LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te silm ifadesini içeren 476 kelime bulundu...

a'vez

  • Mânâsı anlaşılmayan şey.
  • Anlaşılması zor olan şiir.

acaib ve garaib / acâib ve garâib

  • Anlaşılmaz ve tuhaf.

acaib-i dekaik / acâib-i dekâik

  • Anlaşılmaz hileler, ince oyunlar.

acibe / acîbe

  • Alışılmış surette olmayan. Çok hârika. Acib ve garip, hayret verici, şaşılacak şey.

acube / acûbe

  • Alışılmışın dışında, çok garip.

adem-i tefehhüm

  • Anlaşılmama.

adem-i ülfet

  • Ülfetsizlik, alışılmamış olma.

adet / âdet

  • Usul, görenek, alışılmış davranış. Huy, tabiat. Toplumda nesiller boyunca uyulan ve kamuoyunda (umumî efkârda) saygı ve müeyyideye sahip hareket kaideleri (Sosyoloji). İslâm cemiyetinde âdetler de İslâmî olur, İslâma uygun olur. Müslüman, İslâma aykırı âdetlere uymaz. Cemiyetin yabancı âdetlerle boz
  • Bir şehir ve memleketteki insanların, yapageldikleri usûller, gelenekler, alışılmış şeyler. An'ane, örf.
  • Kitab, sünnet, icma' ve kıyasdan sonra ikinci derecedeki dînî delillerden biri. Dînin ve aklın beğendiği şeyler.

adet zamanı / âdet zamânı

  • Kadında ve ergenlik çağına gelmiş olan kızlarda hayız (âdet) kanı görüldüğü andan kesilmesine kadar olan günlerin sayısı.

adid

  • Kesilmiş ağaç.
  • Tepesine el yetişen hurma ağacı.

adiyat / âdiyat / âdiyât

  • (Tekili: Âdi) Her zaman meydana gelen hârikulâde ve birer mu'cize-i kudret olmakla beraber, insanlarca alışılmış olduğundan kuymeti bilinmeyen hâdiseler.
  • Kıymetsiz şeyler.
  • Alışılmış, olağan şeyler, günlük işler.
  • Her zaman olagelen alışılmış şeyler.

adiye / âdiye / عادیه

  • Alışılmış, sıradan. (Arapça)

adiyye / âdiyye

  • İtiyad edilmiş. Alışılmış.

afv

  • Ayakla basılmadık yer.
  • Malın iyisi, helâli ve fazlası.
  • Terketmek.
  • Mahvetmek.

aglak

  • (Tekili: Galak) Kilitler.
  • Kapalı, anlaşılmaz şeyler.

ağmaz

  • Kolay anlaşılmayan, pek derin.

akese

  • Ökse. (Farsça)
  • Bir şeye ilişmiş, asılmış. (Farsça)

akli burhan / aklî burhan

  • Güçlü ve sarsılmaz, akla ve mantığa uygun kesin delil.

akmi / akmî

  • Yıpranmış, eskimiş.
  • Anlaşılmaz.

alettevali / alettevâli

  • Arası kesilmeksizin, birbiri ardınca, arka arkaya.
  • Arkası kesilmeksizin, arka arkaya.

asar-ı matbua / âsâr-ı matbua

  • Tabedilmiş basılmış olan eserler.

aşzan

  • Ayağı kesilmiş gibi emekleyerek yürümek.

avihte

  • Asılmış şey, asılı nesne. (Farsça)

azad

  • Serbest. Hür. Kimseye bağlı olmayan. Kölelikten kurtulmuş olan. (Farsça)
  • Dünya alâkasından kesilmiş. (Farsça)
  • Serbest fikirli. (Farsça)

azamet-i ulviyet

  • Kur'ân'ın erişilmez yüceliği.

bahh

  • Ses kesilmek, boğaz kısılmak.

bahha'

  • Sesi kesilmiş olan kadın. (Müz: Ebahh)

belet

  • Kesilmek, inkıtâ.

beraat

  • Temize çıkma, suçsuz olduğunun anlaşılması.

beraet / berâet

  • Temize çıkarmak. Bir şahsın, hakkında iddia edilen suçtan uzak olduğunun veyâ işlediği söylenilen suçun gerçekte suç olmadığının anlaşılması.
  • Kurtuluş vesîkası.
  • Temize çıkma, suçsuz olduğunun anlaşılması.
  • Temize çıkma. Temizlik, münezzehiyet. Bulaşık ve giriftâr olmama. Âri olma.
  • Huk: Bir davânın neticesinde suçsuz olduğu anlaşılma.

berahin-i katıa / berâhin-i katıa

  • Kat'î burhanlar; güçlü ve sarsılmaz kesin deliller.

berat / berât

  • Temize çıkma, suçsuz olduğunun anlaşılması.

berdar

  • Asılmış, yukarı kaldırılmış. (Farsça)
  • Tutucu. İtaat edici ve ettirici. (Farsça)
  • Meyveli. Meyve verici olan. (Farsça)

betle

  • Kesilmiş, maktû.

bette

  • Kat'i.
  • Kesilmiş, ayrılmış, maktu'.
  • Tiftikten şal.

bi'r-i muattal

  • Suyu kesilmiş kuyu. Susuz kuyu.

biraste

  • Budanmış ağaç. Fazla dalları kesilmiş ağaç. (Farsça)

bismil

  • Boğazlanmış, kesilmiş. (Farsça)

bismil-şüde

  • Boğazlanmış, kesilmiş. (Farsça)

buhha

  • Boğaz kısılmak.

bürhan / bürhân

  • Güçlü delil, sarsılmaz kanıt.

burhan-ı bahire / burhan-ı bâhire

  • Çok açık olan kesin delil, sarsılmaz kanıt.

burhan-ı tevhid

  • Tevhidin sarsılmaz delili; herşeyin bir olan Allah'a ait olduğunu gösteren güçlü ve sarsılmaz delil.

burhan-ı yakini / burhan-ı yakînî

  • Şüphelerden uzak, güçlü ve sarsılmaz kesin delil.

büride

  • Kesilmiş., (Farsça)

bütu'

  • Uzaklaşma.
  • Kesilme.

ceyyid

  • Başka mâdenle karışım hâlinde basılmış altın ve gümüş paralardan, karışımında altın ve gümüş miktârı fazla olanlar.

cezeb

  • Adamın ağzında tükrüğü kesilmek.
  • Hayvanın sütü az olmak.

cihadi / cihadî

  • (Cihadiyye) Cihada mensub, savaş işleriyle alâkalı.
  • II. Sultan Mahmud devrinde harp masraflarına mukabil olmak üzere kesilmiş olan sikke.

cilf

  • Boş küp.
  • Kırılmış, ufanmış köpek esfeli. Arı kovanı.
  • Kuru ekmek parçası. Kuru ekmek kenarı.
  • Yüzülüp karnı çıkmış ve başı ile ayağı kesilmiş koyun.
  • Her nesnenin parçası.
  • Hoyrat, kaba. Ayak takımından.

çim

  • Rutubetten hasıl olan yosun. (Farsça)
  • Kesilmiş çimenli yerler. (Farsça)

cinayet ve ictinadan himayet etmek

  • Kesilme ve mevyelerin toplanma teklikesine karşı korumak.

cüzaz

  • Kesilmiş ve parçalanmış olan şey.

daire-i itikad ve tevhid

  • Sarsılmaz inanç ve her şeyin bir olan Allah'a ait olduğuna inanma dairesi.

dakaik

  • (Tekili: Dakayık) (Dakik) İncelikler. Anlaşılması çok dikkat isteyen incelikler. Çok ince. Anlaşılması dikkat isteyen keyfiyetler.

dakaik-aşina

  • İlmî incelikleri bilen, anlaşılması ve tefhimi müşkül, yüksek ve ince ilmî mes'elelere vâkıf olan. (Farsça)

dall-i bi-l ibare / dâll-i bi-l ibare

  • (Dâllibilibâre) Fık: Bir ifade veya sözden muayyen bir mânanın ve hükmün anlaşılması. Meselâ: "Zekât, müslümanların fakirlerine verilir, hiçbir zengine verilmez" ibaresi zekâtın yalnız müslüman fakirlere verileceğine delâlet-i mutabıkıyye ile delâletidir. Zengin olan belli şahıslara da verilemeyeceğ

delil-i zanni / delîl-i zannî

  • Mânâsı açıkça anlaşılmayan, tek bir mânâya, delâlet etmeyen âyet-i kerîme ve tek bir Sahâbî tarafından bildirilen, mânâsı açık hadîs-i şerîf.

dem-beste

  • Sesi soluğu kesilmiş, susmuş. (Farsça)

dervah

  • Şaşkın, şaşırmış olan, hayran. (Farsça)
  • Başaşağı asılmış. (Farsça)
  • Lâzım, zaruri, lüzumu olan, gerekli. (Farsça)

destres / دسترس

  • Ulaşma, elde etmek. (Farsça)
  • Destres olmak: Ulaşmak, elde etmek. (Farsça)
  • Destres olunmak: Ulaşılmak. (Farsça)

dogma

  • Tartışılmayan kesin fikir.

düman

  • Yemişin çürüklü olması.
  • Ekine su düşüp, kesilmek.

dur-dest

  • Ulaşılması zor şey, erişilmesi güç şey. Uzak, uzun. (Farsça)

ebter / اَبْتَرْ

  • Nesil ve hayırdan kesilmiş.
  • Nesli kesilmiş.

eczem

  • Burnu kesilmiş.

eglak

  • (Tekili: Galak) Kilitler, kilitli şeyler. Mc: Anlaşılması zor olan ifadeler.

enis

  • (Üns. den) Dost, arkadaş, ünsiyet edilmiş olan. Alışılmış, kendisi ile ülfet edilmiş olan. Sevgili.
  • Sulu ve ağaçlı yerlerde bulunan ve sesi gayet hoş bir kuş. Çeşitli nağmelerde öter, kâh deve gibi kükrer ve at gibi kişner; insana alışır.
  • Yaban horozu.

erzide

  • Pahası kesilmiş, kıymeti kararlaştırılmış, değeri belli edilmiş olan şey. (Farsça)

esas-ı lazım ve metin / esas-ı lâzım ve metin

  • Gerekli ve sarsılmaz esas, temel kural.

esaslı

  • Sarsılmaz, köklü.

fahm

  • Kömür. Karbon.
  • Susmuş. Nefesi kesilmiş.

faş

  • Meydana çıkmış. Yayılmış.
  • Anlaşılmış olan.

fasid temizlik / fâsid temizlik

  • Sahîh olmayan temizlik.Kadınlarda hayız kanının kesilmesinden sonra on beş gün geçmeden önce kan görme hâli.

fatim

  • Sütten kesilmiş çocuk.

fehm-i ayet / fehm-i âyet

  • Âyetin anlaşılması, idrak edilmesi.

fels

  • Altın ve gümüşten başka mâdenlerden basılmış para. Çoğulu fülûstur.

fersah

  • Uzunluk ölçüsü birimidir, iki çeşittir: Deniz fersahı: 5555 m. Kara fersahı: 4444 m.
  • İki şey arasındaki açıklık.
  • Sükun ve hareket arasındaki vakit.
  • Zaman. Saat.
  • Dâimî ve çok olup aslâ kesilmeyen şey.

fetret

  • Uyuşukluk, zayıflık.
  • Vahy ve semavî hükümlerin sükûn zamanı olduğu için, iki peygamber-i zişan devirleri arasındaki zaman.
  • Vukuu âdet halinde olan şeyin kesilme zamanı veya kesilmesi.
  • İki vakıa arasındaki geçen zaman. Terakki ve teâli devirleri arasındaki hareketsiz,

fevkalade / fevkalâde / فوق العاده

  • Olağanüstü, olağan dışı, alışılmışın ötesinde. (Arapça)

fevkalme'mul / fevkalme'mûl

  • Alışılmadık.

fisal

  • (Tekili: Fasıl) Ayrılmış olanlar.
  • Yavrunun sütten kesilmesi.
  • Kısa duvar.
  • İnsanların lehinde veya aleyhinde söz söyleyerek para toplıyan.
  • Ana sütünden kesilmiş hayvan yavrusu (Füslan, fislan şeklinde de olur.)

fürraa

  • Kalem silmekte kullanılan bez.

gaiza

  • Yere batan sular, eksilen su.
  • Bir malın değerinin eksilmesi, azalması.

gamaza

  • Çukur, çukurluk.
  • Sözün anlaşılmasını zorlaştırmak.

gamız

  • Anlaşılmaz, anlaşılması güç.
  • Kapalı ve karışık söz.
  • Çukur yer.
  • Zayıf kişi.

gàmız

  • Anlaşılması zor, kapalı, muğlak.

gamıza

  • Kolay anlaşılmayan, derin.
  • Kolay anlaşılmayan ince mes'ele. Derin.
  • Mâruf ve mütebeyyin olmayan hesab.

garabet

  • Yabancılık. Gariblik.
  • Tuhaflık.
  • Âcizlik, beceriksizlik.
  • Gizli olmak. Hilaf-ı âdet olmak.
  • Iraklık.
  • Edb: Ne demek olduğu herkesçe anlaşılmayacak kelime ve tabirlerin söz arasında kullanılması.

garaib / garâib

  • Gariplik; alışılmışın dışında, harika olan.

garaib-i icraat

  • Alışılmışın dışında garip uygulamalar, faaliyetler.

garaibat

  • (Tekili: Garâib) Garib ve şaşılacak şeyler. Alışılmadık, tuhaf ve acaib nesneler.

gavamız / gavâmız

  • (Tekili: Gamız) Anlaşılması zor hakikatler. İnce ve derin mes'eleler.
  • Anlaşılması zor bilmeceler.

gayb

  • Hazır olmama, gizli kalma. Hazır olmayan gizli kalan, görünmeyen.
  • Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerde bildirilmeyen, his organları, tecrübe ve hesâb ile anlaşılmayan gizli şeyler.
  • Akıl ve his (duyu) organları ile bilinemeyip, ancak peygamberlerin haber vermesi ile bilinen, Allahü teâ

gaye

  • Erişilmek istenen sonuç.

gaye-i maksat

  • Ulaşılmak istenen gaye, hedef.

gayet rasih / gayet rasîh

  • Çok sağlam ve sarsılmaz.

gayr-i kabil-i fehm / gayr-i kâbil-i fehm / غير قابل فهم

  • Anlaşılmaz.

gayr-ı matbu

  • Basılmamış.

gayr-ı me'luf / gayr-ı me'lûf

  • Alışılmamış, ülfet edilmemiş.
  • Alışılmışın dışında, alışılmamış.

gayr-ı meczuz

  • Devamlı, kesilmeden.

gayr-ı meluf / gayr-ı melûf

  • Alışılmışın dışında.

gayz

  • Bir şeyin pahası eksilmek. Hilkati noksan olma. Kıymetten düşük şey.
  • Suyun eksilip azalması, yere çekilmesi.

gazv

  • Seyelân etmek, akmak.
  • Münkatı' olmak, kesilmek.

habaz

  • Hareket.
  • Bâtıl olmak.
  • Eksilmek.

habie / habîe

  • Görülmemiş, daha henüz keşfedilmemiş.
  • Göze görülmeyen şey.
  • Kesilmiş, parça parça olmuş.

hafiz / hafîz

  • Hodbinliği, kibri, serkeşliği kırılmış kimse. Aşağı basılmış.

ham

  • Olmamış, pişmemiş, çiğ. (Farsça)
  • Nâfile, beyhude, boşuboşuna. (Farsça)
  • İşlenmemiş, üzerinde çalışılmamış. (Farsça)
  • Acemi kimse, tecrübesiz. Terbiye görmemiş kişi. (Farsça)

hashase

  • Anlaşılmayan ses.
  • Hınzır avazı.

hasif / hasîf

  • (Çoğulu: Husef) Suyu hiç kesilmeyen su kuyusu.
  • Yağmuru çok olan bulut.

haşif

  • Keskin kılıç.
  • Damdan aşağı asılmış olan karpuz.

haşv-i müfsid

  • Edb: İbarede yalnız kalabalık etmekle kalmayıp mânâyı da anlaşılmaz hale getiren söz.

hata savab cetveli

  • Basılmış bir kitabın mürettib yanlışlarını göstermek için sonuna ilâve edilen cetvel. (Hatâ: Yanlış; savab: Doğru demektir.)

hazad

  • Yaş ağaçtan kesilmiş budak ve diken.

hazf / حذف

  • Aradan çıkarma, çıkarılma. Yok etme, silme, ortadan kaldırma, giderme, düşürme.
  • Selâm ve tahiyyatı uzatmayıp kısa kesmek.
  • Mahvetmek.
  • Vurmak.
  • Atmak.
  • Aradan çıkarma, kaldırma, giderme, silme, gizli tutma.
  • Çıkarma, silme.
  • Silme, kaldırıp atma. (Arapça)

hazf ve kalb

  • Bazı harflerini silme ve ters çevirme; misâl olarak müdriken kelimesinin bazı harflerini silerek Arapça kök harfleri olan d-r-k'nin k-r-d (kürd) olarak ters çevrilmesi gibi.

hazik / hazîk

  • Kesilmiş olan.

hazz

  • Kesme. Kısaltma.
  • Kazmak.
  • Yırtmak.
  • Silmek.

hibeb

  • (Tekili: Hibbe) Paçavralar. Kesilmiş bez veya kumaş parçaları.

hıçkırık

  • t. Fazla yemekten ve asabi sebeplerden diyaframın kasılması ve akciğerlerdeki havanın şiddetli ve gürültülü bir şekilde dışarı atılması.
  • Boğaz tıkanacak surette ve derinden iç çekerek ağlama.

hilal-i id / hilâl-i îd

  • Bayram hilali. Bayram edileceğinin anlaşılmasına sebeb olan hilâl.

hırt

  • Erkek keklik.
  • Hastalıktan dolayı, kesilmiş gibi parça parça olan bulaşık süt.

hıtbe

  • Okunmuş.
  • Söz kesilmiş, nişanlı kız veya kadın.

hıyar-ı vasf

  • Bir akitte vücudu şart kılınan veya örfen meşhud bulunan mergub bir vasfın mevcud olmaması sebebiyle âkitlerden biri için sabit olan muhayyerliktir. (Sağılır diye satılan bir ineğin, sütten kesilmiş olması gibi.)

hizmet-i imaniye

  • İmana ait hizmet. İman ve Kur'an hakikatlarının mukni ve ilmi delillerle anlaşılmasına hizmet etmek; neşrinde, tebliğinde çalışmak.

hizye

  • Uzun kesilmiş et parçası.

hubu'

  • Çocuğun ağlamaktan dolayı sesinin kesilmesi.

hüccet-i iman

  • Güçlü ve sarsılmaz iman delili.

hüdüb

  • (Çoğulu: Ehdâb) Sarık.
  • Kirpik, müjgân.
  • Havlu, el silmeye mahsus pamuklu bez.
  • Minder kenarında olan püskül.

hufut

  • Sâkin olmak. Ateşin sönmesi.
  • Sesin kesilmesi.

ibha

  • Kesilme, inkıtâ'.

ibham

  • Mübhem, kapalı bırakmak. Belirsiz olmak. Muayyen olmayan.
  • Edb: Sözün kolayca anlaşılmayacak şekilde kapalı olması, vâzıh olmayışı.
  • Baş parmak.

ibtidar / ibtidâr / ابتدار

  • Başlama, girişme. (Arapça)
  • İbtidâr edilmek: Başlanmak, girişilmek. (Arapça)
  • İbtidâr etmek: Başlamak, girişmek. (Arapça)

ibtita'

  • Kesilme, inkıta'.

ıdd

  • (Çoğulu: Adât) Pınar ve kuyu suları gibi aktıkça kesilmeyen, devamı gelen su.
  • Çokluk, kesret.

idrak / idrâk / ادراک

  • Kavrama, anlama. (Arapça)
  • Erişme. (Arapça)
  • İdrâk edilmek: (Arapça)
  • Kavranmak, anlaşılmak. (Arapça)
  • Yaşanmak. (Arapça)
  • İdrak: Etmek (Arapça)
  • Kavramak, anlamak. (Arapça)
  • Yaşamak, görmek. (Arapça)

iftisal

  • Sütten kesilme, memeden ayrılma.
  • Fidanı çıkarıp başka yere dikme.

ığlak

  • Anlaşılmaz olma, muğlak olma.

iglak

  • Karıştırmak. Kapamak. Muğlak yapmak. Anlaşılmaz hâle koymak.
  • Zorla iş yaptırmak.
  • Edb: Sözü karışık ve anlaşılmaz surette söyleme.

iğlak

  • Kapalılık, anlaşılmazlık.

iğlak-ı uslub / iğlâk-ı uslûb

  • Üslubun kapalılığı; ifade tarzının kapalı oluşu, anlaşılmasının zorluğu.

iglakat

  • (Tekili: İglak) Muğlak yapmalar.
  • Karışık ve anlaşılmaz sözler.

ihata edilme

  • Kavranma, anlaşılma, kuşatılma.

ihkab

  • Arkası kesilme.

ıhtiram

  • Eksilmek, noksanlaşmak.
  • Kesilmek.

ihtiyac-ı ifham

  • Meselenin anlaşılmasına olan ihtiyaç.

ıhtizal

  • Kesilmek.
  • Ayrılmak.

ikrah-ı mülci / ikrah-ı mülcî

  • Huk: Ölüm veya bir uzvun kesilmesi veya bunlara sebep olacak şiddetli döğme ile olan ikrah.

iktina'

  • Künyelenme.
  • Anlaşılmayacak şekilde söyleme.
  • Gizlenme, saklanma.

iman-ı hakiki / îmân-ı hakîkî

  • Kalbe yerleşen, şüphe ve tereddüd karşısında hiç sarsılmayan îmân.

iman-ı tahkiki / iman-ı tahkikî / îman-ı tahkikî

  • İmana aid bütün mes'eleleri yakînî surette tedkik ile bilmek ve yaşamak ve tahkikî iman derslerini veren ve taklidî imanı tahkike tebdil eden eserleri sadakatla okumak neticesinde hâsıl olan sağlam, sarsılmaz iman. (Mü'minin kalbi tasdik nuru ile o derece münevver olmasıdır ki, o nur bütün letaif-i
  • İnandığı şeylerin aslını, esâsını bilerek inanma; sarsılmaz iman.

iman-ı yakini / îmân-ı yakînî

  • Sağlam, sarsılmayan, şüphe ve tereddüt bulunmayan îmân, îtikâd.

incah

  • İşi tamamlama, işi bitirme.
  • İsteğe erme, arzu edilen şeye ulaşılma.

incizam

  • Kesilme.
  • Cüzzam hastalığına tutulmuş kimsenin bir organının (âzâsının) kopması.

incizaz

  • Kesilme.

infiham

  • (Fehm. den) Anlaşılma, fehmedilme.

infisam

  • Kırılma.
  • Kesilme.
  • Yırtılma.
  • Üzülme.
  • Kopma.

infitam

  • Kesilme.
  • Sütten kesilme.
  • Menedilen bir şeyden uzaklaşma.

inhinak

  • Boğulma.
  • Bunalma, nefesi kesilme.

inkas

  • Eksilme, eksiltme.

inkıma'

  • Kökü kesilme. Köksüzleşme.

inkıta / inkıtâ / انقطاع

  • Kesilme, sona erme.
  • Kesilme.
  • Kesilme, tükenme, tıkanma.
  • Kesilme, kesintiye uğrama. (Arapça)

inkıta' / inkıtâ' / اِنْقِطَاعْ

  • Tükenme. Kesilme. Arkası gelmeme.
  • Kesilme.

inkıta-i tams / inkıtâ-i tams

  • (Kadın) âdetten kesilme.

insıram

  • Kesilme, kesilip ayrılma.

intiba / intibâ / انطباع

  • İzlenim. (Arapça)
  • Basılma. (Arapça)

intıba'

  • Görüş ve anlayış. Kalb ve ruhta hâsıl olan te'sir.
  • Matbu' olmak, tab' olmak, basılmak.

intikas

  • Eksilme.
  • İstibrâ için erkeklik organına su serpme.

irka'

  • Akan kan veya göz yaşını silme, dindirme.

irtiaş

  • Ra'şeye tutulma, titreme, sarsılma.

irtiza'

  • Bir şey eksilme, ziyân görme.

işkal ve iğlak / işkâl ve iğlâk

  • Zor anlaşılma, kapalılık.

ıskat

  • Düşürmek. Düşürülmek. Aşağı atmak. Hükümsüz bırakmak.
  • Silmek.
  • Ölünün azaptan kurtulması ümidi ile ölen kimse nâmına dağıtılan sadaka.

istiare-i mekniye

  • (Kapalı istiare) Teşbihin temel unsurlarından yalnız benzetilenle yapılan istiare. Meselâ: Merhum Mehmed Akif'in:Şu karşımızda mahşer kudursa, çıldırsa,Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa,Değil mi ortada bir sine çarpıyor, yılmaz.Cihan yıkılsa, emin ol bu cephe sarsılmaz...beyitlerinde düşman k

istibda

  • (İstibra') Ayırmak. Uzak etmek.
  • Küçük abdest bozduktan sonra idrardan temizlenmek, sidik eserinin tamâmen kesilmesini beklemek.
  • Nikâhla alınan dul bir kadının gebe olmadığına kanaat getirmek için, kadın bir âdet görünceye kadar beklemek.

istibra / istibrâ

  • Küçük abdestten sonra idrarın iyice kesilmesini beklemek.

istihdaf

  • Hedef edinmek, hedef saymak.
  • Hedef gibi karşıda durmak.
  • Erişilmek istenilen netice ve gaye.

istisal

  • (Asl. dan) Kökten koparıp çıkarmak.
  • Tıb: Bedenden kesilmesi veya koparılması istenen bir parçayı, uru kökünden koparmak.

jaketatay

  • Arkası yırtmaçlı, etekleri uzun ve ön köşeleri yuvarlakça kesilmiş olan resmi ceket. (Fransızca)

kaide

  • Esas. Temel. Düstur. Nizam. Yol. Ayaklık.
  • Dip taraf.
  • Bir şeyin meydana gelmesine şart ve düstur olan husus.
  • Bir ilim ve fennin düsturlarından her biri.
  • Fık: Hayızdan ve çocuktan kesilmiş kadın.

kakül

  • (Kâgül) Alnın üzerine sarkıtılan kısa kesilmiş saç. (Farsça)

karine / karîne

  • Bilinmeyen bir şeyin anlaşılmasına yarayan ip ucu. Anlaşılması zor olan hususun hak ve hakikatına dâir cüz'i delil olan şey. İşaret.
  • Bilinmeyen bir şeyin anlaşılmasına yarayan ipucu, işaret.
  • Karışık bir iş veya meselenin anlaşılmasına yarayan hal, ipucu.

karine-i mania / karine-i mânia

  • Bir kelimenin asıl mânâda anlaşılmasına engel olan nokta ki, o sözün mecaz mânâda kullanıldığını gösterir.

karine-i mecaz

  • Mecaza ait işaret; bir sözün asıl mânâsının anlaşılmasına engel teşkil eden işaret.

kasil / kasîl

  • Hayvanlara vermek için vaktinden evvel biçilen yeşil ot.
  • Kesilmiş nesne.

kaste / kâste

  • Eksik, noksan, eksilmiş, azalmış. (Farsça)

kat' / قطع

  • Kesme. (Arapça)
  • Kesilme. (Arapça)

kat'-ı hayat / kat'-ı hayât

  • Hayatın kesilmesi. Ölüm, mevt.

katile

  • Su silmede kullanılan bez parçası.

kemal-i metanet

  • Tam sağlamlıkla, sarsılmadan.

kemal-i sadakat / kemâl-i sadakat

  • Tam ve mükemmel bağlılık; sağlam ve sarsılmaz kalbî bağlılık.

kende

  • Hendek, çukur. (Farsça)
  • Biçilmiş, kesilmiş. (Farsça)
  • Kokmuş, ağır kokulu. (Farsça)

kende-haye / kende-hâye

  • "Hayası kesilmiş: Hadım ağası. (Farsça)

kernafe

  • (Çoğulu: Kürnüf) Dibinden kesilmiş olan hurma ağacının budakları.

keşf

  • Açmak, gizli bir şeyi bulmak, ortaya çıkarmak. Bir şeyin üzerindeki kapalılığı kaldırmak.
  • Evliyânın, his ve akılla anlaşılmayan şeyleri, kalbine gelen ilhâm yoluyla bilmesi.

kıst-el yevm

  • Bir aylık maaşın bir güne isâbet eden miktârı.
  • Çalışılmayan günler için kesilen para.

klasik / klâsik

  • Zamanın değerini yitirmeyen, sanatta kuralcı, alışılmış.

kramp

  • Adalenin kasılması. (Fransızca)

kur'ani müşkilat / kur'ânî müşkilât

  • Kur'ân-ı Kerimde anlaşılması zor olan yerler.

küştar

  • Kesilmiş veya kurban edilmiş koyun. (Farsça)
  • Et. (Farsça)

kusur

  • Noksanlık. Eksiklik. Noksan ve âcizlik. İhmal. Tedbirsizlik.
  • Cem' olmalar.
  • Pahalanmak.
  • Eksilmek.
  • Şiddetli olan şeyin yavaşlayıp sâkin olması.
  • Bereketlenmek.
  • İmtina', âciz olmak.
  • Bir hesabın üstü. Artan kısım.
  • (Tekili: Kasr) Kası

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kuta'

  • Düş yormak, rüya tâbir etme.
  • Su kesilmek.
  • Başka yere gitmek.

kuvve-i müdrike

  • İdrak kuvveti. Beş duygunun, hissin zihinde duyulması, anlaşılması.

lahh

  • Ulaşmak, varmak.
  • Yağmuru kesilmeyen bulut.

laşe / lâşe

  • Leş. Kendiliğinden ölmüş veya İslâmiyet'in emrine uygun olmayarak kesilmiş veya öldürülmüş hayvan ve böyle hayvanın eti.

layenkatı / lâyenkatı

  • Kesilmeksizin, aralıksız.

layenkatı' / lâyenkatı'

  • Aralıksız. Kesilmeksizin.

layetezelzel / lâyetezelzel

  • Sarsılmaz. Tezelzül etmez. (Tahkikî iman sâhibleri, lâyetezelzel bir itikada sâhibdirler.)
  • Sarsılmaz.
  • Sarsılmaz.

layetezelzül / lâyetezelzül / لا یتزلزل

  • Sarsılmaz. (Arapça)

layu'kal / lâyu'kal

  • Anlaşılmaz, akıl ermez. Akıl ile idrak olunmaz.

layüfhem / lâyüfhem

  • Anlaşılmaz. Fehmedilmez.

leş

  • Kendiliğinden ölen veya Besmelesiz kesilen veya kesilmeyip de başka sûretle öldürülen veya Ehl-i kitâb olmayan kâfir ve mürtedlerin kestikleri yenmesi haram hayvanlar. Ölmüş hayvan.

ma'kusen mütenasib

  • Mat: Tersine olan müvâzene. Yâni, birbirine nisbet edilen iki şeyden, biri çoğaldığı oranda diğerinin eksilmesi veya birinin azaldığı nisbetinde diğerinin çoğalması. Ters orantılı.

maarif-i gàmıza

  • Anlaşılması güç olan bilgiler.

mahdu'

  • Hileye aldanmış olan. Kandırılmış kimse.
  • Boyun damarı kesilmiş kişi.

mahdud

  • Dikeni kesilmiş ağaç.

mahşub

  • Kesilmeye elverişli olmadan kesilen ağaç.

mahvetme

  • Silme.

mahya

  • Ramazanlarda, kandillerde veya bayramlarda çifte minâreli olan camilerde iki minare arasına gerilen ipe asılmak suretiyle ışıklarla yazılan yazı veya yapılan resim.
  • Dam çatısında iki eğik sathın birleştiği çizgi ve buradaki aralığı kapatmak için kullanılan uzunca, oluk biçiminde kire

makid

  • Kesilmeyen ve daimi olan.

maklum

  • Yontulmuş ve kesilmiş olan.

maksur

  • (Kasr. dan) Kasrolunmuş, kısaltılmış, kasılmış, alıkonulmuş.
  • Mahbus.
  • Kasrolunmuş nesne.
  • Gelinin üzerine tutulan duvak.
  • Gr: Bir kısım arapça kelimelerin sonunda yâ şeklinde yazılan, fakat elif gibi okunan harf. ( : Dâ'vâ) kelimesinde olduğu gibi. Buna, "Elif-i

maksus

  • Kesilmiş, kırpılmış.

maksuv

  • Kulağının ucu kesilmiş deve veya koyun.

maktu / maktû / مقطوع

  • Kesilmiş, kesik. (Arapça)
  • Pazarlık yapılmaz. (Arapça)

maktu'

  • (Maktua) (Çoğulu: Makati') Kesilmiş, kat olunmuş.
  • Pazarlıksız, değeri ve pahası biçilmiş.
  • Götürü.

malum / malûm / معلوم

  • Bilinen. (Arapça)
  • Malûm olmak: Anlaşılmak, bilinmek. (Arapça)

mamul / mamûl / معمول

  • Yapılmış, imal edilmiş. (Arapça)
  • Alışılmış. (Arapça)

mamulün fevkinde / mamûlün fevkinde

  • Alışılmışın ötesinde.

mana mertebeleri

  • Kur'an-ı Kerim'deki âyetlerin anlaşılmasında bilinen muhtelif ma'nâlar. Zâhirî, bâtınî, sarihî, harfî, ismî, işarî, remzî, mecazî, mefhumî, riyazî mânâlar gibi.

manevi tefsir / mânevî tefsir

  • Kur'ân-ı Kerimin işaret ettiği hakikatleri asrın ilmî gelişmeleri ışığında ortaya koyarak, iman hakikatlerini güçlü ve sarsılmaz delillerle açıklayan, yorumlayan eser.

maslub

  • Salbolmuş, asılmış. Asılarak idam edilmiş.

masluben

  • Asılarak, asılmış olduğu hâlde. Asılma suretiyle.

matbu / matbû

  • Basılmış, basılan.
  • Tâbedilmiş, basılmış.
  • Basılmış.

matbu' / matbû' / مَطْبُوعْ

  • Tabolunmuş, basılmış.
  • Hoş, latif, makbul.
  • Tab' olunmuş. basılmış, kitap veya gazete haline gelmiş. Basılıp matbaadan çıkmış olan.
  • Basılmış.

matbuat / matbûât / مَطْبُوعَاتْ

  • Matbaada basılmış şeyler.
  • Tab' edilmiş neşriyat. Basılmış şeyler. (Kitap ve gazeteler gibi)
  • Basılmış şeyler.

mazhar buyurulma

  • Erişilme, nail olunma.

mazhar buyurulmak

  • Nail olunmak, erişilmek.

mazrub

  • (Zarb. dan) Zarbolunmuş. Çarpılmış. Dövülmüş.
  • Basılmış, damgalanmış.
  • Mat: Çarpılan.

me'luf / me'lûf

  • Alışılmış, ülfet edilmiş.
  • Alışılmış. Ünsiyyet edilmiş.
  • Alışık. Huy edinmiş.
  • Ülfet edilmiş, alışılmış.

me'nus / me'nûs / مَأْنُوسْ

  • Alışılmış. Alışık. Ünsiyet edilmiş.
  • Beğenilmiş. Mergub.
  • Alışılmış.

me'nusiyet

  • Alışılmış olma. Alışılma. Ünsiyet edilmiş olma.

me'sur / me'sûr

  • Esir edilmiş, tutsak, yolu kesilmiş. Dinî geleneklere uygun olan, rivayete dayanan.

mebsuten mütenasib

  • Birbirlerine nisbetli olan iki şeyden birinin artmasıyla, diğerinin de aynı nisbetle artması; veya eksilmesiyle diğerinin de eksilmesidir. Doğru orantılı.

mebtut

  • Kesilmiş ve ayrılmış.

mecbub

  • Hayası ve zekeri kesilmiş.

mecdud

  • Rızkı bol, nasibli, bahtiyar.
  • Kesilmiş, maktu.

mecidiye

  • Sultan Abdülmecid zamanında 1840'da basılmış 20 kuruş değerinde gümüş para.

meczuz

  • Kesilmiş, münkatı'.

medruk

  • Anlaşılmış, derk olunmuş.

mefhum / مفهوم

  • Anlaşılmış.
  • Sözden çıkarılan mânâ, kavram.
  • Kavram. (Arapça)
  • Mefhûm olmak: Anlaşılmak. (Arapça)

meftum

  • Sütten ve memeden kesilmiş çocuk.

mekfuf

  • Kulplarından sıkıca bağlanıp heybe gibi asılmış.
  • Kilitlenmiş.
  • Heybe.
  • Dürülmüş, toplanmış.
  • Men olunmuş. Yasak edilmiş.

melekat / melekât

  • (Tekili: Meleke) Melekeler. Tecrübe neticesi elde edilen alışılmış bilgiler. İsti'datlar.

meluf / melûf

  • Alışılmış.

mêluf / mêlûf

  • Alışılmış.

memnun

  • (Minnet. den) Hoşnud. Razı. Minnet altında bulunan. İyiliğe nâil kılınmış. Çok muteber olan şey. Çok beğenilen. Ölçülü ve hesaplı olan.
  • Kesilmiş.

meni' / menî' / منيع

  • Aşılmaz, sarp, geçit vermez. (Arapça)

mensik

  • (Çoğulu: Menâsik) İbadet edecek yer.
  • Kurban kesilecek yer.
  • Kesilmiş kurban.

mênus / mênûs

  • Alışılmış.

menus / مأنوس

  • Alışılmış. (Arapça)
  • Alışkın. (Arapça)

merd

  • Misvak ağacının yemişi.
  • Emmek.
  • Silmek. Mesh etmek.

mesele-i gàmıza

  • Anlaşılması zor mesele.

mesh / مسخ

  • El sürme.
  • Silme.
  • Abdest alırken başı ıslâk temiz el ile sığamak.
  • Taramak.
  • Silme, sığama.
  • Bir şeyi el ile sığama.
  • Abdest alırken ıslak eti başın dörtte birine sürme, mest üzerine sürme.
  • El sürme, silme.
  • Silme, sıvama. (Arapça)
  • Meshetmek: Silmek, sıvamak. (Arapça)

meskukat / meskûkât

  • Belli ağırlıkta basılmış olan altın ve gümüş paralar.

meskun / meskûn / مسكون

  • Yerleşilmiş, iskan edilmiş. (Arapça)

meşş

  • Elini bez ile silmek.
  • Bir şeyi aldıktan sonra yine almak.
  • Davarın sütünü sağıp bazısını koymak.

meyte

  • Ölmüş veya besmelesiz kesilen yâhut kesilmeyip başka sûretle öldürülen hayvan.

mikat

  • Bağırdak ipi, (oğlancıkları beşikte onunla bağlarlar.)
  • Kesilme ânında koyunun ayağını bağladıkları ip.

mimha

  • Meni silmeye mahsus bez parçası.

minşefe

  • Sünger, bez gibi su silmeğe mahsus nesne.

misvak / misvâk

  • Bir karış büyüklüğünde kesilmiş, dişleri temizlemek için kullanılan ve Erak denilen ağaçtan veya zeytin dalından yapılan ağaç fırça.

mu'amma / mu'ammâ

  • Gizli, örtülü, anlaşılmaz veya anlaşılması güç şey.
  • Edebiyâtta bir ad sorulacak şekilde düzenlenmiş manzûm bilmece.

mu'tad / mu'tâd / معتاد

  • Âdet olunmuş, alışılmış.
  • Âdet. Âdet edilen iş. İtiyad edilen. Alışılmış olan.
  • Alışılmış. (Arapça)

mu'tade / mu'tâde / معتاده

  • Alışılmış. (Arapça)

mu'tadi / mu'tadî

  • (Mu'tâdiye) Alışılmış. Her zamanki.

muadele

  • Müsâvilik, eşitlik. İki şey arasında mikdarca, vasıfca beraberlik.
  • Karşılıklı anlayış.
  • Adâlet.
  • Mc: Anlaşılmaz iş. Muammâ.

muamma / muammâ / مُعَمَّا

  • (Amâ. dan) Anlaşılmaz iş. Karışık şey. Bilinmeyen hâl.
  • Bilmece, anlaşılmaz ve karışık iş.
  • Anlaşılması ve çözülmesi güç şey.
  • Anlaşılması zor şey.

muamma-alud / muammâ-âlûd

  • Anlaşılması zor ve karışık.

muamma-yı hilkat / muammâ-yı hilkat / مُعَمَّايِ خِلْقَتْ

  • Yaratılışın anlaşılması zor olan sırrı.

muamma-yı müşkilküşa / muammâ-yı müşkilküşâ

  • Anlaşılması zor mesele.

muamma-yı tılsım / muammâ-yı tılsım

  • Anlaşılması zor sır; gizli mânâlar.

mübahese / مباحثه

  • Tartışma. (Arapça)
  • Mübahese olunmak: Tartışılmak. (Arapça)

müban

  • Ayrılmış ve kesilmiş.

mübareze / مبارزه

  • Uğraşı, mücadele. (Arapça)
  • Savaş. (Arapça)
  • Mübareze etmek: Mücadele etmek. (Arapça)
  • Mübaşeret olunmak: Girişilmek, işe başlanmak. (Arapça)

mübhem-ül meal / mübhem-ül meâl

  • Mânâsı ve meâli anlaşılmayan.

mübhemiyet

  • Belirsizlik, anlaşılmazlık.

mücedda'

  • Burnu ve kulağı kesilmiş.
  • Başı yanmış olan ot.

mücmel

  • Bir açıklayıcı tarafından, açıklanmadıkça mânâsı anlaşılmayan kapalı lafız (söz).

müderreb

  • Mutad olunmuş, alışılmış.

muglak

  • (Galak. den) Kapalı, kilitli.
  • Anlaşılmaz, çapraşık söz.

muğlak / muğlâk / مُغْلَقْ

  • Kapalı, anlaşılması zor.
  • Kapalı, anlaşılması zor.
  • Anlaşılması zor.

muğlakat

  • (Tekili: Muğlak) Kapalı ve anlaşılması zor olan şeyler.

muğlakiyyet

  • Muğlak olma hali. Anlaşılmazlık.

muhkemat-ı kur'aniyye

  • Mânası açık ve te'vile ihtiyacı olmayan âyetler. Başka bir mânaya ihtimali olmayıp sarih emir ve nehiyleri müştemil olan âyetler. Bu âyetler mensuh veya anlaşılmayan şekilde müteşabih ve muhtemel olmayıp muhkem ve mübeyyin olmakla aslâ te'vile muhtaç olmazlar. Bâzı şeylerin haram olması veya enbiya

mukatta'

  • Kesilmiş.
  • Parçalanmış.

mukattaa

  • Kesilmiş, kesik, ayrı.

mukattaat

  • (Tekili: Mukattaa) Kat' edilmiş, kesilmiş şeyler.
  • Kısaltmalar.
  • Çeşitli gazel ve kasidelerden seçilmiş beyitler.
  • Herbiri bir kelimeye delâlet eden harfler.

mukavver

  • Ziftle karışık veya ziftle kaplı.
  • Yuvarlak kesilmiş.

muktezi / muktezî

  • (Muktazî) Lüzumlu olduğu taayyün etmiş, anlaşılmış.
  • İktiza eden. Gerekli. Lâzım.

mülahat

  • Yakınlaşmak. Çekiştirmek.
  • Çocuğun, sütten kesilme vaktine yakınlaşması.
  • Niza ve husumet etmek.

mullakat-ı seb'a

  • İslâm'dan önce Kâbe duvarına asılmış olan yedi kaside.

mümessel

  • Temsil edilmiş.
  • Benzetilmiş.
  • Tab olunmuş, basılmış.

mümsiha

  • Hattatların, kalemin mürekkebini silmekte kullandıkları bez.

münakkah

  • (Nakh. dan) En iyileri seçilmiş. Müntehab, güzide.
  • Soyulmuş, temizlenmiş, ayıklanmış.
  • İdâre gayesiyle fazlası kesilmiş masraf.

münfasım

  • Kesilmiş.

munis / mûnis / مونس / مُونِسْ

  • Alışılmış. Ehlileşmiş. Cana yakın. Sevimli. Ünsiyyet edilmiş.
  • Alışılmış, evcil, sevimli.
  • Cana yakın, alışılmış. (Arapça)
  • Alışılmış.

münkarız

  • Kesilmiş.

münkatı'

  • (Kat'. dan) İnkıta eden, kesilmiş, kesilen. Aralıklı ve son bulan.
  • Arada bağ kalmıyan, ayrılmış.
  • Herkesten ayrılıp bir kişiye bağlı kalan.

münkazi

  • (Münkaziye) (Kazâ. dan) Bitmiş, tükenmiş, sona ermiş, ardı kesilmiş.

muntabı'

  • (Tab. dan) Yaradılışdan olan, fıtraten.
  • Basılmış, tab' edilmiş, damgalanmış.
  • Hoş görülen, güzel.

münteşir

  • Açılmış, yayılmış, dağılmış, neşredilmiş, basılmış.
  • Duyulmuş, etrafa yayılmış.

mür'ab

  • Kesilmiş, parça parça olmuş.

murdar / murdâr

  • Pis. Kirli. Mülevves. Temiz olmayan. (Farsça)
  • İslâmiyetin gösterdiği kaidelere uygun olmıyarak kesilmiş hayvan. (Farsça)
  • Kendiliğinden ölmüş veya kasten besmelesiz kesilmiş olan hayvan, leş ve domuz eti gibi kendileri kat'î yâni kesin ve açık delîl ile haram olan şey.

müsagsag

  • Konuştuğu zaman dişleri ağzından hareket edip ızdırap çektiğinden sözü anlaşılmayan kimse.

müşahhas

  • Nev'i, cinsi anlaşılmış.
  • Şahıs haline girmiş, şahsiyeti belli olmuş. Şahıslanmış, teşhis edilmiş.

müşevveş

  • Karmakarışık, anlaşılmaz, düzensiz.

müşevviş

  • Karıştıran, anlaşılmaz ve içinden çıkılmaz hâle koyan.

müşkil

  • (Müşkile) Zorluk, güçlük, zor olan iş. Çetinlik.
  • Edb: Mânasının derinliği veya edebi bir san'atla ifade edilmiş olmasından dolayı teemmül ve tefekkürsüz anlaşılmayacak derecede hafî olan lâfızdır. Mânaca nass'ın mukabilidir.

müşkilat-ı kur'aniyye / müşkilât-ı kur'âniyye

  • Anlaşılması bir hayli güç olan Kur'ân-ı Kerîmin bazı âyetleri.

müstagreb

  • (Garabet. den) Garip ve tuhaf görülmüş, şaşılmış.

mustalah

  • Istılahlı. Garib ve az kullanılır kelime ve terimlerle dolu olup pek anlaşılmayan.

müste'nis

  • Ünsiyet peyda etmiş olan, alışık. Alışılmak istenen.

müsteban / müstebân

  • Müstebân olmak: Anlaşılmak.

müstedrek

  • İdrak edilmek, anlaşılmak istenen şey.
  • Arabçada bir vezin.

müstenbat

  • İstinbat olunmuş, zımnen anlaşılmış.

müşterekün fih / müşterekün fîh

  • Kendisi üzerinde birleşilmiş olan.

mutad / mûtad

  • Âdet olunmuş, alışılmış.
  • Alışılmış, adet.

müteavvid

  • Alışılmış, âdet edinen.

mütekavvem

  • Biçilmiş, kesilmiş. Toplanmış.

mütelahime

  • Deri ile birlikte epeyce de et kesilmiş olan yara.

mütercim

  • Tercüme eden, bir dilden başka dile çeviren.
  • Anlatan, anlaşılmayan bir mânayı açıklayan.

müteşabihat / müteşâbihât

  • Kur'ân ve hadîste temsil ve benzetmelerle açıklanan, anlaşılması zor, çok yüksek hakikatler.

müteşabihat-ı kur'aniyye / müteşabihat-ı kur'âniyye

  • Kur'ân'da temsil ve benzetmelerle açıklanan, anlaşılması zor olan yüksek hakikatler.

mütesallip

  • Sarsılmaz seviyede birşeye (dine) bağlanan kimse.

müteşevviş

  • (Teşevvüş. den) Karışık, karmakarışık, anlaşılmaz, içinden çıkılmaz.

mütetabi-ul vürud

  • Ardı arkası kesilmiyen.

mütezelzil / متزلزل

  • Sarsılan. (Arapça)
  • Mütezelzil olmak: (Arapça)
  • Sarsılmak. (Arapça)
  • Bozulmak. (Arapça)

mütezelzile

  • Sarsılmış.

müttefekun aleyh

  • Üzerinde birleşilmiş.

müvezza'

  • Taksim olunmuş, paylaşılmış.

müzekka

  • Temizlenmiş, pâk edilmiş, ıslah edilmiş.
  • Zekâtı verilmiş.
  • Allah'ın adı anılarak kesilmiş hayvan.

na-matbu

  • Basılmamış, tab edilmemiş yazı. (Farsça)

na-mefhum

  • Anlamsız, mânasız, anlaşılmaz. (Farsça)

nahir

  • (Nahr. dan) Kesilmiş, boğazlanmış.

nakdeyn

  • Basılmış para hâlindeki altın ve gümüş.

nakıs temizlik / nâkıs temizlik

  • Kadının âdetinin kesilmesinden sonra on beş gün devâm etmeyen veya âdet müddeti içinde kan görmediği günler.

namefhum / nâmefhûm / نامفهوم

  • Anlaşılmaz. (Farsça - Arapça)

nass

  • Kesin, tartışılmaz olan, âyet ve hadîs.

nekbe

  • (Çoğulu: Nekebât) şiddet, meşakkat.
  • Bir şeyin kesilmesiyle olan cerahat.

nevbüride

  • Yeni koparılmış, yeni kesilmiş. (Farsça)

nevs

  • Asılmış olan bir şeyin hareket etmesi, sallanması. Hareket etme. Deprenme.

nimbismil

  • İyice boğazlanmayıp yarı kesilmiş olan. (Farsça)

nimküşte

  • Yarı öldürülmüş, yarı kesilmiş olan. (Farsça)

noksan

  • (Nuksan) Eksik, kusurlu, nâkıs.
  • Eksiklik, azlık. Eksilme, azalma.
  • Yokluk.

nuksan

  • Eksilmek, noksanlaşmak.

nükte

  • İnce mânalı söz, idraki ve anlaşılması nezâket ve zarifliğe dayanan nazik husus. İbarenin asıl mânasından başka olan nazik ve lâtif mânâ, dikkatle anlaşılabilen ince mânâ.
  • Yere ağaçla vurup eser bırakmak.

nukud / nukûd

  • Basılmış altın ve gümüş paralar. Müfredi (tekili) Nakddır.

pala

  • Yedek at. (Farsça)
  • Asılmış, asılı. (Farsça)
  • Süzgeç. (Farsça)

para

  • Alış-veriş aracı olarak kullanılan, biriktirme ve tasarruf etmeye yarayan, çeşitli mâdenlerden veya kağıttan îmâl edilmiş değer ölçüsü. Belli ağırlıkta basılmış olan altın ve gümüş paralara sikke veya meskûkât, altın paralara dînâr, gümüş paralara dirhem denir.

ra's

  • Yorulduğunda yab yab yürümek.
  • Birşeyi silmek.

recc

  • Deprendirmek. Sarsılmak. Gidip gelmek.

recefan

  • Şiddetle sarsılma, sallanma.
  • Şiddetle gürüldeme. Şiddetli ıztırab, büyük acı.

recf

  • Şiddetle sarsmak veya sarsılmak.

recrece

  • Sarsılma, titreme, sallanma.

reku'

  • Sâkin olmak.
  • Kesilme.

ru'b

  • Korku, havf. Korkudan dolayı iş ve hareketten kesilmek. Korkutmak.
  • Kesmek.
  • Sihir, büyü, efsun.

rü'yet-i hilal / rü'yet-i hilâl

  • Hilâl (yeni ayın) görülmesi. Kamerî ayların başında ve sonunda hilâlin görülerek ayın başının ve sonunun anlaşılması.

rumuz-u şathiyat / rumûz-u şathiyât / رُمُوزُ شَطْحِيَاتْ

  • Evliyanın bazı garib ve anlaşılmaz sözlerindeki ince işaretler.

sabiyye

  • Büluğa ermemiş veya memeden kesilmemiş kız çocuk.

sahik

  • Uzak.
  • Müretteb olan söz.
  • Hemen anlaşılmaz derece.
  • Çok karışık ve anlaşılmaz söz.

şakn

  • Eksilmek, noksanlaşmak.

şakul

  • (Çekül) Geo: Bir yerin umumi hattını tâyin için kullanılan âlete denir. Bir ağır cismi ip ile yüksekten sarkıtmakla bir duvarın ne derece yatık, eğri veya doğru olduğu anlaşılması gibi.

samediyet

  • Allah'ın (C.C.) hiç bir şeye muhtaç olmadığı gibi hazinesinden hiçbir şey eksilmemesi ve kudretine de hiç bir şey ağır gelmemesi.

sarim

  • Kesilmiş.
  • Biçilmiş ekin, döğülmemiş harman.

sedd-i rasin-i istinad / sedd-i rasîn-i istinad

  • Dayanılacak çok sağlam ve sarsılmaz sed, engel.

sedd-i sedid

  • Aşılmaz sağlam engel.

sekine

  • Sükûn ve itmi'nan, temkin. Nefisteki telâşın kesilmesi ile hâsıl olan kalb huzuru ve sükûneti.
  • Telâş ve hafifliğin zıddıdır.
  • Kalb rahatlığı, kalb kuvveti veren çok mühim bir duânın ismi. (Bu, Sekine isimli duâ, Hazret-i Ali Radıyallâhü Anh gibi evliyânın bildiği ve içerisinde

sekinet

  • Sükun ve imtinan. Temkin. Nefisteki telaşın kesilmesi ile hasıl olan kalp huzuru ve sükuneti.
  • Sükûn ve itmi'nan, temkin. Nefisteki telâşın kesilmesi ile hâsıl olan kalb huzuru ve sükûneti.
  • Telâş ve hafifliğin zıddıdır.
  • Kalb rahatlığı, kalb kuvveti veren çok mühim bir duânın ismi. (Bu, Sekine isimli duâ, Hazret-i Ali Radıyallâhü Anh gibi evliyânın bildiği ve içerisinde

sekte / سكته

  • Susmak, kesilme, ara verme, bozulma.
  • Durma, kısılma.
  • Kanın birdenbire durması.
  • Bir işin görülmesinde kesiklik, durgunluk hâsıl olmak.
  • Tecvidde: Kıraat esnasında nefes almadan sesi kesmeğe denir.
  • Durma. (Arapça)
  • Kesilme. (Arapça)
  • Sekte vermek: Durgunluk vermek, sekteye uğratmak. (Arapça)

selb

  • Kapma, alma, silme, kaldırma, red.

şerh

  • Açma, genişletme.
  • Açıklama. Anlaşılanı anlatma. Bir yazı veya konuşmayı kolay anlaşılması için izah etme, tafsil etme.
  • Bir şeyi dilim dilim kesme.
  • Bollaştırma.
  • Bir müşkil ve mübhem makaleyi açıklama, keşif ve izhar etme.
  • Açıklanmış yazı, risale.

şetibe

  • Uzununa kesilmiş olan sahtiyan parçası.

şezebe

  • (Çoğulu: Şüzub ) Ağacın çeşitli budaklarından budanıp kesilmiş olan.

sikke

  • Damga. Nereye ve kime ait olduğunun bilinmesi için konulan işaret, mühür. Umumi damga.
  • Dirhem.
  • Para üstüne vurulan damga.
  • Düz, doğru yol.
  • Mevlevilerin keçe külâhlarının ismi.
  • Basılmış madeni para.
  • Basılmış madeni para.

sikkenin darbı

  • Damganın vurulması, mührün basılması.

sinn-i iyas

  • (Sinn-i ye's) Kadınların "âdet görmekten" kesildiği yaş. En çok 55 yaşına kadar veya daha evvel âdet görmekten kesilmesi zamanı ki; bundan sonra çocukları olmaz. Böyle bir kadına âyis denir.

sırr-ı gàmız

  • Anlaşılması zor sır.

sırr-ı gamız / sırr-ı gâmız

  • Anlaşılması zor mesele.

su'n

  • (Çoğulu: Seâne) Yarısı kesilmiş kırba.

sükun / sükûn

  • Durgunluk. Sâkin olmak. Hareketsizlik.
  • Dinmek, kesilmek.
  • Gr: Bir harfin (a,e,i,o) okunmayıp yalnız ses vermesi, harfin harekesiz olarak kendi sesi ile okunması.
  • Durgunluk, hareketsizlik. Durmak, kesilmek.

sünnet olmak

  • Çocuğun sünnet derisinin çepeçevre kesilmesi. Hitân.

sürr

  • Yeni doğmuş çocuğun kesilmiş göbeği.

ta'kid

  • Edb: İbareyi veya cümleyi anlaşılmaz şekle koyma.
  • Düğümlenme, düğümleme.

ta'lik / ta'lîk / تعليق

  • Askıya alma. erteleme. (Arapça)
  • Ta'lîk edilmek: Asılmak, iliştirilmek, tutturulmak. (Arapça)

ta'vizen

  • Karşılık olarak, karşılık alınmak suretiyle. Gelecekte gelirinden kesilmek şartıyla.

taakkud

  • (Ukde. den) Bağlanma. Düğümlenme. Anlaşılmaz hâle gelme.

tab edilme

  • Basılma.

tab' / طبع

  • Huy. (Arapça)
  • Basım, baskı. (Arapça)
  • Tab' edilmek: Basılmak. (Arapça)
  • Tab' etmek: Basmak. (Arapça)
  • Tab' olunmak: Basılmak. (Arapça)

tab'a

  • Bir kere basılma.

tabedilme

  • Matbaada basılma.

tafazzu'

  • Kesilmek.

tagamgum

  • Anlaşılmaz söz.

tahaccür

  • Taşlaşmak. Taş kesilmek. Donup kalmak.

tahaccürat

  • (Tekili: Tahaccür) Taşlaşmalar, taş kesilmeler.

tahavvu'

  • Eksilmek, noksanlaşmak.

tahavvün

  • Eksilmek.
  • Ziyafet vermek.
  • Söz vermek, ahdetmek.

takallüs / تقلص

  • Kasılma. Bir şeyin büzülüp gerilmesi. Bir uzvun çekilip toplanması. Kıvrılma.
  • Kasılma, çekilme.
  • Kasılma.
  • Kasılma. (Arapça)
  • Takallüs etmek: Kasılmak. (Arapça)

takatu'

  • Kesilmek. Kesişmek.

takazzub

  • Kesilmek.

taklil / taklîl / تقليل

  • Azaltma, kısma. (Arapça)
  • Azaltılma, kısılma. (Arapça)

takti'

  • Kesme. Kesilme. Parça parça etme. Parçalara bölme.

takti-i huruf / taktî-i huruf

  • Harflerin bölünmesi, kesilmesi; harflere bölme.

talan

  • Çapul, yağma. (Farsça)
  • Birisinin malının, herkes tarafından kapışılması. (Farsça)

talik edilmiş / tâlik edilmiş

  • Asılmış.

tams

  • Örtme, söndürme, silme.

tamsetmek

  • Belirsiz kılma, silme.

tasarrum

  • Cesaretlenme, yiğitlenme.
  • Kesilmek.

tasavvuf

  • Ahlâk ve kalb ilmi. Kalbi kötü huylardan temizleyip, iyi huylarla doldurmak. Kalbde îmânın vicdânileşmesi, yâni Ehl-i sünnet îtikâdının kalbde sağlamlaşması ve şüphe getirici te'sirlerle sarsılmaması, nefs-i emmâreden doğan tenbelliklerin ve sıkıntıl arın giderilip, ibâdetlerde kolaylık ve lezzet hâ

tayy / طى

  • Geçip gitme. (Arapça)
  • Katlama, dürme. (Arapça)
  • Silme. (Arapça)
  • Yok etme. (Arapça)

tayyetmek

  • Silmek. Kaldırmak.
  • Mc: Uzun zaman veya mesafeyi az zamanda geçip aşmak.

taze

  • Yeni kesilmiş, bayatlamamış, taravetli, buruşmamış. (Farsça)
  • Yeni duyulan, henüz ortaya çıkan. (Farsça)
  • Kuru olmayan, yeşil. (Farsça)
  • Genç, körpe. (Farsça)

teamül / teâmül

  • Alışılmış biçim.

teayyün

  • Bellibaşlı olmak.
  • Meydana çıkmak. Görünmek. Belirmek.
  • Anlaşılma. Zâhir ve âşikâr olma.

tebelbül-ü elsine

  • Dillerin karmakarışık olup anlaşılmaz hale gelmesi.

tebeyyün / تبين

  • Belli olmak, açığa çıkmak, görülüp anlaşılmak.
  • Belli olmak. Sabit olmak. Görünüp anlaşılmak.
  • Ortaya çıkma, anlaşılma. (Arapça)
  • Tebeyyün etmek: Ortaya çıkmak, anlaşılmak. (Arapça)

tecerrüm

  • Gitmek.
  • Etmediği günahı ettim demek.
  • Eksilmek.

tefassum

  • Kırılma. Kesilme.

tefessuh

  • Fasih olma. Anlaşılması kolay olma.

tefhim / tefhîm

  • Anlaşılmasını sağlama.

tehacür

  • Birbirinden ayrılmak.
  • Kesilmek.

tehessüm

  • Kesilmek.

tekalkul

  • Deprenme, hareketlenme, sarsılma.

tekallüs

  • Kasılma.

telif-i müşevveş

  • Karışık ve anlaşılması zor olan bir kitap.

temendül

  • Elini mendil ile silmek.

tenakkus

  • Eksilmek.

tenakus / tenâkus / تناقص

  • Noksanlaşmak. Azalmak. Eksilmek.
  • Eksilme, azalma, noksanlaşma.
  • Eksilme.
  • Eksilme, azalma. (Arapça)
  • Tenâkus etmek: Eksilmek, azalmak. (Arapça)

tenakusat / tenakusât

  • (Tekili: Tenakus) Eksilmeler, azalmalar.

tengiz

  • Zindeliği sarsılma, zindeliğini sarsma.

tenzih / tenzîh

  • Suç ve noksanlıktan uzak saymak. Cenab-ı Hakk'ı (C.C.) her çeşit kusur, noksan, şerik gibi hallerden uzak bilip söylemek.
  • Kabahati yok olduğu anlaşılmak ve onu ifade etmek.
  • Suç ve noksanlıktan uzak saymak.
  • Kabahatsiz olduğu anlaşılmak ve onu ifade etmek.

terkin

  • Boyama, yazma.
  • Bozulma, bozma. Çizme, silme.

terkin-i kayd

  • Kaydını silme, defterden çıkarma.

teşennüc / تشنج

  • (Şenc. den) (Çoğulu: Teşennücât) Buruşuk olma, buruşma.
  • Adalelerin gerilip büzülmesi, kasılması.
  • Korkmak.
  • Titremek.
  • Kasılma, spazm. (Arapça)

teve'ur

  • Bir şeyin güçlenerek halli ve yenilmesi müşkil olması.
  • Bir hususta çetin zorlukla karşılaşmak.
  • Konuşanın çapraşık söylemesinden ve anlaşılmadığından dolayı, dinleyenin hayrette kalması.

tevezzül

  • Kesilmek.

tezelzül / تزلزل / تَزَلْزُلْ

  • Sarsıntı.
  • Sarsılma, deprenme.
  • Sarsılma.
  • Sarsılma, sarsıntı. (Arapça)
  • Sarsılma.

tezelzül etme

  • Sarsılma.

tılsım / طِلْسِمْ

  • Anlaşılması zor şey.

tılsım-ı kainat / tılsım-ı kâinat

  • Kâinatın tılsımı, kâinattaki anlaşılması zor olup herkesin yalnız kendi akliyle bilemeyeceği gizli ve ince hakikatlar.

tılsım-ı muğlak / tılsım-ı muğlâk / طِلْسِمِ مُغْلَقْ

  • Anlaşılması zor, kapalı gizli şey.
  • Açılması müşkül olan tılsım, kapalı ve gizli haber.
  • Anlaşılması zor sır, gizem.
  • Anlaşılması zor kapalı şey.

tılsım-ı muğlak-ı alem / tılsım-ı muğlâk-ı âlem / tılsım-ı muğlak-ı âlem / طِلْسِمِ مُغْلَقِ عَالَمْ

  • Kâinattaki anlaşılması zor sır.
  • Alemin anlaşılması zor ve kapalı sırrı.

tılsım-ı müşkilküşa / tılsım-ı müşkilküşâ

  • Açılması ve anlaşılması zor olan İlâhî gizli mânaları, hakikatları açan tılsım.

tılsım-ı müşkülküşa / tılsım-ı müşkülküşâ

  • Anlaşılması ve çözülmesi zor olan sır, gizem.

uhud-u tevhid

  • Tevhidin Uhud Dağı; sağlam ve sarsılmaz tevhid inancı için bir benzetme olarak kullanılmış.

vacib / vâcib

  • Kur'ân-ı kerîmde açık olmayarak bildirilmiş veya bir sahâbînin açıkça bildirmesi ile anlaşılmış olan emirler. Şâfiîlere göre vâcib denince farz anlaşılır.

vahdaniyet

  • Birlik, infirad. Benzeri olmamak. Artmaktan, ayrılmaktan, eksilmekten beri ve münezzeh olmak gibi mânaları ifade eden Allah'ın bir sıfatıdır. Bu sıfatla muttasıf olana Vâhid denir ki; benzeri olmayan; tecezziden, tekessürden beri olan zât demektir.

vefra'

  • Eksilmeyip değişmeyen.
  • El dokunulmamış ve tam olarak yetişmiş ot.

vehm

  • (Vehim) Mübhem ve mânasız korku.
  • Belirsiz fikir ve düşünce.
  • Cüz'i mânaların anlaşılmasına yarayan bir idrak kuvveti.

vücud-u müteşabihat ve müşkilat / vücud-u müteşabihat ve müşkilât

  • Kur'ân'da müteşâbih ve müşkillerin bulunması (birbirleriyle benzerlik içinde birden fazla mânâya gelen ve anlaşılması zor olan kapalı ifadelerin bulunması).

yakin / yakîn

  • Şek ve şüpheden uzak olan; kesin.
  • Sağlam, sarsılmayan, şüphe ve tereddüt bulunmayan îtikâd, îmân.
  • Ölüm.

ye's

  • Emelinden kesilmek. Ümidsizlik. Nevmid olmak. Matlubunun hâsıl olmasına ümidini kesmek.

yeus

  • (Ye's. den) Ümitsiz, ümidi kesilmiş, me'yus.

zanni delil / zannî delil

  • Mânâsı açık anlaşılmayan âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler ile bir sahâbî tarafından bildirilen mânâsı açık hadîs-i şerîf.

zarar

  • Lüzumlu ve kıymetli bir şeyin eksilmesi veya kaybolması. Ziyan. Kayıp.

zebanzed

  • Ata sözü, darb-ı mesel. (Farsça)
  • Alışılmış, her zaman söylenen söz. (Farsça)

zebayıh / zebâyıh

  • Kesilecek kurbanlık hayvanlar. Kurban edilmiş, kurban olarak kesilmiş hayvanlar.

zebh / ذبح

  • Boğazlama. (Arapça)
  • Zebh edilmek: Boğazlanmak, kesilmek. (Arapça)
  • Zebh etmek: Boğazlamak, kesmek. (Arapça)

zebih / zebîh / ذبيح

  • Kesilmiş hayvan, boğazlanmış. (Arapça)

zefzefe

  • Titreme, sarsılma.

zelzal

  • (Zülzâl) Sarsıntı. Zelzele. Deprem. Sarsılma.

zelzele-i raksnüma / zelzele-i raksnümâ

  • Danseder gibi sarsılma.

zenna'

  • Sümüklü kadın.
  • Hayzı kesilmiş olmayan kadın.

zerm

  • Kesilmek.

zeyr

  • Eksilmek.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın