden, vuruşan. Mümkün olduğu kadar gayretle çalışan. Kur'an ve İman hakikatlarının neşrinde çalışmak suretiyle mücahede eden.

camil

  • Çobanla olan deve sürüsü.

çar-yek

  • Çeyrek, dörtte bir. (Farsça)
  • Saatin dörtte biri, onbeş dakika. (Farsça)
  • Mecidiye denilen gümüş sikkenin dörtte biri ki, beş kuruşluk bir gümüş sikkedir. (Farsça)

celde

  • Fık: Suç işleyen birisine kamçı veya değnekle bir vuruş.
  • Kamçı ile vücuda vuruşlardan her bir vuruş. (Fıkhî ıstılah)

celeb

  • Kesilecek hayvanları ve bilhassa koyun sürüsünü celbederek kasaplara satan tacir.
  • Tar: İstanbul sarayında ilk işe başlamış olan acemi.

celse

  • Oturum, duruşma.
  • Bir meclis veya mahkeme hey'etinin toplanmalarından tâtile kadar olan müzakere müddeti.
  • Bir def'a akd-i meclis etmek. Oturuş, bir def'a oturmak.

celse-i muhakeme

  • Mahkeme heyetinin görüşme boyunca yaptığı oturum, yargılama duruşması.

cezia

  • (Çoğulu: Cezâyi) Koyun sürüsü.

cezl

  • Kalın odun. Tomruk.
  • Sağlam. Metin.
  • Güzel ve muhkem fikir.
  • Rekik olmayıp doğru ve dürüst olan söz veya kelime.
  • Kâmil, dirayet sahibi, akıllı ve olgun adam.

cilve

  • Esmâ-i İlâhînin tecellisi.
  • Tecelli.
  • Güzellere yakışır duruş ve davranış. Dilberâne hareket. Naz ve edâ. Hoşa giden görünüş.

çin / çîn

  • Büklüm. (Farsça)
  • Çatıklık. Buruşukluk. Kıvrım. (Farsça)
  • Buruşukluk.

çin-i cebin / çîn-i cebîn

  • Alın buruşuğu. Alın kırışığı.
  • Alın buruşukluğu.

çinicebin / çînicebîn

  • Alın buruşuğu.

cizme

  • Deve sürüsü.
  • Koyun sürüsü.

cülus

  • Oturuş. Oturma.
  • Padişahın taht'a oturması.

da'ke

  • Deve sürüsü.

daraban / darabân / ضربان

  • Vurma, vuruş. Çarpış, çarpıntı, çarpma.
  • Çarpıntı. (Arapça)
  • Vuruş. (Arapça)

daraban-ı kalb

  • Kalb çarpıntısı, kalbin vuruşu.

darabat / darabât / ضربات

  • (Tekili: Darbe) Vuruşlar. Çarpmalar. Vurmalar.
  • Darbeler, vuruşlar. (Arapça)

darabat-ı anife / darabât-ı anife

  • Şiddetli vuruşlar.

darb / ضرب

  • (Çoğulu: Durub-Edrub) Vurmak, vuruş, çarpmak.
  • Beyan etmek.
  • Seyretmek.
  • Nev, cins.
  • Benzer, nazir.
  • Eti hafif olan.
  • Vuruş. (Arapça)
  • Para basımı. (Arapça)
  • Dövme. (Arapça)

darbe / ضربه

  • (Çoğulu: Darabât) Vuruş, vurma, çarpma.
  • Musibet, belâ, âfet, felâket.
  • Tek vuruş.
  • Vuruş, darbe. (Arapça)
  • Bela. (Arapça)

darbe-i azab / darbe-i azâb

  • Azap darbesi, azap verici vuruş.

daris

  • (Dürus. dan) Yıkılmış, mahvolmuş.

direm

  • (Dirhem) Eskiden kullanılan bir ağırlık ölçüsü. Şimdiki üç gram ağırlık. Okka denen eski ağırlık ölçüsünün (1/400) kadarıdır. Şer'an, orta büyüklükte yetmiş tane arpa ağırlığı. (Farsça)
  • Eskiden kullanılan ve beş kuruş değerindeki gümüş para. Akça. (Farsça)

dirham

  • (Çoğulu: Derâhim) Kuruş.

ebabil / ebâbil

  • Dağ kırlangıcı. Kuş sürüsü. Sürüler, bölükler.
  • Dağ kırlangıcı; kuş sürüsü; Kâbe'yi yıkmaya gelen Habeş kumandanı Ebrehe'nin ordusuna gökten taş yağdıran kuşlar.

ebrar / ebrâr / ابرار

  • İyi insanlar, dürüst insanlar. (Arapça)

Emzik / Bibs / Kidful

  • About Page template By Adobe Dreamweaver CC
    sample

    Bibs Kauçuk Emzik


    Söz konusu emzik olunca, BIBS Colour gerçek bir klasik. Yaklaşık 40 yıldır Danimarka'da tasarlanıp üretilen BIBS Colour emzikler, %100 doğal kauçuk ucuyla, hava akışı sağlayan delikleri ve cilt tahrişini önlemek için geliştirilen hafif eğimli yapısı ile gerçek bir efsane! BIBS Colour, yuvarlak ve yumuşak kauçuk uç kısmı ile anne memesine en yakın forma sahip olduğundan, çocuklar tarafından kolay kabul ediliyor. Anne memesini taklit ederek, emiş sırasında hava akışı sağlıyor. Ultra hafif ve sağlam yapısı ile bebeğinizi yormuyor. BPA, PVC ve phthalates gibi zararlı maddeler içermiyor ve dünyaca geçerli EN 1400 standardına göre üretiliyor. Hiçbir emzik markasında göremeyeceğiniz kadar fazla renk çeşitine sahip olan BIBS Colour, klasikleşen zamansız tasarımı ve elegant duruşu ile tasarım ve işlevselliği birleştiriyor. BIBS Colour, bir emzikten beklenen tüm detaylara sahip olmasının yanısıra; bir emzikten beklenmeyen güzellikte tasarımı ile, tüm dünyada hem anneleri hem çocukları kendine hayran bırakıyor…

    https://www.kidnkind.com/bibs

sample

Kidful Bitkisel Boyalı Emzik Askısı


KIDFUL Emzik Askıları, çocuk ürünlerinde kullanıma uygun olan, en kaliteli %100 gerçek deriler kullanılarak EN 12586 standartlarına göre üretilir. KIDFUL'un organik serisinde kullanılan boyalar tamamen bitkiseldir ve kimyasal madde içermez. KIDFUL'un özel olarak üretilen metal klipsi kurşun ve krom içermez. Metal klipsin kıyafetlere zarar vermemesi için, klips içerisinde plastik aparatı bulunur. KIDFUL emzik askısını, güçlü lastik ve güçlü bağlantı yapısı ile, uzun seneler yıpranma sorunu yaşamadan kullanabilirsiniz...
https://www.kidnkind.com/kidful


Kidnkind Emzik Anne Bebek ve Tekstil Ürünleri Ticaret Limited Şirketi


Web sitesi :www.kidnkind.com

Telefon : 0(216) 606 21 06

(www.kidnkind.com)

encuh

  • (Encug) Kıvrım. (Farsça)
  • Buruşmuş, solmuş meyve. (Farsça)

ermah

  • (Tekili: Remh) Remhler, darbeler, vuruşlar.
  • (Rumh) Rumhlar, süngüler, mızraklar.

eşhür-ül hurum

  • İslâmiyetten evvel Arab kabileleri arasında vuruşmanın ve muharebenin haram kılındığı Zilka'de, Zilhicce, Muharrem ve Receb ayları.

esna-i tesadüm

  • Ask: Çarpışma anı, müsademe zamanı, vuruşma esnası.

ettehıyyatü / ettehıyyâtü

  • Namazların birinci ve ikinci oturuşlarında okunan duâ.

ferika / ferîka

  • Koyun sürüsü.
  • Böy dedikleri ot.

firk

  • Koyun sürüsü.
  • Parça.

fizr

  • Koyun sürüsü.
  • Yaşlı, ihtiyar kimse.

fülus-u felsefe / fülûs-u felsefe

  • Felsefenin bakır paraları, kuruşları; felsefenin kıymetsiz malları.

fursa

  • (Çoğulu: Furus) İçmek, şirb.
  • Nöbet.

füsafis

  • Keneye benzer murdar kokulu bir böcek.
  • Tahta kurusu.

gavga

  • Döğüşme, kavga, vuruşma. Gürültü. Savaş, muhârebe, harp. (Farsça)

gazve

  • Din düşmanı olan cephenin üzerine taarruz. Muharebe. Cenk. Sefer. Din muharebesi. Gazve, gazivden alınmış olup cenk ve kıtal manasınadır. Düşmanla vuruşmak demektir. Siyer ıstılahında Gaza ve gazve tâbirleri Peygamber Efendimizin bizzat hazır bulunduğu muharebeye denir. Peygamber Efendimizin bizzat

gele

  • Sığır, koyun ve keçi sürüsü. (Farsça)
  • Sürü. (Farsça)

gıyaben

  • Bulunmadığı halde. Mevcut ve hazır olmaksızın.
  • Mahkeme veya duruşmada olmadan.

gubare

  • Sığır ağılı, mandıra. (Farsça)
  • Sığır sürüsü. (Farsça)

hak-sever

  • Adaletle hareket eden, doğru bildiği şeyden ayrılmayan, dürüst.

hakikat-perest

  • Hakkı ve hakikatı seven, hakikata inanan. Dürüst, hakikat âşığı. (Farsça)

harb

  • İki veya daha çok devletin birbirleriyle siyasi alâkaları keserek silahlı kuvvetlerle çarpışmaları, vuruşmaları.

harce

  • (Çoğulu: Hurc-Haracât) Deve sürüsü.
  • Sık bitmiş ağaç.

hargele

  • Eşek sürüsü. (Farsça)
  • Terbiyesiz, görgüsüz ve azılı kimseler. (Farsça)

havm

  • Deve sürüsü.
  • Devretmek.

hayl / خيل

  • At. At sürüsü.
  • Atlı sürüsü.
  • Zümre, güruh.
  • Düşünmek, hıfzetmek.
  • Yılkı, at sürüsü. (Arapça)
  • Zümre. (Arapça)

hayl-i adüv

  • Düşman sürüsü, düşman güruhu.

hayle

  • Keçi sürüsü.

hergele / خرگله

  • Binilmek ve yük taşımak için alıştırılmamış at, kısrak, beygir veya merkep sürüsü.
  • Böyle bir sürüye dahil olan hayvan.
  • Mc: Terbiye ve görgüden büsbütün mahrum adam.
  • Bir işe yaramaz işçi kalabalığı.
  • Sürünün başında giden kılavuz eşek. (Farsça)
  • Eşek sürüsü. (Farsça)
  • Haylaz, yaramaz adam. (Farsça)

hevamm

  • Böcekler, haşereler. Pire, tahta kurusu, bit, örümcek, yılan gibi, kışın gizlenip yazın meydana çıkan, insan ve hayvanın vücudundan beslenerek yaşayan, insana zararı dokunan (parazit yaşayan) küçük canlılır.

hevr

  • Birisini itham etmek, töhmet. Zan. Takdir ve tahmin etmek.
  • Binayı yıkmak, yıkılmak.
  • Sulu, ağaçlı yer.
  • Koyun sürüsü.

hey'et

  • Şekil. Suret. Görünüş.
  • Birlik teşkil eden şahısların mecmuu.
  • Gök ve yıldız ilmi. Astronomi.
  • Duruş, vaziyet, keyfiyet. Tabiat ve cibilliyet. Bir şeyin cibilli vaziyeti.

heyca

  • Cenk, cidal, vuruşma, birbirini öldürme, kıtal.

heyêt

  • Şekil, duruş, görünüş, topluluk, gök ilmi.

hezza

  • İnsan topluluğu, hayvan sürüsü.

hit / hît

  • Devekuşu sürüsü.

hiyac

  • Vuruşma, kıtal.
  • Müteheyyiç olmak. Muztarib olmak.
  • Otun kuruması.

ibl

  • (İbil) Dişi deve.
  • Deve sürüsü.

ibn-i hurre

  • Dürüst, doğru ve namuslu insan.

icl

  • (Çoğulu: İcâl) Boyun ağrısı.
  • Sığır sürüsü.

ihlas / ihlâs / اخلاص

  • İçtenlik, dürüstlük. (Arapça)

ikilik

  • t. İki kuruş kıymetindeki eski gümüş para.
  • İki kısımdan meydana gelmiş.
  • Ayrılık, ihtilâf, ikiye bölünme, iki taraf olma.

iktizaz

  • Bozulup buruşma.

inde'l-muhakeme

  • Yargılanma anında, duruşma sırasında.

inşinac

  • Buruşma. Derinin buruşması.

inşinac-ı vech

  • Yüz buruşması.

işgene

  • İhiyarlıktan veya kızgınlıktan dolayı yüzde hâsıl olan buruşukluk. (Farsça)

ism-i merre

  • Def'a, kerre gibi bir hareketin bir defa olduğunu bildiren fiil'den yapılan isim. (Darbe: Bir defa vuruş. Lem'a: Bir parlayış gibi.)

istikamet / istikâmet / استقامت

  • Doğruluk. (Arapça)
  • Dürüstlük. (Arapça)
  • Yön. (Arapça)
  • İstikamet vermek: Yön vermek. (Arapça)

istinabe

  • Duruşmada yasal gerekçelerle bulunamayan zanlının, ilgili mahkemece, yasal prosedürün yerine getirilmesi için zanlıya en yakın bölgedeki bir mahkeme veya kişileri yetkili kılması.

istisdad

  • (Sedad. dan) Doğruluk, dürüstlük.

jenk

  • Yüzde hâsıl olan buruşukluk.

ka'de

  • Bir defa oturuş. Oturma.
  • Ist: Namazdaki bir defa oturuş. Teşehhüd için, Ettahiyyâtü duâsını okumak maksadı ile olan oturuş. Birinci oturuşa Ka'de-i ulâ, ikinciye de Ka'de-i âhire denir.

ka'de-i ahire / ka'de-i ahîre

  • Namazda son oturuş.

ka'de-i ula / ka'de-i ûlâ

  • Üç ve dört rekatli namazların ikinci rek'atındaki oturuş.

kade

  • Namazda oturuş.

kamim

  • Tere otunun kurusu.

kare

  • Anasından gözsüz doğan. Kör olarak dünyaya gelen.
  • Koyun sürüsü.

karsaa

  • Buruşup büzülmek.
  • Yazıyı sık yazmak.

katar

  • Birbiri arkasına dizilmiş hayvan sürüsü.
  • Bir lokomotifin sürüklediği vagonların tamamı. Tren.

kavd

  • Boy uzunluğu.
  • At sürüsü.

kavim

  • Doğru, dik, ayakta.
  • Dürüst.
  • İsabetli.
  • Boyu düzgün ve güzel.

kavt

  • (Çoğulu: Akvât) Koyun sürüsü.

keleb

  • (Çoğulu: Kelâlib) İt sürüsü.
  • İncitip eza etmek.

keriş

  • (Çoğulu: Küruş) İşkembe.

kervan

  • Birbirini takib ederek giden insan veya hayvan sürüsü. Kafile ve hey'etle giden yolcular takımı. (Farsça)

keyfiyet-i vaziyet

  • Duruş şekli.

kıtal

  • Vuruşma, savaş.

kübbe

  • (Çoğulu: Kübb) At sürüsü.
  • İplik yumağı.

kübkübe

  • İnsan topluluğu.
  • At sürüsü.

kül'a

  • Devenin arkasında olur bir hastalık.
  • Koyun sürüsü.

kürdevs

  • (Çoğulu: Kerâdis) Kemik başı.
  • At sürüsü.

küşiş

  • Öldürme, öldürüş. Katletme. (Farsça)

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

lahf

  • Şiddetli vuruş.

mahmudiye

  • Sultan 2. Mahmud adına yapılan ve kalyon büyüklüğünde olan eski bir harp gemisi.
  • Sultan 1. Mahmud zamanında basılan 23 ayar altın.
  • Sultan 2. Mahmud zamanında basılan ve yirmibeş gümüş kuruş değerinde olan ince altın sikke.

maiz

  • Keçi.
  • Az miktar keçi. Ufak keçi sürüsü.

maliş

  • Sürme, sürüştürme. (Farsça)

malumatfuruşluk / malûmatfurûşluk

  • Bilgiçlik taslama. (Arapça - Farsça - Türkçe)
  • Malûmatfurûşluk etmek: Bilgiçlik taslamak. (Arapça - Farsça - Türkçe)

masa'

  • Kılıçla vuruşmak.

mecidiye

  • Sultan Abdülmecid zamanında 1840'da basılmış 20 kuruş değerinde gümüş para.

medfee

  • Deve sürüsü. Çok miktar deve.

merş

  • (Çoğulu: Müruş) Tırnak ucuyla deriyi yırtmak.
  • Yağmur suyunun durmayıp üzerinden çabuk geçtiği yer.
  • İncitici söz.

mesha'

  • İnişi ve yokuşu olmayan düz yer. Düzlük.
  • Ufak taşlı, otsuz düz yer.
  • Yürüdüğünde iki uyluğu birbirine sürüşen zayıf kadın.
  • Uylukları ince ve zayıf olan kadın.

mıkneb

  • (Çoğulu: Mekanib) Otuz kırk kadar olan at sürüsü.
  • Avcılar torbası.

muarekat

  • (Tekili: Muâreke) (Ark. dan) Vuruşmalar, savaşlar, kavgalar.

muareke

  • (Çoğulu: Muârekât) Kavga. Vuruşma. Muharebe. Döğüşme.

mücahafe

  • İzdiham etmek, kalabalık yapmak.
  • Birbirine kılıç ve bıçak çekip vuruşmak.

mücalede

  • Harp âletleriyle vuruşma.

mücavele

  • Kıtal edişmek, dövüşmek, vuruşmak.

mudarebat

  • (Tekili: Mudarabe) Mudarebeler, döğüşmeler, vuruşmalar.

mudarebe

  • (Darb. dan) Döğüşme, vuruşma.
  • Bir taraftan sermaye diğer taraftan emek ile kurulan ticaret şirketi.
  • Dövüşme, vuruşma.
  • Sermaye ve emek konarak kurulan şirket.

muhadded

  • Eti buruşmuş olan.

mukaraa

  • (Kur'a. dan) Ad çekişme. Karşılıklı kur'a çekme.
  • Kılınç kullanarak döğüşmek. Cenkte, muharebede kahramanların birbiriyle vuruşmaları.
  • Bir şeyin taksiminde atışmak.

mukatelat

  • (Tekili: Mukatele) (Katl. den) Muharebeler, savaşlar, kavgalar, dövüşler.
  • Vuruşmalar, düello yapmalar.

mukatele

  • (A, uzun okunur) Birbirini vurmak, öldürmek. Vuruşmak, kavga, döğüş.
  • Birbirini öldürme, vuruşma, savaş.

mukatil

  • (Katl. den) Birbirini öldüren, birbiriyle vuruşan. Düello yapan.

mümarese

  • (Çoğulu: Mümaresat) Çalışarak meharet kazanmak, üstadlık etmek. Bir işe devam ederek ihtisas sahibi olmak.
  • Duruşmak.

mumya

  • Uzun müddet çürümemesi için ilâçlanmış ölü. İnsan ve hayvan ölüsünün kurusu. (Farsça)
  • Çok zayıf (kimse). (Farsça)

münafese

  • Üfürüşmek.

münataha

  • Boynuzlu hayvanların birbiriyle vuruşması. Süsüşme.

münkemiş

  • Acele eden, işini çabuk gören.
  • Buruşan, büzüşen.

murafaa

  • Duruşma.

mürafaa / mürâfaa

  • Mahkemede yapılan duruşma.
  • Duruşma.

murafaa / murâfaa / مرافعه

  • Duruşma. (Arapça)

mürafi'

  • Mürafaaya giden. Duruşmaya giden.

müşacerat

  • (Tekili: Müşacere) Dövüşmeler, vuruşmalar, kavgalar.

musademat

  • Çarpışmalar. Vuruşmalar. Müsademeler.

müsademat / müsâdemât

  • (Tekili: Müsademe) Vuruşmalar, birbirine çarpmalar. Müsademeler.
  • Çarpışmalar, vuruşmalar.

musademe

  • İki şeyin birbiriyle çarpışması. Çarpışmak. Vuruşmak.

müsademe

  • (Çoğulu: Müsademat) Vuruşma, birbirine çarpma.
  • Silâhlı çarpışma.
  • Çarpışma, vuruşma.

müsadim

  • Çarpışan, vuruşan.

müsayefe

  • (Seyf. den) Kılıçla vuruşma. birbirine kılıç çekme.

müşeyyea

  • Bir şeyin ardından bağırıp çağıran kadın.
  • Koyun sürüsünün ardına uyan koyun.

müşk-füruş

  • (Çoğulu: Müşk-füruşân) Misk satan. (Farsça)

müstear

  • Takma ad, iğreti olarak duruş.

mutaredat

  • (Tekili: Mutarede) Saldırmalar, vuruşmalar, çarpışmalar.

mutarede

  • (Çoğulu: Mutaredat) (Tard. dan) Saldırma, vuruşma, çarpışma.

mutareka

  • Vuruşmak.

mütedarib

  • (Darb. dan) Birbirine vuran karşılıklı vuruşan.

mütekabbız

  • (Kabz. dan) Toplanıp çekilen.
  • Asık suratlı, asık, çehreli.
  • Buruşup kasılan adale.

müterafi

  • Duruşma için hâkime giden.

müterafian / müterafiân

  • Duruşma isteyen iki taraf.

müteşennic

  • Buruşan.
  • Kasılan, büzülen adale veya sinir.

muzarebe

  • Vuruşmak. Cenk etmek.
  • Bir yerden diğer yere gidip seyretmek.

na-dürüst

  • Doğru olmayan. Eğri. (Farsça)
  • Sağlam, dürüst ve gerçek olmayan. (Farsça)
  • Yanlış, haksız. (Farsça)

nabız

  • Atar damarın vuruşu. Şah damarının atması. Kırmızı kan damarının oynaması hali.
  • Atardamarın vuruşu.

namus / nâmus / ناموس

  • Irz. (Arapça - Yunanca)
  • Dürüstlük. (Arapça - Yunanca)
  • Yasa. (Arapça - Yunanca)

nefh

  • Rüzgâr esmek.
  • Güzel kokunun yayılması. Kokmak.
  • Vurmak.
  • Def'etmek, kovmak.
  • Vuruşmak, kat'etmek.

nitah

  • Tos vurma, toslaşma. Boynuzla vurma.
  • Vuruşup kavga etme.

nüvb

  • Bir siyahi kabile adı.
  • Bal arısı sürüsü.

pade

  • Eşek ve sığır sürüsü. (Farsça)
  • Çoban sopası. (Farsça)
  • Yayla. (Farsça)

para / پَارَه

  • Bir kuruşun kırkta biri.

pare

  • Cüz, parça. Kesinti. (Farsça)
  • Para. Kuruşun kırkta biri. (Farsça)
  • Kur'an-ı Kerim'in otuz kısmından bir kısmı, bir cüz'ü. (Farsça)
  • Sayı, bölük. (Farsça)
  • "Parça" mânâsına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Meh-pâre : Ay parçası. (Farsça)
  • Güzel. Yek-pâre : Tek parça, bir parça. (Farsça)

pejmürde

  • Dağınık. (Farsça)
  • Eski, yırtık. (Farsça)
  • Perişan. (Farsça)
  • Buruşuk, buruşmuş. (Farsça)

poz

  • Duruş.

pozisyon

  • Vaziyet, durum, duruş. (Fransızca)

pür-çin

  • Çok buruşuk, çok bükülmüş ve karışık. (Farsça)

ra'le

  • (Çoğulu: Riâl-Erâl-Erâil) At sürüsü.
  • Hurma ağacının uzunu.

rahile / râhile

  • Yük hayvanı.
  • Kervan, yolcular sürüsü.

raiyye

  • Otlatılan hayvan sürüsü.
  • Bir hükümdar idaresinde bulunan ve vergi veren halklar.

raiyyet

  • Bir hükümdar idaresinde olanlar, birinin idaresine bağlı olanlar. Devletin idâresindeki umum insanlar.
  • Sürü. Otlatılan hayvan sürüsü.

rakle

  • (Çoğulu: Rikal) At sürüsü.
  • Uzun hurma ağacı.

rebiz

  • Koyun sürüsü.

rebreb

  • Yaban sığırı sürüsü.

remak

  • Bedende ruhun bakiyyesi.
  • Koyun sürüsü.

resel

  • (Çoğulu: Ersâl) Deve ve koyun sürüsü. Topluluk, cemaat.

rişdet

  • Doğruluk, dürüstlük. Temizlik.

sademat / sademât

  • (Tekili: Sadme) Vuruşlar, patlamalar.
  • Ansızın başa gelen belâlar.
  • Vuruşlar.

sadık / sâdık

  • Doğru, hakikatli, sadakatlı, dürüst.
  • Doğru, dürüst, sadakatli.

sadıkane

  • Dürüstçe, sadıkça.

sadme

  • Bir vuruş, çarpma, vurma, çatma.
  • Birden bire patlama.
  • Ansızın başa gelen musibet.
  • Vuruş.

safk

  • Sesi işitilen vuruş.
  • Sarfetmek.
  • Reddetmek.
  • Kanatlarını hareket ettirmek. Deprenmek.
  • Kullanmak.

safvet-i iman

  • Safî, temiz, dürüst iman.

salah / salâh

  • Sâlih olmak, iyilik, dürüstlük; iyi huylarla süslenme, dînine bağlı olma.

savab / savâb / ثواب

  • Doğruluk. Yanlış olmayan. Doğru dürüst.
  • Doğru. (Arapça)
  • Dürüstlük. (Arapça)

savb

  • Taraf, cihet, yön.
  • Dökülmek, nüzul etmek.
  • Savab. Doğruluk, dürüstlük.

sefer

  • Senenin kısa günlerinde, insan veya deve yürüşü ile üç günde gidilecek yere gitmeyi niyet ederek, bulunduğu yerin kenar evlerinden dışarı çıkmak.
  • Harbe gitme, savaş.

şehid-i ahiret / şehîd-i âhiret

  • Bir kimsenin Allah için olan cihâdın hazırlığı esnâsında tâlimlerde veya zulüm ile öldürülmesi veya cihâdda ve eşkıyâ, âsî, yol kesici, gece hırsızla vuruşmada yaralanarak hemen ölmeyip bir namaz vakti çıkıncaya kadar yaşayan veya başka yere götürülü p, orada ölen. Âhiret şehîdi.

selle

  • Koyun ve keçi sürüsü.
  • Yıkmak, hedm.
  • Kuyu içinden çıkartılan toprak.

şenec

  • Derinin buruşması.

seneta

  • Sekenler. Durmalar, duruşlar. Davranışlar.

serh

  • Kıl taramak.
  • Halâs etmek, kurtarmak.
  • Uzun, büyük ağaç.
  • Güdülen davar ve sığır sürüsü.
  • Otlak, mera.
  • İrsal etmek.

sigaliş

  • Düşünüş, kuruş. (Farsça)

sirb

  • (Çoğulu: Esrâb) Çekirge ve balık yumurtası.
  • Sığır sürüsü.

sırme

  • (Çoğulu: Sırm) Bulut parçası.
  • Deve ve koyun sürüsü.

sıvar

  • (Çoğulu: Sirân-Asvire) Sığır sürüsü.
  • Misk kabı.

sıyar

  • (Çoğulu: Sirân-Asvire) Misk kabı.
  • Sığır sürüsü.

sube

  • At sürüsü.
  • Yirmi ile kırk arasında olan keçi sürüsü.
  • Kabın içinde kalan su. Artık su.

sükne

  • Kuş sürüsü.
  • Boyna takılan heykel ve halka. Boyna vurulan demir.

süruş

  • (Çoğulu: Süruşân) Melek. (Farsça)
  • Cebrâil (A.S.) (Farsça)

tagzin

  • Hışım etmek, kızmak.
  • Buruşturmak.

tahammus

  • Büzülme. Büzülüp buruşma.

tahhane

  • Çokluk deve. Deve sürüsü.
  • Çok asker.

takattub

  • Kaşların çatılması.
  • Buruşma.

takattur

  • Damla. Damlama. Damla damla akma.
  • Ud ağacı ile buhurlanma.
  • Vuruşmağa hazırlanma.
  • Bir kimse kendini bir yerden atma.
  • Ağacın dalı kopup düşme.
  • Bir adamı yanı üzere düşürmek. (Kamus'dan)

takatül

  • Kıtal edişmek, döğüşmek, vuruşmak.

takavüm

  • Dövüşmek, vuruşmak. Birbiriyle cenge durmak.

taze

  • Yeni kesilmiş, bayatlamamış, taravetli, buruşmamış. (Farsça)
  • Yeni duyulan, henüz ortaya çıkan. (Farsça)
  • Kuru olmayan, yeşil. (Farsça)
  • Genç, körpe. (Farsça)

teakkün

  • Karın buruşukluğu.

tedarub

  • (Darb. dan) Vuruşma, dövüşme.

tehiyyat / tehiyyât

  • Namazın ka'delerinde yâni birinci ve ikinci oturuşlarında okunan Ettehiyyâtü duâsı.

tekatül

  • (Katl. dan) Vuruşma. Birbirini öldürme. Mukatele.

tekerrüş

  • Buruşma.

telatum / telâtum

  • Birbiri ile çarpışmak, vuruşmak. (Deniz dalgaları gibi)
  • Birbirine şamar vurmak.
  • Vuruşma, çarpışma.
  • Vuruşma, çarpışma.

temsik

  • Cenk etmek, dövüşmek, vuruşmak.
  • Bir kimseye deri vermek.
  • Deriye renk vermek.

tenazül

  • Yayan olarak vuruşmak.

terafu'

  • (Ref'. den) Duruşmaya girme.

terakül

  • Vuruşmak, döğüşmek.

terkib-i mezci / terkib-i mezcî

  • İki veya daha fazla kelimeden meydana gelen ve bir isme delâlet eden isim. " Baalbek, Kırıkkale, Tahtakurusu" kelimelerinde olduğu gibi.

teşacür

  • (şecer. den) Sopalarla vuruşma. Birbirine girme kavga, dövüş.

tesadüm

  • Vuruşma. Şiddetle çarpışma.

tesayüf

  • (Seyf. den) Kılıçla vuruşma.

teşehhüd

  • Namazın her ka'desinde (ilk ve son oturuşlarda) ettehiyyâtü duâsını okumak veya bunu okuyacak kadar oturmak.

teşennüc

  • (Şenc. den) (Çoğulu: Teşennücât) Buruşuk olma, buruşma.
  • Adalelerin gerilip büzülmesi, kasılması.
  • Korkmak.
  • Titremek.

teşennün

  • Adamın ihtiyarlıktan dolayı derisinin buruşup kuruması.
  • Eskimek.

türs

  • (Çoğulu: Etrâs-Tirâs-Türus) Ask: Kalkan.

türüş-ruy

  • (Çoğulu: Türüşruyan) Asık suratlı, ekşi yüzlü.

ucacet

  • (Çoğulu: İcâc) Dişi deve sürüsü.
  • Toz.
  • Yüce avazlı, yüksek sesli.

ulebit

  • Yoğun ve büyük nesne.
  • Koyun sürüsü.

urs

  • (Urus) Düğün yemeği.

urusat

  • (Tekili: Urs ve Urus) Düğün yemekleri.

vakayi'

  • (Tekili: Vak'a) Vâki olup zuhur eden hususlar.
  • Kıtaller. Öldüresiye vuruşlar.

vakf / وقف

  • Durma, duruş. (Arapça)
  • Durdurma. (Arapça)
  • Vakıf. (Arapça)
  • Adama. (Arapça)

vakia / vakîa

  • Kıtal. Öldüresiye vuruşmak.
  • Vak'a.

vaz'

  • (Çoğulu: Evza') Koyma, konulma. Bırakmak. Atlamak. Tayin etme, belirtmek. Duruş, hareket, tarz.

vaz'iyet / وَضْعِيَتْ

  • Duruş, şekil.

vaziyet

  • Durum, hâl, duruş.

vukuf

  • Bir şeyi bilme. Öğrenmiş olma.
  • Bir hâlde kalma.
  • Durma, duruş.

yele

  • Kuvvetle saldıran. (Farsça)
  • Otlağa salınmış hayvan sürüsü. (Farsça)
  • Koşan, koşucu, seğirten. (Farsça)
  • Bazı hayvanların ensesindeki kıllar. (Farsça)

zahme / زخمه

  • Vuruş. (Farsça)
  • Yara. (Farsça)
  • Tezene, mızrap. (Farsça)

zarb / ضرب

  • Vuruş. (Arapça)

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın