LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te seyler ifadesini içeren 1194 kelime bulundu...

(k.s.)

  • Kuddise sırruhu; ilâhî hikmetten öğrendiği şeyler pak ve mübarek olsun.

a'mar

  • (Tekili: Ömr) Ömürler, yaşayışlar.
  • Mes'ut hayat. Hoşa gidecek garib ve tuhaf şeyler.
  • Sinler, yaşlar.

a'raz / a'râz

  • Araz'lar; bir şeyin aslından olmayan şeyler; renk, koku gibi ilintiler.

a'yan

  • (Tekili: Ayn) Gözler.
  • Bir yerin ileri gelenleri.
  • Meclis âzaları. Senato âzaları.
  • Muayyen ve müşahhas olan şeyler.
  • Altınlar.
  • Kaymakam.

abek / âbek

  • Sulu, su dolu olan şeyler.
  • Çıban.
  • Civa. (Hg).

abesiyat

  • (Tekili: Abes) Faydasız ve boş şeyler.

acaib / acâib

  • (Tekili: Acib) Şaşırtacak ve hayret verici şeyler.
  • Şaşırtıcı ve garip şeyler.

acaibat

  • Normale zıt şeyler. Acâib şeyler.

adahik

  • (Tekili: Udhuke) Şakalar, gülünç şeyler.

adet / âdet

  • Bir şehir ve memleketteki insanların, yapageldikleri usûller, gelenekler, alışılmış şeyler. An'ane, örf.
  • Kitab, sünnet, icma' ve kıyasdan sonra ikinci derecedeki dînî delillerden biri. Dînin ve aklın beğendiği şeyler.

adet-i islam / âdet-i islâm

  • İslâm âdeti. Küfür alâmeti olmayan ve en az iki müslüman tarafından kullanılan âdetle ilgili şeyler.

adette bid'at / âdette bid'at

  • Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem ve dört halîfesi zamânında olmayıp, ibâdet etmek ve sevâb kazanmak niyyeti ve kasdı olmaksızın sonradan meydana çıkarılan şeyler.

adid

  • (Adide) Çok. Bir çok sayı. Çok şeyler. Müteaddid. Birinin dengi.

adiyat / âdiyat / âdiyât

  • (Tekili: Âdi) Her zaman meydana gelen hârikulâde ve birer mu'cize-i kudret olmakla beraber, insanlarca alışılmış olduğundan kuymeti bilinmeyen hâdiseler.
  • Kıymetsiz şeyler.
  • Alışılmış, olağan şeyler, günlük işler.
  • Her zaman olagelen alışılmış şeyler.

afak / âfâk

  • İnsanın dışı ve dışındaki şeyler. Ufk'un çokluk şeklidir.

afaki / âfâkî / اٰفَاق۪ي

  • İnsanın dışındaki şeyler.
  • Uzak memleketlerden hac ibâdetini yapmak için gelenler.
  • Hâriçteki lüzûmsuz şeyler.

agande

  • Sucuk, yastık, minder gibi zorla doldurulmuş olan şeyler. (Farsça)
  • Bir çeşit zehirli olan haşere, böcek. (Farsça)

aglak

  • (Tekili: Galak) Kilitler.
  • Kapalı, anlaşılmaz şeyler.

aglaz

  • (Galiz. den) kaba ve galiz şeyler.

agreb-ül garaib / agreb-ül garâib

  • Şaşılacak şeylerin en garibi.

agziye

  • (Tekili: Gıdâ) Yenilip içilecek şeyler. Gıdalar, besin maddeleri.

ahadid

  • Sopa ve kamçı gibi şeylerin vücudda bıraktığı izler.

ahavat

  • (Tekili: Uht) Kızkardeşler.
  • Benzer şeyler.

ahbar / ahbâr

  • Haberler. Haberin çokluk şekli.
  • Bir kavim, kabîle, şahıs, ülke, bölge, şehir veya bir hâdise hakkında nakledilen bilgiler.
  • Allahü teâlânın, Kur'ân-ı kerîmde, geçmişte olanlara, gelecekte ve âhirette olacaklara dâir bildirdiği şeyler.

ahd-i harici / ahd-i haricî

  • Daha önceden ismi bilinen kişilere veya şeylere işaret eden Lâm-ı tarif.

ahdas

  • (Tekili: Hades) Yeni hâdiseler, fena şeyler. Dertler, musibetler.
  • Gençler.

ahfiye

  • (Tekili: Hıfâ) Örtüler, perdeler, gizli şeyler.
  • Çiçeğin tomurcuğunu örten kabuk.

ahkam-ı fıkhiyye / ahkâm-ı fıkhiyye

  • Fıkıh ile ilgili hükümler. Bedenle yapılması ve sakınılması lazım gelen şeyler, emirler ve yasaklar.

ahlaf / ahlâf

  • Halefler; meslek, san'at, ilim gibi benzer şeylerde, sonra gelenler.

ahliya

  • (Tekili: Hali) Boş şeyler.

ahmal

  • (Tekili: Haml) Yükler.
  • Ağır şeyler. Eşya, ağırlık.

ahna

  • Çapraz ve birbirine zıt işler. Çarpık, eğri şeyler.

ajanda

  • Akılda tutulması icab eden şeyleri not etmeye yarayan, takvim şeklinde tanzim edilmiş defter.

akaid / akâid

  • Akîdeler. Akîde kelimesinin çoğulu. İslâm dîninde inanılacak şeyler, îmân bilgileri.

akik

  • Meşhur ve kıymetli, ekseriya kırmızı renkte olan ve yüzük gibi şeylere takılan taş.
  • Hicaz vilâyetinde bir vâdi.
  • Yolunu yaran gür su.

akl-ı sakim / akl-ı sakîm

  • Kısa görüşlü akıl. Düşündükleri şeylerde ve yaptıkları işlerde yanılan ve çok kere pişmanlığa sebeb olan akıl.

akliyat / akliyât

  • Aklın kapasitesine göre ele alınan meseleler, bilimsel şeyler.
  • Akıl alanına giren şeyler.

akliyyat

  • Müşahedeye ve tecrübeye girmeyen ve sadece akıl ile düşünülen şeyler ve hususlar. Nazarî meseleler.

aks

  • (Çoğulu: Ukus) Hilâf, muhâlif, zıd, ters.
  • Gölge gibi şeylerin bir yerde eser peydâ etmesi. Sesin veya ışık gibi şeylerin bir yere çarparak geri dönmesi.
  • Döndürmek.
  • Bir şeyin evvelini ahir ve âhirini evvel yapmak.
  • Devenin yularının ucunu ayağına bağlamak.
  • <

alay

  • (Ask.) 3-4 tabur piyade veya5 bölük süvari askerinden mürekkep kuvvet.
  • Debdebe ve gösterişle yapılan tören, geçit resmi.
  • Cemaat, topluluk, güruh, kalabalık, fevç.
  • Fazla miktar, muhtelif ve müteaddit kişiler veya şeyler.

alem / âlem

  • Allahü teâlâdan başka her şey, Allahü teâlânın yarattığı şeylerin hepsi, kâinât, varlıklar.

alem-i maneviyat / âlem-i mâneviyat

  • Mânevi âleme ait olan şeyler.

aliyat / âlîyat

  • Yüce şeyler.

allam-ul-guyub / allâm-ul-guyûb

  • Gâibleri (görünmeyen ve bilinmeyen gizli şeyleri) çok iyi bilen mânâsına, Allahü teâlânın isimlerinden.

amortisör

  • Otomobillerde veya diğer makinelerde sarsıntı, gürültü gibi şeyleri hafifletmeğe yarayan tertibat. (Fransızca)

armador

  • İtl. Direk, seren, ip ve yelken gibi şeylerle gemiyi donatan usta.

asagir

  • (Tekili: Asgar) Şeref ve itibar bakımından küçük olanlar. Çok küçük şeyler.

asare

  • Anber ve misk gibi şeylerin kokması.

asdak

  • (Tekili: Sıdk) Samimi şeyler.

asfar

  • Sıfırlar. Boş şeyler.

asir

  • Üzüm ve benzeri şeyleri şıra yapmak veya yağını almak için sıkan.

aşk-ı mecazi / aşk-ı mecazî

  • Fâni şeylere olan aşk. Nefis ve şehvet arzusuna dayanan aşk.
  • Tas: Kâmil bir zâtın Cenab-ı Hakk'a dâir şiddetli muhabbetinden evvel fani, dünyevî şeylere dair olan aşkı.

asliyyet

  • Asl'ın hususiyeti ve hâli. Hususilik, mümtaziyet, seçkinlik.
  • Başka şeyler karışmamış olan bir şeyin ilk hali.

ater

  • Arap kadınlarının misk ve başka güzel şeylerle yoğurup, boyunlarına taktıkları gerdanlık.

atr

  • İyi kokulu şeyler sürünmek.

attar

  • (Itr. dan) Güzel koku veya iğne iplik gibi şeyler satan.

avari / avarî

  • (Tekili: Ariyyet) Ödünç verilen şeyler.

avarız-ı müktesebe

  • Cehil, sarhoşluk, hezel, sefeh, hata, ikrah gibi insanın ibtidâen dahli bulunan şeyler.

avarız-ı semaviye

  • Delilik, küçüklük, bunaklık, ölüm gibi kesbî ve ihtiyarî olmaksızın insana ârız olan şeyler.

ayar

  • Altın ve gümüşten yapılmış şeylerin saflık ve hafiflik derecesi.
  • Saadete, mutluluğa doğru gitme.

ayniyyat

  • (Tekili: Ayniyye) Kullanılmaya veya harcanmaya elverişli olup taşınabilen ve para eden şeyler.

ayniyye

  • Göz hastalıkları kliniği.
  • Pahada ağır olan ve taşınabilen şeyler.

azaim

  • Kötü şeyleri defetmek için yazılan duâlar.

azdad / azdâd

  • Ezdâd. Zıd olan şeyler.

azim / azîm

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Büyüklüğüne, beşer (insan) aklının ve hiçbir mahlûkun (yaratılmışın) düşüncesinin erişemediği, hakîkatini kimsenin bilemediği zât. Allahü teâlânın büyüklüğü bildiğimiz gördüğümüz şeylerdeki büy üklük ve küçüklük gibi değildir. Bu bizim bilgimi

azimet / azîmet

  • Kuvvetli irâde, istek, arzu. Haramlardan, dinde yasak edilen şeylerden sakınmakla berâber, mümkün olduğu kadar ruhsatlardan yâni dinde izin verilen kolaylıklardan uzak durup; evlâyı, en iyi olduğu bildirilenleri, nefse zor gelenleri yapmak; takvâ yol u.

azmen

  • Pek fazla şeyler içine alabilen.
  • En çok güvenilen.

baharat

  • Karanfil, tarçın, karabiber gibi sert kokulu şeyler.

bakiyat / bâkiyat

  • Bâkî şeyler, devamlı ve kalıcı olanlar.

bakiyat-ı daime / bâkiyat-ı dâime

  • Daimî, bâki şeyler.

bakiye-i din

  • Dinden geriye kalan şeyler.

banu / bânû

  • Kadın, hatun, hanım. (Farsça)
  • Gelin. (Farsça)
  • Gülsuyu gibi şeylerin şişeleri. (Farsça)

bast-ı mukaddemat

  • Asıl maksada girmeden önce bir şeyler söyleme.

batalet

  • Avarelik. İşsizlik.
  • Boş şeyler söylemek.
  • Bahadırlık. Cesurluk. Cesâret.

bedahat

  • (Tekili: Bedihî) Delil ve isbata ihtiyacı olmayan şekilde âşikâr olan şeyler.

bedayi / bedâyî

  • Görülmedik güzellikte şeyler.

bedayi' / bedâyi' / بدایع

  • (Tekili: Bedi'-Bedia) Yeni ihdâs olunmuş, görülmedik şeyler. Bedi'alar.
  • İcat edilmiş güzel şeyler. Sanat eserleri.
  • Yeni ve güzel şeyler. (Arapça)

bedi' / bedî'

  • (Bedia) Eşi, benzeri olmayan. Hayret verici güzellikte olan.
  • Garib. Acib.
  • Benzeri olmayan şeyleri vücuda getiren. Kimseye benzemeyen. İcad edici olan.
  • Hâlık ve Hallak-ı Cihan olan.
  • Beğenilen.
  • Yeni bulunmuş ve görülmedik tarzda olan.
  • Edb: Sözün
  • Allahü teâlânın esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Daha önce benzeri olmayan, görülmemiş, işitilmemiş, bilinmeyen şeyleri yoktan var eden, yaratan.

bedihiyat / bedîhiyât

  • Delil ve ispatı gerektirmeyecek ölçüde apaçık şeyler.

bedihiyat-ı hissiye

  • Duyularla bilinen apaçık gerçekler; görme, işitme, tatma gibi duyularla idrak edilen şeyler.

bedihiyyat / bedîhiyyât

  • (Tekili: Bedihî) Delil ve isbatına lüzum olmayan sarih ve açık şeyler.
  • Delil ile ispatı gerekmeyen apaçık şeyler.

behaya / behâyâ

  • Güzel, parlak, lâtif şeyler; hediyeler.

belka'

  • Tenha çöl. Harap ve boş yer.
  • Yazı.
  • Yalan yere yemin etmek.
  • Su, süt gibi boğaz ıslatan şeyler.
  • Bir hurma cinsi.

bendene

  • Esvabın, giyilecek şeylerin bazı yerlerine dikilen düğme, kopça. (Farsça)

benes

  • Kötülükden, fenalıkdan ve iyi olmayan şeylerden çekinme ve kaçınma.

besait / besâit

  • (Tekili: Basit) Basit şeyler. Mürekkeb ve memzuç olmayanlar.
  • Basit şeyler.

bevadih / bevâdih

  • Tasavvufta, insan kalbine gayb âleminden âniden gelen şeyler.

bevarid

  • (Tekili: Bârid) Soğutulmuş yemekler.
  • Omuzlarda boyun arasında, gerdanın yanında veya kulaklar arasında ve ensede olan etler.
  • Sakat şeyler.

bevarik

  • (Tekili: Bârika) Şimşek ve yıldırım parıltıları.
  • Parıltılar, gözleri kamaştırıcı olan şeyler.

bevatın

  • (Tekili: Bâtın) Gizli ve kapalı şeyler. Aşikâr olmayan şeyler. (Zıddı: Zevahir'dir.)

beyyinat / beyyinât

  • Açık, belli şeyler.

bid'akar / bid'akâr

  • Aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan zararlı şeyleri dine mal etmeye çalışan.

bid'at-ı hasene

  • Resûlullah'ın ve dört halîfesinin zamanlarında bulunmayıp da, dinde sonradan meydana çıkan ve bir sünnetin unutulmasına sebeb olmayan minâre, medrese, mektep yapmak, İslâmî ve faydalı kitaplar yazmak gibi güzel şeyler.

bida / bidâ

  • Bidatlar, sonradan çıkan şeyler.

bida'

  • (Tekili: Bid'at) Bid'atlar. Sonradan meydana çıkan şeyler.

blöf

  • ing. Karşısındakini yanıltmak veya yıldırmak için aslı olmayan şeyleri gerçekmiş gibi göstermek.

boşboğaz

  • Yerli yersiz mutlaka bir şey söylemeden içi rahat etmiyen. Saklanması gereken şeyleri söyleyiveren, sır saklamayan. (Türkçe)

cah-ı masiva / câh-ı mâsiva

  • İtibar, makam, mevki gibi Allah'tan başka, dünya ile alâkalı şeyler ve onların oluşturduğu tehlike çukuru.

cahif

  • Kişinin kendi yanında olan şeylerin çokluğundan fahirlenmesi.

çak

  • Yarık, çatlak, yırtmaç. (Farsça)
  • Kılıç, bıçak gibi şeylerin sesleri. (Farsça)
  • Sabah vakti beyazlığı. (Farsça)
  • Küçük pencere. (Farsça)
  • Hazır. Amâde. (Farsça)

çakçak

  • Parça parça, yırtık pırtık.
  • Kılıç ve emsâli şeylerin sesleri.

camiiyyet

  • Câmi'lik, toplayıcılık.
  • Çok şeylerle alâkalılık.
  • Pek ziyâde mânâları ve şeyleri hâvi olmak.

cebanet

  • Korkaklık, ürkeklik. Korkulmayacak şeylerden bile korkmak.

cehennem

  • Allah yerine, tabiat, madde, sebepler vb. yaratılmış şeyleri ilâh kabul eden; Allah'a kul olacaklarına, arzularına ve heveslerine, başka insanlara ve mahlukata kul olanların işledikleri cürüm ve suçtan dolayı İlâhi adaletle ceza görecekleri yer. Cehennem'in varlığını bütün geçmiş peygamberler ve onl

cehre

  • Açıkta ve belli olan şeyler.
  • Pamuk ve ipek sarılan masura.

celal

  • (Celâlet) Nihâyet derecede büyüklük. Azamet. Hiddetlilik, hışım.
  • İlm-i Kelâm'da: Cenâb-ı Hakk'ın kahrının ve azametinin tecellisi, Cenâb-ı Hakk'ın nev'deki tecellisi. Cenâb-ı Hak, vahdaniyyetine delil olacak çok şeyler yarattığından veyâ ihâtadan âli ve celil olduğu veya hislerle idr

celib

  • Satmak için bir yerden toplanılan şeyler.
  • Esir, köle, cariye. Satılık esir.

celiyyat

  • (Tekili: Celi) Aşikâr, açık, aleni, meydandaki şeyler.

cem'

  • (Çoğulu: Cümu) Hurmanın iyi olmayanı. Farklı şeyleri bir yere getirmek mânasına mastar.
  • Az olarak cemaat için isim olur.
  • Toplama. Bir yere getirme, biriktirme. Yığma.
  • Gr: Arabçada (ve tesniye olmayan dillerde) ikiden çok olan şeylere delâlet eden kelime. (Kitabın başı

cem-i ezdad

  • Birbirine zıd şeylerin bir arada bulunması.

cemadat / cemâdât / جَمَادَاتْ

  • (Cansız gibi görünen) donuk şeyler.

cemal / cemâl

  • Güzellik.
  • Allahü teâlânın lütuf ve rızâ sıfatı.
  • Zât, yüz.
  • Çirkinliği gidermek, vakar sâhibi olmak ve şükr etmek için nîmeti göstermek. Çirkinliğe, başkalarının iğrenmelerine, hakâret etmelerine sebeb olacak şeyleri yapmamak, bunları gidermek.

cemal-i rububiyet / cemâl-i rububiyet

  • Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının güzelliği.

çenber

  • Daire, def ve kalbur gibi şeylerin tahtadan olan dairesi. (Farsça)
  • Fıçı ve tekerlek gibi şeylere takviye edip, dağılmalarını önlemek için etrafını çevirecek tarzda geçirilen demir veya tahta halka. (Farsça)
  • Başa ve boyna bağlanan yemeni. (Farsça)
  • Esirlik, bağlılık, kölelik. (Farsça)
  • Geo: Bir düz (Farsça)

cessas

  • Gizli şeyleri araştıran, gizli şeylere merak eden. Tecessüs sâhibi.

cevahir

  • Cevherler, çok değerli olan şeyler.
  • (Tekili: Cevher) Cevherler. Çok kıymet verilen ve az bulunan şeyler, çok kıymetli mâden veya taşlar.
  • Mc: Çok kıymetli söz veya faydalı yazılar.

cevami / cevâmî

  • Toplayıcı olan şeyler.

cevami' / cevâmi'

  • Toplu olan şeyler.
  • Câmi'ler. Mescidler.

cevamid

  • (Tekili: Câmid) Cansız, donmuş şeyler.

cevasis / cevâsis

  • (Tekili: Casus) Casuslar. Gizli şeyleri araştıranlar. Gizlilikleri öğrenip bilenler.
  • Gizli şeyleri araştıranlar.

cevasis-i fünun / cevâsis-i fünun

  • Casus gibi davranan fenler; gizli şeyleri araştıran fenler.

cial

  • (Çoğulu: Cüul) Ocaktan çömlek ve tencere gibi sıcak şeyleri tutup indirmekte kullanılan bez.

cibt ve tagut

  • Haç ve put. Allah'tan başka canlı cansız mabut edinilmiş şeyler.

cihaz

  • Âlet ve edevat.
  • Gelinin lüzumlu şeyleri. Çeyiz.
  • Cenazenin kaldırılması için lâzım olan eşya.

çile

  • Dervişlerin, nefislerini terbiye ederek tasavvuf yolunda ilerliyebilmek için kırk gün tenhâ bir yerde riyâzet (nefsin istemediği şeyler) ve ibâdetle meşgul olmaları.

cilve-i kudret-i fatır / cilve-i kudret-i fâtır

  • Benzersiz şeyler yaratan Allah'ın kudretinin cilvesi, yansıması.

cilve-i misaliye / cilve-i misâliye

  • Şeffaf şeyler üzerinde yansıyan görüntüler.

cilve-i rabbaniye / cilve-i rabbâniye

  • Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin ve onları terbiye, idare ve egemenliği altında bulundurmasının izi, görüntüsü.

cins

  • Fıkıhta; çeşit, tür, kullanıldıkları yerler arasında çok fark bulunmayan şeylere ortak olarak verilen isim.

cir

  • Aşağı, alt. (Farsça)
  • Eldiven, kayış vs. gibi şeyler yapılabilen tabaklanmış deri. (Farsça)

cüz'i hatırat / cüz'î hâtırât / جُزْئ۪ي خَاطِرَاتْ

  • Kalbden geçen hususî şeyler.

cüz'iyat / cüz'iyât / جُزْئِيَاتْ

  • Hususî şeyler.

cüz'iyyat / cüz'iyyât / جزئيات

  • Cüz'î olan şeyler. Ufak tefek şeyler. Mânası düşünüldüğünde zihinde ortaklık kabul etmeyen şeyler. Mânası başka şeylere şâmil olmayanlar.
  • Küçük şeyler, önemsiz şeyler. (Arapça)

dafr

  • Saçı ve ona benzer şeyleri enlice örmek ve dokumak.
  • Vakarla yürümek.
  • Def'etmek, kovmak.

daire-i mülk

  • Sahip olunan şeylerin dairesi.

daire-i mümkinat / daire-i mümkinât

  • Varlığı ile yokluğu eşit olan şeyler dairesi, yaratılanlar âlemi.

dalgıç

  • Mercan, inci ve saire avlamak veya denizin dibine düşmüş olan şeyleri çıkarmak için denizin dibine dalmaya alışık adam. (Türkçe)

damar

  • t. İstidad. Huy, tabiat, inat.
  • İnsan bedeninde kanın dolaştığı yollar, şiryan.
  • Irk.
  • Toprağın içindeki maden filizleri ve su tabakası.
  • Damar veya köke benzeyip bir cismin her tarafına uzanan yollar.
  • Mermer ve ona benzer dalgalı şeylerdeki çizgiler.

damar-ı müteassıbane / damar-ı müteassıbâne

  • İnandığı şeylere körü körüne, katı bir şekilde bağlılık damarı.

define

  • Para veya altın gibi eskiden saklanmış şeylerin bulunduğu yer.
  • Kıymetli eşya. Kıymeti ve değeri yüksek olan şeyler veya kimse.

dehane

  • Küp, testi, fırın ve bunlara benzer şeylerin ağzı. (Farsça)

delil-i ihtira'

  • Cenab-ı Hakk'ın yeniden icad ederek yarattığı şeylerden meydana gelen, kendi zâtına mahsus delil.

deniyyat

  • (Tekili: Denâya) (Denî) Ahlâksızlıklar, aşağılık şeyler.

derari / derârî

  • (Tekili: Dürrî) Parlak yıldızlar. (Farsça)
  • Renkli şeyler. (Farsça)
  • Parlak yıldızlar, renkli şeyler.

derk-i dekaik

  • İnce ve dakik şeyleri iyice kavrama, anlama.

derviş / dervîş

  • Allahü teâlâdan başka şeyleri kalbinden çıkarıp bütün âzâsıyla İslâm dîninin emir ve yasaklarına uyan, dünyâ malına gönül bağlamayan kimse.

destek

  • Bir şeyin yıkılıp devrilmemesi için, o şeye vurulan payanda, dayanak. (Farsça)
  • Küçük el. (Farsça)
  • Yün ve pamuk gibi şeyleri eğirmeye yarıyan âlet. (Farsça)

devair-i masnuat / devâir-i masnuat

  • San'atla yapılmış şeylerin oluşturduğu daireler.

devair-i rububiyet / devâir-i rububiyet

  • Rububiyet daireleri; Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının alanları.

devr-i bid'at

  • Dinde olmayıp sonradan dine aykırı ve zarar verici şekilde ortaya çıkan şeylerin çok olduğu zaman.

dıham

  • (Tekili: Dahm) Kalın ve iri olan şeyler.

dünya / dünyâ

  • Yer küresi.
  • Ölümden önce olan her şey.
  • Kalbi Allahü teâlâdan gâfil eden, O'nu unutturan her şey.
  • Allahü teâlânın haram (yasak) ettikleri ile Resûlullah efendimizin mekrûh dediği şeyler.

dünyalık / dünyâlık

  • İnsanın hayatta muhtâc olduğu şeyler, para, mal v.s.

dünyayı terketmek / dünyâyı terketmek

  • Bütün haram olan şeyler ile berâber, mübâhları da, yâni günâh olmayan lezzetlerin çoğunu da bırakıp, yaşamak için zarûrî olan miktârını kullanmak.
  • Harâm ve şüpheli şeylerden kaçıp mübâhları kullanmak.

eacib / eâcib / eâcîb / اعاجب

  • (Tekili: U'cube) Çok tuhaf ve acaib, şaşılacak şeyler.
  • Şaşılası şeyler. (Arapça)

eacib-i dehr / eâcib-i dehr

  • Dünyanın ve zamanın çok şaşılacak yerleri, şeyleri.

ebatıl / ebâtıl

  • Bâtıl ve boş şeyler.

ebatil / ebâtil / اباطل

  • (Tekili: Ubtule) Beyhude, bâtıl, hurâfe, mantıksız, hakikatsız şeyler.
  • Saçma sapan sözler, ipe sapa gelmez şeyler. (Arapça)

ebled

  • Ebleh, ahmak, bön. Söylenilen şeylere aklı hemen taalluk etmeyen kimse.
  • Açık kaşlı.
  • Şişman gövdeli kişi.

ebrar / ebrâr

  • İyi kimseler. Îmânlarında sâdık (doğru), Allahü teâlânın yasak kıldığı şeylerden sakınıp, emirlerine uyan, bozuk inanışlardan, kötü ahlâktan ve çirkin işlerden uzak duranlar. Teklik şekli berr'dir.

ecel-i kaza / ecel-i kazâ

  • Allah'ın tarafından takdir edilen şeylerin gerçekleşme vakti.

edeb

  • Güzel hallere ve huylara sâhib olma ve utanılacak hareketlerden sakınma, her hususta haddini bilip, sınırı gözetme hâli.
  • Namazda müstehab ve mendup olan şeyler.
  • Terbiye. Kavlen, fiilen insanlara lütuf ile muamele etmek. Güzel ahlâk. Usluluk. Hayâ.
  • Ist: Sünnet-i Resul'e (A.S.M.) uygun hareket etmek.
  • Utanılacak şeylerden insanı koruyan meleke; kuvve-i râsiha-i nefsiye.
  • Edebiyat ve ondan bahseden ilim. (Kur'anın edebi ise: Öyle

ef'al-i rabbaniye / ef'âl-i rabbâniye

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın fiilleri.

efsun / efsûn

  • Fen yolu ile tecrübe edilmemiş maddeler ve Kur'ân-ı kerîmden olmayan, mânâsız yazılar kullanmak. Mânâsı bilinmeyen ve îmânın gitmesine sebeb olan şeyleri okumak.

eglak

  • (Tekili: Galak) Kilitler, kilitli şeyler. Mc: Anlaşılması zor olan ifadeler.

ehadis / ehâdîs

  • Hadîs-i şerîfler. Peygamber efendimizin mübârek sözleri, işleri ve görüp de bir şey demedikleri, mâni olmadıkları şeyler. Hadîs'in çokluk şeklidir.

ehasin

  • Pek güzel, en güzel olan şeyler.

ehavat

  • Kardeşler; benzer şeyler.

ehevat

  • (Tekili: Uht) Kız kardeşler.
  • Kadın arkadaşlar.
  • Benzer şeyler.

ehevatının ma-fi'z-zamirleri

  • Kardeşlerinin içinde gizli olan şeyler.

ehl-i bid'a ve mülhid

  • Dinin aslında olmadığı halde, sonradan çıkarılan zararlı şeyleri dine mal etmeye çalışanlar ve dinsizler.

ehl-i bid'ad

  • Dinde olmadığı halde sonradan çıkan şeylere uyanlar.

ehl-i inkar / ehl-i inkâr

  • Allah'ın bildirdiği şeyleri inkâr edenler.

ehl-i keşf

  • His ve akılla anlaşılamayan şeylerin, kalbine doğduğu velî zâtlar.

ehl-i rivayet-i sadıka / ehl-i rivâyet-i sadıka

  • Peygamberimizden duyulan şeyleri dosdoğru bir şekilde nakleden kimseler.

ehl-i sefahet

  • Zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkün olan kimseler.

ehl-i sünnet

  • Îtikâdda (inanılacak şeylerde) ve yapılacak işlerde Peygamber efendimizin ve O'nun Eshâbının (arkadaşlarının) ve sonra gelen müctehid İslâm âlimlerinin yolunda bulunan müslümanlar, sünnîler.

ehülacaib / ehülacâib

  • Acayip şeylerin kardeşi.

eleman

  • (Lât: Element) Unsur. Bileşik bir şeyi meydana getiren basit şeylerden biri. Bir bütünün parçaları.

emir ve nehy-i kur'ani / emir ve nehy-i kur'ânî

  • Kur'ân'ın emrettiği ve yasakladığı şeyler.

emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker / emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker

  • Dinin iyi gördüğü şeyleri emretmek ve kötü gördüğünden sakındırmak.

emr-i bi-l-maruf, nehy-i anil-münker

  • Dinin emirlerini, Kur'âni ve İslâmi hakikatleri neşretmek ve bildirmek, men'edilen şeyleri de yaptırmamak. İyiliği, İslâmi hususları emretmek ve teşvik etmek, kötülüğü men'edip yaptırmamağa sevketmek. (Fakat bu kudsi vazifeyi âdabına itaat ve riâyet ederek ifâ etmek lâzımdır, zirâ bu itaat da dinimi

emr-i ma'ruf / emr-i ma'rûf

  • Dinde emredilen şeyleri öğretmek, yaptırmak.

emr-i tekvini / emr-i tekvînî

  • Allahü teâlânın yaratmayı dilediği şeylere "kün" yâni "ol" demesi.

enabib

  • (Tekili: Ünbube) Kamış gibi boğum, boğum olan şeyler. İçi boş olan fen âletleri, borular.

enadid

  • Perişan, saçılmış, dağılmış, pejmürde şeyler. Perakende.

enafis

  • (Tekili: Enfes) En nefis olan şeyler.

enbire

  • Üzeri toprakla sıvalı olan damlarda sıvanın altına konulan çalı, saz, talaş gibi şeyler. (Farsça)

enbuşe

  • Patates gibi yerden çıkarılan şeyler.
  • Ağaç kökleri.

encas

  • (Tekili: Necis) Pisler. Necis şeyler.

enfal-i ganimet / enfâl-i ganimet

  • Ganimet malları; ele geçen değerli şeyler.

ensar / ensâr

  • Yardımcılar. Mekke'den Medîne'ye hicretten sonra, Resûlullah efendimize ve Mekke'den gelen müslümanlara yakın alâka gösterip, malları, mülkleri, bedenleri ve her şeyleri ile yardım eden Medîneli müslümanlar.

enva-ı kainat / envâ-ı kâinat

  • Var olan şeylerin türleri, varlıkların çeşitleri.

envar-ı esrar / envâr-ı esrar

  • Sırların nurları, bilinmeyen gizli şeylerin ışıkları.

erec

  • Güzel ve hoş koku. Misk ü anber ve ıtır gibi şeylerin güzel kokusu.

eric

  • Güzel koku. Misk, anber ve ıtır gibi hoş ve lâtif olan şeylerin kokusu.

erkan / erkân

  • Bir şeyin bir parçasını veya bütününü meydana getiren şeyler, esaslar. Rüknün çoğuludur.

errezzak

  • Bütün rızıkları ve faydalanacak şeyleri yaratan ve ihsan eden Allah (C.C.)

erzak

  • (Tekili: Rızık) Rızıklar. Azıklar. Yiyecek içecek maddeler. İhtiyaçlar. Maddi, mânevi muhtaç olduğumuz şeyler.

es'ar

  • (Tekili: Sı'r) Narhlar. Satılan şeylerin bilinen ve değişmeyen fiatları.

eşam

  • Ölmiyecek kadar az olan yiyecek ve içecek şeyler, kut-i lâyemut. (Farsça)

esas

  • Ev eşyası. Eve âit lüzumlu şeyler.
  • Mal. Rızık.

eshab-ı kehf / eshâb-ı kehf

  • Mağara arkadaşları; Îsâ aleyhisselâmdan sonra din düşmanları her tarafı kapladığı bir zamanda, dinlerini korumak için her şeylerini terk edip, hicret eden ve Efsûs (Tarsus)'daki mağarada bulunan yedi kişi ile Kıtmîr adındaki köpekleri. Kur'ân-ı kerîm de Kehf sûresinde kıssaları uzun bildirilmektedir

esis

  • Asıl esas, hak, doğru.
  • Hediyeler. Armağan olarak verilen şeyler.

eskal

  • (Tekili: Sekal) Ağır yükler, ağır şeyler. Kalabalık, ağırlık.

eslaf / eslâf

  • Selefler; meslek, san'at, ilim gibi benzer şeylerde önce gelenler.

eşmel

  • Daha şâmil. Çok şeyleri içine alan. Daha çok kaplamış.

esrar / esrâr

  • (Tekili: Sır) Sırlar. Gizli hikmetler ve mânalar. Bilinmeyen şeyler.
  • Keyif veren zehir. Uyuşturucu madde.
  • Elinde ve el ayasında olan hatlar.
  • Sırlar, gizli ve akıl ermeyen şeyler.

eşrar

  • Tahribçiler. Kötülük edenler.
  • Kötü şeyler. şerliler.

eşribe

  • (Şerâb. dan) İçilecek şeyler, şerablar.

eşya / eşyâ

  • Nesneler, şeyler.
  • Şeyler, varlıklar.

eşya u mevcudat

  • Var olan şeyler, varlıklar.

eşya-yı dünyeviye

  • Dünyaya ait şeyler.

eşya-yı harika

  • Olağanüstü şeyler.

eşya-yı kesire / eşya-yı kesîre

  • Çokça olan, çeşitli olan şeyler, varlıklar.

eşya-yı muntazama

  • Düzenli eşya, düzenli şeyler.

eşya-yı mütezad

  • Birbirine zıt şeyler.

eşya-yı şeffafe / eşya-yı şeffâfe

  • Şeffaf şeyler.

eşya-yı seyyale / eşya-yı seyyâle

  • Akıp giden ve sürekli değişen şeyler.

et'ime

  • (Taam. dan) Yemekler, taamlar, yenecek şeyler.

etka

  • (Taki. den) Allah korkusu ile günahtan çok fazla çekinen. Haram veya helâl olduğunu iyice bilmediği şüpheli şeyleri yapmayan. Günah işlemeyen. Her şeyde Cenab-ı Hakk'ın rızasını gaye ve maksad edinen.

etraf

  • (Tekili: Türfe) Nazik ve zarif şeyler.
  • Lezzetli taamlar, güzel yemekler.

ev'iye

  • (Tekili: Viâ) Mahfazalar, kaplar, gizlemeye veya saklamaya yarayan şeyler.
  • Damarlar.

evham / evhâm

  • Vehimler ve hayaller. Kuruntular ve gerçek dışı şeyler.

evkaf

  • (Tekili: Vakıf) Allah yoluna hizmet için verilip devamlı bırakılan şeyler. Sahibi tarafından şeriata uygun olarak bir hayır iş ve hasenata tahsis olunmuş mülk veya mallar.Osmanlı devletini asırlar boyu kuvvetli bir devlet olarak ayakta tutan kuruluşlardan biri de vakıftır. Osmanlı tarihini inceleyen

eyne's-sera mine's-süreyya / eyne's-serâ mine's-süreyyâ

  • "Yer nerede, Ülker takım yıldızı nerede?" (birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenir).

eynessera-min-es-süreyya

  • (İmkânsızlık bildiren bir tâbirdir ki) Yer nerede, Süreyyâ nerede?.. Süreyyâ ile yer bir olur mu? (meâlindedir ve birbirlerine zıt ve uzak olan şeyler için söylenir.)

ezdad / ezdâd

  • Zıdlar. Mukabil ve muhalif olan şeyler. Birbirinin tersi veya zıddı olanlar.
  • Zıd olan şeyler.

fahşa / fahşâ

  • Çirkin. Dînin ve aklın beğenmediği şeyler.

falcı

  • Fala bakan, gaybı bildiğini iddiâ eden. Gaybı anlamak için güyâ bir takım vâsıtalara mürâcaat eden kimse. Atılan boncuk ve baklaya, koyunun kürek kemiğine ve sâir şeylere bakıp bunlardan manâ çıkarır görünen; gaybden haber verdiğini iddiâ eden kimse.

faniyat / fâniyât

  • Fâni, geçici şeyler.

fanus

  • yun. Fener. Sâbit ve süslü fener.
  • Kim: Bazı şeylerin üstüne kapatmak için camdan yapılmış kapak.

farikalı / fârikalı

  • Diğer şeylerden farklı özelliği olan.

fatır-ı bimisal / fâtır-ı bîmisal

  • Benzersiz şeyleri hârika ve üstün sanatıyla yaratan Allah.

fatır-ı rahim / fâtır-ı rahîm

  • Rahmeti herşeyi kuşatan ve benzersiz şeyleri üstün sanatıyla yaratan Allah.

fazilet

  • Değer. Meziyet, iyilik, ilim ve iman, irfan itibarı ile olan yüksek derece. Dinî ve ahlâkî vazifelere riayet derecesi. Fazl ve hüner cihetiyle olan yüksek derece. Bir şeyin başka şeylerden cemal ve kemal ve fayda cihetiyle üstünlüğü, müreccah olmasına sebep olan keyfiyet.

fazl-ı rabbani / fazl-ı rabbâni

  • Her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın sunduğu manevî ihsan ve nimetler.

felekiyyat / felekiyyât

  • Gök ve heyet ilmine ait şeyler, astronomik.

fena fillah / fenâ fillah

  • Kalbin yalnız Allahü teâlâyı sevmesi, O'nun beğendiği şeylerde fâni olmak yâni O'nun sevdiklerini sevmek O'nun sevdiklerini kendi için sevgili bilmek.

feraiz-i diniye / ferâiz-i diniye

  • Dinen yapılması kesin olarak emredilen şeyler.

feraiz-i şer'iye

  • Dinen yapılması kesin olarak emredilen şeyler.

feth

  • Açma, başlama.
  • Zaptetme. Ele geçirme. Zafer. Nusret.
  • Faydalı şeyleri elde etmek için yolları açmak. Muğlak şeyleri açmak. Bu iki suretle olur. Biri, basâr ile idrâk olunur. Gam ve kederi gidermek gibi. İkinci de: İki nevi olup birincisi; dünya işlerinde olur. Sürur vermekle g

fevaid / fevâid

  • (Tekili: Fayda) Faydalar. Faydalı şeyler.

fevait

  • (Tekili: Fevt) Fevt olmuş şeyler.
  • Vaktinde kılınmamış namazlar.

fey-i zeval

  • Güneşin garba doğru dönmesinin başlaması, Güneş tam ortada gibiyken yerde dikili olan şeylerin gölgeleri batıdan doğuya dönüp kısalmakta son bulduğu zamandır. Bundan sonra öğle namazı vakti başlar.

fi'liyat

  • İş olarak yapılan şeyler, işler, fiiller.

fial

  • (Tekili: Fiil) Fiiller, yapılan şeyler.

fiil-i rabbaniye / fiil-i rabbâniye

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın fiil ve icraatı.

fikr-i icad

  • Buluş yapma ve yeni şeyler icat etme düşüncesi.

firkat

  • (Fürkat) İftirak. Dostlardan ve sâir sevdiği şeylerden ayrılış. Firak. Müfarakat.

fobi

  • (Fobya) Bâzı hal veya şeylere karşı duyulan hastalık halindeki korku. (Fransızca)
  • Bazı şeylere karşı duyulan korku.

fudul / fudûl

  • İhtiyâçtan fazla, lüzumsuz ve boş şeyler.

fuhş

  • Çirkin söz. İş ve ayb şeyler. Çirkin olan işleri başkalarına açık kelimelerle anlatmak.

fuhşiyat / fuhşiyât

  • Çirkin, ayb şeyler, sözler.

füyuz

  • (Tekili: Feyz) Feyizler. İnâyetler. Keremler.
  • Suyun çoğalıp taşması.
  • İnsanın içindeki gizli şeyleri saklamayıp izhar etmesi.
  • Bir haberin fâş ve şayi' olması.

fuzulat / fuzulât

  • Ziyade olup işe yaramayan şeyler. Fazlalıklar.
  • Faydasız şeyler.

füzulat / füzûlât

  • Gereksiz ve faydasız şeyler.

gaben-i fahiş / gaben-i fâhiş

  • Piyasadaki en yüksek satılandan altın ve gümüşte %2,5 ve daha fazlasına, urûzda yâni ölçülüp tartılan ve taşınabilen mallarda %5, hayvan için %10, binâ için %20'den, ibâdet konularında lâzım olan şeylerde de piyasadaki fiyatından iki misli fazla olan aldanmalar.

gaflet

  • Dikkatsizlik, endişesizlik, vurdumduymazlık. En mühim vazifeyi düşünmeyip, Cenab-ı Hakk'a itaat gibi işleri bilmeyip, başka kıymetsiz şeylerle uğraşmak. Nefsine ve hevesâtına tâbi olarak Allahı ve emirlerini unutmak.

gaile açmak

  • Sıkıntılı ve uğraştırıcı bir şeyler ortaya çıkarmak.

galiye-dan / galiye-dân

  • Güzel kokulu şeylerin muhafaza edildiği kap, mahfaza. (Farsça)

gamaim

  • (Tekili: Gımâme) Hayvanların, yem yemelerini veya ısırmalarını önlemek gayesiyle ağızlarına takılan torba gibi şeyler.

ganimet

  • Savaşta düşmandan ele geçirilen değerli şeyler; büyük nimet.

garabet-cu

  • Tuhaf şeylere meraklı olan, garip şeyler arayan. (Farsça)

garaib / garâib / غرائب

  • (Tekili: Garib) Acaib şeyler. Hayret edilecek şeyler. Tuhaflıklar.
  • Garip şeyler.
  • Garip şeyler.

garaib-i fen / garâib-i fen

  • İlimdeki şaşırtıcı ve hayret verici şeyler.

garaibat

  • (Tekili: Garâib) Garib ve şaşılacak şeyler. Alışılmadık, tuhaf ve acaib nesneler.

garaibperest / garâibperest

  • Garib, tuhaf şeylere çok düşkün olan ve çok seven. (Farsça)
  • Garip şeylere pek düşkün.

garaip / garâip

  • Şaşılacak şeyler.

garaipperest

  • Garip ve tuhaf şeylere düşkün olan, çok seven.

garamet

  • (Çoğulu: Garâmât) Diyet ve borç gibi şeyleri ödeme. Resim, vergi.

garibeler

  • Garip, şaşırtıcı, harika şeyler.

gavur / gâvur

  • Kâfir, Allah'ı veya Onun bildirdiği kesin olan şeylerden herhangi birini inkâr eden kimse.

gayb

  • Hazır olmama, gizli kalma. Hazır olmayan gizli kalan, görünmeyen.
  • Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerde bildirilmeyen, his organları, tecrübe ve hesâb ile anlaşılmayan gizli şeyler.
  • Akıl ve his (duyu) organları ile bilinemeyip, ancak peygamberlerin haber vermesi ile bilinen, Allahü teâ

gaybet

  • Tasavvufta, kalbin kendisine gelen mânâlarla meşgul ve onlara dalmış olarak, kendisinden ve halkın işlerinden, etrâfında olan şeylerden habersiz olması.

gaybi ihbar / gaybî ihbar

  • Bilinmeyen, görünmeyen şeyleri haber verme.

gayr-ı insani / gayr-ı insanî

  • İnsana ait olmayan, insana yakışmayan şeyler.

gayret

  • Bir kimseden fâidesi bulunmayan, zararlı olan bir şeyin ayrılmasını istemek, böyle şeyleri reddetmek, kabûl etmemek.

gayret-i cahiliye / gayret-i câhiliye

  • Körü körüne uğraşmak. Allah'ın razı olmadığı lüzumsuz şeylere kıymet vererek didinmek.

gayret-i ilahiyye / gayret-i ilâhiyye

  • Allahü teâlânın kullarından beğenmediği hallerin ayrılmasını istemesi, böyle şeylere rızâ göstermemesi.

gıda

  • Besleyici madde. Vücuda lâzım olan yenecek ve içilecek şeyler.
  • Kuşluk vakti yenen yemek.
  • Zihni ve kalbi olgunlaştıracak Kur'an ve iman ilmi ve Allah'a ibadet ve taat.

gılaz

  • (Tekili: Galiz) Şedid. Sert. Kalın ve kaba şeyler.

gıll ü gış

  • Kin, düşmanlık ve aldatma gibi anlamsız şeylerle uğraşılar.

gımd

  • (Çoğulu: Agmâd) Kılıf, kın, mahfaza.
  • Bakla, bezelye, fasulya ve benzerleri gibi şeylerin kabuğu.

gıyab

  • Görünmemek. Göz önünde olmamak.
  • Hazırda bulunmamak.
  • Bilinmeyen şeyler.
  • Arka. Arkasından.

gıybet

  • Orada bulunmayan biri hakkında onun hoşuna gitmeyecek şeyler söyleyip ileri geri konuşma.

gizlik

  • Uzun saplı kalemtraş. (Farsça)
  • Bıçak, çakı, kılıç gibi şeylerin keskin olan tarafı. (Farsça)

güft ü şenid / güft ü şenîd

  • İşitilen şeyler, duyulan şeyler.

gül-vend

  • En çok ceviz, incir, fıstık gibi şeylerden yapılan hediye, armağan. (Farsça)

güldeste

  • Çok güzel şeylerden bir tutam.
  • Gül demeti.
  • Müzikte makam adı.

gumme

  • Tasa, keder.
  • Kırba, tuluk gibi şeylerin derinliği.
  • Belirsiz mühim nesne.

günah / günâh

  • Dinde yasak olan şeyler.

gurur

  • Kibir. Boş yere güvenmek.
  • Kıymetsiz şeylere güvenip mağrur olmak.

güvariş

  • Sindirime yarıyan şeyler, hazme yardımı olan şeyler. (Farsça)

habais / habâis

  • (Tekili: Habise) Kötülükler. Murdar ve pis şeyler.
  • Kötü, alçak, pis şeyler, haramlar. Habîsin çoğulu.
  • Kötülükler, kötü şeyler.

habaya

  • Gizli işler, gizli şeyler.
  • Defineler.

habes

  • (Tekili: Habis) Kötüler. Alçaklar. Pisler.
  • Necaset denilen ve maddeten pis şeyler (Necis veya necaset-i hakikiye de denir.)

habisat / habîsat

  • Pis ve çirkin şeyler.

hadaid

  • (Tekili: Hadîd) Demirden yapılmış şeyler. Sert şeyler.

hadis / hadîs

  • Peygamber efendimizin mübârek sözleri, işleri ve görüp de mani olmadıkları şeyler.

hadisat / hâdisat / hâdisât

  • (Tekili: Hâdise) Yeni olan şeyler. Hâdiseler.
  • Yeni olan şeyler, olaylar.

hadsiyyat

  • Mümkün olan şeyler. Olması ihtimali olan nesneler. Mümkinat.

hafaya / hafâyâ / خفایا

  • (Tekili: Hafi) Gizli şeyler. Sırlar.
  • Gizli şeyler, sırlar.
  • Gizli şeyler. (Arapça)

haffaf

  • Ayakkabı, terlik vb. gibi şeyler yapan ve satan. Kavaf.

hafif ikrah / hafîf ikrâh

  • Şiddetli olmayan zorlama. Canın veya uzvun telefine yol açmayan, yalnız acı ve eleme sebeb olacak derecedeki dövme ve hapsetme gibi şeylerle yapılan zorlama.

hafiye

  • Saklı ve gizli şeyleri araştıran.
  • Casus.
  • Polis.

hafiyyat / hafiyyât / خفيات

  • Gizli şeyler. Gizlilikler.
  • Gizli şeyler. (Arapça)

hakaik-i hakikiye / hakâik-i hakikiye

  • Göreceli olmayan, asıl mahiyeti ve zatı itibariyle hakikat, gerçek olan şeyler.

hakaik-i nisbiye / hakâik-i nisbiye

  • Göreceli olan hakikatler, bir diğerine göre hakikat olan şeyler.

hakimiyet-i rububiyet / hâkimiyet-i rububiyet

  • Rablığın egemenliği; Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması.

hal'

  • Kaldırma. Kal' etme.
  • Hükümdarı tahttan indirmek. Azletmek.
  • Mansıb ve mesnetten ihraç etmek.
  • Elbise gibi şeyleri soymak.
  • Bir şeyi izâle edip ayırmak ve terketmek.
  • Karısını boşamak. Evlâdını evlâdlıktan reddetmek.

halal / halâl

  • Yasak edilmiş olmayan, yâhut yasak edilmiş ise de, İslâmiyet'in özr, mâni ve mecbûriyet saydığı sebeblerden birisi ile yasaklığı kaldırılmış olan şeyler.

hamızat / hâmızat

  • (Tekili: Hâmız) Asitler. Sirke gibi ekşi olan şeyler.

hansir

  • (Çoğulu: Hanâsir) Yaramaz, boş, faydasız.
  • Bir yerden taşınan veya göçen kimseler, eşya ve elbiselerini yükletip gittiklerinde yerde kalan kıymetsiz şeyler.

haraib

  • (Tekili: Harîbe) Bir kimsenin geçineceği şeyler.

haram / harâm

  • Helâl olmayan, İslâmiyetçe ve dince nehyedilen şeyler ve ameller. Allah'ın izin vermediği, men'ettiği şeyler. Helâlin zıddı olan şey.
  • Allahü teâlânın Kur'ân-ı kerîmde yapmayınız diye açıkça yasak ettiği şeyler.

haram li aynihi / harâm li aynihi

  • Kendileri harâm olan şeyler.

haraşif

  • (Tekili: Harşef) Balık pulları. Pul pul olan şeyler.
  • Yaprakları balık puluna benzeyen bitkiler.

harfiye

  • Kendi başına müstakilen bir mânası ve te'siri olmadığı halde, kendi cinsinden bir topluluğun içinde olduğu zaman ancak bir vazife gören şeylere denir.
  • Harf gibi olan şeyler.

hariciyat

  • Dış dünyadaki şeyler, gerçekler.

harikat / hârikat

  • (Tekili: Hârika) Şaşılacak şeyler, hârikalar. İnsanda hayret uyandıran şeyler.

hasaset

  • İhtiyaç. Yoksulluk. Züğürtlük.
  • Rahne.
  • Kalbur ve elek gibi şeylerdeki küçük delik, gedik.

hasenat / hasenât

  • Güzel şeyler.

hasılat / hâsılat

  • Herhangi bir işten elde edilen şeyler, gelir, kazanç, kâr.

hasıraltı etmek

  • Ist: Unutmak, saklamak, gizlemek, terviç etmemek manasında kulanılan bir tâbirdir. Hasır, eskiden halı ve kilim yerinde kullanıldığı ve onun altında kalan şeyler unutulup gittiği için bu tâbir meydana gelmiştir.

haşmet-i rububiyet

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye eden Allah'ın idare ve egemenliğinin ihtişamı.

hasr-ı kelami / hasr-ı kelâmî

  • Konuşmanın yalnız belli şeyler üzerinde yoğunlaştırılması.

hasreden

  • Sadece belli şeylere odaklanan.

haşv

  • (Haşiv) (Çoğulu: Ahşâ) Tıb: Vücudun içindeki uzuvlardan her birisi.
  • Minder, yastık gibi şeylerin içini dolduran pamuk, kuru ot.
  • Kırılması ihtimali olan eşyanın arasına konan yumuşak, ot gibi şey.
  • Edb: İbarede lüzumsuz söz bulunması, aynı mânada iki kelimeyi yanyana sö

hatar

  • Bir şeyin etrafını çevreleyen çember nev'inden şeyler.
  • Çadırın eteklerine bağlanan parça.

hatırat

  • (Tekili: Hâtıra) Hâtıralar. Hatırda kalan şeyler.
  • Edb: Bir adamın yaşadığı zamana, bulunduğu işlere, görüştüğü kimselere dair düşüncelerini ve duygularını hâvi olmak üzere yazdığı eser.

havaic

  • (Havâyic) İhtiyaçlar. Hâcetler. Gerekli ve lüzumlu şeyler.

havaiyyat

  • Havâi şeyler ve sözler.

havan

  • İçinde çeşitli şeylerin dövülüp ufalandığı ağaç, mâden veya taştan yapılmış çukurca kap.
  • Tütün kesmekte kullanılan makine.
  • Başkalarına destek olacak gücü bulunmadığı halde, yardakçılık eden kimse.
  • Elektrikî bir boşalmanın ısı değerini gösteren âlet.
  • İçine çuku

havarık

  • (Tekili: Hârika) Acib ve garip olan hâdise. İnsanda hayret ve hayranlık uyandıran şeyler.
  • Okun nişanı delerek öbür tarafından çıkıp gitmesi.

havarık-ı hissiye / havârık-ı hissiye

  • Duyularla, hislerle idrak olunan veya duyulara hitap eden mu'cizeler, olağanüstü şeyler; ağacın konuşması, parmaklardan suyun akması gibi.

havariku'l-adat / havâriku'l-âdât

  • Olağanüstü şeyler.

havatıf / havâtıf

  • Göz kamaştırıcı şeyler.
  • Göz kamaştıran şeyler.

havayic-i gayr-ı zaruriye

  • Zorunlu olmayan ihtiyaçlar, ihtiyaç olmadığı halde ihtiyaç haline gelmiş şeyler.

haya / hayâ

  • Utanma, âr, nâmus. Çirkin şeylerden sıkılma veya edebe uymayan bir şeyin meydana gelmesinden dolayı kalbde meydana gelen rahatsızlık.

hayal / hayâl

  • Bir şeyi gördükten sonra veya görmeden önce zihinde şekillendirme. Hâfızanın yardımıyla zihinde bir şeyler canlandırma.

hayal-perest

  • Hayalî şeylerle çok uğraşan. Çok hayal kuran. Dalgın. Olmayacak şeylerle avunan. (Farsça)

hayaliyyun / hayâliyyûn

  • Hayâl edilen şeyleri gerçek kabul edenler.

hayaliyyun mezhebi

  • Aslı olmayan ve hayalde tasavvur edilen şeyleri, gerçek olduğunu vehm edenlerin mesleği.

hazef

  • Çamurdan yapılmış olup ateşte pişirilen şeyler. Çanak, çömlek.

hazefat-ı safile / hazefât-ı sâfile

  • Kıymetsiz şeyler; çamurdan, topraktan yapılmış kiremit, tuğla, çanak, çömlek gibi değersiz şeyler.

hazefiyye

  • Çanak çömlek gibi topraktan yapılan şeyler ve bunları yapma san'atı.

hazer ve ibaha / hazer ve ibâha

  • Yasaklar ve mübahlar. Fıkıh kitablarında dînen yasaklanan ve izin verilen şeyleri anlatan bölüm. Bâzı fıkıh kitaplarında bu bölüm kerâhiyye ve istihsân adıyla anılır.

hazine / hazîne

  • Define.
  • Kıymetli şeyleri saklayacak sağlam yer.
  • Altın, para ve mücevher gibi kıymetli şeylerin saklandığı yer.

hazine-i rabbaniye / hazine-i rabbâniye

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve hâkimiyeti altında bulunduran Allah'ın hazinesi.

hazm

  • Midedeki yenen şeyleri eritmek, sindirmek. Vücuda yarayacak hale getirmek.
  • Birisine ansızın hücum etmek.
  • Ansızın bir şey üzerine inmek.
  • Birisinin hakkını, malını gasb ile alıp zulmeylemek.
  • Münasebetsiz bir hale, güce gidecek bir vaziyete düşenin kendi nefsini

hengame-gir / hengâme-gir

  • Meddah, oyuncu. Hikâye söyleyici, hokkabaz. (Farsça)
  • Diş macunu, leke tozu gibi şeyler satan çığırtkanlar. (Farsça)
  • Kavgacı, gürültücü. (Farsça)

herzevekil

  • Kendine vazife olmayan şeylere karışan. Fodul, boşboğaz. Her şeye burnunu sokan. (Farsça)

heva vü heves

  • Zevk ve şehvetler. Boş ve geçici şeyler.

hevai / hevaî

  • Ciddi şeylerle alâkasız. Nefsine düşkün. Nefsine ve şehvetine mağlub. Hevâ ve hevese âit ve müteallik. (Farsça)

hevaiye / hevâiye

  • Hava gibi hafif ve lâtif karakterde olan şeyler.
  • Hava gibi olan lâtif şeyler.

hevesat

  • Arzu ve nefsâni emeller. Boş, bâtıl ve günahlı şeylere dâir olan istekler. Hevesler. (Farsça)

hey'et-i mecmua

  • Bir şeyi oluşturan şeylerin tümü, ferdlerinin tamamı.

hezaren

  • Sıcak memleketlerde yetişen; ve baston, sandalye gibi şeyler yapmakta kullanılan bir cins kamış.

hibale

  • (Çoğulu: Habâil) Maddi ve manevi şeylerde tuzak, ağ.
  • Kement, bağ.

hicab-ı gaflet

  • Gaflet perdesi; Allah'a inanmayı, emir ve yasaklarına uymayı engelleyen şeyler; mâneviyatı görmeme ve düşünmeme hâli.

hicvi / hicvî

  • Hicivle alâkalı. Hiciv denilen tarz-ı zemme ait ve müteallik olan şeyler.

hikemiyat / hikemiyât

  • Felsefeye ait, felsefi düşünce ürünü olan şeyler.

hikmet-i rabbaniye / hikmet-i rabbâniye

  • Allah'ın her şeyi terbiye ederek, muhtaç olduğu şeyleri verip bir fayda ve gayeye yönelik olarak, anlamlı ve yerli yerinde yaratması.

hilal

  • Sâfi ve halis.
  • Sıdk ile dostluk etmek.
  • Ara. Aralık.
  • Zaman ve vakit.
  • İki şey arasına sokulmuş olan.
  • Buluttan yağmurun çıktığı yer.
  • Gr: Bir kelimenin aslını ve ondan türeyenleri gösteren tertip.
  • Kulak ve diş karıştırmak gibi şeylerde kull

hill

  • Hac veya umre için ihrâma girilen mîkât denilen yerler ile Harem yâni Mekke şehri sınırı arasına verilen ad. Harem adı verilen yerde ihramlı iken yapılması haram (yasak) edilen şeyler, burada helâl olduğu için Hill adı verilmiştir. Hill'in Mekke-i mü kerremeye en yakın yeri batı taraftaki Ten'im den

himaye

  • Koruma. Korunma. Muzır şeylerden muhafaza etme.

himaye-i rabbaniye

  • Her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın koruma ve himâyesi.

hırdavat

  • Ehemmiyetsiz şeyler, öteberi.
  • Demirden mâmul eski âlet.

hırs-ı mecazi / hırs-ı mecazî

  • Gelip geçici olan şeylere gösterilen hırs.

hiss-i selim

  • Selim his. Her çeşit zarar verebilecek olan, müsbet olmayan ve şerre giden şeylerden kendini koruma hissi.
  • Sağlam ve insanı yanıltmayan his.

hıyata

  • Terzilik, dikiş dikme işi.
  • Tıb: Ameliyat esnasında kesilip yarılan yerin tekrar kaynaması için dikilmesi.
  • Ameliyatta dikiş için kullanılan bağırsak ve benzeri şeylerden yapılan iplik.

hoşab

  • Suyu, havası iyi olan yer. Parlak, berrak. Elmas, inci gibi şeylerin parlaklığı. (Farsça)
  • Hoşaf. (Farsça)

hubb-ı dünya / hubb-ı dünyâ

  • Dünyâ sevgisi. Ölümden sonra işe yaramayacak olan şeylere düşkün olmak. Dünyâ; haramlar, mekruhlar ve Allahü teâlâyı unutturan her şeydir.

hubb-ısiva / hubb-ısivâ

  • Allahü teâlâdan başka şeylerin sevgisi.Olup nâdim elim çektim hevâdan, Pâk ettim kalbimi hubb-ı sivâdan. Yüzüm dergâhına döndüm ilâhî, Kapundan etme red, bu pür günâhı.

hubb-u faniyat / hubb-u fâniyat

  • Fâni olan şeyleri sevme.

hubesa

  • (Tekili: Habis) Habisler, pis şeyler.
  • Abdestsiz, gusülsüz gezen pis kâfirler.

hukukullah / hukûkullah

  • Allahü teâlânın emri ve kulluk borcu olarak yapılan, kimsenin tasarrufta bulunamıyacağı, değiştiremeyeceği şeyler.

hulviyyat

  • Tatlı yemekler. Şekerlemeler. Tatlı şeyler.

humuzat

  • Ekşi şeyler.

hurc

  • Meşinden veya çadır bezi gibi şeylerden yapılmış büyük heybe ve sandık. Meşinden yapılan bu heybe ve sandıklar arka taraflarındaki meşin kollarla hayvanların semerine bağlanır ve iki hurc bir hayvana yüklenirdi. Eski zamanın uzun yolculuklarında kullanılırdı. Eskiden İstanbulun meşhur yangınlarında

hurdebin / hurdebîn

  • (Hurde-bîn) Mikroskop. Çok küçük, ufak şeyleri, mikropları gösteren âlet.

hurdebin-i akıl / hurdebîn-i akıl

  • Akıl mikroskobu; küçücük şeyleri görebilen akıl.

hurdefuruş

  • Ufak tefek şeyler satan kimse. (Farsça)

hurdevat

  • Kırık dökük, eski püskü şeyler, öteberi. Hırdavat. (Farsça)

huremat - hurmat - hurumat / huremat - hurmât - hurumat

  • Haram olan şeyler, dince yasak olan şeyler.

hurmat

  • (Huremât - Hurumât) Haramlar. Dinin, yapılmasını menettiği şeyler. İşlenmesi günah olan işler.

huşare

  • Bir yere giderken bırakılan faydasız şeyler.
  • Her şeyin kötüsü.

hüsn-ü mücerred

  • Gayr olsun olmasın bizzat güzel olan şey. Bazı âza veya çizgilerin mütenasib terkib ve tertibiyle hâsıl olan hüsün, hüsn-ü mücerred değildir. Şartları zâil olsa, hüsün de zâil olur. Fakat, vücud, hayat, iman gibi varlıklar hüsn-ü mücerreddir ve bizzat güzeldirler. Güzellikleri başka şeylere

hususiyat

  • Hususi olan şeyler. Hususiyyetler.

huza'bil / huza'bîl

  • (Çoğulu: Huz'a) Batıl şeyler. Halkı güldürecek boş şeyler, nesneler.

huzuzat / huzuzât / huzûzât

  • (Tekili: Huzuz) İnsanın hoşuna giden şeyler.
  • Hazlar, hoşa giden şeyler.

huzuzat-ı nefsaniye / huzuzât-ı nefsâniye / huzûzât-ı nefsaniye

  • Nefsin hoşlandığı şeyler, zevkler ve hazlar.
  • Nefse hoş gelen şeyler.
  • Nefsin hoşlandığı şeyler, zevkler ve hazlar.

i'cazkar / i'câzkâr

  • Mûcizeli, başka şeyleri kendisine yetişmekten âciz bırakan.

i'tibarat

  • (Tekili: İ'tibar) İ'tibarlar, şeref ve haysiyetler.
  • Var sayılan şeyler, faraziyeler.

i'tibari / i'tibarî

  • (İtibarî) Hakiki kıymeti olmayıp kıymeti var kabul edilme. Farazî ve izafî olan. Varlığı, başka şeylere nisbet edilmesi halinde bilinen.

i'tikad / i'tikâd

  • İnanmak. İnanç. Sıdk ve doğruluğuna kalben kararlı olmak. Gönülden tasdik ederek inanmak. Dinin temelini meydana getiren şeylere inanmak.
  • Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem), Allahü teâlâ tarafından, bildirdikleri şeylerin hepsine inanma veya inanılacak şeyler.

i'tikadat-ı batıla / i'tikadât-ı bâtıla

  • Bâtıl, hak olmayan, asılsız şeylere inanışlar.

iaşe-i rabbaniye / iaşe-i rabbâniye

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın beslemesi, yedirip içirmesi.

ibahiyye / ibâhiyye

  • İslâmiyet'in haram ve yasak kıldığı şeyleri helâl ve mübâh sayan bozuk bir fırka. Bâtiniyye, İsmâiliyye. Karâmita da denir.

iber

  • (Tekili: İbret) İbretler, ders alınacak şeyler.

ibhamat

  • (Tekili: İbham) Mübhem şeyler, açıklanmayan mes'eleler, üstü kapalı sözler.

ibn-u ammi'l-garaib / ibn-u ammi'l-garâib

  • Garip şeylerin amca oğlu.

ibrahim-vari

  • İbrâhim (A.S.) gibi. Fani, gelip geçici şeylere kalbini bağlamamak sureti ile. (Farsça)

icma / icmâ

  • Dağınık şeyleri bir araya getirme, toplama.

icma'

  • Toplanma. Dağınık şeyleri toplamak.
  • Hazırlamak.
  • Azm ve kasdeylemek.
  • Topluluk. Fikir birliği. Bir mes'eleden âlimlerin ittihad etmesi.
  • Fık: Sahabe-i Güzin Hazretlerinin (R.A.) ittifakları üzere akaid hükmüne geçmiş umur-u diniyenin tamamı.

ifcas

  • Mânâsız ve münasebetsiz şeylerle kibirlenme.

ifraz hazinesi

  • Tar: Kullanılmayan kıymetli eşyanın saklandığı yer. Bu gibi kıymetli şeylerden ikinci dereceden olanların muhafaza olunduğu yere de "Bodrum Hazinesi" denilirdi.

ifrazat

  • Vücuddan çıkan, bedenden ayrılan kan, irin, balgam gibi şeyler.

ifşaat

  • Duyurmalar, gizli şeyleri açığa çıkarmalar.

igmad

  • Kınına sokma, kılıfına koyma.
  • Birçok şeyleri bir yere tıkma.

ihase

  • Toprağı kazarak bir şeyler arama.

ihbar-ı guyub

  • Gelecekten, bilinmeyen gizli şeylerden haber verme.

ihram / ihrâm

  • Hacıların örtündükleri dikişsiz elbise.
  • Yün yaygı. Büyük yün çarşaf.
  • Fık: Hac veya umreyi yada her ikisini eda etmek için mübah olan şeylerden bazılarını nefsine menetmek ve onlardan sakınmak.
  • Mîkât denilen mahalde (yerde) hacca veya umreye niyet ederek, peştemal gibi dikişsiz iki parça örtüyü giymek ve telbiye getirmek sûretiyle, daha önce mubah (serbest) olan bâzı şeyleri kendine haram kılmak yâni bunları yapmaktan sakınmak. İhrâmlı kims eye muhrim denir. İhrâm elbisesinin belden aşağı

ihtikar / ihtikâr

  • Bir şeyi kıymetlensin diye saklamak.
  • Ist: İnsanların veya ehlî hayvanların yiyeceklerine âit şeylerin satış kıymetleri yükselsin diye kırk gün kadar saklamak. Böyle yapan kimseye muhtekir denir.
  • Vurgunculuk, bozgunculuk.

ihtimalat

  • (Tekili: İhtimal) İhtimaller. Olması mümkün olan şeyler.

ihtiyacat

  • (Tekili: İhtiyac) İhtiyaçlar. Lüzumlu olan şeyler.

ihtiyariyat

  • Yapılması insanın kendi elinde olan şeyler.

ikaniyye / ikâniyye

  • Yakînî bilgiye tabi olanlar. Din ve bilginlerce ileri sürülen şeyleri delil aramaksızın doğru sayan anlayış.

ikrah-ı gayr-i mülci / ikrah-ı gayr-i mülcî

  • Huk: Eskiden döğme ve hapis gibi yalnız keder ve elemi icab ettiren şeylerle vuku bulan ikrah.

ikrah-ı nakıs / ikrah-ı nâkıs

  • Huk: Dayak ve hapis gibi keder ve elemi gerektiren şeylerden meydana gelen mecburiyet.

ikram

  • Ağırlamak. Hürmet etmek. Saygı göstermek.
  • İltifat olarak bir şeyler vermek.
  • Bağış.
  • Hesap dışı verilen şey veya yapılan indirme, tenzilât.
  • Allah'ın lütfu ve ihsanı. (İkramın izharı, yani Allah'ın lütfu ve ihsanı olan ikramın izharı tahdis-i nimettir. İnsanın ne

ikram-ı rabbani / ikram-ı rabbânî

  • Herbir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın bağış ve ihsanı.

iksir

  • Çok te'sirli, her derde devâ sayılan mevhum cisim. Bir şeyin olmasına veya hastanın iyileşmesine sebeb olan ehemmiyetli madde.
  • Tıb: Oldukça şekerli ve kolayca alınabilen bir ilâç.
  • Eski kimyada: (Bazılarının söylediğine göre) kıymetsiz madenleri ve sair şeyleri altuna tebdile

ilahiyyat / ilâhiyyât

  • İnanılacak şeylerden bahseden kelâm ilminin; Allahü teâlânın varlığı, zâtı, sıfatları ve fiillerinden (işlerinden) bahseden bölümü.

ilcaat

  • Zorlamalar.
  • Lüzumlu şeyler.

ilha'

  • Boş şeylerle meşgul etmek. Gaflet.

ilm-i hadis / ilm-i hadîs

  • Peygamber efendimizin mübârek sözlerini, işlerini ve görüp de mâni olmadığı şeylerden bahseden ilim.

ilm-i hal / ilm-i hâl

  • Her müslümanın îmân, ibâdet ve ahlâk ile ilgili bilmesi gereken şeyler veya bu bilgileri anlatan kitap.

iltibas

  • Birbirine benzeyen şeyleri şaşırıp birbirine karıştırmak. Yanlışlık. Karışıklık.
  • Tereddüt. Şüphe.
  • Benzeyen şeyleri birbirine karıştırma. Şaşırıp yanılma.

iman-ı gaybi / îmân-ı gaybî

  • Allahü teâlânın zâtı, sıfatları, âhiret, melekler, Cennet, Cehennem, Mîzân, Sırat gibi gözle görülmeyen şeylere görmeden inanmak.

iman-ı icmali / iman-ı icmalî

  • İcmalî iman, yani; taraf-ı Nebevîden tebliğ buyurulan şeylerin hey'et-i mecmualarına inanmak, yâni; "Her ne tebliğ buyruldu ise; cümlesi haktır" diye tasdik etmektir.

iman-ı tafsili / îmân-ı tafsîlî

  • Îmân edilecek şeyleri ayrı ayrı öğrenerek, bilerek îmân.

iman-ı tahkiki / îman-ı tahkikî

  • İnandığı şeylerin aslını, esâsını bilerek inanma; sarsılmaz iman.

imkan-ı adi / imkân-ı âdî

  • Her zaman olabilen, olmasına alışılan şeyler.

imkanat / imkânat

  • Varlığı da yokluğu da mümkün olanlar. Ademle vücudu müsavi olanlar. Var olmasında başkasına muhtaç bulunan şeyler.

imsak

  • Kendini tutmak. Bir şeyden el çekme.
  • Oruca başlama zamanı.
  • Hapsetmek.
  • Şer'an müftirat denen şeylerden (orucu bozan şeylerden) nefsi hakikaten veya hükmen men' etmek.
  • Yemez içmez adamın hâli. Cimrilik, hasislik, pintilik.

inayet ve lutf-u rabbani / inâyet ve lûtf-u rabbânî

  • Herbir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın yardım ve lûtfu.

indiyyat

  • (Tekili: İndî) Birinin kendince uydurduğu şeyler. Bir kimsenin kendi görüş ve inanışına göre söylediği sözleri.

inha

  • Bu şeyler. (İşaret zamiridir.) (Farsça)

inşa / inşâ

  • Varlıkları var olan şeylerden, kâinattaki var olan unsurlardan yaratma.

insan-ı himmetperver

  • Gayretli, himmetli insan; kalbin bütün kuvvetiyle mukaddes şeylere yönelen insan.

ırgat

  • (Rumca) Rençber, işçi.
  • Yapı işçisi. Amele.
  • Gemilerde demir zincirini toplamak için ve binalarda bazı ağır şeyleri kaldırmak için zincirlerle çevrilmiş, ufki bucurgat.

irsalat

  • (Tekili: İrsal) Göndermeler. Gönderilen şeyler.

irtibab

  • Kokulu şeyler yapma.
  • Bir çocuğu büluğ çağına varıncaya kadar besleme.

irtida'

  • Dinin yasak ettiği şeyleri yapmama, geri durma.

iş / îş

  • Yaşayış. Yaşamak. Zevk u safa sürmek.
  • Hayata medar olan ve geçinilen şeyler.
  • Ekmek. Gıda.

işfa'

  • (Şifâ. dan) Hastaya şifalı şeyler verme. Hastanın iyileşmesi için çeşitli çarelere başvurma.

ishab

  • Çok söylemek.
  • Türlü şeylerden renk değiştirmek.
  • Bir şeye fazla tama' etmek.
  • Kuyu kazıp suyu bulamamak.
  • Zehirlenme veya hastalıktan dolayı renk değişmesi.
  • Kuzu, anasını emmek.
  • Duvarı başı boş salıvermek.

isimlik

  • Tar: Saraylılar tarafından gönderilen hediyelik şeylerin kimin tarafından gönderildiğini belirten adres pusulası.

ism-i cins

  • Gr: Cins isim. Bir cinsten, bir nev'den olan şeylerin hepsine verilen bir ad. Vilâyet, karpuz, kedi gibi.

ismet

  • Peygamberlerin sıfatlarından biri. Peygamberlerin, peygamber oldukları bildirilmeden önce ve sonra; küçük olsun, büyük olsun bilerek veya bilmeyerek günah işlemekten korunmuş olmaları.
  • Günahlardan sakınma, kötü ve çirkin şeylerden uzak durma.

israf

  • Lüzumsuz yere harcamak. Malı ve parayı lüzumsuz yere sarf etmek. İhtiyacından fazla istihlâk etmek ve harcamak.
  • En lüzumlu aslî vazifeleri bırakıp en lüzumsuz veya zararlı şeylerle meşgul olarak ömrünü veya gençliğini boş yere harcamak.

istatistik

  • Bir neticeye varmak veya bir hüküm çıkarmak için metodlu olarak mevcud lüzumlu şeyleri toplayıp sayı hâlinde göstermek işi ve bu işle meşgul olan ilim. (Fransızca)

isti'faf

  • Kötü şeylerden çekilmek.
  • İffetlilik iddia etmek.

istibdad

  • Başlı başına olmak. Keyfî idare sistemi.
  • Zulüm ve tahakküm. İdaresi altındakilerin istemediği şeyleri yalnız kendi keyfine göre zorla ve zulümle yaptırmaya çalışmak. Kanun ve nizamlara bağlı olmayarak, çok defa da kanun namına kanunsuzluk yaparak, keyfi hükmünü icra ettirmek. Kimseyi

istihlakat / istihlâkat

  • (Tekili: İstihlâk) Yenilip içilen şeyler.
  • Harcamalar.

istihrac

  • Bir şeyin içinden bir şey çıkarmak. Bir mânâyı istidlâl etmek. Meydana ve harice çıkarmak. Bâzı emareleri beliren şeylerden ileriye âit olacak şeyleri çıkarmak. İstidlâl etmek.

istihsalat

  • (Tekili: İstihsal) Üretilen şeyler. Bir memleketin veya fabrika gibi faaliyet merkezlerinin çıkardığı, yetiştirdiği şeyler.

istikbaliyat

  • Geleceğe ait şeyler, hâdiseler.

istikdar

  • Cenab-ı Allah'dan (C.C.) hayırlı şeylerin olmasını isteme.

istilac

  • İçilecek şeylerden pek çok içme.

istinca

  • Birisinden maksadını istihsal etmek.
  • İlm-i Hâlde: Pislikten temizlenmek. Abdest bozduktan sonra veya abdest almadan evvel; kan, sidik, meni' gibi şeylerin çıktıkları yeri temizlemek.

istisnaat / istisnaât

  • İstisnalar, kural dışı olan şeyler.

istit'am

  • Yemek isteme. Yiyecek şeyler taleb etme.

itale-i lisan / itale-i lisân / itâle-i lisân

  • Dil uzatma, kötü şeyler söyleme.
  • Dil uzatma, kötü şeyler söyleme, sövüp sayma.

itikadiyat / itikadiyât / اعتقادیات

  • İnançla ilgili şeyler. (Arapça)

ıtla'

  • Kokulu şeyler sürünmek.
  • Hevâiyata heves etme.

ıtlak / ıtlâk

  • Kayıtsız, sınırsız, mutlak olma; teklik, çokluk veya nitelik gibi şeylere bakılmaksızın kullanıldığı mânâya delâlet eden lâfız; kitap kelimesi gibi.

ittifakiyyat

  • Tesadüfle olan şeyler.

ıttıla

  • Kokulu şeyler sürünme.

izhar-ı rububiyet

  • Rablığını gösterme; Allah'ın her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri verdiğini, onları terbiye ve idare ettiğini ve herşeyi egemenliği altında tuttuğunu göstermesi.

ıztırariyat

  • (Tekili: Iztırarî) Mecburi olarak yapılan şeyler, mecburiyetler.

jajhor

  • Mânâsız ve mâlâyani şeyler konuşan. (Farsça)

kabil-i inkisar

  • Kolaylıkla kırılabilir şeyler, kırılması kolay olan nesneler.

kabza

  • Kılınç gibi şeylerin tutacak yeri. Sap.
  • El, pençe.
  • Bir tutam, bir avuç şey.

kadere rıza / kadere rızâ

  • İnsanın, Allahü teâlânın kendisi hakkında takdîr ettiği şeylere rızâ göstermesi, hoşnud olması başına gelen belâ ve musîbetlere sabredip, boyun eğmesi.

kadro

  • ing. Bir işin yürütülebilmesi için icab eden bir cinsten şeylerin, bilhassa insanların tamamı veya bütünü.

kafir / kâfir

  • Allah'ı veya Allah'ın bildirdiği kesin olan şeylerden birini inkâr eden kimse.
  • İslâmiyette inanılması lâzım olan şeylerin hepsine veya birine inanmayan, dînin emirlerini beğenmeyen, hafife alan, alay eden.

kahin / kâhin

  • Gizli şeyleri bildiğini iddiâ eden. Falcı.

kainat / kâinat

  • Var edilen şeylerin hepsi. Yaratılanlar. Mevcudat. Âlemler.

kalail

  • (Tekili: Kalil) Az şeyler, kaliller.

kalalib

  • (Tekili: Kullâb) Çengeller, kancalar. Uçları eğri olup bir şeyler asmağa yarayan demirler.

kalb tasdiki / kalb tasdîki

  • Dinden olduğu sözbirliği ile bildirilmiş olan şeylere, kalbin inanması.

kalb tasfiyesi

  • Kalbi, İslâmiyet'in beğenmediği şeylerden, günâhlardan, kötü düşüncelerden kurtarmak, temizlemek.

kalb temizliği

  • Kalbin İslâmiyet'e uymayan şeylerden, dünyâya düşkünlükten, kötü düşünceden kurtulması.

kalb toparlanması

  • Kalbin Allahü teâlâdan başka şeylere bağlanmaktan kurtulması.

kalb-i hayal

  • Hayâlin, gerçekte carî olan şeyleri tersine çevirmesi.

kalem

  • Levh-i mahfûz üzerine Allahü teâlânın ilm-i ezelîsi (başlangıcı olmayan ilim sıfatı) ile bilip taktîr ettiği şeyleri yazan, nasıl olduğu insanlar tarafından bilinemeyen kalem.

kalıb

  • (Ka, uzun okunur) Hususi bir biçim, bir şekil alması istenen bazı şeylerin konmasına mahsus araç. (Buz kalıbı, çizme kalıbı gibi)
  • Hususi surette dökülmesi istenen şeylere mahsus zarf.
  • Beden, vücut, gövde.
  • Şekil ve suret nümunesi, örnek.
  • Bir kalıba dökülmüş vey

kamakım

  • (Tekili: Kumkuma) İçlerine mürekkep, zemzem gibi şeyler konulan yuvarlak testiler.

kanun-u rububiyet

  • Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması kanunu.

kariye

  • (Çoğulu: Kavâri) Uzun burunlu, kısa ayaklı, arkası yeşil bir kuş.
  • Süngü demirinin keskin yeri.
  • Kılıcın ve ona benzer şeylerin keskin yeri.

kase-bend / kâse-bend

  • Çatlamış, kırılmış. (Farsça)
  • Kâse gibi şeyleri tamir eden kimse. (Farsça)

kategori

  • Aralarında herhangi bir bakımdan alâka veya benzerlik bulunan şeylerin hepsi.
  • Zümre, grup.

katib-i sırr / kâtib-i sırr

  • Gizli şeyler yazdırılan kâtip, sır kâtibi.

kavadih

  • (Tekili: Kadiha) Çekiştirenler, zemmediciler, kötüleyiciler.
  • Çekiştirilecek ve zemmedilecek şeyler.

kavafil

  • (Tekili: Kafile) Kafileler. Birlikte yolculuk eden topluluklar.
  • Sıra sıra ve takım takım gönderilen şeyler.

kavanin-i rububiyet / kavânîn-i rububiyet

  • Allah'ın herbir varlığa, yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması ile ilgili kanunlar.

kavasım

  • (Tekili: Kasım) Ezici, kırıcı ve ufaltıcı şeyler.

kaza / kazâ

  • Allahü teâlânın ezelde irâde ve taktir buyurduğu şeyleri, zamânı gelince, ilim ve irâdesine muvâfık (uygun) olarak yaratması. Kazâ gelmez Hak yazmayınca, Belâ gelmez kul azmayınca.

kaza ve kader / kazâ ve kader

  • Olacağı Allah tarafından bilinen ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması ve Allah'ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce bilmesi, takdir etmesi, planlaması.

kaza ve kader-i ezeli / kaza ve kader-i ezelî

  • Allah'ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak herşeyi bilip takdir etmesi ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması.

kaza-i ilahi / kazâ-i ilâhi

  • Olacağı Allah tarafından bilinen ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması.

kaza-i muallak / kazâ-i muallak

  • Allahü teâlânın yaratılmasını şarta bağlı olarak takdîr ettiği ve şart meydana gelince yarattığı şeyler.

kaza-i mübrem / kazâ-i mübrem

  • Allahü teâlânın şarta bağlı olmaksızın yaratılmasını takdîr ettiği, yaratılması muhakkak olan şeyler.

kaziye-i cüziyye

  • Man: Hükmü, mevzuun bazı efradına şamil olan kaziye. "Bazı şeyler serttir." gibi.

kazm

  • Kuru şeyler yemek.
  • Dişlerin etrafıyla bir şeyi ısırıp yemek.

kazur

  • Temiz olmayan şeylerden sakınan kimse.

kazurat / kazûrat

  • Pislikler; artık şeyler.

kebair

  • (Tekili: Kebire) Büyük şeyler, büyük günahlar. Kebairin sıralanışı:-Allah'ı inkâr etmek.-Allah'a şirk koşmak.-Kat'iyyen sâbit olan dini bir hükme inanmamak.-Allah'ın rahmetinden ümidini kesmek.-Allah'ın cezasından, mekrinden ve azabından emin olmak.-Günah üzerinde ısrar etmek. Yâni, herhangi bir gün

keffaret / keffâret

  • Örtmek. Allahü teâlânın bâzı hususlarda kullarının kusur ve günahlarını affetmek ve örtmek için vesîle yaptığı şeylerden her biri. Çoğulu keffârâttır. Keffâretler, bir bakımdan ibâdet, bir bakımdan cezâ durumundadır. Keffâret, katl (insan öldürme), zıhar, yemîn, oruç ve hac keffâreti olmak üzere beş

kehanet / kehânet

  • Kâhinlik. Gaybı, gizli şeyleri bilirim iddiâsında bulunmak. Bu işi yapana kâhin, falcı denir.

kehribar

  • Birşeye hızlı bir şekilde sürüldüğü zaman hafif şeyleri kendine çeken değerli bir taş.

kehrüba

  • Saman kapan. (Farsça)
  • Bir yere hızlıca sürüldüğü zaman, hafif şeyleri kendine çeken bergâmi taş. (Türkçede tahrif edilerek "Kehribâr" denilir.) (Farsça)

kelalet / kelâlet

  • Yorgunluk. Bitkinlik. Usançlık.
  • Bıçak ve kılıç gibi şeylerin kesmez olması.
  • Akrabalığı uzak olanlar. (Amcazâdeler topluluğu gibi).
  • Kör ve kesmez olan.

kelime-i rabbaniye / kelime-i rabbâniye

  • Herbir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın kelimesi, sözü.

kelkahya / kelkâhya

  • Mc: Vazifesi olmayan şeylerle alâkadar olan. Her şeye karışan.

kemter

  • Aciz. Fakir. İtibarsız. (Farsça)
  • Başka şeylere göre daha az olan. Pek aşağı. (Farsça)
  • Noksan, eksik. (Farsça)

kenz

  • Define, hazine. Yer altında saklı kalmış kıymetli eşya, para veya altın gibi şeyler.

kerahet-i tenzihiyye / kerâhet-i tenzîhiyye

  • Yasak olmasına kuvvetli ve açık bir delil bulunmayan ancak yapılması iyi olmayan şeyler. Helâle yakın mekrûh.

keraih

  • (Tekili: Kerihe) Nefret edilecek ve iğrenç şeyler.

keramat-ı harika / kerâmât-ı harika

  • Allah'ın ikramı olan olağan üstü şeyler.

keramet / kerâmet

  • İkrâm, üstünlük.Hangi peygamberin ümmetinden olursa olsun, velîlerden âdet dışı, yâni fizik, kimyâ ve fizyoloji kânunları dışında meydana gelen şeyler, hâdiseler.

kerem

  • Nefaset, izzet, şeref. Al-i-cenâbâne ihsan, inâyet.
  • Kıymetli şeyleri kemal-i rıza-i nefisle verme.
  • Mecd ve şeref.

keşf

  • Açmak, gizli bir şeyi bulmak, ortaya çıkarmak. Bir şeyin üzerindeki kapalılığı kaldırmak.
  • Evliyânın, his ve akılla anlaşılmayan şeyleri, kalbine gelen ilhâm yoluyla bilmesi.

keşfiyat

  • (Tekili: Keşf) Keşifler. Bulup meydana çıkarılan şeyler.
  • Cenâb-ı Hakkın ihsan ve ilhamı ile evliyâullahın, hususan evliya-ı izâm hazeratının ve hasseten Kur'ân-ı Hakimin irşadı ile ve feyzi ile Rüesâ-i Evliyâ ve Server-i Kâinat olan Peygamberimiz Resul-i Ekrem (A.S.M.) Efendimizin de

keşşaf

  • Keşfeden. Gizli şeyleri bulup meydana çıkaran.
  • Meşhur bir tefsir ismi.
  • İzci.

keşşaf zaman

  • Gizli şeyleri ortaya çıkaran zaman, keşfedici zaman.

keyli / keylî

  • Kile ile ölçülen şeyler.

kiler

  • Erzak koymağa mahsus dolap. Yiyecek, içecek şeyler koyulan mahzen, anbar veya oda.

kimya-yı avam

  • Dünyanın kıymetsiz ve fâni olan şeylerini âhiret metalarına feda etmek.

kıraathane

  • Müşterilerine gazete, mecmua ve kitap gibi şeyleri bulunduran geniş ve içi döşenmiş kahvehane.

kırkanbar

  • İçinde çok çeşitli şeyler bulunan yer veya kap.
  • Çok şeyler bilen kişi.

kırzam

  • Saçma sapan şeyler konuşan. Manâsız sözler söyliyen kimse.

kitabet-i fıtriye

  • Fıtri olan yazılmış şeyler.
  • Kâinat sahifelerinin kitab gibi oluşu.

kitle

  • Kütle. Yığın. Küme.
  • Mâden, taş gibi şeylerden toplu şey.

kıtmir / kıtmîr

  • Ashab-ı Kehf'in köpeğinin adı.
  • Hurma ile çekirdeğinin arasındaki ince zar. Çekirdeğin arasındaki ince pürüz.
  • Hakir ve küçük olan şeylerde mesel olmuştur.
  • Eshâb-ı Kehfin (Îsâ aleyhisselâmın dîninden olup, din düşmanları her tarafı kapladığı bir zamanda dinlerini korumak için her şeylerini terkedip hicret eden Efsûs (Tarsus)'daki mağarada bulunan yedi kişiden birinin köpeğinin adı.

kıyas maa'l-farık / kıyas maa'l-fârık

  • Birbirine benzemeyen şeyler arasında yapılan kıyas.

kıyas-ı maalfarık / kıyas-ı maalfârık

  • Birbirine benzemeyen şeyler arasında yapılan geçersiz kıyas.
  • Birbirine benzemiyen şeyler arasında yapılan kıyas. Yani, doğru olmayan ve hakikata uymayan mukayese.

kıyemiyyat

  • (Tekili: Kıyemî) Değerli nesneler, az bulunan pahalı şeyler.

kubbeleri habbe gösterme

  • Büyük şeyleri hafife alma, küçük gösterme.

kubhiyyat

  • (Tekili: Kubh) Çirkin hareketler ve işler. Günah ve çirkin şeyler.

kuddus / kuddûs

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Azamet ve celâline, büyüklüğüne lâyık olmayan, noksanlık ve eksiklik getiren şeylerden, his organlarının anladığı, hayâl gücünün hayâl ettiği, hâtıra gelen ve düşünülebilen her türlü vasıftan ve özellikten münezzeh, pâk ve temiz olan.

kudsiyetşiken / قدسيت شكن

  • Kutsallığı bozan; kutsal olan şeylere karşı saygısız. (Arapça - Farsça)

küfr

  • Örtmek mânâsınadır. Kalbe âit bir sıfattır. Hak dini inkâr edip, hakkı inkâr edene ve gizleyene "kâfir" denilir. Kâfirliğin sıfatı küfürdür.
  • Allaha inanmamak. Hakkı görmemek. İmansızlık.
  • Allaha (C.C.) yakışmıyan sıfatlar uydurmak. Müslümanlığa uymayan şeylere inanmak.
  • Örtmek; hakkı örtmek, kapamak, Hakk'ı inkâr etmek. Dinde bilinmesi ve inanılması zarûrî olan şeyleri ve ahkâm-ı şer'iyyeden (dînî hükümlerden) tevâtüren (kesin olarak) bildirilenleri inkâr etmek ve dinden olduğu herkesçe bilinen bir şeyi kabûl etmemek.

küfr alametleri / küfr alâmetleri

  • Kâfirlerin ibâdet olarak yaptıkları ve kâfirlik alâmeti olan şeyler.

küfr-i cehli / küfr-i cehlî

  • İşitmediği, düşünmediği için, Allahü teâlâya ve inanılması lâzım olan şeylere inanmamak.

küfr-i cühudi / küfr-i cühûdî

  • Allahü teâlâya, Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiş, inanılması lâzım olan şeylere inanmamakta bilerek inâd etmek.

küfriyat / küfriyât

  • Küfürle ilgili şeyler.

kume

  • Bir yere toplanmış olan şeyler.
  • Yüksek, yüce yer.

kumkuma

  • (Çoğulu: Kamâkım) İçine mürekkep, zemzem gibi şeyler konulan yuvarlak testi.
  • Bakır şişe, bakır ibrik.

kün emri

  • Allahü teâlânın yaratmayı dilediği şeylere "Ol!" emri.

küngan / küngân

  • Toprak ve çimento gibi şeylerle yapılan su borusu, su yolu. (Farsça)

kur'an-ı rabbani / kur'ân-ı rabbânî

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın Kur'ân'ı; kâinat kitabı.

kuvve-i dafia / kuvve-i dâfia

  • Zararlı şeyleri men'etme ve onlardan korunma hissi. İtme kuvveti.
  • Zararlı şeyleri defeden güç.

kuvve-i mutasarrıfa

  • Mütehayyile vasıtasıyla zihinde hazırlanan şeyleri tertib kuvveti.

kuvve-i müvellide / قُوَّۀِ مُوَلِّدَه

  • Birşeyler meydana getirme kabiliyeti.

kuvve-i sebuiye-i gadabiye

  • Zararlı şeyleri def'e sevkeden his ve kuvvet.

kuvve-i şeheviye ve gadabiye

  • Şehvet ve öfke duyguları; insanı dünya zevklerini elde etmeye ve zararlı şeyleri defetmeye sevkeden duygular.

kuvve-i vahime / kuvve-i vâhime

  • Olmayan şeyleri varmış gibi gösteren güç.

laalle

  • Arabçada olması mümkün şeyler için kullanılır. Ola ki, umulur, ümid edilir, umulur ki mânâlarınadır. Ümide veya endişeye delâlet eder.

layülhihi / lâyülhîhi

  • (İlhâ. dan) Ona gaflet vermez. Onu boş şeyler meşgul etmez. Boşuna iş yapmaz.

leff ü neşr

  • Edb: Bir yazı veya şiirde söz simetrisi yapma san'atıdır. Önce iki veya daha fazla kelimeyi sıralamak, sonra da onlarla alâkalı şeyleri söylemek. İki çeşidi vardır;1- Leff ü Neşr-i Müretteb (Düzenli leff ü neşir) : Birinci cümlede sıralanan kelimelerle ikinci cümlede söylenen kelimelerin aynı sırayı

lehv

  • Eğlence. Âhirette faydası olacak şeylerden alıkoyan her şey.

lemm

  • Parça parça şeyleri toplamak, cem' etmek.
  • Islâh etmek.
  • Bulduğu şeyi, haram helâl demeyip yemek.
  • Şiddet ve meşakkat.
  • Az şey.
  • Konmak. Nâzil olmak.

letafet-i kalb / letâfet-i kalb

  • Kalbin nurluluk kazanması, maddî şeylerden soyutlanması.

levami'

  • (Tekili: Lâmia) Parıldayan şeyler, nurlar, parıldamalar.

levazım / levâzım / لوازم / لَوَازِمْ

  • Gerekli şeyler; bir bütünden ayrılmayan, bir işte beraber bulunması gereken şeyler.
  • Gereçler, gerekli şeyler. (Arapça)
  • Lüzûmlu şeyler.

levazım-ı beşeriyet / levâzım-ı beşeriyet

  • İnsan için gerekli olan şeyler.

levazım-ı taayyüş

  • Yaşamı sürdürebilmek için gerekli olan şeyler.

levazımat / levâzımât / لَوَازِمَاتْ

  • Gerekli olan şeyler.
  • Gerekli şeyler.
  • Lüzûmlu şeyler.

levazımat deposu

  • İhtiyaç duyulan şeylerin depolandığı yer.

levazımat-ı arziye / levâzımât-ı arziye / لَوَازِمَاتِ اَرْضِيَه

  • Yeryüzüne lazım olan şeyler.

levazımat-ı beytiye / levâzımât-ı beytiye

  • Ev için gerekli olan şeyler, ihtiyaçlar.

levazımat-ı harbiye / levâzımat-ı harbiye

  • Savaş için lâzım olan şeyler.

levazımat-ı hayat

  • Hayat için gerekli olan şeyler.

levazımat-ı hayat-ı insaniye / levâzımât-ı hayat-ı insaniye

  • İnsan hayatına gerekli olan şeyler.

levazımat-ı hayatiye / levâzımât-ı hayatiye

  • Hayat için gerekli şeyler.

levazımat-ı ihtiyacat / levâzımât-ı ihtiyâcât

  • İhtiyaç duyulan şeyler, lüzumlu görülen ihtiyaçlar.

levazımat-ı insaniye / levâzımât-ı insaniye

  • İnsanlar için gerekli şeyler.

levh-i kaza / levh-i kazâ

  • Kazâ levhası; olmuş ve olacak şeylerin Allah'ın ilmindeki varlıkları.

levsiyyat / levsiyyât

  • Kirli ve pis şeyler.

lezaiz

  • Lezzetler. Zevk duyulan, eğlendirici, hoşa giden şeyler.

lezzat

  • (Tekili: Lezzet) Tatlılıklar. Lezzetler. Tadı hoş ve güzel olan şeyler.

lizaz

  • (Tekili: Leziz) Lezzetli ve tatlı şeyler.

lühuf

  • (Tekili: Lihâf) Örtüler, sargılar. Örtünecek şeyler.

lükata-çin

  • Değersiz ve artık şeyleri toplıyan. (Farsça)

lule

  • Çeşme, musluk gibi şeylere takılan küçük boru. (Farsça)
  • Lüle. Halka gibi dürülmüş şey. (Farsça)

lütf-u rabbani / lütf-u rabbânî

  • Herbir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın ihsanı, bağışı.

lütf-u rububiyet

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah‘ın iyilik ve bağışı.

ma / mâ

  • Biz mânasınadır. (Farsça)
  • Mim ile elif harfinden ibâret "Mâ". Arabçada muhtelif isimleri vardır. Ve çeşitli mânalara gelir. Cansız şeylere işaret eder. "Şu nesne, o şey ki..." mânâlarına gelerek kelimelerle birleşir. Meselâ: (Mâ-ba'd: Sondaki, alttaki.) (Farsça)

ma'deniyat

  • Madenî oluşlar. Madenler. Madenden çıkan şeyler. Maden ilmi.

ma'dudat

  • Yumurta gibi sayı ile satılıp alınan şeyler.

ma'dumat-ı hariciyye / ma'dumat-ı hâriciyye

  • İlm-i İlâhide olup, maddi vücudu olmayan şeyler.

ma'işet / ma'îşet

  • Yaşama, geçinme, yaşayış. Geçinmek, yaşamak için lüzumlu şeyler.

ma'lumat

  • Bilinen şeyler, biliş, bilgi.
  • Bilinen şeyler, bilinenler. Bir iş veya mevzu hakkındaki bilgiler.

ma'mulat / ma'mulât

  • İmal edilmiş, yapılmış şeyler. Makine veya elle işlenmiş eşya.

ma'mulat-ı dahiliye / ma'mulât-ı dâhiliye

  • Dâhilî mamulat. Memlekette yerli olarak yapılan şeyler.

ma'nevi miras / ma'nevî mîrâs

  • Âlem-i emrdeki (gözle görülmeyen âlemdeki) şeyler yâni îmân, mârifet (tanıma, bilme), rüşd (doğru yolda olmak) gibi nîmetler (güzellikler, iyilikler).

ma'raz

  • Bir şeylerin sergilendiği yer.

ma'rufat

  • Bilinen şeyler. Şeriatın emrettiği hususlar.

ma'sara

  • (Üzüm ve susam gibi şeylerin) sıkıldığı yer.

ma'siyyet

  • İtâatsizlik, isyân. Günâh olan işler, Allahü teâlânın beğenmediği şeyler; Allahü teâlânın emrettiği şeyi yapmamak veya yasak ettiğini yapmak, haramlar. Allahü teâlânın yasak ettiği şeyler, günahlar.

ma'yubat

  • (Tekili: Ma'yube) Ayıplanacak şeyler. Eksiklikler, noksanlıklar, kusurlar.

maacin / maacîn

  • (Tekili: Ma'cun) Macunlar. Hamur kıvamındaki yoğurulmuş şeyler.

maar

  • Ar ve hayâya sebep olacak şeyler.

maarif-perver

  • Maarifin yayılıp intişar etmesine çalışan. Maârife ait şeyleri muhafaza eden. (Farsça)

maasır

  • (Tekili: Ma'sara) Üzüm, susam gibi şeylerin sıkıldığı yerler.

maayiş

  • (Tekili: Maişet) Geçinmek için gerekli şeyler.

maddi / maddî

  • (Maddiye) Cismâni. Madde ile alâkalı olan. Maddeye ait.
  • Paraca ve malca.
  • Paraya ve mala fazlaca ehemmiyet veren.
  • Dokunma, koklama, görme, işitme, tatma ile hissedilip duyulan şeyler.

maddiyat / maddiyât / maddîyât

  • (Tekili: Maddiyet) Maddi ve cismâni şeyler. Gözle görülüp elle tutulur cinsten şeyler.
  • Maddi şeyler.
  • Maddî şeyler.

maddiyyat

  • Gözle görülür, elle tutulur şeyler.

magrur

  • (Mağrur) Gururlu. Boş bir şeye güvenen. Fâni ve faydasız şeylere güvenip kendini aldatan. Mütekebbir. Kibirli kimse. Müteazzım.

magtus

  • Su, gaz veya hava gibi şeylerin içine batırılmış.

maharim

  • (Tekili: Mahrem) Mahrem olanlar. Haram olan şeyler.

mahatim

  • (Tekili: Mahtum) Bağlanmış ve kilitlenmiş şeyler.
  • Mühürlenmiş şeyler.

mahazir

  • (Tekili: Mahzur) Korkulacak ve sakınılacak şeyler. Maniler, engeller.

mahbubat / mahbubât

  • Sevilen şeyler.

mahçe

  • Minare, kubbe, sancak gibi şeylerin başına konulan hilâl. (Farsça)

mahfiyat / mahfiyât

  • Gizlilikler, gizli şeyler.

mahfuzat

  • (Tekili: Mahfuz) Mahfuz olunmuş, gizlenilmiş şeyler.
  • Hıfzedilip ezberlenmiş şeyler.

mahiyat-i mümkine / mâhiyât-i mümkine

  • Varlıkları mümkün olan şeylerin özleri.

mahluk-u musahhar / mahlûk-u musahhar

  • Emir altında bulunan ve kendinden istenilen şeyleri yerine getiren yaratık, varlık.

mahlukat / mahlûkât

  • (Tekili: Mahluk) Yaratılmışlar. Mahluklar. Allah'ın yarattığı şeyler.
  • Yaratılanlar, Allahü teâlânın yarattığı şeyler.

mahreman

  • (Tekili: Mahrem) Sırlar. Gizli şeyler. Esrar.
  • Sırdaşlar.

mahrukat

  • Yakılacak madde. Yanan şeyler.

mahrukàt / mahrûkàt

  • Odun kömür gibi yakılacak şeyler.

mahşer-i acaib / mahşer-i acâib

  • Herkesi hayrete sevkeden toplanma. Veya toplanma yeri.
  • Hayret edilecek harika şeylerin bulunduğu yer.

mahşer-i acaip / mahşer-i acâip

  • Hayret verici şeylerin toplandığı yer.

mahşer-i acaip ve garaip

  • Şaşırtıcı ve garip şeylerin toplandığı yer.

mahsul

  • Husul bulan. Hâsıl olan.
  • Elde edilen şeyler.
  • Toprak ve hayvanlardan elde edilen şey.

mahsusat / mahsusât / mahsûsât

  • Gözle görülen, hisle anlaşılan şeyler. (Ma'kulât'ın zıddı)
  • Gözle görülür şeyler.
  • Hususî şeyler, özellikler.

mahsusattaki vehmiyat bedihiyattandır / mahsûsattaki vehmiyat bedihiyattandır

  • Dış duyular vasıtasıyla elde edilen bilgiye vehim karışamaz. Zira hakikati sabittir. Dış duyularla gödüğümüz şeyler dış dünyada vardır. Vehimde olduğu gibi kuruntu ile olmayan bir şeyin varlığına hükmetmek değildir.

mahzen

  • Hazine ve define gibi şeyleri koyacak yer.
  • Erzak yeri.
  • Bodrum. Yeraltı.

mahzen-i erzak

  • Yenilecek ve içilecek şeylerin bulunduğu yer, depo.

mahzurat / mahzûrât

  • Yasaklar. Mâniler. Haram şeyler.
  • Hazer edilip korunulacak şeyler. Yasak olanlar. Engeller.
  • Dinde yasak edilmiş şeyler, haramlar.

mahzuzat / mahzuzât / mahzûzât / mahzûzat / محظوظات

  • Hoşa giden şeyler. Hazlar.
  • Hoşlanılan şeyler.
  • Hoşa gidecek şeyler. (Arapça)

makalim

  • (Tekili: Maklem) Ucu budanmış ve sivrilmiş şeyler.

makdurat

  • Kader programıyla takdir edilen, belirlenen şeyler.

makulat / mâkulât

  • Aklın uygun bulduğu, akıl ile bilinen şeyler.

makzi / makzî

  • Kaza olunmuş, ödenmiş, te'diye olunmuş olan. Ümid edildiği üzere tamam ve ikmâl edici olan. Ödeyici. Sâhib-i mucib ve muris.
  • Fık: Kendi irade ve kesbimizin neticesi olmak üzere Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) yaratıp vücuda getirdiği bazı şeyler vardır ki, bunlar Allah'ın rızasına muhalif old

malayaniyat / mâlâyanîyât / mâlâyâniyât

  • Faydasız şeyler.
  • Kişiyi ilgilendirmeyen şeyler; boş, anlamsız şeyler.

malayaniyat-ı rezile / mâlâyâniyât-ı rezile

  • Anlamsız, boş, kötü ve çirkin şeyler (mâ-lâ).

malumat / mâlûmât

  • Bilinen şeyler.

malumat-ı yakiniye / malûmat-ı yakîniye

  • Şüpheye yer bırakmayacak derecede kesin olarak bilinen şeyler.

mamelek

  • Elinde bulunan şeyler, sâhib olduğu şeyler. Nesi var ise, hepsi.
  • Huk: Bir şahsın alacak ve borçlarının hepsi.

mamulat / mâmulât / mâmûlât

  • Yapılmış ürünler, imâl edilmiş şeyler.
  • Yapılmış şeyler.

mana-yı ismi / mânâ-yı ismî

  • İsme dair mânâ. Bir şeyin sadece kendisini bilip tanımak. Bir şey başka şeyleri tanıttığı, bildirdiği veya sevdirdiği için olan mânâya da mânâ-yı harfî denir. Bir ağacı gölgesinden, zahirî görünüşünden, bize verdiği meyvesinden dolayı alâka gösterir ve seversek mânâ-yı ismî ile seviyoruz demektir. A

maneviyat / mânevîyat / معنویات

  • Mânâ âlemine ait şeyler.
  • Manaya dayalı şeyler. (Arapça)
  • Moral değerler. (Arapça)

manivela

  • Ağır şeyleri çekmek ve kaldırmak için vasıtanın dönen merkezine bir ucu takılıp döndürülen kol.

maraz-ı kalbi / maraz-ı kalbî

  • Kalb hastalığı, bozuk îtikâd; kibir, hased (kıskançlık), kin ve riyâ (gösteriş) gibi kalb hastalıkları. Kalbin Allahü teâlâdan başka şeylere tutulması.

maruzat / mâruzât / معروضات

  • Arz edilen, sunulan şeyler.
  • Sunulanlar, arzedilecek şeyler. (Arapça)

marziyat / marzîyât

  • Razı olunacak şeyler. Allah'ın rızasına dair olanlar.
  • Razı olunan şeyler.

marziyat-ı rabbaniye / marziyât-ı rabbâniye

  • Allah'ın rızasına uygun işler, Allah'ın hoşnut olmasına sebep olan şeyler.

marziyatı / marziyâtı

  • Razı ve hoşnut olduğu şeyler; Allah'ın rızasına uygun şeyler.

marziyyat

  • Hoşa giden, razı olunan şeyler; Allah'ın razı olacağı şeyler.

maşaallah / mâşâallah

  • Beğenilen şeyler görüldüğünde söylenilen; "Bu, Allahü teâlânın dilediği ve ihsân ettiği şeydir" mânâsına mübârek bir söz.

masiva / mâsiva

  • Ondan gayrısı. (Allah'tan) başka her şey hakkında kullanılan tâbirdir) Dünya ile alâkalı şeyler.
  • Bir şeyden başka olanların hepsi.
  • Dünya ile ilgili olan şeyler.
  • Allah'tan başka her şey.

masiva-perest / mâsivâ-perest

  • Dünya ile ilgili olan şeylere düşkünlük; Allah'tan başka şeylere aşırı düşkünlük.

masnuat

  • San'atkârâne yapılan şeyler. Yapılanlar.

maşuk-u mecazi / mâşuk-u mecazî

  • Gerçek sevgiye layık olmadığı halde aşık olunan şeyler.

mat'umat / mat'umât

  • (Taam. dan) Yemekler. Taamlar. Yenecek şeyler.
  • Yenecek şeyler.

matabih / matabîh

  • (Tekili: Matbuh) (Tabh. dan) Tabholunmuş yani pişirilmiş şeyler.

matalil

  • (Tekili: Matlul) Nemli, ıslak ve yaş şeyler.

matamih

  • (Tekili: Matmah) Göz dikilen şeyler. Göz dikilen yerler.

matamir / matamîr

  • (Tekili: Matmure) Mezarlar, kabirler.
  • Bazı şeyleri saklamak için kullanılan toprakaltı yerler.

matavi

  • (Tekili: Matvi) Kıvrımlar. Bükülmüş şeyler.

matbuat / matbûat / مطبوعات / matbûât / مَطْبُوعَاتْ

  • Matbaada basılmış şeyler.
  • Tab' edilmiş neşriyat. Basılmış şeyler. (Kitap ve gazeteler gibi)
  • Basın. (Arapça)
  • Basılı şeyler. (Arapça)
  • Basılmış şeyler.

materyal

  • Bir işin meydana çıkması için lâzım gelen şeyler. (Fransızca)

matlubat

  • (Tekili: Matlub) İstenilen, talebedilen ve aranılan şeyler.
  • Alacaklar. Ödünç olarak verilmiş olan şeyler.

matmure

  • Toprak altında bazı şeyleri saklamağa mahsus yer.
  • Kabir, mezar.

maun / mâun

  • Eve lâzım şeyler. Ev eşyası.
  • Malın zekâtı.
  • Ufak tefek ihtiyaçlar.
  • Nefaseti sebebi ile (nefsin çok hoşuna gittiğinden) kimseye verilmek istenmeyen şey.
  • Malın zekatı.
  • Kendisinden faydalanılacak şey, eve gerekli olan şeyler.

mayiat / mâyiât

  • (Tekili: Mâyi') Akıcı cisimler. Su halinde bulunan, akan şeyler.

mazamin / mazamîn

  • (Tekili: Mazmun) Mânâlar, mefhumlar, kavramlar.
  • Ödenmesi gereken şeyler.
  • Cinaslı, nükteli sözler.

mazarrat

  • Zararlar, zararlı ve kötü şeyler.

mazarrat-ı umumiye

  • Herkese zararı dokunan şeyler.

mazbutat / mazbutât

  • (Tekili: Mazbut) Ele geçirilmiş; kaydedilmiş; hatırda tutulmuş şeyler. Mazbut olan şeyler.

mazfuf

  • Yanında olan şeyleri tamamen tükenmiş olan kimse.

maziyat / mâziyat

  • Geçmişe ait şeyler, hâdiseler.

me'murat / me'mûrât

  • Yapılması emredilen şeyler.

meakil

  • (Tekili: Me'kele) Yenilecek şeyler. Yemekler. Erzâk.

mearib

  • İhtiyaçlar, hâcetler, lüzumlu ve istenen şeyler. İstekler.

mebani-i kelam / mebani-i kelâm

  • Sözün esâsını teşkil eden şeyler.

mecazi muhabbet / mecazî muhabbet

  • Fâni olan şeylere duyulan sevgi.

mecc

  • Ağızla su püskürmek.
  • Sulu şeyler atmak ve saçmak.

mechulat

  • (Tekili: Mechul) Mechul olan ve bilinmeyen şeyler.

mecma-i garaip

  • Hayret verici şeylerin toplandığı yer.

mecmua

  • Toplanıp biriktirilmiş, tertip ve tanzim edilmiş şeylerin hepsi.
  • Seçilmiş yazılardan meydana getirilen kitap. Risâle.
  • Kolleksiyon.

medh

  • Övme, iyi taraflarını anlatma; bir kimse hakkında iyi şeyler söyleme.

mefahim / mefâhim

  • Mefhumlar. Anlaşılan şeyler. Anlaşılan mânâ ve mefhumlar.
  • Mefhumlar, anlaşılan şeyler; kavramlar.

mefahir / mefâhir / مفاخر / مَفَاخِرْ

  • İftihar edilecek, övünülecek şeyler. Mefharetler.
  • Övünülecek şeyler.
  • Övünülecek şeyler.
  • Övünülecek şeyler. (Arapça)
  • Övünülen şeyler.

mefahir-i iran / mefâhir-i iran

  • İran'ın övündüğü şeyler.

mefasid / mefâsid

  • Ahlâkı bozan şeyler.

mefruşat

  • (Ferş. ten) Ev döşemeğe yarayan şeyler. Kilim, halı v.s.

mehamm

  • (Tekili: Mühim) Mühim şeyler. Kıymetli işler. Umur-u azime.
  • Düşündürücü şeyler.

meharic

  • (Tekili: Mahrec) Mahreçler. Dışarı çıkacak şeyler.

mehasin-i rububiyet / mehâsin-i rububiyet / mehâsin-i rubûbiyet

  • Rablığın güzellikleri; Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının güzellikleri.