LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te sare ifadesini içeren 554 kelime bulundu...

ishak aleyhisselam / ishâk aleyhisselâm

  • Şam ve Filistin ahâlisine (halkına) gönderilen peygamberlerden. İbrâhim aleyhisselâmın ikinci oğlu olup, annesi hazret-i Sâre'dir. İbrâhim aleyhisselâmın dînini insanlara tebliğ etti. İsmi, Kur'ân-ı kerîmde on yedi yerde bildirilmiştir.

müteşabihat / müteşâbihât

  • Mânâsı kapalı âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler. Müteşâbihâta îmân etmeli, mânâsını Allahü teâlâya bırakmalıdır. Bunlar, Allahü teâlânın sevdiklerine bildirdiği sırların sembolleri, işâretleridir. Bunları anlıyanlar açıklamamışlardır.

a'raz

  • (Tekili: Araz) Arazlar, işaretler, nişanlar, alâmetler.
  • Tesadüfler.
  • Hastalık alâmetleri.
  • Kazalar, felâketler, musibetler.

abdullah ibn-i zübeyr

  • Ebu Bekir-i Sıddık'ın kızı Esma'nın oğludur. Muhacirlerden ilk doğan çocuk olup cesaret, şecaat, ibadet ve takvası ile meşhurdur. Zübeyr ibn-i Avvam'ın oğludur. Yezid'in saltanatını kabul etmedi ve Mekke'de dokuz sene halifelik yaptı. 73 yaşında şehid edildi. (R.A.)

abe

  • İşaret, alamet.
  • Cemaat, topluluk.

ahd-i harici / ahd-i haricî

  • Daha önceden ismi bilinen kişilere veya şeylere işaret eden Lâm-ı tarif.

ahlat-ı erbaa

  • İnsan vücudunda varlığı kabul edilen dört unsur veya üsareler.

alaim / alâim

  • İzler. İşaretler, deliller.
  • İşaretler, alametler. (Arapça)

alamat / alâmat / alâmât / علامات

  • (Tekili: Alâmet) İzler, nişanlar, alâmetler, işâretler.
  • Alametler, işaretler.
  • İşaretler, alametler. (Arapça)

alamat-ı kıyamet / alâmât-ı kıyamet

  • Kıyametin alâmetleri, işaretleri.

alamet / alâmet / علامت / عَلَامَتْ

  • İşaret, nişan.
  • İz, nişân, işâret.
  • İşaret, iz, alamet, belirti. (Arapça)
  • Çok iri. (Arapça)
  • İşaret.

alamet-i farika / alâmet-i farika / alâmet-i fârika / عَلَامَتِ فَارِقَه

  • Bir şeyi diğerinden ayırıcı işaret. Belirgin özellik.
  • Ayırt edici işaret.
  • Ayırıcı işaret. Damga.
  • Ayırt edici işaret.

alamet-i ihmal / alâmet-i ihmal

  • İhmal belirtisi, başı boş bırakılmışlık işareti.

alamet-i kıymet / alâmet-i kıymet

  • Kıymetin belirtisi, verilen değerin işareti.

alamet-i makbuliyet / alâmet-i makbuliyet / alâmet-i makbûliyet

  • Kabul olunduğunu belirten işaret, nişan.
  • Kabul görmesinin işaret ve belirtisi.

alamet-i mana / alâmet-i mânâ

  • Mânâyı gösteren belirti, işaret.

alamet-i mümtaze ve farika / alâmet-i mümtaze ve fârika

  • Başkalarından üstün ve ayrıcalıklı olduğunu gösteren işaret.

alamet-i muvaffakiyet / alâmet-i muvaffakiyet

  • Başarı belirtisi, işareti.

alamet-i sadakat / alâmet-i sadakat

  • Bağlılık işareti.

alamet-i sadıka / alâmet-i sadıka

  • Doğruluk işareti, belirtisi.

alamet-i tevhid / alâmet-i tevhid

  • Allah'ın birliğini gösteren işaret.

alarm

  • Tehlike anında herkesi haberdar etmek için verilen işaret. (Fransızca)

alem

  • Bayrak.
  • Nişan, işâret.
  • Özel isim.
  • Mc:Yüksek dağ.
  • Büyük âlim.
  • Üst dudakta olan yarık.

alem-i zati / alem-i zâtî

  • Zâta özgü olan sembol, işaret.
  • Zata âit isim, zatına âit işâret, zâtına mahsus alâmet, delil.

amelnüvis

  • Kasların çalışmasındaki değişiklikleri işaretleyen âlet. (Farsça)

an / ân

  • Uzağı gösteren işâret ismi. Şu. Bu. O. (Farsça)
  • Güzellik câzibesi. Melâhat. Güzellik. (Farsça)
  • Cemi edâtı. Kelimenin sonuna getirilerek cemi' yapılır. Meselâ: Âlimân: Âlimler. Anân: Onlar. Merdân: Adamlar. İnsanlar. Zenân: Kadınlar.Kelimenin sonuna getirilerek sıfat edatı yapılır: Ters: Korku. (Farsça)

an mim amed

  • Tar: İslâmiyeti ve Türkçeyi öğretmek maksadıyla, devşirilerek toplanan ve Türk köylülerine satılan acemi oğlanlardan, müddetini tamamlayarak Rumeli Ağasının tezkeresiyle ulüfeye yazılanların kayıtlarına verilen işaret. (Farsça)

anhü

  • Ondan. (İşaret zamiri).

anhüm

  • Onlardan (mânasına işaret zamiri).

apolet

  • Askerî üniformaların omuz kısmına takılan ve rütbeyi belirten sembol, işaret.

araz / عرض

  • İşâret, alâmet.
  • Tesâdüf, rast gelme.
  • Kaza. Felâket. Zâtî olmayan hâl ve keyfiyet.
  • Fls. Herhangi bir cevherin varlığı için zaruri olmayan vasıf. Meselâ: Şekerin beyaz rengi şekerin varlığı için zaruri değildir.
  • İşaret, alâmet.
  • Tesadüf.
  • Kaza, felaket.
  • Kendi kendine vücut bulmayıp başka bir cevherle meydana gelen hal ve keyfiyet.
  • İşaret, belirti. (Arapça)
  • Tesadüf. (Arapça)

artı

  • Mat: (+) ile gösterilen toplama işaretinin adıdır.

asal

  • Ahlâk. Karakter.
  • Alâmet, işaret, belirti.

asir / asîr / عصير

  • Üsâre. Özsu.
  • Bir maddenin sıkılmış suyu.
  • Suyu alınmak için sıkılmış şey.
  • Özsuyu, usare. (Arapça)

atik

  • (Atika) Esaretten serbest bırakılmış olan.
  • Soyu temiz. Necib.
  • Genç kız.
  • Kadim. İhtiyar.
  • Yavru kuş.
  • Eski.
  • Hz. Ebû Bekir'in (R.A.) bir nâmı.

ayat-ı kevniye / âyât-ı kevniye

  • Kâinatta yaratılan varlıkların Cenâb-ı Hakkın varlık ve birliğine olan işaretleri, delil oluşları.

ayat-ı kibriya / âyât-ı kibriyâ

  • Allah'ın büyüklüğüne işaret eden âyetler, deliller.

ayet / âyet / آیت

  • Alâmet, işâret, mûcize, ibret.
  • Kur'ân-ı kerîmdeki sûreleri meydana getiren cümle veya cümleciklerden her biri. Çoğulu âyâttır.
  • Allahü teâlânın varlığını, birliğini ve kudretini gösteren alâmet, ibret, işâret.
  • Mûcize.
  • Eser.
  • Kimsenin inkâr edemiyeceği açık delil. Nişân. Alâmet. İşaret.
  • Menzil, mekân.
  • Kur'ân-ı Kerim'deki her bir cümle. Mânen uyanmağa, intibâha sebeb olan hâdise. (Kur'ân-ı Kerim'de 6666 âyet vardır.)
  • Ayet. (Arapça)
  • İşaret. (Arapça)

ayn harfi

  • Kur'ân-ı kerîmde Ömer-ül-Fârûk'un radıyallahü anh namaz kıldırırken, ayakta okumayı bitirip, rükû'a eğildiği yeri gösteren işâret. Ayn harfi hep âyet-i kerîmelerin sonunda bulunmaktadır.

azeka

  • Alâmet, nişan, işâret.

azk

  • Hurma ağacı.
  • Nişan, alâmet, işâret.

ba / bâ

  • Arabçaya göre harfinin okunuşu. Ebced hesabında iki sayısını ifade eder. Mektup ve eski evraklarda Receb ayına işarettir.

basaret

  • (Bak: Besaret)

bast fi makam-il-kalb / bast fî makam-il-kalb

  • Nefis makamında ricâ mesabesindedir. Lütuf ve rahmeti, kurb ve ünsü kabule işarettir.

batalet

  • Avarelik. İşsizlik.
  • Boş şeyler söylemek.
  • Bahadırlık. Cesurluk. Cesâret.

bazı umur-u mermuze-i gayr-ı mesmua

  • Daha önceden işitilmemiş ve îma ve işaret yoluyla belirtilmiş bazı işler.

bedii kıraet / bedîî kıraet

  • Mantıki kıraet şartlarına riâyet ettikten başka rikkat mevkiinde sesini indirmek, şiddet makamında yükseltmek -acemi aktör tavrı takınmaksızın- mevzuu ses ve işaretle canlandırmaktır.

berdegi

  • Esirlik, esaret, kölelik. (Farsça)

beşarat / beşârât

  • (Tekili: Beşaret) Beşaretler.
  • Beşaretler, müjdeler.

beşaret

  • (Doğrusu Bişârettir) Müjde. Sevindirici haber. Hayırlı haber.
  • Müjdeye verilen ihsan.
  • Yeni çıkan acib şey.

beşaret-aver / beşaret-âver

  • Beşaret veren, müjdeci.

bişaret

  • (Bak: Beşâret)

burak-ı meşveret-i şer'iye

  • Şer'î meşveret bineği; şeriatın her türlü meselenin çözümünde esas aldığı istişare ve danışma kurulu.

cahiz

  • Cesur, cesaretli, yiğit.

çal

  • İsimlere önden eklenip, onun daima hareket edip oynamakta olduğuna işaret ve delâlet eder. Meselâ: Çal-at : Durduğu yerde de hareket eden at.
  • Bir şeyi şiddetle kapmaya delâlet eder. Meselâ: Çal-yaka: Yakasından kapmak, şiddetle yakalamak.

casir

  • (Cesaret. den) Cesaret eden, cesur, cesaretli.

cebin / cebîn

  • (Cebân) Korkak. Cesaretsiz.
  • Alın.
  • Korkak, cesaretsiz.

celadet / celâdet

  • Ululara karşı gösterilen cesaret.

celaleddin-i harzemşah

  • (Vefâtı M.: 1231) Mengü berdi (Allah verdi) ismi de verilir. Harzemşah soyunun 7nci ve son hükümdarıdır. Tarihte cesaret ve irfanı ile tanınmıştır. O zamanın deccalı olan Cengiz'in kahır ve şiddeti karşısında İrân ve Turân korku ve zillete düştüğünde Celâleddin, Cengiz'in ordularını müteaddit defala

cerbeze

  • Aldatıcı sözlerle kurnazlık etme. Fazla sözlerle aldatıcılık. Haklı ve haksız sözlerle hakikatı gizleme.
  • Beceriklilik, fetânet ile temyiz ve cesaret-i mutedile ve kuvvet-i idareden ibâret olan sıfat-ı zihniye. (Bu kelime, Arabçada: Hilekârlık, kurnazlık gibi aşağılayıcı bir mânâda ku

ceri'

  • (Cür'et. den) Cesur, yiğit, delikanlı, gözü pek, cesaretli, yılmayan.

cesaret-i fevkalade / cesaret-i fevkalâde

  • Olağanüstü cesaret.

cesaret-i fıtriye

  • Fıtrî bir cesaret, yaratılıştan gelen cesaret.

cesaret-i imaniye

  • İmandan kaynaklanan cesaret.

cesaret-i milliye

  • Millî cesaret.

cesur / cesûr / جسور

  • (Cesâret. den) Cesaretli, yiğit.
  • Cesaret sahibi. (Arapça)

cesurane / cesurâne / cesûrâne

  • Yiğitçesine, cesaretli olarak, yüreklice, cesaretle. (Farsça)
  • Cesaretli olarak, yüreklice.

cifir

  • Harflere verilen sayı kıymetiyle ibarelerden geçmişe veya geleceğe ait işâretler çıkarmak, tarih düşürmek.

cifr

  • (Cefr) Harflere verilen sayı kıymeti ile, geleceğe veya geçen hâdiselere, ibarelerden tarih veya isme dâir işaretler çıkarmak ilmidir.

ciğer-dar / ciğer-dâr

  • Yürekli, ciğerli, cesâretli. (Farsça)

civanmerdane / civanmerdâne

  • Mert ve yüksek cesaret taşıyan bir kişi gibi.

cüddet

  • (Çoğulu: Cüded) Dağ arasındaki yol.
  • Şekil, tarz, işaret.
  • Çizgi.

cür'et / جُرْئَتْ

  • Cesaret.
  • Yiğitlik, cesaret. Korkmayarak ileri atılmak.
  • Haddi aşan cesâret.

cür'et eden

  • Cesaret eden.

cür'et edilme

  • Cesaret edilme.

cür'et-yab / cür'et-yâb

  • Cesur, cesaretli, yiğit, delikanlı, atılgan, gözüpek, cür'etkâr. (Farsça)

cür'etkar / cür'etkâr

  • Cesur, cesaretli, yiğit, delikanlı, atılgan, gözüpek. (Farsça)

cür'etkarane / cür'etkârâne

  • Cesaretli bir şekilde.

cüret

  • Cesaret.

cüret eden

  • Cahilce cesaret eden; saygı sınırlarını aşarak davranan.

cüret-i teşebbüs

  • Girişimcilik; bir işi yapmak için cesaret etme.

cüretkarane / cüretkârâne

  • Cesaretle.

cürre

  • Cesur, cesaretli, cür'etkâr, cür'et-yâb, yiğit, delikanlı, gözüpek, atılgan.
  • Uçan her çeşit kuşun erkeği.
  • Bir zira' miktarı ağaç. (Ağacın başında bir küfe, ortasında bir ipi olup onunla geyik avlarlar.)

dağ / dâğ / داغ

  • Yara. (Farsça)
  • Kızgın demirle vurulmuş işaret. (Farsça)

dakik ve amik işarat / dakik ve amîk işârât

  • İnce ve derin işaretler, belirtiler.

dall bi'l-işare / dâll bi'l-işâre

  • İşaretle delâlet etme. Sözün işaretle mânâya delâlet etmesi.

dall-i bi-l fehva / dâll-i bi-l fehvâ

  • (Dâllibilfehvâ) Fık: Söylenen sözün veya ifâdelerin hülâsasından çıkan mânaya göre delil ve işaret olmak.

dall-i bi-l işare

  • (Dâllibilişâre) Sözdeki mânanın işâretine göre delil olmak. Üç nevi delâletten biri ile sevkedildiği mânanın gayrisine yâni; söylenince maksud-u asli olmayan bir mânaya delâlet eden lâfızdır. Meselâ: "Cenab-ı Hak bey'i helâl, ribâyı haram kılmıştır." ibâresi, bey', yani alış-veriş ile ribâ (fâiz) ar

dallün bi'l-işaret / dâllün bi'l-işaret

  • İşaret yoluyla gösteren.

damga

  • Bir şeyin üzerine işaret veya alâmet koymak.
  • İşaret vurulan âlet. Mühür.
  • İşaret, bellik.

delail / delâil

  • Deliller, işaretler.

delail ve emarat-ı haşriye / delâil ve emârât-ı haşriye

  • Haşre ait deliller ve işaretler.

delalat / delâlât

  • Deliller, işaretler.

delalet / delâlet

  • Delil olmak. Yol göstermek. Kılavuzluk. Doğru yolu bulmakta insanlara yardım etmek.
  • İşaret.
  • İşâret etmek, göstermek. Doğru yolu gösterme.
  • Bir lafzın (sözün) bir mânâyı (anlamı) ifâde etmesi, göstermesi.

delalet eden / delâlet eden

  • Delil olan, işaret eden.

delalet etme / delâlet etme

  • Delil olma, işaret etme.

delalet etmek / delâlet etmek

  • İşaret etmek, göstermek.

delalet-i hal / delâlet-i hal

  • Hâl ve hareketlerin işareti, delil olması.

delalet-i iltizamiye / delâlet-i iltizamiye

  • Bir lâfzın vazolunduğu mânânın lâzımına zorunlu olarak işaret etmesi. Meselâ "ilâh" sözü zorunlu olarak "doğmamış, doğurmamış" mânâsına işaret eder.

delalet-i zımni ve işari / delâlet-i zımnî ve işârî

  • Örtülü ve gizli işaretle bir mânâyı gösterme.

delaletçe / delâletçe

  • İşaret olarak, gösterdiği mânâ olarak.

delaletiyle / delâletiyle

  • İşaretiyle, deliliyle.

delil

  • İşaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey.

derece-i cesaret

  • Cesaret derecesi, seviyesi.

dervah

  • Hastalıktan yeni kurtulan, iyice kendisine gelemeyen kimse. (Farsça)
  • Sağlam, metin, muhkem. (Farsça)
  • Doğru, asıl, gerçek. (Farsça)
  • Yiğitlik, cesaret, cesur olmak, şecaat. (Farsça)
  • Ayıp, utanma. (Farsça)
  • Sertlik, kabalık. (Farsça)

dil

  • Gönül, kalb, niyet. (Farsça)
  • Cesâret, yürek. (Farsça)
  • Mandıra, ağıl. (Farsça)

dil-aver / dil-âver

  • Yiğit. Cesaretli. Yürekli. (Farsça)
  • Gönül alıcı. (Farsça)

dilaver / dilâver

  • Yiğit, cesaretli; gönül alıcı.

dilir

  • (Çoğulu: Dilirân ) Bahadır, cesur, cesaretli, yiğit, yürekli.

diliran / dilirân

  • (Tekili: Dilir) Bahadırlar, cesurlar, cesaretliler, yiğitler, yürekliler.

ebu-t-turab

  • Hz. Alinin (R.A.) bir lâkabı. (Bu isim Hz. Ali Radiyallahu anh, toprak üzerine oturduğu veya yattığından dolayı tevâzuuna işareten Peygamber Efendimiz (A.S.M.) tarafından verilmiştir.)

edille

  • (Tekili: Delil) Deliller, işaretler. Alâmetler. Rehberler. İsbat vasıtaları.

efşal

  • (Tekili: Feşil) Korkaklar, cesaretsizler.

efşüre

  • Lübb, hülasa, öz, usâre. (Farsça)

ehl-i işarat / ehl-i işârât

  • Çeşitli ifadeler ile geleceğe dair bazı haberleri dolaylı işaretler yoluyla aktaran âlimler.

el-fatiha

  • Kur'ân-ı Kerim'in birinci suresinin adı olup bu sureyi okumaya işâret için söylenir.

el-hakku ya'lu / el-hakku ya'lû

  • Hak gâlib ve yüksektir, meâlindedir. Bu mâna, bir Hadis-i Şerife işaret eder.

elest

  • Rabbiniz değil miyim? (meâlinde olan âyet-i kerimenin kısaltılmış işaretidir.)

eman / emân

  • Korkusuzluk, emniyet, güven.
  • Bir kimseye veya düşmana; söz, işâret veya yazı ile, mal ve can güvenliğinin emniyet (güven) altında olduğunu bildirme.
  • Müslüman olmayan bir kimsenin İslâm memleketine girmesi için kendisine verilen müsâade, izin.

emarat / emârât / امارات

  • Emareler, nişanlar, işaretler, ip uçları.
  • İşaretler.
  • İşaretler, belirtiler. (Arapça)

emarat-ı haşr / emârât-ı haşr

  • Haşrin belirtileri, işaretleri.

emare / emâre / اماره

  • Alâmet, işaret, nişan, iz, ip ucu, belirti.
  • İşaret, belirti. (Arapça)

emare-i hadsiye / emâre-i hadsiye

  • Bir anda neticeye ulaştıran işaret.

emare-i kaviye

  • Güçlü ve sağlam işaret.

emare-i rıza

  • Hoşnutluğun işareti.

emare-i tevfik-i ilahi / emâre-i tevfik-i ilâhî

  • Allah tarafından gönderilen yardımın işareti.

enva-ı işarat-ı gaybiye / envâ-ı işârât-ı gaybiye

  • Gaybî işaretlerin çeşitleri.

erkam

  • Rakamlar. Sayı işaretleri.
  • Yazılar.

esaret-i nefis

  • Nefsin esareti; insanı daima kötülüğe, hazır zevk ve isteklere sevk eden duygunun esiri olma.

eser-i kast ve şuur

  • Bilerek, isteyerek ve şuurlu bir şekilde yapılmanın izi, işareti.

evcel

  • Çok korkak adam. Cesaretsiz kişi.

evliya / evliyâ

  • Velî kelimesinin çoğuludur.
  • Dostlar.
  • Allahü teâlânın sevgili kulları, nefsin esâretinden kurtulup, sözleri, işleri ve hareketleri İslâmiyet'e uygun olanlar, devamlı Allahü teâlâyı hatırlayıp, ananlar.

eyvallah

  • Bir kısım müslümanlar arasında tasdik işareti veya yemin ifade eden bir tâbirdir. Bazan Allaha ısmarladık yerine söyliyenler de vardır. Fakat makbul olanı; ayrılırken de buluşurken de selâmlaşmaktır ve bu sünnet-i seniyyedir.

fal-i hayır / fâl-i hayır

  • İyi alâmet ve işaret.

fal-i hayr / fâl-i hayr

  • İyi alâmet ve işaret. Uğur.
  • İyi hâl, iyi alâmet ve işaret.

farat

  • Öne çıkan, geçen.
  • Issız yerlerde konan nişan ve işaret.
  • Kervan halkından önce su yerine varıp sakalık eden kimse.

fart

  • İfrat, çok aşırı olmak. Aşırılık.
  • Acele etmek ve ansızın gelmek.
  • Yollara alamet olarak konulan işâret.

fazail-simat

  • Alâmet ve işaretleri faziletten ibaret olan.

ferdi / ferdî

  • Kur'ân'ın işaret ettiği şahıs, olay veya şahs-ı manevîlerin her biri.

feşil

  • (Çoğulu: Efşâl) Korkak, cesaretsiz, yüreksiz.

fetehat

  • (Tekili: Fetha) Fethalar, arapçadaki üstün işaretinin adı.

fetha

  • Gr. Arabçada harfleri (E, A) diye okutan işâret, üstün.

fikr-i infiradi / fikr-i infiradî

  • Tek başına olmak fikri, istişâresiz iş yapmak. Bir şeyi sâde kendine mal etmek fikri, hodgâmlık.

forma

  • Özel işaretli giysi.
  • Cüz. Kısım. Parça. (Fransızca)
  • Şekil. Biçim. Askeri nişan. Rütbe işareti. (Fransızca)
  • Bükülünce 8, 16, 32 sayfa olan kitap dizgisi. (Fransızca)

gamz

  • Kaş ve gözle işaret, göz kırpmak.
  • Çene veya yanak çukurluğu.

gamze

  • Göz kırpma, gözle işaret, Nâz ile bakma, süzgün bakış.
  • Çene veya yanak çukurluğu.

gazanfer

  • Kahraman, cesaretli.

girişme

  • İşve, naz, cilve. Gözle kaşla işaret. (Farsça)

gufl

  • Belirsiz, işaretsiz.

hakikat-i remziye

  • İnce işaret şeklinde ifade edilen mânânın gerçeği.

halife-i adile / halîfe-i âdile

  • Halîfe olacağı, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfin işâreti ile anlaşılan halîfe. Hazret-i Ebû Bekr'in halîfeliği böyledir.

halife-i raşide / halîfe-i râşide

  • İnsanlara, İslâm dînini anlatma vazîfesini Peygamber efendimiz gibi yapan ve âyet-i kerîmelerde veya hadîs-i şerîflerde halîfe olacağı işâret olunan halîfe. Buna, Halîfe-i âdile de denir.

hamaset / hamâset

  • Yaradılıştan olan cesâret. Bahadırlık. Cesurluk. Kahramanlık. Yiğitlik.
  • Yiğitlik, kahramanlık, cesaret.

hamasi / hamasî

  • Hamâsetle alâkalı. Fıtrî cesarete âit ve müteallik.

hareke

  • Arapça harflerin u, e, i şeklinde okunacağını gösteren işaretler. (Zamme "ötre" fetha "üstün" kesre "esre" (gibi)
  • Hareket lafzının Arapça terkibde aldığı şekil.
  • Kurân harflerinin okunuşunu belirleyen işaretler.

harf

  • Ağızdan çıkan her bir sese âit verilen işaret. Alfabeyi meydana getiren şekilli çizgilerden herbiri.
  • Müstakil bir mânâya değil de başka harflerle birleşerek, başka muayyen ve müstakil çok mânaların ifadesi için kullanılan şekil. Başkasının mânalarını gösteren işaret.
  • Vecih, ü
  • Alfabenin kendi başına bir mânâsı olmayan her işareti.

harisun aleyküm / harîsun aleyküm

  • Tevbe Suresi'nin bir âyetinde geçen bu ifade, birinci derecede Peygamberimiz (A.S.M.) hakkında olup ümmetini ve bütün insanları doğru yola irşadda yılmadan, büyük bir sebat ve azim ve gayretle devam etmesine işaret edilerek böylece tavsif edilmiştir.

hasar

  • (Çoğulu: Hasâret) Ziyan, zarar.

hasarat

  • (Tekili: Hasâret) Ziyan ve zararlar. Hasaretler.

hasir / hâsir

  • Hasarete uğrayan. Zarara, ziyana uğrayan.

hayatiyet

  • Canlılık. Hayat işaretinin, alâmetinin görünür olması.

haza

  • Bu. Şu. O.
  • Gr: İşaret zamiri.

hazf

  • (Ar. gr.) Bir maksat gözeterek bir mânâyı ifade eden kelimeyi zikretmeyip işaret yoluyla göstermek.

hemze

  • Elif veya elif yerine kullanılan işaret. Elif, vav, ya, he üzerine konulan ve "e" diye okutan işaret.
  • Parmakla sıkma, dürtme, sıkıştırma.

hen'a

  • Devenin boynunun altına konan işaret.
  • Menazil-i Kamer'den bir menzil.

herkül

  • yun. Cesaretiyle meşhur olup, efsaneleşmiş bir Yunanlının adı. (Onlarda kuvvet sembolüdür)
  • Cesaret ve kuvvetiyle efsaneleşmiş Yunan mitolojisi kahramanı.

hevcele

  • Hiçbir işaret ve alâmet olmayan ev veya sahrâ.
  • Yürügen deve.
  • Uzun boylu, ahmak erkek.

  • Arabça alfabede dokuzuncu harftir. Ebced hesabına göre 600 sayısına işaret eder.

hıbat

  • Yüzde olan dağ ve nişân.
  • Davarın ayağında ve uyluğunda yapılan işâret.

hizip gülü

  • Tezhib ıstılahlarındandır. Yazma mushaflarda hizblerin başına konulan işaretlere verilen addır.

hukukullah

  • Fık: İbadetler ve İlâhî cezalar, ukubetlerle alâkalı haklar.
  • Hukukullah umuma taalluk edip, yalnız bir şahsa âid olmayan ahkâm demektir. Bunlar hukuk-u umumiyeden ibarettir. Cenab-ı Hakk'a izafesi, tazim ve ehemmiyetine işaret içindir.

hüma

  • (İki kişiye işaret olan zamir) O ikisi.

hümeze

  • (Hemz. den) Dürtüştürücü, kırıcı, ısırıcı, sıkıcı.
  • El ve kaş işâretleri ile ayıplama.
  • Bir kişinin ardından ayıplarını söyleyen. Gammaz.

hüve

  • Arabçada: O (mânasına işâret zamiri)

hüve'z-zahir / hüve'z-zâhir

  • O Zâhirdir; her şeyin dış yüzlerini çeşitli cihaz ve ürünlerle donatıp ve ince nakışlarla süsleyerek mükemmel ve güzel yaratan ve her şeyde varlık ve birliğinin işaretleri açıkça görünen, Allah'tır.

hüzeyfe

  • Ensar-ı Kiramdandır. Hüzeyfe-i Yemanî de denir. Hz. Muhammmed (A.S.M.) ona münafıkları bildirdiğinden dolayı, Hz. Ömer (R.A.) onunla istişare eder ve Onun, namazını kılmadığı kimselerin namazında bulunmazdı. Çok takvalı ve istiğna sâhibi bir zat idi. İran'ın fethinde bulundu. (Hi: 35) de Dâr-ı Beka'

iaz

  • İşaret etmek.

ibre

  • İnce iğne gibi âlet.
  • Saatlerde veya pusuladaki rakamlara işâret eden ince âlet.
  • Çam gibi ağaçların yaprağı.

ictira'

  • (Cür'et. den) Cesaret etme, cür'et etme, yeltenme, atılma.

ictisar / ictisâr / اجتسار

  • Cür'et ve cesâret göstermek.
  • Çölü aşıp gitmek.
  • Denizde geminin geçip gitmesi.
  • Yüreklenme, cesaret bulma. (Arapça)
  • İctisâr etmek: Cesaretlenmek, cesaret bulmak. (Arapça)

ifade-i cebriyye

  • Zoraki ifade.
  • Mat: Cebir işaretleri ile maksadını anlatma.

iğnelemek

  • t. İğne ile delmek.
  • Kalıbını almak için kenarlarını iğne ile delerek işaretlemek.
  • Mc: Sözle hırpalamak. Dokunaklı konuşmak.

ihtilam / ihtilâm

  • Uykuda cünüb olma. Çocuğun bülûğa, ergenlik çağına ulaştığının alâmeti, işâreti.

ıhtitat

  • Sakal bitmek. Yer tutmak.
  • Hatla işaret koymak.

ilanat-ı rabbaniye / ilânât-ı rabbâniye

  • Allah tarafından gönderilen ve Allah'a işaret eden duyurular.

ilma'

  • Parlatma.
  • İşaret etme.

ima / îmâ / îma / ايما / ایما / ا۪يمَا

  • İşaret etmek. İşaretle anlatmak. İşaret.
  • İşaret.
  • Gizli ve ince bir mânâyı işaret etme, gösterme.
  • İşâret etme. Bir özür sebebiyle başını yere koyamayan kimsenin rükû' için biraz, secde için rükû'dan daha çok eğilmesi.
  • Hafif işaret.
  • Dolaylı anlatım, işaret. (Arapça)
  • Îmâ etmek: İşaret etmek, göstermek. (Arapça)
  • Gizli işaret.
  • İşaret.

ima eden

  • İşaret eden, dolaylı olarak ifade eden.

ima-i gaybi / imâ-i gaybî

  • Gaybî yoldan dolaylı olarak bir hadiseye işaret etme.

ima-i rahmet / îmâ-i rahmet

  • Rahmete işaret etme, üstü kapalı olarak rahmeti gösterme.

imaat

  • (Tekili: İmâ) İşaretler. İmâlar.

imaen / îmaen

  • İşaret vererek. İşaret ederek.
  • Gizli ve ince bir mânâyı göstererek, işaret ederek.

imai / îmâî

  • Gizli işaret.

imalı

  • İşaretli.

imza

  • Kendi ismini veya kendine ait bir işareti, kendisinin kabullenerek yazması.
  • İcra ve tamam eylemek.

inak

  • Sözüne inanılır, itimat edilebilir, mutemed.
  • Müsteşar, müşavir.
  • İstişare, re'y.

inan

  • Bu kimseler, bunlar. (İşaret zamiridir). (Farsça)

incil

  • Dört büyük kitabdan birisi. Hristiyanların mukaddes kitabı olup, Hazret-i İsa'ya (A.S.) gelen kitab.
  • Beşaret, müjde.

inha

  • Bu şeyler. (İşaret zamiridir.) (Farsça)

ipucu

  • Mc: Emare, işaret, alâmet, delil, vesika.

irhasat / irhâsât

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) peygamberliğinden evvel meydana gelen ve peygamber olacağına işaret eden harika hâller, belirtiler.

irhasat-ı ahmediye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) peygamberliğinden evvel meydana gelen ve peygamber olacağına işaret eden harika haller, belirtiler.

irşad-ı gaybi / irşad-ı gaybî

  • Gaybî irşad; gelecekteki hâdiselere işaret etmek suretiyle rehberlik yapma.

iş'ar

  • Hissettirme, işaret etme.

iş'ar-ı fazılane / iş'âr-ı fâzılâne

  • Hürmet ifadesi olarak "yüce şahsiyetinizin işaret etmesi" anlamında bir ifade.

işarat / işârât / اشارات

  • İşaretler.
  • İşaretler.
  • İşaretler.
  • İşaretler. (Arapça)

işarat-ı celile / işârât-ı celîle

  • Büyük işaretler.

işarat-ı cemal / işârât-ı cemâl

  • Sonsuz güzelliğin işaretleri.

işarat-ı gaybiye / işârât-ı gaybiye

  • Geleceğe veya bilinmeyen bir olaya işaretler.

işarat-ı hadis / işârât-ı hadîs

  • Hadîsin işaretleri.

işarat-ı hadisiye / işârât-ı hadîsiye

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) hadîslerinde bulunan işaretler.

işarat-ı harfiye / işârât-ı harfiye

  • Harflerle yapılan işaretler.

işarat-ı harika-i aleviye

  • Hz. Peygamberden (a.s.m.) aldığı derse binaen Hz. Ali'nin (r.a.) harika işaretleri.

işarat-ı haşriye / işârât-ı haşriye

  • Haşrin işaretleri.

işarat-ı i'caziye / işârât-ı i'câziye

  • Mu'cizelik işaretleri.

işarat-ı kesire / işârât-ı kesire

  • Çok işaretler.

işarat-ı kur'ani / işârât-ı kur'âni

  • Kur'ân'ın işaretleri.

işarat-ı kur'aniye / işârât-ı kur'âniye

  • Kur'ân'ın işaretleri.

işarat-ı kur'aniyye / işârât-ı kur'âniyye

  • Kur'ân'ın işaretleri.

işarat-ı rabbaniye / işârât-ı rabbâniye

  • Herşeyi terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın işaretleri.

işarat-ı riyaziye / işarât-ı riyaziye

  • Matematiksel işaretler.

işarat-ı tevafukiye / işârât-ı tevafukiye

  • Tevafuk işaretleri.

işarat-ül i'caz / işarat-ül i'câz

  • İ'caza dair işaretler.

işaratülicaz / işârâtülîcâz

  • Mûcizelik işaretleri.

işaret-i ahmediye

  • Hz. Muhammed'in peygamberliğine olan işaret.

işaret-i akliye

  • Akla hitap eden işaret. Soyut işaret.

işaret-i aleviye

  • Hz. Ali'nin işâreti.

işaret-i amme / işaret-i âmme

  • Genel işaret.

işaret-i azime-i semaviye / işaret-i azîme-i semâviye

  • Göklerde sergilenen büyük işaretler.

işaret-i gaybiye / işâret-i gaybiye / اِشَارَتِ غَيْبِيَه

  • Geleceğe veya bilinmeyen bir şeye işaret.
  • Gizli işaret.

işaret-i gaybiye-i örfiye

  • Herkes tarafından bilinen gayba dair bir işaret.

işaret-i hadisiye

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek sözlerinin işaret ettiği mânâ, vermiş olduğu işaret.

işaret-i harfiye

  • Harflerle yapılan işaret.

işaret-i hassa / işaret-i hâssa

  • Özel işaret.

işaret-i hissiye

  • Somut işaret; hislere, duygulara hitap eden işaret.

işaret-i i'caziye / işaret-i i'câziye

  • Mu'cize derecesindeki işaret.

işaret-i ilahiye / işaret-i ilâhiye

  • Allah tarafından gönderilen işaret.

işaret-i inayet / işaret-i inâyet

  • Allah'ın özel yardımının işareti, göstergesi.

işaret-i kur'aniye / işaret-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın işareti.

işaret-i latife / işaret-i lâtife

  • Güzel, ince işaret.

işaret-i manevi / işaret-i mânevî

  • Mânevî işaret.

işaret-i miraciye

  • Miracın işaret etmesi, haber vermesi.

işaret-i nebeviye

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) haber vermesi, işaret etmesi.

işaret-i rabbaniye / işaret-i rabbâniye

  • Allah'ın işareti.

işaret-i semavi / işaret-i semâvi

  • Allah tarafından gösterilen işaret.

işareten / işâreten / اشارة / اِشَارَتًا

  • İşaret ederek.
  • İşaret ederek.
  • İşaret ederek. (Arapça)
  • İşaret olarak.
  • İşaret olarak.

işari / işârî / اِشَار۪ي

  • İşaret yoluyla.
  • İşaretle ilgili.
  • İşaretle.

işari mana / işârî mânâ

  • Bir ifâdenin bir şey hakkında açıkça değil, işâret ederek gösterdiği mânâ.

ism-i işaret

  • Gr: Kendisiyle muayyen bir şeye işaret olunan kelime. "Bu, şu o" gibi.

işmam / işmâm

  • "Şemm"den:
  • Koklatma, koklatılma.
  • Tecvid ıstılâhında harfin zamme harekesine işaret etme.

işmar

  • Göz kırpma, işaret.
  • Anlamlı işaret.

istavroz

  • Hıristiyanlığın alâmeti, işâreti sayılan şekil ve bu şekilde yapılmış put, haç.

istifham / istifhâm / استفهام

  • Sorma. (Arapça)
  • Soru işareti. (Arapça)

istihza / istihzâ

  • Söz, yazı, işâret veya çeşitli davranışlarla bir kişinin ayıp ve eksikliklerini ortaya çıkarmak, onunla eğlenmek, alay etmek.

istilam

  • Öpmek veya el sürmek. Selâm vermeyi isteme.
  • Kâbeyi tavaf esnasında Hacer-ül Esvede el sürmek, el süremese el işareti ile öper gibi yapmak, okşamak.

istişarat

  • (Tekili: İstişare) İstişareler, danışmalar, meşveret etmeler.

istişare / istişâre / استشاره

  • Danışma. (Arapça)
  • İstişâre etmek: Danışmak. (Arapça)

ıtlakat / ıtlâkât

  • Mutlak bırakmalar; işaret ettiği fertlerden teklik, çokluk gibi belli bir mânâ ile kayıtlamama, serbest bırakma.

izhar-ı tecellüd

  • İnad edip kafa tutma, yalandan cesaretlilik gösterme.

izzet ve şehamet-i islamiye / izzet ve şehamet-i islâmiye

  • İslâmiyetten gelen cesaret ve üstünlük.

kalp

  • t. Hileli. Sahte. Taklit.
  • Yalandan cesaret satan korkak adam.
  • Yalancı. Kendisine güvenilmez olan.

kamet

  • (A, uzun okunur) Namaza başlama işâreti, namaz kılmak için okunan ezan.
  • Boy. Boy-bos. Endam.

kar'-ul asa / kar'-ul asâ

  • Doktorun, hastanın bedenine vurup muâyene etmesi.
  • Mc: Hatayı hatırlatmak için işaret vermek ve ikaz etmek.

karine / karîne

  • Bilinmeyen bir şeyin anlaşılmasına yarayan ip ucu. Anlaşılması zor olan hususun hak ve hakikatına dâir cüz'i delil olan şey. İşaret.
  • Bilinmeyen bir şeyin anlaşılmasına yarayan ipucu, işaret.

karine-i mecaz

  • Mecaza ait işaret; bir sözün asıl mânâsının anlaşılmasına engel teşkil eden işaret.
  • Mecaza ait işaret. Kelimenin mecaz olmasını gerektiren, hakiki mânasında alınmasına mâni olan kayıt. Buna Karine-i mânia da denir.

karine-i taayyün

  • Belli edici ve tayine yardım eden iz, işaret, delil.
  • Belli edici ve tâyine yardım eden iz, işâret, delil.

karir

  • Mesrur, sevinmiş, memnun. Beşâret ve müjde sebebi ile parlayan göz.

kat'iyyü'd-delalet / kat'iyyü'd-delâlet

  • Metnin mânâya olan işareti kesin olması, "Acaba metinden bu mânâ mı kastediliyor?" şeklinde bir şüphenin bulunmaması.

kayd-ı esaret

  • Esaret zinciri, bağı.

kemal-i şecaat / kemâl-i şecaat

  • Mükemmel derecede kahramanlık, cesaret.

kerküz

  • Delil, işâret, alâmet. (Farsça)

kesre

  • Kur'an-ı Kerim yazısında harfin altına konarak, o harfi "İ" veya "I" diye okutan ve bir adı da "esre" olan işâret.

kişah

  • Davarın böğrüne yapılan işaret.

kıyamet alametleri / kıyâmet alâmetleri

  • Kıyâmetin kopmasının yaklaştığına dâir Resûlullah efendimizin haber verdiği büyük ve küçük alâmetler, işâretler.

künd

  • Biçimsiz, yakışıksız, kısa.
  • Kesmez, kör.
  • Yiğit, cesaretli, cesur.
  • Anlayışsız. Fehim ve idraki kısa.

kurme

  • İşaret için devenin burnundan bir miktar deri kesip tam ayrılmadan yine burnu üstüne yapıştırmak.

lazım-ı beyyin / lâzım-ı beyyin

  • Bir mesele hakkında hiçbir delil ve işarete ihtiyaç olmadan, o şeyle beraber düşünülmesi zaruri olan diğer bir şey (insan denilince ilim kabiliyetinin akla gelmesi gibi).

lem'a

  • (Çoğulu: Lemâat) Parlamak. Şimşek gibi çakmak. Güneş ve yıldız gibi parlamak.
  • El ile veya elbise gibi bir şeyle işaret etmek.

lemze

  • Göz veya kaşla işaret etmek.

lisan-ı işaret

  • İşaret dili.

lisan-ı remz

  • İşaret dili.

ma / mâ

  • Biz mânasınadır. (Farsça)
  • Mim ile elif harfinden ibâret "Mâ". Arabçada muhtelif isimleri vardır. Ve çeşitli mânalara gelir. Cansız şeylere işaret eder. "Şu nesne, o şey ki..." mânâlarına gelerek kelimelerle birleşir. Meselâ: (Mâ-ba'd: Sondaki, alttaki.) (Farsça)

ma'na-yı işari / ma'nâ-yı işârî / مَعْنَايِ اِشَار۪ي

  • Dolaylı olarak işaret edilen ma'nâ.
  • İşaret edilen ma'nâ.

maani-yi işari / maânî-yi işari

  • İşaret edilen mânâlar.

mahayil

  • Alâmet, işaret.
  • (Tekili: Mahile) Hayâl eserleri.

mahile

  • (Çoğulu: Mahâyil) Düşünmeğe sebebiyet veren işaret, alâmet.

mana-yı işari / mânâ-yı işârî

  • İşaret edilen mânâ.

mana-yı işari ve remzi / mânâ-yı işârî ve remzî

  • İşaret ve remizlerle gösterilen mânâ.

mana-yı işari-i külli / mânâ-yı işârî-i küllî

  • Kur'ân'ın işaretlerle ifade ettiği mânâların tümü.

mana-yı işarisi / mânâ-yı işarîsi

  • İşaretle ifade edilen mânâ.

mana-yı remz / mânâ-yı remz

  • İşaret mânâsı.

mana-yı remzi / mânâ-yı remzî

  • İşaretle, rumuzla bildirilen gizli mânâ.

manayı işari / mânâyı işârî

  • İşaret edilen mânâ.

manevi tefsir / mânevî tefsir

  • Kur'ân-ı Kerimin işaret ettiği hakikatleri asrın ilmî gelişmeleri ışığında ortaya koyarak, iman hakikatlerini güçlü ve sarsılmaz delillerle açıklayan, yorumlayan eser.

mechel

  • (Çoğulu: Mecâhil) Belirtisiz, işaretsiz, nişansız.
  • Yolu ve izi olmayan çöl.

mecmua-i işarat / mecmua-i işârât

  • İşaretler mecmuası, kitabı.

medd işareti

  • Harekenin uzun okunacağını gösteren işaretin adı.
  • Hemze ile elifin birleşmesi.

medde

  • Uzatma işareti.

medlul / medlûl

  • Delâlet olunan. Gösterilen.
  • Mânâ. Meâl. Mefhum. Delil getirilen şey. Bir kelime veya bir işâretten anlaşılan.
  • Delil getirilmiş şey.
  • Delalet olunan, gösterilen.
  • Bir kelimeden veya bir işaretten anlaşılan.
  • Mânâ, anlam, işaret edilmiş olan.
  • Delîlin (alâmet ve işâretin) delâlet ettiği, gösterdiği şey.

medluliyyet

  • İşâret ve delil olma hâli.

meenne

  • Alâmet, nişan, işaret.

mefhum-u işari / mefhum-u işârî / mefhûm-u işârî / مَفْهُومُ اِشَار۪ي

  • İşaret edilen mânâ.
  • İşaretle anlatılan ma'nâ.

menar / menâr

  • Nur yeri. Fener kulesi.
  • Câmi minâresi.
  • Yol işaretleri.
  • Nur, ışık yeri.
  • Yol işaretleri.
  • Fener kulesi.

menare

  • (Çoğulu: Menâr-Menâvir) Alâmet, işaret.
  • Kandil.
  • Minare.

mensim

  • (Çoğulu: Menâsim) Alâmet, işaret, nişân, iz, eser.
  • Yol, tarik.
  • Deve tırnağı.

meratib-i delalat / merâtib-i delâlât

  • Delillerin, işaretlerin mertebeleri.

mermuz

  • (Remz. den) Açıktan belirtilmeyip, işaret ve remz ile anlatılan. İmâ edilmiş olan.
  • Remz edilen; işaret ve remz ile anlatılan, şifreli.

mermuzat

  • (Tekili: Mermuz) İşaret ve remz ile anlatılan şeyler.

mermuze

  • (Çoğulu: Mermuzât) İşaretle anlatılmış. Remzolunmuş. Açıktan değil de işaretle anlatılmış şeyler.

mersum

  • (Resm. den) Yazılmış, çizilmiş. Alâmetli, işaretli.
  • An'ane, gelenek, örf ü âdât.
  • Adı ve bahsi geçmiş. Bahsedilmiş.

meşhum

  • Cesaretli. Sözü geçer kimse. Zeyrek. Zeki. Akıllı.
  • Korkmuş. Korkutulmuş.
  • Çok güzel hareketli at.

meşveret / مَشْوَرَتْ

  • İstişare, danışma.
  • Fikir danışma, istişâre.

meşveret-i meşrua

  • İslâmın sınırlarını ve özelliklerini belirlediği istişare ve danışma uygulaması.

meşveret-i şer'iye

  • Şeriattaki istişare, işlerin istişare (danışıp görüşme) yoluyla halledilmesi, İslâmın öngördüğü meşveret.

mevsum

  • (Vesm. den) İşaretlenmiş, damgalanmış, nişanlanmış.
  • Ad verilmiş, isimlendirilmiş.

meyl-i tecellüd

  • Yiğitlik meyli, cesaretli olma ve kahramanlık arzusu.

mil / ميل

  • Şiş. (Arapça)
  • Yol işareti. (Arapça)

mim

  • Kur'ân-ı Kerim alfabesindeki yirmidördüncü harf olup, ebced hesabında kırk sayısının karşılığıdır.
  • Tarih yazarken bazan Muharrem ayına bir işaret olabilir.
  • Bir kitap veya ibarenin sonuna veya altına temme (bitti) yerine ve "mâlum oldu, görüldü" makamında konulan bir harftir.<

mu'lem

  • (İlm. den) Belirtilmiş, işâretlenmiş.

mu'sırat

  • Sıkım zamanı gelmiş üsâreliler. (Üzüm gibi)
  • Bora ve kasırgalar.
  • Yetişkin kızlar.

mu'terize

  • Parantez. Kavseyn denilen ( ) işâretinin adı.

mübeşşer

  • (Beşâret. den) Tebşir olunmuş. Kendisine müjde verilmiş. İyi haberle sevindirilmiş.

mücaseret

  • Cesaret, gayret göstermek. Cür'et ve ikdam eylemek.

mücasir

  • (Cesaret. den) Cesaret eden.

muceb

  • İcâb etmiş, lâzım gelmiş. Bir söz veya emrin icâb ettiği şey, netice.
  • Büyük bir memurun, kendisine sunulan evrakı tasdik için ettiği işaret.

mücteri

  • (İctira. dan) Cesaret eden, cür'et eden.

müfred

  • (Müfret) Tek, yalnız. Müteaddid olmayıp yalnız birden ibaret olan.
  • Basit, mürekkeb olmayan.
  • Gr: Yalnız bir şey veya şahsa işaret eden veya bire mahsus olan kelime. Cemi veya tesniye olmayan.
  • Edb: Başı ve sonu olmayan tek ve kafiyesiz beyit.

müfriz

  • Ayıran, ifraz eden.
  • Virgül işareti (,)

mugameze

  • Birini göz işaretiyle zemmetme.

mühr-ü nübüvvet

  • Peygamberlik mühürü. Peygamberimiz Hz. Muhammedin (A.S.M.) iki omuzu arasındaki (sırtındaki) peygamberlik işareti.

müjde

  • Beşâret. Sevinç haberi. (Farsça)

müjde-i işariye-i kur'aniye / müjde-i işariye-i kur'âniye

  • Kur'ân'daki müjdeli işaret.

mukdim

  • İşine düşkün, gayret ve fedakârlıkla çalışan. Cüretli ve cesaretli olan.

muma-ileyh

  • (Mumâileyhâ) Kendisine işâret edilen. İsmi evvelce geçen.

mumaileyh / mumâileyh / mûmâileyh

  • Kendisine işaret edilen, ismi evvelce geçen, ima edilen.
  • Kendisine işaret edilen, ismi önce geçen.

mümeyyiz

  • Temyiz eden, ayıran, iyiyi kötüyü farkeden.
  • İmtihandaki talebenin bilgisini imtihan ederek yoklayan kimse.
  • Gr: Tırnak işareti.

mümeyyize / مميزه

  • Tırnak işareti. (Arapça)

mümiye

  • İşaret eden, işaret edici.

müşar

  • (Şevr. den) İşaret olunan, işaretle gösterilen.

müşarün ileyh

  • Kendine işaret edilen, ismi evvelce söylenmiş olan, sözü edilen.

müşarün-ileyh

  • Kendine işaret edilen. İsmi evvelce söylenmiş olan.

müşarünileyh / müşârünileyh

  • Kendine işaret edilen, ismi evvelce söylenmiş olan, sözü edilen.
  • İşaret edilen, kendisinden söz edilen.

müşavere / müşâvere / مُشَاوَرَه

  • Bir iş hususunda iki veya daha fazla kimseler arasındaki konuşma ve danışma. İstişare etme. (Bir kavim müşaverede bulundu mu rüşd ü salâha nâil olur. Hadis meâli)
  • İstişare etme, danışma.
  • Danışma, istişâre.

müşavere kurulu

  • Danışma ve İstişare Kurulu.

müşaveret

  • Birbirleriyle istişare etme; birbirlerine danışma.

müşavir

  • İstişare olunacak kimse, kendisine danışılan kişi.
  • İdare işlerinde yakın yardımcı memur.
  • Kovanlık üstünde yapılan örtünün direkleri.

müşavirin / müşavirîn

  • (Tekili: Müşavir) Müşavirler. Kendisine danışılan kişiler. İstişare edilen kimseler.

müşedded

  • Şeddelenmiş, Arapçada bir harfi iki kez okumayı sağlayan işaretin konulduğu harf.

müşedded ra / müşedded râ

  • Harflerin iki defa okunmasını sağlayan şedde işaretli râ harfi.

müsevvem

  • Alâmetli, işaretli.
  • Süslü, ziynetli.
  • Yabana otlamaya salıverilen davar.

müşir

  • Emreden, işaret eden, bildiren.
  • Mareşal. En büyük ünvanı taşıyan asker. Silâhlı kuvvetlerde, kaide olarak barış zamanında orgeneral rütbesine kadar terfi etmek mümkündür. Mareşal rütbesi, ancak muharebe sırasında ve bir meydan muharebesi kazanmış olan generallere verilir. Asıl vazife

müşkil istiare

  • Kapalı istiare; içinde "kendisine benzetilen"in bizzat yer almadığı ancak ona işaret edilen bir istiare.

müsteşar

  • Kendisiyle istişare edilen.

müstetbeat / müstetbeât

  • Edb: Söze, kelâma tâbi olan mânalar. Sözdeki telvihat ve telmihat. Söz söylerken arasında işaretle anlatmalar.
  • Söze tabi olan mânâlar; telvih ve telmih yoluyla işaret edilen mânâlar gibi çağrışımlar.

müstetbeat-üt terakib

  • Sözdeki birbirine bağlı, işaretli mânalar.

müstetbeü't-terakip / müstetbeü't-terâkip

  • İşaret, telmih, remiz gibi asıl sözün etrafında bulunan birbirine bağlı ikinci derecedeki mânâlar; çağrışımlar.

mütebessil

  • Cesaret veya kızgınlıktan dolayı yüzünü ekşiten.

mütecasir

  • (Çoğulu: Mütecasirîn) (Cesaret. den.) Küstah, cür'et gösteren, tecasür eden.

mütecasirin / mütecasirîn

  • (Tekili: Mütecasir) Cür'et edenler, cesaretlenenler, küstahlar.

mütegamız

  • (Çoğulu: Mütegamızin) Birbirine göz ucu ile işâret eden.

mütegamızin / mütegamızîn

  • (Tekili: Mütegamız) Birbirine göz ucu ile işaret edenler, gözle işaretleşenler.

mütereddid

  • Kararsız, teredüdde kalan, karar veremeyen, cesaretsiz.
  • Bir yere gidip gelen.

mutrız

  • İşaret ve damga koyan. Alem yapan.

müvamere

  • Müşavere etmek, istişarede bulunmak.

müvazea

  • Tevzi edişmek. Paylaşmak.
  • Danışmak, istişârede bulunmak müşavere etmek.
  • Muvafakat etmek, uygun olmak.

nasibe

  • (Çoğulu: Nesâib) Yollara dikilen işaret taşı. Bir yere dikilen taş.

nebiyyü-t tevbe

  • Resül-i Ekremin (A.S.M.) bir ismi. (Ümmetinin tevbelerinin kabul edileceğine işâreten bu isim verilmiştir.)

nebz

  • Bir kimseyi ayıplamak. Kötü lâkabı takmak, istihzâ etmek.
  • İhtiyarlık işareti belirmek.

nedve

  • Konuşma, bir iş hakkında konuşma, istişare.

negatif

  • Mat: Sıfırdan küçük, önünde eksi işareti bulunan sayı. Menfi. (Fransızca)
  • Gerçekteki karanlık ve aydınlık kısımları tersine gösteren fotoğraf camı veya filmi. ( Bak: Menfi) (Fransızca)

nevid

  • Müjde, beşaret, iyi ve sevinçli haber. (Farsça)

nevmid

  • Ümidsiz, me'yus, mükedder, cesareti kırılmış. (Farsça)

nevmidi / nevmidî / nevmîdi

  • Ümidsizlik, cesaret kırıklığı.
  • Ümitsizlik, cesaret kırıklığı.

nimnimeteyn

  • Tırnak işareti.

nişan / nişân / نِشَانَ

  • İz. Nişan. Alâmet. İşaret. (Farsça)
  • Yara izi. (Farsça)
  • Hedef, vurulması istenen nokta. (Farsça)
  • Hâtıra için dikilen taş. (Farsça)
  • Taltif için verilen madalya. (Farsça)
  • Evlenmeden önceki anlaşma ve karar işareti veya merasim. (Farsça)
  • Tuğra. (Farsça)
  • Ferman. (Farsça)
  • Alâmet, işaret.
  • İşaret.

nişan-ı fıtri / nişan-ı fıtrî

  • Yaratılıştan gelen işâret.

nişane / nişâne / نشانه

  • Alâmet, işaret.
  • Belirti, işaret. (Farsça)

nişane-i beraat / nişâne-i beraat

  • Suçsuz olduğuna dair nişan, işaret.

nişane-i tasdik

  • Doğruluğunu gösteren işaret.
  • Kabul edildiğine dâir işaret, tasdik işareti.
  • Mu'cizeler.

nizal

  • Nişan, işaret, alâmet.

nokta

  • (Nukta) Benek.
  • Durak, mevki. Mahâl.
  • Göze ârız olan leke.
  • Durak işareti.
  • Tek karakol, tek nöbetçi.
  • Yazıdaki durak işâreti.
  • Mat: Hiçbir uzunluğu olmayan şekil.

nota

  • (İtalyancadan) Emir ve istek bildiren yazı.
  • Bir şeyi sonradan hatırlamak için konan işaret.
  • Resmi ve siyasi mektup, muhtıra.
  • Mülâhazat.
  • Hesap pusulası.
  • Müziğe ait yazı.

nüvid

  • Müjde, beşaret. Hayırlı haberlerle tebşir. (Farsça)

ömer

  • Resül-ü Ekrem'in (A.S.M.) ikinci halifesi, Aşere-i Mübeşşere'den ve sahabenin en büyüklerindendir. Çok âdil, âbid, zâhid ve merhametli idi. Fakirce yaşadı. Adaleti, şecaat ve cesareti, İlâ-yı Kelimetullah için fedakârlığı meşhurdur. Çok Hadis-i Şeriflerle medhedildi. Zamanında çok fütühat ve ilerlem

parafe

  • Kısa imza, işâret. (Fransızca)

parantez

  • Yun. Cümle içinde geçen bir sözü, metin dışı tutmak için o sözün başına ve sonuna konulan işaret.

perhide

  • İşaret olunmuş. (Farsça)

pey

  • İz, işaret, nişan. (Farsça)
  • Ard, arka, akab. (Farsça)

ra

  • Kur'an alfabesinde onikinci harftir. Ebced hesabında 200 sayısına işaret eder. Bu harfe "Rı" denildiği gibi, "Ra-i mühmele" de denilir. Bazı tarih kayıtlarında" Rebi-ül Evvel" ayına işaret olarak geçer.

rakam

  • Yazı ile işaret, sayıları gösteren işaret.
  • Yazı yazmak.

rakamzen

  • Yazıcı, yazan. Kayıt ve işâret eden. (Farsça)

rasih alim / râsih âlim

  • Kur'ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin derin ve ince mânâlarını, işâretlerini anlayan büyük din âlimi.

recüliyet

  • Erkeklik, erkek olmak.
  • Cesâretlilik, erişkenlik.

remiz / رمز / رَمِزْ

  • Gizli bir mânâyı ince bir işaretle gösterme.
  • Kapalı söyleyiş, işaretle anlatma.
  • Sembol, işaret. (Arapça)
  • Rumuz. (Arapça)
  • İnce işaret.

remizli

  • İşaretli.

reml-remil

  • Remil, kum falı: bazı işaretlerle gaipten haber verme.

remmaz

  • (Remz. den) İşaretlerle konuşan.

remz / رمز

  • İnce işaret.
  • İşaret. İşaretle anlatmak.
  • Güç anlaşılır.
  • Gizli ve kapalı söyleme.
  • Sembol, işaret. (Arapça)
  • İmalı konuşma. (Arapça)

remz ü naz

  • İşaret ve zarâfet.

remz-i gaybi / remz-i gaybî

  • Gaybî, gizli işaret.

remz-i hikmet / رَمْزِ حِكْمَتْ

  • Bilimsel işaret.
  • Hikmetin ince işareti.

remz-i hikmet-i kainat / remz-i hikmet-i kâinat / remz-i hikmet-i kâinât / رَمْزِ حِكْمَتِ كَائِنَاتْ

  • Kâinattaki hikmetin ince işareti.
  • Kâinatın yaratılışındaki gayenin ince işareti.

remz-i kader / رَمْزِ قَدَرْ

  • Kader işareti.
  • Kaderin ince işareti.

remz-i kudret

  • Kudret işareti; Allah'ın güç ve iktidarını gösteren işaret.

remz-i kur'ani / remz-i kur'ânî

  • Kur'ân'ın işareti.

remz-i nizam / remz-i nizâm / رَمْزِ نِظَامْ

  • Düzenin işareti, göstergesi.
  • Düzenin ince işareti.

remz-i ulvi / remz-i ulvî

  • Yüce işaret.

remzeden

  • İşaret eden.

remzen / رَمْزًا

  • İşareten.
  • İşaretle. Remz olarak.
  • İnce işaretle.

remzi / remzî / رَمْز۪ي

  • İşarete ait, işaretle alâkalı.
  • İnce işaret yoluyla kastedilen mânâ.
  • İnce işaretle.

remzşinas

  • Bir maksad anlatan şekil, resim vb. (Farsça)
  • Gizli ve kapalı olarak anlatılan şeyleri ve işaretleri bilen. (Farsça)

ric'i talak / ric'î talâk

  • Geri dönülebilen talâk (boşanma). Zevceye yaklaştıktan sonra sarîh (açık) veya işâretle, üç adedine veya bir ivâza (bedele, karşılığa) bağlı olmaksızın ve beynûnete yâni ayrılığa delâlet eden (gösteren) bir sıfatla sıfatlanmamış ve bir şeye teşbîh ed ilmemiş (benzetilmemiş), gerek sarîh (açık) lafız

rubbe

  • Gr: Harf-i cerdir, nekre ile beraber olur. Çokluk veya azlığa işaret eder. "Öylesi var ki" mânâsındadır.

rumuz

  • (Tekili: Remz) İşaretler, remizler, ince nükteler, mânası gizli olan işaretler.
  • İşaretler.

rümuz

  • Remizler, işaretler.

rumuz / rumûz / رموز / رُمُوزْ

  • İşaretler, semboller. (Arapça)
  • İnce işaretler.

rumuz-u celal / rumûz-u celâl

  • Sonsuz haşmet ve görkemin işaretleri.

rumuz-u i'caz / rumuz-u i'câz

  • Mu'cizelik işaretleri.

rumuz-u şathiyat / rumûz-u şathiyât / رُمُوزُ شَطْحِيَاتْ

  • Evliyanın bazı garib ve anlaşılmaz sözlerindeki ince işaretler.

rumuzat / rumuzât

  • (Tekili: Rumuz) Remizler, işaretler.

rumuzat-ı hayat / rumuzât-ı hayat

  • Hayat belirtileri, işaretleri.

rumuzat-ı hayatiye / rumûzât-ı hayatiye

  • Hayatın belirtileri, işaretleri.

rumuzat-ı kur'an / rumuzat-ı kur'ân

  • Kur'ân'ın remizleri, ince işaretleri.

rüstem

  • Şark edebiyatında kuvvet ve cesaretin timsali olarak bilinen ve Zaloğlu Rüstem diye veya "Rüstem-i Sistanî" nâmiyle meşhur İran'lı bir kahramandır. (Farsça)
  • Şark edebiyatında kuvvet ve cesaret timsali olarak şöhret bulan Zaloğlu Rüstem, İran'ın efsanevî ünlü kahramanı.

rüstem-i sistani / rüstem-i sistanî

  • Şark edebiyatında kuvvet ve cesaret timsali olarak şöhret bulan Zaloğlu Rüstem.

sab'

  • Parmakla işaret etmek.

sade

  • (Sayd. dan) Mâzi fiilidir. "Avlandı" mânâsındadır. ( dan) "Bağır, ilân et" mânâsına emirdir. Meydan okumak, âciz bırakmak mealinde ve i'caz yoluna işaret eder "sâd" diye okunur.
  • Sadakat, sıdk gibi mânâlara da gelir.

şahadet

  • (Şehâdet) Şâhidlik.
  • Bir şeyin doğruluğuna inanmak.
  • Delâlet. Alâmet, işaret, iz.
  • Allah (C.C.) rızâsı yolunda hayatını fedâ etmek. Din için muharebeden şehitlik.

sahh

  • (Sıhhat. den) Eskiden resmi yazılara konulan ve "doğrudur, yanlışsızdır" mânasına gelen bir işâretti.

şahıs

  • (şahs. dan) Ölçmek için dikilen ve işaret tutulan nişan.
  • Belirten.

şahıs zamiri

  • İsim yerine kullanılan ve insanlara işaret eden kelimeler. Farsçada: (Men: ben), (Tu: sen), (U: o), (Mâ: biz), (Şümâ: siz), (İşân: onlar). Bunlar gayr-ı muttasıl (bitişik olmayan) zamirlerdir.Arapçada; gayr-ı muttasıl zamirler: (Ene: ben), (Ente-sen), (Entümâ: ikiniz), (Hu: O), (Entüm: siz), (Entünn

şakk-ı kamer

  • Ayın iki parça olması mu'cizesi. (Kur'ân-ı Kerimin nass-ı kat'isi ile de sâbit olan ve mütevâtir olarak da bilinen Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın parmağının işâreti ile ayın iki parçaya ayrıldığı hadisesi ki, büyük mu'cizelerindendir.)

salabet

  • Metanet, katılık, sulbiyet.
  • Peklik, dayanma. Sağlamlık.
  • Mukaddesatı korumak hususunda cesaret, metanet ve sebat gibi sıfatlarla muttasıf olmak. (Bunun zıddı: Lâübalilik)

sameyan

  • Sıçramak.
  • Kalkmak.
  • Yürekli, cesaretli, kahraman, bahadır kişi.

say'ariyye

  • Boyunda olan işaret.

şeair / şeâir

  • (Tekili: Şiâr) Âdetler, İslâm işaretleri. İslâmlara ait kaideler. Allah'ı anmak, hamdetmek, ezan okumak, İslâmî kıyafet gibi. Bunlara Şeair-i İslâmiye denir. Bütün müslümanlarla alâkalı mes'eleler ve alâmetler, umumun hissedar olduğu işlerdir.
  • İşaretler, İslâma sembol olmuş iş ve ibadetler.

şeair-i islamiyet / şeair-i islâmiyet

  • İslâma sembol olmuş işaret, iş ve ibadetler.

sebbabe / sebbâbe / سبابه

  • İşaret parmağı, şehadet parmağı. (Arapça)

şeca'at / şecâ'at

  • Yiğitlik, bahadırlık, cesâret, kahramanlık.

şecaat / şecâat / شجاعت / شَجَاعَتْ

  • Yiğitlik, cesurluk. Korkulu anda kalb kuvveti ile cesaretini muhafaza etme. Kuvve-i gadabiyenin vasat mertebesidir.
  • Cesaret, yiğitlik. (Arapça)
  • Cesâret.

şecaat-i fıtriye

  • Yaratılıştan gelen yiğitlik, cesaret ve kahramanlık.

şecaat-i imaniye

  • İmandan kaynaklanan cesaretlilik, yiğitlik, kahramanlık.

şecaat-i imaniye ve akliye ve fenniye

  • İmandan, akıldan ve fen ve bilimden gelen dengeli cesaret.

şecaat-i milliye-i islamiye / şecaat-i milliye-i islâmiye

  • İslâm milletine ait kahramanlık, yiğitlik, cesaret.

secavend / secâvend

  • Kur'an-ı Kerim'de doğru okunması için yapılan işaretler.Kur'an-ı Azîmüşşan'ı okurken durularak nefes alınacak yerler, âyet sonları ile secavend mahalleridir. (Farsça)
  • Kur'ân-ı kerîmin, mânâsına uygun ve doğru okunabilmesi için durak ve geçiş yerlerini gösteren işâretler.
  • Kur'ân-ı Kerim'i doğru okumak için yapılan işaretler.

şeceat / şeceât

  • Cesaret, kahramanlık.

şeceat-ı haydarane

  • Hz. Ali'ye yakışır bir cesaret.

şeci / şecî

  • Şecaatli, cesaretli, kahraman.

şedde

  • Kur'an-ı Kerim okurken tek sessiz harfin iki defa okunmasına yarayan işaret.
  • Seğirtmek. Yürümekle şiddet göstermek. Bir şeyi kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak.
  • Arapça'da bir harfin üzerine konulan ve o harfi iki defa okutan işaret.
  • Harfi iki kere okutan işaret.

şeddeli nun

  • Arapça'da, üzerinde bulunduğu harfi iki defa okutan işaretin bulunduğu nun harfi.

şeddeli ra / şeddeli râ

  • Harflerin iki defa okunmasını sağlayan şedde işaretli râ harfi.

sef'

  • Alâmet. İşaret.
  • Yandırmak.
  • Kara etmek.
  • Çekmek.

şehamet / şehâmet

  • İyi işler yapmak, yüksek mertebeler ele geçirmek; zekâ ve akıllılıkla berâber olan cesâret, yiğitlik.
  • Akıl ve zekâ ile olan cesaretlilik.

şehamet-i imaniye / şehâmet-i imâniye

  • İmandan gelen yiğitlik ve cesaret.

şehamet-i islamiye / şehamet-i islâmiye

  • İslâmiyetten gelen yiğitlik, İslâm'ın kazandırdığı akla ve zekâya dayanan cesaret.

selfa'

  • Bahadır. Kahraman ve cesâretli kimse.
  • Yüzsüz, utanmaz, hayâsız, kötü kadın.
  • Kuvvetli deve.

semai müennes / semaî müennes

  • Bir kaideye bağlı olarak müennes işareti olmayıp kelimenin aslında müenneslik var gibi kabul edilen ve işitilmekle öğrenilen müennes kelime.

semavi ayetler / semavî ayetler

  • Cenab-ı Hakkın varlığına ve birliğine işaret eden gökyüzündeki deliller.

sembol

  • Kararlaştırılmış bir mânası olan işaret. Bir mânanın şekil veya madde halinde gösterilmiş sureti. (Fransızca)
  • Timsal, mânâlı işaret.

şerat

  • (Çoğulu: Eşrât) Alâmet, iz, işâret, nişân.
  • Bir şeyin en bayağı ve âdisi.

serbaz

  • (Çoğulu: Serbâzân) Korkusuz, cesur, cesâretli. Yiğit. (Farsça)

şeret

  • (Çoğulu: Eşrât) Alâmet. İşaret, belirti.

sezdirme

  • Belirtme, işaret etme.

şiar / şiâr / شعار

  • İz, belirti, işaret, nişan, ayırt edici iyi âdet.
  • Üstünlük veren işaret.
  • İnsanın gömleği.
  • Ölüm.
  • (Tekili: Şa'r) Kıllar.
  • Sembol, belirgin işaret.
  • Slogan. (Arapça)
  • İşaret. (Arapça)
  • Şiâr edinmek: Slogan haline getirmek, meslek edinmek. (Arapça)

şiar-ı irfan

  • İrfan ve bilgi işareti, irfan sembolü.

şiar-ı raz / şiar-ı râz

  • Sırların şiârı, sırrı gizleyen perde, işâret. (Farsça)

sidret-ül münteha

  • Mahlukat ilminin ve amelinin kendisinde nihayet bulup kevn âlemini hududlandıran bir işaret. Yedinci kat gökte olduğu rivayet edilen ve Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ulaştığı en son makam.

şie

  • Alâmet, işaret, nişan.

sıfat-ı işariye / sıfât-ı işariye

  • İşaret sıfatları.

şifre

  • Gizli ve işaretle yazı usulü. (Fransızca)
  • Haberleşmede kullanılan belirli bazı işaretler. (Fransızca)
  • Herkesin anlayamadığı, bazı kimselere mahsus anlaşma usulü. (Fransızca)
  • Gizli işaretlerle yazılan yazı.

sikke

  • Damga. Nereye ve kime ait olduğunun bilinmesi için konulan işaret, mühür. Umumi damga.
  • Dirhem.
  • Para üstüne vurulan damga.
  • Düz, doğru yol.
  • Mevlevilerin keçe külâhlarının ismi.
  • Basılmış madeni para.
  • İşaret, damga.

sikke-i ehadiyet

  • Her şeyin bir elden çıktığını gösteren damga, işaret.

sikke-i rububiyet

  • Allah'ın herbir varlığı terbiye ve idare etmesini gösteren işaret.

sikke-i şahane

  • Şahane sikke, işaret.

sikke-i tevhid

  • Allah'ın birliğini gösteren işaret, damga.

simya

  • Nişan, işâret, alâmet.

sinyal

  • Kararlaştırılmış bir haberi verme işareti. İşaret. (Fransızca)
  • İşaret.

şirdil

  • (Çoğulu: Şirdilân) Aslan yürekli. Cesaretli. Cesur. (Farsça)

sırr-ı işari / sırr-ı işarî / sırr-ı işârî / سِرِّ اِشَار۪ي

  • İşaretle bildirilen sır.
  • İşaret edilen sır.

şivar

  • Meşveret etmek, konuşmak, istişâre etmek, danışmak.

sume

  • Koyuna yapılan işaret ve nişan.

süra / sürâ

  • İz, eser, işaret.

şura / şûrâ / شُورٰي

  • Konuşma yeri, istişare meclisi. Büyüklerin istişare için toplanma yeri.
  • Meşveret için toplantı.
  • Meşveret etme.
  • Danışma kurulu, istişare heyeti.
  • İstişâre meclisi.

şura-yı şer'i / şûrâ-yı şer'î

  • İslâma uygun olan meşveret; İslâma uygun olan istişare müessesesi.

sürag

  • İz, işaret, eser. (Farsça)

sut

  • (Çoğulu: Suvâ-Esvâ) Yolda ve sahrada işaret için dikilen taş.

ta'miye

  • (Amâ. dan) Körletme. Kör etme.
  • Kapalı şekilde anlatmak.
  • Edb: Ebced hesabiyle düşürülen bir tarihin, hesabı doldurmak için çıkartılacak veya eklenecek sayılarını işaret etme.

ta'rif

  • (İrfan. dan) Bir şeyi belli noktalar ve işaretlerle inceden inceye anlatıp bildirmek, tanıtmak. Kavl-i şârih.
  • Bir maddeyi bütünüyle bir ibare halinde anlatmak.
  • Gr: Bir ismi marife etmek.
  • Arafat'ta vakfe yapmak.

tabaka-i işariye

  • İşaret edilen mânâ tabakası.

tabakat-ı işariye

  • İşaret tabakası, derecesi.

tahattüm

  • (Hatem. den) Hatem, yüzük takınmak.
  • Tas: Ariflerin gönlüne Allah'ın koyduğu işaret.

taht-ı esaret

  • Esaret altında olma.
  • Esaret altı.

talak-ı bain / talâk-ı bâin

  • Boşanmada kullanılan sözleri söyler söylemez evliliği sona erdiren boşama. Zevceye yaklaşmadan önce veya yaklaştıktan sonra beynûneti yâni ayrılığı ifâde eden kinâyî yâni açık olmayan bir söz ile yapılan veya sarîh yâni açık bir söz ile yapılıp da aç ıkça veyâ işâretle üç adedine bağlı bulunan veya

talak-ı ric'i / talâk-ı ric'î

  • Geri dönülebilen talâk. Zevceye yaklaştıktan sonra, sarîh (açık) veya işâretle, üç adedine veya bir ivaza (bedele, karşılığa) bağlı olmaksızın ve beynûnete yâni ayrılığa delâlet eden (gösteren) bir sıfatla sıfatlanmamış ve bir şeye teşbîh edilmemiş (benzetilmemiş), gerek sarîh (açık), gerekse talâk-

tarsin

  • Sağlamlaştırmak. Bir şeyi tahkik etmek.
  • Bilmek.
  • Metanet ve cesaret vermek.

tasarrum

  • Cesaretlenme, yiğitlenme.
  • Kesilmek.

tecasür

  • Cesaretlenme.

tecellüd

  • Kendini cesaretli ve kahraman gösterme; sertlik, direnme.
  • Tekellüfle celâdet göstermek. Kendini şecaatli ve cesâretli göstermeğe çalışmak.
  • Serkeşâne inad etmek.

tefe'ül

  • Bir şeyi uğur saymak, hayıra yormak, bir hâdiseyi hayra alâmet, işâret olarak görmek. Tefe'ülün mukâbili (zıddı) teşe'üm yâni uğursuz saymaktır.
  • Falcılık.

tegamüz

  • (Gamze. den) (Çoğulu: Tegamüzât) Birbirine göz ucu ile işâret etme.

tehellül

  • Sevinme, açık yüzlü olma. Yüzü gülme. Beşâretten yüzdeki parlama eseri.

telmih / telmîh

  • Ana fikri ispata veya güçlendirmeye yönelik herkes tarafından bilinen bir şeyle, bir hakikatle işarette bulunma.
  • Metinde sözü edilmeyen bir şeye işaret etmek.
  • Bir şeyi açıkca söylemeyip ibarede bahsi geçmeyen bir kıssaya, bir fıkraya, bir ata sözüne veya meşhur bir şiire, bir söze işaret etmek. Kapalı söylemek.

telmihat / telmihât

  • Söz arasında; bir kıssa, fıkra, atasözü veya tarihî bir hadiseye işarette bulunmalar.

telvih / telvîh

  • Açıklamak.
  • Zâhir ve aşikâre kılmak.
  • Susuzluktan insanın çehresi bozulmak.
  • Bir şeyi ateşle kızdırmak. Güneş veya ateşin sıcaklığı bir nesnenin rengini değiştirmek.
  • Posa hâline getirmek.
  • Kocamak. Saç ağarması.
  • Almak.
  • İşaret etmek.
  • Kinaye yoluyla işaret etme; asıl mânâ ile kinâye yoluyla kastedilen mânâ arasındaki vasıtaların çok olması durumu.

telvihan

  • İşaretle, işaretle göstererek.

telvihat / telvihât

  • Telvihler. Kinaye halindeki işaretler.

telvihat-ı tis'a / telvihât-ı tis'a

  • Dokuz işaret; Yirmi Dokuzuncu Mektub'un Dokuzuncu Kısmında yer alan bölüm.

temenna

  • Eli alnına götürerek selâmlama işareti yapma.
  • Minnettar olma.

tenkit

  • Noktalamak. Yazıda nokta, virgül gibi işaretler koymak.

tenvin

  • Gr: Kelimenin sonunu "en, in, ün" diye okumak. Veya öyle okutan işaretin adı.
  • Arapça gramerinde bir kelimenin sonunu nun gibi okutmak üzere konulan işaret; kelimenin sonuna iki üstün (en), iki esre (in), iki ötre (ün) gelmesi hali.
  • Kelime sonunu "nun" ile bitiren işaret.

tenvin-i tenkir

  • Gr. nekre tenvini; kelime sonlarına gelerek o kelimeye kapalılık ve belirsizlik mânâsı veren iki üstün (en), iki esre (in) ve iki ötre (ün) işareti.
  • Kelimenin belirsizliğine işaret olan tenvin işareti. Harf-i tarifsiz kelime tenvin kabul ettiğinden yani, nekre olduğundan tenvinli olan harfin durumu.

tenvin-i tenkiri / tenvin-i tenkirî

  • Kelimenin belirsizliğini gösteren tenvin işareti; harf-i tarifsiz ("el" takısız) olduğu için tenvinli olan ve nekra denen kelime.

tenyir

  • Beze ve kumaşa işaret koymak.

terziz

  • Kâğıda nişan ve alâmet etmek, işaret koymak.

teşci / teşcî

  • Cesaret verme, şecaatlandırma.
  • Cesaretlendirme, teşvik etme.
  • Şecaatlandırma, cesaret verme.

teşci eden

  • Cesaretlendiren.

teşçi etme / teşçî etme

  • Teşvik etme, cesaretlendirme.

teşci etmek

  • Cesaretlendirmek.

teşci' / teşcî' / تَشْج۪يعْ

  • Şecâatlandırma, cesaret verme. Bahadırlık etme.
  • Cesâretlendirme.

teşvik

  • Şevklendirme. Şevke getirme. Kışkırtma. Kaldırma. Cesaret verme.

tesvim

  • Davarı otlamaya salmak.
  • İşaretlemek, nişan etmek.
  • Dağlamak.

teşyi'

  • Uğurlamak. Gideni selâmetlemek. Yolcu etmek.
  • Cesaretlendirmek.

tevafuk-u remzi / tevafuk-u remzî

  • İşaretlerin birbirine denk gelmesi, uygun düşmesi.

tevamür

  • Danışmak, istişare etmek.

tevcih-i kelam / tevcih-i kelâm

  • Sözle işarette bulunmak.
  • Birbirinin zıddı muhtelif mânaya gelebilen kelimeyi sözde kullanmak.

tevcihat / tevcihât

  • (Tekili: Tevcih) Verilmiş rütbeler. Tevcihler.
  • İşaret eden mânalar.

tevessüm

  • Bir şeyin işaretlerine bakarak iyice anlamak.
  • Bir işaret, belirti ortaya çıkma, görünme, bir şeyi işaretlerinden hareketle bilme, iyice anlama.

tevki'

  • Alâmet, işaret, belirti, nişan.
  • Sultan.
  • Kılıca nakış yapmak.

tevsim

  • Hacıların hac zamanı toplanmaları.
  • Dağlamak sureti ile ten üzerine işaret koyma, döğme yapma.
  • İsimlendirme, ad verme.
  • Damgalama, işaretleme.

teznim

  • Nişan ettirmek, işaretlendirmek.

turra

  • (Tuğra) Mühür. Pâdişah damgası. Pâdişahın imzası.
  • Kumaşın etrafındaki nişan ve işaret. Kumaşta ipekten çevrilen kenar.
  • Herşeyin ucu ve kenarı.
  • Alındaki saç. Tura.

turra-i samediyet

  • Allah'ın hiçbir şeye muhtaç olmayıp herşeyin Ona muhtaç olması mânâsındaki sıfatını gösteren özel işaret mühür.

u'lume

  • (Çoğulu: Eâlim) Alâmet, işaret, nişan.

üf

  • Kulak kiri.
  • Tırnak arasında olan kir.
  • Hüzün ve kedere işaret eden kelime.

ulema-i rasihin / ulemâ-i râsihîn

  • Kur'ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin derin ve ince mânâlarını, işâretlerini anlayan yüksek din âlimlerine verilen isim. Bunlar; Eshâb-ı kirâm, Tâbiîn, Tebe-i tâbiîn ve her bakımdan onlara tâbi olan müctehidler, tefsîr ve hadîs âlimleri ve tasavvuf büyükleridir.

ülkü

  • Bazı öz türkçecilik taraftarlarınca kullanılmış bir kelimedir. Divan-ı Lügat-ıt Türk'te "Peyman" mânasına geldiğine merhum A. Hamdi Elmalılı işaret ediyor: "Ahd ü misak" da denir. Emanî, ideal mânâsına kullananlar varsa da yanlıştır.

umur-u mermuze-i gayr-ı mesmua

  • Daha önceden işitilmeyen ve çeşitli işaretler yoluyla aktarılan işler, durumlar.

üsare

  • (Bak: Usare)

vahdeddin

  • (Aslı: Vahîdüddin, fakat Türkçede Vahdeddin şeklinde telâffuz edilir.) Osmanlı Padişahlarının sonuncusu ve otuzaltıncısının adıdır. (Mi: 1861-1926) Zeki, dirayetli ve dindardı. Osmanlılar ve İslâm âlemi için bir felâket işareti olan Sevr Muahedesini imzalamadı. Osmanlı ordusu olarak emrine bırakılan

vahiy

  • Bir fikrin, bir hakikatın veya emrin Allah (C.C.) tarafından Peygambere bildirilmesi.
  • Lügatte vahiy: Kelâm, kitap, işaret, irsal, ilham, ifham, emir, teshir, bir şeyi harfiyyen i'lâm, bazı hususi maksadları tebliğ gibi mânalara gelir.
  • Şeriatta vahiy: Dilediği ahkâmı, esrar ve

vasıta-i işaret

  • İşaret vasıtası, aracı.

vazı-ı esaret / vâzı-ı esaret

  • Kölelik koyan, esaret getiren.

vech-i delalet / vech-i delâlet

  • Delâlet etme yönü, işaret edilen yön, mânâ.

vech-i işaret

  • İşaret yönü.

vefk

  • Ebced ve cifir ilmi çerçevesinde, bir takım sırlara işaret eden uygunlukların bulunduğu tevafuk sistemini gösteren tılsımlı kare alan.

vemz

  • İşaret etmek.
  • Parlamak. şimşek çakmak.

vesm

  • Damga. İşaret.
  • Dağlama.
  • Döğerek toz hâline getirme.
  • Damga, işaret, dağlama.

veşm

  • İğne ile kan çıkarmak suretiyle vücudda yapılan damga, işaret.

yahudi

  • Hz. Yakub'un (A.S.) oğullarından Yehuda'ya mensub olan. Benî İsrail. Musevî.Yahudilerin vaziyetlerine ve seciyelerine işaret eden âyetler şunlardır: 2: 60-66 arası. 5: 62-64 arası ve 17: 4.

yed-i şecaat

  • Cesaret eli.

yuşa

  • Hz. Musa'dan (A.S.) sonra peygamber olmuş ve Benî İsrail'i çöllerden kurtarmıştı. Ondan sonra pek çok reisler Yahudilerin idaresinde bulundu, bazan da hâkimsiz kalarak esaret hayatı yaşadılar. Tâ bir müddet sonra İsmail (A.S.) hâkim oldu. Onbir sene Benî İsrail'i idare etti. Sonra içlerinden bir mel

zahir / zâhir

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Varlığında şek ve şübhe olmayan, her eserinde varlığına deliller, işâretler bulunan yüce Allah.
  • Açık, görünen, dış görünüş, insanın dış görünüşü.
  • Fıkıh usûlü ilminde; sevk edilmediği, kendisi için buyrulmadığı mânâ, açı

zaid

  • Artan. Fazlalık. İlâve olunmuş.
  • Lüzumsuz, gereksiz.
  • Gr: Te'kid için söylenen.
  • Mat: Müsbet işareti, artı. (+)

zehredar / zehredâr

  • (Çoğulu: Zehredârân) Yiğit, cesur, yürekli, cesaretli. (Farsça)

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR