LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te urmak ifadesini içeren 473 kelime bulundu...

medeniyyet

  • Memleketleri îmâr edip, insanları râhat ve huzûra kavuşturmak.

adk

  • Vurmak, darp.

afs

  • Hapsetmek.
  • Deve sürmek.
  • Arkasına ayağıyla vurmak.

aks / عكس

  • Yansıma, akis. (Arapça)
  • Aksetmek: Yansımak, vurmak. (Arapça)

andem

  • Tıb: Kanı durdurmak için kullanılan bir çeşit reçine.

aremet

  • Savurmak için dövülüp toplanmış harman.

azad etmek / âzâd etmek

  • Serbest bırakmak, hürriyetine kavuşturmak, kölelikten kurtarmak.
  • Serbest bırakmak, hürriyetine kavuşturmak.

bade / bâde

  • Şarap, içki. Kadeh. (İçkinin her çeşiti haramdır, büyük günahtır. İnsan sağlığına zararları ilmî bir gerçektir. Aile, cemiyet hayatı ve ahlâk için de yıkıcıdır. İçkiden ve içenlerden uzak durmak gerekir.) (Farsça)

becc

  • Yarmak.
  • Vurmak.

bedavet

  • Çölde oturmak, Bedevilik.

bedh

  • Vurmak, darp.
  • Âcizlik.
  • Aşikâre olmak, aleniyyet, açıklık.

bek'

  • Birbiri ardınca şiddetle vurmak.
  • Karşılayıp istikbâl etmek.

beltah

  • Kişi nefsini yere vurmak.

berheme

  • Gözünü kıpırdatmadan bir şeye bakıp durmak.

berkaa

  • Dört ayak üstüne durmak.

bess

  • İçindekini açığa vurmak.
  • Neşretmek, yaymak.
  • Ayırmak.
  • Dert, keder.
  • Merak.

betv

  • Durmak, ikamet.

bevaşe

  • Çiftçilerin harman savurmakda kullandıkları çatal şeklindeki tahta kürek, yaba.

bezec

  • (Çoğulu: Bezecât) Boyun çekmek.
  • Laf vurmak.
  • Kuzu, hamel.

bezg

  • Yarmak, şakk.
  • Neşter vurmak.

bila-tevakkuf / bilâ-tevakkuf

  • Duraksamadan, durmaksızın.

bülud

  • Mukim olmak, ikamet etmek, oturmak.
  • Köhne olmak, eskimek.
  • Meclise geç gelmek.

ca'f

  • Atmak, yere vurmak.

ce'cee

  • Geri durdurmak.
  • Deveyi suya çağırmak.
  • Eşek boncuğu denilen bir boncuk.

çeç

  • Hububat elenen kalbur. (Farsça)
  • Harman savurmakta kullanılan yaba. (Farsça)

celd

  • Lügat mânası, deri üzerine vurmaktır.
  • Fık: Muhsen olmayan mükellef zâni veya zâniyenin muayyen uzuvlarına vech-i mahsus üzere değnek veya kamçı ile vurmaktır. Bu ceza, mücrimin cildi yani derisi üzerine tatbik edildiği cihetle "celde" adını almıştır.

celh

  • Doldurmak, dolu olmak.

celse

  • Bir meclis veya mahkeme hey'etinin toplanmalarından tâtile kadar olan müzakere müddeti.
  • Bir def'a akd-i meclis etmek. Oturuş, bir def'a oturmak.

cemed

  • Dondurmak.
  • Buz, kar.

ceşm

  • Meşakkatli iş buyurmak, zor bir iş söylemek.

ceşş

  • Dövmek.
  • Kırmak.
  • Vurmak, darp.
  • Bir nesneyi pâk etmek, temizlemek.

cilse

  • Bir çeşit vurmak.

cim secavendi / cim secâvendi

  • Kur'ân-ı Kerim'deki durma yerlerinden biri. Bu secâvendde durmak veya geçmek caizdir.

cüşu'

  • Durmak, kıyam.
  • Huruç etmek, çıkmak.
  • Hafif yay.

cüsum

  • Kuşun, uyuması vaktinde göğsünü yere koyup çömelmesi. Çömelip oturmak.
  • Uykuda gelen ağırlık. Kâbus.
  • Oturmak.

da'daa

  • Koyunu ve keçiyi çıkarıp sürmek.
  • Sallamak.
  • Bir kimseye "güzel dur" demek.
  • Miktarı çok olsun diye depretip çevirmek ve doldurmak.

da's

  • Cimâ etmek.
  • Süngü ile vurmak.
  • Az olan nesne ve eser.

dad

  • Doldurmak.

dafn

  • Ayakla tekme vurmak ve atmak.

dakk

  • Vurmak.
  • Çekmek. Çok yemekten dolayı vücudun ağırlaşması.
  • Kapı çalma.

dakk-ı bab etmek

  • Kapıyı vurmak, kapıyı çalmak.

dakr

  • Vurmak, darb.

darb

  • (Çoğulu: Durub-Edrub) Vurmak, vuruş, çarpmak.
  • Beyan etmek.
  • Seyretmek.
  • Nev, cins.
  • Benzer, nazir.
  • Eti hafif olan.

de'z

  • Boğmak.
  • Bir şeyi doldurmak.

deb'

  • Vurmak, darb.

dehn

  • Değnekle vurmak.
  • Yağmurun, yeri ıslatması.
  • Bir şeyi yağlamak.
  • Bir kimseye münâfıkane muâmele etmek.

dekk

  • (Çoğulu: Dekeke) Vurmak.
  • Dökmek.
  • Parça parça etmek. Delil.

dekke

  • Ufalanmak. Pâre pâre olmak.
  • Vurmak, döğmek.
  • Seki, sofa.

delk

  • Oğuşturmak. El sürtmek. Oğmak.

dellallık etmek / dellâllık etmek

  • İlân etmek, başkalarına duyurmak.

delz

  • Vurmak, darb.

demg

  • Başı, dimağa erişinceye kadar yarmak. Dimağa vurmak.
  • Güneşin sıcaklığı dimağa tesir etmek.

derpiş / derpîş / درپيش

  • Göz önünde. (Farsça)
  • Derpîş edilmek: Göz önünde bulundurulmak. (Farsça)
  • Derpîş etmek: Göz önünde bulundurmak. (Farsça)

din

  • Allahü teâlânın insanları dünyâ ve âhirette râhat, huzûr ve seâdete (mutluluğa) kavuşturmak için peygamberleri vâsıtasıyla bildirdiği yol, emirler ve yasaklar.

efih

  • Bir adamın beynine vurmak.

efruz

  • (Efruhten: Tutuşturmak, ziyalandırmak mastarının emir kökü) Şule. Aydınlatıcı. Parıltı. (Farsça)

elhan / elhân

  • Sesi mûsikî perdelerine uydurmak için, mânâ bozulacak şekilde, harfleri ve kelimeleri değiştirerek, sesi alçaltıp yükselterek, çeneyi oynatarak okumak. Lahn'in çokluk şeklidir.

elibab

  • Durdurmak. Lâzım olmak.

ell

  • Hastanın inlemesi.
  • Harbe ile vurmak.
  • Sürmek. Sâfi.
  • Sür'at etmek, hız yapmak.

ezem

  • Ağzını yumup oturmak.
  • Sabretmek.
  • Yemekten ve içmekten men'etmek.
  • Isırmak.
  • Gayret etmek.
  • Bükmek.

fat'e

  • Vurmak.
  • Yarmak.
  • Cimâ etmek.
  • Yere vurmak.

fatv

  • Bir şeye el ile vurmak.
  • Cimâ etmek.

fe's

  • İki yüzlü balta.
  • Balta ile vurmak.

fecr-i ati / fecr-i âtî

  • Gelecekteki fecr. 1908 meşrutiyet inkılâbından sonra Servet-i Fünun mecmuası etrafından toplanan bir kısım gençlerin kurmak istedikleri ekolün (cemiyetin) adıdır.

fely

  • Bit toplamak.
  • Şiirin ince mânâlarını çıkarmak.
  • Kesmek.
  • Kılıç ile vurmak.

ferman etmek

  • Buyurmak.

fermayiş

  • Emretmek. Buyurmak. (Farsça)

fesa

  • Eskimek.
  • Vurmak.

feşg

  • Dağıtmak.
  • Vurmak.

feşh

  • Başına el ile vurmak.

feverana getirmek

  • Kaynatıp fokurdatmak; coşturmak.

fina / finâ

  • Şehir kenarı, büyük mezarlıklar (fabrika, mektep, kışlalar) ve kasabadakilerin harman yapmak, hayvan koşturmak, eğlenmek için devamlı kullandıkları yerler.

fırışka

  • Bütün yelkenleri camadana vurmaksızın kullanabilmeğe münasib olan rüzgâr hakkında söylenilen bir tabirdir. Bu rüzgârın, saniyedeki sür'ati 5-12 metredir.

gafk

  • Hücum etmek, vurmak.
  • Birbiri ardınca cima etmek.

galat-ı tahakkümi / galat-ı tahakkümî

  • Bir kelimenin gerek lâfzı ve gerekse mânası itibariyle herkesin kullandığı gibi kullanılmaması.Bu, başlıca üş şeyden olur:1- Nazımda vezne uydurmak için bir kelimenin telâffuzunu değiştirmek, hecesini uzatmak ve kısaltmak yahut harfini gizlemek.2- Çeşitli mânâları olan bir kelimeyi meşhur olmayan bi

garz

  • Doldurmak.
  • Noksan etmek, noksanlaştırmak.

gırajova ateşi

  • Tar: Eskiden kale müdafaalarında hücum edenlere karşı ve deniz savaşlarında düşman gemilerini tutuşturmak için kullanılan ve su ile sönmeyen bir cins ateş. Balmumu, kükürt, ispirto, kâfuru karmasından ibarettir. Bu ya doğrudan doğruya tutuşturulur veya buna batırılmış yuvarlak yün parçaları ateşlene

grev

  • İşçilerin isteklerini işverene kabul ettirmek için, işlerini hep birlikte bırakmaları.İslâmiyette işçi hakları çok ciddi korunmakla beraber, grev ve benzeri hareketlere başvurulması istenmez. Çünki grev, millî gelire zarar verdiği gibi, sosyal grupları doğurmakla boğuşmalarına ve dolayısıyla da mill (Fransızca)

habc

  • Vurmak, darbetmek.
  • Devenin ot yemekten dolayı karnının şişmesi.
  • Vurmak.

habih

  • Ağaçla vurmak.
  • Bölmek.

habt

  • Şiddetli vurmak. Önünü görmeyerek körcesine basıp yürümek.
  • Yanılmak, unutmak, hatâ etmek.
  • Fesada vermek.
  • Hiç umulmayan birisinden yardım istemek.
  • Cin çarpmak.

hadar

  • Mukim olmak, ikâmet etmek, oturmak.

hadb

  • Vurmak, darb etmek.
  • Deriyi etiyle ayırmak.
  • Isırmak.
  • Yalan söylemek.
  • Uzunluk.

haiz / hâiz / حائز

  • Sahip, bulunduran. (Arapça)
  • Hâiz olmak: Bulundurmak, sahip olmak. (Arapça)

hakm

  • Atın ağzına gem vurmak.

hal'

  • Debbâğların dibâgat ettikleri derinin kazıntısı.
  • Vurmak.
  • Men etmek, engel olmak.
  • Hediye vermek, atâ etmek.
  • Cima etmek.

hali / hâlî / خالى

  • Boş. (Arapça)
  • Hâlî kalmak: Geri durmak. (Arapça)

halka-i zikir

  • Tasavvufta, zikir esnasında daire şeklinde oturmak.

halvethane

  • Yalnızca ibadet etmek ve çile doldurmak için kapanılan yer.

hank

  • Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
  • Bir şeyi çiğneyip damağıyla ezmek.
  • Davarın ağzına gem vurmak veya urgan koymak.

harm

  • Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
  • Davara yük vurmak.
  • İşinde çabuk çabuk olmak.
  • Udul etmek.
  • Kat'etmek.

hasa

  • Saymak.
  • Taş atıp vurmak.

hasıl-ı bilmasdar / hâsıl-ı bilmasdar

  • Hakiki müessirden hâsıl olan fiildir. Kendi sebeb ve şartlarından meydana gelen şey. Meselâ: Bir şeye vurmak, masdardır; o vurmaktan hâsıl olan ses çıkmak, hâsıl-ı bilmasdır'dır. Tüfek atarak bir adamı öldürmekte tüfek atmak fiili, masdar: adamın ölmesi ve tüfeğin sesi çıkması da hâsıl-ı bilmasdar'd

hat'et

  • Vurmak, darb.
  • Düşürmek.
  • Cima etmek.

hatd

  • Durdurmak. İkâmet.

hatemkari / hatemkârî

  • Bir sathın "yüzeyin" üzerine süs şekilleri oyarak meydana getirilen boşlukları, o satha benzeyen başka bir madde veya mâdenle doldurmak suretiyle yapılan tezyinât.

hatt

  • Bir şeyi yukarıdan aşağıya indirmek.
  • Ucuzlatmak.
  • Cilâ vurmak.
  • Bırakmak.

hayse-beyse

  • İleri gidip geri gelmek, bir halde durmak.
  • Karışıklık.
  • Şiddet ve darlık.

hazf

  • Aradan çıkarma, çıkarılma. Yok etme, silme, ortadan kaldırma, giderme, düşürme.
  • Selâm ve tahiyyatı uzatmayıp kısa kesmek.
  • Mahvetmek.
  • Vurmak.
  • Atmak.

hazk

  • Nişan vurmak.
  • Kuşun terslemesi.

hazz

  • (Çoğulu: Huzuz) Deniz koyunu. (denizde olur)
  • "Vurmak" mânâsına masdar.
  • Duvar üstüne direk koymak.

hebc

  • Vurmak.
  • Ağırlık.

hebenka

  • Ayak parmaklarını dikip ökçesi üzerine oturmak.

hebt

  • Birbiri ardınca vurmak.

heft

  • Hafiflik sebebiyle uçup dağılmak.
  • Hafif mizaçlı olup, her dile geleni söylemek.
  • Vurmak.

hekk

  • şiddetli yağmur.
  • Kılıçla vurmak.

hetr

  • Ağaçla vurmak.

hezk

  • şiddetli gök gürültüsü.
  • Uçurmak.
  • Yuvarlamak.

hezra

  • (Çoğulu: Hezrât) Vurmak.

hezz

  • Vurmak, dövmek.
  • Isırmak.

hid'

  • Koyunlar ürküp dağıldıklarında, onları durdurmak için söylenen bir kelimedir.

hida'

  • Hile. Düzen kurmak. Aldatmak için yapılan oyun.

hıdane / hıdâne

  • Çocuğu kucağa almak, besleyip büyütmek üzere yanında bulundurmak. İslâm nikâhının bozulmasından sonra (ayrılıkta), çocuğu, selâhiyetli (yetkili) olan kimsenin yâni başkası ile evli olmayan annenin belirli bir yaşa gelinceye (oğlan çocuğu yedi, kız ye tişkin oluncaya) kadar yanında alıkoyması ve terb

hımare

  • (Çoğulu: Hamâyir) Ayak üstü.
  • Havuzun etrafına koydukları taş.
  • Avcıların av vurmak için çevrelerine ev gibi dizdikleri taşlar.

hiza / hizâ / حذا

  • Sıra. (Arapça)
  • Hizâya gelmek: (Arapça)
  • Boyun eğmek, itaat etmek, kabullenmek. (Arapça)
  • Sırayı bozmadan durmak. (Arapça)
  • Hizâya girmek: Sıra olmak. (Arapça)

hutta

  • Darp, vurmak.
  • Zor iş.
  • Başın önünde olan saç örgüsü.

i'lan

  • Belli etmek. Yaymak. Herkese duyurmak.
  • Gazetelerde veya sokaklarda duvarlara kâğıt yapıştırarak ticari bir iş, bir adres veya başka bir şeyi herkese bildirme.
  • Açığa vurma, yayma, meydana çıkarma.

iba' / ibâ' / اباء

  • Çekinme, uzak durma, kaçınma. (Arapça)
  • İbâ' etmek: Çekinmek, uzak durmak, kaçınmak. (Arapça)

ibtal-i hiss

  • Duygusunu battal etmek ve uyuşturmak.

ibtina / ibtinâ / ابتنا

  • Bina etme. (Arapça)
  • Dayanma. (Arapça)
  • Bina edilme. (Arapça)
  • İbtinâ etmek: (Arapça)
  • Kurmak. (Arapça)
  • Dayanmak. (Arapça)

ictinab / ictinâb / اجتناب

  • Kaçınma, uzak durma, çekinme. (Arapça)
  • İctinâb etmek: Kaçınmak, uzak durmak, çekinmek. (Arapça)

id'am

  • Direk vurmak.

iddet-i haml

  • Fık: Çocuk doğurmakla biten iddet. Kocası ölen veya boşanan gebe kadının, çocuğun doğmasını beklemesi demektir.

idrac

  • Dercetmek. Dürmek.
  • Bir yazıyı bir yere koydurmak.

ıdtıgan

  • Ayağıyla kendi kendine vurmak.

ifhak

  • Doldurmak.

iflah / iflâh / افلاح

  • Rahata erme, kurtulma. (Arapça)
  • İflâh etmek: Ondurmak, dertten kurtarmak. (Arapça)
  • İflâh olmak: İyileşmek, kurtulmak. (Arapça)

ifşa / ifşâ / افشا

  • (Çoğulu: İfşâât) Duyurmak. Fâşetmek. Meydana çıkarmak. Gizli bir şeyi herkese duyurmak.
  • Açığa vurma. (Arapça)
  • İfşâ edilmek: Açığa vurulmak. (Arapça)
  • İfşâ etmek: Açığa vurmak. (Arapça)

iftikar

  • Yoksulluğunu, fakirliğini açığa vurmak.
  • Çok ihtiyacı olmak.
  • Tevazu'. Alçak gönüllülük.

iglinta'

  • Vurmakla ve sövmekle üstün gelip galebe etmek.

igrak

  • Suya batırmak, boğmak.
  • Kabı doldurmak.
  • Edb: İmkânsız bulunan mübalâğa.

igraz

  • Doldurmak.
  • Taze hamurdan ekmek yapıp misafire yedirme.

ihbat

  • Koşturmak.

ihdaf

  • Gelip çatmak. Karşısına dikilip durmak. Hedef olmak.

ıhdar

  • Kendini gözlemek.
  • Bir yerde durmak, ikâmet.

ihdas / ihdâs / احداث

  • Kurma, oluşturma, meydana getirme. (Arapça)
  • İhdâs edilmek: Kurulmak, oluşturulmak, meydana getirilmek. (Arapça)
  • İhdâs etmek: Kurmak, oluşturmak, meydana getirmek. (Arapça)
  • İhdas olunmak: Kurulmak, oluşturulmak, kon (Arapça)

ihsar

  • (Hasr. dan) Birisini işinden alıkoymak.
  • Fık: Hac için ihrama girmiş bir zâtın, Arafat'ta durmakla ziyaret tavafından; ve umre için ihrama girmiş bir kimsenin de tavaftan men edilmesi. Böyle men edilen zâta "muhsar" denir.
  • Kısaltma, kısalma.
  • Sıkıştırma.

ihsas

  • Hissetmek. Hissettirmek. Açık anlatmadan kapalıca bahsetmek.
  • Bulmak. Görmek. Bilmek. Zannetmek. İdrak etmek. Duyurmak.

ihtiraz / ihtirâz / احتراز

  • Kaçınma, çekinme, uzak durma, geri durma. (Arapça)
  • İhtirâz etmek: Kaçınmak, çekinmek, uzak durmak, geri durmak. (Arapça)

ihtiva

  • İçinde bulundurmak, içine almak, hâvi olmak, şâmil olmak. Bir şeyi toplamak ve korumak.

ihya

  • Diriltmek. Yeniden hayata kavuşturmak. Canlandırmak. Şenlendirmek. Uyandırmak.
  • Gece de uyumayıp çalışmak veya ibâdetle vakit geçirmek.

ika'

  • (Vuku'. dan) Vuku buldurmak. Fena bir şey yapmak. Meydana getirmek. Yetiştirmek. Düşürmek.

ikame

  • Oturtmak. Mukim olmak. Yerleştirmek. İskân eylemek. Bulundurmak. Meydana koymak. Vücuda getirmek. Dâva açmak. Ayağa kaldırmak. Kıyam etmek.

ikamet / ikâmet

  • Bir yerde kalmak. Oturmak.
  • Müezzinin kamet getirmesi.
  • Kâmet. Erkeklerin farz namaza başlamadan önce okuması sünnet olan ezâna benzer sözlerin ismi. Ezândan farkı fazla olarak "Hayyealelfelâh"dan sonra iki defâ "Namaz başladı" mânâsına olan "kad kâmet-issalâtü denir.
  • Oturmak, bir yerde kalmak.

ikna'

  • Kanaat vermek. Râzı etmek. Râzı edilmek. İnandırmak. İnandırılmak.
  • Ayakta iki tarafa bakmadan durmak.

ilan etmek / ilân etmek

  • Duyurmak.

ilzam

  • Muaraza veya muhakemede delil göstererek muhalifini susturmak, iskât etmek. Söz ve fikirde galibiyet. İltizam ettirmek. İsnad ve isbat etmek.
  • Delil göstererek muhalifi susturmak.

ilzamiyat

  • Bir kimseyi ilzam edip susturmak için söylenen sözler.

imale / imâle

  • Bir tarafa meylettirmek. Bir tarafa eğmek.
  • Benzetmek.
  • Mal vermek.
  • Edb: Bir heceyi vezne uydurmak için uzatarak okumak.
  • Bir tarafa meylettirmek, bir tarafa eğmek.
  • Bir heceyi vezne uydurmak için uzatarak okumak.

imtina / imtinâ / امتناع

  • Kaçınma. (Arapça)
  • İmtinâ etmek: Kaçınmak, geri durmak. (Arapça)

inhidar

  • İnişe inme.
  • Vurmakla derinin şişmesi.

intac / intâc / انتاج

  • Sonuçlandırma. (Arapça)
  • Doğurma. (Arapça)
  • İntâc etmek: (Arapça)
  • Sonuçlandırmak. (Arapça)
  • Doğurmak. (Arapça)

intisab

  • (Nasb. dan) Dikilip durmak.
  • Yükseğe kaldırmak.
  • Bir mansaba tayin olunmak.
  • Gr: Kelimenin mansub olması

iraz etmek

  • Yüz çevirmek, uzak durmak.

irşad

  • Doğru yolu göstermek. Akli ve kalbi, mukni ve te'sirli eserler veya sözlerle gafletten uyandırıp hidâyet yolunu göstermek. Cadde-i kürba-yı Kur'aniye yolunda selâmetle devam ettirmek. Allah'a ibadet ve itaata kavuşturmak. Veli bir zâtın, bir kimsenin hidâyete ermesine vesile olması.

iş'al

  • Şulelendirmek. Yaymak, alevlendirmek. Tutuşturmak. Parlatmak. Şiddetlendirmek.

işaa

  • Bir haberi yaymak, duyurmak. Bir şeyin şuyuuna, yayılmasına sebeb olmak.

işaa etmek / işâa etmek

  • Haber yaymak, herkese duyurmak.

isabet

  • Ecir, mükâfât, karşılık vermek.
  • Doldurmak.

işba'

  • Doyurmak, açlığı gidermek. Doymak.
  • Fiz: Bir sıvının içinde, belli bir cisimden eriyebilecek en çok miktarın erimiş bulunması.
  • Edb: Arap nazmında, kafiye veya vezin zaruretinden dolayı kelimeye bir harf ilâve etme.

iskan / iskân

  • Yerleştirmek. Bir yeri mesken yapıp oturmak.
  • Sâkin.

iskat / iskât / اسكات

  • Sükût ettirmek. Cevap veremiyecek hâle getirmek. Susturmak.
  • Kandırmak, râzı etmek.
  • Susturma. (Arapça)
  • İskât etmek: Susturmak. (Arapça)

iskat etmek / iskât etmek

  • Susturmak.

ıslihmam

  • Ayak üstüne durmak.

isma'

  • İşittirmek, sesini duyurmak, bir sözü istenilen yere ulaştırmak.

işmam

  • Hafif olarak duyurmak, koklatmak. Hissettirmek.
  • Kibirden dolayı başı dik yürümek.
  • Tecvidde: Bir harfe zamme veya kesre vermek ve bunu hafifçe hissettirmek. Harfin sesini genizden hissettirmek, biraz duyurmak, harfi çıtlatmak.

istibraz

  • Meydana çıkarmak, açığa vurmak.

ıstıham

  • Ayak üstüne dikili durmak.

istihdaf

  • Hedef edinmek, hedef saymak.
  • Hedef gibi karşıda durmak.
  • Erişilmek istenilen netice ve gaye.

it'am

  • Yemek yedirmek. Doyurmak. Taam vermek.

ıtla'

  • Tulu ettirmek, zuhur ettirmek, doğdurmak.

ıtrak

  • Sükût etmek, susmak. Gözünü yere dikip bakıp durmak.

ittihad-ı hakiki / ittihad-ı hakikî

  • Gerçek anlamda birlik oluşturmak.

ittika' / ittikâ'

  • Dayanmak. Yaslanmak.
  • Oturmak.

izaat

  • İlân etmek, açığa vurmak. Sesle neşriyat yapmak.

izhar / izhâr / اظهار

  • Gösterme. (Arapça)
  • İzhâr etmek: Göstermek, belli etmek, açığa vurmak. (Arapça)

kafh

  • Başa vurmak.
  • İçi boş olan şeyi vurmak.

kafy

  • Uymak.
  • Kafasına vurmak.

kaly

  • Et ve buğday kavurmak.
  • Buğz, adavet, düşmanlık.

kam'

  • Kahretmek. Zelil etmek.
  • Zabtetmek. Ezmek. Kırmak.
  • Hasta etmek.
  • Başına vurmak.
  • Bir sese kulak verip dinlemek.
  • Ağzı dar olan bir şeyin içine huni ile akıcı maddeyi koymak.
  • Huni.

kamer

  • Gökteki ay. Hilâl.
  • Ay ışığında uyumayıp uyanık durmak.

kameriyye

  • Çardak. Bahçelerde, mehtaplı gecelerde oturmak üzere yapılıp, etrâfı sarmaşık v.s. çiçeklerle örtülü bulunan yer. Küçük köşk.

kamet / kâmet

  • Kalkmak, ayakta durmak; farz namazlardan önce okunması sünnet olan ve ezana benzeyen sözler.

kar'

  • Vurmak. Çakmak. Kapı çalmak.
  • Savt. Avâz. Ses.
  • Kabak.
  • Gülsuyu kabı.
  • Eti soyulmuş kemik.

kas'

  • Bir şeye el ayası ile vurmak.
  • Gidermek.
  • Tahkir etmek, küçümsemek.

katb

  • (Katub) Daim çatık çehreli, ekşi yüz.
  • Bir kimseyi darıltmak, gücendirmek.
  • Birikmek, biriktirmek, doldurmak.
  • Dolu çuval taşımak, götürmek için hazırlamak.
  • Arslan.

kaveme

  • (Kavme) Namazda, rükudan kıyama kalkıp, bir kere "Sübhâne Rabbiyel Azim" diyecek kadar durmak.

kavm

  • (Kavim) Bir peygambere tâbi ve bağlı insan topluluğu. Aralarında dil, âdet, örf, kültür birliği olan cemâat, topluluk. Millet. Bir işe başlamak.
  • Pazar kurmak.
  • Müşteri ile anlaşmak.

kavme

  • Namaz kılarken rükûdan kalkıp uzuvlar hareketten kesildikten sonra en az bir kerre sübhânallah diyecek kadar ayakta durmak.

kebc

  • Davarı durdurmak için dizginini çekmek.

keffaret-i yemin

  • Yaptığı bir yemine sadık kalmayıp bozan bir müslümana lâzım gelen keffâret demektir ki: Muktedir ise, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya câriye azad etmekten; muktedir değil ise, on fakiri akşamlı sabahlı doyurmaktan veya on fakire birer parça libas giydirmekten; bu üç şeyden birine muktedir ol

kehd

  • Ayağı yere vurmak.

kemc

  • Atı dizgini ile durdurmak.

kes'

  • El veya ayak ile bir nesnenin arkasına vurmak.
  • İttibâ etmek, tâbi olmak.
  • Yemen'de bir kabile adı.

kesm

  • Doldurmak.
  • Ağzına alıp kırmak.

kev'

  • Vurmak.
  • Korkmak.

keysan

  • Ayakla bir kimsenin dübürüne vurmak.
  • Özür, mâzeret.

kıyam / kıyâm

  • Ayakta durmak. Ayağa kalkmak.
  • Ayaklanmak. İsyan.
  • Ölümden sonra tekrar dirilmek.
  • Bir işe başlamak, devam etmek.
  • Satılan bir mal hakkında müşteri ile anlaşıp kararlaşma.
  • Canlanmak.
  • Kıyâmet günü (mânâsına da gelir).
  • Namazın iftitah tekbiri
  • Ayakta durmak. Namazın içindeki farzlardan birisi.

küfr

  • Örtmek mânâsınadır. Kalbe âit bir sıfattır. Hak dini inkâr edip, hakkı inkâr edene ve gizleyene "kâfir" denilir. Kâfirliğin sıfatı küfürdür.
  • Allaha inanmamak. Hakkı görmemek. İmansızlık.
  • Allaha (C.C.) yakışmıyan sıfatlar uydurmak. Müslümanlığa uymayan şeylere inanmak.

kurfusa

  • Mak'adı üstüne oturup dizlerini karnına yapıştırıp iki kolunu baldırları üstüne kavuşturmak.

kuud

  • Cülus. Oturmak.
  • Namazın oturarak kılınan kısmı. Secdede iken kalkıp oturmak.

laalik

  • Doğrulukla kalkıp durmak.

lahn

  • Hatâ etmek, doğrudan sapmak. Çoğulu elhândır.
  • Tecvîd ilminde, tecvîd kâidelerine uymamaktan doğan okuyuş hatâsı. Fıkıh kitablarında namaz kılanın namazın farzlarından olan kırâette yaptığı hatâ zelletül-kârî adı altında incelenmiştir.
  • Tegannî, sesi mûsikî perdelerine uydurmak için, mâ

lakk

  • Vurmak.

lat'

  • Yalamak.
  • Ayağıyla bir kimsenin belinden aşağısına vurmak.

lath

  • El ayasıyla vurmak.

latm

  • Karıştırmak. Yapıştırmak.
  • Tokat vurmak.

lebn

  • Vurmak.

lebz

  • Vurmak.
  • Yemek.

ledm

  • Taşı taşla vurmak.
  • Yere düşen taştan çıkan ses.
  • Kaftana yama vurmak.
  • Defetmek, kovmak.

leds

  • Yalamak.
  • Davarın ayağına nal vurmak.
  • Yırtık dikmek.

lefa

  • Vurmak.
  • Soymak.

lefehan

  • Vurmak.

lefh

  • Yakmak.
  • Vurmak.
  • Fakirlik, fakir.
  • İflas.
  • Tavşancıl kuşu.
  • Karga.

leht

  • Vurmak.
  • Atmak.

lehz

  • Vurmak.
  • Dürtmek.
  • Karıştırmak.

lek'

  • Vurmak.

lekm

  • Yumrukla vurmak.

lekz

  • Vurmak.

lemk

  • Yazmak.
  • Bozmak, mahvetmek.
  • Vurmak.

lesa'

  • Kolayca çocuk doğurmak.

lesb

  • Vurmak.
  • Yalamak.
  • Yapışmak. Cem'etmek, toplamak.

lesm

  • İlzam etmek, susturmak.

let'

  • Atmak.
  • Doğurmak.
  • Cima etmek.

lühab

  • Ateş alevlenmek.
  • Işıklanmak, şule vermek.
  • Ateşi yakıp tutuşturmak.

lümah

  • Tokatla vurmak.

magna

  • Durmak.

mahc

  • Cima etmek.
  • Kovayı azıcık çekip yine dolsun diye suya vurmak.

mahn

  • Kuyudan su çıkarmak.
  • İmtihan etmek.
  • Bahşiş vermek.
  • Vurmak.

makt

  • Vurmak.

mantıki kıraet / mantıkî kırâet

  • Acele etmeyerek fakat imlâ kaidelerine dikkat ederek, yâni virgüllerde biraz, noktalı virgüllerde biraz daha durmak, teâcüb ve istifhamları anlatmak, muhaverelerde konuşanların sözlerini ayırmak suretiyle okumaktır.

mas'

  • Davarın kuyruğunu salması.
  • Vurmak.
  • Parlamak.

math

  • El ile vurmak.
  • Yalamak.
  • Birbiri ardınca sulamak.

mayıh

  • (Çoğulu: Mâha) Kova doldurmak için kuyu içine inen kişi.
  • Bahşiş veren, atâ eden.

medn

  • Durmak, ikamet.

mekd

  • Azlık.
  • İkamet, oturmak.

mekr

  • Bir kimseye, hiç beklemediği, ummadığı yerden hîle yapmak, tuzak kurmak sûretiyle zarar vermeye çalışmak.
  • İstidrâc yâni Allahü teâlânın bir kimseye bir müddete kadar devamlı olarak hakkında hayırlı olmayan nîmetler verip, onun da bunu Allahü teâlânın bir lütfu ve ihsânı, tuttuğu yolu

mela'a / mela'â

  • Meşveret.
  • Cemaat. Güruh.
  • Bir kavmin ileri gelen mes'uliyetli şahısları.
  • Huy, ahlâk.
  • Doldurmak.

melk

  • Dalkavukluk.
  • Yumuşaklık yapmak.
  • Mahvetmek.
  • Yıkamak.
  • Emmek.
  • Vurmak.

men'

  • Yasak etmek. Durdurmak. Bırakmamak. Bir şeyi diriğ etmek, esirgemek.

men-i muhakeme

  • Muhakemeyi durdurmak, muhakemeye lüzum görmeyip menetmek.

merh

  • Un yoğurmak.
  • Deriye ve gövdeye yağ sürmek.
  • Yağ ile oğmak.
  • Bir yeşil ağaç.

meşn

  • Kamçı ile vurmak.
  • Deri yüzmek.

met'

  • Vurmak.
  • Çekmek.

meth

  • Yerinden koparmak ve çıkarmak.
  • Cima. Tohum bırakmak için çekirgenin kuyruğunu yere sokması.
  • Vurmak ve uzaklaştırmak.

metn

  • Sağlam ve sert yer.
  • Yüksek yer.
  • Her nesnenin yüzü, üstü, arka ve ortası.
  • "Vurmak ve seyr" mânâsına mastar.
  • Bir yazının tamamı. Yazının aslı veya sureti.

mezr

  • (Mezra) Zarif adam.
  • Bir kimseye düşmanlık etmek.
  • Parmakla çimdiklemek.
  • Su kırbasını tamamen doldurmak.
  • Tadını anlamak için biraz ağzına almak, içmek.

mi-zenend

  • (f. Fiil) Söylüyorlar, vuruyorlar. " : Zeden" vurmak" masdarındandır.

mücameat

  • Karşılıklı iyi ilişkiler kurmak.
  • Cinsî münasebette bulunmak.

müdafaa

  • Bir hücuma ve zarar veren bir harekete karşı durmak. Def'etmek. Savmak.
  • Düşman hücumunu men'etmek.
  • Mahkemede: İddiacının dâvasını def' edecek bir surette bir iddia dermeyân etmek, beyânatta bulunmak.

muhazat

  • Aynı hizâda bulunmak, karşı durmak, karşı olmak.

mükabese / mükâbese

  • Çukur doldurmak.

mukam

  • Durduracak mekân. İkamet mevzii.
  • Durmak, ikamet.

mukatane

  • Mukim olmak, oturmak, ikamet etmek.

mukatele

  • (A, uzun okunur) Birbirini vurmak, öldürmek. Vuruşmak, kavga, döğüş.

mukavemet

  • Karşı durmak, dayanmak. Karşı koymak. Muhalefetle kıyam etmek.

mükud

  • Durmak veya durdurmak.

mümaşat

  • Birlikte hoş geçinmek.
  • Bir maslahat yolunu takib etmek.
  • Meslek işlerinde tesviye, tervic ve idare etmek.
  • Karışmamak.
  • Başkalarının zarar vermeyen fikirlerine uyarcasına hareket etmek ve sulh u salâh üzere durmak. Uygunluk.

münasebet peyda etmek

  • İlgi kurmak.

müracaat / مراجعت

  • (Rücu'. dan) Geri dönmek.
  • Baş vurmak, izin almak için veya bir iş için alâkadarlarla görüşmek.
  • Mütalâa istemek, danışmak.
  • Başvuru. (Arapça)
  • Geri dönüş. (Arapça)
  • Müracaat etmek: (Arapça)
  • Başvurmak. (Arapça)
  • Geri dönmek. (Arapça)

müracaat etmek

  • Başvurmak.

müşte

  • Yumruk, muşta. (Farsça)
  • Birine vurmak için ele veya parmaklara geçirilen demirden yapılmış âlet. (Farsça)
  • Kunduracıların deriyi vurarak inceltmekte kullandıkları maden tokmak. (Farsça)

müvalefe

  • Birbiriyle üns tutmak, dostluk kurmak.

müvanese

  • Üns tutmak, dostluk kurmak.

nağme

  • Sesi mûsikî perdelerine uydurmak. Tegannî.

nahs

  • Vurmak.

nakr

  • Oymak, kazmak. Taş oymak.
  • Kuşun yem toplaması.
  • Vurmak.
  • Sıklık vermek.
  • Ağaç üstüne nakşetmek.
  • Tanbur çalmak.
  • Üflemek.
  • Dille ıslık çalmak.
  • Parmak çıtlatmak.

naks

  • Nakletmek.
  • İfsad etmek, bozmak.
  • Evmek. Acele etmek.
  • Kimseye lâkap takmak.
  • Ayıplamak.
  • Kilise çanını çalmak. Çan çalmak, çana vurmak.

nakur

  • Sur gibi ağızla üflenerek çalınan boruya denir. Nakr; vurmak ve didiklemek mânalarına geldiği gibi, boru çalmak mânasına da gelir. Çünkü boru çalındığı zaman, içinden hava tazyiki ile didiklenmiş olacağı gibi, dışından da o ses, çarptığı kulakları didikleyeceği cihetle boruya "minkar" mânasıyla alâk

nazar-ı dikkate almak

  • Dikkate almak, göz önünde bulundurmak.

necl

  • (Çoğulu: Encâl) Oğul, evlât, çocuk.
  • Kuşak, nesil, sülâle.
  • Atmak.
  • Ayak ucuyla vurmak.
  • İstihrac etmek, meydana çıkarmak.
  • Yerden çıkan su.

nefh

  • Rüzgâr esmek.
  • Güzel kokunun yayılması. Kokmak.
  • Vurmak.
  • Def'etmek, kovmak.
  • Vuruşmak, kat'etmek.

nehb

  • Yağma, yağmacılık, çapul.
  • At oynatmak, koşturmak.
  • Kahr ile bir kişinin malını elinden almak.

nehz

  • Durmak, kıyam.
  • Def'etmek, kovmak.
  • Yakın olmak.
  • Berkitmek için devenin memesine eliyle vurmak.
  • Dolması için kovayı suya vurmak.
  • Vurmak. Dövmek.
  • Haykırmak.

nek'

  • Dizine ayağın arkasıyla vurmak.
  • Def'etmek, kovmak.

nekt

  • (Çoğulu: Nikât) Süngüyü yere vurmak.
  • Taan etmek, çekiştirmek.

nekz

  • Vurmak.
  • Kovmak, def'etmek.
  • Yılan sokmak.
  • Azalmak.
  • Suyun, yer tarafından emilmesi.

nesg

  • Gitmek.
  • Almak.
  • Ağaç kesildiğinde çıkan su.
  • Vurmak.
  • Dürtmek.

neşr

  • Neşretmek, yaymak, bir haberi fâşetmek, herkese duyurmak, şâyi kılmak.
  • Başıboş cemaat.
  • Bulutlu günde yel esmek.
  • İzhar etmek.
  • Katetmek.
  • Mecnun veya hastaya duâ yazmak veya okumak.

netc

  • Doğurmak.

nezk

  • Yaramaz söz.
  • Süngü ile vurmak.

nida

  • Nida etmek: Seslenmek.
  • Nidâ eylemek: Seslenmek, duyurmak.

nübüvvet

  • Peygamberlik; insanları Allahü teâlânın beğendiği yola kavuşturmak, onlara doğru yolu göstermek için Allahü teâlâ tarafından seçilmiş kimselere verilen peygamberlik vazîfesi.

nütac

  • Doğurmak.
  • Gebe devenin karnındaki yükü.

piş-i nazara getirmek

  • Göz önünde bulundurmak.

ra'b

  • Doldurmak.
  • Efsun, (sihir yapanlar okurlar.)

rabt / ربط

  • Bağlama. (Arapça)
  • Rabt edilmek: Bağlanmak, tutturulmak. (Arapça)
  • Rabt etmek: Bağlamak, tutturmak. (Arapça)
  • Rabt olunmak: Bağlanmak, tutturulmak, ilişkilendirilmek. (Arapça)

radd

  • Süt ile pişmiş hurma.
  • Vurmak, dövmek.

rağm

  • (Ragm) Bir şeyden hoşlanmayıp kerih görmek. Bir işi birisine zor ile tutturmak. Züll ve hakaret. Kahretmek.

rak'

  • Kaftana yama vurmak. Elbiseyi yamamak.

raptetmek

  • Bağlamak, tutturmak, ilişkilendirmek. (Arapça - Türkçe)

rath

  • Yoğurmak.
  • Yumuşak etmek, yumuşatmak.

rats

  • El ayasıyla vurmak.

rebs

  • El ile vurmak.

rebt

  • Şişmek.
  • Terbiye etmek.
  • Uyusun diye çocuğun yan taraflarına yab yab vurmak.

refs

  • Ayakla vurmak.

rekb

  • Atlılar alayı, süvari takımı.
  • Diz ile vurmak. Dizi vurmak.

rekk

  • İlzâm etmek, susturmak.
  • Birbiri üstüne bırakmak.

rekl

  • Ayağıyla vurmak.

rekz

  • Harıl harıl ayak ile tepmek. Hayvana tekme ile vurmak. Kakıvermek.
  • Kaçmak. Seğirtmek, koşmak.
  • Hicret. Gaza.

remh

  • Süngü ile vurmak.
  • Tekme vurmak.

remk

  • Durmak, ikâmet.
  • Boz renk.

renevna

  • Dâim sâkin olmak, devamlı durmak.

rifas

  • Ayakla vurmak, tepmek.

rübud

  • Dâim.
  • Yüreğin oynaması.
  • Durdurmak.
  • Hapsetmek.

rücun

  • Mahbus olmak, hapsolunmak.
  • Bir yere durmak.

rümuk

  • Durmak.
  • İkamet etmek, oturmak, mukim olmak.

saf'

  • Sille vurmak, tokat atmak.

sahh

  • şiddetinden kulaklar tutulan çığlık.
  • Sağlam bir şeyle vurmak.
  • Cemetmek, toplamak.

şahn

  • Doldurmak.
  • Sürüp reddetmek.

sak'

  • Horozun ötmesi. Bir kimseye vurmak.
  • Udul etmek, geri dönmek, vazgeçmek.

sakb

  • (Çoğulu: Sukub) İnce, uzun.
  • Ev ortasında olan direk.
  • İçi boş olmayan kuru cisme vurmak.
  • Yakınlık.

sakk

  • (Çoğulu: Sukuk-Sıkâk-Esak) Kitap.
  • Kapı yapmak.
  • Vurmak, darbetmek.

sakme

  • Şiddetle ve kakarak vurmak.

sald

  • Kaypak taş.
  • Taş gibi çok dayanıklı şey.
  • Dağa çıkmak.
  • Şiddetle ellerini yere vurmak.

salk

  • Şiddetli ses.
  • Vurmak.
  • Hâmile kadının ağrısı tutup bağırması.

salt

  • Bileyi taşı.
  • Kişinin kendi öz kızı.
  • Erkek ismi.
  • Geniş alın.
  • Vurmak mânâsına mastar.

samm

  • Sağır olmak.
  • Şişenin ağzını tıkamak.
  • Katı, sağlam ve sert madde.
  • Vurmak.

sarat

  • Suyun çok durmaktan dolayı renginin ve kokusunun değişmesi.

saykal vurmak

  • Cilâ vurmak, parlatmak.

sebat

  • Yerinden oynamamak, dayanmak. Kararlı olmak.
  • Sözde durmak, ahde vefâ etmek. İman ve İslâmiyete hizmette, Allah'a ibadet ve taatta sâbit ve berkarar olmak.
  • Bir meslekte, meşru bir kanaatte veya bir fikirde kararlı bulunmak, sağlamlık göstermek.

sebt

  • (Çoğulu: Esbât-Sübut-Esbüt) Rahat etmek.
  • Boyun vurmak.
  • Saç sarkıtmak. Bir çeşit deve yürüyüşü.
  • Cumartesi günü.
  • Şaşırmak, hayrette kalmak.
  • Çok zeki, dâhiye.
  • Başı tıraş etmek.

secr

  • Kızdırmak.
  • Doldurmak.
  • İnleyerek çağırmak.

sedh

  • Döşemek.
  • Uçuk hastalığı.
  • Bir nesneyi açıp yaymak ve arkası üstüne bırakmak.
  • Deve çökertmek.
  • Kırba doldurmak.

sefy

  • Savurmak. Saçmak.

sektedar / sektedâr

  • Sektedâr etmek: Durdurmak, sekteye uğratmak.

semavi din / semâvî din

  • İnsanları dünyâ ve âhirette seâdete, mutluluğa kavuşturmak için, Allahü teâlâ tarafından gösterilen yol.

serd

  • Sözü muttasıl ve güzel bir eda ile söylemek.
  • Halkaları birbirine geçirmek.
  • Delmek.
  • Dikmek.
  • Vurmak.

şesasa

  • şiddet.
  • Yaramazlık.
  • Sığır üstüne yük vurmak.
  • Kuru ve sert yer.
  • Acele.

seth

  • Bir kimsenin arkasına vurmak.

seva

  • Mukim olmak, ikamet etmek, oturmak.
  • Zayıf olmak.

şilak

  • Cima etmek.
  • Vurmak.
  • Kulağı uzunlamasına yarmak.

şis'

  • (Çoğulu: Şüsu') Nâline tasma vurmak.
  • Nâlin tasması.

siyonist

  • (Kudüs'ün eski adı olan Sion. dan) Filistin'de bağımsız bir Yahudi devleti kurmak isteyen. Yahudi fikrinin taraftarı. Bir şeyi Yahudilerin gaye ve menfaatına göre değerlendiren. Yahudilik.
  • Yahudi dinine giren.

sübut

  • Sâbit, berkarar ve pâyidar olup durmak. Oynak ve müteharrik olmamak. Kat'i olarak meydana çıkmak. Sâbit oluş.

şühus

  • Yüksek olmak.
  • Bir yerden bir yere gitmek.
  • Gözünü bir yere dikip hareket ettirmeden ve kapağını açıp yummadan durmak.
  • Bir hâdisenin meydana gelmesinden dolayı acı çekip kararsız olmak.

sükun / sükûn

  • Durgunluk, hareketsizlik. Durmak, kesilmek.

ta'dil-i erkan / ta'dil-i erkân / ta'dîl-i erkân

  • Fık: Namazın bütün rükünleri, esaslarını usulüne uygunca yerine getirerek ve namazın tertib ve düzeninin hakkını vererek kılmak. Meselâ : "Secdeyi sükunetle yerine getirmek ve iki secde arasında "Sübhânallah" diyecek kadar doğrularak oturmak. Kıyamda ve rüku'dan sonraki kıyamda sükunet üzere olmak v
  • Namazda rükûda, secdelerde, kavmede (rükûdan kalktıktan sonra ayakta durmada) ve celsede (iki secde arasında oturmada) her âzâ hareketsiz olduktan sonra bir miktar durmak.

ta'kibat / ta'kîbât / تعقيبات

  • Kovuşturma. (Arapça)
  • Ta'kîbat yapmak: Kovuşturmak. (Arapça)

ta'miye

  • (Amâ. dan) Körletme. Kör etme.
  • Kapalı şekilde anlatmak.
  • Edb: Ebced hesabiyle düşürülen bir tarihin, hesabı doldurmak için çıkartılacak veya eklenecek sayılarını işaret etme.

ta'n

  • Hoş görmemek. Kötülemek. Birisinin ayıp ve kusurlarını beyan etmek.
  • Küfretmek.
  • Muhalifin iddialarını çürütmek.
  • Vurmak.
  • Duhul etmek, dâhil olmak, girmek.

ta'ric

  • Meyletmek, eğilmek.
  • Bir nesne üzerinde durmak.
  • Çıkıntı. Tümsek peyda etme.

ta'rik

  • Şaraba biraz su katmak.
  • Kovayı doldurmak.
  • Terletmek.
  • Hastalık veya perhizden dolayı zayıflamak.

ta'til

  • Çalışmağa ara vermek. Çalışmayı durdurmak. İzine başlamak.
  • Kesmek.
  • Muattal bırakmak.
  • Ziynetsiz etmek, süssüz yapmak.
  • Allah'ın sıfatlarını inkâr eden felsefecilerin mesleği.

tagmiz

  • Sıkmak.
  • Gövdesini sıktırıp ovdurmak.

tagzin

  • Hışım etmek, kızmak.
  • Buruşturmak.

tahamür

  • Uyuşturmak.
  • şarap yapmak.

tahavvüs

  • Bahadırlık, kahramanlık.
  • Sefer niyyetiyle bir yerde durmak.

tahayyül

  • (Çoğulu: Tahayyülât) Hayale getirmek. Hayalde canlandırmak. Fikir kurmak.

tahdir

  • (Hader. den) Örtülendirme, örtülü bulundurma.
  • Uyuşturmak.

tahl

  • Durmakla değişen su.

tahmer

  • Sıçramak.
  • Doldurmak.

tahmis

  • Ateşte kızdırıp kavurmak.
  • Kahve kavrulan ve satılan yer.

tahrir

  • Yazmak. Yazılmak. Kaydetmek.
  • Hürriyete kavuşturmak.

tahtit

  • Zayıflık.
  • Kurmak.
  • Pare pare etmek, parçalamak.

takadu'

  • Birbirine süngü ile vurmak.

takaud

  • Oturmak.

takaus

  • Durdurmak. Sonraya bırakmak.

takavüm

  • Dövüşmek, vuruşmak. Birbiriyle cenge durmak.

takris

  • Soğutmak.
  • Dondurmak.

tardiye

  • Red olundurmak.

tarf

  • Göz, bakış, nazar. Göz ucu.
  • Soyu temiz kimse.
  • Her şeyin nihayeti, sonu.
  • Göz kapaklarını yummak veya oynatmak.
  • Göze bir şey dokundurmakla yaşartmak.
  • Koz: Menazil-i Kamer'den bir menzil adı. (Kamer menzillerinden birisinde aslanın alnını teşkil eden dört

tark

  • Vurmak.
  • Dövmek.
  • Yünü ve pamuğu ağaçla vurmak.
  • Bulanık su.
  • İçine deve bevlettiğinden dolayı pislenmiş olan yağmur suyu.
  • Vücuttaki gevşeklik.

tasabi

  • Aşkını izhar etmek, muhabbetini açığa vurmak.

tasallut etmek

  • Baskı kurmak, hâkim olmak.

tasamüm

  • Sağırlığa vurmak.

tasavvuf

  • Ahlâk ve kalb ilmi. Kalbi kötü huylardan temizleyip, iyi huylarla doldurmak. Kalbde îmânın vicdânileşmesi, yâni Ehl-i sünnet îtikâdının kalbde sağlamlaşması ve şüphe getirici te'sirlerle sarsılmaması, nefs-i emmâreden doğan tenbelliklerin ve sıkıntıl arın giderilip, ibâdetlerde kolaylık ve lezzet hâ

tasfif

  • (Çoğulu: Tasfifât) (Saff. dan) Sıralama, saf saf dizme.
  • Sağ elinin ayasını sol elinin arkasına vurmak.

taskil

  • Cilâlandırmak. Saykal, cilâ vurmak, cilâ verilmek.

tasmid

  • Hükmetmek. İçini doldurmak.

tasri'

  • Bir beytin iki mısraını da kafiyeli yapma.
  • Bütün mısraları kafiyeli manzume yazma.
  • Yere vurmak.
  • İki parça etmek.

tatbi'

  • Doldurmak.

tatfih

  • Doldurmak.

tatlim

  • Yüzüne eliyle vurmak.

tavzih / tavzîh / توضيح

  • Açıklama. (Arapça)
  • Tavzîh etmek: Açıklamak, açıklığa kavuşturmak. (Arapça)

tazammun / تضمن

  • İçinde bulundurma. (Arapça)
  • Kefil olma. (Arapça)
  • Tazammun etmek: (Arapça)
  • İçinde bulundurmak. (Arapça)
  • Kefil olmak. (Arapça)

te'lis

  • Durdurmak, ikâmet.
  • Yağmurun devamlı yağması.

te'sis / te'sîs / تأسيس

  • Kurma. (Arapça)
  • Temel atma. (Arapça)
  • Kuruluş. (Arapça)
  • Te'sîs edilmek: Kurulmak. (Arapça)
  • Te'sîs etmek: Kurmak. (Arapça)

te'ye

  • Eğlenmek, durmak, oyalanmak.

teassi

  • Muhalefet etmek, karşı gelmek.
  • Sopayla vurmak, asâ ile darbetmek.

tebahbuh

  • Durmaya, oturmaya, girmeye ve çıkmaya kadir olmak.
  • Ortada oturmak.

teberri / teberrî

  • Uzaklaşmak, uzak durmak.

tebkit

  • Tekdir etmek. Azarlamak. Vurmak. Başa kakmak.
  • Delil ve bürhanla galip gelip susturmak.

tebyin / tebyîn

  • Tebyîn etmek: Açıklığa kavuşturmak.

tebzir / tebzîr

  • Elde olanı saçıp savurmak.

tecahüf

  • Darbetmek, vurmak.
  • Üstün gelmek, galebe etmek.

tecalüs

  • Birlikte oturmak.

tecbiye

  • Rüku eder gibi eğilip durmak.

tecyif

  • Korkma, korkutulma.
  • Vurmak.
  • Murdar etmek, pisletmek.

tednih

  • Zayıf görüş.
  • Oturmak, ikamet etmek, mukim olmak.

tefrik

  • Ovdurmak.

teganni / tegannî

  • Sesi mûsikî perdelerine uydurmak için, hareke, harf ve med (uzatma) ilâve etme ve çıkarma yapmak sûretiyle, kelimelerin asıllarını dolayısıyle mânâyı bozarak okuma.

teka'ku'

  • Yaramaz gönüllü olmak.
  • Geri durmak.

tekessül

  • Durmak.
  • Üşenmek. Gevşek davranmak.

telafi

  • Eksik olan bir şeyin yerini doldurmak. Tamamlamak.
  • Ziyanı karşılamak. Zararı ödemek.

telatum

  • Birbiri ile çarpışmak, vuruşmak. (Deniz dalgaları gibi)
  • Birbirine şamar vurmak.

teleccüm

  • Dizgin vurmak.

teleddüm

  • Kaftan eskitmek.
  • Yama vurmak.

telekkü'

  • Tevakkuf etmek, durmak, duraklamak.
  • Bir işe dolaşmak.

telhih

  • Kavuşturmak.

teltim

  • Kuvvetle sille vurmak.

tenafür

  • Birbirinden kaçmak. Ürkmek.
  • Uzağa çekilmek.
  • Bir mes'elenin halli için hâkime başvurmak.
  • Edb: Kulağa hoş gelmeyen hece veya kelimelerin bir arada bulunması.

tenahi

  • Son bulma, bitme, tükenme.
  • Yasağı kabul ile geri durmak.

tenatuh

  • (Hayvanların) birbirlerine süsüşme (si).
  • Birbirine başla vurmak.

tenazük

  • Birbirine süngü ile vurmak.

tenkil

  • Uzaklaştırmak. Tepeleyip sindirmek.
  • Başkalarına ders ve ibret olacak şekilde ceza vermek. Rezil ve rüsvay eylemek.
  • Zincire vurmak.

teravuh

  • Ayakta çok durmak icab ettiği zamanlar, kâh sağ ayak üzerine ve kâh sol ayak üzerine durmak.

terebbu'

  • Bağdaş kurup oturmak.
  • Dört bacaklı olmak.

terettüb

  • Sıralanmak.
  • Gerekmek. Lâzım gelmek. Netice olarak çıkmak.
  • Bir yerde aslâ kımıldamak, bir vecih üzere sâbit ve pâyidar olup durmak.
  • Zuhura gelmek.
  • Muayen sebeblerin, muayyen ve mukannen olan neticeler vermesi.

terfik / terfîk / ترفيق

  • Ayak uydurma. (Arapça)
  • Arkadaş etme. (Arapça)
  • Terfîk etmek ayak: Uydurmak. (Arapça)

terkil

  • Ayağıyla veya tırnağıyla vurmak.

ternik

  • Bir nesneye bakıp durmak.
  • Gözün zayıflaması.

terr

  • Vurmak.
  • Kesmek.
  • Uzak olmak.

terviha

  • (Çoğulu: Teravih) Teravih namazının her dört rekatı.
  • Teravih namazının her dördünden sonra oturmak.

tesbit / tesbît / تثبيت

  • Sağlamlaştırma, tutturma. (Arapça)
  • Kanıtlama. (Arapça)
  • Tesbît edilmek: (Arapça)
  • Tutturulmak. (Arapça)
  • Kanıtlamak. (Arapça)
  • Belirlenmek. (Arapça)
  • Tesbît etmek: (Arapça)
  • Tutturmak. (Arapça)
  • Kanıtlamak. (Arapça)
  • Belirlemek. (Arapça)

tescir

  • Tennur yakmak.
  • Denizi kurutmak.
  • Boşaltmak ve doldurmak.
  • Ağlayarak çağırmak.

teşebbüs etmek

  • Başvurmak, girişmek.

teşehhüd

  • Şehadet getirmek.
  • Namazdaki şehadet miktarı oturmak ve "Et-tahiyyât" okumak.
  • Namazın her ka'desinde (ilk ve son oturuşlarda) ettehiyyâtü duâsını okumak veya bunu okuyacak kadar oturmak.

teşerruk

  • Güneşte oturmak.

teshim

  • Yüzüne kara vurmak.

tesis etmek

  • Kurmak, yapmak.

teşkil / teşkîl / تشكيل

  • Şekillendirme, oluşturma. (Arapça)
  • Kurma. (Arapça)
  • Teşkîl edilmek: Kurulmak. (Arapça)
  • Teşkîl etmek: Oluşturmak. (Arapça)

teşkil etmek

  • Oluşturmak.

tesnid

  • Dayak vurmak.

teşrif

  • Şereflendirmek. Yüksek yere çıkmak. Şeref vermek.
  • Bir yere buyurmak.

tevakkuf / توقف

  • Durma. (Arapça)
  • Tevakkuf etmek: Durmak. (Arapça)

tevessül

  • Allah'ın dergâhına yaklaştıracak amel işlemek.
  • Sarılmak.
  • Baş vurmak.
  • İnanmak.
  • Sebeb tutmak.
  • Hırsızlık.

tevhif

  • Sopa ile vurmak.

tevkif / tevkîf / توقيف

  • Alıkoyma, tutma. Hapis olarak bekletme. Vakfetme.
  • Arafatta mevkaf olan yerde durdurmak.
  • Bir kimsenin koluna bilezik takmak.
  • Durdurma. (Arapça)
  • Kapatma. (Arapça)
  • Tutuklama. (Arapça)
  • Tevkîf edilmek: (Arapça)
  • Durdurulmak. (Arapça)
  • Kapatılmak. (Arapça)
  • Tutuklanmak. (Arapça)
  • Tevkîf etmek: (Arapça)
  • Durdurmak. (Arapça)
  • Kapatmak. (Arapça)
  • Tutuklamak. (Arapça)
  • < (Arapça)

tevlid

  • Çocuğu doğarken almak. Doğurmak. Doğurtmak.
  • Mc: Sebep olmak, vücuda getirmek.
  • Beslemek. Terbiye etmek.

tevlit etmek

  • Doğurmak, meydana getirmek.

tevrik

  • Davarın üstüne oturmak.

tezkit

  • Doldurmak.

tezkiye

  • Doğruluğuna şehadet etmek.
  • Zekât vermek.
  • Zekât almak.
  • Pak ve temiz etmek.
  • Övmek, medhetmek.
  • Birisinin durumu hakkında soruşturmak.

tezriye

  • Savurmak.
  • Koyunun yününü kırkıp arkasında bir miktarını bırakmak.
  • Zelil etmek, kepâze yapmak.

tıhmar

  • Doldurmak.

tilhah

  • Devamlı olarak bir yerde durmak.

tinae

  • Mukimlik, ikamet etmeklik. Ayakta durmak.

tugyan

  • Zulüm ve küfürde çok ileri gitmek. Azgınlık, taşkınlık. Taşkın mizaçlılık.
  • Kan galebe etmesi hali.
  • Resmî devlet kuvvetlerine karşı durmak.
  • Su baskını.

tumaninet / tumânînet

  • Namaz kılarken rükû' ve secdelerde ve kavmede (rükû'dan kalktıktan sonra ayakta durmakta) ve celsede (iki secde arasında oturmada) bütün âzânın (uzuvların) hareketsiz kalması. Sübhânallah diyecek kadar bir miktar durması ise, ta'dîl-i erkândır.

tumur

  • Aşağı sıçramak.
  • Doldurmak.
  • Seyahat edip gitmek.
  • Defnetmek, gömmek.

tünu'

  • Mukim olmak, ikamet etmek, bir yerde oturmak.

ucb

  • (Ucub) Kibir, gurur. Kendini beğenmişlik. Ameline, yaptıkları işe güvenmek.
  • Varlığı nâdir olan şeyi görünce istiğrab etmek hâli.
  • Yabancı kadın taifesiyle beraber oturmak ve konuşmaktan pek hoşlanan.

ufuc

  • (Çoğulu: Afâc) Vurmak.
  • Göden bağırsağı denilen bağırsak.

ülfet / الفت

  • Bir topluluğun din ve dünyâ düşüncelerinde inançlarında birbirlerine uygun olmaları. Dostluk, yakınlık kurmak, kaynaşmak.
  • Dostluk. (Arapça)
  • Kaynaşma. (Arapça)
  • Görüşme, konuşma. (Arapça)
  • Ülfet etmek: (Arapça)
  • Dostluk kurmak. (Arapça)
  • Kaynaşmak, alışmak. (Arapça)
  • Görüşmek, konuşmak. (Arapça)

urca

  • Bir nesnenin üzerine durmak veya üstüne çıkmak.

vakf

  • Bir kimseyi veya bir şeyi alıkoymak, durdurmak. Kımıldatmamak.
  • Hareketten fariğ olmak, imsak etmek. Hapsetmek. Aslâ satılmamak, başka şeye tebdil olunmamak şartı ile bir mülkü Allah yoluna vermek. Menfaatı hayır nevilerinden birisine âit olmak üzere bir mülkü ilelebed vermek.

vakfe

  • Durma; haccın farzlarından olup, Arefe günü Arafat'ta öğle ve ikindi namazından sonra bir miktar durmak.

vasm

  • Utanacak şey.
  • Vurmak. (Liyazon yapmak)

vatan-ı sükna / vatan-ı süknâ

  • Bir misafirin içinde 15 günden az oturmak istediği yerdir. Bu kimse de fıkıhta misafir sayılır.

vats

  • Kazmak.
  • Kırmak.
  • Ayakla yere vurmak.
  • Somak denilen ot.

vefa / vefâ / وفا

  • Sözünde durmak.
  • Sözünde durma. (Arapça)
  • Dostluğu sürdürme. (Arapça)
  • Vefâ etmek: Sözünde durmak, vefa göstermek. (Arapça)

veht

  • (Çoğulu: Vihât) Vurmak.
  • Kırmak.

vekz

  • Vurmak.
  • Def'etmek.
  • Kovmak.

velka

  • (Çoğulu: Velkât) Vurmak.

vels

  • Ahd, yemin, söz. " Az nesne.
  • Vurmak.

vikaf

  • Tevakkuf etmek, vâkıf olmak, durmak.

vilad

  • Doğurmak.

viladet / vilâdet

  • Doğmak, doğuş, dünyaya gelmek, doğurmak. (Veladet galattır)
  • Doğmak, doğuş, dünyaya gelmek, doğurmak.

vücuda getirmek

  • Oluşturmak, meydana getirmek.

za'b

  • Def'etmek, kovmak.
  • Doldurmak.

za'zaa

  • Doldurmak.
  • Ayırmak.
  • Rüzgâra savurmak.

zaden

  • Doğmak, doğurmak. (Farsça)

zahm

  • Galebe etmek.
  • Omuz vurmak.
  • Sıkıştırmak.
  • Tazyik.

ze'c

  • şiddetle emme, yutma.
  • Doldurmak.

zecc

  • Süngünün arkasıyla vurmak.
  • Atmak.
  • Deve kuşunun yelmesi.

zemec

  • Gadap etmek, hiddetlenmek, kızmak.
  • Doldurmak.

zemin hazır etmek

  • Yer hazırlamak, uygun ortam oluşturmak.

zen

  • Vuran, kesen, atan mânalarına gelerek birleşik kelimeler yapılır. (Zeden: Vurmak mastarında emir köküdür) Lâf-zen : Söz atan, lâf atan. (Farsça)

zencere

  • Parmakla fiske vurmak.

zenen

  • Burundan sümük akıp durmak.

zerv

  • Tutup götürmek.
  • Savurmak.
  • Kırıp götürmek.

zevzat

  • Doğurmak.
  • Sür'atle gitmek.
  • Reddedip uzaklaştırmak.