LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te ulaş ifadesini içeren 464 kelime bulundu...

adem-i in'ikad ve tekemmül

  • Tam oluşmama ve mükemmele ulaşmamamış olma.

adva

  • Hastalık başkasına bulaşmak.

agaşte

  • Bulaşmış. (Farsça)

ağda

  • Bir kapta karıştırılıp pişirilerek koyulaşmış ve lüzucet kazanmış her nevi şeker vesaire.

ageste

  • Islanmış, ıslak. (Farsça)
  • Bulaşmış. (Farsça)

ağişte / âğişte / آغشته

  • Bulaşmış, bulanık. (Farsça)

aktab / aktâb

  • Kutublar. Tasavvufta yüksek derecelere ulaşmış mübârek, kıymetli zâtlar Kutb'un çokluk şeklidir.

alayiş / âlâyiş / آلایش

  • Bulaşıklık, bulaşma. (Farsça)
  • Debdebe, tantana, gösteriş. (Farsça)
  • Bulaşma. (Farsça)
  • Gösteriş. (Farsça)

alet-i tes'id / âlet-i tes'id

  • Mutluluğa ulaştırma aleti.

alud / âlûd / آلود

  • (Alude) Karışmış, karışık, mülevves. Bulaşmış. (Farsça)
  • Bulaşık, karışık.
  • Bulanmış, bulaşmış. (Farsça)

alude / âlûde / آلوده

  • Bulaşmış, karışmış.
  • Bulanmış, bulaşmış. (Farsça)

alude-daman / alude-dâmân

  • Eteği bulaşık, iffetsiz kadın. (Farsça)

alude-gan / alude-gân

  • (Tekili: Alude) Suçlular, kabahatliler. Bulaşıklar, bulaşmışlar. (Farsça)

alude-gi / alude-gî

  • Dalmış, garkolmuş. Bulaşıklık. (Farsça)

aludegi / âlûdegî / آلودگى

  • Bulaşma, bulaşıklık. (Farsça)

amme / âmme

  • Baş yarığı, insanın beynine kadar ulaşan baştaki yara.

amürg

  • Fayda, menfaat, kâr. (Farsça)
  • Kader, kıymet. (Farsça)
  • Zahire, meyve. (Farsça)
  • Esas, hülâsa, özet. (Farsça)
  • Bir mikdar. (Farsça)

anise

  • Sıkı bağlanmış. (Farsça)
  • Koyulaşmış, katılaşmış şey. (Kan ve mürekkeb gibi akıcı maddeler.) (Farsça)

arız / ârız / عارض

  • Gelip çatan, bulaşan, yapışan.
  • Bulaşan.

arız olma / ârız olma

  • İlişme, bulaşma; birşeyin aslından olmayıp o şeye dışarıdan gelip ilişme; sonradan ortaya çıkıp bulaşma, ilişme ortaya çıkma.

ark

  • Ulaşmak.

asal / âsal

  • Ulaştırma.

ashab-ı keşif

  • İmanın hakikatlerine ve sırlarına, mânevi terakki ile ulaşan kimseler.

ataraksiya

  • yun. Tesirlere (etkilere) karşılık göstermeme, durgunluk hâli.
  • (Fels.) Ruhun sükunete ulaşması, arzu ve ihtiraslardan uzak kalma. Eski çağ felsefesi, hayatın gayesi, saadet olarak duygusuzluk halini gösteriyordu. İnsan arzuları sonsuz, düşmanları sonsuzdur, (mikroptan kuyruklu yıldız

atk

  • Bulaşmak.
  • Kurumak.

babil kulesi / bâbil kulesi

  • Tevrat'ın rivayetine göre Hz. Nuh'un (A.S.) oğulları tarafından gökyüzüne ulaşmak için yaptırılmış büyük bir kuledir. Rabbimiz bu kulede çalışmakta olanların dillerini değiştirmiş ve birbirlerini anlamaz hale getirmiştir. Bundan dolayı tamamlanamamış ve 72 dil burada meydana gelmiştir. (Buna "tebelb

baliğ / bâliğ / بالغ

  • Erişen, ulaşan.
  • Ulaşan, olgunlaşmış, yetişmiş, erişmiş.
  • Erişkin. (Arapça)
  • Tutan, varan. (Arapça)
  • Bâliğ olmak: (Arapça)
  • Erişkin olmak. (Arapça)
  • Tutmak, ulaşmak, varmak (Arapça)

baliğ olma / bâliğ olma

  • Erişme, ulaşma.

balon

  • Hava veya hafif gazlarla doldurulan küre. Bugünkü uçaklar balonculuğun geliştirilmesiyle elde edilmiştir. Zeplin adı verilen güdümlü balonlar hava ulaşımında ve savaşta kullanılmıştır. (Fransızca)

bar-name

  • Eşya, yük pusulası. (Farsça)

bayramiyye

  • Anadolu'da yetişen evliyânın büyüklerinden Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin tasavvuftaki yolu. Bayramiyye yolu bir koldan Bâyezîd-i Bistâmî'ye diğer koldan Hasen-i Basrî'ye ulaşır.

bedg

  • Bulaşmak.

belağat-ı beyan / belâğat-ı beyan

  • Açıklama ve ifadenin yerine ve hedefine ulaşması.

bell

  • Yaş etmek. Islatmak.
  • Ulaştırmak.
  • Hastanın sağlamlaşması.

beraet / berâet

  • Temize çıkma. Temizlik, münezzehiyet. Bulaşık ve giriftâr olmama. Âri olma.
  • Huk: Bir davânın neticesinde suçsuz olduğu anlaşılma.

büluğ / bülûğ

  • Erginlik. Olgunluk. Çocukluk devresini tamamlayıp ergenliğe geçiş. Ergenliğe ulaşan genç, namaz kılmak ve oruç tutmak gibi farzlarla mükellef (yükümlü) olur.
  • Yaklaşıp çatma.
  • Erme, ulaşma.

burak-ı tevfik

  • Bir Cennet bineği olan Burak gibi, Allah'ın sür'atle başarıya ulaştırması.

burhan / burhân

  • Bir dâvâyı isbat eden kesin delîl.
  • Mantık ilminde mukaddime denilen ve kesin netîceye ulaştıran iki cümle (söz).

burhan-ı inni / burhan-ı innî

  • Tümdengelim; eserden eseri yapana, olaylardan kanuna ulaştıran delil.

bürhan-ı inni / bürhan-ı innî

  • Olaylardan kanunlara, neticelerden sebeplere, eserden eserin sahibine (müsebbip) ulaştıran delil. Dumanın ateşe delil olup göstermesi gibi.

cemal-i rububiyet / cemâl-i rububiyet

  • Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının güzelliği.

çepel

  • Kirli, bulaşık, karışık, çamurlu.

cerbeze-alud / cerbeze-âlûd

  • Cerbezeye bulaşmış, kapılmış.

cevh

  • Ulaşmak.
  • Bittih-i şamî denilen karpuz.

cilve-i rabbaniye / cilve-i rabbâniye

  • Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin ve onları terbiye, idare ve egemenliği altında bulundurmasının izi, görüntüsü.

cinayet-i sariye / cinayet-i sâriye

  • Bulaşıcı, salgın cinayet.

cüzam

  • (Cüzzam) Hansel basilinin (mikrobunun) sebep olduğu bulaşıcı bir deri hastalığı.

daka'

  • Varmak. Ulaşmak.
  • Buluşmak.

dalalet-alud / dalâlet-âlûd

  • Hak yoldan sapmış, sapkınlık bulaşmış.

dall-i bi-l fehva / dâll-i bi-l fehvâ

  • (Dâllibilfehvâ) Fık: Söylenen sözün veya ifâdelerin hülâsasından çıkan mânaya göre delil ve işaret olmak.

darende

  • Saklayan, tutan. (Farsça)
  • Ulaştıran, vâsıl eden, kavuşturan, getiren. (Farsça)

davc

  • (Çoğulu: Edvâc) İki şeyin birbirine eğilip ulaşması.

davud aleyhisselam / dâvûd aleyhisselâm

  • Kur'ân-ı kerîmde adı geçen ve İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden. Hem peygamber, hem sultân yâni hükümdâr idi. Soyu Yâkûb aleyhisselâmın Yehûda adlı oğluna ulaşır. Süleymân aleyhisselâmın babasıdır. Kudüs'te doğdu. Orada yaşadı ve orada vefât etti.

delil

  • İşaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey.

delil-i inni / delil-i innî

  • Olaylardan kanunlara, neticelerden sebeplere, eserden eserin sahibine (müsebbip) ulaştıran delil. Dumanın ateşe delil olup göstermesi gibi.

dest-alay

  • Bulaşık el, bulaşmış el. (Farsça)

dest-res

  • İsteğine ulaşan, elini yetiştiren. (Farsça)
  • Kudret, zenginlik, iktidar. (Farsça)

dest-res olma

  • Yetişme, ulaşma; br konuda delil vs. gelme, olma.

destres / دسترس

  • Ulaşma, elde etmek. (Farsça)
  • Destres olmak: Ulaşmak, elde etmek. (Farsça)
  • Destres olunmak: Ulaşılmak. (Farsça)

devair-i rububiyet / devâir-i rububiyet

  • Rububiyet daireleri; Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının alanları.

diyar-ı irfan / diyâr-ı irfan

  • İrfan ülkesi; uçsuz bucaksız bir beldeyi andıran Allah'ı tanıma, İlâhî hakikatlere ulaşma özelliği.

duçar / dûçar

  • Yakalanmış. Çatmış. Mübtelâ. (Farsça)
  • Ulaşmış. (Farsça)

dünüvv

  • Ulaşmak, yakın olmak.

dur-dest

  • Ulaşılması zor şey, erişilmesi güç şey. Uzak, uzun. (Farsça)

düsme

  • Toz bulaşmış olan nesne.
  • Adi, alçak kimse.

düvab

  • İşi birbirine ulaştırmak.

ebü'l-vakt

  • Tasavvufta kalb makâmından yukarı çıkıp, kalbin sâhibine varan, hallerden kurtulup, halleri verene ulaşan. Bunlara Erbâb-üt-temkîn de denir.

ef'al-i rabbaniye / ef'âl-i rabbâniye

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın fiilleri.

efşüre

  • Lübb, hülasa, öz, usâre. (Farsça)

ehl-i irfan

  • Cenab-ı Hakkı tanıyıp bilen, hak ve hakikatin özüne ve esasına ulaşan, bilgi ve marifet sahibi kimseler.

ehl-i keşf

  • Maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözlemleme seviyesine ulaşmış insanlar.

ehl-i keşif

  • Maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözlemleme seviyesine ulaşmış insanlar.

ehl-i sahv

  • Uyanık iken hakikatlere görerek ulaşan Allah dostları.

elhasıl

  • Hasılı, sözün özü, kelâmın lübbü, neticesi, kısası, kısacası. Hülasa-i kelâm, netice-i kelâm, filcümle.

elkıssa

  • Sözün kısası, sözden anlaşıldığına göre, hülâsa.

emare-i hadsiye / emâre-i hadsiye

  • Bir anda neticeye ulaştıran işaret.

emraz-ı sariye / emraz-ı sâriye

  • Geçici, bulaşıcı, sâri hastalıklar.

enbeste

  • Koyulaşmış, katılaşmış, sıvılığını kaybetmiş. (Farsça)
  • Uyuşmuş, miskinleşmiş insan. (Farsça)

envar-ı tevfik-i ilahi / envâr-ı tevfik-i ilâhî

  • Allah'ın yardımı ve başarıya ulaştırmasındaki nurlar.

ervah-ı neyyire ashabı / ervâh-ı neyyire ashâbı

  • Nurlu ruh sahipleri; manevî âlemlerdeki nurlara ulaşan büyük zâtlar.

esbab-ı hidayet

  • Doğru yola ulaşma sebepleri.

evliya

  • (Tekili: Veli) Veliler. Nefsine değil, dâimâ Cenab-ı Hakk'ın rızâsına tâbi olmağa çalışan, ibâdet ve taatta, takvâ ve riyâzatda çok yüksek mertebelere ulaşıp Allahın (C.C.) mahbubu ve karibi olan büyük ve ender zâtlar.

faiz

  • Ödünç verilen para için alınan ve şer'an haram olan kâr. Faizin iş hayatındaki mânası, "sen çalış, ben yiyeyim"dir. Küçük tasarruf sahiplerinin paraları bankalarda toplanıp, büyük yekûnlere ulaşır. Banka bu parayı aldığından daha büyük faizle iş sahiplerine kredi olarak verir. İstihsâl edile

feleği müsait

  • Talihi, bahtı ve şansı müsait; hedefe ulaşmada büyük kolaylıklara mazhar.

fena

  • Yok olma, yokluk. "Beka"nın zıddı. (Tasavvufta maddî varlıktan sıyrılıp hakka ulaşma).
  • İyi olmayan, kötü.

fetret / فَتْرَتْ

  • Dînî teblîğin insanlara ulaşmadığı dönem.

fezleke

  • Hülâsa. Netice. Öz. İcmâl.
  • Hesap listesinde netice.
  • Hülâsa, netice, özet.

fiil-i rabbaniye / fiil-i rabbâniye

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın fiil ve icraatı.

fütuh

  • (Tekili: Feth) Fetihler.
  • (Çoğulu: Fütuhât) Açılmak.
  • Yardım.
  • Lütf-u İlâhîye ulaşmak.
  • Zafer. Galibiyet.
  • Açıklık. Gönül ferahlıkları.

gaye-i maksat

  • Ulaşılmak istenen gaye, hedef.

gerd-alude / gerd-âlûde

  • Toza toprağa bulaşmış, tozlu topraklı. (Farsça)
  • Mc: Maddiyatı olan kimse, paralı, zengin. (Farsça)

hadr

  • Evmek, acele etmek.
  • Vücutta bir organın şişip yumrulaşması.
  • Men etmek, engel olmak.
  • Saçak bükmek.

hadsi / hadsî

  • Zihnin sür'atli fakat doğru bir şekilde netîceye ulaşması ile bilinen şey.

hakikat-i tarikat

  • Tarikatin özü, tarikatle ulaşılan hakikat ve eşyanın gerçeği.

hakimiyet-i rububiyet / hâkimiyet-i rububiyet

  • Rablığın egemenliği; Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması.

hakkalyakin / hakkalyakîn

  • Bizzat yaşamak suretiyle, kesin bilgiye ulaşma.

hamele-i kur'an / hamele-i kur'ân

  • Kur'ân davasını omuzlayan, onu sonraki nesillere ulaştıran.

harika-i hakikat / hârika-i hakikat

  • Hakikat hârikası, varlıkların ardındaki gerçeğe ulaşmada hârika olan.

hasaret

  • Cıvık ve sulu şeyin koyulaşıp katılaşması.
  • Dahâmet peyda etme, irileşme.

hasıl eyleme

  • Ulaştırma, kavuşturma.

haşmet-i rububiyet

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye eden Allah'ın idare ve egemenliğinin ihtişamı.

hatıra-i hakikat

  • Hakikate ulaşma yönünde yaşanmış bir hatıra.

havass / havâss

  • Seçilmişler. İlimde ve tasavvuf yolunda yüksek dereceye ulaşmış olan zâtlar.

hazaze

  • Tıb: Bulaşıcı, müzmin bir cilt hastalığı olup sonradan bağırsaklara geçerse öldürücü olur.

hazine-i rabbaniye / hazine-i rabbâniye

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve hâkimiyeti altında bulunduran Allah'ın hazinesi.

hedaya-yı hidayet / hedâyâ-yı hidâyet

  • Doğru yola ulaştırıcı hediyeler, ihsanlar.

hedef-i amal / hedef-i âmâl

  • Gaye-i hayâl. Ulaşmak istenilen hedef.

hetl

  • Ulaştırmak.
  • (Yağmur) çok yağmak.

hikmet-resan

  • Hikmete ulaştıran, hikmet veren.

hırt

  • Erkek keklik.
  • Hastalıktan dolayı, kesilmiş gibi parça parça olan bulaşık süt.

hizbü'l-kur'an / hizbü'l-kur'ân

  • Kur'ân'daki iman hakikatlerini insanlara ulaştırma hizmetini yürütenler.

hizmet-i kudsiye-i imaniye

  • Mukaddes olan iman hakikatlerini muhtaç insanlara ulaştırma hizmeti.

hizmet-i kur'aniye ve islamiye / hizmet-i kur'âniye ve islâmiye

  • İslâmın ve Kur'ân'ın hakikatlerini insanlara ulaştırma hizmeti.

hoşkam / hoşkâm

  • Memnun, rahat, arzu ve isteklerine ulaşmış. (Farsça)

hülasa / hülâsa / خلاصه

  • (Bak: Hulâsa)
  • Özet. (Arapça)
  • Hülâsa etmek: Özetlemek. (Arapça)

hulasa-i kelam / hulasa-i kelâm

  • Sözün hülâsası. Sözün özü.

hulasaten

  • Kısaca, özet olarak, hülâsa olarak, muhtasaran.

i'tila / i'tilâ / اعتلا

  • Yükselme. (Arapça)
  • Yüksek rütbeye ulaşma. (Arapça)

iaşe-i rabbaniye / iaşe-i rabbâniye

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın beslemesi, yedirip içirmesi.

iblağ / iblâğ / ابلاغ

  • Ulaştırma.
  • Bildirme. (Arapça)
  • Ulaştırma. (Arapça)

icmal

  • Hülâsa etmek. Kısaltmak, bir araya toplamak. Kısa anlatmak. Biriktirmek.
  • Uzun bir hesaptan çıkarılan hülâsa, netice.

icmalen

  • Kısaca. Özlüce. İcmali ve hülâsa olarak.

ıdafe

  • Misafir edinmek.
  • Ulaştırmak.
  • Tâbi olmak, uymak.

idbak

  • Ulaştırmak. Yapıştırmak.
  • Tecvidde: Harf okunduğu zaman dilin üst damağa yapışmasına denir. Bu sıfatın harfleri. Sad, dad, tı, zı'dır. İsimlerine müdbaka denir.

ihtilam / ihtilâm

  • Uykuda cünüb olma. Çocuğun bülûğa, ergenlik çağına ulaştığının alâmeti, işâreti.

iktiran

  • Ulaşmak. Mukarin olmak. Yaklaşmak. Yetişmek.
  • İki şeyin bir arada gelmesi. İki nimetin aynı anda bulunması gibi...

ilel-i sariye / ilel-i sâriye

  • Tıb: Bulaşıcı hastalıklar. Sâri illetler.

ilm-i tasavvuf ve tarikat

  • İlâhî hakikatlere ulaşmak için, şeyhin gözetiminde takip edilen yolun ilmi; tarikat ve tasavvuf ilmi.

ilsak

  • Yapışmak. Bitişmek. Ulaşmak. Yapıştırılma. Kavuşturulmak.

imam / imâm

  • Câmi, mescid veya başka yerlerde cemâate namaz kıldıran kimse.
  • Hadîs, fıkıh, kelâm ve tefsîr ilminde ve tasavvuf gibi İslâmî ilimlerden birinde en yüksek mertebeye ulaşan âlim.
  • Müslümanların devlet reîsi.

imtiyaz / imtiyâz / امتياز

  • Ayrıcalık. (Arapça)
  • Kapitülasyon. (Arapça)

in'am

  • Nimet vermek. İhsan etmek.
  • Doğruya sevketmek, hidâyete ulaştırmak.
  • İyilik etmek, bahşiş vermek.
  • Tar: Osmanlı İmparatorluğu zamanında yeniçerilerin aylıklarına yapılan zam.

inale

  • Kavuşturma, vâsıl etme, nâil etme, ulaştırma.
  • Yemin, kasem, and.
  • İhsanda bulunma, bağışta bulunma.

inayet ve tevfik-i ilahiye / inayet ve tevfik-i ilâhiye

  • Allah'ın özel yardımı ve başarıya ulaştırması.

incah

  • İşi tamamlama, işi bitirme.
  • İsteğe erme, arzu edilen şeye ulaşılma.

inha

  • Bir hususu resmen bildirme, tebliğ.
  • Bir memurun daha üst makamdaki bir memura bir maddeyi hâvi olmak üzere yazdığı kağıt.
  • Ulaştırma, yetiştirme.

inhidab

  • (Hadeb. den) Kamburlaşma, yumrulaşma.
  • Kamburluk, yumruluk.

insani arş / insanî arş

  • İnsanların ulaşabileceği en yüksek derece.

inticas

  • Bulaşma, murdar olma.

intihac

  • Yol bulma, varma, ulaşma.

intikal

  • Bir yerden bir yere nakletmek. Tebdil-i mekân etmek.
  • Göçmek, geçmek.
  • Sirâyet. Bulaşmak.
  • Bir şeyin miras olarak kalması.
  • Bir mes'eleden diğer bir hususu veya neticeyi anlamak.
  • Ulaşma.

irfah

  • Refaha ulaştırma, rahata kavuşturma.

irfan mektebi

  • İrfan okulu; Cenâb-ı Hakkı tanıtan, bildiren, hak ve hakikate ulaştıracak bilgiyi ders veren okul.

irtihaz

  • Rezil rüsvay olma. Kepaze olma.İRTİKA' : Yükselme, yukarı çıkma.
  • Daha yüksek yerlere ve mevkilere erişme. Yüksek derecelere ulaşma.

isal / îsal / îsâl / ایصال / ا۪يصَالْ

  • Ulaştırmak, vâsıl etmek. Yetiştirmek.
  • Ulaştırma, eriştirme.
  • Ulaştırma, vardırma.
  • Kavuşturma, ulaştırma. (Arapça)
  • İsâl etmek: Ulaştırmak. (Arapça)
  • Ulaştırma.

isal edici / isâl edici

  • Ulaştırıcı.

isal etme / îsal etme

  • Ulaştırma, eriştirme.

isal etmek / îsal etmek

  • Ulaştırmak, eriştirmek.

isale / îsâle

  • Kavuşturma, ulaştırma.

ısalet

  • Hamle yapmak.
  • Ulaşmak.

ıshar

  • (Sıhriyyet. den) Akrabalık, yakınlık, kurbiyet, sıhriyet. Damat olma. Damat edinme.
  • Ulaşmak.
  • Erimek.

isimlik

  • Tar: Saraylılar tarafından gönderilen hediyelik şeylerin kimin tarafından gönderildiğini belirten adres pusulası.

isma'

  • İşittirmek, sesini duyurmak, bir sözü istenilen yere ulaştırmak.

istidrak

  • Nâil olmak, ulaşmak, varmak.
  • Anlamak.
  • Gr: Bir kelimeyi, evvelki sözden neş'et eden bir tevehhümü kaldırmak için kullanmak.

istiflah

  • Felah bulma, kurtulma. Maksada ulaşma.

istikamet yolu

  • Hak ve hakikate ulaştıran yol; İslâm dini.

istimlak / istimlâk / استملاک

  • Kamulaştırma.
  • Kamulaştırma. (Arapça)
  • İstimlâk edilmek: Kamulaştırılmak. (Arapça)
  • İstimlâk etmek: Kamulaştırmak. (Arapça)

istincas

  • Bulaşma veya bulaştırma.

ittisal

  • Ulaşmak. Bitişmek.
  • Birbirine dokunmak. Yakınlık. Bağlılık. Kavuşmak.

izhar-ı rububiyet

  • Rablığını gösterme; Allah'ın her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri verdiğini, onları terbiye ve idare ettiğini ve herşeyi egemenliği altında tuttuğunu göstermesi.

izzet-i rububiyet

  • Her varlığı yaratılış amacına hikmetli bir biçimde ulaştırarak terbiye ve idare eden Allah'ın şeref ve yüceliği.

kabakulak

  • Tıb: Daha ziyade tükrük bezlerini şişiren bulaşıcı ve ateşli bir hastalık.

kabe-i saadet / kâbe-i saadet

  • Saadet ve mutluluğa ulaştıran ana yön, merkez.

kabıkavseyn

  • Peygamberimizin mîraçta ulaştığı son nokta.

kadim

  • (A, uzun okunur) Ayak basan. Ulaşan. Varan.
  • Azanın mukaddemesi olan insanın başı.

kamcu / kâmcu

  • İsteğini ve meramını arıyan. Maksadına ve gayesine ulaşmak isteyen. (Farsça)

kamkar / kâmkâr

  • İsteğine ulaşmış. Matlubunu elde etmiş. Hedef ve gayesine varmış. (Farsça)
  • Mutlu, bahtiyar, mes'ud. (Farsça)

kamreva / kâmreva

  • İsteğine erişen. Arsuzuna kavuşan. Gayesine ulaşan. (Farsça)

kanun-u rububiyet

  • Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması kanunu.

karantina

  • İtl. Bulaşıcı bir hastalığın yaygın olduğu bir ülkeden gelen kişileri, gemileri veya malları geçici olarak tecrit etme şeklinde alınan tedbir.
  • Hastahanede yatması gereken hastaların kayıt ve kabul işlerinin yapıldığı yer.
  • Bir bulaşıcı hastalığın yayılmasını önlemek üzere hast

kavanin-i rububiyet / kavânîn-i rububiyet

  • Allah'ın herbir varlığa, yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması ile ilgili kanunlar.

kazaz

  • Ufak taş.
  • Döşek üstünde olan toprak.
  • Toz toprak bulaşmaz nesne.

kelime-i şehadet / kelime-i şehâdet

  • Şehâdet ifâdesini hülâsa eden (Eşhedü en Lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluh) cümlesi.

keşti-i nuh-u selamet / keşti-i nuh-u selâmet

  • Esenliğe, güvenliğe ulaştıran Nuh'un gemisi.

kıvam

  • Olgunluk derecesi. Her şeyin en uygun hali.
  • Mâyi bir şeyin koyulaşmış hali.
  • Tav.
  • Durma.
  • Çağ.
  • Bir şeyin nizamı.
  • Doğrular. Dikler. Dik ve doğru çizgiler.

kıyas-ı adli / kıyas-ı adlî

  • Adaletle ilgili kıyas; Allah'ın kâinata koymuş olduğu adalet ve düzeni göstererek âhiretin varlığına ulaşma.

kıyas-ı hadsi-i hafi / kıyas-ı hadsî-i hafî

  • Gizli olan hükmün illetine (sebebine) güçlü bir sezgi ile (zihnin hemen intikali olan hads ile) ulaşmak sûretiyle yapılan kıyas; yani peygamberlik sebebi olan bütün peygamberlerdeki esasların Peygamber Efendimizdeki (a.s.m.) esaslar ile kıyaslanmasıdır ki, zihin bu esasların Peygamber Efendimizde da

komita

  • (Slavca) Maksadına ulaşmak için ekserî silah kullanan, siyasî, gizli ihtilaki cemiyet. Eşkiya.

komitacı

  • Siyasi bir gayeye ulaşmak için, silâhlı mücadele yapan gizli bir topluluk veya teşkilâtın mensubu olan kimse.

kulub-u münevvere aktabı / kulûb-u münevvere aktâbı

  • Kalp aracılığıyla nurlara ulaşan ve manevî bir kutup hâline gelen insanlar.

kur'an-ı rabbani / kur'ân-ı rabbânî

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın Kur'ân'ı; kâinat kitabı.

kurb-u huzur-u ilahi / kurb-u huzur-u ilâhî

  • İlâhî yakınlığa ulaşma makamı.

kuşluk vakti

  • Orucun başlaması (imsak) ile güneşin batması arasındaki zamânın ilk dörtte biri geçince başlayan ve güneşin zeval (tepe) noktasına ulaşmasından, bir müddet öncesine kadar devâm eden vakit, duhâ vakti.

lagm

  • İnanmayacak söz söylemek.
  • Bulaşmak.

lahh

  • Ulaşmak, varmak.
  • Yağmuru kesilmeyen bulut.

lahık / lâhık

  • Yetişen, ulaşan, erişen. Eklenen, katılan.
  • Fık: Namaz başlangıcında imama uymuşken ayrılarak tekrar namaz bitmeden imama uyan.
  • Yetişen, ulaşan, erişen.
  • Namaz başlangıcında imama uymuşken ayrılarak tekrar namaz bitmeden imama uyan kimse.
  • Ulaşan, eklenen.

lahik / lâhik

  • Yetişen, vâsıl olan, ulaşan.
  • İlâve olan, eklenen.
  • Sonradan tâyin edilen, yenisi.
  • Namaza imâm ile berâber başladığı hâlde, kendisine uyku, gaflet veya benzeri bir sebebden dolayı abdest bozulması hâli ârız olup da (meydana gelip de) namazın tamâmını veya bir kısmını imâm ile kılamayan kimse.
  • Kavuşan, ulaşan, yetişen.

lask

  • Yapışmak. Yapışık olmak. Ulaşmak.

lat'

  • Yapışmak.
  • Ulaşmak, varmak.

lath

  • Her şeyin azı.
  • Bulaşmak ve karışmak.
  • Birine iftira atmak.

lecz

  • Ulaşmak, varmak.
  • Yapışmak.

levs

  • Pislik, murdarlık. Kir.
  • Zor. Kuvvet.
  • Tam olmayan, zayıf beyyine.
  • Bir şeyi ağızda öte beri gevelemek.
  • Deprenmek.
  • Bulaştırmak ve karıştırmak. Bulaşıklık.
  • Cerâhet, yara.

levt

  • Yapışmak.
  • Varmak, ulaşmak.

leyt

  • Ulaşmak, varmak.

lihak

  • Yetişip ulaşma. Erişme. Vâsıl olma.

lübb

  • İç. Öz. Her şeyin iyisi, hülâsası.
  • Akıl, içli şeyin içi.

lühuk

  • Ulaşmak. Yaklaşmak. Sonradan yetişmek.

lüsuk

  • Yapışma, bitişik olma. Yapışıp tutma.
  • Ulaşma, vâsıl olma, erişme.

lütf-u rububiyet

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah‘ın iyilik ve bağışı.

lüzk

  • (Lâzık) Yapışmak.
  • Ulaşmak varmak.

ma'cel

  • (Çoğulu: Maâcil) Yol. Menzile ulaştıran yol.

maad

  • Dönüp gidilecek yer.
  • Ahiret.
  • Dönüş, geri gidiş.
  • Dünya'dan sonraki hayat.
  • Gaye, amaç, ulaşılacak yer.

macin / mâcin

  • Sapık îtikâdını başkasına bulaştırmak çabasında olan.

maden-i tekemmül

  • Mükemmelliğe ulaşma kaynağı.

makam-ı cifri / makam-ı cifrî

  • Harflere sayı değerleri yüklenerek ulaşılan netice, sayısal değer.

makrun / makrûn

  • (Karn. dan) Ulaşmış. Kavuşmuş. Yakın.
  • Müsaadeye mazhar.
  • Çatık kaşlı olmak.
  • Ulaşmış, kavuşmuş.
  • Yakın, ulaşmış.

mansur / mansûr

  • Yardım görmüş, zafere ulaşmış.

maraz-ı sari / maraz-ı sârî

  • Tıb: Bulaşıcı hastalık.

mazhar buyurma

  • Ulaştırma, eriştirme.

me'mume

  • Beyine ulaşan yara.

meal-i icmali / meâl-i icmalî

  • Kısaca hülâsası, kısaca mânâsı. İcmalî meâl.

meded-res

  • Yardımı ulaştıran.

mehasin-i rububiyet / mehâsin-i rububiyet / mehâsin-i rubûbiyet

  • Rablığın güzellikleri; Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının güzellikleri.
  • Cenâb-ı Hakkın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi ve onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının güzellikleri.

men talebe ve cedde, vecede

  • Kim birşeyi ister ve elde etmek için ciddî çalışırsa istediği şeye ulaşır.

menkul / menkûl

  • Nakledilebilen, taşınabilen.
  • Başkasından bildirilen, ulaşan haber, söz.

meraşid

  • (Tekili: Merşed) Gaye ve maksada ulaştıran doğru yollar.

meratib-i külliye-i rububiyet

  • Rububiyetin geniş, kapsamlı mertebeleri; Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının mertebeleri.

merbut

  • Bağlı. Rabtedilmiş. Mensub. Ekli. Ulaşmış, bitişmiş, bitişik.

merşed

  • Hakiki maksada ulaştıran doğru yol.

mertebe-i uzma-yı tevhid / mertebe-i uzmâ-yı tevhid

  • Tevhid hakikatlerine ulaşmada varılacak olan en büyük mertebe.

mesalik-i hamse

  • Belli bir hedefe ulaşmak için belirlenen beş yöntem ve yol.

meslek ve meşreb

  • Bir hedefe ulaşmak için takip edilen tarz ve metod.

meslek-i hakikat

  • Hakikate ulaşmak için takip edilen yöntem.

mesrude

  • Ulaştırmak.
  • Zırh halkalarının birbirine girmesi.

metod

  • Bir neticeye ulaşmak için takib edilen fikir yolu. Usul. Kaide. Yol. Sistem. (Fransızca)

mett

  • Çekmek.
  • Ulaşmak.
  • Kuyudan su çıkarmak.

mevali / mevalî

  • Efendiler.
  • Azad edilmiş köleler.
  • Azad edenler.
  • Mevleviyyet pâyesine ulaşmış sarıklı âlimler.
  • Dost ve komşular.
  • Yardımcılar.

mevrude

  • (Çoğulu: Mevrudât) Ulaşmış, gelmiş.

mevsul / mevsûl

  • Kavuşan, ulaşan, bitişen.

meyelan-ı hak / meyelân-ı hak

  • Hakka ulaşma ve elde etme meyli, eğilimi.

meylül-istikmal / meylül-istikmâl

  • Olgunluğa ulaşma meyli, eğilimi.

mirkatü'l-fütuh / mirkatü'l-fütûh

  • Mânevî fetihlere ulaştıran merdiven, yöntem.

mirtal

  • Bulaşmak.

mu'cizat-ı rububiyet / mu'cizât-ı rububiyet

  • Rablık mu'cizeleri; Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının mu'cizeleri.

mu'di / mu'dî

  • Sirâyet edici, bulaşıcı, sâri.

muan'an

  • An'aneli; bir haberin veya hadisin ilk kaynağına ulaşıncaya kadar "filandan, o da filandan" şeklinde isim listesiyle birlikte nakledilmesi.

mübaşir / mübâşir / مُبَاشِرْ

  • Ulaştıran, müjdeleyen.

mübelliğ / مُبَلِّغْ

  • Tebliğ eden, ulaştıran.

mücmel

  • Kısa. Öz. Muhtasar. Sözü az, mânası çok olan. Hülâsa edilmiş. Müfesser olmayan söz.

mücmelen

  • Mücmel bir tarzda. Kısa olarak, muhtasaran, hülâsa olarak.

müfzi / müfzî

  • Yetiştiren, ulaştıran, vâsıl eden.

muhakeme-i akliye

  • Akıl yoluyla geniş araştırmalar yaparak bir hükme ulaşma.

muhassal

  • Netice. Husule gelen. Tahsil olunan. Hâsıl olmuş bulunan. Toplanılmış, cem'olunmuş. Hülâsa. Sözün kısası.

muhbir

  • Haber veren, haberci.
  • Bir gazete için haber taşıyıp ulaştıran.

muhbir-i sadık / muhbir-i sâdık

  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi. Diğer Peygamberlere de denebilir. Çünkü hepsi sâdık, sağlam, doğru haberleri insanlara ulaştırmışlar, kendilerine bildirilenleri aynen bildirmişler, insanları doğruluğa, felâha, hakka, hakikata, imana dâvet etmişlerdir.

muhtasıra

  • Kısaltma. Hülâsa.

mukarin

  • Yakın olan. Bitişen. Ulaşan. Ulaşmış olan.

mükellef

  • Bir şeyi yapmaya ve yerine getirmeye mecbûr olan; Allahü teâlânın emir ve yasaklarından mes'ûl (sorumlu) olan; îmânı olan, âkil (akıllı) ve bâliğ (evlenme yaşına, ergenlik çağına ulaşmış) olan kimse.

mükessif

  • (Kesâfet. den) Koyulaştıran, kesif hâle getiren.

mülabeset / mülâbeset

  • Karışma, bulaşma.

mülahhas / mülâhhas

  • Hülâsası, özü çıkarılmış. Telhis edilmiş.
  • Özet, hulâsa.

mülahhis

  • Hülâsa eden. Özünü bildiren.

mülasaka

  • Ulaşma, yanaşma.
  • Bitişme, yapışma, iltisâk etme.

mülemma'

  • (Lem'. den) Parlak. Revnekdar.
  • Bulaşmış, sıvanmış.
  • Karışık dilde söylenmiş manzume.
  • Renk renk olan.

mülevves

  • Kirli, pis, bulaşık.
  • Kirli. Pis. Bulaşık. Bulaştırılmış.
  • Alıkoyulup sonraya bırakılmış veya durdurulmuş olan.
  • Tazelenmek için suda ıslatılmış şey.
  • Karışık, intizamsız.

mülezzez

  • Bir yere biriktirilip toplanmış, yığılmış ve ulaştırılmış nesne.

mülteim

  • (Le'm. den) İyileşen ve kapanan (yara).
  • Cem'olucu, toplanan.
  • Ulaşan, ulaşıcı.

münakalat

  • Nakiller. Nakil işleri. Ulaştırma işleri.

münakale

  • Taşımak, ulaştırmak, aktarmak.

mürahık / mürâhık

  • Âkıl ve bâlig yâni ergenlik çağına ulaşmadığı hâlde ulaşmış gibi gösteren erkek çocuk.

mürşid-i kamil / mürşid-i kâmil / mürşîd-i kâmil

  • Dinî meselelerde olgunluğa ulaşmış mürşid, yol gösterici.
  • Tasavvufta kemâle gelmiş, olgunlaşmış, evliyâlık mertebelerinin sonuna ulaşmış, kâbiliyeti olanları bu yolda yetiştiren rehber zât.

mürsil

  • Gönderen, yollayan, ulaştıran.

musel

  • (Vusul. den) Yetiştirilmiş, vardırılmış, ulaştırılmış.

musil

  • (Vusul. dan) Yetiştiren, ulaştıran, vardıran.

müsned

  • İsnad edilmiş, senede bağlanmış. "Müsned Hadis" senedi kesintisiz olarak Hz. Peygamber'e ulaşan hadistir.

mutavassıl

  • (Vasl. dan) Ulaşan, eren, kavuşan, vâsıl olan.

mütedarik

  • (Derk. den) Tedârik eden, hazırlıyan.
  • Yetişip ulaşan.

mütekasif / mütekâsif

  • (Kesafet. den) Sıklaşmış, koyulaşmış, yoğunlaşmış. Sıklaşan, yoğunlaşan, koyulaşan, tekâsüf eden.

mütelaki

  • (Lika. dan) Telâki eden. Kavuşmuş, ulaşmış. Kavuşan.

mütelattıh

  • Bulaşan, bulaşık olan (yağ, çamur v.s.)

mütelebbis

  • Giyinmiş, elbiseli.
  • Karışık, başkasına bulaşmış, karışmış olan.

mütenahiz

  • Erişip ulaşan.

mütevasıl

  • (Vasl. dan) Birbirine bitişmiş. Birbirine ulaşan, gelen.

mütevassıl

  • Kavuşan, ulaşan, vâsıl olan.
  • Yakınlık ve münasebet kuran.

muttali olan

  • Bir bilgiye ulaşan, gözlemleyen.

muttasıl

  • Bitşik. Aralıksız. Fâsılasız. Hiç durmadan. İttisâl eden, ulaşan, kavuşan.

muvaffak

  • Başarmış. Gâyesine erişmiş. Ulaşmış. Başarılı.

muvaffık

  • Muvaffak eden. Başarıya ulaştıran.

muvasal / muvâsal

  • Ulaşan, kavuşan.

muvasala / muvâsala

  • Vâsıl olmak. Erişmek. Ulaşmak.
  • Ulaşma, kavuşma.

muvasalat / muvâsalât / muvâsalat / مواصلات

  • Vasıl olma, ulaşma, varma.
  • Kavuşmalar, ulaşmalar.
  • Varma, ulaşma. (Arapça)
  • Muvâsalat etmek: Ulaşmak, varmak. (Arapça)

nail / nâil

  • Ulaşan, erişen.

nail etmek

  • Eriştirmek, ulaştırmak.

nakıl / nâkıl

  • Nakleden, birinden duyduğunu veya okuduğu şeyi bildiren. İctihâd derecesine varamayıp, sâdece müctehid (Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden hüküm çıkarabilecek dereceye ulaşmış olan) âlimlerin verdikleri fetvâları (dînî suâllere verdikleri cevâb ları) nakleden âlim.

nakil / nâkil

  • Nakleden, ulaştıran.

name-res

  • Mektup ulaştıran, mektup eriştiren. (Farsça)

nasir / nasîr

  • Zafere ulaştıran.

natef

  • Bulaşmak.
  • Fâsid olmak, bozulmak.

natm

  • Ulaştırmak, vardırmak.

nazh

  • Bulaşmak.

necaset-i gayr-i mer'iye

  • Câmid, bir hacmi olmayan veya bulaştığı yerde görülmeyen herhangi bir pis maddedir. Görünmez halde olan pisliktir. (İdrar gibi)

nefite

  • Unu suya koyup kaynatıp koyulaşıncaya kadar karıştırmak.

netice

  • (Çoğulu: Netâic) Son, gaye. Semere, hülâsa.
  • Döl, evlâd.

netice-i tevhid

  • Birleme, her şeyin bir olan Allah'a ait olduğu sonucuna ulaşma.

nevm-alud / nevm-âlud

  • Uykulu, uykuya bulaşmış, uyumuş.

neyelan

  • İsteğe ulaşma. Arzulanan şeye vâsıl olma.

neyl

  • Merama erme. İsteğe ulaşma.
  • Ulaşılan şey.

nimet-i rabbaniye / nimet-i rabbâniye

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve hâkimiyeti altında bulunduran Allah'ın nimet ve ihsanı.

nota

  • (İtalyancadan) Emir ve istek bildiren yazı.
  • Bir şeyi sonradan hatırlamak için konan işaret.
  • Resmi ve siyasi mektup, muhtıra.
  • Mülâhazat.
  • Hesap pusulası.
  • Müziğe ait yazı.

nur-u rabbani / nur-u rabbânî

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın nuru.

nur-u tarikat

  • Tasavvufa dayalı, mânevî derecelere ulaşmayı esas alan yol ve yöntemlerin aydınlığı, güzelliği.

nüzhet

  • İç açıklığı, safa, eğlenme, gönül ferahlığı. (Farsça)
  • Temizlik, paklık. (Farsça)
  • Karışık, bulaşık ve kalabalık yerlerden uzak olmak. Buud. (Farsça)

nüzul / nüzûl

  • İnmek. Tasavvuf yolunda ilerleyerek, sebebler âlemini görmeyip yalnız sebeblerin sâhibini yâni Allahü teâlâyı bilme hâline ulaşan bir velînin insanları irşâd ve terbiye için, tekrar sebebler âlemine inmesi.

on iki imam / on iki imâm

  • Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) Ehl-i beytinden (akrabâsından) olup, tasavvufun vilâyet yolunda en yüksek derecelere ulaşmış olan on iki büyük zât. Bunların hepsine birden Eimme-i İsnâ aşere de denir.

pa-nihade

  • Ayak koymuş, ayak basmış. Gelmiş, ulaşmış, vâsıl olmuş. (Farsça)
  • Doğmuş, tevellüd etmiş. (Farsça)

payan

  • Kenar, son nihayet, uç. (Farsça)
  • Tas: Ehl-i tarikatın ulaşacağı birlik âlemi. (Farsça)
  • Akıbet. (Farsça)

peyemres

  • Haber getiren, haber ulaştıran, haberci. (Farsça)

peyvend

  • Ulaşma, varma, vasıl olma. (Farsça)
  • Bağ, alâka. (Farsça)

peyvest

  • Ulaşma, vasıl olma, kavuşma. (Farsça)

peyveste

  • Her zaman, dâima. (Farsça)
  • Ulaşmış, ermiş. (Farsça)
  • Bitişik, muttasıl. (Farsça)

peyvestegi / peyvestegî

  • Bitişme, ulaşma, bitişiklik. (Farsça)

rab

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah.

rabb-i azim / rabb-i azîm

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah.

rahmet-i rububiyet / rahmet-i rubûbiyet

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren ve onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutan Allah'ın rahmeti.

rasib

  • Tortulaşan, dibe çöken.

rass

  • Binayı sağlamlaştırmak.
  • Birbirine darlık getirmek.
  • Bazısını bazısına ulaştırmak.

ratk

  • Ulaşmak, yetişmek.

rayet-i ulviyet-i şeyh-i hakkani / râyet-i ulviyet-i şeyh-i hakkanî

  • Mânevî mertebelere ulaşma ve hakikatleri elde etme yolunda Şeyh Abdülkadir-i Geylânî'nin elinde tuttuğu yücelik sembolü olan sancak.

res

  • (Residen: Erişmek mastarının emir köküdür.) "Ulaşan, erişen, yetişen" mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. (Farsça)

reşadet-penah / reşâdet-penâh

  • Kendisine sığınanları koruyan ve doğru hedefe ulaştıran; Sultan Reşat.

resan

  • (Residen mastarından) "Yetişenler, ulaşanlar, getirenler" mânalarına gelerek birleşik kelimeler yapılır. (Farsça)
  • Ulaştırı yağan yağmur.

resanende

  • Ulaştırıcı, getirici. (Farsça)

reside

  • Erişmiş, ulaşmış, yetişmiş. (Farsça)

resse

  • Avcıların gizleneceği yer.
  • Hastalığın başkasına bulaşması.

rezzak / rezzâk

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Her yarattığı ve rızık vereceği mahlûkunun rızkını yaratıcı ve ulaştırıcı ve o rızık ile faydalanma sebeblerini hazırlayan ve rızık gönderen Allahü teâlâ.

rism

  • Kırmak.
  • Bulaştırmak.

rububiyet

  • Rablık; Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması.

rububiyet-i ilah / rububiyet-i ilâh

  • İlâhî Rablık; Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması.

rububiyet-i ilahiye / rubûbiyet-i ilâhiye

  • Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması.

rububiyet-i mutlaka-i ilahiye / rububiyet-i mutlaka-i ilâhiye

  • Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye ve idare etmesi ve egemenliği altında bulundurması.

rububiyet-i sermediye

  • Allah'ın bütün varlıklar üzerindeki kesintisiz mâlikiyet ve egemenliği ve her varlığı yaratılış amacına hikmetle ulaştıran kesintisiz terbiyesi.

rücu' / rücû'

  • Dönme, yönelme.
  • Tasavvufta en yüksek mertebeye ulaşmış olan bir velînin tekrar geri insanlar arasına dönmesi.

ruh

  • Can, nefes, canlılık.
  • Öz, hülâsa, en mühim nokta.
  • His.
  • Kur'an.
  • İsa (A.S.).
  • Cebrail (A.S.).
  • Korkmak.

ruziresan

  • Rızık yetiştiren, rızık ulaştıran, Allah (C.C.) (Farsça)

saadet-resan / saâdet-resan

  • Saâdete ulaştıran. Saâdet bulan. (Farsça)

saadetresan

  • Mutluluğa ulaştıran.

sahib-i zuhur

  • Zuhur sahibi; inkârcılık fikrine karşı ortaya çıkıp insanları hidayete ulaştırmaya vesile olan ve âhirzamanda ortaya çıkması beklenilen.

sahibü'n-nur ve'l-azm ve'l-irade ve'l-irşad

  • Nurun, azmin, iradenin ve doğrulara ulaştırıcı irşadın sahibi.

sahil-i vahdet ve tevhid

  • Vahdet ve tevhid sahili; insanların mânevî kurtuluşuna ve ebedî saadet sahiline ulaştıran tevhid ve vahdet inancı.

sahilreside

  • Sâhile varmış, kıyıya ulaşmış. (Farsça)

saib

  • (Savab. dan) Maksada uygun.
  • Hedefe doğru ulaşan.
  • Doğru. Yanlışsız. Yanlışlık yapmayan.

sari / sârî / ساری / سَار۪ي

  • (Sâriye) Sirayet eden, bulaşıcı, geçici olan. Genişleyip başkasına da geçmeğe, yayılmağa müstaid olan.
  • Bulaşan, bulaşıcı.
  • Bulaşıcı.
  • Bulaşıcı. (Arapça)
  • Bulaşıcı.

sari illet / sârî illet / سَار۪ي عِلَّتْ

  • Bulaşıcı hastalık.

şari' / şârî'

  • Kullarının dünyâ ve âhiret seâdetine (mutluluğuna) kavuşmaları için Peygamberleri aleyhimüsselâm vâsıtasıyla emir ve yasaklarını bildiren Allahü teâlâ. Şâri-i mübîn de denir. Allahü teâlânın emir ve yasaklarını insanlara tebliğ etmesi (ulaştırması) gerektiğinde, kapalı hususları açıklaması bakımında

sariye / sârîye / سَارِيَه

  • Bulaşıcı.

sebel

  • Tıb: Bulanık görme hastalığı.
  • Göze inen perde.
  • Buluttan çıkıp da henüz yere ulaşmamış yağmur.
  • Buğday başı.

sefine-i rabbaniye / sefine-i rabbâniye

  • Her şeyi terbiye ve idare eden Allah'a ait bir gemi; iman ehlini sonsuz mutluluğa ulaştıracak araç.

şehvet-alud / şehvet-âlûd

  • Şehvetli, şehvete bulaşmış.

sekka'

  • Su ulaştıran.

selsele

  • Ulaştırmak, vardırmak.
  • Zincir örmek.

şeref-resan

  • Şeref ulaştıran, şeref eriştiren.

sermele

  • Yemeği sakalına döküp ellerini bulaştıra bulaştıra yemek.

seyr ü süluk / seyr ü sülûk

  • İlâhî hakikatlere ulaşmak için bir rehberin öncülüğünde çıkılan mânevî yolculuk.

seyr ü süluk-i kalbi / seyr ü sülûk-i kalbî

  • Kalp yoluyla mânevî makamlarda İlâhî hakikatlara ulaşmak için bir rehberin öncülüğünde çıkılan mânevî yolculuk.

seyr-i anillah-i billah / seyr-i anillah-i billâh

  • Yüksek bilgilerden, aşağı bilgilere inme. Tasavvufta nihâyete (maksada) ulaşan velînin geri dönmesi ve mahlûkları bilmeğe kadar inmesi.

seyyiat-alud / seyyiat-âlûd

  • Kötülüklere karışmış, fenalıklara bulaşmış.

sidre-i münteha

  • Peygamber'in ulaştığı en son makam.

sidret-ül münteha

  • Mahlukat ilminin ve amelinin kendisinde nihayet bulup kevn âlemini hududlandıran bir işaret. Yedinci kat gökte olduğu rivayet edilen ve Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ulaştığı en son makam.

sidretü'l-münteha

  • Peygamber'in ulaştığı en son makam.

sıfat-ı rububiyet / sıfât-ı rububiyet

  • Rububiyete dair sıfatlar; her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşması için muhtaç olduğu şeylerin verilmesi, onların terbiye edilip idare edilmesi ve egemenlik altında bulundurulmasına dair İlâhî sıfatlar, özellikler.

sıkke

  • Bağlamak, sağlamlaştırmak, muhkem etmek.
  • Ulaştırmak.

sıla

  • Kavuşmak, ulaşmak, vuslat.
  • Âşıkın mâşukuna kavuşması.
  • Doğduğu yeri, hısım akrabayı gidip görme.
  • Bahşiş, hediye.
  • Gr: Cümlenin içinde ism-i mensub bulunmasıyla, dahil olduğu cümlenin evvelce mâlum olması iktiza eder. İçinde bulunduğu cümleyi sonradan gelen cümle
  • Ulaşma.
  • Yurdu, hısım akrabayı gidip görme.

sirayet / sirâyet / سرایت / سِرَايَتْ

  • Yayılmak, bulaşmak, geçmek.
  • Geçme, bulaşma, yayılma.
  • Bulaşma, yayılma.
  • Bulaşma, geçme. (Arapça)
  • Sirâyet etmek: Geçmek, bulaşmak. (Arapça)
  • Bulaşma.

sirayet eden

  • Bulaşan, yayılan.

sirayet etme

  • Geçme, bulaşma.

şirk-alud / şirk-âlud / şirk-âlûd

  • Şirk karışık, sapıtmış. Şirk bulaşmış. Cenâb-ı Hak'tan gaflet edip başkasından meded bekler surette. (Farsça)
  • Şirk, inkâr bulaşmış.

şirkalud / şirkâlûd

  • Şirk bulaşmış.

sohbet-i irfaniye / sohbet-i irfâniye

  • İlim ve bilgi kazandıran sohbet; gerçeğe ulaştırıcı sohbet.

şu'le-i hud-u hidayet / şû'le-i hûd-u hidâyet

  • Doğru ve hak yola ulaştıran Hz. Hud'un bir parıltısı.

sürye

  • Gece seyri.
  • Ulaşmak, varmak.

ta'bid

  • Mükerrem etmek.
  • Katran bulaştırmak.
  • Hizmet etmek.
  • Zelil etmek.
  • Zelil etmek, kepaze yapmak.

ta'dil

  • (Adl. den) Aslına zarar vermeden değiştirmek. Tebdil etmek.
  • Hafifletmek.
  • Doğrulaştırmak. Vasat hale koymak.
  • Aslına zarar vermeden değiştirmek, tadil etmek, tebdil etmek, hafifletmek, doğrulaştırmak.

ta'zir

  • Kusur ve özür etme.
  • Aslı olmayan özürler beyan etme.
  • Necis bulaştırmak.

taaddüd-ü mesalik

  • Hedefe ulaştıran yol ve yöntemlerin çokluğu.

taba'

  • Bulaşmak.
  • Kir.
  • Demirin paslanması.

tadammuh

  • Bulaşmak.

tagbir

  • (Çoğulu: Tagbirât) (Gubar. dan) Toza bulaştırma.
  • Gücendirme, muğber etme.

tahlis

  • Kurtarmak. Halâs etmek.
  • Bir şeyin özünü, hülâsasını almak.

tahlisen

  • Hülâsa ederek. Özünü söyleyerek.

tahriç

  • Hadisin asıl kaynağına ulaşma.

tahric-i hadis / tahric-i hadîs

  • Hadisin asıl kaynağına ulaşma.

takyir

  • Zifte bulaştırmak.

talh

  • Necis bulaşmak, pislik bulaşmak.
  • Havuz dibinde kalan tortu.
  • Kene böceği.

taltih

  • Bulaştırma, bulaşık etme.

tarikat / tarîkat

  • Tasavvufa dayalı, mânevî derecelere ulaşmayı esas alan yol ve yöntemler.

tarikatçı

  • İlâhî hakikatlere ulaşmak için, şeyhin gözetiminde olan.

taun / tâun

  • Vebâ denen dehşetli bir bulaşıcı hastalık. Bu hastalıkta lenf bezlerinde hâsıl olan yumruların herbiri.
  • Tehlikeli ve bulaşıcı veba hastalığı.

tavsil

  • (Vasl. dan.) Ulaştırma, vardırma.

tayh

  • Bulaşmak.
  • Hafiflik.

teattuf

  • Esirgemek. Merhamet etmek. Şefkat göstermek.
  • Ulaşmak. İttisal etmek.
  • Eğilip bükülmek.

tebliğ / teblîğ / تَبْل۪يغْ

  • Ulaştırmak. Götürmek.
  • Bildirmek.
  • Eriştirmek.
  • Bildirme, ulaştırma.
  • Ulaştırma, bildirme, ilâhî emirleri insanlara anlatma.
  • Ulaştırma, bildirme.

tebliğ etme

  • Bildirme, ulaştırma.

tebliğ-i risalet / tebliğ-i risâlet / تَبْلِيغِ رِسَالَتْ

  • Peygamberlik yoluyla dinin ulaştırılması, bildirilmesi.

tebliğ-i umur

  • Allah'ın emirlerini başkalarına ulaştırma, bildirme.

tebşir / tebşîr

  • Müjdeleme, sevindirici bir haber ulaştırma.

tefarik-ul asa / tefarik-ul asâ

  • Bir atasözüdür. Bu darb-ı mesel hakkında meşhur Kamus Tercümesi'nde hülâsaten şu mâlumat var: "Arab'dan fakir bir kadının zaif ve gayet huysuz bir oğlu varmış. Yaptığı müteaddit kavgalarda meselâ bir defasında burnunu, bir defasında kulağını, bir defasında dudaklarını kesmişler. Her bir defasında da

tehlil

  • İslâmiyetin tevhid akidesini hülâsa eden, ancak bir İlâh bulunduğunu, Onun da ancak ve ancak Allah (C.C.) olduğunu ifade eden "Lâilâhe illâllâh" sözünü tekrar etmek.

tehtan

  • Yağmurun ulaştırı yağması.

tekasüf / tekâsüf / تكاثف

  • Yoğunlaşma. (Arapça)
  • Koyulaşma. (Arapça)
  • Tekâsüf etmek: Yoğunlaşmak. (Arapça)

tekmil makamı / tekmîl makâmı

  • Olgunlaştırmak, tamamlamak, kemâle erdirmek makâmı. Tasavvufta başkalarını yetiştirebilmek derecesine ulaşma.

teksif

  • (Kesâfet. den) Sıklaştırma, koyulaştırma, yığma, toplama.
  • Koyulaştırma, yığma.

telak

  • Ulaşmak, varmak.

telattuh

  • Bulaşma, bulaşık olma.

televvüs

  • Kirlenmek. Pislenmek. Bulaşıp murdar olmak.

telfik

  • Birleştirme, ekleme. İstif.
  • Bir yere getirip ulaştırmak.

telhis / telhîs

  • Kısaltma. Hülâsasını alma.
  • Kısaltma, özetleme, hulâsa-sını alma.

telhisat / telhisât

  • (Tekili: Telhis) Kısaltmalar, hülâsalar, özetlemeler.

telhisen

  • Kısaltılarak, hülâsaten, özet olarak, hülâsa tarzında.

telkıye

  • Ulaşmak, varmak.
  • Bir nesneyi yüze getirmek.

telvis

  • (Çoğulu: Telvisât) Kirletmek. Bulaştırmak. Pisletmek.
  • Mc: Bozmak, berbat etmek.

temehhuz

  • Bir şeyden hülâsa olarak çıkmak. (Sütten yağ çıkması gibi)

temrih

  • Hafifçe sürme. Uğuşturma.
  • Bulaştırmak.

tenazzuh

  • Bulaşmak.

tenkid

  • Bir kimse veya şeyin iyi veya kötü taraflarını bulup meydana çıkarmak.Tenkid yapıcı veya yıkıcı olabilir. Tenkitten maksat, doğrunun ve yanlışın iyi niyetle ortaya konulması, hakikate ulaştıracak yolun ve imkânların gösterilmesidir. Sadece yanlışı söylemek, doğruyu göstermemek yıkıcı bir tenkiddir.

tersib

  • Tortulaştırma.
  • Tortulaştırma, tortu halinde biriktirme. Tortusunu durultma.

tertib-i mukaddemat

  • Bir sonuca ulaşmak için uyulması gerekli olan sebepler sırası.

tesatül

  • Ulaşmak, varmak.

teselsül

  • Zincirleme. Zincir gibi birbirine bitişik kısımlar olma. Silsile peyda etme.
  • Ulaştırma.
  • Man:

teshir-i rabbani / teshir-i rabbânî

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın herşeye boyun eğdirmesi.

teşhit

  • Kana bulaştırmak.

tetrib

  • Toza toprağa bulaştırma.

tevassul

  • Ulaşma, kavuşma, bitişme.
  • Nikâh yolu ile hısımlık, münasebet peydâ etme.

tevasül

  • Birbirine ulaşma.

ukde

  • Düğüm, bağ.
  • Karışık ve müşkil iş. Zorluk, zor iş. Vâlilik ve halifelik için akdolunan biat.
  • Ağaçlık yer.
  • Pelteklik, kekemelik.
  • Arzu edip de ulaşamadığından dolayı içe dert olan şey.

ukul-ü nuraniye erbabı

  • Nuranî akıl sahipleri; akıl yoluyla manevî hakikatlerin nuruna ulaşan kişiler.

ulema / ulemâ

  • Âlimler, ilim sâhibleri; zamânın fen ve edebiyât bilgilerinde yetişmiş, Kur'ân-ı kerîmin ve binlerce hadîs-i şerîfin mânâsını ezberden bilen, İslâm'ın yirmi ana ilim ve kolları olan seksen ilimde mütehassıs (uzman), tasavvufun (evliyâlığın) en yüksek derecesine ulaşmış, yetişmiş ve yetiştirebilen, i

urret

  • (Çoğulu: Urr) Devenin dudaklarında ve ayaklarında çıkan bir çıban.
  • Ulaşmak, varmak.
  • Kuş tersi.

usul

  • (Tekili: Asıl) Ana, baba. Cedler.
  • İstinadgâh.
  • Râcih delil, kaide. Asıllar, kökler, temeller. Bir ilmin asıl mevzuundan önce öğrenilmesi lâzım gelen esaslar. Bir hedefe ulaşmak için tutulan düzenli yol.
  • Tarz, metod, tertip.

va'b

  • Ulaştırmak, vardırmak.
  • Toplamak, cem'etmek.

vahy-i zımni / vahy-i zımnî

  • Mücmel ve hulâsası vahye ve ilhama istinad eden; tasvirât ve tafsilatı Resul-ü Ekrem'e (A.S.M.) âit olan vahiydir.

valib

  • Ulaşıcı, ulaşan, varan.
  • Önüne doğru giden.

varid / vârid / وارد

  • Ulaşan, yetişen, gelen, erişen.
  • Akla gelen.
  • Bir şey hakkında söylenen, uygulanan.
  • (Vürud. dan) Ulaşan, yetişen, gelen, erişen. Akla gelen.
  • Olan. Bir şey hakkında söylenip tatbik edilen.
  • Hâzır, nâzır.
  • Bahadır.
  • Söylenen, ulaşan, gelen.
  • Gelen, ulaşan. (Arapça)
  • Sözkonusu. (Arapça)

varide / vâride / وارده

  • Gelen, ulaşan. (Arapça)
  • Akla gelen. (Arapça)

vasıl / vâsıl / واصل / وَاصِلْ

  • Ulaşan, erişen, kavuşan. Hakka vâsıl olan.
  • Ulaşmış, kavuşmuş.
  • Kavuşan, ulaşan, erişen.
  • Ulaşan, erişen, kavuşan.
  • Ulaşan, kavuşan, gelen. (Arapça)
  • Vâsıl olmak: Ulaşmak, kavuşmak. (Arapça)
  • Ulaşan.

vasıl olan

  • Ulaşan.

vasıl olma / vâsıl olma

  • Ulaşma, kavuşma.

vasıl olmak

  • Ulaşmak, varmak.

vasıl olmuş / vâsıl olmuş

  • Kavuşmuş, ulaşmış.

vasıta / vâsıta

  • İki şeyi birbirine ulaştıran.
  • Aracı. Arada bulunan. Vasıtalık eden.

vasl / وصل

  • Birleştirme, ulaştırma.
  • Âşığın sevdiğine kavuşması. Kavuşmak.
  • Birleştirmek, ulaştırmak.
  • Gr: Ulama, ekleme.
  • Edb: Sözü teşkil eden cümlelerin atıf ve rabt suretiyle birbirine bağlı olarak yazılması usulü ki, buna Sebk-i Mevsul da ta'bir edilir.
  • Bir kelimenin sonundaki harfi, bir sonrak
  • Ulaşma. (Arapça)
  • Kavuşma, vuslat. (Arapça)
  • Bağlama, ulama. (Arapça)

vassal / وصال

  • Ulaştıran, vasleden. Birleştiren.
  • Ulaştıran. (Arapça)

vazife-i rububiyet

  • Rablık işi; her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri verme ve onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurma işi.

veba

  • Bulaşıcı hastalık.

vefd

  • Çokluk. Cemaat.
  • Bir iş için giden heyet. Elçilik.
  • Dağ başı.
  • Gelme, ulaşma, erişme, varma, vürud.
  • Delege, murahhas, elçi.
  • Gelme, vurma, ulaşma.
  • Hususi bir işle başkasının yanına varma, elçilik.

vekc

  • Ulaşmak, varmak.

velb

  • Ulaşmak, varmak.

velm

  • Ulaşmak, yetişmek.
  • Toplanmak, cem'olmak.

vesait-i nakliye / vesâit-i nakliye

  • Ulaşım araçları.

vesile

  • Yol, hedefe ulaştıran şey.

vesile-i makasıd

  • Maksat ve hedeflere ulaştıran araç.

vezir

  • Osmanlı Devleti zamanında en yüksek mülkiye rütbelerine ulaşmış paşa. Hükümdar vekili. Pâdişahın yakınlarından ve onun yükünü üzerine alanlardan, mülkün idaresinde fikir ve tedbir ile meded ve yardım eden. Bu tabir "Vizr" kelimesinden gelir. "Vezr" kelimesinden alınsa; "halkın sığınağı" demek olur.

visal / visâl / وصال

  • (Vasıl. dan) Vâsıl olma. Sevdiğine ulaşma. Kavuşma. Ayrılıktan kurtulma.
  • Kavuşma, sevdiğine ulaşma, ayrılıktan kurtulma.
  • Ulaşma, varma. (Arapça)
  • Kavuşma, vuslat. (Arapça)

vuslat / وصلت

  • Visal. Sevdiğine kavuşma, ulaşma, bitişme. Bitiştiren.
  • Ulaşma. (Arapça)
  • Kavuşma. (Arapça)

vusul / vusûl

  • Ulaşma, erişme, varma, yetişme.
  • Ulaşma.

vüsul / vüsûl

  • Kavuşma, erişme, ulaşma.

vusul / vusûl / وصول / وُصُولْ

  • Ulaşma, gelme. (Arapça)
  • Vusûl eylemek: Gelmek, ulaşmak. (Arapça)
  • Ulaşma.

yaver / yâver

  • Komutanların yanında bulunan ve onların emirlerini yazmakla ve gerektiğinde yerine ulaştırmakla görevli subay.

yetim / yetîm

  • Ergenliğe ulaşmadan babası ölmüş çocuk.

yoga

  • Bâtıl Hind felsefe sistemi. Bunlar tam bir dalgınlık ve hareketsizlik ile ve çile çekmekle gayelerine ulaşacaklarını sanarlar.

zabt

  • Zabt etmek. İdâresi altına almak.
  • Sıkıca tutmak. Kendine mal etmek.
  • Kavramak.
  • Kaydetmek. Hülâsasını yazmak.
  • Bağlamak.

zahiri ulema / zâhirî ulema

  • Âyet ve hadislerin maksatlarına ulaşamayan ve sadece dış mânâlarına bağlı kalan âlimler.

zekeriyya aleyhisselam / zekeriyyâ aleyhisselâm

  • İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden. Yahyâ aleyhisselâmın babasıdır. Soyu Süleymân aleyhisselâma ulaşır. Mûsâ aleyhisselâmın dîninin emir ve yasaklarını insanlara tebliğ etti. Yahûdîler tarafından şehîd edildi. Kabri Haleb'dedir.

zeval-alud / zevâl-âlûd

  • Son bulmayla bulaşık.

zevk-i hakikat

  • Doğruya ve gerçeğe ulaşma zevki.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR