LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te urun ifadesini içeren 532 kelime bulundu...

merhaba

  • "Hoş geldiniz" mânâsına iltifât tâbiri.
  • "Râhat oturun" mânâsına bir iltifat tâbiri.

a'neb

  • Büyük burunlu adam, burnu iri olan adam.

a'raf / a'râf

  • Cennet ile Cehennem arasında yer alan ve birinin te'sirinin diğerine geçmesine mâni olan sûrun (engelin) yüksek kısımları.

ab-dest

  • Namaz ve sair dini ibadetler için usulüne uygun olarak, el, ağız, burun, yüz, dirseklere kadar kolları ve topuk kemiği üzerine kadar ayakları üçer defa yıkamak ve kulaklara, başa ve enseye meshetmektir. (Farsça)
  • Azarlama, paylama. (Farsça)

adcem

  • Eğri burunlu.

afes

  • Burun eğriliği.

aff-ı kusur

  • Kusurun affedilmesi.

ahann

  • Sözü burun içinden söyleyen. Burnundan konuşan.

ahrem

  • Burnu kesik olan. Kesik burunlu.
  • Edb: Rübai vezinlerinden "Mef'ulü" ile başlıyan oniki şekilden herbiri.
  • Tıb: Omuz ucu.

ahsem

  • Geniş yüzlü kılıç.
  • Arslan.
  • Enli, yassı ve yayvan burun.
  • Enli, yassı ve yayvan burunlu adam.

ahtem

  • Uzun burunlu.

akna

  • İnce, yumru burunlu kimse.

aks-i nur / aks-i nûr / عَقْسِ نُورْ

  • Nurun yansıması.
  • Nurun yansıması.

akşet

  • (Çoğulu: Kuşut) Burun kamışı çökük ve yassı olan.

ala / alâ

  • Gr:Arabçada harf-i cerdir. Buna isim diyen de olmuştur. Müteaddit mâna ile kelimenin başına getirilir; manevî istilâ ve tefevvuk bildirmek için ekseriyâ mecrurunu istilaya delâlet eder. Bazan mecrurunun mukabiline müstâli olur. (maa) gibi müsahabet için gelir. (lâm) gibi tâlil için olur. Müc

ala-mele'in nas / alâ-mele'in nas

  • Herkesin önünde. Halkın huzurunda.

anaf / ânâf

  • (Tekili: Enf) Burunlar.

ar'are

  • Dağ başı. İki burun deliğinin arası.
  • Servi ağacı. Çocuk oyunundan bir oyun.

arazi-i uşriyye / arâzi-i uşriyye

  • Mahsûlünden (ürününden) uşur denilen zekatın alındığı topraklar. Müslüman devletlerde harb ile alınıp gâzîlere (askerlere) taksim edilen veya isteyerek İslâm'ı kabûl edenlerin ellerinde bırakılan yâhut devlet reisinin (başkanının) izni ile müslümanlar tarafından işlenip faydalanılır hâle getirilen m

artebe

  • Burun ucu.

asar / âsâr

  • Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemden veya O'nun huzûrunda bulunmakla şereflenen arkadaşlarından (Sahâbe) ve onları görmekle şereflenen müslümanlardan (Tâbiînden) bildirilen haberler.

aşar / âşâr

  • Öşürler, toprak ürünlerinin vergileri.

asl-ı nur

  • Nurun aslı, temeli.

atr

  • İyi kokulu şeyler sürünmek.

atuh / atûh

  • Mâtuh. Bunak. Şuurunu kaybetmiş ihtiyar.

ayn-ı şuur

  • Saf bilinç, şuurun tâ kendisi.

azm-i enfi / azm-i enfî

  • Tıb: Burun kemiği.

azra

  • Medine-i Münevvere'nin bir ismi.
  • Sevgili. Mahbûbe.
  • Delinmemiş inci.
  • Üzerinde yürünmemiş kum. Kız olan kız.
  • Hz. Meryem'in bir vasfı.

bavehim / bâvehim

  • Vehimle, kuruntuyla.

bedayi-i san'at

  • San'atın harikaları, eşsiz ve benzersiz ürünleri.

bekà-i nev'i / bekà-i nev'î

  • Türün devamlılığı.

bekà-yı nev'

  • Bir canlı türünün varlığını sürdürmesi.

bekà-yı nev'i / bekà-yı nev'î

  • Türün varlığının devamı.

belbele

  • (Çoğulu: Belâbil) Vesvese vermek, gamkin etmek, kuruntu vermek.

bergamot

  • Turunçgillerden bir ağaç ve bu ağacın meyvesi. Meyvenin kabuğundan güzel kokulu bir esans da çıkarılır.

beşer haşri

  • İnsanların öldükten sonra âhirette tekrar diriltilerek Allah huzurunda toplanmaları.

beşerin hayat-ı nev'iyesi

  • İnsan türünün hayatı.

beyincik

  • Art kafa çukurunda beyin kökünün üst arka kısmında bulunan merkezi sinir sisteminin bir organıdır. Mühim bir görevi, hareketlerimizin âhenk içinde olmasını sağlamaktır.

bi-namaz / bî-namaz

  • Namaz kılmayan, namazı terkeden, namazsız. Beynamaz. Namaz, İslâmın temel şartlarından biridir. Peygamberimiz (A.S.M.), namaz dinin direğidir demiştir. Namazını terkeden dininin direğini yıkmış olur. Beş vakit namaz için bir saat yetmektedir. İnsan bir günün 24 saatinden bir saatini Allah'ın huzurun (Farsça)

bilinç

  • Psk: İnsanın kendi varlığından ve kendine tesir eden çevresinde meydana gelen hadise ve değişikliklerin, bilgisine sahip olması hali. Şuurun dereceleri vardır. Meselâ: Düşünüyorum ve düşündüğümü biliyorum, yine düşündüğümü bildiğimi de biliyorum ve hakeza. Şuurlu olma ruhun bir vasfıdır. Maddede şuu (Türkçe)

bini / binî / bînî / بينى

  • Burun. (İnsan ve deniz için kullanılır.) (Farsça)
  • Dağ tepesi. (Farsça)
  • Zirve, uç nokta. (Farsça)
  • Yayın ele alınan kısmının ucu. (Farsça)
  • Görürlük, görmeklik. (Farsça)
  • Burun. (Farsça)

ced'

  • Burun, kulak, el kesmek.
  • Hapsetmek.

cencene

  • Sözü burun içinden söylemek, genizden konuşmak.

cerin

  • (Çoğulu: Ecrân-Ecrine-Cürün) Hurma kurutma yeri.

cilve-i nur

  • İlâhî nurun yansıması ve görünmesi.

cinni, insi şeytanlar / cinnî, insî şeytanlar

  • Cin ve insan türünden olan şeytanlar.

ciran

  • (Çoğulu: Cürün) Devenin boynunun önünde boğazlanacak yerinden boğazı çukuruna kadar olan yer.

cum'a hutbesi / cum'â hutbesi

  • Cumânın ilk dört rek'atlik sünnetten sonra ve iki rek'atlik farzdan önce, imam tarafından cemâat huzurunda minberden Arabça olarak okunan hutbe.

daimi huzur / dâimî huzur

  • Sürekli olarak Allah'ın huzurunda bulunduğunun bilincinde olma.

daire-i ihtiyar ve şuur

  • İrade ve şuurun kullanıldığı alan.

davlumbaz

  • Çarkları yandan olan vapurlarda çarkların döndükleri yerleri örtmek için vapurun iki tarafında bulunan iki büyük yarım daire.

dehn

  • Değnekle vurmak.
  • Yağmurun, yeri ıslatması.
  • Bir şeyi yağlamak.
  • Bir kimseye münâfıkane muâmele etmek.

derk-i kusur

  • Kusurunu anlama.

desr

  • (Çoğulu: Dusur) Bürünmek, örtünmek.
  • Çok olan mal.

dihan

  • Kırmızı deri, sahtiyan.
  • (Tekili: Dühn) Vücuda sürünülecek yağlar.

düello / دُوئَلْلُو

  • Şâhidler huzurunda iki kişinin silahlı çarpışması.

ebediyet-i mevhume

  • Sonsuzluk kuruntusu.

ebu leheb

  • (Ebi Leheb) Asıl adı: Abduluzza'dır. Güneş gibi, âlemleri aydınlatan Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm'ın nurundan gözünü kapadı ve küfre hizmete çalıştı, iman etmedi. Peygamberimizin amcası idi. Karısı ve oğulları sırf düşmanlık için çalıştılar. Adı "Alev babası" mânasında olan "Ebu Leheb" kaldı

efra'

  • İşi gücü olmayan adam. Boş dolaşan kişi.
  • Kuruntulu, vesveseli adam.
  • Başının saçı tamam olan kimse. (Müe: Für'â)

eftah

  • Yassı burunlu.

ehl-i hidayet ve huzur / ehl-i hidâyet ve huzur / اَهْلِ هِدَايَتْ و حُضُورْ

  • Hak üzere olup, her an Allah'ın huzurunda olduğunu yakinen bilenler.

ehl-i huzur

  • Kendisini her an Allah'ın huzurunda hissedenler.

ekram

  • Küçük burunlu.
  • Küçük boylu.

elhamdü lillahi ala nuri'l-iman / elhamdü lillâhi alâ nûri'l-îmân

  • İman nurunu nasip eden Allah'a hamd olsun.

elhamdü lillahi ala nuri'l-iman ve hidayeti'r-rahman / elhamdü lillâhi alâ nûri'l-iman ve hidâyeti'r-rahmân

  • Bütün övgüler ve şükürler iman nurunu ve doğru yolu nasip eden Allah'a mahsustur.

emel-i vehmi / emel-i vehmî

  • Temelsiz ümit, kuruntuya dayalı beklenti.

Emzik / Bibs / Kidful

  • About Page template By Adobe Dreamweaver CC
    sample

    Bibs Kauçuk Emzik


    Söz konusu emzik olunca, BIBS Colour gerçek bir klasik. Yaklaşık 40 yıldır Danimarka'da tasarlanıp üretilen BIBS Colour emzikler, %100 doğal kauçuk ucuyla, hava akışı sağlayan delikleri ve cilt tahrişini önlemek için geliştirilen hafif eğimli yapısı ile gerçek bir efsane! BIBS Colour, yuvarlak ve yumuşak kauçuk uç kısmı ile anne memesine en yakın forma sahip olduğundan, çocuklar tarafından kolay kabul ediliyor. Anne memesini taklit ederek, emiş sırasında hava akışı sağlıyor. Ultra hafif ve sağlam yapısı ile bebeğinizi yormuyor. BPA, PVC ve phthalates gibi zararlı maddeler içermiyor ve dünyaca geçerli EN 1400 standardına göre üretiliyor. Hiçbir emzik markasında göremeyeceğiniz kadar fazla renk çeşitine sahip olan BIBS Colour, klasikleşen zamansız tasarımı ve elegant duruşu ile tasarım ve işlevselliği birleştiriyor. BIBS Colour, bir emzikten beklenen tüm detaylara sahip olmasının yanısıra; bir emzikten beklenmeyen güzellikte tasarımı ile, tüm dünyada hem anneleri hem çocukları kendine hayran bırakıyor…

    https://www.kidnkind.com/bibs

sample

Kidful Bitkisel Boyalı Emzik Askısı


KIDFUL Emzik Askıları, çocuk ürünlerinde kullanıma uygun olan, en kaliteli %100 gerçek deriler kullanılarak EN 12586 standartlarına göre üretilir. KIDFUL'un organik serisinde kullanılan boyalar tamamen bitkiseldir ve kimyasal madde içermez. KIDFUL'un özel olarak üretilen metal klipsi kurşun ve krom içermez. Metal klipsin kıyafetlere zarar vermemesi için, klips içerisinde plastik aparatı bulunur. KIDFUL emzik askısını, güçlü lastik ve güçlü bağlantı yapısı ile, uzun seneler yıpranma sorunu yaşamadan kullanabilirsiniz...
https://www.kidnkind.com/kidful


Kidnkind Emzik Anne Bebek ve Tekstil Ürünleri Ticaret Limited Şirketi


Web sitesi :www.kidnkind.com

Telefon : 0(216) 606 21 06

(www.kidnkind.com)

en-nur

  • Cenab-ı Hakk'ın her çeşit nurun Halik'ı olması ve onlara nur vermesi dolayısıyla bir ismi.

endişe

  • Korku. Düşünce. Merak, keder, kuruntu. (Farsça)

enf / انف

  • Burun. Koku ve teneffüse mahsus âzâ.
  • Bir şeyin ucu veya evveli veya en şiddetlisi.
  • Bir şeyin sivri yeri.
  • Bir şeyin en şerefli olan yeri.
  • Burun. (Arapça)

enfi / enfî

  • Burunla ilgili.

enfiye

  • Buruna çekilen çürütülmüş tütün tozu.

eranib

  • (Tekili: Ernebe) Burun uçları.

ercen

  • Dübüründe zahmeti olan deve.

ernebe

  • (Çoğulu: Eranib) Burun ucu.

eser

  • Emek sonucu ortaya konan ürün.

estağfirullah

  • Cenâb-ı Hak'tan kusurumun örtülmesini dilerim. Allah (C.C.) kusurumu efvetsin (mealinde, kusurunu anlayan bir müslümanın duâsı. Hürmet veya ikramlara karşı tevâzu maksadı ile de söylenmektedir.)

evham / evhâm / اوهام / اَوْهَامْ

  • Olmayan bir şeyi olur zannı ile meraklanma. Üzüntü. Vehimler. Kuruntular. Zarar ihtimâli çok az olan bir şeyden meraklanma ve üzülme.
  • Vehimler ve hayaller. Kuruntular ve gerçek dışı şeyler.
  • Vehimler, kuruntular.
  • Vehimler, kuruntular.
  • Vehimler, kuruntular. (Arapça)
  • Kuruntular.

evham etmek

  • Olmayan bir şeyi var zannederek şüphelenmek, kuruntuya kapılmak.

evham-alud / evham-âlûd

  • Vehimler ve kuruntular karışmış.

evham-ı batıla / evham-ı bâtıla

  • İnsanları haktan uzaklaştıran bâtıl vehimler ve kuruntular.

evham-ı faside / evhâm-ı fâside

  • Asılsız, boş kuruntular.

evham-ı seyyie / evhâm-ı seyyie / اَوْهَامِ سَيِّئَه

  • Akla gelen kötü vehim ve kuruntular.
  • Kötü kuruntular.

evham-ı vahiye

  • Saçma vehimler, asılsız kuruntular.

evham-saz / evham-sâz

  • Vehimli, kuruntu saçan.

evhamın müdafaası

  • Vehimlerin def'edilmesi, kuruntuların kovulması.

evhamlandırmak

  • Kuruntulandırmak, şüphelendirmek.

evhamlı

  • Kuşkulu, kuruntulu.

evvah

  • Kusurunu bilerek, ah, vâh ederek yalvarmak.
  • Çok âh edip duâ eden.
  • Merhametli. Sağlam imanlı. Yakin ilim sahibi. Dinde çok âlim olan. Hz. İbrahim Aleyhisselâmın bir vasfı.

evvelbaba

  • İlk baba, her türün bir anda yaratılan ilk ferdi.

eza

  • Ticarette kaybetme, zarar etme.
  • Kibir ve gururunu bıraktırma.
  • Sıkıntı, eziyet, zulüm, cevr, sitem, renc, incinmek. İnsanın kerih görüp mahzun olduğu şey.
  • Hayır ve sadaka yoluyla mal vermede gururlanmak. Tetavül etmek.

fantezi

  • Hayâl ürünü, aşırı süs.

faruk

  • Hak ile bâtılı birbirinden ayıran. Haklıyı haksızı ayırmakta çok mâhir olan. (Hak ile bâtılı birbirinden tam ayırarak İslâmiyeti kabul ettiği ve islâm nurunu izhar ettiği ve imân ve küfrün arasını fark ve faslettiği için Hz. Peygamber (A.S.M.) tarafından Hz. Ömer'e (R.A.) bu isim verilmiştir.)

fass

  • Yüzük taşı.
  • Kemiğin oynak yeri.
  • Meyve içi. Lüb.
  • Kitabın bend ve mebhası.
  • Mektup ve emsâlinin mühürünü açmak.
  • Mc: Gözbebeği.

fassal

  • Dedikoducu. Herkesin kusurunu sayıp döken.
  • İnsanları medh ü sena eden kimse.

fecr-i haşir

  • Haşir sabahı; öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah'ın huzurunda toplanma sabahı.

feruka

  • Böğürün yağı.
  • Korkak kişi.

feta

  • (Fetâne) (Çoğulu: Eftâ) Yassı ve çökük burunlu olmak.

fetase

  • Yassı çökük burunlu olmak.
  • Büyük boncuk.

feyz-i envar-ı muhammedi / feyz-i envâr-ı muhammedî

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) nurundan gelen ilham ve ilim.

gafak

  • Yağmurun yavaş yavaş yağması.GAFER (Gufâr)Ğ : Kadının baldırında, alnında veya başka yerinde olan kıl.

gavr

  • Çukurun dibi.

gavr-ı in'idam

  • Yokluk çukurunun dibi.

gayr-ı ademi / gayr-ı âdemî

  • İnsan türünden olmayan.

gayr-ı şuuri / gayr-ı şuurî

  • Şuursuz, şuurun dışında.

gışyan

  • Bürünmek, örtünmek.
  • Cimâdan kinâye olur.

gunne

  • Genizden söylemek, sesi burnundan çıkarır gibi okumak. Burundan gelen ses. (Tecvidde harfin vasıflarındandır)

gururiyet

  • Böbürlenme, kuruntuya kapılarak kendini yüksek görme.

habi

  • Sürünüp emekleyen ufak çocuk.

hadşe

  • (Çoğulu: Hadeşât) Vesvese, kuruntu, merak, ye's, üzüntü, hüzün.

hafid / hâfid

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kıyâmet günü, yâni öldükten sonra mahlûkât (yaratılmışlar) diriltilip, herkes dünyâda iken yaptığının hesâbını verirken, kâfirleri ve kötü kimseleri en aşağı seviyeye indiren, huzûrunda düşmanl arının başlarını aşağı eğdiren.

hakikat-i nev'iye

  • Türün temel özelliği, hakikati.

hal-i sahv / hâl-i sahv

  • Arızi veya dâimi sebeplerle, şuurunu kaybetmiş bir kimsenin, muvakkaten şuurunun yerine gelmesi hâli.

hanhana

  • Sözü burun içinden söylemek. Hımhımlık.

hanin / hanîn

  • Burun içinden ağlamak.
  • Burun içinden gülmek.

hasad / hasâd

  • Hasat, ürün kaldırma.

haşem

  • Burun içinde olan bir illettir ve kokuyu değiştirir.
  • Genzin tıkanıp burnun koku almaması.
  • Etin kokması.

haser

  • Gözün tam görmemesi, göz nurunun zayıf olması.

hasıl / hâsıl

  • Ortaya çıkan, ürün.

hasılat / hâsılât

  • Ürün, gelir.

haşir

  • İnsanın öldükten sonra âhirette diriltilerek tekrar Allah'ın huzurunda toplanması.

haşir meydanı

  • Öldükten sonra yeniden diriltilip Allah'ın huzurunda toplanılacak yer, meydan.

haşir ve neşir

  • Öldükten sonra tekrar diriltilerek Allah'ın huzurunda toplanma ve tekrar dağılıp yayılma.

haşir ve neşr

  • Öldükten sonra âhiret âleminde tekrar diriltilip Allah'ın huzurunda toplanma ve sonra tekrar dağılma.

haşir ve neşr-i ekber

  • Öldükten sonra yeniden diriltilip Allah'ın huzurunda toplanma ve tekrar dağılıp yayılma.

haşir ve neşr-i insani / haşir ve neşr-i insanî

  • İnsanların öldükten sonra tekrar diriltilerek Allah'ın huzurunda toplanması ve tekrar dağılıp yayılması.

haşirdeki mizan

  • Haşir meydanındaki amelleri tartan terazi; insanın öldükten sonra âhirette diriltilerek Allah'ın huzurunda toplanmasının ardından günah ve sevapların tartılacağı İlâhî terazi.

haşr

  • İnsanların öldükten sonra tekrar diriltilip muhakeme için Allah'ın huzurunda toplanması.

haşr-i azam / haşr-i âzam

  • Öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah'ın huzurunda toplanma.

haşr-i beşer

  • İnsanların öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah'ın huzurunda toplanması.

haşr-i beşeri / haşr-i beşerî

  • İnsanların öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah'ın huzurunda toplanması.

haşr-i cismani / haşr-i cismânî

  • İnsanların öldükten sonra âhirette bedenle birlikte yeniden diriltilip Allah'ın huzurunda toplanması.

haşr-i ekber

  • En büyük diriliş, öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah'ın huzurunda toplanma.

haşr-i insani / haşr-i insanî

  • İnsanın öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah'ın huzuruna getirilmesi.

haşr-i umumi / haşr-i umumî

  • Her şeyi kaplayan yeniden diriliş; her şeyin öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah'ın huzurunda toplanması.

haşredilme

  • Öldükten sonra âhirette yeniden diriltilerek Allah'ın huzurunda toplanma.

haşrin cismaniyeti

  • İnsanların öldükten sonra tekrar diriltilip Allah‘ın huzurunda toplanmasının hem beden, hem de ruh itibariyle olması.

havreme

  • Burun ucu.

hayali / hayâlî / hayalî / خيالى

  • Hayâl ürünü olan.
  • Hayalî, hayal ürünü. (Arapça)
  • Karagöz oynatan. (Arapça)

hayşum

  • Geniz (burun) kovuğu. Nunlu sesler, gunne buradan çıkar. (Tecvidde bahsedilmiştir.)

hayt-ul ebyaz

  • Fecir zuhurunda ufukta ip şeklinde görülen beyazlık.

hayye-alel-felah

  • Felaha gelin. Toplanın hayır ve ni'metlere, ebedi selâmete... Allah huzuruna gel. Refah ve itmi'nana mucib olacak namaza yetiş.

hazine-i amire / hazine-i âmire

  • Tar: Para işlerini yönetmek üzere kurulmuş olan müesseselerden birinin adı. Osmanlı Devleti'nin kuruluş devrelerinde para işleri "Beytülmal" denilen ve "Defterdar" adı verilen bir memurun idaresinde iken, sonraları teşkil olunan yeni idarelere göre çeşitli adlar verilmiştir. Hazine-i âmire, devlet k

hazul

  • Kimsesiz. Yardımsız olarak her şeyden mahrum sürünmek.

hediye-i nuriye

  • Nurun hediyesi; nurlu hediye.

hedy

  • Cenab-ı Hakk'ın rızası için veya ihramda iken yapılması yasak olan herhangi bir fiili işlemekten dolayı kusurunu affettirmek ricasiyle, keffaret olarak Harem-i Şerif'e götürülen veya kendisi veya parası gönderilen kurban.

helali / helalî

  • Bürüncük ve pamuk karışımından yapılan bir cins yeli bez.
  • Yaldızlı bakırdan vaya tahtadan mahfazası olan eski sistem saat.
  • Helâl ile alâkalı olan.

hemezat

  • (Tekili: Hemeze) Kuruntular, vesveseler, şüpheler, tereddütler.

hemeze

  • Vesvese. Şeytanın desisesi. Kuruntu.

hendese-i mülkiye mektebi

  • Osmanlı İmparatorluğu devrinde mühendis yetiştirmek gayesiyle açılan mekteb. XIX. yy. sonlarına kadar memlekette belediye ve mimarî işlerde vazife alacak mühendis bulunmuyordu. Nafia Nezareti bu ihtiyacı nazar-ı itibara alarak bir mühendis mektebi kurulmasının lüzumlu olduğunu ileri sürünce, padişah

hergele / خرگله

  • Sürünün başında giden kılavuz eşek. (Farsça)
  • Eşek sürüsü. (Farsça)
  • Haylaz, yaramaz adam. (Farsça)

herseme

  • Arslan, gazanfer, esed, haydar.
  • Burun.

hevacis

  • (Tekili: Hâcise) Vesveseler, kuruntular. Akla gelen kötü düşünceler.

hicret

  • Bir yerden bir yere göç etmek. Kendi memleketini bırakıp başka memlekete taşınmak.
  • Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Mekke'den Medine'ye hicret etmesi. İslâmiyetin ilk zuhurunda, şeref ve izzetleri zedelenen Mekke'deki putperest müşrikler daima Hz. Peygamber'e su-i kastlar tert

hiff

  • Yağmurunu döküp hafiflemiş bulut.
  • Biçilmediğinden tanesi dağılmış ekin.
  • Bir nevi balık.

hikemiyat / hikemiyât

  • Felsefeye ait, felsefi düşünce ürünü olan şeyler.

hikmet-i felsefe-i insan

  • İnsan aklının ürünü olan felsefe hikmeti, ilmi.

hilal

  • Sâfi ve halis.
  • Sıdk ile dostluk etmek.
  • Ara. Aralık.
  • Zaman ve vakit.
  • İki şey arasına sokulmuş olan.
  • Buluttan yağmurun çıktığı yer.
  • Gr: Bir kelimenin aslını ve ondan türeyenleri gösteren tertip.
  • Kulak ve diş karıştırmak gibi şeylerde kull

hımhım

  • Burundan konuşan. Sesleri burnundan çıkararak konuşan kimse.
  • Burnundan çıkan ses gibi boğuk.
  • Arap diyarında biten bir ot.
  • Çok siyah.

hınaye

  • Burun ucu.

hışaş

  • Başı küçük adam.
  • Küçük başlı yılan.
  • Devenin burnuna geçirdikleri burunduruk.
  • Kuşlardan, dimağı olmayan.
  • Çuval.
  • Cânip, taraf.
  • Sinir.

hitl

  • Yorgun deve.
  • Yağmurun aralıksız olarak yağması.
  • Sürekli olarak gözyaşı akmak.

hıyar-ı ayb

  • Bir şeyde mevcud olan bir kusurun akitten sonra meydana çıkmasından dolayı âkitlerden biri için sabit olan muhayyerliktir.

hizame

  • (Çoğulu: Hazâyim) Yular burunluğu.

hufreteyn-i enf

  • Burun delikleri.

hulya / hulyâ

  • Kuruntu. Hayal. Vehim. Olmıyan bir şeyi düşünerek yaşamak. Akıldan geçen ve matmah-ı nazar olan husus. (Farsça)
  • Hülya, kuruntu, hayâl.

hülya / hülyâ

  • Hayâl, kuruntu.

hunne

  • Sözü burun içinden söylemek.

hurtum

  • (Çoğulu: Harâtim) Burun.
  • şarap.

huşam

  • Kalın burunlu.
  • Uzun dağ burnu.

huşu' / huşû' / حُشُوعْ

  • Allah'ın huzurunda olduğunu bilerek huzur, sükûnet ve edeb duygusu içinde olmak.

hüve'z-zahir / hüve'z-zâhir

  • O Zâhirdir; her şeyin dış yüzlerini çeşitli cihaz ve ürünlerle donatıp ve ince nakışlarla süsleyerek mükemmel ve güzel yaratan ve her şeyde varlık ve birliğinin işaretleri açıkça görünen, Allah'tır.

huzur-u daimi / huzur-u dâimî / حُضُورُ دَائِمِي

  • Sürekli olarak Allah'ın huzurunda bulunduğunun bilinci içinde olma.
  • Her an Allah'ın huzurunda olduğunu yakinen hissetme.

huzur-u etemm

  • Kulun kendini her yönüyle Allah'ın huzurunda hissetmesi.

huzur-u hazretiniz

  • Yüksek huzurunuz (bir saygı ifadesidir).

huzur-u ilahi / huzur-u ilâhî

  • Kulun kendisini Allah'ın huzurunda hissetmesi.

huzur-u tam

  • Kulun kendisini tam olarak Allah'ın huzurunda hissetmesi.

huzur-u tevhid

  • Her şeyin bir olan Allah'a ait olduğuna kesin olarak inandıktan sonra kendini herzaman Allah'ın huzurunda hissetme.

huzurkarane / huzurkârâne

  • Kişinin kendisini Allah'ın huzurunda hissetmesi şeklinde.

i'lamat-ı şer'iye mümeyyizi

  • Şeyh-ül İslâm kapısındaki fetvahanenin üç kaleminden biri olan "İlâmat Odası"nın başındaki memurun ünvanı idi. Kadılar tarafından verilen ilâmları tetkik vazifesiyle mükellef olduğu için, bu memuriyete, ulemadan tanınmış olanlar tâyin edilirdi.

i'tiraf-ı kusur

  • Kusurunu söyleme, itiraf etme.

i'titaf

  • Bir şeye örtünme, bürünme.

i'tizar

  • Kusurunu bilerek özür dilemek. Kusurunu beyan edip ve anlayıp af dilemek. (Takdire şayan güzel bir haslettir.)

ibrahim

  • İbrahim kelimesi, İbranicede baba anlamına gelen "eb"; ve cumhur demek olan "reham" kelimelerinden meydana gelmiştir. "Ebu-l cumhur" ise; cumhurun babası demektir. Bu ismi meydana getiren kelimelerin ikisinin de hareke veya telaffuzlarını az bir değişiklik yapmakla yine bu mânalar Arapçada vardır. B

iddihan

  • (Dühn. den) Güzel kokular sürünme.

iddisar

  • Zengin olma, çok mal mülk sahibi olma. Bir şeye bürünme.

igta'

  • Ağacın dalları uzayarak yerlere sürünme.
  • (Asma) yeşerme.

iğtisal / iğtisâl

  • Gusl (boy) abdesti almak. Ağız ve burun dâhil bütün vücûdu hiç kuru yer kalmayacak şekilde baştan ayağa yıkamak.

ihtisab

  • Hesab sorma, mes'uliyet.
  • İhtisab dâiresinin aldığı vergi.
  • Emr-i bilma'ruf nehy-i an-ilmünker vazifesi,
  • Ceza.
  • Eskiden belediye işlerine bakan memurun işi ve dâiresi.

iktisa / iktisâ / اكتسا

  • Giyinme, bürünme. (Arapça)
  • İktisâ etmek: Giymek (Arapça)

ilm-i nafi' / ilm-i nâfi'

  • İnsana aczini, kusurunu, Rabbinin büyüklüğünü bildiren, kalbde Allah korkusunu ve mahluklara karşı tevâzû, alçak gönüllülüğü artıran, kul haklarına ehemmiyet vermeyi temin eden sonsuz seâdeti (mutluluğu) ve Allahü teâlânın rızâsını kazanmaya vesîle olan ilim.

iltihaf

  • (Lihaf. dan) Sarılıp bürünme. Örtünme.

inha

  • Bir hususu resmen bildirme, tebliğ.
  • Bir memurun daha üst makamdaki bir memura bir maddeyi hâvi olmak üzere yazdığı kağıt.
  • Ulaştırma, yetiştirme.

inkisar / inkisâr

  • Kırıklık, kırılma. Allahü teâlânın huzûrunda kalbin kırık olması.

inşak

  • Koklatma. Buruna kokulu bir şey çektirme.
  • Tuzağa veya ağa iliştirme.

intisar

  • Saçılmak. Dağılmak.
  • Püskürmek.
  • Toz kabarması. Kabarmak.
  • Buruna su çekmek.
  • Aksırıp tıksırmak.

irgam

  • Aşağılatma. Hor, hakir kılma.
  • Burunu kırma.
  • Yere sürtme.
  • Galip olma.
  • Kahretme.

ırnin / ırnîn

  • Kaş tarafında burun ucu.
  • Her nesnenin evveli.

irticas

  • Gök gürleme.
  • Top bürünme.

irtida

  • (Ridâ. dan) Örtünme, bürünme.

iş'al-i nur-u hayat / iş'âl-i nur-u hayat

  • Hayat nurunu parlatmak, alevlendirmek.

ism-i nur

  • Bütün varlığı aydınlatan, bütün nurlar kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan ve her çeşit nuru yaratan anlamına gelen Allah'ın Nur ismi.

istiare-i musarraha

  • (Açık istiare) Teşbihin iki temel unsurundan yalnız kendisine benzetilen ile yapılan istiare.Meselâ: Büyük âlimlere; ayaklı kütüphane veya yaşlı kimselere hayatının son baharında denilmesi gibi.

istigşa'

  • Bürünme, örtünme.

istinabe

  • Duruşmada yasal gerekçelerle bulunamayan zanlının, ilgili mahkemece, yasal prosedürün yerine getirilmesi için zanlıya en yakın bölgedeki bir mahkeme veya kişileri yetkili kılması.

istinşak / istinşâk / استنشاق

  • Abdest veyâ gusül esnâsında burun'a (üç defa) su çekmek.
  • Şiddetle koklamak, koklatmak.
  • Buruna su çekme. (Arapça)

itizar / itizâr

  • Kusurunu bilerek özür beyan etme, kusurunu beyan edip af dileme.

ıtla'

  • Kokulu şeyler sürünmek.
  • Hevâiyata heves etme.

ıttıla

  • Kokulu şeyler sürünme.

kabil-i süluk / kabil-i sülûk

  • Yürünebilir.

kabilesinden

  • Bir konunun sınırları içinde yer alması yönünden; türünden.

kabilinden

  • Benzerinden, türünden.

kabise / kâbise

  • Ucu üstüne eğri ve kıvrık olan burun.

kabl-ez zuhur

  • Zuhurundan ve meydana çıkmadan evvel.

kanva'

  • Büyük burunlu kadın.

kariye

  • (Çoğulu: Kavâri) Uzun burunlu, kısa ayaklı, arkası yeşil bir kuş.
  • Süngü demirinin keskin yeri.
  • Kılıcın ve ona benzer şeylerin keskin yeri.

kasab-ül enf

  • Burun kemiği.

kasid / kâsid

  • Rağbet görmeyen ürün ve özellik.

kemerbeste-i hizmet-i mevla / kemerbeste-i hizmet-i mevlâ

  • Allah'ın huzurunda, Onun emrine hazır şekilde el bağlamak.

kemerbeste-i ubudiyet / kemerbeste-i ubûdiyet

  • Cenab-ı Hakkın huzuruna çıkıp, kollarını önden bağlar şekilde, emre hazır vaziyette bekleyip, kulluğunu ifâde ve ilân etmek. (Namazdaki gibi)
  • Kulluk için el bağlayıp Allah'ın huzurunda durma.

kenak

  • Karın ağrısı. Buruntu. (Farsça)

kevaib

  • (Tekili: Kâib) Yeni yetişmiş turunç memeli kızlar.

keysan

  • Ayakla bir kimsenin dübürüne vurmak.
  • Özür, mâzeret.

kınaf

  • Büyük burunlu kişi.

kinai nevinden / kinâî nevinden

  • Kinâye türünden; bir sözü gerçek mânâsına da gelebilecek şekilde, başka bir mânâda kullanma san'atı türünden.

kinfire

  • Burun ucu.

kirzim

  • (Çoğulu: Kerâzim) Yüksek burunlu kimse.
  • Büyük balta.

kıyamet-i mükerrere-i nev'iye / kıyâmet-i mükerrere-i nev'iye

  • Her bir varlık türünde sürekli olarak tekrarlanan ve kıyameti andıran var olma ve yok olma hadiseleri.

külliye ise

  • Kapsamlı ve genel ise; hüküm bir sınıf veya türün bütün fertlerini kapsıyor ise.

kurb-u huzur

  • Allah'ın yüce huzuruna yakınlık.

kürdabe

  • Büyük su içinde olan çürüntü.

kütüb-ü sitte-i hadisiyye

  • Hadise dair altı Kitab. Bu eserler en çok tetkik edilmiş, en sahih, en doğru ve mu'teber hadis kitablarıdır.1- Sahih-i Buhâri. Müellifi: Hâfız Ebu Abdullah Muhammed İbn-i Câfii-i Buharî'dir. Sahih hadisleri tesbit için İslâm ilim merkezlerini dolaşmış, hadis âlimlerinden istifade etmiştir. Cumhurun

kuvve-i şamme / kuvve-i şâmme

  • Koku alma, koklama duygusu. Burun.

kuvve-i vahime / kuvve-i vâhime / قُوَّۀِ وَاهِمَه

  • Vehim ve hayâl duygusu. Kuruntu hâssesi.
  • Kuruntu hissi.

kuvvet-i vehim

  • Vehim kuvveti, kuruntu gücü.

lebbeyk

  • Buyurunuz. Emredersiniz.
  • Benim muhabbet ve incizâbım dâim sanadır, başkasına değildir, sıdk ve ubudiyyetim dâim sanadır (gibi mânâlar ifâde eder.)
  • "Buyurun, emredin efendim" mânâsını taşıyan bir ifade.
  • Buyurunuz.
  • Buyurunuz, emrediniz.

lebbeyk-zen

  • Buyurun diyen.

lebbeykzen

  • "Buyurunuz" diyen.

leyh

  • Örtünmek, bürünmek.

lian / liân

  • Lânetleşmek. İki kişinin birbirini lânetlemesi.
  • Fık: Zevc ile zevcenin hâkim huzurunda şer'i usulüne uygun olarak dörder defa şahitlikte bulunduktan sonra, nefislerine lânet ve gadab okumak suretiyle olan yeminleri. Buna: Mülâene, telâun, iltiân da denir.
  • Lânetleşmek, erkeğin zevcesini (hanımını) zinâ etmekle suçlaması veya bu çocuk benden değildir demesi hâlinde dört şâhid getiremezse, zevcenin isteği üzerine eşlerin hâkim huzûruna çağrılarak usûlüne uygun (âyet-i kerîmedeki bildirildiği şekilde) kar şılıklı yemîn etmeleri ve lânetleşmeleri. Buna mu

lifam

  • Eskiden kadınların burun örtüsü.

lisan-ı mahsus / lisân-ı mahsus

  • Türün kendine özel dili.

lümme

  • Nişan. Alâmet. Damga. Nokta.
  • Vesvese, kuruntu.
  • Çok cemaat, çok kalabalık.

lümme-i şeytani / lümme-i şeytanî

  • Şeytanın verdiği kalpteki kuruntu, vesvese yeri.

lümme-i şeytaniye / lümme-i şeytâniye

  • Şeytanın vesvesesi. Şeytanın verdiği kuruntu.

ma'fuc

  • Dübürüne vurulmuş.

ma'reke-i evham

  • Vehim ve asılsız kuruntuların çarpıştığı savaş alanı.

maatir / maatîr

  • (Tekili: Mı'târ) Devamlı güzel koku sürünenler.

mahiyet-i nev'iyesi

  • Türünün niteliği, temel özelliği.

mahkeme-i kübra / mahkeme-i kübrâ

  • Öldükten sonra, âhiretteki ve Allah (C.C.) huzurundaki mahkeme. Bütün insanların muhakemesinin huzur-u İlâhiyede yapılacağı yer.
  • Âhirette Allah huzurunda kurulacak büyük mahkeme.
  • Öldükten sonra âhirette Allah'ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme.

mahkeme-i kübra-yı haşr / mahkeme-i kübrâ-yı haşr

  • Öldükten sonra âhirette Allah'ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme.

mahsul / mahsûl / محصول

  • Ürün, sonuç.
  • Ürün, netice.
  • Ürün.
  • Ürün, sonuç. (Arapça)

mahsul-ü hikmet

  • Hikmet ürünü, neticesi.

mahsulat / mahsulât / mahsûlât / مَحْصُولَاتْ

  • Ürünler.
  • Ürünler, eserler.
  • Ürünler.
  • Üretilenler, ürünler.

mahsulat verme / mahsulât verme

  • Ürün verme.

mahsulat-ı fikriye / mahsulât-ı fikriye

  • Fikir ve düşüncelerle ortaya konulanlar; düşünce ürünleri.

mahsulat-ı maneviye / mahsulât-ı mâneviye

  • Mânevî ürünler.

mahsuldar / mahsûldâr

  • Ürünlü.

mahsusattaki vehmiyat bedihiyattandır / mahsûsattaki vehmiyat bedihiyattandır

  • Dış duyular vasıtasıyla elde edilen bilgiye vehim karışamaz. Zira hakikati sabittir. Dış duyularla gödüğümüz şeyler dış dünyada vardır. Vehimde olduğu gibi kuruntu ile olmayan bir şeyin varlığına hükmetmek değildir.

mahtam

  • (Çoğulu: Mehâtım) Burun.

mahviyyet

  • Alçak gönüllülük. Tevâzu. Kendi kusurunu bilip kendine haddinden fazla kıymet vermemek. Tevâzu içinde olmak.

maiyyet

  • Beraberlik, arkadaşlık, bir büyük memurun emrinde bulunma.

makam-ı nur-u tevhid / makam-ı nur-u tevhîd

  • Her şeyin bir olan Allah'a ait olduğunu gösteren tevhid nurunun aydınlattığı yüksek manevî makam.

makes-i nur-u iman / mâkes-i nur-u iman

  • İman nurunun yansıdığı yer.

makes-i nurani / mâkes-i nurânî

  • Nurlu ayna, nurun, ışığın yansıdığı yer.

mal-i hulya

  • Vesvese, kara sevdâ, kuruntu, boş hayaller. (Farsça)

mamulat / mâmulât

  • Yapılmış ürünler, imâl edilmiş şeyler.

mamulat-ı kudret / mâmulât-ı kudret

  • Kudretin yaptığı ürünler; güç ve iktidarın ürünleri.

mandıra

  • yun. Süt ve süt ürünlerinin elde edildiği; süt veren hayvanların barındığı yer.

maraz-ı vesvese / مَرَضِ وَسْوَسَه

  • Kuruntu, şüphe hastalığı.
  • Kuruntu hastalığı.

marin

  • Burun ucunda olan yumuşak kemiksiz yer.

maşrık-ı nur

  • Nurun doğuşu; parlak nuru.

me'nuf

  • Burunda hastalığı olup koku alamayan.

mehanne

  • Burun.

mehar

  • Dizgin, yular. (Farsça)
  • Devenin burnuna takılan burunluk. (Farsça)

mehdi-yi abbasi / mehdi-yi abbasî

  • (Hi: 120-163) Abbâsi Halifesidir. Ebu Abdullah Muhammed diye de anılır. Halife Mansurun oğludur. Meşhur ve iyiliği ile umumi kabul gören bir zat olup hususan sulh zamanında imparatorluğun inkişafı için çok çalışmıştır. Yeni yollar yaptırmış, postayı ıslâh etmiş ve Abbâsi Sülâlesinin en iyi hükümdarı

melahif

  • (Tekili: Milhaf ve Milhafe) Sarınacak veya bürünecek şeyler. Yorganlar.

menahir

  • (Tekili: Menhir) Burun delikleri.

menahiz

  • (Tekili: Minhaz) Burun delikleri.

menba-ı nur-u hakikat

  • Hakikat nurunun kaynağı.

menh

  • Burun deliği.

menhir

  • (Çoğulu: Menâhir) Burun deliği.

merak

  • Bir şeyi öğrenmek istemek. Çok şiddetli arzu. Heves. Düşkünlük.
  • Dalgınlık. Kara sevdâ.
  • Kuruntu, telâş. İç sıkıntısı. İç darlığı.

meraki / merakî

  • Vesvese ve kuruntu içinde bulunan kimse.
  • (Tekili: Mirkat) Merdivenler, basamaklar.

merci'-i resmi / merci'-i resmî

  • Bir idare veya memurun bağlı bulunduğu üst makam.

merdud / merdûd

  • Reddedilen, kabûl edilmeyen.
  • Allahü teâlânın huzûrundan kovulmuş, reddedilmiş mânâsına, şeytan.

mersen

  • Burun.

mertebe-i huzur

  • Kendini Allah'ın huzurunda hissetme mertebesi.

meşamm / meşâmm / مشام

  • (şemm. den) Koku alacak yer. Burun. Geniz.
  • Burun. (Arapça)

mesih

  • Mesh olunmuş. Başka bir şekle, hayvan kılığına girmiş.
  • Şuurunu kaybedecek hale gelen. Sarhoş ve şuursuz.
  • Acibe. Garibe.
  • Güzelliği olmayan.
  • Tuzsuz ve tatsız yemek.

meşrık-ı nur

  • Nurun kaynağı. Nurun geldiği cihet.

meşrık-ı tulu'

  • Işığın, nurun geldiği şark ciheti.

mevalid-i selase / mevâlid-i selâse

  • Üç çocuk; dört unsurun (su, hava, toprak, güneş) birleşiminden meydana gelen madenler, bitkiler ve hayvanlar.

mevhum / mevhûm / موهوم / مَوْهُومْ

  • Kuruntu ürünü.
  • Vehmolunmuş, aslı esâsı yokken zihinde kurulmuş olan, kuruntuya dayanan. Hayâlî.
  • Vehmedilmiş, asılsız, kuruntuya dayalı. (Arapça)
  • Asılsız, kuruntu.

mevhume

  • Vehim, kuruntu ve hayâl nev'inden bir şey.

mi'rac / mi'râc / مِعْرَا جْ

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükseldiği ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk.
  • Merdiven, süllem.
  • Yükselecek yer.
  • En yüksek makam.
  • Huzur-u İlâhî. Peygamberimiz Hz. Muhammed (A.S.M.) Efendimizin, Receb ayının 27. gecesinde Cenab-ı Hakk'ın huzuruna ruhen, cismen, hâlen çıkması mu'cizesi ki; en büyük mu'cizelerinden birisidir.
  • Peygamberimizin (asm) Cenab-ı Hakk'ın huzuruna cismen ve ruhen yükselmesi.

mı'tar

  • (Çoğulu: Meâtır) Devamlı güzel kokular sürünen.

mı'tir / mı'tîr

  • Güzel kokular sürünen.

mıgtas

  • Burun, göz çanağı.

milhafe

  • Bürünecek şey. Yorgan.

mir-ahur

  • Sarayda at işlerine bakan memurun ünvanıdır. (Farsça)

mirac / mirâc

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk.
  • Peygamberimizin (A.S.M.) Allah'ın huzuruna yükselmesin.

miraç

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükseldiği ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk.

mirac-ı ahmedi / mirac-ı ahmedî

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün mânevî âlemleri gezdiği yolculuk.

mirac-ı ahmediye

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk.

mirac-ı azam / mirac-ı azâm

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği büyük yolculuk.

mirac-ı azim / mirac-ı azîm

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği büyük yolculuk.

mirac-ı mü'min / mirâc-ı mü'min

  • Mü'minin miracı; mü'minin Allah'ın huzuruna yükselişi.

mirac-ı nebevi / mirac-ı nebevî

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükseldiği ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk.

mirac-ı nebeviye

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk.

mizlaka

  • Uzun burunlu ışık fitili makası.

mizmar / mizmâr

  • Her türlü çalgı âleti, ney türünden, biri kamış, diğeri ağaçtan olmak üzere iki parçadan meydana gelmiş olan âlet, düdük, kaval, fülüt.
  • Güzel ses.

mu'cize-i mirac

  • Mirac mu'cizesi, Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk mu'cizesi.

muallak

  • Askıda. Hakkında karar verilmemiş, hallolunmamış.
  • Havada boşta duran.
  • Sürüncemede kalmış iş.
  • Edb: Açık hece, bir vokalle okunan hece.

mücarre

  • Bir kimsenin hakkını süründürme. İşini sürüncemede bırakma.

muceb

  • İcâb etmiş, lâzım gelmiş. Bir söz veya emrin icâb ettiği şey, netice.
  • Büyük bir memurun, kendisine sunulan evrakı tasdik için ettiği işaret.

mücessem

  • Cisimleşmiş, maddî şekle bürünmüş.

müddehin

  • Güzel kokulu yağ sürünen. İdhan eden.

müddessir

  • Örtünen, bürünen. Gizlenen.
  • Kur'an-ı Kerimde Peygamberimiz Resul-i Ekreme (A.S.M.) "Ey müddessir!" diye hitâb vardır.

müdehhen

  • Güzel kokulu yağ sürünmüş.

müdiriyyet / müdîriyyet

  • Müdürün makam ve vazifesi. Müdürlük.

mugayyebat-ı hamse / mugayyebât-ı hamse

  • Beş bilinmeyen. Bizce gaib olan beş şey:1- Kıyamet vakti, 2- Yağmurun ne zaman yağacağı, 3- Ana rahmindeki çocuğun mahiyeti ve ceninin isti'dadı ve mânevi simasının ne olduğu, 4- Yarın insan hayr ve şer olarak ne kazanacağını, 5- İnsanın nerede öleceğini Allah bildirmedikçe kimse bilemez. Bunlara me

mugşa

  • (Gaşy. den) Bürünmüş, örtülmüş.

muhacirin / muhacirîn

  • Göç edenler, hicret edenler. İslâmiyetin ilk zuhurunda İslâm olanlardan Mekke'den Medine'ye hicret eden sahâbeler.

muhakkikin-i nev-i beşer / muhakkikîn-i nev-i beşer

  • İnsan türünün gerçekleri araştıran ve hakikatleri delilleriyle bilen fertleri.

muhassal

  • Netice, sonuç, ürün.

muhaşşi'

  • Kibirli bir kimsenin kibir ve gururunu kıran.

muhat

  • Burundan akan sümük.
  • Sümük gibi ve yapışkan cisim.

mukabele / mukâbele

  • Ramazân-ı şerîf ayında câmide her gün Kur'ân-ı kerîmden bir cüz (yirmi sayfa) olacak şekilde cemâatin huzûrunda Kur'ân-ı kerîm okumak.

mukarreb melek

  • Allahü teâlânın huzûrunda bulunan melekler.

mükibb

  • (Kebb. den) Bir şeyin üzerine çok düşen. Gayretle çalışan.
  • Çok lüzumlu olan.
  • Yüzü üstüne sürünen, zelil olan.

mülaane / mülâane

  • Zevcesini (eşini) zinâ ile suçlayan erkeğin dört şâhit getirememesi hâlinde, zevcenin isteği üzerine eşlerin hâkim huzûruna çıkarak usûlüne uygun (âyet-i kerîmelerde bildirilen ifâdelerle) karşılıklı yemin etmeleri ve lânetleşmeleri.

müleslis

  • Mütereddit, tereddütlü, kuruntulu kimse.

mülim / mülîm

  • Kendini levm etmek. Melâmette olmak. Kusurunu anlayıp kendisini kötülemek.

murafaa

  • Karşılıklı hak iddia ederek konuşmak.
  • Bir dâvâ için birisini hâkim huzuruna celb ettirmek. Yüzleşerek muhakeme olunmak.

müsta'tır

  • Kendine gökçek ve güzel kokular sürünen.

müstagşi

  • Örtünüp bürünen.

müsteşrik

  • Doğu kültürünü inceleyen Batılı.

mutaattır

  • (Itr. dan) Güzel kokular sürünen.

mutavele

  • (Tul. dan) İşi uzatma, sürüncemede bırakma.

mutayyeb

  • (Tayyib. den) Güzel kokular sürünmüş.
  • Gönlü hoş edilmiş, sevindirilmiş, taltif olunmuş.

mutayyiben

  • Güzel kokular sürünmüş olarak.
  • Sevindirilerek, gönlü hoş edilerek.

müteattır

  • Gökçek kokularla kokulanmış. Güzel kokular sürünmüş.

mütedessir

  • Elbise giyen, libasa bürünen.

mütegalli

  • Güzel kokular sürünen.

mütegaşşi

  • (Gaşy. dan) Kendinden geçen, gaşyolan.
  • Bürünen, örtünen.

mütehaddir

  • (Mütehaddire) Örtünen, bürünen, tahaddür eden.
  • Mc: Namuslu.

mütekebkib

  • Kaftanına bürünmüş.

müteleffif

  • Sarılıp bürünen.

mütemessih

  • Bir şeye sürünen.
  • Mesheden, sıvazlayan. Bir şeye el süren.

müteşemmil

  • İhrama bürünen. Teşemmül eden.

mütetayyib

  • Güzel kokulu şey sürünen.

mütevehhim

  • Evhamlı, vehimli, kuruntulu.
  • Kuruntulu.

mütezemmil

  • Tezemmül eden. Elbiseye, örtüye bürünen.

mutezirane / mutezirâne

  • Özür dileyerek. Kusurunu kabul edip yalvarırcasına. (Farsça)

mütkee

  • Turunç.

mutreka

  • Üstüne sahtiyan bürünmüş kalkan.

muvacehe

  • Karşı, ön.
  • Yüzyüze gelme. Yüzleşmek.
  • Huzurunda olmak.

muvasat

  • Yardım, dostluk, muavenet, iyilik.
  • Ölen bir memurun ailesine maaş bağlama.

müvesvis

  • Vesvese veren, şüphe ve kuruntu veren.

muzaaf fiil

  • Gr: Fiilin kökündeki iki harfin aynısı beraber olan fiil. Medde - Şedde gibi. Başka tâbirle: Fiilin orta harfi ile son harfi (harf-i lâm'ı) aynı harfin tekerrüründen ibaret olan kelime.

müzarea şirketi / müzârea şirketi

  • Zirâat ortaklığı. Harman yapılan ürünleri yetiştirmek için, tarla yâni toprak birinden, çalışma, işçilik diğerinden olmak ve mahsûlü sözleşilen nisbette (miktârda) aralarında paylaşmak üzere, kurulan şirket.

na'r

  • Çağırmak.
  • Haykırmak.
  • Burun içinden çıkan ses.
  • Gitmek.
  • Firar, kaçmak.
  • Galeyan.

na're

  • Nâra. Yüksek sesle uzun uzun bağırma. Çağırma. Haykırma.
  • Burun içinden çıkan ses.

nahir

  • Burundan hırıltı çıkarma.

name-i nur

  • Nurun mektubu. Saadet verici mânâlar yazılı kâğıt.

narenc

  • Portakal. (Farsça)
  • Turunç. (Farsça)

narenci / narencî / nârencî / نارنجى

  • Turunç renginde.
  • Turuncu. (Farsça)

narenciye

  • Turunçgiller. (Mandalina, portakal, limon gibi meyveler.)

narenec

  • (Nârnic) Hindistan'da yetişen ve turunç ağacına benzeyen bir ağaç.

nasr

  • Yardım, üstünlük, yenme, galip kılma.
  • Yağmurun her yeri sulaması.

nehir

  • Burun içinden çıkan ses, hırıltı.

nekş

  • Kuyunun çamurunu temizlemek.
  • Bir şeyi bitirmek. Bir işden fâriğ olmak.
  • Bir şey üzerine gelip toplanmak.

neşak

  • Burna su ve sâire çekme. Burunla çekme.

neşr-i nur

  • Nurun yayılması.

netaic-i fikir

  • Düşünce ürünleri, düşünce ürünü eserler.

netice-i hayat

  • Hayatın neticesi, hayatın meyvesi, ürünü.

nev'in saadeti

  • İnsanlık türünün, insanlığın mutluluğu.

nev'in umumu

  • Türün bütünü, insanlığın tamamı.

nev'inde

  • Türünde.

nev'inden

  • Türünden.

nev-i mütevassıt

  • İki farklı türün birleşmesinden meydana gelen ara tür (katır gibi).

nevinden

  • Türünden.

nikah / nikâh

  • Evlilik için yapılan akit, sözleşme. Evlenecek müslüman bir erkek ile kadının şâhidler huzûrunda ben seni zevceliğe (hanımlığa) aldım, diğerinin de kabûl ettim demesi.

nuhre

  • Burun deliği.

nur ism-i azimi / nur ism-i azîmi

  • Bütün varlığı aydınlatan, bütün nurlar kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan ve her çeşit nuru yaratan anlamında Allah'ın büyük ismi.

nur ism-i celili / nur ism-i celîli

  • Bütün varlığı aydınlatan, bütün nurlar kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan ve her çeşit nuru yaratan anlamında Allah'ın yüce ismi.

nur-u çırağ-ı yezdan / nur-u çırâğ-ı yezdan

  • Cenâb-ı Hakkın nurunun çırası, Allah'ın nuruyla tutuşmuş, aydınlatan bir çıra.

nur-u mütecessim

  • Cisimleşmiş, maddî yapıya bürünmüş nur.

nuru'l-envar / nuru'l-envâr

  • Bütün nurlar Kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan nurların nuru, Allah.

nuru'n-nur

  • Nurun nuru.

nüşk

  • Buruna birşey koymak.
  • Koklamak.

nüşuk

  • Buruna çekilen ilâç, toz, enfiye vs.
  • Buruna çekme.

öşür

  • Tek yıllık ürün veren buğday gibi mallardan alınan onda bir ölçüsünde zekât.

özr

  • Abdesti bozan bir şeyin bir namaz vakti durdurulamayıp, devâm etmesi. İdrârını tutamama, iç sürmesi, yel kaçırmak, burun kanaması, yaradan kan, sarı su akması, ağrı ile göz yaşı akması birer özür olup, özürlü erkeğe mâzûr, kadına ma'zûre denir.
  • Mâzeret. Af talebi, engel.

özür

  • Bir kusurun afvı için gösterilen sebep.
  • Bahane, sebep.
  • Mâni, engel. Kusur, nakise, sakatlık.
  • Fevz. Zafer.
  • Bir adamın kusur ve kabahatinin çok olması.
  • Fık: Abdesti bozucu ve devamlı olan şey.

paymal

  • (Pâyimal) Ayak altında kalmış, mahvolmuş, telef olmuş, sürünmüş. (Farsça)

pere-i bini / pere-i binî

  • Burun ucu.

ra'd

  • Gök gürültüsü.
  • Bulutları sevk ve nezaret ile vazifeli bir melek adı.
  • Tehdit etmek, korkutmak. (Terennümat-ı hava, na'rât-ı ra'diye, nağamat-ı emvac, birer zikr-i azamet. Yağmurun hezecatı, kuşların seceatı birer tesbih-i rahmet, hakikata bir mecaz... Lemeat'tan)

rabıta-i şeyh

  • Tarikat-ı Nakşiyede, müridin hayalen şeyhinin huzurunda kendini tasavvur etmesine denir.

raif

  • Önde giden at. ("pişnek" derler)
  • Burun ucu.
  • Dağ burnu.

reddü'l-evham

  • Vehimleri, kuruntuları reddetme.

ref-i tesettür

  • Tesettürün kaldırılması.

rehak

  • Gaşyetmek, sarıp bürünmek. Bir adamın arkasından yaklaşıp çatmak.
  • Haramlara ve menhiyata dalıp, hep onunla uğraşmak.

remel

  • (Çoğulu: Ermâl) Yelmek.
  • Yağmurun az yağması.
  • Vahşi sığırın ayağında olan hatlar.

ruaf

  • Burun kanaması.

ruam

  • Burun suyu, sümük.
  • Sakağı (mankafa) hastalığı.

ruz-u haşr / rûz-u haşr

  • İnsanların öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah'ın huzurunda toplanacağı gün.

saadet-i nev'iye

  • İnsan türünün, insanlığın mutluluğu, huzuru.

sacid

  • Secde eden, Allah'ın (C.C.) huzurunda başını yere koyarak dua eden. Hâdis meâli: "Bir kulun Rabbine en yakın olduğu an: O'na secde ettiği zamandır."

şadihe

  • Alından buruna varana kadar olan beyazlık.

sahibü'n-nur ve'l-azm ve'l-irade ve'l-irşad

  • Nurun, azmin, iradenin ve doğrulara ulaştırıcı irşadın sahibi.

şahid / şâhid

  • Şâhidlik eden, görüp bilen. Birinin başkasında hakkının bulunduğunu isbat için şehâdet (şâhidlik) ederim demek sûretiyle hâkimin huzûrunda ve hasmın karşısında haber veren.

sahr

  • (Sahar - Saharat - Suhur) Kaya. Büyük taş.
  • Maden kütlesi.
  • Hazret-i Süleyman (A.S)'in mühürünü çalan ifrit.

sahsah

  • Yağmurun sert ve katı yağması.

sakur

  • Sivri burunlu büyük balta. Külünk.

şamm

  • (şemm. den) Koklayan, koku alan.
  • Koklama duygusu. Burun.

şark

  • Doğu. Güneşin doğduğu taraf.
  • Güneş ve güneşin aydınlığı.
  • Yarmak.
  • Parıldamak.
  • Avrupa kültürünün dışında kalan müslüman ülkeleri.

sayil

  • Alında olan beyazlık.
  • Burun kamışı.

searir

  • Bir ot cinsi.
  • Burun içinde olan yarık.

secde

  • Allah'ın (C.C.) huzurunda yere kapanış. İbadet ve Allah'a (C.C.) memnuniyetini ve itaatini bildirmek veya şükretmek için yere kapanarak alın, burun ucu, eller, dizler ve ayak uçları yere gelecek şekilde yapılan en büyük tazim ifade eden hareket. Namazın bir rüknü.

şefellec

  • Burun delikleri büyük, dudakları yumru kalın ve sarkık olan adam.
  • Ferci vasi avret.

şehbender

  • Ticaret nezaretinin teşekkülünden evvel ticaret işlerine bakmak ve tüccarlar arasındaki ihtilâfları halletmekle vazifelendirilen memurun ünvanı idi.

semer / ثمر

  • Meyva. (Arapça)
  • Ürün. (Arapça)
  • Sonuç. (Arapça)

semerat / semerât / ثمرات

  • Meyvalar. (Arapça)
  • Ürünler. (Arapça)
  • Sonuçlar. (Arapça)

semere / ثمره

  • Meyve, ürün.
  • Meyva. (Arapça)
  • Ürün. (Arapça)
  • Sonuç. (Arapça)
  • Semere vermek: (Arapça)
  • Meyva vermek. (Arapça)
  • Sonuç vermek. (Arapça)

semeredar / semeredâr / ثمره دار

  • Meyvalı. (Arapça - Farsça)
  • Ürün veren. (Arapça - Farsça)
  • Sonuç veren. (Arapça - Farsça)

şeml

  • Az şey. Perâkendelik.
  • Örtmek, bürünmek, toplanmak.
  • Topluluk, cemaat, insan yığını.

şerekrak

  • Yeşil kanatlı, siyah burunlu, güvercin büyüklüğünde kırmızı bir kuş.

sevdavi / sevdavî

  • Kuruntulu, meraklı.
  • Sevda ile âlâkalı.

şevha

  • Avurtları ve burun delikleri geniş olan çirkin yüzlü kadın.

şeyatin-i evham / şeyâtîn-i evham

  • Evham, kuruntu şeytanları.

siccil

  • Kumlu çamurun taşlaşmış hâli. Kumlu çamurdan terekküb ve tahaccür etmiş taş.
  • Ateşte pişerek taş gibi olmuş tuğla.

sifar

  • Deveye burunduruk yapılan demir.
  • Sefer. Islâh, düzeltme.
  • Misafirlik.

şifrevari

  • Şifre gibi, şifre türünden.

sigal

  • Düşünce, fikir. (Farsça)
  • Kuruntu, endişe. (Farsça)

şıkk

  • (Şikk) İslâmiyetin zuhurundan biraz önce yaşamış iki kâhinin adıdır. Bunlardan eskisi Arablarda ilk kâhindir. Acaib bir mahluk olup, alnının ortasında yalnız bir gözü (veya alnını ikiye ayıran bir alev) vardı. El Yaşkarî adındaki ikinci Şıkk, Satih ile birlikte devrinin en meşhur kâhiniydi. Satih'te

silsile-i mevhumat / silsile-i mevhûmât

  • Kuruntular zinciri.

sirac-ı kurb-i ev edna / sirâc-ı kurb-i ev ednâ

  • Yakınlığın, hatta daha da yakınlığın kandili (Peygamber Efendimiz Miracda Cenâb-ı Hakkın huzuruna geldiğinde Ona çok yaklaşmıştı. O yakınlık makamı kâinatta hiçbir varlığa nasip olmamıştır.).

şirket ve kesret

  • Ortaklık ve çokluğa dayalı sistem; bir çok unsurun kurduğu ortaklık, şirket; yani bir işe birçok elin karışması.

sırr-ı düstur

  • Düsturun, kanunun sırrı.

skolastik

  • Lât. Kurun-u vustâda (Orta çağlarda) Hristiyan âleminde, papazların dinî görüşüne ve onların baskısı altındaki dinî fikirlerine göre yapılan tedrisat usulü.

sohbet-i nebeviye

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) huzuruna gelip ondan ders alma, onunla sohbet etme.

subaşı

  • Şimdiki zabıta ve daha ziyade belediye memurlarının gördükleri işleri gören ve kasabaların idaresi başında bulunan memurun ünvanı idi.

sücud

  • Secdeye varmak. Cenab-ı Hakk'ın huzurunda hiçliğini, aczini bilip teslimiyetle yere kapanıp duâ ve tesbih etmek.
  • (Tekili: Sâcid) Secde ederek yere kapananlar, secde edenler.

sühnun

  • Rüzgârın ve yağmurun evveli.

ta'şir

  • (Çoğulu: Ta'şirât) (Öşr. den) Öşürünü alma. Onda birini alma.
  • Ona bölme.

taattur

  • (Itr. dan) Güzel kokular sürünme.

tagaşşi

  • (Gışâ. dan) Bürünmek, örtünmek.

tagşiye

  • (Gışâ. dan) Örtmek, örtünmek. Bürünmek.
  • (Gaşi. den) Kendinden geçirilmek.

tahasür

  • Birbirinin beline elini sokup yürümek.
  • Eli böğürüne koymak.

tahrime

  • Namaza başlanırken söylenen tekbir.
  • Hacıların ihrama bürünmeleri.
  • Namaza başlanırken söylenen tekbir. Hacıların ihrama bürünmeleri.

takdim-i huzur-u fazılane / takdim-i huzur-u fâzılâne

  • Yüksek huzurunuza sunma.

tango

  • Züppe giyinişli kadın. (Fransızca)
  • Turuncuya çalar renk. (Fransızca)
  • Bir dans çeşidi. (Fransızca)

tasdik-i haşir

  • Haşri, öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah'ın huzurunda toplânmayı kabul etme.

tatayyub

  • Güzel koku sürünme.

te'lis

  • Durdurmak, ikâmet.
  • Yağmurun devamlı yağması.

tebarek

  • Mübarek etsin (mealinde dua.) Teâlâ gibi mâzi fiiliyle mübalâğa ile bereketin Allah'tan zuhurunu ifade eder. (Suyun havuzda yükselmesi halinden alınmıştır.)

tecelli

  • Görünme. Bilinme.
  • Kader.
  • Allah'ın (C.C.) lütfuna uğrama.
  • İlâhi kudretin meydana çıkması, görünmesi. Hak nurunun te'siriyle kulun kalbinde hakikatın bilinmesi.

tecessüd

  • Cisimleşme; batıl dinlerde, Allah'ın herhangi bir maddi varlık şekline bürünmesi, yaratıklarından birinin bedenine girmesi şeklinde inanılan batıl bir Allah inancı.

tecessüs

  • İnsanların gizli hallerini, ayb ve kusûrunu merâk edip, iç yüzünü araştırıp öğrenmeye çalışmak.

tedehhün

  • (Dehn. den) Yağ sürünme, yağlanma.

tedessür

  • Elbise giyme. Elbiseye bürünme.
  • Erkek hayvanın dişisine binmesi.
  • Kişinin sıçrayıp atına binmesi.

tedeyyüm

  • Yağmurun sert yağması.

teezzür

  • Örtünme, bürünme. Tesettür.

tegalgul

  • Hoş kokulu şeyler sürünmek.
  • Zorluk, çetinlik, güçlük.
  • Bir şeyin, ilmin içine çok dalmak.

tegannüm

  • Koyunlaşma. Koyun postuna bürünüp kendisini koyun gibi gösterme.

tegaşşi

  • (Gışâe. den) Örtünme, bürünme.
  • (Gaşy. den) Kendinden geçme.

tehtan

  • Yağmurun ulaştırı yağması.

tekemmüm

  • (Kümm. den) Örtünüp bürünme.

telbis

  • (Lebs. den) Ayıbını, kusurunu örtüp iyi göstermek.
  • Suret-i haktan görünerek hile edip aldatmak.
  • Hile. Oyun.

telfif

  • Bürünme, sarma, örtme.

temessuh

  • Kendini bir nesneye sürmek, meshetmek.
  • Bir şeye sürünmek.

tenasuh / tenâsuh

  • Kaybolan birşeyin başka bir şekle bürünerek tekrar ortaya çıkması. Reenkarnasyon.

terakki

  • İlerleme. Yukarı çıkma, yükselme.
  • Artma, çoğalma.
  • Bilgi ve medeniyetçe yükseliş. (Terakkimizin şartı: 1- Mesailerin tanzimi 2- Emniyet 3- Teavün düsturunun teshilidir.) (H.Şâmiye)

teşemmül

  • İhrama bürünme.

teşmil

  • Şâmil kılmak. İhata eylemek. Kaplamak. İhrama bürünmek ve sür'atle yürümek.

tevbe bi'atı

  • Mürşid-i kâmil denilen velî bir zâtın, huzûrunda tövbe edip günâh işlememek üzere söz vermek.

tevehhüm / تَوَهُّمْ

  • Kuruntuya kapılma, sanma, zannetme.
  • Kuruntu etme.
  • Kuruntu yapma.

tevehhüm etmek

  • Sanmak, kuruntulanmak.

tevehhüm-ü ebediyet

  • Sonsuzluk kuruntusu; sonsuza kadar yaşayacağını sanmak.

tevehhümkarane / tevehhümkârâne

  • Vehimlenerek, kuruntuya kapılarak.
  • Kuruntu edercesine.

tevehhümüyle

  • Kuruntusuna düşmekle.

tevlid

  • Doğurma, ürün verme.

tezemmül

  • Bürünmek. Sarılmak. Örtünmek.
  • Bürünme, örtünme.

tezmil

  • Gizlemek. Bir şeyi elbiseye sarmak. Esvaba sarınıp bürünmek.
  • Örtü.

timsal-i mücessem / timsâl-i mücessem

  • Cisimleşmiş, maddî yapıya bürünmüş örnek, nümune.

tuhuha

  • Hamurun ekşimesi.

turunci / turuncî / ترنجى

  • Turuncu. (Farsça)

ukul-ü nuraniye erbabı

  • Nuranî akıl sahipleri; akıl yoluyla manevî hakikatlerin nuruna ulaşan kişiler.

ulum-u arziye / ulûm-u arziye

  • İnsanların bilgi ve tecrübelerinin ürünü olan ilimler.

ümniyye

  • Umut, ümid.
  • Arzu, istek, talep.
  • Niyet, kuruntu.

unab

  • Büyük burun.
  • Akıl.
  • Karın.

ünafi

  • Büyük burunlu kimse.

ünuf

  • Henüz daha yedirilmemiş olan çayır.
  • (Tekili: Enf) Burunlar.

vahim

  • (Vehm. den) Vehmeden, kuran, kuruntulu.

vahime / vahîme

  • Kuruntu veren his.

vakt-i nüzul

  • İnme zamanı, yağmurun yağma zamanı.

veci

  • Güzel, hoş, lâtif. Uygun, münasib.
  • Bir kavmin büyüğü, reisi.
  • Hürmetli insan.
  • Sultan huzuruna girenler.
  • Makam ve şeref sâhibi.

vedk

  • Yağmur. Yağmurun damlaması.
  • Alışıp üns ve ülfet etmek. Yakın olmak.

vehel

  • Vehim, kuruntu.

vehham

  • Aşırı derecede vehimli, kuruntulu, şüpheci.
  • Vehimli, kuruntulu.

vehhamlık

  • Kuruntu etme, aşırı vehimli olma.

vehim / وهم / وَهِمْ

  • Zan, şüphe, kuruntu.
  • Belirsiz korku, kuruntu.
  • Kuruntu.
  • Kuruntu. (Arapça)
  • Kuruntu.

vehm / وهم

  • Vehim, kuruntu.
  • Kuruntu, gerçekte olmayan bir şeyi var diye düşünme.
  • Kuruntu. (Arapça)

vehm-alud / vehm-âlud

  • Vehimli, kuruntu dolu.

vehm-i mahz

  • Tam bir kuruntu, zan, şüphe.

vehm-nak / vehm-nâk

  • Vehimli, kuruntulu. (Farsça)

vehmetmek

  • Vehme kapılmak, kuruntulanmak.

vehmi / vehmî / وهمى / وَهْم۪ي

  • Kuruntuya dayalı, evham üstüne kurulmuş. (Arapça)
  • Kuruntulu.
  • Kuruntuya âit.

vehmiyyat / vehmiyyât

  • (Tekili: Vehmiyye) Vehimler, kuruntular.

vehmnak / vehmnâk / وهمناک

  • Kuruntulu. (Arapça - Farsça)

vely

  • Birbiri ardı sıra gelme. Tâkib etme.
  • Çıkma. Olma.
  • Yaz yağmurundan sonra olan yağmur.
  • Yakınlık.

verh

  • Hamurun kendini koyuverip sülpülmesi.

vesvese / وسوسه / وَسْوَسَه

  • Kuruntu, gereksiz kaygı.
  • Kuşku, kuruntu, tereddüt.
  • Kuruntu, şüphe.
  • Zararlı olan şüphe, kuruntu.
  • Şübhe. Tereddüt. Kuruntu. Aslı olmayan ihtimaller.
  • Kuruntu. (Arapça)
  • Kuruntu.

vesvese-i medeniyet

  • Medeniyetin vesvesi, kuruntusu.

vesvese-i şeyatin / vesvese-i şeyâtîn

  • Şeytanların verdiği şüphe ve kuruntular.

vesvese-i şeytan

  • Şeytanın kalbe düşürdüğü şüphe, asılsız kuruntu.

vesvese-i siyasiye

  • Siyasî şüphe ve kuruntular.

vesvesedar / vesvesedâr

  • Vesveseli, kuruntulu. (Farsça)

veyl

  • Vay haline, yazık, hüzün ve hüsran. Cehennemde bir çukurun adı.

zahf

  • (Çoğulu: Zuhuf) Ayaklarını sürüyerek yürüme. Sürünerek yürüme.
  • (Çocuk) emekleme.
  • Askerin, düşmana karşı emekliyerek ilerlemesi.

zahif

  • Nişandan beri düşen ok.
  • (Çoğulu: Zâhifât) Yılan gibi karnı üzerine sürünerek yürüyen.

zahife

  • (Çoğulu: Zevâhif) Sürüngenler, (yılan gibi) yerde sürünenler.

zaman-ı tereddüt ve evham

  • İnsanların şüpheye düştüğü ve kuruntulara kapıldığı dönem.

zat-ı nuru'l-envar / zât-ı nuru'l-envâr

  • Bütün nurlar Kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan nurların nuru, Allah.

zelef

  • Burnun küçük ve ucunun, gerisine eşit olması. (O burun sahibine "ezlef" derler) (Müe: Zülefâ)

zemim

  • Burun suyu, sümük.
  • Koç ve teke zekerinden akan bevl.
  • Koyun emziğinden akan süt.

zenen

  • Burundan sümük akıp durmak.

zerneb

  • Turunç kokusu gibi güzel kokan bir ot.
  • Fercin dışarısında olan et.

zevahif

  • (Tekili: Zâhife) Yerde sürünerek yürüyen hayvanlar, sürüngenler.

zıhrıt

  • Koyun ve deve burunlarından akan sümük.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın