LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te urla ifadesini içeren 458 kelime bulundu...

abad / âbâd / آباد

  • Bayındır, mamûr. (Farsça)
  • Âbâd etmek/eylemek: (Farsça)
  • Mamûr etmek. (Farsça)
  • Zenginleştirmek. (Farsça)
  • Huzur vermek. (Farsça)
  • Âbâd olmak: (Farsça)
  • Mamûrlaşmak. (Farsça)
  • Zenginleşmek. (Farsça)
  • Huzura kavuşmak. (Farsça)

abd-i pür-taksir / abd-i pür-taksîr

  • Kusurlarla dolu kul.

abd-i pürkusur

  • Kusurlarla dolu olan kul.

acizane / âcizâne

  • Âciz olarak. Beceriksizce. Tevâzu ile. (Alçak gönüllülük ifâdesi için söylenir) "Allah'a karşı kusurlarını bilen bir mü'min âcizâne ancak Allah'tan rahmet diler." (Farsça)

afüvv

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Afvı çok olan, günâhlardan, hatâ ve kusurlardan dolayı cezâlandırmayan, günahları affedip amel defterinden silen.

agırra

  • (Tekili: Garîr) Tecrübesizler, safdiller, acemiler.
  • Mağrurlar.

ahlakıyyat / ahlâkıyyât

  • Ahlâk ilmi ve düsturlarını ve bunların vasıflarını ve tatbiklerini inceleyen, öğreten ilim.
  • Ahlâk ve terbiye ile alâkalı ders ve bahisler.

ahz-ı envar / ahz-ı envâr

  • Nurları alma, kabul etme.

akalliyet

  • (Ekalliyet) Azlık. Azınlık.
  • Bir ülkede hâkim unsurların haricinde olan ve ekseriyet teşkil edemiyen insanlar.

aktar / aktâr

  • (Tekili: Kutr) Kuturlar. Çaplar. Dâirenin merkezinden geçen doğru hatlar.
  • Her taraf.
  • Güzel kokulu yağlar vesaire satan adam. Güzel kokular tâciri.
  • Ecza, ilâç satan adam.
  • Mahalle aralarında bazı baharatla iğne, iplik vesaire satan satıcı.
  • Kuturlar, çaplar, dairenin merkezinden geçen hatlar, bölgeler, taraflar. Her taraf.

alavere

  • Vapurlara kömür vermek için bordaya kurulan kademeli iskele.
  • Tulumbanın basıp emme suretiyle işlemesi.
  • Herc ü merc. Karışıklık, kargaşalık.
  • Bir şeyin elden ele verilerek veya atılarak aktarılması.

alem-i anasır / âlem-i anâsır

  • Unsurlar âlemi; elementler, atomlar dünyası.

anasır / anâsır / عناصر / عَنَاصِرْ

  • Unsurlar, elementler.
  • (Tekili: Unsur) Unsurlar. Bir şeyin meydana gelmesine sebeb olan temel esaslar. Elementler.
  • Unsurlar, elemanlar, kavimler.
  • Unsurlar.
  • Unsurlar, elemanlar. (Arapça)
  • Unsurlar.

anasır-ı arziye / anâsır-ı arziye / عَنَاصِرِ اَرْضِيَّه

  • Dünyadaki unsurlar, elementler.
  • Yeryüzündeki unsurlar.

anasır-ı asliye / anâsır-ı asliye

  • Temel unsurlar, ana maddeler.

anasır-ı esasiye / anâsır-ı esasiye

  • Esas unsurlar, temel konular.

anasır-ı garaz / anâsır-ı garaz

  • Hınç ve düşmanca niyeti meydana getiren unsurlar, kin sebepleri.

anasır-ı gayr-ı müslime / anâsır-ı gayr-ı müslime

  • Müslüman olmayan unsurlar (azınlıklar).

anasır-ı islamiye / anâsır-ı islâmiye

  • Müslüman unsurlar, milletler.

anasır-ı külliye / anâsır-ı külliye / عَنَاصِرِ كُلِّيَه

  • Büyük unsurlar; toprak, hava, su, ateş.
  • Külli ve dünyanın her tarafından yayılmış bulunan unsurlar.
  • Umûmi unsurlar.

anasır-ı maneviye / anâsır-ı mâneviye

  • Mânevî unsurlar.

anasır-ı muhtelife / anâsır-ı muhtelife

  • Çeşitli unsurlar.

anasır-ı saire / anâsır-ı saire

  • Diğer unsurlar.

anasır-ı tabayi / anâsır-ı tabâyi

  • Tabiattaki unsurlar; dağ, taş, deniz vs. gibi.

anasır-ı zahiriye / anâsır-ı zahiriye

  • Görünen unsurlar; toprak, ateş, hava, su.

arif-i münevver / ârif-i münevver

  • Nurlanmış ve mesleğinin mütehassısı olmuş ve aklı ile beraber kalbi de nurlanmış âlim. Arif-i Billâh.

asar-ı pür-envar / âsâr-ı pür-envâr

  • Nurlarla dolu eserler.

asar-ı pürnur / âsâr-ı pürnûr

  • Baştan başa nurlarla dolu olan eserler.

ases

  • Asâyişin muhafazası için geceleri dolaşan ve şimdiki polis vazifesini gören memurlar.

ashab-ı kalem / ashâb-ı kalem

  • Kalem ashabı. Memurlar.

ashab-ı suffa / ashâb-ı suffa

  • Suffa ehli. Bunlar, Hz. Peygamberin (A.S.M.) mescidine bitişik üstü örtülü, etrafı açık bir yerde otururlardı ve orada yaşarlardı. Bu zatların yaşayışları ve hâlleri din hizmeti, hayatı bakımından büyük değer taşımaktadır. Bütün hayatları Peygamberimiz'in (A.S.M.) yanında bulunarak Kur'ânın en yükse

ashab-ı uhdud / ashâb-ı uhdûd

  • Cenab-ı Hakka imân ve itâat edenleri çukurlara doldurup yakan veya sopa ile döven, fir'avn gibi zâlim kimseler.

aşk-ı kimyevi / aşk-ı kimyevî

  • Fıtrî meyil ve alâka. Kimyevî unsurlar arasında birbirlerine karşı olan cazibe ve birleşme meyelanları ki; birer İlâhi emir ve kanunlardır.Fransızcası: Affinite (afinite) dir.

asla ve mutlaka zarar iras etmez / asla ve mutlaka zarar îras etmez

  • Bir meselenin temelinde ve özünde olan unsurlara kesinlikle ve hiçbir şekilde zarar vermez.

atyan

  • (Tekili: Tîn) Çamurlar, balçıklar.

ayet-i nuriye-i hasbiye / âyet-i nuriye-i hasbiye

  • "Hasbünallahu ve ni'me'l-vekîl (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.)" âyetinin mertebeleri, nurları.

ayet-i pür-envar / âyet-i pür-envâr

  • Nurlarla dolu âyet.

ayn-ı zat-ı akdes / ayn-ı zât-ı akdes

  • Bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Allah'ın bizzat kendisi.

azamet-i envar / azamet-i envâr

  • Nurların büyüklüğü.

bab harcı

  • Mahkemelerde kadıların, naiblerin, mal ve mukataa kalemlerinde bulunan memurların aldıkları bir nevi harç.

balapervaz

  • Yüksekten uçan.
  • Kendini olduğundan yüksek makamda gösterip gururlanan.

barani / bârânî

  • Çivit mavisi renginde, Osmanlılar zamanında Selânik'te dokunan bir cins çuha. Yeniçeri ve Acemi oğlanlarına aralık ve ocak (erbain) aylarında verilen yağmurluk bârâniden yapılırdı. Yağmurluk, yağmurdan muhafaza eden şey. (Farsça)
  • Yağmurla ilgili. (Farsça)

barem

  • Devlet memurlarının aylıklarını tasnif ve tanzim eden, miktarlarını gösteren sistem veya cetvel. (Fransızca)

barı

  • (Farsça: Bârû) Etrafı surlarla çevrilmiş yer.

batar

  • Çok kibirlenme, gururlanma.
  • Haksızlık etme. Başkasının hakkını çiğneme.
  • Çok sevinme.

bedreka / بدرقه

  • Uğurlama, yolcu etme. (Farsça)
  • Kılavuz. (Farsça)

beraat satışı / berâât satışı

  • Zekât toplayan âmillerin (memurların), köylüden alacakları zekât ve uşrun cins ve miktârını gösteren ve berâât adı verilen senedlerin satışı.

berekat / berekât

  • Bolluklar, uğurlar, hayırlar.

berekat-ı kelamullah / berekât-ı kelâmullah

  • Allah kelâmının verdiği feyizler, bolluklar, uğurlar.

berzah

  • İki âlemin arası. Kabir. Dünya ile âhiret arası.
  • Perde.
  • Sıkıntılı yer.
  • İki yer arasındaki geçit.
  • Mani'a, engel,. Ölen insanların ruhları kıyamete kadar berzah âleminde bulunurlar. Berzah büyük ve mânevi bir âlemdir. Dindar olup cennetlik olanlar, berzah âlemin

betar

  • Çok fazla sevinmek.
  • Hayret.
  • Dehşet.
  • Tekebbürlenmek, gururlanmak.

bevasir

  • (Tekili: Bâsur) Mayasıllar, basurlar.

bilisan-ı anasır / bilisan-ı anâsır

  • Unsurların, elementlerin diliyle.

burhan-ı münevver

  • Nurlanmış güçlü delil.

bürokrasi

  • Hükûmet dairelerinde aşırı kırtasiyecilik, muamele çokluğu. İşlerin yürütülmesinde şekilciliğin ve idarî işlemlerin ağır basması hâli. Devlet görevlilerinden meydana gelen zümre veya sınıf. Memurlar sınıfı. Bürokrasi, her çeşit rejimde tahakküm vasıtası olmaktadır. Oysa İslâmiyet'te devlet makamları (Fransızca)

cahf

  • Tekebbürlenmek, kibirlenmek, gururlanmak.

cefh

  • Fahirlenmek, mütekebbirlenmek, gururlanmak, kibirlenmek.

celevat

  • (Tekili: Cilve) Cilveler. Hüsn-ü zuhûrlar.

cemh

  • Gururlanmak, kibirlenmek.

cihad-ı manevi / cihad-ı manevî

  • İlim, fikir, istiğfar gibi manevi unsurlarla din düşmanlarına karşı koymak.

cihad-ı maneviye / cihâd-ı mâneviye

  • İlim, fikir, dua gibi mânevî unsurlarla din düşmanlarına karşı mücadele.

daire-i tenvir

  • Nurlandırma dairesi, aydınlatma alanı.

daire-i tenviriye

  • Nurlandırma dairesi, alanı.

davlumbaz

  • Çarkları yandan olan vapurlarda çarkların döndükleri yerleri örtmek için vapurun iki tarafında bulunan iki büyük yarım daire.

dekele

  • Sıvı balçık. Kuvvetleriyle gururlanıp sultanın emrine uymayan kavim.

desatir / desâtir

  • (Tekili: Düstur) Düsturlar, kaideler.
  • Düsturlar, prensipler, kurallar.
  • Düsturlar, ilkeler.

desatir-i akliye / desâtir-i akliye

  • Aklın düsturları, prensipleri.

desatir-i aliye / desatir-i âliye

  • Yüksek ve ulvi düsturlar ve kaideler.

desatir-i fıtrat / desâtir-i fıtrat

  • Fıtrata, yaratılışa ait düsturlar, prensipler.

desatir-i hareket

  • Hareket düsturları.

desatir-i hikmet / desâtir-i hikmet

  • Hikmet düsturları. Hikmet ve maslahatın iktiza ettirdiği kaideler.
  • Hikmet düsturları; İlâhî gaye ve faydanın prensip ve kaideleri.

desatir-i hikmet-i sübhaniye / desâtir-i hikmet-i sübhâniye

  • Her türlü kusur ve noksandan yüce olan Allah'ın hikmet düsturları, prensipleri.

desatir-i ilm-i ilahi / desâtir-i ilm-i ilâhî

  • Allah'ın ilminin düsturları, prensipleri.

desatir-i ilmiye / desâtir-i ilmiye

  • İlmin düsturları, kuralları.
  • İlmin düsturları. İlmin icab ettirdiği kaideler.

desatir-i islamiye / desâtir-i islâmiye

  • İslâma ait kaide ve düsturlar.
  • İslâmiyetin düsturları, prensipleri.

desatir-i islamiyet / desatir-i islâmiyet

  • İslâmiyetin düsturları.

desatir-i kudsiye / desâtir-i kudsiye

  • Kudsî düsturlar, mukaddes prensipler.

desatir-i muazzama / desâtir-i muazzama

  • Muazzam, çok büyük düstûrlar, prensipler.

desatir-i rabbaniye / desâtir-i rabbaniye

  • Besleyen, yetiştiren, verdiği nimetlerle varlıkları terbiye eden, idaresi ve tasarrufu altında bulunduran Allah'ın düsturları, prensipleri.

desatir-i saadet-i dareyn / desatir-i saadet-i dâreyn

  • Dünya ve âhiret mutluluğunun düsturları, kanunları.

desatir-i tarikat / desâtir-i tarikat

  • Tarikat düsturları, prensipleri.

diliran / dilirân

  • (Tekili: Dilir) Bahadırlar, cesurlar, cesaretliler, yiğitler, yürekliler.

dürzi

  • (Çoğulu: Düruz) Suriye'nin güneyi ile Ürdün ve İsrâil'de yaşayan ve sonradan Araplaşmış olan bir kavimdir. Arapça konuşurlar. Dalâlet fırkalarından en bâtıl yolda olan bir fırkadır.

düztaban

  • Tıb: Ayak tabanı düz olan kimse. Böyle kişiler çabuk yorulurlar ve hızlı yürüyemezler. (Türkçe)

e'zar

  • Özürler. Kusurlar. Bahaneler.

ebtal

  • (Tekili: Battâl) Yiğitler, cesurlar, döğüşken erler.

ebu eyyub-il ensari / ebu eyyub-il ensarî

  • Sahabe-yi Kiramdan olup Halid bin Zeyd-i Hazrecî diye de anılır. Hicretten sonra Peygamberimize (A.S.M.) ilk mihmandârlığı yapmış idi. Hicretin 50. yılında pir-i fâni olduğu halde teberrüken Kostantiniyye'nin fethine azimet eden İslâm ordusu ile harbe iştirak etmiş, İstanbul surları dışında şehid ol

ecnad

  • (Tekili: Cünd) Cündler, askerler, erler, neferler, taburlar.

ecza-i asliye / eczâ-i asliye

  • Vücudda temel teşkil eden parçalar ve kısımlar, unsurlar.

ecza-yı kainat / ecza-yı kâinat

  • Kâinatın unsurları, kısımları.

eczahane-i kudsiye-i kur'aniye / eczahane-i kudsiye-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın yüce, yüksek ve bütün kusurlardan uzak eczahanesi.

edfa

  • (Edfâk) Beli kamburlaşıp bükülmüş kimse.
  • Uzun boynuzlu keçi.
  • Kanadı uzun kuş.

efruhte

  • Şu'lelenmiş, parlamış, ziyalanmış, nurlanmış, ışıklanmış, aydınlanmış. (Farsça)
  • Yanmış, tutuşmuş. (Farsça)

egvar

  • (Tekili: Gavr) Dipler, çukurlar, kuyular. Sonlar, uçlar.

ehlivelayet / ehlivelâyet

  • Velîler, erenler, kalbi nurlanmış müminler.

ejah

  • Vücutta ve bilhassa ellerde çıkan ufak urlar, siğil, sivilce. (Farsça)

ekele

  • (Tekili: Âkil) Çok yiyenler, oburlar, pisboğazlar.

ektar

  • (Tekili: Keter) Haysiyetler, onurlar, şerefler, şanlar, ünvanlar, soylar. Nesebler, dereceler, mertebeler.

emtar

  • (Tekili: Matar) Yağmurlar.
  • Yağmurlar.

envar / envâr / انوار / اَنْوَارْ

  • (Tekili: Nur) Nurlar, ışıklar, aydınlıklar. Maddi veya mânevi karanlıktan kurtarmaya vâsıta olanlar.
  • Nurlar, aydınlıklar.
  • Nurlar.
  • Nurlar.
  • Nurlar.

envar-ı azime / envâr-ı azîme

  • Büyük, nurlar, aydınlıklar.

envar-ı binihaye-i kur'aniye / envâr-ı bînihaye-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın sonsuz nurları.

envar-ı esmaiye / envâr-ı esmâiye

  • İlâhî isimlerin nurları.

envar-ı esrar / envâr-ı esrar

  • Sırların nurları, bilinmeyen gizli şeylerin ışıkları.

envar-ı hakaik / envâr-ı hakaik

  • Hakikatlerin nurları, aydınlığı.

envar-ı hakaik-i kibriya / envâr-ı hakaik-i kibriyâ

  • Cenâb-ı Hakka ait nurlar.

envar-ı hakikat / envâr-ı hakikat

  • Hakikat nurları, ışıkları.

envar-ı hidayet / envâr-ı hidayet

  • Hidayet nurları.

envar-ı hüsün ve cemal / envâr-ı hüsün ve cemâl

  • Güzellik nurları.

envar-ı icad / envâr-ı îcad

  • Yoktan var etme nurları.

envar-ı ilahi / envâr-ı ilâhî

  • Cenâb-ı Hakkın ihsan ettiği nurlar.

envar-ı iman / envâr-ı iman

  • İman nurları.

envar-ı imaniye / envâr-ı imaniye

  • İman nurları, aydınlıkları.

envar-ı imaniye ve tesbihiye / envâr-ı imaniye ve tesbihiye

  • Tesbihat ve imandan kaynaklanan nurlar.

envar-ı islamiye / envâr-ı islâmiye

  • İslâmiyetin insanlığı aydınlatan nurları.

envar-ı islamiyet / envâr-ı islâmiyet

  • İslâmiyet nurları.

envar-ı kudsiye-i esma / envâr-ı kudsiye-i esmâ

  • Allah'ın isimlerinin mukaddes nurları.

envar-ı kudsiye-i esmaiye / envâr-ı kudsiye-i esmâiye

  • Allah'ın isimlerinin mukaddes nurları.

envar-ı kur'aniye / envâr-ı kur'âniye

  • Kur'ân'ın nurları.

envar-ı marifet / envâr-ı marifet

  • Bilme ve tanıma nurları.

envar-ı marifetullah / envâr-ı mârifetullah

  • Allah'ı bilmenin ve tanımanın nurları.

envar-ı muhammediye / envâr-ı muhammediye

  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (a.s.m.) saçtığı nurlar, yaydığı ışıklar.

envar-ı müşrika / envâr-ı müşrika

  • Parlayan nurlar.

envar-ı nimet

  • Nimet nurları.

envar-ı resail / envâr-ı resâil

  • Risalelerin nurları.

envar-ı şeriat

  • İslâmın nurları.

envar-ı tevfik-i ilahi / envâr-ı tevfik-i ilâhî

  • Allah'ın yardımı ve başarıya ulaştırmasındaki nurlar.

envar-ı tevhid / envâr-ı tevhid

  • Allah'ın birliğini gösteren nurlar, ışıklar.

envar-ı vücud / envâr-ı vücud

  • Varlık nurları; Rabbiyle olan bağdan ortaya çıkan varlık nurları, ışıkları.

envar-ı vücudiye / envâr-ı vücudiye

  • Varlığa ait nurlar.

envar-ı vücut / envâr-ı vücut

  • Varlık nurları.

erkan / erkân

  • Temel unsurlar, ileri gelenler.

erkan-ı alem / erkân-ı âlem

  • Maddî âlemin temel unsurları.

erkan-ı azime-i kainat / erkân-ı azîme-i kâinat

  • Kâinattaki büyük temel unsurlar, varlıklar.

erkan-ı kainat / erkân-ı kâinat

  • Kâinatı oluşturan temel unsurlar.

ervah-ı neyyire ashabı / ervâh-ı neyyire ashâbı

  • Nurlu ruh sahipleri; manevî âlemlerdeki nurlara ulaşan büyük zâtlar.

esasat-ı teçhiziye

  • Donanım unsurları ve kuralları.

esbat

  • Rahatlar, huzurlar.
  • Haftanın son günleri.

eser-i pürnur

  • Nurla dolu eser.

eşerr

  • Çok fazla sevinmek.
  • Tekebbürlük etmek, gururlanmak.
  • Çok şerli. En kötü ve şerli.

estağfirullah

  • Allahü teâlâdan hatâ ve kusurlarımı bağışlamasını dilerim, mânâsına; mübârek, kıymetli bir söz.

esvar

  • (Tekili: Sur) Surlar, hisarlar, kaleler, kal'alar.
  • Ziyafetler, şölenler.

evcar

  • İçinde gizlenmek için avcılar tarafından yapılan siperler, çukurlar.

evhal

  • (Tekili: Vahal) Sıvalar, balçıklar, çamurlar.
  • Mekânlar, hâneler, evler, durulacak veya oturulacak yerler.

eza

  • Ticarette kaybetme, zarar etme.
  • Kibir ve gururunu bıraktırma.
  • Sıkıntı, eziyet, zulüm, cevr, sitem, renc, incinmek. İnsanın kerih görüp mahzun olduğu şey.
  • Hayır ve sadaka yoluyla mal vermede gururlanmak. Tetavül etmek.

fahrul islam

  • Mavera-ün Nehir'deki Hanefî fukahasının meşhurlarındandır. Hicri 482 tarihinde Semerkant'ta vefat etmiştir.

fakir-i pür-taksir / fakir-i pür-taksîr

  • Kusurlarla dolu fakir anlamına gelen, tevazu ifadesi olarak "ben" yerine kullanılan ifade.

fakir-i pürkusur

  • Kusurlarla dolu muhtaç anlamında, tevazu ifadesi olarak "ben" yerine kullanılan söz.

faktör

  • Bir neticeyi meydana getiren unsurlardan her birisi. Amil. (Fransızca)
  • Bir sonucu oluşturan unsurlardan her birisi.

fekahe

  • Latife etmek, şaka yapmak.
  • Gururlanmak, tekebbürlenmek.

felsefe

  • Yunanca (Philosophos)dan Arapçalaşmış. Feylesofların mesleği.
  • İlm-i hikmet.
  • Maddeyi, hayatı ve bunların çeşitli tezâhürlerini, sebeblerini, ilk unsurları ve gaye cihetinden inceleyen fikri çalışma ve bu çalışmaların neticelerini toplayan ilim.
  • Herkesin hususi fikri. M

fevaid-i tenvir / fevâid-i tenvir

  • Aydınlatmanın, nurlandırmanın faydaları.

fezayıh / fezâyıh

  • Suç ve hatalar, kusurlar.

fihhir / fihhîr

  • Çok gururlanıp fahirlenen kimse.

fıkarat / fıkarât / فقرات

  • Fıkralar. (Arapça)
  • Bölümler. (Arapça)
  • Omurlar. (Arapça)

fıkarat-ı kataniye / fıkarât-ı kataniye

  • Tıb: Bel omurları.

fıkarat-ı rakabiye / fıkarât-ı rakabiye

  • Tıb: Boyun omurları.

forsa

  • Buharlı gemilerin icadından evvel yelkenli gemilerde kürek çekmeğe mahkum harp esirleri. Bunlar, kaçmamaları için birer ayakları güvertelere çakılı bulunurlardı. Ayaklarından bağlı olmaları münasebetiyle bunlara payzen namı da verilirdi. Bununla birlikte payzen tabiri, daha çok cürüm ve cinayet erba

füruz

  • Parlatan. Nurlandıran. (Farsça)

gafir

  • Mağfiret eden, kusurları örten, afveden Allah (C.C.)

gafur-ur rahim

  • Kusurları örten, adâletle en ziyade merhamet eden Cenab-ı Hak (C.C.). Mü'minlerin kusurlarını affederek muhafaza eden.

garabil

  • (Tekili: Gırbâl) Delikleri iri olan elekler, kalburlar.

garaz-ı külli / garaz-ı küllî

  • Genel hedef, bütün unsurları içine alan kapsamlı gaye.

garra

  • Parlak. Beyaz. Güzel. Şa'şaalı.
  • Kur'an'ın kudsi nurlarının parladığı Medine-i Münevvere'nin bir ismidir.

gayr-ı meş'ur

  • Şuursuz, bilinçsiz; şuurla bağlantısı olmayan, farkedilmeyen.

gays

  • İmdad. Yardım.
  • Yağmur.
  • Yağmurla meydana çıkan çayır.

geylani / geylanî

  • Seyyid Abdulkadir-i Geylanî, Gavs-ül A'zam, Gavs, Kutub gibi mecâzi nâm ile bilinen bu zât (Hi: 470-561) yılları arasında yaşamış ve Kadirî Tarikatının müessisidir. Müteaddid müridlerinden bir çoğu sonradan veli olarak meşhurdurlar. Derslerinin te'siriyle birçok Hristiyan ve Museviler Müslüman olmuş

gılman-ı hassa

  • Tar: Padişahların hususi köleleri. Bunlara ilk zamanlarda "İç oğlanları", daha sonları da "İç ağaları" da denilirdi. Bunlar, "Enderun-u Hümayun" denilen ve sarayın Babussaade'den içeride bulunan kısmında hizmet ederler; derece ve hizmet itibariyle başka başka odalarda otururlardı. Bu odalar; Büyük v

girdab

  • Suların dönerek çukurlaştığı yer. (Farsça)
  • Tehlikeli yer. Mühlike. Tehlikeli yer ve zaman. (Farsça)
  • Anafor; suların dönerek çukurlaştığı tehlikeli akıntı yeri.

girit madalyası

  • Tar: Biri Sultan Aziz diğeri Sultan II.Abdülhamid devrinde olmak üzere ihdas olunan madalyalar. Her ikisinin de altun ve gümüş olmak üzere iki türlüsü vardı. Girit işinde hizmeti görünen devlet ricaline altun, ikinci derecedeki memurlarla halka, gümüş olanı verilirdi.

guyus

  • (Tekili: Gays) Yağmurlar.

hadis-i cibril / hadîs-i cibrîl

  • Peygamber efendimiz Eshâbı (arkadaşları) ile otururlarken, Cebrâil aleyhisselâmın insan sûretinde gelip; İslâm'ı, îmânı ve ihsânı sorduğunda Resûlullah efendimizin verdiği cevabları bildiren hadîs-i şerîf.

hafair / hafâir / حفائر

  • (Tekili: Hafîr) Oyuklar, delikler, çukurlar.
  • Çukurlar. (Arapça)
  • Oyuklar. (Arapça)

halka-i envar

  • Nurlar halkası.

hanadık

  • (Tekili: Handek) Hendekler. Bir mekânın etrafına kazılan geniş ve derin çukurlar.

haşi'

  • Huşu içinde olan, alçak gönüllülük eden.
  • Kusurlarını düşünerek, ürpererek Cenâb-ı Hakka niyâz edip yalvaran.

hatabahş

  • Kabahatleri affeden, kusurları bağışlayan. (Farsça)

hatra

  • Nehirlerde işleyen vapurların iskandil direği.

hazafir

  • (Tekili: Hizfâr - Hazfur) Cânibler.
  • Bir kavmin meşhurları, ileri gelenleri, şereflileri.
  • Hepsi. Tümü. Mecmu'u.

hical

  • (Tekili: Hecl) Uçurumlar, derinlikler, yarlar, çukurlar.

hikmetin desatiri / hikmetin desâtiri

  • Herbir şeyi belirli gaye ve faydalara yönelik olarak tam yerli yerine yerleştiren ilmin kanunları, düsturları.

hil'at-i hass-ül has

  • Tar: En değerli kumaştan yapılan hil'atler için kullanılan bir tâbirdir. Bu türlü kaftanlar şeyh-ül İslâm, sadrazam ve Mekke şerifi gibi en yüksek derecedeki devlet memurlarına giydirilirdi.

hücre-i seadet / hücre-i seâdet

  • Medîne-i münevverede Mescid-i Nebevî içinde Peygamber efendimizin mübârek kabirlerinin bulunduğu oda. Peygamber efendimizin sağlığında burası, hanımlarından hazret-i Âişe vâlidemizin odasıydı. Peygamberimiz burada vefât etti. "Peygamberler vefât ettikleri yere defnolunurlar" hadîs-i şerîfi gereğince

hücul

  • (Tekili: Hecl) Uçurumlar, çukurlar, derinlikler, yaralar.

hükm

  • (Hüküm) Karar. Emir. Kuvvet. Hâkimlik. Amirlik.
  • İrade. Kumanda. Nüfuz.
  • Kadılık etmek.
  • Tesir. Cari olmak.
  • Makam.
  • Bir dâvanın veya bir meselenin tedkik edilmesinden sonra varılan karar.
  • Man: Fikirler ve tasavvurlar arasındaki râbıtayı tasdik veya

hükumet konağı / hükûmet konağı

  • Devlet memurlarının bulunduğu bina. Bunun yerine: "Bab-ı hükûmet, daire-i hükûmet" tabirleri de kullanılırdı.

hulefa-i aklam / hulefâ-i aklâm

  • Kalem memurları.

ibka

  • Bâkileştirmek. Devamlı etmek. Azletmeyip yerinde bırakmak. Yerinde devamlı etmek.
  • Tayinleri her sene, bir sene müddetle yapılan memurlardan bu müddet bitmeden evvel hizmetleri beğenilenlerin yeniden bir sene için yerlerinde kalmalarına müsaade edilmesi.
  • Mc: Sınıfta bırakmak.<

ibka fermanı

  • Tâyinleri bir sene müddetle yapılan memurların vazifelerinde devam edeceklerine dâir gönderilen ferman.

iç kale

  • Kale duvarlarıyla çevrilmiş şehir ve kasabaların bazılarının ortasında ve en yüksek yerinde yapılan küçük kaleler. Bu çeşit kalelere "bâlâ hisâr" da denilirdi. Bu iç kaleler, düşmanın, surları geçmesi hâlinde veya şehirde bir isyân çıktığı zaman, hükümdar veya kumandanın çekilip kendini müdafaa etme (Türkçe)

icmar

  • Bir araya toplamak.
  • Süratle yürümek.
  • Atın sıçrayarak yürümesi.
  • Bir şeyin umumi olması. Ateşe öd ağacı koymak.
  • Bir şeyi buhurlamak. Tahmini hesab yapmak.
  • Yeni ayın görünmesi.

icra hey'eti

  • Mahkeme kararını tatbike memur olan heyet. İcra memurları heyeti.

ictimar

  • Tütsülenme, buhurlanma.

ifaza-i nur / ifâza-i nur

  • Nurla feyizlendirme ve nimetlendirme.

igtirar

  • (Gurur. dan) Aldanma, iğfâl olunma.
  • Gururlanma. Kibirlenme, böbürlenme. Güvenilmeyecek şeye güvenme.
  • Gaflette olma, gafil bulunma.

ihtiyal

  • Gururlanma, enaniyetlenme, kibirlenme.

ikramiye

  • Hürmet ve mükâfat için verilen para veya hediye.
  • Memurlara maaş haricinde ve her sene belli bir zamanda verilen para.
  • Yapılan iyilik karşılığı olarak verilen hediye veya para.
  • Satıcı tarafından pazarlığın hâricinde olarak müşteriye yahut arada vasıta olana verilen şey

ilbas-ı hil'at

  • Hil'at giydirmek. (Üst elbisesi demek olan hil'at; padişahlar ile sadrazam ve vezirler tarafından memurlarla, âyân ve eşrâfa, taltif makamında giydirilirdi. Sonradan bunun yerine rütbe ve nişan verilmeğe başlanmıştır.)

inare

  • (Nur. dan) Nurlandırma, aydınlatma, ışıklandırma.

ince donanma

  • Tar: Hafif gemilerden meydana gelen donanma. Bunun yerine "Hafif Donanma" da denilir. Bunların en meşhurları: Uçurma, varna, beş çifteleri, karamürsel, aktarma, üstüaçık, çiftekayığı, brolik, celiyye, çamlıca, kütük, at kayığı, kancabaş, âyaska, işkampaviya, şahtur, çekelve, kırlangıç, firkate, kali

inhidab

  • (Hadeb. den) Kamburlaşma, yumrulaşma.
  • Kamburluk, yumruluk.

inşa / inşâ

  • Varlıkları var olan şeylerden, kâinattaki var olan unsurlardan yaratma.

inşat

  • Ferahlandırma. Neş'elendirme. Sürurlandırma.

iş'al etmek / iş'âl etmek

  • Nurlandırmak, ışıklandırmak.

işaret-i aliye / işaret-i âliye

  • Tar: Şeyh-ül islâm, defterdar ve yeniçeri ağası gibi maiyyet memurlarından biri tarafından yazılan takrir veya ilam üzerine sadrazamın kabul veya red şeklinde yazdığı yazı.
  • Sadaret makamından çıkan emirler.

ishakiyye köşkü

  • Sadrazam İshak Paşa tarafından Sultan İkinci Bayezid için, Topkapı surları dahilinde yaptırılmış olan köşkün adıdır. Bânisinin ismine nisbetle bu adı almıştır.

ıslah

  • İyileştirmek. Düzeltmek. Kusurları gidermek.

ıslahat

  • Kusurları ve eksiklikleri gidermek için yapılan işler ve düzeltmeler.

ism-i nur

  • Bütün varlığı aydınlatan, bütün nurlar kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan ve her çeşit nuru yaratan anlamına gelen Allah'ın Nur ismi.

ısnan

  • Israr etme, inat etme, ayak direme.
  • Gücenme, darılma.
  • Gururlanma, kibirlenme.

isti'kab

  • Birisinin kusurlarını, ayıplarını arraştırmak.

isti'zam

  • Büyük tutmak ve büyük tanımak.
  • Gururlanmak. Kibirlenmek.

istiare-i mekniye

  • (Kapalı istiare) Teşbihin temel unsurlarından yalnız benzetilenle yapılan istiare. Meselâ: Merhum Mehmed Akif'in:Şu karşımızda mahşer kudursa, çıldırsa,Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa,Değil mi ortada bir sine çarpıyor, yılmaz.Cihan yıkılsa, emin ol bu cephe sarsılmaz...beyitlerinde düşman k

istiare-i temsiliye

  • Temsilî istiare; istiarenin, teşbih unsurlarından "benzetilen" ögesi ile yapılan, benzeyenin teferruatlı olarak tasvir edildiği istiare çeşididir. Temsilî istiarede anlatılan kavram bütün manzumeye veya yazıya işlenmiştir.

istiare-i temsiliyye / istiâre-i temsiliyye

  • Teşbihin esas unsurlarından biri ile yapılan benzetme.

istiğfar / istiğfâr

  • (Gufran. dan) Afv dilemek. Cenab-ı Hak'tan kusurlarının affedilmesini, günahlarının bağışlanmasını dilemek. Tevbe etmek. Yalvarmak. " Estağfirullâh" demek.
  • Mağfiret (bağışlanmak) istemek. Allahü teâlâdan kusurlarının ve günâhlarının affedilmesini bağışlanmasını dilemek. Tövbe etmek.

istizae

  • (Ziya. dan) Işıklanma, aydınlanma, ziyalanma, nurlanma.

izz ü şerefle

  • Güle güle, uğurlar olsun.

kabahat / kabahât

  • (Tekili: Kabahat) Kusurlar, kabahatler. Suçlar, çirkin hareketler.

kadh

  • Zemmetme, çekiştirme. Bir kimsenin ayıb ve kusurlarını söyleyerek gıybet etme.
  • Men'etmek, engel olmak.
  • Çakmak taşını çakmak.
  • Bir kimsenin işine halel vermek.

kadi iyaz / kadî iyaz

  • Lâkabı: Ebu-l Fadl bin Musa el Yahsabî'dir. Muhaddislerin meşhurlarından ve edebiyatçılardan olup, 476 hicrî tarihinde Site kasabasında doğmuş, sonra Endülüse geçerek Kurtuba'da ve diğer ilim merkezlerinde ilim tahsili yapmıştır. Daha sonra Site kasabasında uzun bir zaman durmuş, bir ara Garnata şeh

kaide

  • Esas. Temel. Düstur. Nizam. Yol. Ayaklık.
  • Dip taraf.
  • Bir şeyin meydana gelmesine şart ve düstur olan husus.
  • Bir ilim ve fennin düsturlarından her biri.
  • Fık: Hayızdan ve çocuktan kesilmiş kadın.

kamara

  • Vapurlarda mevki sayılan odalar ve salonlar.
  • Gemide kaptan gibi erkâna mahsus odalar.
  • Buğday ve arpa gibi mahsul demetlerinden harman yerinde yapılan küme.
  • Avrupa devletlerinde millet meclisi.

kamarot

  • Vapurlarda kamaraların hizmetini gören adam.

kamer-i münir / kamer-i münîr

  • Nurlandıran ve aydınlatan ay.

karbon

  • Lât. Basit olup kömürleşmiş hâlde bulunan bir temel unsur. Kömür. Billurlaşmış halde kömürleşmiş cisim.

kaside-i bürde / kasîde-i bürde

  • İslâm âlimlerinin meşhûrlarından ve evliyânın büyüklerinden Muhammed bin Saîd Busayrî hazretlerinin, sevgili Peygamberimizi öven meşhûr kasîdesi. Bu kasîdeyi rüyâsında Peygamber efendimize okuduğu ve Peygamber efendimiz de ona bürdesini yâni hırkasını hediye ettiği için bu kasîdeye Kasîde-i Bürde de

kayd

  • Bağlanma, bağlayacak şey.
  • Bir yere yazma.
  • Sınırlama, belirtme.
  • Önem verme, unsurlama.

kelime

  • Gr: Mânası olan en küçük söz veya cümlenin yapısını teşkil eden unsurlardan birisidir. Kelime, isim, fiil ve harf olmak üzere dilbilgisinde üç kısma ayrılmıştır. "Bir tek söze" kelime denir.

kerbele

  • Ayaklarda olan gevşeklik. Yürüdüğünde balçık içinde yürür gibi yürümek.
  • Buğday ve arpa gibi hububatın kalburlanması.

kıla'

  • (Tekili: Kal'a) Surlar, kaleler, hisarlar.

kıla-i rasine / kılâ-i rasine

  • Sağlam kaleler. Muhkem surlar.

kılavuz

  • Yol gösteren, rehber.
  • Vapurlara yol gösteren.
  • Bazı hayvan katarlarının önüne düşüp, onları sevkeden hayvan.
  • Eskiden evlenme işlerine vasıtalık eden kadınlar.
  • Düşman hakkında mâlumât edinmek için ordu hizmetinde kullanılan kişiler.
  • Okçuluk müsabakaların

kompleks

  • Bir anda kavranamıyacak şekilde çeşitli sebeblerden, unsurlardan meydana gelmiş. (Fransızca)
  • Basit olmayan. Mürekkep. (Fransızca)
  • İnsanların davranışlarına, ruh hâllerine yön veren birbirine bağlı şuuraltı hayallerinin bütünü. (Fransızca)

küffar

  • (Tekili: Kâfir) Gâvurlar. Hak din olan İslâmiyeti inkâr edenler. Kâfirler.

küfr-ü mağrurane / küfr-ü mağrurâne

  • Gururla yapılan küfür.

kulub-u münevvere aktabı / kulûb-u münevvere aktâbı

  • Kalp aracılığıyla nurlara ulaşan ve manevî bir kutup hâline gelen insanlar.

kur'an

  • Allah (C.C.) tarafından Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma Cebrâil Aleyhisselâm vâsıtası ile (yâni vahiyle) gönderilen ve beşeriyetin bütün saadet düsturlarını hâvi en mukaddes ve en son kitâb-ı semâvidir. Din ve dünyanın nizâmını en iyi şekilde bildirir, kâinatın neden ve niçin yaratıldığ

küreyvat-ı hamra

  • Kırmızı kan kürecikleri. Kana kırmızı rengini veren, çekirdeksiz, yuvarlak, küçük hücrecikler olup kanın her mm.küpünde beş milyon kadar bulunurlar, beden hücrelerine erzak dağıtırlar ve bir kanun-u İlâhî ile hücrelere erzak yetiştirirler. (Tüccar ve erzak memurları gibi)

kusurat / kusurât / kusûrât

  • Kusurlar, hatalar.
  • Kusurlar.

küsurat / küsurât / küsûrât

  • Küsurlar, fazlalıklar.
  • (Tekili: Küsur) Artan kısımlar, küsurlar, artıklar.
  • Küsurlar, artıklar.

küsuratlar

  • Küsurlar.

kuvve-i teşriiye

  • Kanun vaz'etme kuvveti. şeriata uyan düsturlar yapma kuvveti.
  • Büyük Millet Meclisi.

kuyudat

  • Kayıtlar; bir sözün bütününü meydana getiren harf, kelime gibi parçaları, bütün unsurları.

lala

  • Osmanlı İmparatorluğu zamanında sadrazamlar hakkında "Atabek" karşılığı olarak kullanılan bir tâbir olduğu gibi, şehzâdelerin mürebbilerine de bu ad verilirdi. (Farsça)
  • Saraya alınan acemilerin terbiyesine memur edilenler. (Farsça)
  • Eskiden büyük memurlarla zenginler de çocuklarının terbiyesine (Farsça)

levami'

  • (Tekili: Lâmia) Parıldayan şeyler, nurlar, parıldamalar.

leyl-i münevver

  • Gündüze benzeyen gece. Nurlanmış gece.

lisan-ı nahvi / lisan-ı nahvî

  • Arapçanın bir vasfı; intizam ve kaidelere, düsturlara bağlı belâgatlı dil.

lühud

  • (Tekili: Lahd) Çukurlar, kabirler, mezarlar.

ma'ayib / ma'âyib / معایب

  • Kusurlar, ayıplar. (Arapça)

ma'yubat

  • (Tekili: Ma'yube) Ayıplanacak şeyler. Eksiklikler, noksanlıklar, kusurlar.

maayib

  • Ayıplar. Lekeler. Kusurlar.

maden-i envar / maden-i envâr

  • Nurların kaynağı.

mağrur / مغرور

  • Gururlu, kendini beğenmiş. (Arapça)
  • Mağrûr olmak: Gururlanmak. (Arapça)

magrurane

  • Gururlanarak. Kendini beğenircesine. Kibirlenerek. Güvenilmesi boş olan şeye güvenip kendini aldatırcasına. (Farsça)

mağrurane / mağrûrane / مغرورانه / mağrûrâne / مَغْرُورَانَه

  • Gururlanarak, kendini beğenerek. (Arapça - Farsça)
  • Gururlanarak.

magruren

  • Gururlanarak. Güvenerek, itimad ederek.
  • Aldanarak.

mağruren

  • Gururlanarak.

mahacir

  • (Tekili: Mahcer) Göz çukurları.

mahluta

  • Bulgurla karışık mercimek çorbası.

mataim / mataîm

  • (Tekili: Mıt'âm) Oburlar, doymakbilmez kimseler.
  • Başkalarını beslemeler.

matruk

  • Gevşek ve uyuşuk adam.
  • Kuruduktan sonra yine yağmurla tazelenmiş.

me'murin / me'murîn

  • (Tekili: Me'mur) Devlet hizmetinde bulunan kimseler. Me'murlar.

me'murin-i ilahiye / me'murin-i ilâhiye / مَأْمُورِينِ اِلٓهِيَه

  • Allah'ın memurları.

meayib / meâyib / معایب

  • Kusurlar, ayıblar, lekeler.
  • Kusurlar, ayıplar. (Arapça)

meayip / meâyip

  • Ayıplar, kusurlar.

mebadi

  • (Tekili: Mebde) Mebdeler, başlangıçlar, ilk unsurlar.
  • Çekirdekler.
  • Prensipler.

meclis-i münevver / مَجْلِسِ مُنَوَّرْ

  • Nûrlanmış meclis.

mecmua-i desatir / mecmua-i desâtir

  • Düsturlar, kurallar kitabı.

medar-ı envar / medar-ı envâr

  • Nurlanma kaynağı.

medar-ı tenevvür / medâr-ı tenevvür / مَدَارِ تَنَوُّرْ

  • Nûrlanma sebebi.

medine-i münevvere

  • Nurlu, nurlanmış şehir.

mehdi / mehdî

  • Hidayete eren ve hidayete vesile olan, âhirzamanda eserleri ve talebeleriyle îmana hizmet ederek yeryüzünü nurlandıran büyük ve nuranî âlim.

mele-i a'la / mele-i a'lâ

  • Kerrubiyyun ve melâike cemaati. En yüksek hey'et. Melekler âlemi. Felekler ve unsurlar.

melek-ül emtar / melek-ül emtâr

  • Yağmurla vazifeli olan melek.

melh

  • Kibirlenmek, gururlanmak.
  • şiddetli seyir.

memurin / memurîn

  • Memurlar, görevliler.

mêmurin / mêmûrîn

  • Memurlar.

memurin / memurîn / مأمورین

  • Memurlar, görevliler. (Arapça)

memurin-i adliye / memurîn-i adliye

  • Adliye memurları.

memurin-i ilahiye / memurîn-i ilâhiye

  • Allah'ın emriyle hareket eden memurlar.

memurin-i rabbaniye / memurîn-i rabbâniye

  • Allah'ın emriyle hareket eden memurlar.

menabiü'l-envar / menâbiü'l-envâr

  • Nurların fışkırdığı kaynaklar.

menba-ı envar-ı hakaik / menba-ı envâr-ı hakaik

  • Hakikat nurlarının kaynağı.

menbaü'l-envar / menbâü'l-envâr

  • Nurların kaynağı.

meşahir / meşahîr / meşâhir

  • Meşhurlar. Çok kimselerce tanınanlar.
  • Meşhurlar, ünlüler.
  • Meşhurlar, ünlüler.

meşahir-i insaniye / meşâhir-i insaniye

  • İnsanların meşhurları, ünlü kişiler.

meşahir-i mu'cizat / meşâhir-i mu'cizat

  • Meşhur mu'cizeler; Allah'ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını âciz ve hayrette bırakan olağanüstü hallerin, mucizelerin meşhurları.

meşahir-i sahabe / meşâhir-i sahabe

  • Sahabelerin meşhurları.

mesalib

  • Eksiklikler. Ayıplar. Kusurlar.

mesarr

  • (Tekili: Meserret) Sevinçler, meserretler. Sürurlar. Zevkler.

mesavi / mesâvî

  • Kötülükler, fenalıklar, ayıplar, kusurlar.

meserrat

  • (Tekili: Meserret) Meserretler, sevinçler, sürurlar.

meserretaver / meserretâver

  • Sevinç ve meserret getiren. Sürurlandıran. Sevindiren. Sevindirici. (Farsça)

mest-i gurur

  • Gururla sarhoş olan.

metbuiyet

  • Diğer unsurların kendisine tabi olma özelliği.

meyamin

  • (Tekili: Meymenet) Bereketler, mutluluklar, uğurlar.

moğol

  • Turâni milletlerinin en büyüklerinden bir kabile olup Türkler ve Mançurlarla cinsi yakınlıkları vardır. Asyanın ortalarında bugün Çin Devletine tâbi olan ve Moğolistan ismiyle bilinen geniş bir çölde ve Sibirya ve Türkistan'ın da bazı taraflarında bulunurlar.Cengiz Hanla beraber Asyanın batı tarafla

müdir / müdîr

  • (Müdür) İdâre eden. Çeviren bakan.
  • İdareden anlayan.
  • İdare memuru. Bir dairede memurların başı.
  • Nâhiye merkezinin idare memuru.

muhyi / muhyî

  • Maddî mânevî hayat veren, dirilten, canlandıran, can ve ruh veren mânalarında olup, Cenab-ı Hakk'ın bir ismidir. (Ehl-i dünya küfür ve dalâlet karanlığında mânen ölü gibi iken Resul-i Ekremin (A.S.M.) mübarek irşadları ve iman nurları ile dirilmelerine ve o mânevî ölümden kurtulmalarına binaen Peyga

mukaddes

  • (Kuds. den) Takdis edilmiş olan. Temiz ve pâk. Noksan ve kusurdan müberra ve uzak olan. Her çeşit noksan, ayıp ve kusurlardan münezzeh ve uzak olan. Kudsi.

mukaddiru'n-nur

  • Bütün nurların miktarlarını takdir eden Nurların Mukaddiri, Allah.

mukayyidin / mukayyidîn

  • (Tekili: Mukayyid) Kayıt memurları, mukayyidler.

mülkiye

  • Memleket idaresi için çalışan daire veya bu daireye mensup olanlar.
  • Asker olmayanlar.
  • Şeriat âlimlerinin hâricindeki memurlar sınıfı.

mümaşatkar / mümaşatkâr

  • Dost geçinerek, kusurlara göz yumarak, müdara suretiyle. (Farsça)

münacat

  • Allah'a yalvarmak. Duâ. Allah'tan necat için dua.
  • Yalvarmak için yazılan duâ veya manzume.
  • Sürurlaşmak, neşelenmek.

münekkid

  • Tenkid edici. Kötüyü iyiyi ayıran ve onları söyleyen, kusurları söyleyen.

münevver / مُنَوَّرْ

  • (Nur. dan) Mc: Kur'anî ve imanî eser okumakla ve ibadet ve taatla nurlanmış. Nurlandırılmış, ışıklı.
  • Uyanık. İntibaha gelmiş. Akıllı âlim. İmanî ve İslâmî tahsil ve terbiye görmüş.
  • Parlatılmış.
  • Nurlanmış, aydın.
  • Nûrlandırılmış.

münevvere

  • Aydınlanmış, nurlanmış.

münevvir / مُنَوِّرْ

  • Herşeyi nurlandıran, aydınlatan, ışıklandıran, Allah.
  • Mc: Hakaik-ı Kur'âniye, hakaik-ı imâniye, ibâdet ve tâat gibi nurlarla nurlandıran.
  • Nur veren, aydınlatan.
  • Nurlandıran.
  • Nûrlandıran.

münevviru'n-nur

  • Bütün nurlar ve nurlu varlıklar Kendisinden feyiz alan Nurların Nurlandırıcısı, Allah.

münhadib

  • (Hadeb. den) Kamburlaşmış, eğri.

münir / münîr

  • Nurlandıran, nur veren, ziya veren, ışık veren, parlak.
  • Nurlandıran.

münşi

  • Varlıkları kâinattaki unsurlardan tekrar tekrar yaratıp inşâ eden, Allah.

müsamaha

  • (Çoğulu: Müsamahât) Hoş görürlük, dikkat etmemek, aldırış etmemek. Kusurlara göz yummak.

müsarre

  • Sürurlaşmak, sevindirmek.

müsellemat-ı şer'i / müsellemât-ı şer'î

  • Doğruluğuna şüphe olmayan, şeriatın hükümleri; kabul ve tasdik edilmiş genel düsturları.

müsfir

  • Ziyâ verici. Işıklandıran, nurlandıran.

müstağrak-ı envar-ı safa / müstağrak-ı envar-ı safâ

  • Safâ verici nura garkolmuş, safâ veren nurlara batmış.

mutazarrı'

  • Tazarru eden. Alçak gönüllülük eden.
  • Bir şeye gizlice varıp yaklaşan.
  • Can ve gönülden tezellül ile yalvaran.
  • Noksan ve kusurlarını bilerek kibirden, büyüklenmekten çekinip tevazu eden.

mutazarrıane / mutazarrıâne

  • Kendi kusurlarını bilerek, ihtiyacını anlayarak, tevazu ile niyaz ederek, yalvararak. (Farsça)

müteaccin

  • Hamurlaşan. Hamur haline gelen.

mütebahtır

  • Kibir ve gururla yürüyen.

mütebellir

  • (Billur. dan) Billurlaşan, tebellür eden.
  • Belirgin, belirmiş.

mütefahhir

  • (Fahr. den) Gururlanan, övünen, tefahur eden.

mütegarrir

  • Gururlanan, güvenilmeyecek şeye güvenen.

mütehaddib

  • Kamburlaşan. Kambur olan.

mütenevvir

  • (Nur. dan) Nurlanan, tenevvür eden, parlıyan.
  • Nurlanan, parlayan.
  • Nurlanan.

mütevakkır

  • (Çoğulu: Mütevakkırîn) (Vakar. dan) Onurlanan, vakarlanan.

mütevakkırin / mütevakkırîn

  • (Tekili: Mütevakkır) Onurlananlar, vakarlananlar.

mütezenbir

  • Kibirlenen, gururlanan, büyüklenen. Mütekebbir.
  • Can sıkıcı bir hal ve tavır takınan.

müz

  • Gr: Harf-i cer oldukları zaman (Fi: ) vazifesini görürler. Zarf veya isim olduklarında ismin başına gelirlerse kendileri mübteda, sonra gelen haber olur. Fiilin başına gelirlerse kendilerinden önceki bir fiilin mef'ulünfihi olarak mahallen mensub bulunurlar.

nahvetfüruş

  • Böbürlenen, gururlanan. (Farsça)

nakkar

  • Müzik, çalgı.
  • Gagalıyan.
  • Ağaç, taş ve madeni eşyayı oyarak ve çukurlaştırıp kabartarak ona mücessem şekiller veren sanatkârlar.

nam-averan / nam-âverân

  • (Tekili: Nam-âver) Namlı kişiler, ad salmış kimseler, ünlüler, meşhurlar.

namdaran / namdarân

  • (Tekili: Namdar) Ünlüler, namlılar, meşhurlar.

nefs-i mardiye

  • Kusurlarını bilen, kendisinden râzı olunan nefis. Rabbinin indinde makbul olan nefis.

nefs-i mardiyye

  • Kusurlarını bilen, kendisinden râzı olunan nefs. Rabbinin indinde, makbûl olan nefs.

nekais

  • Eksiklikler, kusurlar.

neşr-i envar / neşr-i envâr / نَشْرِ اَنْوَارْ

  • Nurları yayma.
  • Nûrları yayma.

neşr-i envar-ı hakaik-i kur'an / neşr-i envâr-ı hakaik-i kur'ân

  • Kur'ân hakikatlerinin nurlarını yayma, duyurma.

neşr-i envar-ı hakikat / neşr-i envâr-ı hakikat

  • Kur'ân nurlarının yayılması.

neşr-i envar-ı kur'aniye / neşr-i envâr-ı kur'âniye

  • Kur'ân'ın nurlarını yayma.

niran / nîran

  • (Tekili: Nur ve Nâr) Nurlar, ziyalar. Ateşler, nârlar.
  • Nurlar, ateşler.

nur ism-i azimi / nur ism-i azîmi

  • Bütün varlığı aydınlatan, bütün nurlar kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan ve her çeşit nuru yaratan anlamında Allah'ın büyük ismi.

nur ism-i celili / nur ism-i celîli

  • Bütün varlığı aydınlatan, bütün nurlar kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan ve her çeşit nuru yaratan anlamında Allah'ın yüce ismi.

nur-ul envar / nur-ul envâr

  • Nurların nuru.

nuru'l-envar / nuru'l-envâr / nûru'l-envâr / نُورُ اْلاَنْوَارْ

  • Bütün nurlar Kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan nurların nuru, Allah.
  • Nurların nuru, sonsuz nur sahibi olan Allah.
  • Nûrların nûru (Allah).

nurulenvar

  • Nurlara nur veren Allah.

pertev-endaz / pertev-endâz

  • Işıklandıran, ziyâ veren, nurlandıran.

pür kusur

  • Kusurlarla dolu.

pür-dilan / pür-dilân

  • (Tekili: Pür-dil) Cesurlar, yürekli kimseler. (Farsça)

pür-kusurluk

  • Kusurlarla doluluk.

pür-taksir / pür-taksîr

  • Kusurlarla dolu.

pürkusur

  • Kusurlarla dolu.

ra'b

  • Doldurmak.
  • Efsun, (sihir yapanlar okurlar.)

radife

  • Kıyametteki ikinci Sur'un ismi. (O'nunla bütün ölüler hayat bulurlar.)

reşehat-ı furkaniye / reşehât-ı furkaniye

  • Hak ile bâtılı birbirinden ayıran Kur'ân'dan sızan nurlar ve feyizler.

reys

  • (Reysân) Sallanmak.
  • Gururlanmak, tekebbürlenmek.

riba

  • Bahar evleri, çadırlar. Arazi.
  • Yaz yağmurları.

rüful

  • Sallanmak.
  • Gururlanmak, tekebbürlenmek.

ruh-u münevver

  • Nurlu ruh, nurlanmış ruh.

ruh-ul-kuds / rûh-ul-kuds

  • Cebrâil aleyhisselâm.
  • Allahü teâlânın Îsâ aleyhisselâma ihsân ettiği kudret, kuvvet.
  • Hıristiyanlıktaki teslis (üçlü tanrı) inancında, baba-oğul unsurlarından türeyen üçüncü unsur.
  • İsm-i âzam.
  • İncîl.
  • Allahü teâlânın hayat verici, koruyucu mânâsına gelen

ruşendil

  • Kalbi nurlanmış. Kâmil ve çok temiz dindar.

sakek

  • At kusurlarından bir kusur.

satir

  • Setreden, örten, kapatan.
  • Günahları, kusurları örten.

selam / selâm / سَلَامْ

  • Esmâ-i hüsnâdan (Allahü teâlânın güzel isimlerinden). Zâtı ayıplardan (kusurlardan), sıfatları noksanlıklardan ve işleri kötülüklerden uzak, temiz olan.
  • İki müslüman karşılaşınca veya ayrılırken birinin diğerine; "Es-selâmü aleyküm" veya "Selâmün aleyküm" yâni dünyâda ve âhirette sel
  • Ayıp ve kusurlardan sâlim, emniyet içinde olma.

şems-i ezeli / şems-i ezelî

  • Vâcib-ül-vücud ve ebediyyen var olan, her şeyi nurlandıran Allah (C.C.) hakkında teşbihen söylenen bir tabirdir.

şems-i sermed

  • Devamlı olarak herşeyi nurlandıran ve aydınlatan Allah.

şems-i sermedi / şems-i sermedî

  • Devamlı Güneş, bu tabir devamlı olarak herşeyi nurlandıran ve aydınlatan Allah için bir benzetme olarak kullanılır.

setr-i uyub

  • Ayıpları örtmek, kusurları ifşa etmemek.

settar / settâr / سَتَّارْ

  • Kullarının bütün kusurlarını örten, ayıplarını en çok gizleyen Allah.
  • Kusurları çokça örten (Allah).

settar-ül uyub

  • Ayıpları, kusurları örten. Kusurları göstermeyen, günahları bağışlayan Allah (C.C.)

şevaib

  • (Tekili: Şâibe) Kusurlar, lekeler, noksanlar, ayıplar.
  • Şüpheler
  • Eserler, izler, nişânlar.

şevarık

  • (Tekili: Şârıka) Nurlar, aydınlıklar. Parlaklıklar.

şica' / şicâ' / شجاع

  • Cesurlar. (Arapça)

sicil

  • Resmi vesikaların kaydedildiği kütük denen büyük defter.
  • Memurların durumu hakkında tutulan dosya.

sıhhat

  • Sağlamlık. Doğruluk. Sağlık.
  • Edb: Sözün yanlış ve eksik olmamasıdır. (Sözün sağlamlığı diye tercüme edilebilen sıhhat-ı ifade: Bir ibarede zâf-ı te'lif, ta'kid, garabet, tetabu-u izafet, tekrar, tenafür, şivesizlik v.s. gibi kusurlar bulunmamakla tahakkuk eder...)

şiir

  • Güzel tertibli manzume. Tahayyül ve tasavvurları ve bâzı hakikatları hoşa gidecek şekilde ifâde eden ölçülü söz.
  • Man: Muhayyelâttan terekküb eden kıyas.

sıla-i rahim

  • Hısım akrabayı ve mü'minleri ziyaret etme, onlarla görüşme ve mektuplaşma; alâkayı devam ettirme.
  • Akrabanın kusurlarını affetme.

silsile-i emsal

  • Benzer unsurların oluşturdukları silsile.

sırr-ı tenvir

  • Aydınlatma, nurlandırma sırrı.

sırrentenevveret

  • Görünmeden nurlandırma, îman hakikatlarını örtülü hizmetlerle yayma.

sistem

  • Bir bütün meydana getirecek şekilde, karşılıklı olarak birbirine bağlı unsurların hepsi. (Fransızca)
  • İlimde bir bütün meydana getirecek esasların hepsi. (Fransızca)
  • Bir nizâm dâiresinde çalışan takım. (Fransızca)
  • Proğramlı çalışmak. (Fransızca)
  • Manzume. (Fransızca)

şuaat

  • Işıklar, parıltılar, nurlar.

şuaat-ı marifetü'n-nebi / şuâât-ı mârifetü'n-nebî

  • Peygamberi tanıma parıltıları, nurları.

subaşı

  • Şimdiki zabıta ve daha ziyade belediye memurlarının gördükleri işleri gören ve kasabaların idaresi başında bulunan memurun ünvanı idi.

sübhanallah

  • Cenab-ı Hakk'ın mahlukatı ve eserleri karşısında duyulan hayret ve taaccübü ifade etmek için söylenir. Cenab-ı Hakkın zâtında, sıfâtında ve ef'alinde bütün kusurlardan münezzehiyetini ifade eder.

subuhat

  • (Tekili: Subha) Secdeler ve cemal-i İlâhî nurları ve celal ve azamet-i İlâhiye.

şücea'

  • (Tekili: Şeci') Yiğitler, cesurlar.

sümut

  • (Tekili: Simt) Taburlar, saflar.
  • Diziler, sıralar.

sünnet-i seniyye

  • Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sözlerine, emirlerine ve harekâtına dâir en yüksek ve kıymetli hâller, tavırlar, hareket düsturları.

sünni / sünnî

  • Sünnet ehlinden olan kimse. Peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) izinden giden, bütün düsturlarını Şeriat-ı İslâmiyeden alan, Ehl-i Sünnet denen ve Fırka-i Nâciye ismiyle yâdedilen zümreden olan.

sünuh

  • (Tekili: Sinh) Diş çukurları. Diş yuvaları.

süreyya

  • Ülker (Pervin) yıldızı. Yedi (veya altı) yıldızlardır ki; ikişer ikişer karşılıklı dururlar ve Ayın geçtiği yerlere yakın görünürler. Gerdanlığa benzemesinden Felekiyâtta "Ikd-ı Süreyya" tabir edilir.

şuuri / şuurî

  • Bilinçli şekilde, şuurla.

ta'n

  • Hoş görmemek. Kötülemek. Birisinin ayıp ve kusurlarını beyan etmek.
  • Küfretmek.
  • Muhalifin iddialarını çürütmek.
  • Vurmak.
  • Duhul etmek, dâhil olmak, girmek.
  • Hoş görmemek, kötülemek.
  • Birisinin ayıp ve kusurlarını söylemek.
  • Küfretmek.
  • Muhalifin iddialarını çürütmek.

taaccün

  • (Acn. dan) Hamurlaşma, hamur hâline gelme, mâcun gibi olma.

tabayi'-i esasiye

  • Temel ve esas olan tabiatlar, karakterler, yaradılışlar.
  • Toprak, su, hava gibi veya oksijen, hidrojen karbon, azot gibi unsurların hususiyetleri.

tabayi-i esasiye / tabâyi-i esasiye

  • Esas unsurların özellikleri.

tahaddüb / تحدب

  • (Çoğulu: Tahaddübât) (Hadeb. den) Kamburlaşma.
  • Tümsekleşme. (Arapça)
  • Tahaddüb etmek: Tümsekleşmek, kamburlaşmak. (Arapça)

taharri memurları / taharrî memurları

  • Araştırma memurları.

tahdib

  • Kamburlaştırma. Kubbelendirme.

tak'ir

  • (Ka'r. dan) Çukurlaştırma, çukur yapma.

taka'ur

  • (Ka'r. dan) Çukurlaşma.
  • Kuyunun derin ve çukur olması.

takattur

  • Damla. Damlama. Damla damla akma.
  • Ud ağacı ile buhurlanma.
  • Vuruşmağa hazırlanma.
  • Bir kimse kendini bir yerden atma.
  • Ağacın dalı kopup düşme.
  • Bir adamı yanı üzere düşürmek. (Kamus'dan)

takdiskar / takdiskâr

  • Takdis eden, mukaddes ve kusurlardan uzak olduğunu ifade eden.

taksirat / taksîrât / تقصيرات

  • Kusurlar, günahlar.
  • (Tekili: Taksir) Kusurlar, suçlar, günahlar, kabahatlar.
  • Kusurlar, günahlar.
  • Günâhlar, kabahatlar, kusûrlar.
  • Kusurlar. (Arapça)

tasaffi-i hayat / tasaffî-i hayat

  • Hayatın kirlerden ve kusurlardan arınması, saflaşması.

tasavvurat / tasavvurât / تصورات

  • (Tekili: Tasavvur) Tasavvurlar.
  • Düşünceler, tasavvurlar.
  • Tasavvurlar. (Arapça)

tasavvurat-ı şeytaniye

  • Şeytanî tasavvurlar; şeytandan gelen tasarılar, kurgular.

tasavvuri / tasavvurî

  • Tasavvurla alâkalı. Tasavvura ait.

tazarru'

  • Bir şeye gizlice yaklaşmak.
  • Kendi kusurlarını bilip kibirden vaz geçip tevâzu ile yalvarmak.
  • Bir şeye gizlice yakarma.
  • Kendi kusurlarını bilip kibirden vazgeçip tevazu ile yalvarmak, ağlayıp, sızlamak.

te'te

  • Tekebbürlenmek, gururlanmak. Ululanmak.

tebelluh

  • Tekebbürlenmek, gururlanmak, kibirlenmek.

tebellür

  • Billurlaşmak. Parlak, şekilli olup ve donup katılaşmak.
  • Açığa çıkmak. Meydana çıkmak.
  • Billurlaşma.

tebellür eden

  • Billurlaşan.

tebezzuh

  • Tekebbürlenmek, gururlanmak.

tebriz

  • Dışarı çıkarmak.
  • Tekebbürlenmek, gururlanmak.
  • Göstermek, izhâr etmek.

tednir

  • Ruşen etmek, nurlandırmak, parlatmak.

teebbüh

  • Kibirlenme, böbürlenme, gururlanma.
  • Alicenaplık ve göztokluğu ile bir şeyden vazgeçme.

tefhir

  • Fahirlendirmek, gururlandırmak.
  • Gâlip olmakla hükmetmek.

tegarrür

  • Gururlanma, kibirlenme.
  • Kaynamak.
  • Galeyan.

tehadüb

  • Kamburlaşma.

tenbel-hane / tenbel-hâne

  • Memurları iş görmez olan dâire; fertleri tenbel olan ev. Tenbeller yuvası. (Farsça)

teneffuh

  • (Nefh. den) Kabarma, şişme.
  • Urlanma.
  • Üflenerek şişme.
  • Boş lâflarla gururlanma.

tenevvür / تنور

  • Parlama, ışıldama.
  • Bir şey hakkında bilgi sahibi olma.
  • Münir ve münevver olmak. Aydın olmak. Nurlanmak.
  • Aydınlanma, nurlanma.
  • Nurlanma, parlama.
  • Nurlanma.

tenevvür etmek

  • Nurlanmak, aydınlanmak.

tenevvür-ü ezhan

  • Zihinlerin aydınlanması, nurlanması.

tenevvür-ü intibah

  • Uyanışdaki nurlanma, aydınlanma.

tenevvür-ü kalb

  • Kalbin nurlanması.

tenezzüh-ü zati / tenezzüh-ü zâtî

  • Zata mahsus tenezzüh. Yani zatının bütün noksan sıfatlardan, kusurlardan temiz ve uzak oluşu.

tenkihü'l-menat

  • Menatın (illetin) ayıklanması; kıyasın dört esasından biri olan illetin, hükümle ilgisi olmayan yabancı unsurlardan ayıklanması.

tenvir / تنوير

  • Aydınlatma, nurlandırma.
  • Nurlandırma, aydınlatma.
  • Nurlandırma.

tenvir eden

  • Aydınlatan, nurlandıran.

tenvir ve teyid

  • Bir meseleyi aydınlatma ve destekleyici unsurlar ortaya koyma.

tenvirat / tenvirât

  • Aydınlatmalar, nurlandırmalar.
  • Nurlandırmalar.

terhuk

  • Yıldıramak, parıldamak.
  • Sallanmak.
  • Tekebbürlük etmek, gururlanmak.

terkibat-ı nisbet-i hafiye

  • Gizli düşünce ve tasavvurlardan meydana gelen terkibler.

tesacül

  • Fahirlenmek gururlanmak, kibirlenmek, tefahur.

teşavüs

  • Gururlanıp gözücuyla bakmak.

tesbih / تسبيح

  • Kusurlardan beri kılma.

teşrif

  • Onurlandırma, onur verme, bir yeri onurlandırma, şereflendirme.

teşyi / teşyî

  • Uğurlama, vefat eden kişinin defnedilmesi.
  • Uğurlama, yolcu etme.

teşyi' / teşyî' / تشييع / تَشْي۪يعْ

  • Uğurlamak. Gideni selâmetlemek. Yolcu etmek.
  • Cesaretlendirmek.
  • Bir yerden ayrılıp gideni uğurlama, hürmet için biraz onunla birlikte gitme.
  • Uğurlama. Selametleme.
  • Uğurlama. (Arapça)
  • Teşyî' edilmek: Uğurlanmak. (Arapça)
  • Teşyî' etmek: Uğurlamak. (Arapça)
  • Uğurlama.

tetnih

  • Sallanmak.
  • Gururlanmak, tekebbürlenmek.

teyh

  • (Teyhâ) Şaşkınlık.
  • Hayran olmak.
  • Tekebbürlenmek, gururlanmak.

timar / timâr

  • Osmanlı Devleti'nin geçimlerine ve hizmetlerine âit masrafları karşılamak üzere bir kısım asker ve memurlara, muayyen bölgelerde kendi nâm ve hesaplarına tahsîl selâhiyeti ile birlikte tahsîs etmiş olduğu vergi kaynaklarına verilen isim. Dirlik.

Troçkizm / Troçkist

  • Troçkizm, Marksizm'in Troçki'nin bakış açısıyla yorumlanmasıdır. Aynı zamanda 1917 Ekim Devrimi'nden sonra ortaya çıkmış bir ayrımı ifade eder. Sovyetler Birliği'nde "sol muhalefet" olarak örgütlenmiş, Troçki'nin kurduğu 4. Enternasyonal'le başlayarak günümüze kadar gelmiştir. Troçkizm'in en önemli unsurları; özgürlüğü ortadan kaldıracak bir sistem olarak görülen "tek ülkede sosyalizmi" fikrinin reddi, dünya devrimi fikri, enternasyonalin gerekliliği, sürekli devrim ve Doğu Bloku ülkelerinin gerçek sosyalizm olmadığı fikirleridir.

    Kaynak: Wikipedia: https://tr.wikipedia.org/wiki/Troçkizm


ucb

  • İbadetiyle gururlanma.

unsuri / unsurî

  • Unsurla ilgili.

uyub / uyûb / عيوب

  • (Tekili: Ayıb) Ayıblar, kusurlar.
  • Ayıplar, kusurlar.
  • Kusurlar. (Arapça)

vırat

  • (Tekili: Verta) Vartalar, uçurumlar, çukurlar.
  • Halli güç, içinden çıkılması zor olan işler.

vücud-u akdes

  • Bütün eksik ve kusurlardan pâk olan Allah'ın kendi zâtına ait varlığı.

vücud-u münevver

  • Nurlanmış varlık; kendisiyle Rabbi arasında bağ kuran varlık.

yavuz sultan selim

  • (Hi: 875-926) Osmanlı Padişahlarından dokuzuncusudur. Sultan Süleyman Han'ın babası, 2. Bayezid Han'ın oğludur.Azim ve sebat örneği olan ve memleket mes'elelerinde en küçük kusurları bile afvedemiyen Yavuz Selim, Çaldıran seferine çıkmıştı. Uzun müddet seferde olan askerleri bir gün padişahın çadırı

zat-ı nuru'l-envar / zât-ı nuru'l-envâr

  • Bütün nurlar Kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan nurların nuru, Allah.

zehv

  • Bâtıl.
  • Yalan.
  • Fahirlenmek, gururlanmak, tekebbürlenmek.
  • Güzel manzara.
  • Taze ot.
  • Otun çiçeği.
  • Titremek.
  • Yürümek.
  • Yel esmek.
  • Alacalanmış hurma koruğu.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın