LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te tama ifadesini içeren 383 kelime bulundu...

abesiyet-i mutlaka

  • Akla ve gerçeğe tamamen aykırılık.

adapte

  • Adaptasyonu yapılmış, tamamlanmış. (Fransızca)

adem-abad hiçahiç / adem-âbâd hiçâhiç

  • Tamamen hiçlik ve yokluk.

adm

  • (Çoğulu: İdâm) Yay tutamağı.
  • Deve kuyruğu.
  • Saban eğiği ki, ucunda demiri vardır.
  • Harman savurdukları yaba.

afazi / afazî

  • Tıb: Organlarda bir işleme bozukluğu olmadığı halde, fikri kelime ile anlatamamak hâli. (Fransızca)

ahadi hadis / ahadî hadis

  • Rivâyet eden bir veya iki koldan olan veya mütevatir mertebesinde olmayan hadis demetir. İştihar haddine yetişmeyen hadistir. Şartları tamam olursa zann-ı galib ifade eder, muktezası ile amel vâcib olur. (Muvazzah İlm-i Kelâm)

ahissa

  • (Tekili: Hasis) Cimriler, pintiler, tamahkârlar.

ahrad

  • Pek tamahkâr cimri.

alem-i mümkinat / âlem-i mümkinat

  • Mümkin varlıklar âlemi; varlığı ile yokluğu eşit olup varlığı ancak Allah'ın var etmesine bağlı olanlar, yaratılanların tamamının oluşturduğu âlem.

amim / amîm

  • Herkese mahsus. Umuma âit.
  • (Çoğulu: Umem) Tam, tamam.

amin

  • Yâ Rabbi! Öyle olsun, kabul eyle! (meâlinde olup, duânın sonunda söylenir). İncil'de iki yerde geçer. Tevrat'ta da geçer. İbranice ve Süryanicede de vardır. Hakikat, çok doğru, tamam mânâsındadır.

amnezi

  • Psk. Hafıza kaybı, erken bunama, ihtiyarlık bunaması, histeri, beynin zedelenmesi gibi hâllerde meydana gelir. Hafıza kaybı kısmî veya umumi (genel) olabilir. Hasta, belli bir olaydan öncekini (retrofrat), yahut sonrakini (anterofrat) hiç hatırlamaz, yahut tamamen hafızasını kaybeder.

an mim amed

  • Tar: İslâmiyeti ve Türkçeyi öğretmek maksadıyla, devşirilerek toplanan ve Türk köylülerine satılan acemi oğlanlardan, müddetini tamamlayarak Rumeli Ağasının tezkeresiyle ulüfeye yazılanların kayıtlarına verilen işaret. (Farsça)

apartman-ı ilahi / apartman-ı ilâhî

  • Allah'ın bir apartman gibi birbirini tamamlayıcı çeşitli sistemler tarzında yarattığı kâinat.

asile

  • (Çoğulu: Asâil) Bir şeyin tamamı, bütünü.
  • Öğleden sonranın son kısmı, akşam üzeri.
  • Ölüm, mevt.

atal

  • (C. A'tâl) Vücudun örtüsüz yeri, bilhassa ense.
  • Bir kişinin güzelliği.
  • Vücudun tamamı.
  • Boyuna asılan gerdanlığı kaybetmek.

avan-ı tekemmül / âvân-ı tekemmül

  • Tamamlanma vakti.

ayn-ı sıdk

  • Tamamen doğru, doğruluğun ta kendisi.

ayn-ı şükür

  • Tamamıyla şükür.

aynen

  • Tıpkı, tamamıyla.

azmend

  • Haris, açgözlü, tamahkâr, cimri. (Farsça)

azur

  • (Azver) Açgözlü. Hırslı. Tamahkâr. Cimri. Hasis. (Farsça)

babil kulesi / bâbil kulesi

  • Tevrat'ın rivayetine göre Hz. Nuh'un (A.S.) oğulları tarafından gökyüzüne ulaşmak için yaptırılmış büyük bir kuledir. Rabbimiz bu kulede çalışmakta olanların dillerini değiştirmiş ve birbirlerini anlamaz hale getirmiştir. Bundan dolayı tamamlanamamış ve 72 dil burada meydana gelmiştir. (Buna "tebelb

bahhal

  • (Buhl. dan) Çok bahil, çok tamahkâr, pek cimri. Çok alçak adam.

bahil / bahîl

  • Hasis. Cimri. Tamahkâr. Hayırlı işlere malını (varsa bile) harcamayan.
  • Cimri, tamahkâr.

bahilan / bahîlân

  • Bahiller, cimriler, tamâhkârlar. (Farsça)

bankiz

  • Kutub bölgelerinde deniz suyunun donmasıyla meydana gelen buzların tamamı. Bunlar ençok Kuzey Buz Denizinde görülürler.

basika

  • Su ile tamamen dolu olan kuyu.

baskı

  • t. Basıp sıkacak, tazyik edecek şey. Sıkı tazyik.
  • Basan, ağırlık veren şey.
  • Kalıp, damga.
  • Bir eserin yeni basılışlarının her seferi.
  • Bir basmanın bir def'ada basılan miktarının tamamı. Meselâ: Bu lügatın baskısı 25.000 dir.

bedr

  • (Bedir) Dolunay. Ayın en parlak olduğu hâli.
  • Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere arasında bir yer ismi.
  • Bir şeyin tamam olması.
  • Sibâk ve sür'ât etmek.
  • Bir işin ansızın zâhir olması.
  • Tam ve münasib olan âzâ.
  • Dolu şey.
  • İyi hizmet ede

beliğ

  • Edb: Belâgatli kimse. Meramını tamamen, noksansız ve güzel sözlerle anlatmağa muktedir olan.
  • Kâfi derecede olan. Yeter olan.

bes

  • Yeter, yetişir, tamam, kâfi, çok.

besend

  • Kâfi, kifayet eder, tamam, yeter, yetişir. (Farsça)

beyus / beyûs

  • Arzu, istek, taleb. (Farsça)
  • Ümit. (Farsça)
  • Tamah. (Farsça)
  • Alçak gönüllülük. Mütevazilik. (Farsça)

bi-hakkınì

  • Tamamıyla, hakkıyla.

bibliyografya

  • yun. Kitaplar hakkında bilgi. Belirli mevzular üzerindeki neşriyatın tamamı.

bil'umum / bil'umûm / بِالْعُمُومْ

  • Bütünüyle, tamamıyla.

bil-umum

  • Bütün, tamamı, hep.

bilcümle

  • Tamamen.

bilkülliye

  • Tamamı ile. Büsbütün. Bütün ile. Tamamen.

bitamamiha / bitamâmiha / bitamâmihâ / بتمامها

  • Tamamıyle.
  • Tamamen, bütünüyle, hepsi.
  • Tümüyle, tamamen. (Arapça)

bitamamihi / bitamamihî

  • Tamamıyla, bütünüyle, hepsi birden.

buda

  • Budizm'in kurucusu. Mîlâddan altı asır evvel yaşamış olup, asıl adı Guatama veya Gotama'dır.

buhala'

  • (Tekili: Bahil) Tamahkârlar, cimriler.

buhl

  • Bahillik, eli dar olma, cimrilik, tamahkârlık, pintilik.

buhul / buhûl

  • Tamahkârlık, cimrilik.
  • Cimrilik, tamahkârlık.

büluğ

  • Erginlik. Olgunluk. Çocukluk devresini tamamlayıp ergenliğe geçiş. Ergenliğe ulaşan genç, namaz kılmak ve oruç tutmak gibi farzlarla mükellef (yükümlü) olur.
  • Yaklaşıp çatma.

buy

  • Koku. (Farsça)
  • Ümit, umma. (Farsça)
  • Sevgi, muhabbet. (Farsça)
  • Tamah. (Farsça)
  • Huy. Tabiat. (Farsça)
  • Kısmet, pay, nasib. (Farsça)

ca'am

  • Tama' etmek.

cebr-i noksan / cebr-i noksân

  • Noksanı tamamlama, eksiği ikmâl etme.

cemi'-i edyan-ı semaviye / cemî'-i edyân-ı semâviye

  • Semâvî dinlerin tamamı; Allah tarafından gönderilmiş olan bütün hak dinler.

cemm

  • Çokluk. Mecmu.
  • Kuyuda biriken su.
  • Hırs ve tama ile mal biriktirmek.

cüsman

  • Organlarla birlikte vücudun tamamı.
  • Her nesnenin cismi ve cesedi.

cüsu'

  • Tamahkârlık, pintilik, harislik, cimrilik.

cüz-ü tamm

  • Bütün. Bir şeyin, temel vasıflarının tamamını toplayan parçası. Parçalandığı vakit ana vasfını ve asliyetini kaybeden şey.

dafv

  • Tamam olmak.
  • Malın çok olması.

delalet-i selase / delalet-i selâse

  • Üç çeşit delâlet. Bunlar da: Delâlet-i mutabıkıye, delâlet-i tazammuniye, delâlet-i iltizamiyedir.1- Delalet-i mutabıkıye: Bir kelâmın vaz'olunduğu, yani kasdedilen mânanın tamanına delâletidir. Meselâ: İnsan lâfzı, insanın tam mahiyeti olan, hayvan-ı natık, (yani, konuşan hayat sahibi varlık) mânas

devr

  • Bir şeyi elden ele aktarma. Vefât eden bir müslümanın sağlığında kılamadığı namaz, tutamadığı oruç ve veremediği zekât gibi borçlardan kurtulması için birkaç fakirin kendilerine ölünün vasî veya velîsi tarafından verilen fidyeyi alıp, gönül rızâsıyla tekrar geri vermek sûretiyle yapılan muâmele.

devre

  • (Çoğulu: Devrât) Dönüş dönme, dönem.
  • Birkaç yıldan meydana gelen zaman süresi.
  • Elektrik devresi. Üzerinden elektrik akımı geçmekte olan bir iletken yolun tamamı.

disiplin

  • Uyulması gereken kuralların tamamı, sıkı düzen.

dolunay

  • t. Ayın yuvarlağına karşı gelen yarım küre yüzeyinin tamamıyla aydınlık görünmesi hâli. Ayın 14 veya 15 nci günleri.
  • Bedir.

duha vakti / duhâ vakti

  • Kuşluk vakti. Oruç zamânının yâni imsak ile iftar vakti arasındaki müddetin dörtte birinin tamam olmasından îtibâren başlayan vakit.

ebhal

  • (Buhl. den) En hasis, çok cimri, daha tamahkâr.
  • Büyük gözlü.

ebter

  • Kuyruğu kesik hayvan.
  • Sonunda oğlu ve kızı kalmayan insan.
  • Ölümünden sonra adı hatırlanıp anılacak hayrı ve ihsanı kalmayan kişi.
  • Eksik, tamamlanmamış.
  • Eksik, tamamlanmamış.
  • Dölsüz, çocuğu olmayan kimse.

ecla'

  • Dudakları kısa olup dişlerini tamamen örtmeyen.

efik

  • Dibâgatı tamam olmamış deri.

efra'

  • İşi gücü olmayan adam. Boş dolaşan kişi.
  • Kuruntulu, vesveseli adam.
  • Başının saçı tamam olan kimse. (Müe: Für'â)

ellezi

  • Mânası kendinden sonra gelen cümle ile tamamlanan bir kelimedir.

emel

  • Arzû, hırs, tamah.Çalış ibâdet et bırak emeli, Son nefese kadar bırakma ameli.

engar

  • Sanma, zan, tasavvur. şüphelenme. (Farsça)
  • Tamamlanmayan, eksik kalan iş. (Farsça)

engare

  • Tamamlanmayan, eksik kalan iş, nakış veya taslak. (Farsça)
  • Hikâye, efsâne, roman, kıssa. (Farsça)
  • Başdan geçen bir olayı tekrarlama. (Farsça)
  • Hesap defteri. (Farsça)
  • Utanarak geri geri çekilme. (Farsça)

etemm / اَتَمّْ

  • Tastamam, eksiksiz.
  • Herşeyi ile tamam.

evfa

  • Çok vefalı. Çok sadakatli. Ahdine vefası kuvvetli.
  • En çok. Pek tamam.
  • Tam yetişmek.

fahşa / fahşâ

  • Meşru olmayan cinsel ilişki, fuhuş.
  • Zekatı az verme, tamahkârlık.
  • Akla ve ahlâka uygun olmayan söz ve iş.

fark-ı tamm / fark-ı tâmm

  • Tas: Dünya ile olan alâkaları tamamen terkederek, ehadiyyet dergâhına tam bir teveccühle istiğrak haleti.

felsefe

  • Madde, hayat, yaratılış, kâinât, ruh, ölüm, ölüm sonrası gibi konularda insan gücünün akla dayanarak ortaya koyduğu düşünce ve görüşlerin tamâmı. Beğendiği düşüncelerini hakîkat olarak anlatmak, yaldızlı, heyecan verici laflarla inandırmaya çalışmak. Tecrübeye, hesâba dayanmayan şahsî düşünceler.

fena fillah makamı / fenâ fillâh makamı

  • Allah'ın varlığında tamamen yok olma makamı, Onun varlığına dalıp kendinden tamamen vazgeçme makamı.

fena-yı mutlak / fenâ-yı mutlak

  • Kendinden tamamiyle geçme.

fenafillah / fenâfillâh

  • Dünyayı kalben terkedip tamamen Allaha yönelmek.

fenh

  • Su içerken tamamen kanmadan vaz geçmek.

feth / فتح

  • Fetih, tamamen ele geçirme. (Arapça)
  • Açma. (Arapça)
  • Açılma. (Arapça)

fidye

  • Bir şeyin yerine geçmek üzere verilen bedel.
  • Çok yaşlı ve hasta olan kimsenin tutamadığı oruç, ölüm hastalığına yakalananın kılamadığı namaz, vefât etmiş kimsenin namaz ve oruç borçları için ve hacda, ihramlının hastalık özründen dolayı ihramın bâzı yasaklarını işlemesine karşılık vermesi ge

garnizon

  • Bir şehir veya müstahkem mevkideki birliklerin tamamı. (Fransızca)
  • Askeri birliklerin bulunduğu şehir. (Fransızca)

girde

  • Yuvarlak, değirmi. (Farsça)
  • Evvelce yahudilerin, müslümanlardan ayırd edilebilmeleri için, omuzlarına diktikleri sarı renkte bir parça. (Farsça)
  • Açılmış yufka. (Farsça)
  • Yuvarlak yastık. (Farsça)
  • Gr: Bütün, hepsi, tamamı. (Farsça)

hacb

  • İslâm mîrâs hukûkunda bir vârisi (hisse sâhibini) diğer bir vârisin bulunmasından dolayı kısmen veya tamâmen mîrastan menetmek. Bir vârisi mîrâstan kısmen (payının azalması şekliyle) mahrûm etmeğe hacb-i noksan, mîrastan hiç alamamak şeklinde mahrûm etmeğe hacb-i hirman denir.

hacb-i hirman / hacb-i hirmân

  • Huk: Bir vârisi mirastan tamamen mahrum etme.

hafız / hâfız

  • Kur'ân-ı Kerim'i tamamen ezbere okuyan.
  • Kur'an-ı Kerim'in mânası ile beraber her şeyini yaşamaya ve muhafazaya çalışan.
  • Muhafaza eden. Koruyan. Hıfzeden.

hakikattar

  • Tamamen gerçek olan.

halisen muhlisen / hâlisen muhlisen

  • Başka hiçbir amaç gözetmeksizin, tamamen saf bir niyetle.

hasaset

  • Tamahkârlık. Cimrilik. Alçaklık. Hasislik.

hasis

  • (Hisset. den) Kötü huy, fena tabiat.
  • Ufak, değersiz.
  • Tamahkâr, cimri.

hasr-ı vakit

  • Vakti tamamıyla ayırma, verme.

hatim

  • Hitâma erdiren. Bitiren.
  • Mühür basan.

hatm

  • Hitâma erdirmek, bitirmek. Kur'an-ı Kerim'i veya herhangi bir şeyi sonuna kadar okuyup bitirmek.
  • Mühürleme. Mühürlenme.

hatm-i kur'ani / hatm-i kur'ânî

  • Kur'ân'ın tamamını okumak, hatim yapmak.

hayr-ül-enam / hayr-ül-enâm

  • Mahlûkâtın, yaratılmışların en hayırlısı, iyisi mânâsına Peygamber efendimizin lakablarından. Âmine eydür çü vakt oldu tamâm, Kim vücûda gele ol hayr-ül enâm.

hemana

  • Sanki, güya. (Farsça)
  • Aynen, tıpkı, tamamen. (Farsça)

hemegan

  • Cümlesi, tamamı, bütünü, hepsi. (Farsça)

hepten

  • Bütünüyle, tamamıyla.

her

  • Bütün, hep, tamamen. (Farsça)

hey'et / هَيْئَتْ

  • Görünüş, bir topluluğun tamamı.

hey'et-i mecmua

  • Bir şeyi oluşturan şeylerin tümü, ferdlerinin tamamı.

hiçahiç

  • Hiçin hiçi, tamamen bir hiçlik.

hicaz demiryolu

  • Şam'dan Hayfa'ya kadar uzanan demiryolu. Yapımına 1900'de başlanan bu demiryolunun uzunluğu 1465 km, genişliği ise 1050 m. idi. Başlıca özelliği tamamıyla İslâm dünyasının yardımı ile yapılmış olmasıdır. II.Abdülhamid zamanında yapılan bu demiryolu 1908 yılında tamamlanmıştır.

hicri kameri takvim / hicrî kamerî takvim

  • Peygamber efendimizin Medîne'ye hicret ettiği senenin Muharrem ayının birinci gününü başlangıç olarak alan ve gökteki ayın, dünyâ etrâfında on iki defâ dönmesiyle bir yılı tamamlayan takvim.

hıfz-ı kur'an

  • Kur'an-ı Kerim'i tamamıyla ezberleme.

hıkk

  • (Çoğulu: Hukuk - Hıkâk) Üç yaşını tamamlayıp dördüne girmiş deve.

hırs

  • Aç gözlülük. Tamahkârlık.
  • Kızgınlık.
  • Şiddetli istek, arzu.
  • Azgınlık.

hisabi / hisabî

  • Hesabını iyi bilen.
  • Mc: Tamahkâr, cimri, hasis, eli sıkı.

hisset

  • Cimrilik. Bahillik. Tamahkârlık.
  • Alçaklık.

hitam / hitâm / ختام

  • Son. (Arapça)
  • Son bulma. (Arapça)
  • Hitam bulmak: Son bulmak, bitmek. (Arapça)
  • Hitâma erdirmek: Bitirmek, sona erdirmek. (Arapça)
  • Hitâma ermek: Sona ermek. (Arapça)

hukuk-u siyasiyye / hukuk-u siyâsiyye

  • Siyasi haklar. Memleket idâresini ve halkın hakkını tanıyan hükümlerin tamamı.

hükumet-i gayr-i müstakille / hükûmet-i gayr-i müstakille

  • İstiklâliyet ve hâkimiyet haklarını tamamen haiz olmayıp, diğer bir devletin boyunduruğu altında bulunan hükûmet.

hükumet-i müstakille / hükûmet-i müstakille

  • İstiklâliyet ve hâkimiyet ve haklarını tamâmen hâiz olan hükümet.

humme

  • Tamam oldu (meâlinde fiil).

husuf-i külli / husuf-i küllî

  • Ayın tamamen tutulması.

i'tizal

  • (İtizal) Bir şeyi işlemeğe tamamen kasd ve teveccüh eylemek.
  • Nefsine müracaatla cürüm ve hatasını itiraf etmek.

ibda'

  • (İbzâ') Parça parça etmek.
  • Sorulan şeye güzel cevab vermek.
  • Kandırmak.
  • Birisine, kâr tamamen kendine âit olmak üzere sermaye vermek.

ibra-i ıskat / ibrâ-i ıskat

  • Huk: Bir kimsenin diğer bir kimsedeki hakkını, tamamen veya kısmen terketmesi.

icare-i faside / icare-i fâside

  • İn'ikad şartlarını câmi' olduğu halde sıhhat şartlarını tamamen veya kısmen cami olmayan icaredir. Bu, aslen meşru olduğu hâlde vasfen meşru bulunmamış olur. Binaenaleyh böyle bir icareyi mucir ile müstecirden herhangi biri fesh edebilir.

icare-i gayr-i mün'akide

  • İn'ikad şartlarını tamamen veya kısmen câmi' olmayan icaredir ki, buna "İcare-i batıla" da denir.

icare-i mün'akide

  • Bey'ide olduğu gibi in'ikad şartlarını tamamen câmi' olan icaredir.

icare-i sahiha

  • İn'ikad ve sıhhat şartlarını tamamen câmi' olan icaredir ki, şuyu'ı asilden ve şartı mufsidden hâli olmak üzere malum bir menfaatı, malum bir bedel mukabilinde temlik etmekten ibarettir.

icaz-ı hazf

  • Mânâya halel gelmemek şartı ile ve lâfzî veya aklî karine delâleti ile cümleyi tamamlayanlardan birinin hazfıdır.

icma'

  • Toplanma. Dağınık şeyleri toplamak.
  • Hazırlamak.
  • Azm ve kasdeylemek.
  • Topluluk. Fikir birliği. Bir mes'eleden âlimlerin ittihad etmesi.
  • Fık: Sahabe-i Güzin Hazretlerinin (R.A.) ittifakları üzere akaid hükmüne geçmiş umur-u diniyenin tamamı.

ifakat

  • (Fevk. den) İyileşme, hastalıktan kalkma. Hastalıktan kurtulup tamamen iyileşinceye kadar aradan geçen zaman.
  • Ayılma. Sarhoşluk veya baygınlıktan kurtulma.

ifrat ü tefrit

  • Birbirine tamamıyla ters olan iki uç. Çok fazla ve çok az.

ikmal / ikmâl / اكمال / اِكْمَالْ

  • Tamamlamak. Bitirmek. Mükemmelleştirmek.
  • Tamamlama.
  • Tamamlama.
  • Tamamlama, bitirme. (Arapça)
  • Bütünleme. (Arapça)
  • İkmâl edilmek: Tamamlanmak, bitirilmek. (Arapça)
  • İkmâl etmek: Tamamlamak, bitirmek. (Arapça)
  • Tamamlama.

ikmal eden

  • Tamamlayan.

ikmal etme

  • Tamamlama.

ikmal etmek

  • Tamamlamak.

ikmal-i nevakıs

  • Eksiklikleri tamamlamak.

ikmal-i nüsah / ikmâl-i nüsah

  • Bütün sahifeleri tamam etmek, okuyup bitirmek.
  • Çeşitli ilimlerle ilgili te'lif edilmiş olan belirli eserlerin okumasını tamamlama.

iktiza-i nass / iktizâ-i nass

  • Âyet ve hadîslerin gerektirdiği şey; nassın (âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfin) hükmünün anlaşılabilmesi ve istenilen mânânın ortaya çıkması için sözün tamâmına bakılarak gerekli hükmün taktir edilmesi.

ıkva'

  • Ev boşalmak.
  • Azık tamam olmak. Şâirin şiirin kafiyesini çeşitli yapması.

illet-i tamme / illet-i tâmme

  • Herhangi birşeyin var olması için gerekli sebeplerin tamamı.
  • Herhangi bir şeyin var olması için lâzım gelen sebeblerin tamamı. Bu sebebler var olunca neticesinin vücuda gelmesi bizzarure ve bilvücub iktiza eder.

ilm-i lügat

  • Bir dilin kelimelerinin tamâmını inceleyen ilim.

imtiyaz-ı etemm

  • Tamamıyla birbirinden farklı olma.

imza

  • Kendi ismini veya kendine ait bir işareti, kendisinin kabullenerek yazması.
  • İcra ve tamam eylemek.

in'ikad

  • Oluşma, tamamlanma.

incah

  • İşi tamamlama, işi bitirme.
  • İsteğe erme, arzu edilen şeye ulaşılma.

indirac

  • Dahil olma. İçeri girme, katılma.
  • Nesil tamamen tükenip halefi kalmama.

inkıza'

  • (Kazâ. dan) Sonu gelip bitme. Tamam olma. Mühleti sona erme.

inticam

  • Sona erme, nihayet bulma. Tamamlanma, tamam olma.

intifad

  • Huk: Bir şeyi tamamen alma. Tükenme, bitme.

intisar

  • Yardım etmek.
  • Hakkını tamamen almak.
  • Öc ve intikam almak.

ishab

  • Çok söylemek.
  • Türlü şeylerden renk değiştirmek.
  • Bir şeye fazla tama' etmek.
  • Kuyu kazıp suyu bulamamak.
  • Zehirlenme veya hastalıktan dolayı renk değişmesi.
  • Kuzu, anasını emmek.
  • Duvarı başı boş salıvermek.

ism-i mevsule

  • O şey ki, o kimse ki, mânâlarının yerine kullanılan, "Mâ, Men, Ellezi" gibi kelimelerdir. İki kelimeyi veya mânâyı birbirine birleştiren, mânâsı kendinden sonra gelen bir cümle ile tamamlanın bir kelimedir.

ismam

  • Sona erdirme, bitirme, tamamlama.

istiab

  • İçine almak.
  • Kaplamak. Toplamak. Tamam etmek.
  • Tutulmak. Zapteylemek.

istibda

  • (İstibra') Ayırmak. Uzak etmek.
  • Küçük abdest bozduktan sonra idrardan temizlenmek, sidik eserinin tamâmen kesilmesini beklemek.
  • Nikâhla alınan dul bir kadının gebe olmadığına kanaat getirmek için, kadın bir âdet görünceye kadar beklemek.

istifa

  • Alacağını borçludan tamam olarak almak.
  • Kabz-ı ruh etmek.

istiğrak-ı mutlak

  • Allah aşkı ile tamamen kendinden geçmek.

istikmal / istikmâl / استكمال

  • Tamamlama.
  • Tamamlama. (Arapça)

istinsaf

  • Alacağını alma. Hakkını tamâmen alma, ödeşme.

istitmam

  • (Tamam. dan) Tamamlama, tamamlamağa çalışma. Tamamlamasını isteme. Bitirmek için uğraşma.

itaha

  • Bir şeyi tamamlama, yapıp bitirme, hazır etme.

itmam / itmâm / اتمام / اِتْمَامْ

  • Tamamlamak. Bitirmek. İkmal etmek. Tekmil etmek
  • Tamamlama, ikmâl etme.
  • Tamamlama.
  • Tamamlama.
  • Tamamlama.
  • Tamamlama, bitirme. (Arapça)
  • İtmâm edilmek: Tamamlanmak, bitirilmek. (Arapça)
  • İtmâm etmek: Tamamlamak, bitirmek. (Arapça)
  • Tamamlama.
  • Tamamlama.

itmam etme

  • Tamamlama.

itmam-ı rüku / itmam-ı rükû

  • Namazda rükûyu tamamlama, tam olarak yapma.

ittisak

  • Dizilmek. Bir nizam dahilinde sıralanmak.
  • Beraber olmak.
  • Tamam olmak. Toplanmak.

izafet-i maktu'

  • Kesik tamlama. Terkib-i izafet-i maktu'da denir. Esre'yi kaldırmağa da fekk-i izafet denir. Yani izafetin kaldırılması demektir. Meselâ: Câme-hâb : Yatak. Câme-i hâb : Uyku elbisesi. Ser-rişte : İp ucu, vesile, tutamak. Ser-i rişte : İpin ucu.

ka'f

  • (Çoğulu: Kıâf) Ayağı sert olarak basmak.
  • Ayak ile toprağı yerinden koparıp küremek.
  • Kap içindeki suyun tamamını içmek.
  • Koparmak.

kad / kâd

  • Hırs, tamahkârlık. (Farsça)

kadro

  • ing. Bir işin yürütülebilmesi için icab eden bir cinsten şeylerin, bilhassa insanların tamamı veya bütünü.

kaffe / kâffe

  • Bütün, tamamı.

kahf

  • Kap içindeki suyun tamamını içme.

kamilen / kâmilen / كاملا

  • Noksansız, eksiksiz olarak. Tam olarak. Kâmil olarak. Bütünü ile. Tamamen.
  • Tamamen.
  • Tamamen, büsbütün, tümüyle. (Arapça)

kamu

  • (Kamuğ) t. Hep, bütün, tamamen.

kanıt

  • Ümidi tamamen sönmüş. Ye'se düşmüş, ümitsiz, kederli, hüzünlü.

katar

  • Birbiri arkasına dizilmiş hayvan sürüsü.
  • Bir lokomotifin sürüklediği vagonların tamamı. Tren.

katıbe

  • (A, uzun okunur) Hepsi, tamamı. Cümleten.
  • Bütün hâllerde.

katıbeten

  • Tamamıyla, bütünüyle, cümleten, hepsi.
  • Hiçbir zaman, aslâ.

kerye

  • Tam olmak, tamam olmak.

kolordu

  • Ekseriyetle üç tümen ve diğer tamamlayıcı birliklerden kurulan askeri birlik. (Türkçe)

komiser

  • Emniyet teşkilâtının meslek dereceleri içinde yer alan ve en az lise tahsilini yapmış, polis enstitüsünün orta ve yüksek kısmını tamamlamış üniformalı veya sivil memur. (Fransızca)

köşeli parantez

  • Cümleden tamamıyla ayrı "haşiye" gibi bir sözü içine alır. (Türkçe)

külliyat / külliyât / كُلِّيَاتْ

  • Birşeyin tamamı.

külliyen

  • Kâmilen, tamamen. Cüz'î olmamak üzere. Büsbütün. Tamamıyla, toptan, kâffesi.

külliyyen / كليا

  • Tamamen, tümü. (Arapça)

küsuf-u külli / küsuf-u küllî

  • Güneşin tamamının tutulması.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

küta'

  • (Çoğulu: Küt'ân) Tilki eniği.
  • Kötü adam.
  • Tamamlanmak, toplanmak.

kutehdest / kûtehdest

  • Kısa elli. Elli kısa olan. (Farsça)
  • Mc: Hasis, cimri, tamahkâr, keremsiz. (Farsça)

lahik / lâhik

  • Namaza imâm ile berâber başladığı hâlde, kendisine uyku, gaflet veya benzeri bir sebebden dolayı abdest bozulması hâli ârız olup da (meydana gelip de) namazın tamâmını veya bir kısmını imâm ile kılamayan kimse.
  • Kavuşan, ulaşan, yetişen.

li-külli

  • Hepsi. Tamamı. Hepsi için.

lisans

  • Herhangi bir mevzuda verilen izin. Müsaade belgesi. (Fransızca)
  • Üniversite tahsili tamamlanınca alınan diploma. (Fransızca)
  • Bir sporcunun resmi yarışmalara katılabilmesi için spor federasyonu tarafından kendisine verilen kayıt fişi veya kimlik kartı. (Fransızca)
  • İthal veya ihracı serbest bırakılmayarak (Fransızca)

mahz-ı hasaret / mahz-ı hasâret

  • Sırf zarar, tamamen zarar ve ziyan.

mahz-ı hidayet / mahz-ı hidâyet / مَحْضِ هِدَايَتْ

  • Tamamen hak üzere olma.

mahz-ı tevhid / mahz-ı tevhîd / مَحْضِ تَوْح۪يدْ

  • Tamamen Allahı birleme.

mahz-ı vahşet / مَحْضِ وَحْشَتْ

  • Tamamen yabânîlik.

mahz-ı vahy

  • Tamamen vahye dayanan; her yönüyle vahiy olan.

mahzan

  • Tamamen, sırf.

makulat-ı sırfe / mâkulât-ı sırfe

  • Tamamıyla aklî olan meseleler.

makzi / makzî

  • Kaza olunmuş, ödenmiş, te'diye olunmuş olan. Ümid edildiği üzere tamam ve ikmâl edici olan. Ödeyici. Sâhib-i mucib ve muris.
  • Fık: Kendi irade ve kesbimizin neticesi olmak üzere Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) yaratıp vücuda getirdiği bazı şeyler vardır ki, bunlar Allah'ın rızasına muhalif old

malikane

  • Büyük ve gösterişli köşk. (Farsça)
  • Tar: Bir kimseye, gelirinden hayatı boyunca istifade etmek; fakat satamamak ve miras bırakamamak şartıyla verilen beylik arazi. (Farsça)

manay-ı mutabıki / mânây-ı mutâbıkî

  • Bir lafzın asıl konulduğu mânânın tamâmı, hepsi.

manay-ı zımni / mânây-ı zımnî

  • Bir lafzın konulduğu mânânın tamâmının içerisindeki cüz'î, husûsî mânâlardan herbiri.

matma'

  • Tamâ edilecek şey. Çok istenilecek şey.

matmah

  • Tamâh olunan şey, hırsla göz dikilerek bakılan şey veya yer.
  • Tamah ile bakılan.

matmah-ı cihani / matmah-ı cihanî

  • Bütün herkese ait tamah olunan ve büyük istekle üzerine bakılan şey.

matmu'

  • (Tama'. dan) Tama' olunmuş. Hırsla istenen şey.

mazfuf

  • Yanında olan şeyleri tamamen tükenmiş olan kimse.

mazhar-ı etemm / مَظْهَرِ اَتَمّ

  • En tamam şekilde kendisinde gösteren.

mecmu

  • Bütün, bir şeyin tamamı.

mecmu-u asar / mecmu-u âsâr

  • Eserlerin tamamı.

mecmu-u ayat / mecmu-u âyât

  • Âyetlerin toplamı, tamamı.

mecmu-u ayet / mecmu-u âyet

  • Âyetlerin toplamı, tamamı.

mecmu-u cesed

  • Vücudun tamamı, beden.

mecmu-u harekat / mecmu-u harekât

  • Davranış ve hareketlerin tamamı.

mecmu-u kainat / mecmu-u kâinat

  • Kâinatın tamamı, bütünü.

mecmu-u kelam / mecmu-u kelâm

  • Sözlerin tamamı.

mecmu-u kur'an / mecmu-u kur'ân

  • Kur'ân'ın tamamı.

mecmu-u millet

  • Milletin tamamı.

mecmu-u sure / mecmu-u sûre

  • Sûrenin tamamı.

mecmu-u vahşet

  • Vahşetin toplamı, tamamı.

mecmua-i kavanin-i adat-ı ilahiye / mecmua-i kavânîn-i âdât-ı ilâhiye

  • Allah'ın kainata koyduğu, devam eden kanunların tamamı; İlâhî âdetler ve kanunların toplamı.

mecmuu / mecmûu

  • Tamamı, hepsi.
  • Bütünü, tamamı.

mecmuu alem / mecmuu âlem

  • Varlıklar âleminin tamamı, kâinatın hepsi.

mecmuu kainat / mecmuu kâinat

  • Kâinatın tamamı, hepsi.

melazib

  • (Tekili: Milzâb) Çok tamahkâr ve cimri olanlar.

mele'

  • (Çoğulu: Emlâ) Bir cemâatin ileri gelenleri.
  • Hırs, tama'.
  • Zan.
  • Güzellik.
  • Fls: Kâinatta hiçlik şeklinde boşluk olmadığını, her yerin dolu olduğunu ifade eden bir tabirdir.
  • Dolu mekân.
  • Kalabalık, güruh, cemaat, topluluk. Halk.

merhun

  • (Rehin. den) Rehin edilmiş olan. Ödünç alınan bir şeyi teminata bağlamak için, onun yerine verilen herhangi bir şey.
  • Belirli müddetle bir şeye bağlı olan.
  • Edb: Mânası diğer beyit ile tamamlanan beyit.

meşbu / meşbû

  • Doymuş; tamamen dolu.

mesen

  • Kişinin bevlini tutmaya âciz olması. Bir kimsenin, idrarını tutamaması.

metin

  • Yazının tamamı.

metn

  • Sağlam ve sert yer.
  • Yüksek yer.
  • Her nesnenin yüzü, üstü, arka ve ortası.
  • "Vurmak ve seyr" mânâsına mastar.
  • Bir yazının tamamı. Yazının aslı veya sureti.

mevsume

  • Tamamen baştan aşağı süslü zırh.
  • Bahar yağmuru ile ıslanmış toprak.

mezr

  • (Mezra) Zarif adam.
  • Bir kimseye düşmanlık etmek.
  • Parmakla çimdiklemek.
  • Su kırbasını tamamen doldurmak.
  • Tadını anlamak için biraz ağzına almak, içmek.

mihver-i nebat

  • Kök, gövde ve yaprakların tamamı.

mıshaf

  • Kur'ân-ı kerîmin tamâmının yazılı olduğu mübârek kitab.

misk ile anber

  • Tamamıyla isteğe uygun. (Misk ü anber de denir).

missik

  • Çok cimri. Hasis ve tamâhkâr.

mubahhal

  • Cimri, tamahkâr, pinti.

mübzi'

  • Kârı ve kazancı tamamen kendisine kalmak üzere birine sermaye veren.

mücehhez

  • Noksanları tamamlanarak hazırlanmış, lüzumu olan silâh ve sair şeylerle donanmış. Cihazlanmış.

mücerreme

  • Tamam manasına gelir bir isimdir. Meselâ: Sene-i mücerreme, sene-i tâmme demektir.

muğni / muğnî

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Hikmeti îcâbı, her şeyin ihtiyâcını giderici, tamamlayıcı ve lütfuyla doyurucu.

muharris

  • Hırslandıran. Tamah ve hırsı artıran.

muhasebe-i kübra / muhasebe-i kübrâ

  • Büyük muhasebe, hesaba çekilme; Allah'ın bütün insanları öldükten sonra dirilttiğinde hayatlarının tamamından hesaba çekmesi.

muhtac

  • İhtiyacı olan. Akşam evinde yiyeceğini bulamayacak derecede fakir olan. Bir şey kendine lâzım olan kimse. Bir eksiğini tamamlamak isteyen. Fakir.

muhtetim

  • Sona erdiren. Hitâma vardıran.

muhvil

  • Bir yaş tamamlamış.

mukattaat-ı huruf

  • Edb: Matlâsız şiir parçaları. Muhtelif olarak alınmış şiir parçaları.
  • Kısaltmalar. Tamamlanmamış cümleler.

mükemmel

  • Tamam. Olgun. Noksansız. Eksiksiz. Kemal bulmuş. Kemale erdirilmiş. Çok iyi.
  • Ergin, tamam, olgun.

mükemmeliyet

  • Mükemmellik, tamamlık.

mükemmil

  • Tamamlayan, tamamlayıcı.
  • İkmâl eden. Tamamlayan. Tamamlayıcı.
  • Tamamlayıcı.

mukza

  • Tamamlanmış.
  • Lüzumlu görülmüş.

mukzi / mukzî

  • Gerekli görülmüş.
  • Hüküm ve kazâ olunmuş.
  • Tamamlanmış.

mümtezic

  • İmtizac eden. Birleşmiş olan, birleşik.
  • Birbirine tamamen uygun olarak karışmış olan.
  • Aralık bırakmayan, birbirine karışık, tamamen kapanan.
  • Birbiriyle iyi geçinen.

mümtezicen

  • Karışmış olarak. Birbirine tamamen uyar bir hâlde.

müntehi

  • Sona eren. Son. Bir şeyi tamamlayan. Biten.

murakabe

  • Kontrol etmek. İnceleyip vaziyeti anlamak. Teftiş etmek.
  • Kendini kontrol etmek. İç âlemine bakmak. Gözetmek.
  • Hıfz etmek.
  • Beklemek. İntizar.
  • Dalarak kendinden geçmek.
  • Tas: Kendisini tamamen nâfile ibâdet ve itaate vermek için mâbede kapanmak.

müsabega

  • Tamamlamak, yerli yerince etmek.

müsadere etmek

  • Suç karşılığı olarak, malın tamamına ya da bir bölümüne el konulması.

müsbig

  • Tamamlayıcı, isbâğ edici.

müsevveme

  • Talim ve terbiye görmüş, hilkaten tamamen olan at.
  • Nişan edilmiş.
  • Süslü.

mushaf

  • Kur'ân-ı kerîmin tamâmının yazılı olduğu kitap. Mıshaf da denir.

müstetim / müstetîm

  • Tamamlanmasını isteyen.

müstevfir

  • Borçludan alacağını tamamen alan.

mutabakat

  • Uygunluk. Muhalif ve mugayir olmayıp, uygun ve muvafık olmak.
  • Man: Lâfzın, mevzuu olduğu mânânın tamamına delâleti.

mutahhem

  • Hilkati yerli yerine tamam olup noksan olmayan.
  • Yuvarlak.

müteallikat

  • Yakın olanlar, müteallik olanlar. Akraba.
  • Gr: Bir cümlenin mânasını açıklayan, tamamlayan kelimeler.

mütemmem

  • Tamamlanan, eksikleri kalmayan. Nihayete eren.

mütemmim / متمم

  • Tamamlayan, bitiren.
  • Tamamlayan, tamamlayıcı.
  • Tamamlayan.
  • Tamamlayıcı. (Arapça)
  • Tümleç. (Arapça)

mütimm

  • Tamamlayan, tamamlayıcı.

müttekın

  • Mutmain. İyice bilen, doğruluğunu, hakikatini tamamlayan. Ayn-el yakin bilen.

müverrib

  • Tamam ve çok olan nesne.

muzaf

  • (Zayf. dan) Bağlı. Katılmış. İzâfe olmuş. Bağlanmış.
  • Gr: Başka bir isme katılmış ve onu tamamlamış olan isim.
  • "Evin kapısı" dediğimiz zaman; "kapı", "ev"i tamamlıyor. Bu muzâfdır.

müzenned

  • Tamahkâr, cimri.
  • Dar yer.

na-kaste

  • Eksiksiz, noksansız. Tamam. (Farsça)

na-kesan

  • (Tekili: Nâ-kes) Alçaklar, âdi insanlar, insaniyetsiz kimseler.
  • Cimriler, tamahkârlar, pintiler, hasis kişiler.

na-kesane / na-kesâne

  • Alçakçasına. (Farsça)
  • Cimrilik ve tamahkârlıkla. (Farsça)

na-tamam

  • Tamamlanmamış, bitmemiş, yarı kalmış. (Farsça)

nahham

  • Tamahkâr, cimri, hasis, pinti.
  • Boğazını temizlemek için fazlaca soluyup balgam çıkaran adam.

nakd

  • (C?: Nukûd) Madeni para, akçe.
  • Bir şeyin bedelini peşinen ödemek.
  • Para olarak bulunan servet.
  • Vezin ve ayarı tamam olan para.
  • Bir şeye hırsızlamasına bakma.
  • Seçmek.
  • Saymak.

nakıs

  • Noksan, eksik. Tamam olmayan. Gr: Yalnız son harfi harf-i illet olan kelime gibi.
  • Mat: Eksi. Negatif.

nakis

  • (Noksan. dan) Eksik. Tamam olmayan.

nasb

  • Dikme, bir rütbe alma, bir memurluğa atama. Bazı Arapça kelimelerin sonunun üstünlü olma durumu.
  • Atama, dikme.

natamam / nâtamam / ناتمام

  • Tamamlanmamış.
  • Tamamlanmamış, yarım kalmış. (Farsça - Arapça)

nataman / nâtaman

  • Tamamlanmamış.

nekahet devri

  • Hastalıktan yeni kalkmış fakat tamamıyla iyileşmemiş kimsenin hâli.

nekes

  • (Nâ-kes) Cimri, tamahkâr, hasis.

nesyen mensiyyen

  • Tamamıyla unutulmuş, tamamen hatırdan çıkmış.

nev'in umumu

  • Türün bütünü, insanlığın tamamı.

nezf

  • Kuyunun suyunu tamamen boşaltma.
  • Aklı gitme, sarhoş olma. Zevâle gitme.

nisyan-ı mutlak / نِسْيَانِ مُطْلَقْ

  • Tamamen unutma.

özr

  • Abdesti bozan bir şeyin bir namaz vakti durdurulamayıp, devâm etmesi. İdrârını tutamama, iç sürmesi, yel kaçırmak, burun kanaması, yaradan kan, sarı su akması, ağrı ile göz yaşı akması birer özür olup, özürlü erkeğe mâzûr, kadına ma'zûre denir.
  • Mâzeret. Af talebi, engel.

pak

  • Temiz, saf, katıksız. Hep, tamam, mübarek, kudsi. (Farsça)

parlamento

  • İng. Millet meclisi. Milletvekillerinden meydana gelen meclis ve senatonun tamamı.

pençe

  • El ayası ile beş parmağın tamamı. (Farsça)
  • Hayvanların ön ayaklarının parmaklarıyla tırnakları. (Farsça)
  • Eskiden Şark hükümdarlarının imza yerine ellerini kırmızı boyaya sürüp, kâğıdın üstüne basmalarıyla olan şekil, tuğra. (Farsça)
  • Mc: Kuvvet. Savlet, satvet. (Farsça)

pervin

  • Ülker denilen yedi yıldızın tamamı. (Farsça)

rabbaniyyun

  • Kendilerini tamamıyla Allah yoluna vermiş olanlar.
  • (Rabbaniyyîn) Kendisini tamamen Cenab-ı Hakk'a vermiş olanlar. Putperestlikle alâkası olmayanlar.

rasi'

  • Hırs ve tama eden.

rasn

  • İkmal etmek, tamam etmek, muhkem kılmak.

redm

  • (Çoğulu: Rüdum) Bir şeyin önüne sed yapma.
  • Bir şey dâimi olmak ve akmak.
  • Pencere, kapı ve delik gibi yerleri tıkama. Tamâmen kapama.
  • Zülkarneyn seddinin ismi.

rüşd

  • Hak, doğru yol. Allahü teâlânın birliği (tevhid) inancı.
  • Aklın kuvvetli ve tamam olması. Malını dînin ve aklın beğendiği yere sarf etmek, boş yere harcamamak, telef etmemek.

sabi

  • Henüz süt emen çocuk.
  • Büluğ çağına gelmemiş olan çocuk.
  • Üç yaşını tamamlamayan erkek çocuk.

sahih

  • Fık: Rükünleri ve şartları tamam olan herhangi bir ibâdet ve muâmele.
  • Hâlis, kusursuz, şüphesiz.
  • Edb: Gerek söz bakımından ve gerek mânâca noksanları bulunmayan ifade.
  • Gr: Kelimenin kök harfleri (Huruf-u asliye) : 1- Hemzeden; 2- İki aynı harf yanyana geldiği zaman, y

san'at

  • Zanaat, ustalık; bir şey hakkındaki yöntemlerin tamamı; meslek kurallarının tümü.

şebeb

  • Üç yaşına girip dişleri tamamlanmış olan sığır.

şebeke

  • Balık ağı.
  • Kötü niyetle çalışan gizli topluluk.
  • Kafes şeklinde olan yer.
  • Hüviyet sureti.
  • Ağ gibi yapılmış ve gerilmiş hat ve yolların tamamı.
  • Ağ şeklinde olan nesiçler, dokular.

sebg

  • Nimet bolluğu.
  • Olgunlaşmak, kemâle yetişmek. Tamam olmak.

selub

  • (Çoğulu: Süleb) Müddeti tamam olmadan yavrusunu düşüren deve.

sercümle

  • Hepsi, tamamı, bütün. (Farsça)

şereh

  • Tamahkârlık, açgözlülük, şiddetli hırs.
  • İnsanın muhtâc olduğu şeylerin lüzûmundan fazlasını istemesi, şiddetli hırs, tamahkârlık, aç gözlülük.

şerhan

  • Çok tamahkâr, ziyade hırs sâhibi, açgözlü, haris.

şeriat-ı fıtriye-i ilahiye / şeriat-ı fıtriye-i ilâhiye

  • Düzeni ve ahengi sağlamak için Allah tarafından kainata koyulan ve bütün varlıkların uymak zorunda olduğu kanun ve kuralların tamamı.

şerr-i mahz / شَرِّ مَحْضْ

  • Tamamıyla şer ve kötü.
  • Tamamen şer.

serrişte

  • İpucu, tutamak, bahane.

sevda

  • Fazla sevgi sebebiyle meydana gelen bir çeşit hastalık. Aşk. (Farsça)
  • Hırs. Tama. (Farsça)
  • Heves, istek. (Farsça)
  • Siyah. (Farsça)
  • Balgamdan, kandan ve safradan başka vücuddan çıkan bir nevi ifrazat. (Farsça)
  • Gam. Keder, Sıkıntı. (Farsça)

sevdaperest

  • İfrat derecede düşkün, tutkun. (Farsça)
  • Tamahkâr. (Farsça)

silis-ül-bevl

  • Devamlı idrar kaçırmak. İdrârını tutamamak.

sukut-u mutlak

  • Mânen iyice tefessüh etme, iyi hasletlerin tamamen kaybolması.

ta'mirat / ta'mirât

  • (Tekili: Tamir) Noksanları gidermek. Eksik ve bozukları düzeltmeler ve tamamlamalar. Ta'mirler.

ta'yin / تعيين / ta'yîn

  • Belirleme, atama.
  • Belirleme. (Arapça)
  • Belirlenme. (Arapça)
  • Atama. (Arapça)
  • Atanma. (Arapça)
  • Tayın. (Arapça)

taff

  • Tamam alıp eksik vermek.

tahtim

  • Mühürleme. Mühür basma.
  • Tamamlama.

tam'an

  • Tama' suretiyle, tama' ederek.

tama' / طمع

  • Tamah, açgözlülük. (Arapça)

tamaen

  • Tama' ederek. Hırsla. Cimrilikle.

tamakar / tamâkâr

  • Tamahkâr, açgözlü.

tamam tasfiye

  • Tasfiyenin tamamlanması, arındırmanın bitmesi.

tamam-ı aks

  • Yansımanın tamamı.

tamam-ı hareket

  • Hareketin tamam olması.

tamam-ı ismet

  • Hata ve günahlardan tamamıyla uzak.

tamam-ı kur'an / tamam-ı kur'ân

  • Kur'ân'ın tamamı.

tamam-ı mahiyet

  • Mahiyetinin tamamı, bütün özellikleri.

tamam-ı nehar

  • Gündüzün tamamı.

tamam-ı suret

  • Suretin, fotoğrafın tamamı.

tamamiyet

  • Tamamlık, bütünlük.
  • Bütünlük, tamamlık, tamlık.

tamamıyla / tamâmıyla

  • Tümüyle, tamamen. (Arapça - Türkçe)

tamma'

  • (Tama'. dan) Çok tama' eden.

tastim

  • Tamamlamak. Tekmil etmek.
  • Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.

tatmi'

  • Tamâ vermek.

tatrim

  • Tamamlamak.
  • Ata tâlim ettirip hünerli ve iyi huylu yapmak.

tavaggul

  • Çok meşgul olmak, uğraşmak, kendini birşeye tamamen vermek.
  • Bir işe kendini tamamen verme.

tayin / tâyin

  • Yerini belirleme, atama.

teb'iz / teb'îz

  • Tamamını değil de bazısını, bir kısmını gösterme.

tebtil

  • Tamamen hakka yönelmek.
  • İyice ve tamamiyle kesmek.
  • Terbiye etmek.
  • Yemek.

tecemmülat-ı beytiye / tecemmülât-ı beytiye

  • Evde bulunan eşya. Evin nizamını tamamlayan eşya.

techiz / techîz

  • Donatma. Gereken şeyleri tamamlama. Cihazlanma.
  • Fık: Cenazenin yıkanmasından defnetmeğe kadar yapılması lâzım gelen şeyler ve bunları tedarik etme.
  • Gerekli şeyleri tamamlama, donatım.

teftiş

  • Kontrol etmek. İşlerin alâkalı vazifeliler tarafından ele alınıp iyi ve tamam yapılmasına çalışmak.
  • Sormak.
  • Ayırmak.

tehatih

  • Bâtıl, boş ve abes sözler.
  • Tamamlanmamış söz.

tekemmül / تكمل

  • Tamamlanma. (Arapça)
  • Olgunlaşma. (Arapça)
  • Tekemmül etmek: (Arapça)
  • Tamamlanmak. (Arapça)
  • Olgunlaşmak. (Arapça)

tekemmül-ü hayat

  • Hayatın mükemmelleşmesi, tamamlanması, gelişmesi.

tekmil / تكميل / tekmîl / تَكْم۪يلْ

  • Bitirmek, tamamlamak. Kemâle erdirmek.
  • Tam, bütün, eksiksiz.
  • Tamamlama.
  • Tamamlama.
  • Tamamlama. (Arapça)
  • Bütün, tüm. (Arapça)
  • Tamamlama.

tekmil etme

  • Tamamlama, en mükemmel hâle getirme.

tekmil etmek

  • Tamamlamak.

tekmil makamı / tekmîl makâmı

  • Olgunlaştırmak, tamamlamak, kemâle erdirmek makâmı. Tasavvufta başkalarını yetiştirebilmek derecesine ulaşma.

tekmil-i izah

  • Tamamlama, mükemmel açıklama.

tekmile

  • (Kemâl. den) Eksikleri tamamlamak için sonradan yapılan şey, ek. İlâve.

telafi / telâfi

  • Eksik olan bir şeyin yerini doldurmak. Tamamlamak.
  • Ziyanı karşılamak. Zararı ödemek.
  • Tamamlama, eksiği giderme.

telafi etme / telâfi etme

  • Bir kaybı tamamlama, eksiği giderme.

temellül

  • (Millet. den) Bir milletin ferdi olma, milletlenme.
  • Bir dine bağlı olma.
  • (Melel ve Melâl. den) Hastalığın etkisiyle yatakta rahat yatamayıp, kımıldanıp durma.

temme

  • Tamam oldu, bitti (mânasına fiil).

teslim

  • Tamamen verme.

tetimmat / tetimmât

  • Tamamlayan ekler.

tetimme / تتمه / تَتِمَّه

  • Tamamlama, tamamlayan ek.
  • Tamam etme, tamamlama.
  • Ek, noksanını tamamlamak için eklenen.
  • Ek, tamamlayıcı not.
  • (Tetümme) (Çoğulu: Tetümmat) Tamam etme. Tamamlama.
  • Ek. Noksanını tamamlamak için ilâve edilen.
  • Tamamlayıcı ek. (Arapça)
  • Tamamlayıcı.

tetimme-i tarif

  • Tanımın tamamlayıcısı, devamı.

tetmim

  • Tamamlama, bitirme.
  • Edb: Bir şiiri tamam etmek.

tevafi

  • Tamam olmak, tamamlanmak.

tevfiye

  • Tamam vermek.

tevkil

  • Birini vekil atama, birini vekil etme, vekil tanıma.

tezkiye

  • Tamam etmek.
  • Boğazlamak.
  • İhtiyarlamak.
  • Ref'etmek.

tımar / tımâr

  • (Bak: TAMAR)

topyekun / topyekûn

  • Topluca, tamamıyla.

tumea'

  • (Tekili: Tâmi') Tamahkârlar.

ümmet

  • Topluluk, cemâat. Bir peygambere inanan tâbi olan insanlar. Bir dîne bağlı topluluğun tamâmı.

umumen / umûmen / عمومًا

  • Tamamen.

üss

  • Esas, asıl. Kök, temel.
  • Askerlikte herhangi bir düşman hücumuna karşı esas dayanak olmak üzere önceden hazırlanmış yer.
  • Harb gemilerinin, noksanlıklarını tamamladıkları yer.
  • Mat: Bir sayının hangi kuvvete çıkarıldığını gösteren sayı.

vagd

  • Tamahkâr, cimri, hasis.
  • Alçak, bayağı, âdi.

vahdet

  • Birlik. Yalnızlık. Teklik. (Kesretin zıddıdır.)
  • Edb: İfade esnasında mevzuun haricine çıkılmaması, maksad ne ise yalnız ondan bahsedilmesi, sözün dallandırılıp budaklandırılmaması.
  • Tas: Allah'a yakınlık. Gönlünü, kalbini tamamen Allah ile meşgul etme hali.

vahy-i mahz

  • Tamamıyla Allah'ın vahyi olan, hâlis ve katıksız vahiy.

vakf-ı hayat

  • Hayatını vakfetme.
  • Ömrünü tamamen din hizmetine vermek.

vaz' / وضع

  • Koyma, konulma. (Arapça)
  • Bırakma. (Arapça)
  • Atama. (Arapça)
  • Durum, konum. (Arapça)
  • Vaz' etmek: Koymak. (Arapça)

vüfur

  • Çokluk, bolluk, kesret.
  • Tamam olma.

vukuf-u tamme / vukuf-u tâmme

  • Tam vukufiyet, konuya tamamıyla hakim olma.

ye's-i mutlak

  • Tamamen ümidini kesme.

zeam

  • Tamâ, hırs.

zekve

  • Tamamlamak. Kesmek.

zera'

  • Vahşi sığırın buzağısı.
  • Tamâ, hırs, aç gözlülük.

zerdost

  • Cimri, hasis, tamahkâr. (Farsça)

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR