LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te taat ifadesini içeren 201 kelime bulundu...

abdiyet

  • Kulluk.
  • Kul olduğunu bilerek dininde, emredildiği üzere ibâdet ve itaatte bulunmak.

abdullah

  • Allah'ın kulu.
  • Bu isim Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek ve şerefli isimlerindendir. Çünkü, Allah'a itaat ve ibadette, kulluk yapmada devamlı ve en ileride olup bütün ömürlerinde Cenab-ı Hakka maddi manevi bütün hâlâtında itaatttan ayrılmamıştır (A.S.M.). Hem muhterem ba

adem-i itaat / adem-i itâat / عَدَمِ اِطَاعَتْ

  • İtaat etmeme.
  • İtâatsizlik, emri dinlememek.
  • İtâat etmeme.

ahda'

  • Çok alçakgönüllü, halim, mütevazi. İtaatli.

ahiret alimi / âhiret âlimi

  • Dünyâlığa, mala, mevkiye kıymet vermeyen, ilim ile dünyâlık elde etmeye çalışmayan, âhireti dünyâya tercih eden, ilmiyle amel eden, işi sözüne uyan, ibâdet ve tâate teşvik eden, ilmi âhiretine faydalı olan tevâzu sâhibi âlim.

akk

  • (Çoğulu: Ukuk) Serkeşlik. Anaya, babaya itaatsizlik.
  • Yarmak.
  • (Koyun) kuzularken ölmek.

alem-i şahadet / âlem-i şahadet

  • Şahâdet âlemi. Bu dünya. Cenâb-ı Hakkın âyetlerine ve emirlerine imân edenlerin, hakka, hakikate şahadette bulundukları ve Allah'a itaat ve ibadetle mükellef oldukları dünya âlemi.

amel

  • İş. Çalışma. Bir emri veya vazifeyi yerine getirme.
  • Kâr, iş işleme.
  • Dini bir emri yerine getirme, tatbik etme. İtaat. İbâdet.

ashab-ı uhdud / ashâb-ı uhdûd

  • Cenab-ı Hakka imân ve itâat edenleri çukurlara doldurup yakan veya sopa ile döven, fir'avn gibi zâlim kimseler.

ashab-ı yemin / ashâb-ı yemin

  • Ahid ve yeminlerinde sebât edenler. Kendi kazançlarından ziyâde Cenab-ı Hakk'ın lütuf ve ikrâmına kavuşacakları ümid edilenler. Allah'a itâatleri ve amelleri iyi olup ahirette amel defterleri sağ taraftan verilecek olanlar. Sağcılar. Mukaddesatçılar. Kur'an ve İmân yolunda Allah (C.C.) için çalışanl

asi / âsi / âsî

  • İsyan eden. Emirlere itâat etmeyen.
  • Günah işleyen.
  • Meşru idâreyi tanımayıp baş kaldıran.
  • İsyân eden, emre karşı gelen, itâatsizlik eden.
  • Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymayan, günâhkâr.
  • Hükûmete, devlete baş kaldıran. Bâgî.

asy

  • İsyan, itaatsizlik.

bende-i halka-beguş / bende-i halka-begûş

  • Kulağı halkalı olan köle, esir.
  • Mc: İtaatli, muti'.

berdar

  • Asılmış, yukarı kaldırılmış. (Farsça)
  • Tutucu. İtaat edici ve ettirici. (Farsça)
  • Meyveli. Meyve verici olan. (Farsça)

bi'at / bî'at

  • Sözleşme, söz verme, teslimiyet.
  • Devlet başkanı durumunda olan kimseye, senin başkanlığını, idâreciliğini kabûl ettim, iyi ve faydalı her sözüne itâat edeceğim, şeklinde söz vermek, bağlılığını bildirmek.

biat olunmak

  • Birine itaat edilmek, hükmüne girmek.

birr

  • İyilik, güzellik, hayır, anaya babaya itaat.
  • Dininde ibadetinde kuvvetli olan.
  • Bağışta bulunma.

cennet

  • Allah'a (C.C.) inanan ve O'na ibadet ve itaat edenlerin, iman ve İslâmiyyet'e ihlâs ve sadâkatle hizmet edenlerin, Kur'ana bir hizb-ül Kur'ân olarak mücâhidâne bir sûrette hizmetkâr olan mücâhidlerin, cihâd-ı diniyye erlerinin âhirette fazl-i İlâhi ile gidip ebediyyen içinde kalacakları mekân ve mes

dahdaha

  • Yorulmak, yorultmak.
  • Yavaşlamak.
  • Muti etmek, emre itaat ettirmek.
  • Hor etmek.

daire-i inkıyad / daire-i inkıyâd

  • İtaat dâiresi, Allah'a kulluk dâiresi.

dane

  • (Diyn. den) "İtaat etti. İtaatli oldu, boyun eğdi, aziz oldu" mânasında fiil.

dara'

  • Zayıf. Zelil, hakir.
  • Muti, itâat eden, boyun eğen.

darbeha

  • Başını aşağı eğmek.
  • Muti olmak, itaat etmek, söz dinlemek.

dayib

  • İtaat eden, vakarlı ve ciddi kişi.

derece-i inkıyad ve itaat

  • Boyun eğme ve itaat derecesi.

derece-i itaat ve musahhariyet

  • İtaat ve boyun eğmişlik derecesi.

deste-dad-ı teslim

  • Teslim elini veren, itaat eden, uyan. (Farsça)

dirak

  • Tâbi olmaklık, itaat etmeklik.

ecneb

  • Muti ve münkad olmayan. İtaatkâr olmayan.
  • Garib, yabancı, ecnebi.
  • Sert başlı at.

ehlullah / ehlullâh

  • Allah'a itaat edip, O'nun sevgisi ile O'na yaklaşmış olan Veli. Allah'ın sevgisine mazhar olan Evliya.
  • Allah'a itaat eden, Allah'ın sevdiği kimse, velî.

emr-i bi-l-maruf, nehy-i anil-münker

  • Dinin emirlerini, Kur'âni ve İslâmi hakikatleri neşretmek ve bildirmek, men'edilen şeyleri de yaptırmamak. İyiliği, İslâmi hususları emretmek ve teşvik etmek, kötülüğü men'edip yaptırmamağa sevketmek. (Fakat bu kudsi vazifeyi âdabına itaat ve riâyet ederek ifâ etmek lâzımdır, zirâ bu itaat da dinimi

ervah-ı habise

  • Habis, kötü ruhlar. Allah'a isyan eden, itaati sevmeyen anarşist ruhlar.

evliya

  • (Tekili: Veli) Veliler. Nefsine değil, dâimâ Cenab-ı Hakk'ın rızâsına tâbi olmağa çalışan, ibâdet ve taatta, takvâ ve riyâzatda çok yüksek mertebelere ulaşıp Allahın (C.C.) mahbubu ve karibi olan büyük ve ender zâtlar.

ferman-ber

  • İtaatli ve muti olan. Hakkında emir çıkarılan. Fermanlı.

fermanber

  • Boyun eğen, itaat eden.

füsuk

  • (Fısk. dan) Yalancılık. Doğruluk ve itatten ayrılmak. Sıdk u taatten huruc.

gaflet

  • Dikkatsizlik, endişesizlik, vurdumduymazlık. En mühim vazifeyi düşünmeyip, Cenab-ı Hakk'a itaat gibi işleri bilmeyip, başka kıymetsiz şeylerle uğraşmak. Nefsine ve hevesâtına tâbi olarak Allahı ve emirlerini unutmak.

gerden-beste

  • Boynu bağlı. İtâatli. Boyun eğmiş. (Farsça)

gerden-dade-i inkıyad ve teslim / gerden-dâde-i inkıyâd ve teslim

  • İtaatle boyun eğen, itaat ederek teslim olan.

gerdenbeste-i inkıyad / gerdenbeste-i inkıyâd

  • İtaatle boyun eğen.

gıda

  • Besleyici madde. Vücuda lâzım olan yenecek ve içilecek şeyler.
  • Kuşluk vakti yenen yemek.
  • Zihni ve kalbi olgunlaştıracak Kur'an ve iman ilmi ve Allah'a ibadet ve taat.

hablullah

  • Allah'ın ipi. Kur'an-ı Kerim. Allah'a kavuşma vasıtası. İhlâs. İtaat. Cemaat.

hali'

  • Boşanmış erkek, zevcesini şer'an terketmiş adam. (Müennesi: Hâlia'dır.)
  • İtaatsız, isyan eden, utanmaz, kayıtsız, hayasız.
  • Kovulmuş.
  • Soyulmuş.

halife

  • Öncekinin yerine geçen.
  • Fık: İlâhî, yâni şer'î hükümlerin tatbik ve icrası için Peygamber'e (A.S.M.) vekil olan zât. İmam. İmamet-i kübra. (Namazda imama uyan cemaat gibi, halifeye de şer'î emirlerde öylece itaat edilir. Halifede aranan dört şart: İlim, adalet, kifayet, a'zâ ve havâs

hatır-ı melekani / hâtır-ı melekânî

  • İbâdete, tâate rağbet etmeye dâir insanın kalbine melek tarafından getirilen düşünce. Buna ilhâm da denir.

havass / havâss

  • (Tekili: Hâss - Hâssa) Hâslar. Hâssalar. Keyfiyetler. Hususlar.
  • Dindarlık ve doğruluğu ile, ilmiyle âmil olup mâneviyat mertebelerinde yükselmekle makbul ve muteber olan zatlar.
  • Zenginler sınıfı.
  • Kur'anî ve manevî sırlara ve hususlara vâkıf bulunan, ilim, ibadet, tâat

hazret-i kahhar / hazret-i kahhâr

  • Her şeyi hükmüne itaat ettirebilen bir hâkimiyet sahibi, düşmanlarını kahrederek zelil ve perişan eden ve kudretinin karşısında her şeyi âciz bırakan Allah.

hikmet-i amme / hikmet-i âmme

  • Her şeyin alakâlı olduğu İlâhî gaye. Her şeyi kanun ve nizamına itaat ettiren umumi faydalar. Yaratılıştaki, kâinattaki umumi ve ilâhi gaye.

hiran

  • Yavuzluk etmek.
  • Muti olmamak, itaat etmemek.

hırran

  • Boyun eğen, itaat eden, muti.

hiza / hizâ / حذا

  • Sıra. (Arapça)
  • Hizâya gelmek: (Arapça)
  • Boyun eğmek, itaat etmek, kabullenmek. (Arapça)
  • Sırayı bozmadan durmak. (Arapça)
  • Hizâya girmek: Sıra olmak. (Arapça)

hizbullah / hizbullâh / حِزْبُ اللّٰهْ

  • Allaha itâat edenler.

hudu' / hudû'

  • Boyun eğmek, alçak gönüllülük. Kalbde devamlı olan Allah korkusu. Allahü teâlâya itâat etmek.

hükm-i müleffak

  • Helâl ve haram, emir ve yasak, ibâdet ve tâatte, belli bir mezhebin hükümlerine uymayıp, birkaç mezhebin hükümlerini karıştırarak kolayına geleni seçtiği hüküm.

hükmberdar

  • Hükme muti olan, itaat eden, boyun eğen. (Farsça)

hükmkeş

  • Emre itaat eden, hükme boyun eğen.

ibrahim bin edhem

  • Babası Belh Şehrinin Pâdişahı idi. Hicri 2. asırda yetişmiş büyük bir veliyullahtır. Bir çok kerametleri görülmüş, Allah rızası yolunda dünya saltanatını terk ederek fakirliği kabul etmiş ve bütün ömrünü ibadet ve taat ile geçirmiştir. Kerametleri dillere destandır.

idaha

  • Muti olmak, itaat etmek.

inkıyad / inkıyâd

  • Boyun eğme. Muti olma. Teslim olma. İtaat etme. İmtisal.
  • Boyun eğme, mutî olma, itaat etme.
  • Boyun eğme, itaat etme.
  • Boyun eğme, itâat etme.

inkiyad

  • Boyun eğmek, itaat etmek.

inkıyad etmek

  • Boyun eğmek, itaat etmek.

inkıyad-ı eşya / inkıyâd-ı eşya

  • Varlıkların boyun eğmesi, itaat etmesi.

inkıyaden

  • İnkıyad suretiyle. Teslim olarak. İtaat ederek, boyun eğerek.

inkıyat

  • Boyun eğme, itaat etme.

intıya'

  • İtaat etme, muti olma, söz dinleme.

inziva

  • Feragat edip bir tarafa çekilmek. Bir işe karışmamak. Dünya işlerini bırakmak. Süfli ve hevesi işleri bırakıp ilm-i Kur'an ve imanla, ibadet ve taatla, Kur'ân ve imana hizmetle vakit geçirmek.

irşad

  • Doğru yolu göstermek. Akli ve kalbi, mukni ve te'sirli eserler veya sözlerle gafletten uyandırıp hidâyet yolunu göstermek. Cadde-i kürba-yı Kur'aniye yolunda selâmetle devam ettirmek. Allah'a ibadet ve itaata kavuşturmak. Veli bir zâtın, bir kimsenin hidâyete ermesine vesile olması.

irsal-i rüsül

  • Cenab-ı Hakk'ın insanlara her hususta ve hususen Allah'a itaatte rehber olacak peygamberler göndermesi.

ıslah-ı nefs / ıslâh-ı nefs

  • Kötü huyları, fenâ alışkanlıkları ve yaramaz işleri bırakıp, iyi huyları, güzel işleri, kulluğa yakışan tâat ve ibâdetleri yapma.

islam / islâm

  • (Selâm. dan) İtaat, inkıyad, bir şeye teslimiyet. Din.
  • Ist: Hz. Muhammed'in (A.S.M.), Allah'ın emriyle insanlara bildirdiği din.

islam-ı hakiki / islâm-ı hakîkî

  • Nefsin itminâna (Allahü teâlânın emirlerine itâate) kavuşmasından sonraki müslümanlık.

ismah

  • Cömert ve eli açık olma.
  • İtâatli ve bağlı etme.

isyan

  • İtaatsizlik. Emre karşı gelmek. Ayaklanmak.
  • İtaatsizlik, emre uymama.

itaat / itâat / اطاعت

  • Uyma, boyun eğme. (Arapça)
  • İtâat etmek: Uymak, boyun eğmek. (Arapça)

itaat-i amya / itaat-i amyâ

  • Körü körüne itaat; bilinçsiz ve şuursuz bir şekilde itaat etme.

itaatkarane / itaatkârâne

  • İtaat ederek, boyun eğerek.

ittiba'

  • Tabi' olma. Arkasından gitme. İtaat etme. Tebaiyyet ve imtisal etme.

iz'an

  • Basiret. Anlayış.
  • Teslim olup itaat etmek.
  • Akıl. Zekâ. İnanç. İdrak. Bilmek.

kanit

  • (A, uzun okunur) (Kunut. dan) Kunut ve duâ eden.
  • İtaatlı.
  • Sükût eden.

kanitin / kanitîn

  • Kunut ve duâ edenler. Allah'a itaat ve ibadet edenler.

kar / kâr

  • (Kelimeye bir ek olup, isimleri sıfat yapar) Eden, edici, yapan mânâlarına gelir ve li, lı, cı, ci gibi eklerin de karşılığıdır. İtaat-kâr, hilekâr, isyan-kâr, hamur-kâr, kanaatkâr...gibi. (Farsça)

kelime-i şehadet / kelime-i şehâdet

  • "Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh" mübârek sözü. Mânâsı şöyledir: "Görmüş gibi bilir ve inanırım ki, Allahü teâlâdan başka, varlığı lâzım olan, ibâdet ve itâat olunmağa hakkı olan, hiç ilâh, hiçbir kimse yoktur. Görmüş gibi bilir, inanırım ki, Muhammed sallalla

kemal-i acz ve inkıyad / kemâl-i acz ve inkıyad

  • Tam anlamıyla âcizlik ve itaat etme.

kemal-i intizam ve itaat / kemâl-i intizam ve itaat

  • Mükemmel bir düzen ve itaat.

kemal-i itaat / kemâl-i itâat

  • Tam bir itaat, mükemmel ve kusursuz bir şekilde boyun eğme.

kemal-i itaat ve hürmet / kemâl-i itaat ve hürmet

  • Tam bir itaat ve saygı.

kemal-i uluhiyet / kemâl-i ulûhiyet

  • İbadete ve itaat edilmeye layık olmanın, ilâhlığın mükemmelliği.

kıyas-ı fukaha

  • Hakkında açıkça âyet ve hadis bulunmayan mes'elelere dâir; ilim ve irfanda allâme ve mütebahhir, ilmi ile amelde ve Sünnet-i Seniyyeye ittiba ve imtisalde, ibadet ve taatta, takva ve verada, züht, azimet ve riyazetle, terakki ve taâli eden müctehid fukaha tarafından kıyas ile verilen hüküm.

kul

  • De, söyle, bildir (meâlinde emirdir). Türkçede "Kul", emir dinleyen hizmetkâr, Allah'ın mahlûku, Allah'a itaat ve ibadet eden veya köle mânasındadır.
  • İbâdet eden, itâat eden, hizmet eden, canlı mahlûk (insan, melek ve cin).
  • Köle.

kunut

  • Yatsı veya sabah namazlarında ayakta okunan duâ. İbadet. Duâ. Taat. Şükür eylemek.
  • Namazda dünya kelâmından imsak eylemek, yani kendini tutup konuşmamak.

kunut duası / kunût duâsı

  • İtâat etme, ibâdet. Hanefî mezhebinde, vitir namazının üçüncü rek'atinde zamm-ı sûre okunduktan sonra; Şafiî mezhebinde, sabah namazının farzının ikinci rek'atinde rükûdan kalktıktan sonra ve Ramazân-ı şerîf ayının yarısından sonra vitir namazının üç üncü rek'atinde rükûdan kalktıktan sonra okunan d

kurbet

  • Yakınlık. Tâatı, Allahü teâlâ için yapmak.

ma'siyyet

  • İtâatsizlik, isyân. Günâh olan işler, Allahü teâlânın beğenmediği şeyler; Allahü teâlânın emrettiği şeyi yapmamak veya yasak ettiğini yapmak, haramlar. Allahü teâlânın yasak ettiği şeyler, günahlar.
  • İtaatsizlik, günah, isyan.

maakka

  • Çocuğun, anababaya isyan etmesi. Veledin valideyne itaatsizliği.

mahruyan

  • Güzeller, ay yüzlüler. (Farsça)
  • Mc: Veliler. Allah'a itaatten ayrılmayan manevî güzellik sâhibi kimseler. (Farsça)

maun

  • Yardım, imdat.
  • Taat. İnkiyad. İtaat.

memur-u musahhar

  • Emre itaat eden memur.

metavi'

  • (Tekili: Mıtvâ) İtâat edenler. Mutiler.

millet-i merhume

  • Müslümanlar, İslâm Milleti. (Allah'a ve onları ebedi saadete sevkeden emirlerine itaat ettiklerinden, kendileri rahmete mazhar olmuşlardır.)

mıtva'

  • Çok muti', çok itaatli.

mü'min

  • Allah'a ve emirlerine, kanunlarına iman eden. İnanan. Allah'a, âhirete, kitablarına, meleklerine, peygamberlerine ve kadere iman edip itaat eden kimse.
  • Emniyete kavuşan.
  • Korkulardan emniyet veren (Allah C.C.)

muasat

  • İtâatsizlik etme. Baş kaldırma. İsyân etme.

muasi / muasî

  • İtaatsiz, isyan eden, baş kaldıran.

muhalefet / muhâlefet

  • Karşı gelme itâat etmeme, uymamak.

mukannit

  • Yer altından kanalla su akıtan kişi.
  • Muti kimse, itaat eden, emre boyun eğen kişi.

münevver

  • (Nur. dan) Mc: Kur'anî ve imanî eser okumakla ve ibadet ve taatla nurlanmış. Nurlandırılmış, ışıklı.
  • Uyanık. İntibaha gelmiş. Akıllı âlim. İmanî ve İslâmî tahsil ve terbiye görmüş.
  • Parlatılmış.

münevvir

  • Mc: Hakaik-ı Kur'âniye, hakaik-ı imâniye, ibâdet ve tâat gibi nurlarla nurlandıran.
  • Nur veren, aydınlatan.

münkad

  • (Kavd. dan) İnkiyad eden, boyun eğen, muti olan, itaat eden.

murakabe

  • Kontrol etmek. İnceleyip vaziyeti anlamak. Teftiş etmek.
  • Kendini kontrol etmek. İç âlemine bakmak. Gözetmek.
  • Hıfz etmek.
  • Beklemek. İntizar.
  • Dalarak kendinden geçmek.
  • Tas: Kendisini tamamen nâfile ibâdet ve itaate vermek için mâbede kapanmak.

müsahhar

  • (Sihriyy. den) Fetih ve teshir olmuş, ele geçirilmiş. Zaptedilmiş. İtaat ve hizmete alınmış.

musahhar / مُسَخَّرْ

  • İtâat ettirilmiş.

musahhar olma

  • Boyun eğme, itaat etme.

musahhariyet / مُسَخَّرِيَتْ

  • İtâat ettirilmişlik.

müsahhirü'ş-şemsi ve'l-kamer

  • Ayı ve Güneşi itaat ettiren, boyun eğdiren, Allah.

müsi'

  • (Sev'. den) Yaramaz, itaatsiz, iş görmez. Kötülük işleyen.

muta'

  • Kendine itaat olunan. Sözü dinlenen.

mutava'at / mutâva'at / مطاوعت

  • Baş eğme, boyun eğme, itaat. (Arapça)

mutavaat

  • İtaat etme. Baş eğme. Tâbi' olma.
  • Gr: Fâilleri ile mef'ulleri bir olan fiil.
  • İtaat etme.

mutavi'

  • İtaat eden, muti, itaatli.

müteberrir

  • Teberrür eden, Allah'a derinden ve içten itaat eden.

muti / mutî / مطيع

  • İtaat eden, emre uyan.
  • İtaat eden.
  • İtaat eden, boyun eğen. (Arapça)
  • Mutî olmak: İtaat etmek, boyun eğmek. (Arapça)

muti' / mutî' / مطيع / مُط۪يعْ

  • İtaatkâr, emre uyan.
  • İtaatli. Terbiyeli. İsyan etmeyen.
  • Rahat.
  • İtaat eden.
  • İtâatkar.

mutia / mutîa

  • İtaatkâr, emre uyan.

müvatat

  • Muvafakat, uygunluk.
  • Boyun eğmek, itaat etmek.

nafiz

  • İçe işleyen. Delip geçen. İçeri giren.
  • Sözü geçen, kendine itaat edilen. Te'sirli, nüfuzlu.

nafiz-ül emr

  • Emri geçip sözü dinlenilen.
  • Kendisine itaat edip boyun eğilen.

naşize / nâşize

  • Geçimsiz, huysuz, itaatsiz.

nermligam

  • (Nerm-ligâm) İtaatli, muti, söz dinler. (Farsça)
  • Başı sert olmayan at. (Farsça)

nezir

  • (Nezr. den) Bir iş için korkulacak bir şey söyleyip gözdağı vermek. İlerdeki hesap için korkutmak. ("Beşir" in zıddıdır)
  • Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâmın bir vasfı olup Allaha (C.C.) inanıp itaat etmeyenlere cehennemden haber verdiği için "Nezir" denmiştir.

niyet

  • Kasd. Kalbin bir şeye yönelmesi.
  • Fık: Yapılan bir vazife ile Cenab-ı Hakk'a taatta bulunmayı ve O'na mânen yaklaşmayı kasdetmektir.

niyyet

  • Kasd etme, kalbin bir şeye yönelmesi. İbâdetleri, emre itâat ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için yaptığını kalbinden geçirmek.

nüşuz / nüşûz

  • Kadının kocasına kafa tutup isyan edici bir durum almasıdır. Güya kendisini yüksek sayıp itaatını kaldırmış olur.
  • Kadının kocasına itaat etmemesi.

nüve-i imtisal / nüve-i imtisâl / نُوَۀِ اِمْتِثَالْ

  • Emre itaatin özü.

otorite

  • Kumanda etme hakkı, itaat ettirme iktidarı. (Fransızca)
  • İdari veya siyasi iktidar. (Fransızca)
  • Muhakemeleri veya doktrini umumiyetle doğru olarak kabul edilen ve bir sahada derinleşmiş olan şahıs veya eser. (Fransızca)

radi

  • (Râdiye) Razı olan, rıza gösteren, itaat eden.

ram / râm / رام

  • İtaat eden, boyun eğen, itaatli, münkad. (Farsça)
  • İtaat eden, boyun eğen. (Farsça)
  • Râm etmek: Boyun eğdirmek, itaat ettirmek. (Farsça)
  • Râm olmak: Boyun eğmek, itaat etmek. (Farsça)

rametmek

  • Boyun eğdirmek, itaate getirmek.

rami

  • Çok itaatkâr olan. (Farsça)

razı

  • Hoşnud, rıza gösteren, kabul eden.
  • Boyun eğen, itaat eden.

riayetkar / riayetkâr

  • Hürmetkâr, itaatkâr. Sevgi ve saygı gösteren. (Farsça)

rububiyet / rubûbiyet

  • İlâhî terbiye, Allahın bütün varlıkları eksik bir hâlden mükemmel bir hâle doğru götürmesi, bu esnada her nevi ihtiyaçlarını vermesi ve onları emrine itaat ettirmesi.

sabii / sabiî

  • İtaattan ayrılmakla bâtıla meyleden.
  • Yıldıza tapan sapkınlar veya yıldıza tapan ehl-i dalâlet kimselerden olanlar.

şe'n-i uluhiyet / şe'n-i ulûhiyet

  • İbadete ve itaat edilmeye layık olan ilâhlık şanı.

sebat

  • Yerinden oynamamak, dayanmak. Kararlı olmak.
  • Sözde durmak, ahde vefâ etmek. İman ve İslâmiyete hizmette, Allah'a ibadet ve taatta sâbit ve berkarar olmak.
  • Bir meslekte, meşru bir kanaatte veya bir fikirde kararlı bulunmak, sağlamlık göstermek.

secde

  • Allah'ın (C.C.) huzurunda yere kapanış. İbadet ve Allah'a (C.C.) memnuniyetini ve itaatini bildirmek veya şükretmek için yere kapanarak alın, burun ucu, eller, dizler ve ayak uçları yere gelecek şekilde yapılan en büyük tazim ifade eden hareket. Namazın bir rüknü.

secde-i itaat

  • İtaat secdesi.

şefaat

  • Şefaat etmek. Af için vesile olmak.
  • Fık: Âhiret günü bir kısım günahkâr mü'minlerin affedilmeleri ve itaatli mü'minlerin de yüksek mertebelere ermeleri için Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ve sâir büyük zâtların Allah Teâlâ'dan (C.C.) niyaz ve istirhamda bulunmalarıdır.

şekur / şekûr

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kendisi için yapılan az tâate yüksek dereceler ihsân eden, sayılı günlerde yapılan ibâdete, sayısız mükâfât veren.
  • Çok şükreden, kendisine ihsân edilen nîmetlerin kıymetini bilip, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına riâyetle O'

selm

  • Barış, sulh. İtaat. Tek kulplu kova.
  • Barışma, itaat.

sem'an ve taaten / sem'an ve tâaten

  • İşiterek ve itaat ederek.

semi'na ve ata'na

  • " İşittik ve kabul ettik, itaat ederiz, baş üstüne" meâlindedir.

semi'na ve eta'na / semi'nâ ve eta'nâ

  • "İşittik ve itaat ettik!".

ser-füru

  • Baş eğme, söz dinleme, itaat etme.

şeref

  • Yükseklik, yücelik. Büyüklük.
  • İnsanlar arasında geçerli ve makbul olma. Büyük bir makam sâhibi olma.
  • Cenab-ı Hakka itâat ve ubudiyyeti ve yüksek hizmeti ile çok ihsanına mazhar olma.
  • İftihâr, övünme.
  • Yükseklik, büyüklük, yüksek mertebe. İnsanlar arasında geçerli ve makbûl olma. Cenâb-ı Hakk'a itâat ve yüksek hizmeti ile çok ihsâna mazhâr olma, iftihâr.

serfüru / serfürû / سرفرو

  • Baş eğme. Söz dinleme. İtaat, inkıyad. (Farsça)
  • Mütezellil olan. (Farsça)
  • Baş eğme, söz dinleme, itaat.
  • Başı önde, başı eğik, itaat eden. (Farsça)
  • Serfürû etmek: (Farsça)
  • İtaat etmek. (Farsça)
  • Başını eğmek. (Farsça)
  • Düşünceye dalmak. (Farsça)

serfüru bürde-i itaat ve ihtiram

  • İtaat ve saygıyla boyun eğme.

serfuru etme / serfurû etme

  • Boyun eğme, itaat etme.

serkeş / سَرْكَشْ

  • Baş kaldıran, inatçı, dikbaşlı, itaatsiz.
  • İtâatsiz.

serkeşane / serkeşâne

  • İtaatsizlikle, dikbaşlılıkla, inatla. (Farsça)

serkeşi / serkeşî

  • İtaatsizlik, inatçılık, serkeşlik, dikbaşlılık. (Farsça)

şevk-i itaat

  • İtaat etme arzusu, isteği.

sifsir

  • (Çoğulu: Sefâsir-Sefâsire) Simsar. Bir şeyi alıp satan.
  • Zarif, zerâfetli.
  • Hizmetçi, hâdim.
  • Tabi, itaat eden, uyan.

silm

  • Barışmak, sulh, barışıklık.
  • İtaat. İslâm, müslim olmak.

sôfi / sôfî

  • Tasavvuf ehli. Kalbini gafletten (Allahü teâlâyı unutmaktan) ve mâsivâya (Allahü teâlâdan başka şeylere) bağlamaktan koruyan, nefsini Allahü teâlâya itâate kavuşturan, pâk ve temiz bir kalbe sâhip olan kimse, velî derviş.

suleha

  • (Tekili: Sâlih) Salihler. Salâhiyetli, günah işlemeyen iyi insanlar. İlim ve amelde, ibâdet, taat ve takvâda terakki ve teâli eden büyük zâtlar.

süleyman

  • Beni İsrail Peygamberlerindendir. Davud (A.S.) ın oğludur. Babasının vasiyyeti üzerine Beyt-ül Makdisi yedi senede inşa ettirdi. Kudüste büyük bir hükümet sarayı yaptırdı. Şark ve garb melikleri kendisine itaate geldiler. Kırk sene hem peygamberlik, hem padişahlık yaptı. Beni İsrailden Yahuda ve Bün

taa

  • Muti olmak. İtaat etmek.

taat / tâat / طاعت

  • İbadet etmek, Allah'ın emirlerini yerine getirmek, itaat etmek.
  • İbadet etmek. Allah'ın (C.C.) emirlerini yerine getirmek. İtaat etmek.
  • İtaat, Allah'ın emirlerine uyup yasaklarından kaçınma.
  • İbadet. (Arapça)
  • İtaat. (Arapça)
  • Tâat kılmak: İbadet etmek. (Arapça)

taattufat / taattufât

  • (Tekili: Taattuf) İhsanlar, lütuflar, bağışlar.

tabi'

  • Birinin arkası sıra giden, ona uyan. Boyun eğen. İtaat eden.
  • Gr: Kendinden evvelki kelimeye göre hareke alan.
  • Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ı görmüş olanları, ashabını görüp, onlardan hadis dinlemiş olan.

taha / tâhâ

  • Kur'an-ı Kerim'de mukattaat-ı hurufiyeden olup Cenab-ı Hak ile Peygamberimiz (A.S.M.) arasında bir şifredir.
  • Peygamberimizin (A.S.M.) bir ismidir. Mânası hakkında muhtelif rivayetler vardır.

taktil

  • (Katl. den) Çok öldürmek, çok katletmek.
  • Muti etmek, itaat ettirmek, boyun eğdirmek.

tatvi'

  • Muti etmek, itaat ettirmek, boyun eğdirmek.

tav' / طوع

  • Boyun eğme, itaat. (Arapça)

tayi'

  • İtaat eden, boyun eğen kimse.
  • Bir işi kendi isteğiyle yapan.

tebaiyyet

  • Uyma, tabi olma. İtaat, inkıyad ve imtisal etme.

tecelliyat-ı uluhiyet / tecelliyat-ı ulûhiyet

  • İbadete ve itaat edilmeye lâyık olan Cenâb-ı Hakkın isimlerinin varlıklarda eserini göstermesi.

tecerrüd

  • Soyunma, çıplak olma.
  • Evli olmama.
  • Tas: Mâsivadan alâkasını kesip, Allah'a müteveccih olup, ibadet ü taatla meşgul olma.
  • İman ve İslâmiyete mücahidane ve fedakârane bir tarzda hizmetle iştigal etme.
  • Herşeyden boş olma.

tedbih

  • Muti etmek, itaat ettirmek, boyun eğdirmek.

tefrid

  • Dünya alâka ve meşguliyetlerinden ayrılıp, ibâdet ve tâatle meşgul olma.

telfik

  • Helâl ve harâm, emir ve yasak, ibâdet ve tâatte, belli bir mezhebin hükümlerine uymayıp, mezheblerin hükümlerinden kolay olanı yapma ve karıştırma.

terbiye

  • Allah'ın emirlerine itaat ederek ruhen ve cismen yükselmeye ve yükseltmeye çalışmak. Kemale ermeğe, nizam ve emirleri dinlemeğe çalışmak. Allah rızası yolunda gitmeyi öğrenmek.

teshir / تسخير / teshîr / تَسْخ۪يرْ

  • Zaptetme, hâkim olma, zorla ele geçirme.
  • İtaat ettirme.
  • Hakir ve zelil etmek.
  • Büyüleme, sihir yapma, aldatma.
  • Zaptetme, hakim olma. Zorla ele geçirme. İtaat ettirme. Hakîr ve zelil etmek.
  • İtaat ettirme.
  • İtâat ettirme.

teshir-i ilahi / teshir-i ilâhî

  • Allah'ın boyun eğdirmesi, itaat ettirmesi.

teshir-i rabbani / teshîr-i rabbânî / تَسْخ۪يرِ رَبَّان۪ي

  • Terbiye edici Allah'ın itâat ettirmesi.

teshir-i sehab / teshir-i sehâb / تَسْخِيرِ سَحَابْ

  • Bulutu itaat ettirme.

teshirat

  • İtaat ettirmeler.

teslim

  • Kendini, başkasının irâdesine terketme (bırakma), onun emrine uyma, boyun eğme, itâat etme.

ubudiyyet

  • Bendelik, kulluk, kölelik. Kul olduğunu bilip Allah'a itaat etmek. Allah'a teslim olup, Kur'an ve Peygamber (A.S.M.) vasıtası ile verilen emirleri aynen icra ve tatbike çalışmak.

ukuk

  • Anaya babaya itaatsizlik ve hürmetsizlik etmek. Zorbalık, tanımamak, âsi olmak.
  • Anne-babaya itaatsizlik ve saygısızlık.

ukuk-u valideyn / ukuk-u vâlideyn

  • Anne-babaya itaatsizlik ve hürmetsizlik etme, âsi olma.

uluhiyet

  • İlâhlık.
  • Allah'ın kâinattaki tasarruf ve hâkimiyeti ile herşeyi kendisine ibadet ve itaat ettirmesi.

usat

  • (Tekili: Asi) Asiler, zorbalar, itaat etmeyenler.
  • Günahkârlar.

vakahet

  • (Vakhe) İbadet, taat.
  • Bir adamın sözünü dinleyip itaat ve imtisal etmek, ona uymak.
  • Bir şeyi bırakıp feragat etmek.
  • Büyük papaz olmak.

vakh

  • Taat, ibadet.

veli

  • Sahib, mâlik.
  • Evliya.
  • Muin. Muhafaza eden.
  • Küçük çocukların hâlinden mes'ul kimse.
  • Sıddık.
  • Baba. Babanın babası, cedde de denir.
  • Fık: Hayatını mücadelelerle ve azimet ve fevkalâde bir zühd ve takva ile ibadet ve taata sarfederek kendisinden All

vilayet-i hassa / vilâyet-i hâssa

  • Tasavvufta, nefsin îmân ve itâate geldiği ve bütün ibâdetlerin hakîkî ve kusursuz olduğu makam.

yunus

  • Benî İsrail peygamberlerinden ve Kur'an-ı Kerim'de bahsi geçenlerdendir. Elyesa (A.S.) dan sonra Ninova şehrine gönderildi. Şehir ahalisi kendisine itaat etmediği için müteessir olarak bir gemiye binmiş ve oradan denize atılmış. Cenab-ı Haktan emir almadan şehri terk ettiğinden bu hâl başına gelmişt

yusuf

  • Hz. Yakub'un (A.S.) oniki oğlundan en küçüğü idi. Babası kendisini çok severdi. Gördüğü bir rüyayı babası tabir ederek peygamber olacağını ve bütün kardeşlerinin kendisine itaat edeceklerini söyledi. Kardeşleri kendisini kıskandıkları için bir hile ile izini kaybetmek istediler ve bir kuyuya attılar

zaman-ı isyan ve tuğyan ve küfran

  • İtaatsizlik, zulüm ve küfürde çok ileri gitme ve Allah'ın varlığına, birliğine inanmama, nimetini inkar etme devri.

zelul

  • Yumuşak huylu. Sert başlı olmayan. İtaatlı ve râm olan.
  • Hecin devesi.
  • İnsanların emrindeki yeryüzünün hâli.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR