LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te tuş ifadesini içeren 254 kelime bulundu...

adrahş

  • Yıldırım. (Farsça)
  • Gökgürültüsü. (Farsça)
  • Şimşek. (Farsça)

aker

  • Zeytinyağı tortusu.

akl

  • (Akıl) Men'etmek.
  • Sığınacak yer.
  • Kırmızı mihfe örtüsü.
  • Diyet.
  • İnsanın; hayrı, şerri ve ilimleri anlayan, sebeblerden neticeleri çıkaran ve eserden eser sahibine intikal eden hassası. Düşünme ve anlama kabiliyeti. Zihin, zekâ, tefehhüm, fehim, irade, anlayış, k

arazi-i öşriyye / arâzi-i öşriyye

  • Huk: Ziraat olundukça her sene hâsılatından beytülmâle, beytüssadakaya konulmak üzere, fakirlerin hakkı olan öşür alınan arâziler.

artuşi

  • Van çevresinde bulunan büyük aşiretlerden birisidir, "Ertoşi" ve "Ertuş" adıyla da anılmaktadır.

atal

  • (C. A'tâl) Vücudun örtüsüz yeri, bilhassa ense.
  • Bir kişinin güzelliği.
  • Vücudun tamamı.
  • Boyuna asılan gerdanlığı kaybetmek.

ateş-efruz / ateş-efrûz

  • Ateş yakan, ateş tutuşturan. (Farsça)

başame

  • Kadınların örtündükleri yaşmak. Tülbent, başörtüsü. (Farsça)

bedil

  • Bir şeyin mukabili, karşılığı.
  • Tutuşulan bir bahiste yenilen veya aldananın vereceği şey.
  • (Çoğulu: Ebdâl) Sâlih kişi.

berku'

  • Yüz örtüsü. Peçe.

beşel

  • İki kimsenin birbiriyle tutuşması. İki şeyin birbirine sarılması. (Farsça)
  • Beşelîden masdarından emir ki; asıl, sarıl, mânâlarına gelir. (Farsça)

bihicap / bîhicap

  • Perdesiz, örtüsüz.

buhtu

  • Ra'd, gök gürültüsü. (Farsça)

burku'

  • (Berku') Kadınların yüz örtüsü, peçe.
  • Kâbe örtüsü.
  • Yedinci kat gök.

bürme

  • (Çoğulu: Birem-Birâm) Çömlek yapımında kullanılan yumuşak taş.
  • Çömlek.
  • Baş örtüsü.

cabir-ül-ensari / câbir-ül-ensarî

  • Câbir Bin Abdullah El-Ensarî (R.A.) da denir. Meşhur sahabelerdendir. Bizzat Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) ilim ve feyiz almış ve zamanında Medine-i Münevvere'nin müftüsü olmuştur. En çok hadis rivayetiyle meşhur olan altı sahabeden biridir. 1540 hadis rivayet etmiştir. 19 gazada hazır bulunmuştur. Hic

cansuz

  • Can yakıcı, yürek tutuşturan. (Farsça)

celcele

  • Çan sesi.
  • Gök gürültüsü.
  • Depretmek.
  • Gitmek.

çeşm-aviz

  • Yüz örtüsü, peçe. (Farsça)

cilve-i akis

  • Yansımanın görüntüsü.

cilve-i cemal / cilve-i cemâl

  • Güzelliğin görüntüsü.

cilve-i cemal ve kemal / cilve-i cemâl ve kemâl

  • Güzellik ve mükemmelliğin yansıması, görüntüsü.

cilve-i cemal-i esma / cilve-i cemâl-i esmâ

  • İsimlerin güzelliklerinin görüntüsü.

cilve-i esma / cilve-i esmâ

  • Allah'ın isimlerinin görüntüsü, yansıması.

cilve-i esma-i ilahiye / cilve-i esmâ-i ilâhiye

  • Allah'ın isimlerinin görüntüsü, aksi.

cilve-i ferdiyet

  • Bir ve benzersiz oluşun görüntüsü.

cilve-i hayat

  • Hayat görüntüsü, yansıması.

cilve-i hayat-ı sermedi / cilve-i hayat-ı sermedî

  • Sürekli ve sonsuz olan bir hayatın görüntüsü, aksi.

cilve-i i'caz / cilve-i i'câz

  • Mu'cizeliğin görüntüsü, yansıması.

cilve-i merhamet

  • Merhamet cilvesi, görüntüsü.

cilve-i nakş

  • Nakşın cilvesi, görüntüsü.

cilve-i rabbaniye / cilve-i rabbâniye

  • Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin ve onları terbiye, idare ve egemenliği altında bulundurmasının izi, görüntüsü.

cilve-i rahmet

  • Rahmetin cilvesi, görüntüsü.

cilve-i saltanat

  • Saltanatın görüntüsü.

cilve-i sırr-ı i'caz / cilve-i sırr-ı i'câz

  • Mu'cizelik sırrının cilvesi, yansıma ve görüntüsü.

cilve-i tevhid

  • Tevhid cilvesi, görüntüsü.

cilve-i vahdaniyet / cilve-i vahdâniyet

  • Cenab-ı Allah'ın birlik görüntüsü.

cilve-i vahdet

  • Allah'ın birliğinin görüntüsü.

cilve-i zat

  • Zâtın görüntüsü.

cilve-i zati / cilve-i zâtî

  • Bir şeyin bizzat kendisine ait görüntüsü.

cilve-i zatiye / cilve-i zâtiye

  • Zâtının, aynının görüntüsü, yansıması.

civcive

  • Kuşların coşkulu ötüşleri, şakımaları.

ciz'

  • Ağaç kütüğü. Ağaç kökü. Kuru direk. Hurma ağacının kökü. Hurma ağacı.
  • Çatı örtüsünde kullanılan ağaçlar.

cune / cûne

  • (Çoğulu: Cuven) Attarların kutusu ve tablası.

cünnet

  • Örtü, kadın başörtüsü.
  • Yağan.
  • Kalkan.

cürd

  • Tüysüz, kılsız.
  • Cilt hastası (deve).
  • Tüyleri kısa olan (at).
  • Bitki örtüsü olmayan (arazi).
  • Piyâdesiz (süvâri).

dağdağa-i tagayyür

  • Değişimlerin çalkantı ve gürültüsü.

dameni / damenî

  • Eteklik. (Farsça)
  • Kadın başörtüsü. (Farsça)

debdebe

  • Gösteriş gürültüsü, görkem.

dıram

  • Ateşin alevlenmesi.
  • Ateşin alevi.
  • Odun parçası, tahta parçası (tezcek ateş tutuşup alevlenir.)

dürc / درج

  • Kutu, kutucuk, küçük kutu.
  • Mücevherat kutusu.
  • Hokka gibi olan ağız, biçimli ağız.
  • Kutu. (Arapça)
  • Mücevher kutusu. (Arapça)
  • Sevgilinin küçük ağzı. (Arapça)

dürc-i zer

  • Altın kutusu.

ebediyet-i mevhume

  • Sonsuzluk kuruntusu.

efruhte

  • Şu'lelenmiş, parlamış, ziyalanmış, nurlanmış, ışıklanmış, aydınlanmış. (Farsça)
  • Yanmış, tutuşmuş. (Farsça)

efruz

  • (Efruhten: Tutuşturmak, ziyalandırmak mastarının emir kökü) Şule. Aydınlatıcı. Parıltı. (Farsça)

efsürde / افسرده

  • Donuk. (Farsça)
  • Üzgün, moral çöküntüsü içinde. (Farsça)
  • Duygusuz. (Farsça)

eksa

  • Üstüste pek çok giyinen (adam.)

elmas-rize

  • Elmas kırıntısı, döküntüsü.

eşerr-i nas / eşerr-i nâs

  • İnsanların en şerlisi, nasın en kötüsü.

evbar

  • Yutma, yutuş. (Farsça)

fakam

  • Bir kimsenin ağzını yumduğunda alt dişlerinin öne çıkıp, üst dişleriyle üstüste gelmesi.
  • Dolmak, imtilâ olmak.

fetiş

  • Sahibine uğur getirdiğine ve tabiatüstü özellikler taşıdığına inanılan nesne veya hayvan.

fevka't-tabia

  • Tabiatüstü.

fitan

  • Eyer örtüsü.

gafi / gafî

  • Her şeyin kemi, yaramazı, kötüsü.

gama'

  • Ev örtüsü, çatı.

garin / garîn

  • Havuz dibinde olan balçıklı su.
  • Her nesnenin kap dibinde kalan çöküğü, tortusu.

gazva

  • Malın ve davarın kötüsü.

geşte

  • "Gezmiş, dolaşmış, dönmüş" anlamlarına gelerek birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Ber-geşte : Altüst olmuş. Ser-geşte : Başı dönmüş. (Farsça)

gılaf

  • Kın. Kılıcın kılıfı. Bir şeyin üzerinin örtüsü.

gırajova ateşi

  • Tar: Eskiden kale müdafaalarında hücum edenlere karşı ve deniz savaşlarında düşman gemilerini tutuşturmak için kullanılan ve su ile sönmeyen bir cins ateş. Balmumu, kükürt, ispirto, kâfuru karmasından ibarettir. Bu ya doğrudan doğruya tutuşturulur veya buna batırılmış yuvarlak yün parçaları ateşlene

gışavet

  • Göz kararmak.
  • Körlük yapan perde. Kabuk.
  • Baş örtüsü.

gulgule-i etfal

  • Çocukların gürültüsü, çocukların bağrışıp çağrışmaları.

gusa'

  • Sel köpüklerine karışmış çürük ağaç yaprakları tortusu, köpüğü.

hacif

  • Karın gurultusu.

hadme

  • Ateş gürültüsü.

hadşe-i derun

  • İç sıkıntısı, gönül üzüntüsü.

hakimiyet-i ilahiye / hâkimiyet-i ilâhiye

  • Allah'ın her şeyi belli bir amaç ve fayda doğrultusunda yerli yerinde yaratması.

hamde

  • Ateş gürültüsü.

harhar

  • Devamlı arzu, sürekli istek. (Farsça)
  • Gönül üzüntüsü, iç sıkıntısı. (Farsça)
  • Devamlı kaşıntı. (Farsça)

harık

  • Yakan, yakıcı. Yanan, tutuşmuş. Ateş, od.

haşel

  • Bayağılaşma, rezil olma. Bayağılık, rezillik, âdilik.
  • Her nesnenin kötüsü.

hasis

  • Gizli ses. Ateş gürültüsü.
  • Fitil.

haşv

  • Hurmanın kötüsü.

hatt-ı şakul / hatt-ı şâkul

  • Çekül doğrultusu. Yer çekimi istikametinde, dünyanın merkezine doğru.
  • Çekül doğrultusu; yer çekimi istikametinde yerin merkezine doğru uzanan hat.

hevai / hevâî

  • Nefsine boyun eğen, nefsinin zaafları doğrultusunda hareket eden.

hezec

  • Gök gürültüsü.
  • Güzel sesle şarkı söylemek.

hezim / hezîm

  • Sağanaklı yağmur.
  • Gök gürültüsü.
  • Koşarken kişneyen at.

hezk

  • şiddetli gök gürültüsü.
  • Uçurmak.
  • Yuvarlamak.

hicab-ı çihre

  • Yüz örtüsü.

hıfa'

  • Her şeyin örtüsü ve perdesi.
  • Kırba örtüsü.

hufale

  • Arpa, buğday ve pirinç kabuğundan saçılan.
  • Her kabuklunun arınıp pâk olanı.
  • Her nesnenin kemi ve yaramazı.
  • Yağ tortusu.
  • Şıra sıkıntısı ve kepeği.

hümeze

  • (Hemz. den) Dürtüştürücü, kırıcı, ısırıcı, sıkıcı.
  • El ve kaş işâretleri ile ayıplama.
  • Bir kişinin ardından ayıplarını söyleyen. Gammaz.

huşare

  • Bir yere giderken bırakılan faydasız şeyler.
  • Her şeyin kötüsü.

huz ma safa, da'ma keder / huz mâ safâ, da'mâ keder

  • "Safâ olanı al, keder vereni bırak", "Allahın müsaadesi olan ve neticesi safâ veren şeyi al, sonu keder vereni bırak", "İyisini al, kötüsünü bırak" meâlindedir.

ictira'

  • (Cür'a. dan) Suyu soluk almadan birden içme.
  • Ağacı bir tutuşta kırma.

ihtirak

  • Yanmak, tutuşmak, yanıp kül olmak.
  • Koz: Bir gezegenin güneşe yaklaşması.

ikad

  • Ateş yakma, tutuşturma.

ilhab

  • Tutuşturma, alevlendirme.
  • İltihaplandırma, şişirip kızartma.

ilm-i huduri / ilm-i hudûrî

  • Bir şeyi, zihinde onun sûreti (görüntüsü) meydana gelmeksizin bilmek.

ilm-i husuli / ilm-i husûlî

  • Bir şeyi onun sûreti, görüntüsü zihinde bulunduğu müddetçe bilmek. O şeyin zihindeki sûreti yok olunca, o şey unutulur. Bundan dolayı ilm-i husûlî devamlı değildir.

iltihab

  • Alevlenme, tutuşma.

iltihab-ı ezhan / iltihâb-ı ezhân

  • Zihinlerin uyanıp alevlenmesi, tutuşması.

imam-ı ali rıza

  • (Hi: 153 de Medine-i Münevvere'de doğmuştur.) Eimme-i İsnâ Aşer'in yedincisidir. İmam-ı Musa Kâzım'ın oğludur. Tus; yani Meşhed'de medfun olup kabri ziyaretgâhtır. (R.A.)

inkılab / inkılâb

  • Başka tarza değişme. Bir hâlden diğer hâle geçme. Başka türlü olma.
  • Altüst olma.

irticam

  • Birşey üstüste katlanma.

iş'al / iş'âl

  • Şulelendirmek. Yaymak, alevlendirmek. Tutuşturmak. Parlatmak. Şiddetlendirmek.
  • Tutuşturma.

iş'al edilen / iş'âl edilen

  • Yakılan, tutuşturulan.

ısam

  • Göze çekilen sürme.
  • Kırba bağı.
  • Kırba örtüsü.

iştial / iştiâl / اشتعال

  • Tutuşma. Parlama. Alevlenme.
  • Mc: Şiddetlenme.
  • Tutuşma, parlama.
  • Alevlenme, tutuşma.
  • Alevlenme, yalazlanma, parlama, tutuşma. (Arapça)

iştialat / iştialât

  • (Tekili: İştial) Parlamalar, alevlenmeler, yanmalar, tutuşmalar.
  • Mc: Şiddetlenmeler.

istikad

  • Yakma, ateşi tutuşturma.

istira'

  • İki tâne odun parçasını birbirine sürte sürte tutuşturma.
  • Çakmak taşında ateş çıkartma.

ızram

  • Ateşi tutuşturma, ateşi alevlendirme.

kalemdan

  • Kalem kutusu, kalemlik. (Farsça)

karkara

  • Karın gurultusu.
  • Kumru kuşunun ötmesi.
  • Kahkaha ile gülmek.
  • Su içerken bardağın guruldayıp ötmesi.

kasif / kasîf

  • Kuru ince ağaç.
  • Gök gürültüsü.
  • Deniz sesi, dalga sesi.

kedersiz

  • Sıkıntısız, üzüntüsüz.

kellepuş

  • Başa giyilen şey. (Farsça)
  • Bir cins başörtüsü. (Farsça)

keşkeşe

  • Şin harfini kef gibi okumak.
  • Yılan ötüşü.

kılde

  • Yağ tortusu.

kına'

  • Başörtüsü, eşarp. Örtü, yaşmak, peçe, nikâb.
  • İçinde hediye gönderilen tabak.

kışa'

  • (Çoğulu: Kuşu) Hamam süprüntüsü.
  • Kuru deri.
  • Deriden olan ev.

kışde

  • Yağın tortusu.
  • Maymunun dişisi.

komiser

  • Emniyet teşkilâtının meslek dereceleri içinde yer alan ve en az lise tahsilini yapmış, polis enstitüsünün orta ve yüksek kısmını tamamlamış üniformalı veya sivil memur. (Fransızca)

külah

  • Takke. Kalpak. Baş örtüsü.
  • Kazıkların toprağa girmesini kolaylaştırmak için uçlarına geçirilen huni şeklindeki demir gömlek.

kumar

  • Para veya başka bir menfaat karşılığı oynanan oyun; birkaç kimsenin aralarında para veya mal toplayarak piyango çekip, isâbet etmeyenlerin isâbet edenlere mal veya para vermek için sözleşme veya para ile kazanmak için tahminde bulunma, toto. Karşılık lı para veya mal koyarak bahse tutuşma.

kundak

  • Küçük çocukları sıkı bağlamaya yarıyan bezler takımı.
  • Yangın çıkarmak için bir yere sokulan, tutuşturulmuş yağlı bez çıkısı.

kutafe

  • Toplarken düşüp dökülen üzüm ve yemiş döküntüsü.

lesme

  • Yüzörtüsü, peçe.

lifam

  • Eskiden kadınların burun örtüsü.

lisam

  • Yüz örtüsü, yaşmak. Nikab.

lühab

  • Ateş alevlenmek.
  • Işıklanmak, şule vermek.
  • Ateşi yakıp tutuşturmak.

mamhuran

  • Adilcevaz, Patnos, Erciş ve bilhassa Beytüşşebab havalisinde meskun olan bir aşiret ismi.

manzud

  • Sık yetişmiş ağaç.
  • Üstüste istif edilmiş.

melek-i ra'd

  • Gök gürültüsü ile vazifeli melek.

mi'ber

  • (Mi'bere) İğne kutusu, iğne kabı.

mi'cer

  • Bir cins kadın başörtüsü. Eşarp.

mıkna'

  • (Mıknaa) (Çoğulu: Mekani') Başörtüsü.

minkab

  • Delecek âlet. Ateş yakmak ve tutuşmak.

mu'cir

  • Bir çeşit kadın başörtüsü. Eşarp.

müdaase

  • Süngü ile dürtüşmek.

müdevvi / müdevvî

  • Gök gürültüsü olan bulut.

müfti-i belde

  • Belde ve şehir müftüsü.

müfti-i ümmet

  • Ümmetin müftüsü.

müftiü'l-enam

  • Halkın müftüsü, herkesin müftüsü.

müftiy-ül enam

  • Şeyh-ül İslâmın bir ismi. Herkesin müftüsü.

mühl

  • Erimiş bakır.
  • Potada eritilen maden.
  • Yağ tortusu.

muhterik

  • Yanıp tutuşan.

mükfehirr

  • Üstüste yığılmış karabulut.
  • Asık suratlı adam.
  • Yaşlanmış kimse.

mültehib

  • (Lehb. den) Alevlenmiş, tutuşmuş.
  • İltihablı, kızarmış, şişmiş.

münakade

  • Bir şeyin iyisini kötüsünden seçip ayırmak.

mürevvak

  • Süzülmüş, tortusu giderilmiş.

müs'ut

  • Misk kutusu, enfiye kutusu.

musaraa

  • Pehlivanlık. Güreşmek. Güreşe tutuşmak.

müştail

  • (Şa'l. den) Yanan, tutuşan, alevlenen.

mütese'ir

  • Çok yanmış ve tutuşmuş ateş.

mütevakkıd

  • Tutuşan, tutuşup yanan.

naarat-ı ra'diye / naarât-ı ra'diye

  • Gök gürültüsünün naraları.

naib

  • Karga gibi çirkin sesli kuşların ötüşü.

naik

  • Karga ötüşü veya horoz sesi.
  • Çobanın koyuna bağırması.

nakıd

  • Bir şeyin iyisini kötüsünden veya bozuğundan ayıran.
  • Tenkidci, ayarcı. Paranın kalbını anlayan.
  • Dinar, dirhem.

nakkad

  • (Bak: Nekkad) Nakd eden. Paranın kalbını, sağlamını ayıran.
  • Tenkidci, bir şeyin iyisini kötüsünü ayıran.
  • İmam, hatib.

nar-ı mukade / nâr-ı mûkade

  • Tutuşturulmuş ateş.

nariyye

  • Nar ile alâkalı, nara mensub. Ateşten, yanıp tutuşur, patlar olan şey.

nasif

  • Baş örtüsü.

nebehrece

  • Geçmez bakırlı para. Sahte akçe.
  • Her nesnenin kötüsü.

neft

  • Neft yağı. Çam gibi bazı ağaçlardan çıkarılan, tutuşabilen bir yağdır ve boyacılıkta vesair sanayide kullanılır.

nekaz

  • (Çoğulu: Enkâz) Her nesnenin kötüsü, kıymetsizi.

nekkad

  • Bir şeyin iyisini kötüsünü seçen kimse.
  • Paranın sağlamını kalpından ayıran.
  • İmam, hatib ve kayyum gibi hizmet sahiblerinin, vazifelerine devam edip etmediklerini murakabe ve devam etmiyenlere tenbihat, icra ve devamsızlıkları tesbit eden vazifeli kişi.

nigindan / nigindân

  • Yüzük mahfazası, yüzük kutusu. (Farsça)

nigun

  • Tersine dönmüş, altüst olmuş, başaşağı. (Farsça)
  • Ters, uğursuz, aksi. (Farsça)

nikab

  • Yüz örtüsü, peçe, perde.
  • Yüz örtüsü, peçe, perde.
  • Peçe, yüz örtüsü.
  • Perde, örtü.

nisyan / nisyân

  • Unutma, unutuş.

nitak-ı ka'be-i ulya / nitâk-ı ka'be-i ulyâ

  • Yüce Kâbe'nin örtüsü (Burada Kâbe örtüsü nutaka benzetilmiştir. Nutak ise, hanımların vücudun ortasına gelecek şekilde taktıkları ikiye bölünmüş bir elbise veya elbisenin bir parçasıdır ve yere kadar serbestçe sarkıtılır.).

nuka

  • Her şeyin kötüsü.

nur-u çırağ-ı yezdan / nur-u çırâğ-ı yezdan

  • Cenâb-ı Hakkın nurunun çırası, Allah'ın nuruyla tutuşmuş, aydınlatan bir çıra.

nüsare

  • Saçılan şey.
  • Yemek döküntüsü.

pürnar / pürnâr

  • Tutuşmuş, yanan.

ra'd / رعد

  • Gök gürültüsü.
  • Bulutları sevk ve nezaret ile vazifeli bir melek adı.
  • Tehdit etmek, korkutmak. (Terennümat-ı hava, na'rât-ı ra'diye, nağamat-ı emvac, birer zikr-i azamet. Yağmurun hezecatı, kuşların seceatı birer tesbih-i rahmet, hakikata bir mecaz... Lemeat'tan)
  • Gök gürültüsü.
  • Gök gürültüsü.
  • Gökgürültüsü. (Arapça)

ra'd u berk

  • Gök gürültüsü ve şimşek.

ra'd-ı kasıf

  • Korkunç gök gürültüsü.

ra'dendaz

  • (Ra'd-endaz) Gürleyen, gürleyici. Gök gürültüsü gibi gürleyen. (Farsça)

raad

  • Gök gürültüsü.
  • Gök gürültüsü.

rab'at

  • (Çoğulu: Rabeât) Attarların dağarcığı ve kutusu.
  • Orta boylu kimse.

rad / râd

  • Gökgürültüsü.

radmisal / râdmisâl

  • Gökgürültüsü gibi.

rahat

  • Üzüntüsüz, tasasız, kedersiz bir halde olmak. İstediği her şeyi bulup telâşsız olmak. Müsterih.
  • Dinlenmek.
  • El ayası.
  • Sıkıntısız, üzüntüsüzlük.

rakraka

  • Şimşek çaktığı zaman duyulan gök gürültüsü.

recs

  • (Recse) şiddetli gök gürültüsü.
  • şiddetli ses.

rida-yı memat

  • Ölüm örtüsü.

ru-puş

  • Yüz örtüsü, peçe. (Farsça)
  • Yüz örten. (Farsça)

sabat

  • (Çoğulu: Sevâbıt-Sâbâtât) Pazar sokağı, iki duvar arasının örtüsü (altı yol olur.)

safsaf

  • (Çoğulu: Safsâfe) Her nesnenin kemi, kötüsü, hor ve hakiri.
  • Döğülmüş yumuşak toprak.
  • Mâkul olmayan kelimeler.
  • Mânâsız şiir.
  • Yaramaz ve kötü işler.

saika-vari / sâika-vâri

  • Gök gürültüsü, yıldırım gibi.

şame / şâme / شامه

  • Kadın baş örtüsü. (Farsça)
  • Arapçada: Vücuddaki ben. (Farsça)
  • Başörtüsü. (Farsça)

sandukça-i cevahir

  • Mücevherler kutusu.

sandukça-i cevher

  • Mücevher kutusu.

sani-i hakim-i müdebbir / sâni-i hakîm-i müdebbir

  • Her şeyi san'atlı olarak belli gaye ve hikmet doğrultusunda yaratan ve idare eden Allah.

savm-ı visal / savm-ı visâl / صَوْمِ وِصَالْ

  • Üstüste iftar etmeden oruç tutma.

secaat / secaât

  • Kuşların ötüşleri, sec'aları.
  • Nesir halindeki yazının kafiyeleri.

şematetkarane / şemâtetkârâne

  • Başkalarının üzüntüsüne, acısına hayasızca gülerek sevinmek.

serab-ı gurur

  • Gurur serabı; çöldeki aldatıcı su görüntüsü gibi insanları aldatan gurur.

serpuşe

  • Başörtüsü. (Farsça)

şerr-ün nas / şerr-ün nâs

  • İnsanların en kötüsü, en zararlısı.

setel

  • Her nesnenin kötüsü, yaramazı.

şeva

  • Kolay.
  • Vücut organları. (El, ayak gibi).
  • Malın kötüsü.

sibb

  • Tülbent. Baş örtüsü.

sıdar

  • Küçük gömlek.
  • Başa örttükleri bez, baş örtüsü.
  • Devenin göğsünde olan nişan ve alâmet.

şiddet-i iltihab

  • Şiddetli bir şekilde tutuşma.

şu'legir

  • Tutuşan, alevlenen, alev alan. (Farsça)

süfül

  • (Çoğulu: Esfâl) Her şeyin köpüğü ve tortusu.
  • Örtmek.
  • Yemek.

suhte

  • Yanmış, tutuşmuş. Yanık. (Farsça)
  • (Çoğulu: Suhtegân) Softa. Medrese talebesi. (Farsça)

suka'

  • Horoz sesi, horoz ötüşü.

suret-i muamele

  • Davranış şekli, görüntüsü.

suz

  • (Suhten: Yanmak mastarından) "Yakan, yakıcı, yanmak, tutuşmak" mânâlarına gelerek mürekkeb kelimeler yapar. (Farsça)
  • Yanma, tutuşma. Ateş. Sıcaklık. (Farsça)

suzi / suzî

  • Yanma ile, tutuşma ile ilgili. (Farsça)

tabaka-i süfla / tabaka-i süflâ

  • Alt tabaka; fakir ve sosyal statüsü düşük tabaka.

tabaka-yı ulya / tabaka-yı ulyâ

  • Yüksek tabaka; zengin, aydın ve sosyal statüsü yüksek tabaka; zenginler, yöneticiler ve saire.

takammüm

  • Evin süprüntüsünü ayırmak.

tass

  • (Çoğulu: Tâs-Tusûs-Tassât) Tas, çukurca kap.

te'cic

  • Tutuşturup alevlendirme.

teayyün-i imkani / teayyün-i imkânî

  • İnsanın hakîkati olan teayyün-i vücûbîsinin zılli yâni görüntüsü. Ehlullah (evliyâ) kendi yaratılışlarına, güçlerine göre tasavvuf mertebelerine kavuşmakta birbirlerinden çok ayrıdırlar. Evliyâ arasında Allahü teâlânın ismine kavuşanlar pek azdır. Ço ğu bu ismin teayyün-i imkânîsine kavuşmuştur. (İm

tecelli-i aks / tecellî-i aks

  • Yansımanın görüntüsü.

tecelli-i kudret ve hikmet / tecellî-i kudret ve hikmet

  • Allah'ın kudret ve hikmet görüntüsü.

tecelli-i muhabbet / tecellî-i muhabbet

  • Sevgi yansıması, görüntüsü.

teeccüc

  • Tutuşma, alevlenme.

telakkum

  • Parçalayıp lokma yapıp yutma.
  • Karın gurultusu.

telehhüb

  • (Leheb. den) Alevlenme, tutuşma, alevlenip yanma.
  • İltihap.

telhib

  • (Çoğulu: Telbihât) (Leheb. den) Alevlendirme, tutuşturma.

tersib

  • Tortulaştırma, tortu halinde biriktirme. Tortusunu durultma.

teş'il

  • (Şu'l. den) Parlatma. Tutuşturma, alevlendirme.

teşa'ul

  • (şu'l. den) Parlama, tutuşma.

tesafuh

  • Elele tutuşma.

tevakkud

  • Tutuşup yanma.

tevehhüm-ü ebediyet

  • Sonsuzluk kuruntusu; sonsuza kadar yaşayacağını sanmak.

tevehhümüyle

  • Kuruntusuna düşmekle.

tevkid

  • Ateş tutuşturma.

tezahüm / tezâhüm

  • Birbirine sıkıntı verme, sürtüşme, sıkışma.

timsal-i aks

  • Yansımanın görüntüsü.

timsal-i şahsiyet

  • Şahsiyetin heykeli; kişiliğin yansıması, görüntüsü.

timsal-i şems

  • Güneşin yansıyan görüntüsü.

ukde / عقده

  • Düğüm. (Arapça)
  • Gönül üzüntüsü. (Arapça)
  • Sorun. (Arapça)

vakad

  • (Ateş) yanmak ve tutuşmak.

vakd

  • (Vakdân) Ateşin yanması, tutuşması.

varik

  • (Çoğulu: Vürük) Süs için palanın önüne geçirip astıkları saçaklı kıvrımlı esvap.
  • Nakışlı kumaştan yapılmış saçaklı palan ve eyer örtüsü.

vasvas

  • Kadınların örtündükleri ve ancak gözleri görünecek derecede dar olan yüz örtüsü.

vasvasa

  • Yüz örtüsü.
  • Köpek eniğinin gözlerinin açılması.

vega'

  • Kavga gürültüsü. Harp yerinden çıkan sesler. Savt. Patırtı.

vesvese-i medeniyet

  • Medeniyetin vesvesi, kuruntusu.

vukud

  • Ateş alıp yanma. Tutuşma.

yemin

  • Sözü Allah'ı (C.C.) zikrederek kuvvetlendirmek. Kasem.
  • El tutuşarak, Allah'a bağlılıklarını bildirerek, Allah'a ve birbirlerine söz vererek ahitleşmek.
  • Mübarek.
  • Sağ taraf, sağ el.

zefir

  • Çok şiddetli ses.
  • Hıçkırıkla nefes vermek. Göğüs geçirmek.
  • Ağlatmak.
  • İnlemek.
  • Ateş gürültüsü.
  • Eşek anırtısının evveli.
  • Belâ.

zıll-i zalil / zıll-i zalîl

  • Gölgenin gölgesi, zayıf gölge (güneşin aynadaki görüntüsüne "güneşin gölgesi" denir).

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR