LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te ular ifadesini içeren 548 kelime bulundu...

ma-icari / mâ-icârî

  • Akar su. Devamlı akmakta olan ve üzerinde herhangi bir pisliğin durması mümkün olmayan çay, dere, ırmak, nehir veya yer altından çıkarılan artezyen suları. Bir saman çöpünü götüren su, akar su sayılır.

a'dad

  • (Tekili: Adud ve Adad) Bazular. Kollar.
  • Havuzun çevre kenarına konan taş.

ab-rane

  • Su borularına ve su yollarına bakan mühendis. (Farsça)

abar / âbar / âbâr / آبار

  • (Tekili: Bi'r) Kuyular. Su kuyuları. (Farsça)
  • Hesap defteri. (Farsça)
  • Kuyular. (Arapça)

ağraz

  • Maksatlar, arzular, amaçlar.

ağraz-ı nefsaniyye / ağraz-ı nefsâniyye

  • Nefsanî maksatlar, nefsî arzular.

ahfa / ahfâ

  • Kalbe bağlı duyguların en gizli, en kapalı olanıdır ki, Cenâb-ı Hak sıfat, şuûnat ve Zât'ına ait en gizli, en mahrem mânâları izin verdiği ölçüde bu duyguya hissettirir.

ahilik

  • Asırlar önce Anadolu'da gelişen bir halk ocağı. Sosyal bir kuruluş olan ahilik iş alanında adam yetiştirmek, çalışma sevgisini aşılamak, istihsali çoğaltmak gibi gayeleri vardı. Günlük hayatta ise teavün, yoksulları koruma gibi insani duyguları; ayrıca müzik, silah kullanma, binicilik kabiliyetlerin

ahrac

  • (Tekili: Hırc) Hayvanların yular, tasma ve palanlarına dizilen boncuklar.

ahras / ahrâs / احراس

  • (Tekili: Hâris) Bekçiler, muhafızlar, koruyucular.
  • Koruyucular, muhafızlar. (Arapça)

ahsas / ahsâs / احساس

  • Hisler. Duygular.
  • Duygular. (Arapça)

akademi

  • yun. Yüksek mekteb.
  • Âlimler, edebiyatçılar heyeti.
  • Eflatun'un vaktiyle talebesine ders verdiği yer.
  • Çıplak modelden yapılan insan resmi.
  • Belli bir ilmin gelişme ve ilerlemesini te'min maksadı ile müşterek tetebbularda veya serbest tedrisatta bulunan salâhiyetl

akk

  • (Çoğulu: Ukuk) Serkeşlik. Anaya, babaya itaatsizlik.
  • Yarmak.
  • (Koyun) kuzularken ölmek.

aks

  • (Çoğulu: Ukus) Hilâf, muhâlif, zıd, ters.
  • Gölge gibi şeylerin bir yerde eser peydâ etmesi. Sesin veya ışık gibi şeylerin bir yere çarparak geri dönmesi.
  • Döndürmek.
  • Bir şeyin evvelini ahir ve âhirini evvel yapmak.
  • Devenin yularının ucunu ayağına bağlamak.
  • <

aksa-yı meram

  • Meramların, arzuların en sonu. Emellerin son haddi.

aktar

  • (Tekili: Kutr) Kuturlar. Çaplar. Dâirenin merkezinden geçen doğru hatlar.
  • Her taraf.
  • Güzel kokulu yağlar vesaire satan adam. Güzel kokular tâciri.
  • Ecza, ilâç satan adam.
  • Mahalle aralarında bazı baharatla iğne, iplik vesaire satan satıcı.

alabalık

  • Akıntısı sert olan soğuk ve tatlı sularda bulunan bir cins leziz balık. (Türkçe)

alem-i gayb / âlem-i gayb

  • Zâhir duygularımızla bilinemeyen ve ervah ve meleklere, cinlere mahsus olan âlem. Mâzi ve müstakbeldeki mahlukatın mânevi hayatlarının âlemi.

alet-i hevesat / âlet-i hevesat

  • Gelip geçici istekler, arzular âleti.

allamülguyub / allâmülguyûb

  • Dış duyular yoluyla bilinemeyenleri en iyi bilen Allah.

alude-gan / alude-gân

  • (Tekili: Alude) Suçlular, kabahatliler. Bulaşıklar, bulaşmışlar. (Farsça)

amal / âmâl / آمَالْ

  • Emeller, arzular, istekler.
  • (Tekili: Emel) Emeller. Arzular. Gayeler. Dilekler. İstekler.
  • Arzular.

amal-i ma'sumane / âmâl-i ma'sumâne

  • Masumcasına emeller, arzular.

amal-i sermediyet / âmâl-i sermediyet

  • Daimî emeller ve arzular.

anasır-ı esasiye / anâsır-ı esasiye

  • Esas unsurlar, temel konular.

arazi-i mürfaka / arâzi-i mürfaka

  • Huk: Sokaklarda oturulacak yerler ve caddelerde boş bırakılan kısımlar. Yolculara ait terkedilmiş konak yerleri, kervansaraylar.

arun

  • İyi vasıflarla meşhur olmuş, güzel huylular. (Farsça)

asfad

  • (Tekili: Safed) Suçluların el ve ayaklarına takılan kelepçeler.

aşık-ı didar-ı pak / âşık-ı didâr-ı pâk

  • Temiz yüzün âşıkı.
  • Edb: Evvelce ordularda, kışlalarda, köy odalarında ve mahalle kahvelerinde gerek kendinin, gerek başkalarının sözlerini sazla dile getiren kimse; halk şâiri.

astronomi

  • yun. Kozmoğrafya. Gök ilmi. Felekiyat.Astronomi ilmi dünyanın birgün hareketinin duracağını; coğrafya, karaların alçalarak dünyanın sularla kaplanacağını, iklimin değişerek canlılar için yaşanmaz hâle geleceğini; fizik, güneşin birgün söneceğini, kâinattaki enerjinin artık kullanılamaz, işe yaramaz

atabey

  • (Atabek) Selçuklular devrinde şehzadelere mürebbilik eden şahıs, lala.

ataraksiya

  • yun. Tesirlere (etkilere) karşılık göstermeme, durgunluk hâli.
  • (Fels.) Ruhun sükunete ulaşması, arzu ve ihtiraslardan uzak kalma. Eski çağ felsefesi, hayatın gayesi, saadet olarak duygusuzluk halini gösteriyordu. İnsan arzuları sonsuz, düşmanları sonsuzdur, (mikroptan kuyruklu yıldız

atavil

  • (Tekili: Atvel) Seçkin kimseler.
  • Uzun boylular.

atba'

  • (Tekili: Tıb') Akarsular, çaylar, dereler, kanallar, sel yatakları.

atır

  • (Itr. dan) Güzel kokulu, ıtırlı.
  • Kokuları seven kimse.

avzen

  • (Zenav) (Kürdçe) Suların biriktiği yer. Havuz, göl.

babil / bâbil

  • Asurlular devrinde Irak'ta kurulan şehirlerden biri. Bağdat'ın aşağı tarafında bulunan ve büyücülüğünden dolayı, eski edebiyatımızda "Çeh-i Bâbil" olarak yer alan ve birçok dillerin meydana gelmesi bakımından da adı geçen "Bâbil Kulesi"nin bulunduğu ilkçağdan kalma bir şehir.

bahil / bâhil

  • Avâre, başıboş, serseri.
  • Yularsız deve. Deyneği olmayan çoban.
  • İşsiz, avare, başı boş.
  • Yularsız deve.

bahr-i sükun / bahr-i sükûn

  • (Lût Denizi) Sularının kesif ve dalgasızlığından dolayı bu isim verilmiştir.

bahur / bahûr

  • Sıcakta yerden yükselen buhar.
  • Tütsü. Yakılarak güzel kokular elde edilen ot ve sâir şey.

basair

  • (Tekili: Basiret) Basiretler. İbretli görüşler. Deliller. İbretler. Hüccet ve bürhanlar. Gözler.
  • Kalb duyguları.

beçe-gan / beçe-gân

  • (Tekili: Beçe) Çocuklar, yavrular. (Farsça)

bedihiyat-ı hissiye

  • Duyularla bilinen apaçık gerçekler; görme, işitme, tatma gibi duyularla idrak edilen şeyler.

behimi hisler / behimî hisler

  • Hayvanî duygular.

benu-l gabra

  • Dervişler, uğrular.

bere

  • Tıb: Ezilme veya kılcal damarların kopması sonunda kanın, dokular içinde birikmesi ve bundan dolayı meydana gelen morluk. (Türkçe)

beyan ilmi / beyân ilmi

  • Belâgat ilminin,hakikat, mecaz, kinaye, teşbih ve istiare gibi konularından bahseden bölümü.
  • Düzgün ve yerinde söz söyleme yolunu öğreten belâgat ilminin teşbîh (benzetme), mecâz, kinâye gibi konularını anlatan ilim.

bibliyografya

  • yun. Kitaplar hakkında bilgi. Belirli mevzular üzerindeki neşriyatın tamamı.

bid'at ehli

  • Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem ve Eshâb-ı kirâmının yolundan (Ehl-i sünnet îtikâdından) ayrılanlar. Bid'at sâhibi. Îtikâdda (îmânda) ve amelde (ibâdette) dinde olmayan yenilikler ortaya çıkaran kimseler, dinde reformcular.

biyoloji

  • yun. Canlı varlıkları inceliyen ilim. Hayvanları inceleyen bölümüne zooloji; bitkileri inceleyen bölümüne botanik denir. Biyoloji, incelediği konulara göre çeşitli isimler alır. Canlının dış yapısını inceleyen: Morfoloji; dokuları inceleyen; histoloji canlıların büyüyüp gelişmelerini: embriyoloji; h

burjuvazi

  • Burjuvaların meydana getirdiği içtimaî (sosyal) sınıf. Avrupa'da burjuvazi, ticaret ve sanayi ile zenginleşti. Soylular sınıfı ile mücadele ederek Fransız İhtilali ile iktidara geldi. İhtilalde işçilerin, köylülerin, fakir halk tabakalarının desteğini sağladı. Onlara eşitlik, hürriyet, adalet vaad e (Fransızca)

bustan

  • Çiçek ve gül kokularının çok olduğu yer, bahçe. (Farsça)

büteka

  • (Çoğulu: Bevâtık) Pota dedikleri âlettir ve kuyumcular içinde altın ve gümüş eritirler.

büzürgan / büzürgân / بزرگان

  • (Tekili: Büzürg) Büyükler, azimler, cesimler, ulular.
  • Büyükler. (Farsça)
  • Ulular. (Farsça)

çarmih / çârmîh

  • Dört çivi. Birbiri üzerine dikey olarak konulmuş iki tahtadan meydana gelen, suçluları îdâm etmek için kullanılan haç şeklindeki darağacı. Bu cezâya çarptırılan kişi iki yana açılmış kollarından ve bağlanmış ayaklarından çivilenerek öldürülürdü.

carre

  • Komşu kadını.
  • Yularından çekilen deve.

cebr-i mafat / cebr-i mâfat

  • Kaybedilen bir şeyin yerine başka bir şey bularak, onunla avunma.

cehennem

  • Allah yerine, tabiat, madde, sebepler vb. yaratılmış şeyleri ilâh kabul eden; Allah'a kul olacaklarına, arzularına ve heveslerine, başka insanlara ve mahlukata kul olanların işledikleri cürüm ve suçtan dolayı İlâhi adaletle ceza görecekleri yer. Cehennem'in varlığını bütün geçmiş peygamberler ve onl

celadet / celâdet

  • Ululara karşı gösterilen cesaret.

celaleddin-i harzemşah

  • (Vefâtı M.: 1231) Mengü berdi (Allah verdi) ismi de verilir. Harzemşah soyunun 7nci ve son hükümdarıdır. Tarihte cesaret ve irfanı ile tanınmıştır. O zamanın deccalı olan Cengiz'in kahır ve şiddeti karşısında İrân ve Turân korku ve zillete düştüğünde Celâleddin, Cengiz'in ordularını müteaddit defala

cem-i mükesser

  • Gr: Cemi yapılacağı zaman müfredinin şekli bozularak yapılan cemi. Kaide dışı yapılan, kaideye uymadan yapılan cemi. Kitab; kütüb, gibi.

cevabat

  • (Tekili: Cevâb) Cevablar. Sorulan sorulara verilen karşılıklar. Mukabil sözler.

cezbe-i rahman / cezbe-i rahmân

  • Allah'ın hayır ve rahmet için verdiği ve duygulara yerleştirdiği mânâ ve coşku hâli.

cifar

  • (Tekili: Cefr) Geniş kuyular.

cihazat-ı kesire / cihâzât-ı kesire

  • Birçok cihaz, duygular.

ciran

  • Komşular.
  • Müşteriler.

cümel

  • (Tekili: Cümle) Cümleler. Birden fazla anlama gelen sözler. Mecmular.

cünud / cünûd / جنود

  • Askerler. (Arapça)
  • Ordular. (Arapça)

cünud-u semavat ve arz / cünûd-u semâvât ve arz

  • Gök ve yer orduları.

cüyuş

  • (Tekili: Ceyş) Ceyşler, askerler, neferler, erler. Ordular.

daire-i muamelat / daire-i muamelât

  • Muamelât dairesi; şahıs ve aile hukuku, aynî haklar, miras, ticaret, borçlar ve iç hukukla ilgili konular.

damar-ı insani / damar-ı insânî

  • İnsana ait duygular.

dav'

  • Hoş kokular kokmak. Depretmek.

defn

  • Cenâzenin yıkanıp kefenlendikten ve namazı kılındıktan sonra kabre konularak üzerinin toprakla örtülmesi.

dekaik-i mesail-i fer'iye / dekaik-i mesâil-i fer'iye

  • Ana meselelerin kollarına ve en alt konularına yönelik incelikler.

divan-ı harp

  • Harp divanı. Yüksek rütbeli askerlerin harp mes'eleleri veya harp suçluları hakkında işler için toplandıkları meclis.

diyanet alemi / diyanet âlemi

  • Dinî konuların ele alındığı alan.

düden

  • Coğ: Yerin altında akan suların oyup meydana getirdiği derin kuyu.

ebhire

  • (Tekili: Buhâr) Dumanlar, buğular.

ebhur

  • (Tekili: Bahur) Buharlar. Buğular.

ebna-yı sebil / ebnâ-yı sebil

  • Yolcular, seyahat edenler, seyyahlar.

ecell / اجل

  • Çok büyük, ulular ulusu. (Arapça)

efniye

  • (Tekili: Finâ) Avlular.

efsar / efsâr / افسار

  • Yular. (Farsça)
  • Yular. (Farsça)

eglal

  • (Tekili: Gull) Halkalar. Kelepçeler. Mahkemenin cezaya müstehak kılıp mahkum ettiği kimselerin boyun ve ayaklarına vurulan zincirler.
  • (Galel) Ağaçlar arasında korulukta akan sular.

egvar

  • (Tekili: Gavr) Dipler, çukurlar, kuyular. Sonlar, uçlar.

ehdaf

  • (Tekili: Hedef) Hedefler, nişan alınan yerler.
  • Yüksek yerler.
  • Meramlar, talebler, arzular, istekler, gayeler, maksadlar, kasıtlar.

ehl-i hevesat / ehl-i hevesât

  • Nefsin hoşlandığı, gelip geçici istek ve arzuların peşinde olanlar.

ehsas / ehsâs / احساس

  • (Tekili: Hiss) Hisler, duygular.
  • Duygular, hisler. (Arapça)

ehsas-ı rakika / ehsâs-ı rakika

  • İnce hisler, ince duygular.

ehva

  • Nefis arzuları, boş istekler.
  • (Tekili: Heva) Nefsin istek ve arzuları. Muhabbetler. Hahişler.
  • Kasdetmek.
  • Atmak.

ehval / ehvâl

  • (Tekili: Hevl) Korkular. Korkulacak hâller. Fenalıklar.
  • Korkular.
  • Korkular.

ehval-i haşir

  • Haşir meydanının verdiği korkular, korkulu hâller.

ehval-i muhavvifane / ehvâl-i muhavvifane

  • Dehşetli korkular.
  • Dehşetli korkular.

einne

  • (Tekili: İnân) Yularlar. Dizginler.

el-halim

  • Suçluların cezalarını derhal vermek iktidarında olduğu halde sonraya bırakan ve yumuşak muamele eden, çok halim. (Allah (C.C.)

emani / emanî

  • Emniyetler. Niyetler, gayeler, istekler. Arzular, dilekler. (Farsça)
  • Eminlik, korkusuzluk. (Farsça)
  • Temenniler, arzular, istekler.

emani-i mahsusa

  • Hususi arzular, özel maksatlar.

embriyoloji

  • yun. Biy: Canlıların başlangıçtan itibaren gelişmesini inceliyen biyoloji ilminin bir bölümü. İkiye ayrılır: 1- Ontogonez: Yumurtadan yavruların meydana gelişini inceler. 2 - Flogenez: Canlıların ilk yaratılışı ile bugünkü şekli arasında meydana gelen değişmeleri inceler. Dünyada başlangıçtan bugüne

emhar

  • (Tekili: Mehr) Mehrler, nikâh bedelleri. Zevceynin ayrılmaları halinde kadına verilecek olan ve nikâhta kararlaştırılan para ve sair eşyalar.
  • (Mühür) Taylar, at yavruları.

emvah

  • (Tekili: Ma') Sular.

enabib

  • (Tekili: Ünbube) Kamış gibi boğum, boğum olan şeyler. İçi boş olan fen âletleri, borular.

engame

  • Topluluk, cemaat, kalabalık, izdiham. Toplanma yeri, meclis. (Farsça)
  • Muharebe yeri, ceng meydanı. (Farsça)
  • Oyuncular derneği. (Farsça)

enhür

  • (Tekili: Nehr) Nehirler, ırmaklar, çaylar, akarsular.

ensac / ensâc / انساج

  • Dokular. (Arapça)

ensice / انسجه

  • Dokular. (Arapça)
  • Kumaşlar. (Arapça)

erakk-ı hissiyat

  • Duyguların en inceleri. Gizli hisler, ince duygular.
  • En rakik, en ince hisler, duygular.

es'ile / اسئله

  • (Tekili: Sual) Sualler. Bir şey istemeler. Sorular.
  • Sualler, sorular.
  • Sorular. (Arapça)

esaret-i hayvani / esaret-i hayvanî

  • Hayvanî duygulara esir olma.

eşbal

  • (Tekili: Şibl) Arslan yavruları.

esile / esîle

  • Sorular, sualler.

eşraf / eşrâf

  • Soylulular, şerefliler.

esva'

  • (Tekili: Sâ') Kuyular, çukur yerler.
  • Ölçekler.

eşvak / eşvâk

  • (Tekili: şevk) şiddetli arzular, istekler, neşveler.
  • Şiddetli arzular, istekler.

esyah

  • (Tekili: Seyh) Nehirler, akarsular.
  • Çizgili elbiseler.

etfal / etfâl

  • Çocuklar, yavrular.

evceb-i vecaib / evceb-i vecâib

  • Lüzumluların en lüzumlusu, en çok lüzumlu olan şey.

evham / evhâm / اوهام / اَوْهَامْ

  • Olmayan bir şeyi olur zannı ile meraklanma. Üzüntü. Vehimler. Kuruntular. Zarar ihtimâli çok az olan bir şeyden meraklanma ve üzülme.
  • Vehimler ve hayaller. Kuruntular ve gerçek dışı şeyler.
  • Vehimler, kuruntular.
  • Vehimler, kuruntular.
  • Vehimler, kuruntular. (Arapça)
  • Kuruntular.

evham-alud / evham-âlûd

  • Vehimler ve kuruntular karışmış.

evham-ı batıla / evham-ı bâtıla

  • İnsanları haktan uzaklaştıran bâtıl vehimler ve kuruntular.

evham-ı faside / evhâm-ı fâside

  • Asılsız, boş kuruntular.

evham-ı muzlime

  • Karanlık vehimler, kuşkular.

evham-ı seyyie / evhâm-ı seyyie / اَوْهَامِ سَيِّئَه

  • Akla gelen kötü vehim ve kuruntular.
  • Kötü kuruntular.

evham-ı vahiye

  • Saçma vehimler, asılsız kuruntular.

evhamın müdafaası

  • Vehimlerin def'edilmesi, kuruntuların kovulması.

evram

  • (Tekili: Verem) Veremler, vücudda hasıl olan yumrular, şişler.

ezhan

  • Zihinler. Müdrikler. Anlamayı meydana getiren duygular.

ezimme

  • (Tekili: Zimam) Yularlar. Bağlar.

felsefe

  • Madde, hayat, yaratılış, kâinât, ruh, ölüm, ölüm sonrası gibi konularda insan gücünün akla dayanarak ortaya koyduğu düşünce ve görüşlerin tamâmı. Beğendiği düşüncelerini hakîkat olarak anlatmak, yaldızlı, heyecan verici laflarla inandırmaya çalışmak. Tecrübeye, hesâba dayanmayan şahsî düşünceler.

fena fillah / fenâ fillâh / فَنَا فِي اللَّهْ

  • Herşeyi Allah'tan bilme, kendi arzularını terk edip Allah'da fânî olma.

fesar

  • Yular. (Farsça)

fetva / فَتْوَا

  • Din adamlarının İslami konularda belirttiği görüş.

fevaih

  • (Tekili: Fâih) Meyve ve çiçek kokuları.

fevehan

  • (Tekili: Fevh) Güzel kokular.

fevehat

  • (Tekili: Fevha) Güzel kokular.

fihriste

  • Kitabın konularını gösteren liste.

fukaha / fukahâ / فقها

  • Fakihler, İslâm hukukçuları, Fıkıh âlimleri.
  • Fıkıhçılar, islam hukukçuları. (Arapça)

füruat-ı islamiye / füruat-ı islâmiye

  • İslâmî konuların dalları, detayları.

gaben-i fahiş / gaben-i fâhiş

  • Piyasadaki en yüksek satılandan altın ve gümüşte %2,5 ve daha fazlasına, urûzda yâni ölçülüp tartılan ve taşınabilen mallarda %5, hayvan için %10, binâ için %20'den, ibâdet konularında lâzım olan şeylerde de piyasadaki fiyatından iki misli fazla olan aldanmalar.

gaflet

  • Nefsin arzularına uyarak, Allahü teâlâyı, emir ve yasaklarını unutma hâli.

gaiza

  • Yere batan sular, eksilen su.
  • Bir malın değerinin eksilmesi, azalması.

garetgeran / garetgerân

  • Yağmacılar, çapulcular. (Farsça)

garkan

  • Batarak, boğularak.

gavali / gavalî

  • (Galiye) Güzel kokular.

gayya / gayyâ / غيا

  • Cehennemdeki kuyulardan birinin adı. (Arapça)

girdab

  • Suların dönerek aktığı tehlikeli yer.
  • Suların dönerek çukurlaştığı yer. (Farsça)
  • Tehlikeli yer. Mühlike. Tehlikeli yer ve zaman. (Farsça)
  • Anafor; suların dönerek çukurlaştığı tehlikeli akıntı yeri.

gülabdan

  • İçine gülsuyu konularak mevlüt gibi toplantılarda serpmeye mahsus kap. Bu, çiniden, gümüşten veya altundan yapılırdı. Buhurdanlar ile birlikte bir takım teşkil ederdi.

güsiste-mehar

  • (Güsisteinan) Yuları kopmuş.
  • Mc: Kayıtsız, mes'uliyetsiz, başıboş.

hacl

  • (Çoğulu: Ahcâl-Hucul) Köstek.
  • Bukağı.
  • Küçük deve yavruları.

hadd-i zina / hadd-i zinâ

  • Akıllı olan, ergenlik çağına gelen ve konuşabilen müslüman veya müslüman olmayan kadın ve erkeğe, dâr-ül-İslâm'da (İslâm memleketinde), tehdîd edilmeden, arzûlariyle, zinâ yaparken yakalandıklarında verilmesi gereken cezâ.

hafaza

  • Muhafızlar, koruyucular, bekçiler.
  • Koruyucu melekler.

hakim-i müdakkik / hakîm-i müdakkik

  • Konuları gaye, fayda ve san'at yönünden dikkatli bir şekilde araştıran hikmetli kişi.

halimane / halîmâne

  • Yumuşak surette. Yumuşak huylulara yakışır bir tarzda. (Farsça)

hamiyet-i diniye

  • Dinî hamiyet; dini korumak ve yüceltmek maksadıyla çalışma, dinden gelen yüce duygularla din uğruna fedakârlıkta bulunma.

han

  • Yolcuların misafir olduğu bina. Kervansaray. Otel. (Farsça)
  • Ticaret ehlinin sakin olduğu yer. (Farsça)

harbele

  • Kuyulardan su çekmeğe mahsus dolap. Bostan dolabı. (Farsça)

harkahe

  • Koyuncuların kara evi.

haşşaşiyye / haşşâşiyye

  • Otçular. İnsanın ot gibi olduğunu ve öldükten sonra yok olacağını iddiâ edenler.

hatat

  • Sütün kaymağı.
  • Tıb: Cilt iltihabından meydana gelen kabukların soyularak iyi olanları.

hatırat

  • (Tekili: Hâtıra) Hâtıralar. Hatırda kalan şeyler.
  • Edb: Bir adamın yaşadığı zamana, bulunduğu işlere, görüştüğü kimselere dair düşüncelerini ve duygularını hâvi olmak üzere yazdığı eser.

hatt-ı ictima-i miyah / hatt-ı ictima-i miyâh

  • Suların toplandığı hat. Dere, çay, nehir.

havarık-ı hissiye / havârık-ı hissiye

  • Duyularla, hislerle idrak olunan veya duyulara hitap eden mu'cizeler, olağanüstü şeyler; ağacın konuşması, parmaklardan suyun akması gibi.

havas

  • Duyular, hisler.

havas ve hissiyat-ı insaniye / havâs ve hissiyât-ı insâniye / حَوَاسْ وَحِسِّيَاتِ اِنْسَانِيَه

  • İnsana ait his ve duygular.

havass / havâss

  • (Tekili: Hasse) Hasseler. Duygular.
  • Hasseler, duyular.
  • Muhterem ve seçkin kişiler.
  • Duyular, duygular.

havass-ı aşere

  • On hasse, on duyu; görme, işitme, dokunma, koklama, tatma, hayal, akıl, vehim, hafıza ve tasarruf etme duyuları.

havass-ı zahire ve batına / havass-ı zâhire ve bâtına

  • Görünen ve görünmeyen hisler, duygular.

havass-ı zahiriye / havâss-ı zâhiriye

  • Zahirî duyular, beş duyu organı.

havassü'l-hams-ı zahire ve batına / havâssü'l-hams-ı zâhire ve bâtına

  • Beş içinde, beş dışında olmak üzere insanın duyguları. İçindeki duygular.

hedm

  • Yıkmak, harab etmek. Parçalamak, mahvetmek.
  • Birisine vurup belini kırmak. (Râgibâ, düşmanın aldanma tevazularına.Seyl, divârın ayağın öperek hedmeyler.)(Râgıp Paşa)

hemezat

  • (Tekili: Hemeze) Kuruntular, vesveseler, şüpheler, tereddütler.

heva / hevâ

  • İstek. Nefsin isteği. Düşkünlük. Gelip geçici olan heves. Nefsin zararlı ve günah olan arzuları.
  • Kabiliyet ve duyguları nefsin yasak arzu ve isteklerinin emrine verme.
  • Nefsin istekleri, kötü arzular, hava.

heva ve heves / hevâ ve heves

  • Nefsin hoşuna giden faydasız ve gelip geçici arzular, hisler.

heva-yı nefis

  • Kabiliyet ve duyguları nefsin yasak arzu ve isteklerinin emrine verme.

hevacis

  • (Tekili: Hâcise) Vesveseler, kuruntular. Akla gelen kötü düşünceler.

hevaperest / hevâperest

  • Yasak arzuları peşinde koşan.

hevaperestane / hevâperestâne

  • Yasak arzuların peşinde koşarcasına.

heves ve heva / heves ve hevâ

  • Dünyadaki lezzet ve zevkleri isteyen his ve arzular.

hevesat / hevesât

  • Hevesler, geçici arzular, yasak istekler.

hevesat-ı hayvaniye / hevesât-ı hayvâniye

  • Hayvansal hisler, arzular.

hevesat-ı müteaffin

  • Kokuşmuş istek ve arzular.

hevesat-ı nefsaniye / hevesât-ı nefsâniye

  • Nefsin hevesleri, arzuları ve kötü istekleri.

hevesat-ı rezile / hevesât-ı rezile

  • Rezilce hevesler, günah ve çirkin olan arzular.

hevesat-ı sihirbaz / hevesât-ı sihirbaz

  • Yalancı ve aldatıcı istek ve arzular.

hevesat-ı süfliye / hevesât-ı süfliye

  • Alçak arzular, kötü hevesler.

heveskarane / heveskârâne

  • Hevesine, gelip geçici istek ve arzularına düşkün bir şekilde.

hevesperverane / hevesperverâne

  • Nefsin istek ve arzularına düşkün bir şekilde.

heykel

  • Taş, tunç, kil ve alçı gibi maddelerden yontularak, kalıba dökülerek veya yoğurulup, pişirilerek yapılan insan, hayvan vs. şekli.
  • Büyük bina, anıt, büyük ve yüksek yapı, âbide.
  • Mc: Soğuk ve duygusuz kimse.
  • Güzel ve yakışıklı kişi.

hiddet-i havas / hiddet-i havâs

  • Duyguların keskinliği.

hilafiye / hilâfiye

  • İhtilaf konuları.

himlac

  • Kuyumcular körüğü.

hınaf

  • Devenin yulardan burnunu çözmesi.
  • Deve bileğinde olan yumuşaklık.

hiskil

  • (Çoğulu: Hasâkil) Her canavarın yavruları içinde küçük olanı.

hiss-i samia, basıra, zaika / hiss-i sâmia, bâsıra, zâika

  • İşitme, görme, tat alma hisleri, duyguları.

hiss-i umumiye / hiss-i umumîye

  • Umumun hisleri, genelin duyguları.

hiss-i zahir / hiss-i zâhir

  • Zâhirde ve varlığın dış yüzünde olanları kavrayan hisler, duyular; görme, işitme, tatma duyuları gibi (Varlığın mânâ boyutu ile ilgili sezgi ve ihtisaslara vesile olan aklî, rûhî, kalbî, vicdanî hislere hiss-i bâtın denir.).

hissiyat / hissiyât / حسيات

  • Duygular. Hisler.
  • Hisler, duygular.
  • Duygular.
  • Duygular. (Arapça)

hissiyat-ı aliye / hissiyât-ı âliye

  • Yüce hisler, duygular.

hissiyat-ı aşıkane / hissiyât-ı âşıkane

  • Aşıkça, âşka benzer duygular.

hissiyat-ı askeriye

  • Askerî duygular, hisler.

hissiyat-ı bakiye / hissiyat-ı bâkiye

  • Kalıcı olmayı ve sonsuzluğu isteyen duygular.

hissiyat-ı beşeriye

  • İnsanî hisler, duygular.

hissiyat-ı diniye

  • Dinî hisler, duygular.

hissiyat-ı hafiyye

  • Gizli hisler, duygular.

hissiyat-ı hayatiye

  • Hayata ait duygular.

hissiyat-ı imaniye

  • İmanî hisler, imanın etkisinde olan duygular.

hissiyat-ı insaniye / hissiyât-ı insaniye

  • İnsanlarda bulunan hisler, duygular.

hissiyat-ı kalbiye

  • Kalpteki hisleri, duyguları.

hissiyat-ı mütevarise / hissiyat-ı mütevârise

  • Nesilden nesile miras kalan, geçmişten gelerek yeni nesle geçen duygular.

hissiyat-ı nefsaniye / hissiyât-ı nefsaniye

  • Kötülükleri emreden nefsin yönlendirdiği duygular.

hissiyat-ı nefsiye

  • Nefse ait duygular.

hissiyat-ı şedide / hissiyât-ı şedide

  • Kuvvetli duygular.

hissiyat-ı sefihe / hissiyât-ı sefihe

  • Sefahet ve eğlenceye düşkün hisler, duygular.

hissiyat-ı süfliye

  • İnsanları kötülüğe yönelten aşağılık duygular.

hissiyat-ı ulviye / hissiyât-ı ulviye

  • Yüksek hisler, ulvi duygular.
  • Yüksek hisler, yüce duygular.

hissiyat-ı ulviye-i diniye

  • Dinden gelen yüksek hisler, yüce duygular.

hissiyat-ı ulviye-i insaniye / hissiyât-ı ulviye-i insaniye

  • İnsanın yüksek duyguları.

hissiyat-ı ulviye-i rakika / hissiyat-ı ulviye-i rakîka

  • Yüksek ve ince hisler, duygular.

hissiyat-ı umumiye

  • Herkeste bulunan hisler, duygular.

hissiyat-ı yakubiye / hissiyat-ı yâkubiye

  • Hz. Yakub'un (a.s.) hisleri, duyguları.

hissiyatça

  • Duyguları açısından.

hissiyyat

  • Duygular, sezişler.

hişt

  • Eskiden kullanılan, kısa el mızrağına benzer bir savaş âleti. Daha ziyade Osmanlı ordularında bulunan bu silâh, özellikle hassa birliklerine verilirdi.

hıtam

  • (Çoğulu: Hutum) Dizgin, yular.

hitan / hîtan

  • (Tekili: Hâit) Duvarlar. Mânialar, hâiller, engeller.
  • Avlular.

hizame

  • (Çoğulu: Hazâyim) Yular burunluğu.

hizb-üş şeytan

  • Şeytana ve nefislerine tâbi olanların grubu. Allah'ın kanun ve nizamına tâbi olmadan kafalarına güvenerek ve nefsanî arzularına uyarak gitmek isteyenler. Milleti, memleketi ve mukaddesatı yıkmağa çalışan ve ahlâksızlığa alıştıranların ve dinsizlerin topluluğu ve cereyanı.

hoca tahsin efendi

  • (Vefatı: Mi. 1880) Yanya civarından (Filâtlı) olup Osmanlı Alimlerinin sonuncularındandır. Tarih-i Tekvin ve Esas-ı İlm-i Hayat gibi eserleri vardır.

hostes

  • ing. Umumi taşıtlarda, daha ziyade uçaklarda yolcuları ağırlayan kız veya kadın.

hücre

  • Odacık, göz.
  • Dokuların, organların en küçük parçası, hücre.

hukukiyyun / hukukiyyûn

  • Hukukçular.

humbara

  • Küçük küp. (Farsça)
  • Ask: Demir veya tunçtan dökülmüş, içi boş ve yuvarlak olarak yapılan ve içine patlayıcı maddeler doldurularak havan topu veya elle atılan harp aleti. Havan topu ile atılana havan humbarası, elle atılana da el humbarası denirdi. (Farsça)
  • Para biriktirmek için kullanılan topr (Farsça)

hususat / hususât / husûsat / خصوصات

  • Hususlar, konular.
  • Hususlar, konular. (Arapça)

hususat-ı şahsiye

  • Şahsi konular.

iade-i mücrimin / iade-i mücrimîn

  • Suçluların kendi memleketlerine iade edilmesi.

ibtalihis / ibtâlihis

  • Duyguları uyuşturma, anestezi.

içtihadat / içtihadât

  • İçtihatlar; dinen kesin olarak belirtilmeyen konularda Kur'ân ve hadîse dayanarak hüküm çıkarma işlemleri.

ıdd

  • (Çoğulu: Adât) Pınar ve kuyu suları gibi aktıkça kesilmeyen, devamı gelen su.
  • Çokluk, kesret.

iddihan

  • (Dühn. den) Güzel kokular sürünme.

idlaliyyat / idlâliyyât

  • İnsanı doğru yoldan saptıracak fikirler, azdıracak mevzular. Kur'ânla muaraza eden safsata ve bâtıl felsefi nazariyeler.

ihtiram-ı hissiyat

  • Duygulara, hislere saygı gösterme.

ihtirasat

  • İhtiraslar, aşırı istekler, hırs ve tutkular.

ihtirasat-ı hayvaniye / ihtirâsât-ı hayvâniye

  • Hayvânî ihtiraslar, hayvanî duygulardan kaynaklanan aşırı istekler, tutkular.

ik'ar-ı abar / ik'ar-ı âbâr

  • Kuyuların derinleştirilmesi.

iknaiyat

  • İkna ve inandırma ile ilgili konular.

ilanat / ilânât

  • İlânlar, duyurular.
  • İlanlar, duyurular.

ilanat müvezzii / ilânat müvezzii

  • İlânlardan, duyurulardan sorumlu olan, onları dağıtan.

ilanat-ı rabbaniye / ilânât-ı rabbâniye

  • Allah tarafından gönderilen ve Allah'a işaret eden duyurular.

ilm-i beyan / ilm-i beyân

  • Belâgât ilminin hakîkat, mecaz, kinâye, teşbîh (benzetme) ve istiâre gibi konularından bahseden ilim.

ilm-i nahiv ve beyan

  • Dilbilgisi ve belâğatın hakikat, mecaz, kinâye, teşbih ve istiâre gibi konularını öğreten ilim dalı.

inbisat-ı alat / inbisat-ı âlât

  • Âletlerin genişlemesi; dış dünyayı algılayıp idrak edebebilmek için ruhun kullandığı âletlerin, yani duyular, duygular ve sairelerin gelişip genişlemesi.

insibab

  • Dökülme. Akıtılma.
  • Cereyan etme.
  • Başka suya karışma.
  • Tıb: Ahlat-ı erbaadan birisinin vücudun bir tarafında nesicler (dokular) arasında toplanması.

inşikak-ı asa / inşikak-ı âsâ

  • Değneğin bölünmesi, âsânın ikiye ayrılması; 'ihtilaf ve ayrılıklarla, birliğin bozularak kuvvetin dağılması' mânâsında bir deyim.

inzimam

  • Bağlanma.
  • Yular ile bağlanma.

iptal-i his

  • Hisleri uyuşturma, duyguları vazifelerini yapamaz hale getirme.

işaret-i hissiye

  • Somut işaret; hislere, duygulara hitap eden işaret.

isti'naf

  • Önceki cümlelere bağlı olmayıp ilerdeki muhtemel sorulara cevap teşkil etme.

istidradi / istidrâdî

  • Bir sözde asıl gayeden bahsederken bağlantılı olarak ikinci derece başka konulardan bahsetmek.

istifham

  • Sual sorup anlamak. Anlamak için sormak.
  • Edb: Cevap istemek için değil, daha çok dikkati çekmek, hisleri kuvvetlerdirmek maksadıyla soru şeklinde söylemek san'atıdır. Şefkat, sevgi, hayret, kin ve nefret gibi duyguların te'siri altında vuku bulur.

istisvaben

  • Beğenerek, doğru bularak, mâkul görerek.

ıtriyyat / ıtriyyât / عطریات

  • Güzel kokular.
  • Kokular, ıtırlar, parfümler. (Arapça)

izam / izâm / عظام

  • Büyükler, ulular. (Arapça)

japon

  • 1911 yılında İstanbul'da bulunan ve İslâm âlimlerine Allah'ın birliği ve Peygamber Efendimizin nübüvvetiyle ilgili sorular yönelten Japon Başkumandanı Mareşal Nogi.

kaba necaset / kaba necâset

  • İnsandan çıkınca abdesti veya guslü gerektiren her şey, eti yenmeyen hayvanların, (yarasa hâriç) ve yavrularının yüzülmüş, dabağlanmamış derisi, eti, pisliği ve bevli ile süt çocuğunun pisliği, bevli ve ağız dolusu kusmuğu, insanın ve bütün hayvanlar ın kanı ile şarab, leş, domuz eti ve kümes ve yük

kabaih / kabâih / قبائح

  • Suçlular, kabahatliler. (Arapça)

kaide-i beyaniye / kaide-i beyâniye

  • Belâgat ilminin bir dalı olan ve teşbih, istiâre, mecaz, kinâye gibi konuları ele alan beyân ilminin bir kuralı.

kalaid

  • (Tekili: Kılâde) Gerdanlıklar.
  • Akarsular.

kalb

  • Duyguların sultanı, gönül.

kalb-i külli / kalb-i küllî

  • Genele ait kalp, toplumun duyguları.

kamari / kamarî

  • (Tekili: Kumriye) Dişi kumrular.

kamveran / kâmverân

  • (Tekili: Kâmver) Mutlular, bahtiyarlar, arzularına kavuşmuş olanlar. (Farsça)

kanun-u adalet ve tedip

  • Adaleti sağlama ve suçluları cezalandırmaya yönelik düzenlenen kanun.

karban-saray / kârban-saray

  • Kervansaray. Şehirlerde veya yol üzerlerinde kervanların ve yolcuların gecelemelerine mahsus büyük han. (Farsça)

kari'in / kâri'în / قارئين

  • Okuyucular. (Arapça)

kasaba

  • (Çoğulu: Kasabât) Akciğerdeki nefes borularından herbiri. Bronş.
  • Küçük şehir. Çarşısı olan büyük köy.
  • Ahalisi beş-on bin raddelerinde olan mâmure.

kataif

  • (Tekili: Katife) Saçaklı, tüylü havlular; ehramlar.
  • Kadayıf tatlısı.

kavisname

  • Okçular ve okçuluk hakkında yazılan eser. (Farsça)

kebab

  • Ateşte pişirilen et.
  • Ateşte kavrularak veya alazlanarak pişirilen her türlü yiyecek.

kelb

  • (Çoğulu: Ekâlib-Eklüb-Kilâb) Köpek, it.
  • Meşhur bir yıldız.
  • İki adım arasına koyarak dikilen kayış.
  • Yolcuların, yük üstünde azıklarını astıkları demir çengel.
  • Şiddet.
  • Hırs.

kelebçe

  • Yakalanan suçluların iki bileğine birden takılan demir halka. Demir bilezik.

kemenan

  • (Tekili: Kemin) Pusuya gizlenmiş askerler.
  • Pusular.

kemend

  • Eskiden idam için boyna geçirilen yağlı kayış. (Farsça)
  • Uzakta bulunan herhangi bir nesneyi yakalayıp çekmek için üzerine atılan ucu ilmekli uzunca ip. (Farsça)
  • Geyik ve benzeri hayvanların yuları. (Farsça)
  • Güzelin saçı. (Farsça)

kerevet

  • Tahtadan yapılan ve üzerine yatak veya minder konularak yatmağa ve oturmağa yarayan yüksekçe yer.

kervan

  • Birbirini takib ederek giden insan veya hayvan sürüsü. Kafile ve hey'etle giden yolcular takımı. (Farsça)

kervansaray

  • Büyük yollarda kervanların konaklamalarına mahsus büyük hanlar. (Selçuklular ve Osmanlılar devrinde hayır eseri olarak yaptırılmışlardı.)

keşan

  • Zincirden yular.

kesb

  • İnsandaki seçme hareketi, istek, ihtiyâr. İsteğin uygulama safhasına sokularak ortaya konulması.
  • Kazanmak, kazanç.

kiram / kirâm

  • Ulular, cömertler, kerimler.

kırla

  • Bir kuş cinsidir ve sulardan balık avlar; derler ki su içine girdiğinde bir gözüyle üstünü gözler, bir gözüyle su içinde avını gözler. Gayet korkak bir kuştur.

kitabe

  • Kabartılarak veya oyularak sert levhalar üzerine yazılan yazı. Levha olarak yazılan manzum olmayan nesir halinde levha yazma ilmi.
  • Mezartaşı yazısı.

kıvam

  • Olgunluk derecesi. Her şeyin en uygun hali.
  • Mâyi bir şeyin koyulaşmış hali.
  • Tav.
  • Durma.
  • Çağ.
  • Bir şeyin nizamı.
  • Doğrular. Dikler. Dik ve doğru çizgiler.

kozmopolit

  • Her yabancı şeye karşı alâka gösteren, milliyet duygularından mahrum kimse. (Fransızca)
  • Çeşitli milletlerden insanları içine alan. (Fransızca)

kuban

  • (Tekili: Kub) Vurucular, dövücüler. (Farsça)
  • Vurarak, döverek mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. (Farsça)

kübera

  • (Tekili: Kebir) Büyükler. Ulular.

kübera-yı ümmet

  • Ümmetin uluları, büyükleri.

külfet

  • Zahmet. Sıkıntı. Yorgunluk. Zahmetli iş. Adetten ve lüzumundan çok yorularak çalışmakla iş yapmak.
  • Merâsim.

kurra / kurrâ / قراء

  • (Tekili: Kari') Okuyucular. Kur'ân-ı Kerimi usul ve tecvidine göre okuyanlar. Dindar ve sâlih kimse.
  • Kârîler, kırâat âlimleri, Kur'ân-ı kerîm okuyucuları.
  • Kurân okuyucuları.
  • Kur'ân okuyucular. (Arapça)

kuud

  • Namazın oturularak eda edilen kısmı.

kuva / kuvâ

  • Duygular, hisler.

kuva-yı insaniye / kuvâ-yı insaniye

  • İnsandaki güçler, duygular, duyular.

kuvva

  • Güçler, duyular (işitme, koklama güçleri gibi…).

kuvve-i şeheviye ve gadabiye

  • Şehvet ve öfke duyguları; insanı dünya zevklerini elde etmeye ve zararlı şeyleri defetmeye sevkeden duygular.

kuvveler

  • Duygular, duyular.

kuvvet-i hissiyat

  • His ve duyuların gücü.

lağım

  • Kaleleri düşürmek için gedik açmak veya düşman ordugâhına zarar yapmak maksadıyla açılan ve barut konulup atılan yerler. Bu işi yapanlara "lâğımcı" denilirdi. Sonradan bu türlü işlere "İstihkâm" denilmiş ve o ad altında askeri teşkilât yapılmıştır.
  • Kazurat ve çirkef sularının akmasın

lahk

  • (Lehak) Geriden yetişmek, ardından yetiştirilmek.
  • Alüvyon. Liğ. Akarsuların taşımasıyla gelen maddeler.

lahlaha

  • Güzel kokuların karışmasından meydana gelen koku.
  • Güzel kokularla yapılan bir nevi macun.

lale

  • Lâle denen meşhur çiçek.
  • Vaktiyle suçluların ve delilerin boynuna takılan halka.
  • İncir koparmak için ucu çatallı değnek.

latife / lâtife

  • Duygu, his; insanın mânevi yapısında bulunan ince duygular.

latife-i insani / lâtife-i insani

  • İnsanda bulunan lâtif duygulardan birisi.

latife-i insaniye / lâtife-i insaniye

  • İnsandaki ince duygular.

latife-i rabbaniye

  • İnsanın kalbine bağlı ve bütün duygularının sultanı olan ince bir duygudur ki, İlâhî hakikatlar onunla hissedilip zevkedilir.

latime / latîme

  • (Çoğulu: Letâyim) Misk.
  • Güzel kokular konulan kap.
  • Attarlar pazarı.
  • Güzel kokulu nesneleri götüren deve.

leng

  • Topal, aksak. Yolcuların bir yerde iki gün kalması. (Farsça)
  • Tenasül organı. (Farsça)

letaif / letâif

  • Lâtif duygular.
  • Lâtifeler; insanın mânevî yapısındaki ince duygulardan herbiri.
  • İnce duygular, incelikler, güzellikler.

letaif-i beşer / letâif-i beşer

  • İnsanın lâtileferi; insanın yapısındaki duyular ve duygular.

letaif-i insaniye / letâif-i insaniye

  • İnsandaki ince ve yüce duygular.

letaif-i maneviye / letâif-i mâneviye

  • Mânevî duygular.

letaif-i ulviyet / letâif-i ulviyet

  • Yüksek duygular.

lojistik

  • Ask: Askerlik san'atının ve seferi orduların iaşe, muhabere ve sevkiyat şartları, hareket ve harb kabiliyeti bakımından en etkili durumda bulundurulması için lâzım gelen çalışmalara aid kısım.

lu'bbazan / lu'bbazân

  • Oyuncular. (Farsça)

lücc

  • Engin sular.
  • Gümüş.
  • Ayna.
  • Kalabalık cemaat.

ma'kul ilimler / ma'kûl ilimler

  • His organları ile duyularak, akıl ile incelenerek, tecrübe (deney, gözlem) ile ve hesâb edilerek elde edilen ilimler, fen bilgileri.

ma'reke-i evham

  • Vehim ve asılsız kuruntuların çarpıştığı savaş alanı.

ma-i cari / mâ-i câri

  • Akarsu. (Çay ve ırmak suları gibi.)

ma-i mukayyed / mâ-i mukayyed

  • Çiçek, üzüm, kavun-karpuz suyu gibi cinsi ve sıfatı birlikte söylenen sular.
  • Herhangi bir maddenin karışması ile yaratılmış oldukları hâlden çıkmış ve hususi bir ad almış sulardır. (Gül, çiçek, üzüm, asma, et suları gibi.)

ma-i müstamel / mâ-i müstamel

  • Temiz olduğu halde temizleyici olmayan, kullanılmış olan sulardır.

ma-i mutlak / mâ-i mutlak

  • Yaratıldığı vasıf üzere duran su. (Yağmur, kar, deniz, göl, ırmak, pınar, kuyu sularıdır).
  • Yaratıldıkları hâl üzere olan yâni ismi yanında başka kelime söylenmeyen, yalnız su denilen sular.

maani-i beyaniye / maâni-i beyâniye

  • Beyân ve maânî ilimleri (beyân; teşbih, istiâre, mecaz, kinâye gibi konularından bahseder; maânî; sözün maksada uygunluğundan bahseder.).

macc

  • Ağzından sular akan yaşlı deve.

madde

  • Zahir duygularla hissedilen, ruhâni olmayıp, ağırlığı olan, cismâni bulunan.
  • Asıl, esas, cevher, mâye.
  • Bend, fıkra, kısım.
  • İlm-i Kelâmda: His âzâmız üzerine bir takım muayyen ihtisâsât husule getiren veya getirebilen, her şey.
  • Tıb: Çıbanın içinde hasıl olan ya

maden-i hakikat

  • Gerçeklerin ve doğruların kaynağı.

magazin

  • Çeşitli mevzulardan bahseden resimli mecmua.

mahbusin / mahbusîn

  • Hapsedilmiş olanlar, tutuklular.

mahsusattaki vehmiyat bedihiyattandır / mahsûsattaki vehmiyat bedihiyattandır

  • Dış duyular vasıtasıyla elde edilen bilgiye vehim karışamaz. Zira hakikati sabittir. Dış duyularla gödüğümüz şeyler dış dünyada vardır. Vehimde olduğu gibi kuruntu ile olmayan bir şeyin varlığına hükmetmek değildir.

mahsusiyet

  • Dış duyularla hissedilebilir, algılanabilir.

makavid

  • (Tekili: Mekud) Yularlar.

makbuzat

  • (Tekili: Makbuz) Alınan paralar. Satıştan veya borçlulardan toplanan paralar.

malaz

  • Sürülmüş toprak.
  • Sular altında kalmış tarla.

mat'unen

  • Vebâya tutularak.

mazanne

  • Zan taşıyan, tahmin yürütülen mevzular, konular, yerler.

mazhar-ı hissiyat

  • Hislerin ve duyuların aynası.

mebahis / mebâhis / مباحث

  • Arama, araştırma yerleri, araştırma veya münakaşa konuları.
  • Bahisler, konular.
  • Konular.
  • Konular, bahisler. (Arapça)

mebahis-i külliye / mebâhis-i külliye

  • Geniş, büyük ve çok şeyle ilgili konular.

mebahisat

  • Konular.

mebhas

  • Bahisler, konular.

mecma-i hakikat

  • Hakikatlerin, doğruların toplandığı yer.

medd ü cezir

  • Coğ: Deniz sularının kabarması ve tekrar geriye çekilmesi.

medeniyet-i hakikiye

  • Gerçek ve doğruların hakim olduğu medeniyet.

mefasid / mefâsid

  • Bozguncular.

mefaz

  • Feyz, halâs, zafer.
  • Korkulardan, acılardan kurtulup murada ermek.

mehar / mehâr / مهار

  • Dizgin, yular. (Farsça)
  • Devenin burnuna takılan burunluk. (Farsça)
  • Yular, dizgin. (Farsça)

mekamin

  • (Tekili: Mekmen) Gizlenilecek yerler, pusular.

mektepliler

  • Okullular, eğitimli kesim.

menadil

  • (Tekili: Mendil) Mendiller. Küçük havlular, peçeteler.

merkez-i şuunat / merkez-i şuûnât

  • İşlerin, hallerin ve duyguların merkezi.

mesail-i amika / mesail-i amîka

  • Derin mevzular. Derin mes'eleler.

mesail-i diniye / mesâil-i diniye

  • Dinî meseleler, konular.

mesail-i mühimme-i hakikiye / mesâil-i mühimme-i hakikiye

  • Gerçek önemli meseleler, konular.

mesail-i müteferrika / mesâil-i müteferrika

  • Farklı meseleler, değişik konular.

mesail-i nahviye / mesâil-i nahviye

  • Arapça dilbilgisi konuları.

meşair / meşâir

  • Hacı olmadan önce durulması gereken önemli yerler.
  • Hasseler, duygular.

meşarık / meşârık / مشارق

  • Doğular. (Arapça)

metalib / metâlib

  • İstekler. Arzular. Taleb edilen şeyler.
  • İstekler, arzular.

metalip / metâlip

  • Kaziyyeler, kàideler, ispat istemeyen konular.

mevakıf

  • Üzerinde durulması gerekli noktalar; belli konuların işlendiği başlıklar.

mevali / mevalî

  • Efendiler.
  • Azad edilmiş köleler.
  • Azad edenler.
  • Mevleviyyet pâyesine ulaşmış sarıklı âlimler.
  • Dost ve komşular.
  • Yardımcılar.

mevarid / mevârid / موارد

  • Konular, hususlar, yerler. (Arapça)

mevkufen

  • Tutularak, durdurularak.

mevkufin / mevkufîn

  • (Tekili: Mevkuf) Tevkif edilmiş kimseler. Tutuklular. Mevkuflar.

meyamin

  • (Tekili: Meymun) Bereketliler, uğurlular.
  • Maymunlar.

mı'tar

  • (Çoğulu: Meâtır) Devamlı güzel kokular sürünen.

mı'tir / mı'tîr

  • Güzel kokular sürünen.

mihan

  • (Tekili: Mih) Ulular, büyükler.

mihar

  • (Tekili: Mühür) At yavruları. Taylar.

mikved

  • (Çoğulu: Mekavid) Yular.

mina

  • Şişe, cam, billur.
  • Parlak saray.
  • Sırça. Kuyumcuların kullandıkları lâcivert renkli sırça.

mirsad

  • Gözetleme yeri. Rasad yeri.
  • Gözetleme âleti.
  • Suçluları gözleyip duran.
  • Pusu.
  • Suçlular için hazır bekleyen.

miyah / miyâh / مياه

  • (Tekili: Mâ) Sular.
  • Sular. (Arapça)

miyah-ı cariye / miyah-ı câriye

  • Akar sular.

miyah-ı harre / miyah-ı hârre

  • Kaplıca suları gibi olan sıcak sular.

miyah-ı malihe

  • Tuzlu sular.

miyah-ı merre

  • Acı sular.

mu'cem

  • İ'câm edilmiş, noktalanmış, noktalı.
  • Hadis şeyhlerinin herbirisi.
  • Harf-ı heca sırasına konularak, her birisinin tarikından müellife kadar gelen rivayetleri toplayan kitaba denir.

mu'cizat-ı hissiye

  • Duygu ile bilinen, duyu ve duygulara hitap eden mu'cizeler; su, ağaç, taş, hayvan gibi varlıklar üzerinde Peygamber'in (a.s.m.) gösterdiği mu'cizeler.

mü'min

  • Allah'a ve emirlerine, kanunlarına iman eden. İnanan. Allah'a, âhirete, kitablarına, meleklerine, peygamberlerine ve kadere iman edip itaat eden kimse.
  • Emniyete kavuşan.
  • Korkulardan emniyet veren (Allah C.C.)

mu'tekadat-ı hissiye / mu'tekadât-ı hissiye

  • His ve duyulara ait kanaatler ve onlardan doğan inançlar.

muazzef

  • Nefsin arzularını terkeden, zühd sâhibi.

mücessem

  • Cismi olan. Dış duygularımızla bilinip varlığından haberdar olduğumuz şey. Varlığı görünen. Cisimlenmiş olan. Bir şekli gösteren. Uzunluğu, genişliği ve kalınlığı olan cisim. Şekillenmiş.

mücrimin / mücrimîn

  • (Tekili: Mücrim) Mücrimler, suçlular. Cürüm işlemiş olan kimseler.

müdavele-i hissiyat

  • Duyguların karşılıklı alışverişi.

müessisin / müessisîn

  • (Tekili: Müessis) (Esas. dan) Meydana getirenler, tesis edenler. Kurucular, kuranlar.

müflihane

  • Selâmete çıkarak. Felâh bularak. (Farsça)

müfsitlerin hakikati

  • Bozguncuların gerçek yüzleri.

mugayyebat

  • (Magibât) Zâhir duygularla bilinmeyen, bizce gaip olan, bilinmeyen şeyler.

muhatarat

  • (Tekili: Muhatara) Zararlar, ziyanlar, hasarlar.
  • Korkular. Tehlikeler.

muhtekirin / muhtekirîn

  • (Tekili: Muhtekir) İhtikâr edenler. Vurguncular.

mukadder sualler

  • Gelmesi beklenen, muhtemel sorular.

mukallid

  • Amelde, yapılacak işlerle ilgili konularda müctehid denilen derin âlime tâbi olan, uyan kimse.
  • İnanılacak şeylerin delillerini araştırmadan, anlamadan, sâdece anasından babasından duyarak îmân eden.
  • Fıkıh âlimlerinin yedinci derecesinde bulunan âlim.

mukattarat

  • (Tekili: Mukattar) Taktir edilmiş, damıtılmış sular.

mukayyed su

  • Cinsi ve sıfatı birlikte söylenen ve herhangi bir şeyle kayıtlanmış sular.

mukbilan

  • (Tekili: Mukbil) (Kabl. den) Mutlular, bahtiyarlar, mes'ud kimseler.

mukbilin / mukbilîn

  • (Tekili: Mukbil) (Kabl. den) Bahtiyarlar, mutlular, mes'udlar.

mükellefin / mükellefîn

  • Yükümlüler, sorumlular.

muktesidan

  • (Tekili: Muktesid) Muktesidler. Lüzumsuz masrafda bulunmayan ve vaktini boşa geçirmeyenler. İktisadlılar, tutumlular.

mülcem

  • Gemli. Yularlı.

müna

  • (Minâ) Arzular.
  • Birinin yerine kaim-i makam olmak, birinin yerine geçmek.
  • Suya giden yol.
  • Mekke-i Mükerreme'de hacıların kurban bayramında kurban kestikleri ve şeytan taşladıkları mukaddes yer.

münhezimen

  • Yenilerek, münhezim olarak, bozularak, bozguna uğrayarak.

murad / murâd

  • İstenilen; arzû edilen şey.
  • Tasavvuf yolunda bulunanlardan çalışmadan Allahü teâlânın yardım ve dilemesi ile yüksek makâmlara kavuşanlar. İctibâ (çekilenler, istenenler) yolunun sâlikleri, yolcuları.

mürebbeb

  • Büluğ yaşına kadar beslenip terbiye olunmuş.
  • Güzel kokularla hoş ve lâtif olmuş.

mürşid-i mucib / mürşîd-i mûcîb

  • Sorulara cevap verip irşad eden, aydınlatıcı cevap veren.

müsafirin / müsafirîn

  • (Tekili: Müsafir) (Sefer. den) Misafirler, konuklar. Yolcular.

müşahedat-ı vakıa / müşahedat-ı vâkıa

  • Olgular, gerçekler üzerinde yapılan müşahedeler, gözlemler.

müsta'tır

  • Kendine gökçek ve güzel kokular sürünen.

müstahsinane

  • Beğenerek, güzel bularak.

müste'nife

  • Yeni başlayan; önceki cümlelere bağlı olmayıp ilerideki muhtemel, sorulara cevap teşkil eden cümle.

mutaattır

  • (Itr. dan) Güzel kokular sürünen.

mütaliin / mütaliîn

  • Okuyucular, mütalâa edenler.

mütasarrıfa

  • İnsandaki görünmeyen his organlarının beşincisi; his organları vâsıtası ile elde edilen duyuları ve mânâları karşılaştırıp, yeni mânâlar elde etmeye yarayan kuvvet.

mutasavvıfa-i mütefelsife

  • Felsefeyle ilgilenen ve etkisinde kalan tasavvufçular.

mutasavvıfe

  • Sofular, mutasavvıflar.

mutasavvıfin / mutasavvıfîn

  • Tasavvufçular. Sofiler.

mutayyeb

  • (Tayyib. den) Güzel kokular sürünmüş.
  • Gönlü hoş edilmiş, sevindirilmiş, taltif olunmuş.

mutayyiben

  • Güzel kokular sürünmüş olarak.
  • Sevindirilerek, gönlü hoş edilerek.

müteattır

  • Gökçek kokularla kokulanmış. Güzel kokular sürünmüş.

mütebekkimane / mütebekkimâne

  • Kekeliyerek, dili tutularak. (Farsça)

mütegalli

  • Güzel kokular sürünen.

mütekellimin / mütekellimîn

  • Îman konularındaki âlimler.

mutlak su

  • Yaratıldıkları hâl (durum) üzere bulunan sular.

müyul-ü müteşa'ibe

  • Çeşitli şubeleri olan meyiller. Çeşitli arzular, meyiller.

müyul-ü müteşaibe

  • Birçok dallara ayrılmış meyiller, arzular.

müyul-ü müteşaibeye / müyûl-ü müteşâibeye

  • Çeşitli dallara ayrılmış arzular, çeşitli meyiller.

müyulat

  • (Tekili: Meyl) Meyiller, arzular.

müzevvirin / müzevvirîn

  • (Tekili: Müzevvir) Müzevvirler, arabozucular.

müznibin / müznibîn

  • Suçlular, günah işleyenler.

namuskarane / namuskârane / ناموسكارانه

  • Namusluca, namuslulara yakışır. (Arapça - Farsça)

nasreddin hoca

  • (Mi: 1208 -1284) Mizahlı, güldürücü sözleri ile meşhur bir zâttır. Akşehir, Sivrihisar Medreselerinde okumuş, Selçuklular zamanında yaşamıştır.

nebail

  • (Tekili: Nebile) Yüceler, ulular, yüksekler.

nebati ve hayvani kuvveler / nebâtî ve hayvânî kuvveler

  • İnsandaki bitkisel ve hayvanî duygular.

nefis

  • Can, maddî arzuların kaynağı olup sınır tanımayan bir duygu.

nefsaniyet

  • Nefsin hoşuna gider şekilde arzular.

nekl

  • Yular. At gemi.
  • Ezâ, cefâ etmeğe ve işkence yapmağa yarayan şey.

nemaim

  • (Tekili: Nemime) Dedikoducular, çekiştiriciler.

nesaic

  • (Tekili: Nesice) Dokumalar. Dokunmuş kumaşlar. Ette ve deride olan nescler, dokular.

nesi'

  • (Çoğulu: Ensâ) Yolcuların ve misafirlerin konakladıkları menzilde düşürdükleri esvap.
  • Unutkan.
  • Unutulan. Unutulmuş olmak.

nevasi

  • (Tekili: Nâsiye) Alınlar.
  • Bir topluluğun ileri gelenleri. Ulular.

nevl

  • Yolcuların verdiği vapur parası. Gemi kirâsı.
  • Bahşiş, atiyye.

neyyirat

  • Nurlular.
  • (Tekili: Neyyir) Nurlular, nur saçanlar.

nitaf

  • (Tekili: Nutfe) Saf ve duru sular.

nokta-i istimdad

  • Yardım isteme noktası. İnsanın kalbindeki sonsuz emel ve arzuların yerine getirilmesine olan ihtiyaç.

nühur

  • Akarsular, nehirler, ırmaklar.

nutuf

  • (Tekili: Nutfe) Nutfeler, dölsuları, spermalar.

otomatik

  • Kurularak veya vakti gelince harekete geçen, işleyen. (Fransızca)

palaheng

  • Yular, dizgin. (Farsça)
  • Av veya suçlu bağlanacak kement. (Farsça)
  • Kemer. (Farsça)
  • Tazı boynuna geçirilen ağaç halka. (Farsça)

pargi / pargî

  • Mutfak ve banyo sularının toplandığı çukur. (Farsça)
  • Orospuluk. (Farsça)

peçegan / peçegân

  • (Tekili: Peçe) İnsan veya hayvan yavruları. (Farsça)

rahile / râhile

  • Yük hayvanı.
  • Kervan, yolcular sürüsü.

rastbin / râstbin / راست بين

  • Gerçekçi, doğruları gören. (Farsça)

reddü'l-evham

  • Vehimleri, kuruntuları reddetme.

revaih-i tayyibe / revâih-i tayyibe

  • Hoş ve güzel kokular.

revasib

  • (Tekili: Rüsub) Tortular.

revasib-i remliye

  • Kum tortuları.

revayih / revâyih

  • (Revâih) Râyihalar, güzel kokular. (Aslı: Revâih)
  • Rayihalar, kokular.

revayih-i tayyibe / revâyih-i tayyibe

  • Temiz ve güzel kokular.

rikkat-i letafet

  • His ve duyguların son derece ince ve hoş olması.

rud-averd

  • Nehir sularının akarlarken etraftan sürükleyip getirdikleri ağaç, dal gibi şeyler. (Farsça)

rüsubat / rüsûbât

  • Çöküntüler, tortular.
  • Tortular.

sadakat / sadâkat

  • Dostluk; bir kimseye Allahü teâlâ için kalbden bağlılık; doğruluk. İnsana sadâkat yaraşır görse de ikrâh, Doğruların yardımcısıdır hazret-i Allah.

şadırvan

  • Etrafında bulunan bir çok musluklardan ve bir fıskiyeden su akan havuz tarzında kubbeli çeşme. Şadırvanlar daha ziyade cami avlularında halkın abdest almaları için yapılırdı.

sahib-i zühd ve takva / sahib-i zühd ve takvâ

  • Zühd ve takva sahibi; her türlü nefsanî arzulara karşı koyarak kendini ibadete veren ve Allah korkusuyla dinin yasaklarından kaçınan kimse.

sahibü'n-nur ve'l-azm ve'l-irade ve'l-irşad

  • Nurun, azmin, iradenin ve doğrulara ulaştırıcı irşadın sahibi.

şahid-i adil / şahid-i âdil

  • Adaletli ve doğruları söyleyen şahit.

sahrınç

  • Yağmur sularını biriktirmek için bina altında ve toprak içinde yapılan etrafı duvarlı veya çimento sıvalı su mahzeni.

şarkiyyun / şarkiyyûn / شرقيون

  • Doğulular, şarklılar.
  • Doğulular. (Arapça)

şast

  • Okçuların baş parmaklarına taktıkları yüksük. (Farsça)
  • Balık oltası. (Farsça)

şe'v

  • Geçmek, takaddüm eylemek.
  • Son, nihayet.
  • Devenin yuları.
  • Zembil.
  • Kuyudan kazıp toprak çıkarmak. Kuyudan çıkan toprak.
  • Kaygan.

şebeke / شبكه

  • Balık ağı.
  • Kötü niyetle çalışan gizli topluluk.
  • Kafes şeklinde olan yer.
  • Hüviyet sureti.
  • Ağ gibi yapılmış ve gerilmiş hat ve yolların tamamı.
  • Ağ şeklinde olan nesiçler, dokular.
  • Ağ. (Arapça)
  • Balık ağı. (Arapça)
  • Dokular. (Arapça)

secavend

  • Kur'an-ı Kerim'de doğru okunması için yapılan işaretler.Kur'an-ı Azîmüşşan'ı okurken durularak nefes alınacak yerler, âyet sonları ile secavend mahalleridir. (Farsça)

sefahet-i mutlaka

  • Nefsin her türlü kötü arzularına uyma.

sefine

  • Gemi.
  • Çeşitli mevzulara dair kitap.
  • Göğün güney yarım küresinde bir burç adı.

şehevat

  • (Tekili: şehvet) şehvetler, nefsanî istekler, arzular.

şehevi / şehevî

  • Şehvetle alâkalı. Hayvanî, nefsanî duygularla alâkalı, onlara ait.

şehvet-perest

  • Şehvetine çok düşkün. Nefsi arzularının esiri olan. (Farsça)

selacika

  • (Tekili: Selçuk) Selçuklular.

sema'ma'

  • Küçük başlı.
  • Yular.

şemaim

  • (Tekili: Şemime) Güzel kokular.

semasire

  • (Tekili: Simsar) Simsarlar, komisyoncular, tellâllar.

şenak

  • Devenin yularını çekmek.
  • Çok yemekten mide dolmak.
  • Yaralamaktan dolayı alınan az diyet.

şeraif

  • (Tekili: Şerife) Mutlular, kutlu kimseler.

şerh

  • Her nesnenin evveli.
  • Her sene yeni doğan deve yavruları.
  • Yiğitlik.
  • Yarmak.

şest

  • Balık oltası. (Farsça)
  • Okçuların parmaklarına taktıkları yüksük. (Farsça)

şevk-i nefsani / şevk-i nefsanî

  • Nefsin helâl olmayan arzularına karşı duyulan istek.

silsile-i mevhumat / silsile-i mevhûmât

  • Kuruntular zinciri.

su'alat / su'âlât / سؤالات

  • Sorular. (Arapça)

sualat / sualât

  • (Tekili: Suâl) Suâller, sorular. İstemeler, istekler.

sübjektif

  • Bilen akıl ile alâkalı. (Fransızca)
  • Eşyanın hakikatına değil de ferdin düşünce ve duygularına dayanan. Şahsî görüşe göre olan. İndî, nefsî olan. (Fransızca)
  • Objektif olmayan, kişisel, duygusal; eşyanın hakikatine değil de ferdin düşünce ve duygularına dayanan.

sufar

  • Yürekte sarı suların toplanması.

süffar

  • (Tekili: Sâfir) Yolcular.

sümum

  • (Tekili: Semm) Zehirler, ağular.

suretlerin tahrimi / sûretlerin tahrimi

  • Resimlerin haram kılınması, yasaklanması; haset, gurur, riya, şehvet gibi nefsanî duyguları kabartan ve İslâmiyetin sakındırdığı sonuçların doğmasına sebep olan resimlerin, fotoğrafların yasaklanması.

süyuh

  • (Tekili: Seyh) Akarsular, nehirler, ırmaklar.
  • Çizgili elbiseler.

ta'dil-i erkan / ta'dil-i erkân

  • Fık: Namazın bütün rükünleri, esaslarını usulüne uygunca yerine getirerek ve namazın tertib ve düzeninin hakkını vererek kılmak. Meselâ : "Secdeyi sükunetle yerine getirmek ve iki secde arasında "Sübhânallah" diyecek kadar doğrularak oturmak. Kıyamda ve rüku'dan sonraki kıyamda sükunet üzere olmak v

ta'lit

  • Devenin yularını başından indirmek.
  • Deve boynuna nişan etmek.

taaffün

  • (Ufunet. den) Çürüyüp kokuşma. Leş kokusu. Fena ve pis kokular.

taaffünat

  • (Tekili: Taaffün) Fena ve pis kokular.

taattur

  • (Itr. dan) Güzel kokular sürünme.

tahaddür-i miyah / tahaddür-i miyâh

  • Suların akıp gitmesi.

tahannüt

  • Ölü üzerine güzel kokular serperek kefenlemek.

tahşidat-ı kur'aniye / tahşidat-ı kur'âniye

  • Kur'ân'ın tahşidatı; Kur'ânın bazı konular üzerinde yaptığı vurgulamalar.

takrit

  • Kulağına küpe takmak.
  • Davarın başına yular takmak.

tasavvurat-ı şeytaniye

  • Şeytanî tasavvurlar; şeytandan gelen tasarılar, kurgular.

tasnif

  • Bir âlimin, te'lif etmeden, kendi usûlünce daha önce benzeri olmayan bir kitâb yazması.
  • Hadîs ilminde tedvîn edilen yâni toplanıp bir araya getirilen hadîs-i şerîflerin konularına ayrılması, kitablara geçmesi.

tasviben

  • Doğru bularak, tasvib ederek, münâsib görerek.

taun

  • Vebâ denen dehşetli bir bulaşıcı hastalık. Bu hastalıkta lenf bezlerinde hâsıl olan yumruların herbiri.

tavf

  • Dönmek.
  • Fırat Nehri gibi sularda üstüne binilen vasıta.

tayyib

  • İyi, hoş. İyi davranış. Temiz.
  • Hz. Peygamber'e (A.S.M.) Cenab-ı Allah (C.C.) en güzel kokular vermiştir. Bu yüzden kendisine Tayyib denilmiştir.
  • Fık: Helâlin her türlü şüphelerden uzak, saf ve temiz kısmına denir.

teberruat / teberruât

  • (Tekili: Teberru') Teberrular, bağışlar, bağışlamalar.

tefcir

  • Yerden su kaynatıp akıtma.
  • Drenaj, oluk vs. gibi su yolları yaparak, bir yerde birikmiş olan suları akıtma işi.
  • Yarmak.

tenasüh / tenâsüh

  • Ölen kimsenin rûhunun başka bir bedene geçtiğine dâir, bâtıl, asılsız bir inanış. Bilhassa, Hindûlar ve geçmiş milletler arasında yaygın idi.

tenessüm

  • (Nesim. den) Havayı teneffüs etme.
  • Güzel kokular kokutmak.
  • Haber erişmek.

tenevvü-ü hissiyat

  • Duyguların çeşitliliği.

tercüman / ترجمان

  • Çevirmen. (Arapça)
  • Duyguları, görüşleri dile getiren. (Arapça)

tersip

  • Durultma, tortulardan temizleme, süzme.

tezmim

  • Yular takma.

uçbeyi

  • Hudutlardaki sancakbeyleri hakkında kullanılan bir tâbir idi. Orta çağlarda Türk Devletinin uçbeyleri yarı müstakil idiler. Bağlı bulundukları devletler zayıfladıkça istiklâl dereceleri artar, neticede müstakil devlet olarak ortaya çıkanlar olurdu. Akkoyunlular, Karakoyunlular ve nihayet Osmanlılar

uleb

  • (Tekili: Ulbe) Fıçılar.
  • Büyük kutular.
  • Sandıklar.

ulum-i akliyye / ulûm-i akliyye

  • Tecribî (deneye bağlı) ilimler. His organları ile duyularak, akıl ile incelenerek tecrübe ve hesab edilerek elde edilen ilimler.

ulum-u adiye / ulûm-u âdiye

  • Dış duyular vasıtasıyla herkes tarafından bilinen şeyler.

umur-u mukarrere

  • Kesin hatlarıyla ortaya konulmuş meseleler, konular ve işler.

uruk-u insaniyetkarane / uruk-u insaniyetkârâne

  • İnsanlık değerlerini harekete geçiren damarlar, insanlık damarı, insanî duygular.

üslub-u hakim / üslub-u hakîm

  • Edebî san'atlardan biridir. Sorulan bir suale, soranın halini nazara alarak başka bir sual gibi telâkki edip, ona göre cevab vermek demektir. Meselâ : Bazı Ashab Resulüllah'a (A.S.M.) hilâlin ince başlayıp, kalınlaşarak bedr şekline gelip, sonra yine başladığı şekle dönmesinin sebebini sordular. Bun

üsun

  • Suyun tad ve renginin değişmesi.
  • Bir kimse kuyuya girdiğinde buharından veya murdar kokulardan dolayı aklının gitmesi.

vaaz

  • Dinî konular üzerinde konuşup nasihat etme.

vahhabilik / vahhabîlik

  • Dinin bazı konularında aşırılıkları olan bir anlayış.

vehhabilik / vehhâbîlik

  • Bazı konularda aşırılıkları olan dinî bir anlayış.

vehmiyyat / vehmiyyât

  • (Tekili: Vehmiyye) Vehimler, kuruntular.

vesvese-i şeyatin / vesvese-i şeyâtîn

  • Şeytanların verdiği şüphe ve kuruntular.

vesvese-i siyasiye

  • Siyasî şüphe ve kuruntular.

vücür

  • (Tekili: Vicâr) Arslan, ayı, kurt gibi vahşi hayvanların inleri.
  • Sel sularının oyduğu yerler.

yealil

  • (Tekili: Ya'lul) Suları berrak ve saf akan göller.
  • Beyaz bulutlar.
  • Su üzerinde meydana gelen kabarcıklar.
  • Çift hörgüçlü develer.

yenabi'

  • (Tekili: Yenbu') Kaynaklar, pınarlar, çeşmeler.
  • Kedi yavruları.

yengeç

  • Çok ayaklı ve yan yan yürüyen, başının iki tarafında iki kıskacı olan deniz veya durgun sularda yaşayan bir küçük hayvan. (Türkçe)

zadegan / zâdegân / زادگان

  • Soylular, aristokratlar. (Farsça)

zahir ve batın duygular / zâhir ve bâtın duygular

  • İnsanın maddî ve mânevî duyuları.

zaman-ı tereddüt ve evham

  • İnsanların şüpheye düştüğü ve kuruntulara kapıldığı dönem.

zaviye / zâviye

  • Eskiden büyük kervanların geçtiği ıssız yollarda veya köy ve kasabalarda; dînî ilimlerin, İslâm ahlâkının ve fen ilimlerinin öğretilmesi, yolcuların barınması maksadıyla kurulan yer; küçük tekke.
  • Tasavvufta bulunan kimselerin, ibâdet için çekildiği tenhâ yer.

zenav

  • Havuz, suların biriktiği yer.

zevi-l ervah

  • Ruh sahipleri. Hayatlılar, ruhlular. Can sahibi olanlar.