LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te segi ifadesini içeren 79 kelime bulundu...

a'la-d derecat

  • Derecelerin en alâsı, en yükseği.

adiye / âdiye

  • (Çoğulu: Âdiyat) Gaza yolunda seğirten at.

adv

  • Yelmek. Seğirtmek.
  • Hazırlamak.

akfer

  • Çok kısır, en kısır.
  • İki ön ayakları dirseğine kadar beyaz olan at

ala-yı illiyyin-i tevhid / âlâ-yı illiyyîn-i tevhid

  • Tevhid mertebelerinin en yükseği; her şeyi bir olan Allah'a verme derecelerinin en yükseği, en zirvesi.

ala-yı illiyyin-i yakin / âlâ-yı illiyyîn-i yakîn

  • Şüphesizlik derecesinin en yükseği, doruğu.

anet

  • (Çoğulu:Anât) Fâsık.
  • Diz kılı.
  • Yaban eşeği sürüsü.
  • Fırat ırmağı kenarında bir köyün adı.

asl

  • Yelmek. Seğirtmek.

ayzan

  • Yaban eşeğinin erkeği.

azba'

  • (Tekili: Zab') Kolun yukarı kısmı, dirseğin üst tarafı.

barika-i iman

  • İman parıltısı, şimşeği.

berk-i süyuf

  • Kılıçların şimşeği, kılıç korkusu.

cahş

  • (Çoğulu: Cihaş-Cuhşâ) Eşek sıpası.
  • Kolan eşeğinin erkeği.

çark-ı felek

  • Bir makine veya dolaba benzetilen gökyüzü.
  • Mc: Tâlih, baht.
  • Yakıldığı zaman dönerek ateşler püskürten bir çeşit donanma fişeği.
  • Bir nevi sarmaşıklı nebat çiçeği.

ce'b

  • Kesbetmek, elde etmek, kazanmak.
  • Yaban eşeğinin büyüğü.
  • Kırmızı toprak boya.
  • Göbek.

cennet-i ala / cennet-i âlâ

  • Cennet katlarının en yükseği.

dahme

  • Mezar, kabir. türbe. (Farsça)
  • Donanma geceleri atılan hava fişeği. (Farsça)

devan

  • Hızlı yürüyen, koşan, seğirten. (Farsça)

ecc

  • (Çoğulu: İcâc) Devekuşu seğirtmek.

efur

  • Sıçrayıp seğirtme.

elbürz

  • Kafkas sıradağlarının en yükseği. (Farsça)
  • Hakkında türlü türlü hurafeler ve masallar anlatılan Kaf Dağı. (Farsça)
  • Uzun boylu ve yakışıklı kimse. (Farsça)

erfa'-ı derecat / erfa'-ı derecât

  • Derecelerin en yükseği.

firaş-ı istirahat

  • Rahat döşeği.

gur / gûr / گور

  • Kabir, mezar.
  • Meşhur pehlivan Rüstem-i İraninin lâkabı.
  • Yaban eşeği.
  • Mezar. (Farsça)
  • Yaban eşeği. (Farsça)

hakba'

  • Yaban eşeğinin dişisi.

hakk-ul yakin / hakk-ul yakîn

  • (Hakk-al yakîn) Mârifet mertebesinin en yükseği. En yakînî bir surette hakikatı müşahede edip yaşamak hali. Ateşin yakıcı olduğunu bütün hislerimizle yakından duyup yaşadığımız gibi.

hakke'l-yakin / hakke'l-yakîn

  • Bilgi ve marifet mertebelerinin en yükseği, bizzat yaşayarak elde edilen bilgi, gerçeğin özünü kavramak.

hakku'l-yakin / hakku'l-yakîn

  • Hakke'l-yakîn. Bilgi ve marifet mertebelerinin en yükseği, bizzat yaşayarak elde edilen bilgi, gerçeğin özünü kavramak.

har-i deşti / har-i deştî

  • Yaban eşeği.

herc

  • İnsanların arasında meydana gelen fitne, fesad.
  • Söze dalıp çoğaltmak. Haltetmek. Sözü karıştırmak.
  • Kapıyı açık bırakmak.
  • İnsanların işlerinin karışması.
  • Seğirtmek.
  • Katletmek.

hezm

  • Seğirtmek.
  • Taze olmak.
  • Kırmak.

hudr

  • Sıçramak. Seğirtmek.

husas

  • Sür'atle gitmek, seğirtmek, koşmak.

icfal

  • Gidermek.
  • Devekuşu seğirtmek.

icla / iclâ

  • (Cilâ. dan) Sürme, nefyetme, sürgün etme. Evinden barkından ayırma.
  • Sür'atle seğirtme.
  • Cilâlama, parlatma.

iftah

  • Seğirtme.
  • Sık nefes alma, hızlı hızlı soluk alma.

ıhtilac

  • Seğirtmek, koşmak.
  • Hareket etmek.

ihtilac / ihtilâc / اختلاج

  • Seğirtme.
  • Çarpıntı, çarpma.
  • Etler gevşeyip büzülme.
  • Havale nöbeti.
  • Çırpınma, seğirme.
  • Çırpınma. (Arapça)
  • Seğirme. (Arapça)

ihtilacat

  • (Tekili: İhtilâc) İhtilaclar, çarpıntılar, seğirtmeler.

imtiras-ı himar

  • Eşeğin sürtünüp kaşınması.

işraf

  • Yüksek bir yere çıkma. Yüksek bir yerden bakıp anlama.
  • (Hasta) ölüm döşeğinde olma.

işticar

  • Zıdlaşma.
  • Elini çenesine koyarak, dirseğinin üzerine dayanma.

kedad

  • Araplar arasında mâruf bir erkek eşeğin adı. (Ona nisbet edip "benat-ul kedad" derler.)

kedkede

  • Ağır ağır seğirtmek.
  • Katı bir cisme dokunmaktan çıkan ses.

kımme

  • (Çoğulu: Kumem) Boy, kamet.
  • Beden.
  • Başın tepesi.
  • Dağ tepesi.
  • Her şeyin yükseği.
  • İnsan cemaati, topluluk.

kutb-ul aktab

  • Kutubların başı. Hilafet-i mâneviye-i Muhammediye (A.S.M.). Velâyet-i mâneviye makamlarının en yükseği, nübüvvet-i Muhammediyeye (A.S.M.) veraset makamı olup, bu makama ancak Cenâb-ı Hakkın bir atiyyesi olarak nâil olunur. Bu makamda bulunan zât, Hakikat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) mazharı ve Esmâ-i İ

lemha

  • Bir göz atmak.
  • Şimşeğin bir defa çakışı.

mehavi

  • (Tekili: Mehva) Çöller, sahralar.
  • Vâdiler.
  • İki yükseğin arası.

melze

  • At seğirtirken koltuklarını uzatmak.
  • Süngü ile veya gayrı nesne ile ta'n eylemek.

merta

  • Sür'atle yelmek. Seğirtmek.

mirha

  • İrhâ denilen yelmekle yelip seğirten at.

nu're

  • (Çoğulu: Near-Nerât) Eşeğin burnuna giren bir cins sinek.

puyan

  • Koşan. Seğirten. (Farsça)

puye

  • Koşma, seğirtme. (Farsça)

puyende

  • Koşan. Seğirtici. Koşucu. (Farsça)

ra'd-ı kaza

  • Kaza yıldırımı, kaza şimşeği.

rekz

  • Harıl harıl ayak ile tepmek. Hayvana tekme ile vurmak. Kakıvermek.
  • Kaçmak. Seğirtmek, koşmak.
  • Hicret. Gaza.

rükuz

  • Seğirtmek, koşmak.

said

  • Kolun, bilek ile dirseği arasındaki kısmı. Mirfak.

sebh

  • Atın seğirtmesi.
  • Sür'atle gitmek.
  • Maaşında tasarruf etmek.
  • Suda yüzme.

şedde

  • Kur'an-ı Kerim okurken tek sessiz harfin iki defa okunmasına yarayan işaret.
  • Seğirtmek. Yürümekle şiddet göstermek. Bir şeyi kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak.

şehik

  • Hıçkırıkla içini çekme.
  • Nefesi dışarı çıkarma. Soluk alma.
  • Nefesi dışarı çıkararak eşeğin anırması.

sehil

  • Bükülmemiş iplik.
  • Bir kat bükülmüş iplik.
  • İpliği bir kat olan bez.
  • Eşeğin göğsünden gelen hırıltı.

senam

  • (Çoğulu: Esnâm-Esnime) Deve hörgücü.
  • Her nesnenin yücesi, yükseği.

seyyid-ül-enam / seyyid-ül-enâm

  • Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın lakablarından biri. Beşerin yâni insanların efendisi, en yükseği.

şitab

  • (Şitâften: Koşmak fiilinin kökü) Seğirtmek, koşmak. Çabukluk, acele etmek. (Farsça)

şitaban / şitâbân / شتابان

  • Koşan, seğirten. (Farsça)
  • Şitâbân olmak: Koşmak, seğirtmek. (Farsça)

sühl

  • Eşeğin göğsünden çıkan hırıltı.

taarr

  • Ari olmak, temiz ve pâk olmak, beri olmak. Döşeğinde dönüp ızdırap çekmek.

tek

  • Koşma, seğirtme. (Farsça)

tekapu / tekâpu

  • Öteye beriye seğirtme. Telâşla koşarak birşeyler araştırma. (Farsça)
  • Dalkavukluk. (Farsça)

tekaver / tekâver

  • Koşucu, seğirtici. (Farsça)
  • Yorga yürüyüşlü at. (Farsça)

tel'a

  • (Çoğulu: Tilâ) Su yolu, su mecrası.
  • Sel yolu.
  • Yerin alçağı ve yükseği. Çukurluk ve tepe.

tesnim

  • Hörgüçleyerek yukarı yükseltmek, terfi etmek mânasına masdar olup, yükseklik mânasıyla Cennet çeşmelerinden bir çeşmenin ismidir. İbn-i Abbas'tan rivayet edildiğine göre Cennet meşrubatının en yükseğidir.

tımırr

  • Ürkek at.
  • Sıçramaya ve seğirtmeye hazırlanmış at.
  • Seri, çabuk.

vehvah

  • Yaban eşeğinin anırtısı.

veriş / verîş

  • Yürümek ve seğirtmek istediği hâlde sahibi engel olan davar.

yahmur

  • Yaban eşeği.

yele

  • Kuvvetle saldıran. (Farsça)
  • Otlağa salınmış hayvan sürüsü. (Farsça)
  • Koşan, koşucu, seğirten. (Farsça)
  • Bazı hayvanların ensesindeki kıllar. (Farsça)

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın