LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te salt ifadesini içeren 159 kelime bulundu...

abdulhamid ll

  • (mi: 1842-1918) 34' üncü Osmanlı Padişâhıdır. 33 yıl saltanatta kalmış olan bu şefkatli Sultan,İslâmiyete son derece bağlı idi. Yüksek bir siyaset adamı ve devlet işlerini bizzat takibeden bir zattı. Memlekette bolluk ve refahı te'min için çalıştı. (R.Aleyh)

abdullah ibn-i zübeyr

  • Ebu Bekir-i Sıddık'ın kızı Esma'nın oğludur. Muhacirlerden ilk doğan çocuk olup cesaret, şecaat, ibadet ve takvası ile meşhurdur. Zübeyr ibn-i Avvam'ın oğludur. Yezid'in saltanatını kabul etmedi ve Mekke'de dokuz sene halifelik yaptı. 73 yaşında şehid edildi. (R.A.)

ak alem

  • Osmanlılarda saltanat sancağı.

ampul

  • İçinde elektrik akımı yardımıyla ışık vermeye yarayan bir iletken bulunan, havası boşaltılmış olan cam şişe. (Fransızca)
  • İçinde sıvı ilâç bulunan, ağzı kızdırılarak kapatılmış küçük şişe. (Fransızca)

arş

  • Bağ çardağı.
  • Gölgelik.
  • Kürsü, taht, yüce makam. En yüksek gök. Allahın kudret ve saltanatının tecelli yeri. (Arş kâinatı kaplar. Allah'ın kudreti ve ilmi de herşeyi kaplar.)
  • Fevkiyyet, ulviyyet.
  • Arş-ı Alâ, Arş-ı Rahman, Arş-ı İlâhi, Arş-ı Yezdan, Felek-i Eflâk
  • İlâhî kudret ve saltanatın tecelli yeri.

atım

  • t. Ateşli silahların boşaltılması, atılması.
  • Kurşun menzili, kurşunun gidebildiği, yetiştiği mesâfe.
  • Silahın bir defa atılması için lâzım gelen barut vesaire.

besmele

  • Bismillahirrahmanirrahim'in kısaltılmış ismi. Müslüman her işine Bismillah ile başlar. Yani her işi Allah adına ve Allah için yapar. Atomlardan yıldızlara kadar her varlık da Allah adına ve Allah için hareket eder. İnsan da Bismillah diyemiyeceği, yani Allah'ın emri ve izni olmayan bir işi ve hareke
  • Bismillâhirrahmânirrahîm'in kısaltılmış ismi.

c

  • Arabî ayların kısaltmalarında Cemaziyel Evvel ayının kısaltılmış hali.

cif

  • ing. Bir malın fiyatına, nakliye ve sigorta ücretinin de katılmış olduğunu gösteren bir kısaltma.

cilve-i saltanat

  • Saltanatın görüntüsü.

daci'

  • İşlerinde kısaltan.
  • Yatak arkadaşı.

daire-i saltanat

  • Saltanat dairesi, egemenlik alanı.

dar-üs saltana / dâr-üs saltana

  • (Bak: DÂR-ÜS SALTANAT)

dar-üs saltanat / dâr-üs saltanat

  • Saltanat yeri. İstanbul.

dayic

  • Kovayla kuyudan su çekip havuza boşaltan kimse.

dellal-ı saltanat / dellâl-ı saltanat

  • Saltanatın ilancısı.

dellal-ı saltanat-ı ilahiye / dellâl-ı saltanat-ı ilâhiye

  • Cenâb-ı Hakkın saltanatının, sınırsız egemenliğinin ilâncısı.

dellal-ı saltanat-ı rububiyet / dellâl-ı saltanat-ı rububiyet

  • Allah'ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiye saltanatının ilancısı.

devair-i saltanat / devâir-i saltanat

  • Saltanat daireleri.

devair-i saltanat-ı ilahiye / devâir-i saltanat-ı ilâhiye

  • Allah'ın saltanat daireleri.

egzost

  • ing. İçten yanmalı motorlarda yanmış akaryakıt gazı. Bu gazın boşaltılması tertibatı.

eimme-i ehl-i beyt

  • Ehl-i Beyt'ten yetişen, saltanata bilfiil girmeyen ve karışmayan en salâhiyetli, mânevi nüfuz ve ilim ve riyaset sahibi imamlar.

eimme-i isna aşer / eimme-i isnâ aşer

  • On iki imâm. Silsile-i sâdâttan olup müceddit olan imâmlar hakkındaki bir tâbirdir. Bu zâtlar esasât-ı İslâmiye ve hakaik-i Kur'âniye ve imâniyenin, dini esasların ve şeriatın muhafazasına çalışan, saltanat işlerine karışmayan mânevi riyâset ve ilim sahibi şahsiyetlerdir.

elest

  • Rabbiniz değil miyim? (meâlinde olan âyet-i kerimenin kısaltılmış işaretidir.)

emevi devleti

  • Dört halife devrinden sonra devlet idaresi Beni Ümeyye hanedanına geçmiştir. Buna nisbetle bu devlete "Emevi Devleti" adı verilmiştir. (Mi: 661-750) seneleri arası Emevi Devletinin saltanat devresidir. Muâviye bin Ebi Süfyan'dan başlamak üzere 14 halife gelip geçmiştir. Son halife Muhammed bin Merva

endaht

  • (Endâhten. den) Atmak. İlka etmek. (Farsça)
  • Silâh boşaltmak. (Farsça)
  • Atmak, silâh boşaltmak.

endaht edilen

  • Atılan, silâh boşaltılan.

entimem

  • yun. Man: Mantıkta kısaltılmış kıyas şekli. Öncül veya had denilen ve bilinen kaziyelerden biri söylenmeden sonuca varmak. Örnek: (Orucu bozdu, o halde 61 gün keffareten oruç tutması gerekir.) Burada hadlerden biri (Orucu bozan, 61 gün keffareten oruç tutar), kaziyesi biliniyor kabul edilerek söylen

ezel ve ebed sultanı

  • Başlangıç ve sonu olmaksızın, egemenliği, saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah.

ezel-ebed sultanı

  • Başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan.

fedn

  • Kısaltmak.

ferag

  • Vaz geçmek. Hiç bir şeyle meşgul olmayıp dinlenmek.
  • Boşaltma.

fetva-yı mahz / fetvâ-yı mahz

  • Salt fetvâ, içinde farklı öğe bulunmayan mutlak fetvâ.

galat-ı tahakkümi / galat-ı tahakkümî

  • Bir kelimenin gerek lâfzı ve gerekse mânası itibariyle herkesin kullandığı gibi kullanılmaması.Bu, başlıca üş şeyden olur:1- Nazımda vezne uydurmak için bir kelimenin telâffuzunu değiştirmek, hecesini uzatmak ve kısaltmak yahut harfini gizlemek.2- Çeşitli mânâları olan bir kelimeyi meşhur olmayan bi

ger

  • Türkçedeki "eğer" kelimesinin kısaltılmış şekli. Eğer, şayet mânasındadır. (Farsça)

gerdune-i iclal

  • Saltanat arabası.

haben

  • Kısaltma, azaltma, kasma.
  • Edb: Aruzda "fâilâtün" den "ât" hecesini atarak, nazmı "fâilün" veznine sokma.

hamdele

  • "Elhamdülillah" demenin kısaca ismi. Bu sözün masdar haline getirilip kısaltılması.

hanedan-ı saltanat / hânedân-ı saltanat

  • Saltanat soyu.

haşmet-i saltanat / حَشْمَتِ سَلْطَنَتْ

  • Saltanatın haşmeti, ihtişamı.
  • Saltanatın büyüklüğü.

haşmet-i saltanat-ı ilahiye / haşmet-i saltanat-ı ilâhiye

  • Allah'ın saltanatının büyüklüğü ve görkemi.

haşmet-i saltanat-ı uluhiyet / haşmet-i saltanat-ı ulûhiyet

  • Allah'ın saltanatının heybet ve görkemi.

hasr

  • Bir şeyin içine alma. Yalnız bir şeye mahsus kılma.
  • Bir çember içine almak. Askerle etrafını kuşatmak.
  • Sıkıştırma. Kısaltma.
  • Okurken tutulup kalmak.
  • Vakfetmek.
  • Zaman ayırmak.

hasretmek

  • Kısaltmak. Sadece bir şeye mahsus kılmak. Bir şey için vakfetmek.

hazz

  • Kesme. Kısaltma.
  • Kazmak.
  • Yırtmak.
  • Silmek.

hükümran

  • Hâkim, hükümdar. Hüküm ve saltanat süren. Hükümfermâ.

ibrahim bin edhem

  • Babası Belh Şehrinin Pâdişahı idi. Hicri 2. asırda yetişmiş büyük bir veliyullahtır. Bir çok kerametleri görülmüş, Allah rızası yolunda dünya saltanatını terk ederek fakirliği kabul etmiş ve bütün ömrünü ibadet ve taat ile geçirmiştir. Kerametleri dillere destandır.

icmal / icmâl

  • Hülâsa etmek. Kısaltmak, bir araya toplamak. Kısa anlatmak. Biriktirmek.
  • Uzun bir hesaptan çıkarılan hülâsa, netice.
  • Kısaltma, ihtisar, özet.

icmal-i şehri / icmal-i şehrî

  • Aylık gelir ve giderleri, yahut yalnız giderleri toplu ve kısaltılmış olarak gösteren cetveller.

icmal-i senevi / icmal-i senevî

  • Senelik gelir ve giderleri yahut yalnız giderleri toplu ve kısaltmış olarak gösteren cetveller.

ifrag

  • Bir halden başka bir hale sokma. Kalıba dökmek. Şekil vermek.
  • Boşaltmak. Akıtmak. Dökmek. Câri kılmak.

ifrağ / ifrâğ / افراغ

  • Bir şeyi kalıba dökme, boşaltma.
  • Dökme, boşaltma. (Arapça)

ihla / ihlâ / اخلا

  • Boş bırakma. Boşaltmak, hâli kılmak.
  • Boşaltma. (Arapça)

ıhla'

  • Hâli etmek, boşaltmak.

ihsar

  • (Hasr. dan) Birisini işinden alıkoymak.
  • Fık: Hac için ihrama girmiş bir zâtın, Arafat'ta durmakla ziyaret tavafından; ve umre için ihrama girmiş bir kimsenin de tavaftan men edilmesi. Böyle men edilen zâta "muhsar" denir.
  • Kısaltma, kısalma.
  • Sıkıştırma.

ihtisar / ihtisâr / اختصار

  • İcmâl etmek. Sözün kısaltılması. Kısaltmak.
  • Mat: Sadeleştirme, basitleştirme. Hesapta bir tenasübü en küçük haddine indirme.
  • Kısaltma, özetleme.
  • Kısaltma, icmâl etme.
  • Kısaltma.
  • Kısaltma, özetleme. (Arapça)
  • İhtisâr edilmek: Kısaltılmak, özetlenmek. (Arapça)
  • İhtisâr etmek: Kısaltmak, özetlemek. (Arapça)

ihtisaren / ihtisâren / اختصارا

  • İhtisar suretiyle, muhtasar olarak, kısaltarak, tafsilâtsız, kısaca.
  • Kısaltarak.
  • Özetle, kısaltarak, kısaca. (Arapça)

iktibas

  • Bir söz veya yazıyı olduğu gibi veya kısaltarak almak. Birisinden ilmen istifade etmek. İstifade suretiyle almak, alınmak.
  • Söz arasında Kur'an-ı Kerimden veya Hadis-i Şeriftden veya başka makbul eserlerden bir cümlenin kâmilen veya kısmen az tasarruf ile veya tasarrufsuz alınması.

iktisar / iktisâr / اقتصار

  • (Kasr. dan) Sözü kısa kesmek. Kısaltmak.
  • Kısaltma.
  • Kısaltma. (Arapça)

ilah

  • Arabçadaki "ilâ âhir" kelimesinin kısaltılmışı. "Sonuna kadar, böylece devam eder" demektir.

ilh

  • "İlâ âhir" sözünün kısaltılmışı.

infirag-ı cüz'i / infirag-ı cüz'î

  • Bir sıvının kısmen boşaltılması.

irşad-ı mahz

  • Salt irşad ve tebliğ.

irticaz

  • Kısaltma, ihtisâr.

istifrağ

  • Kusma; içindekini dökme, boşaltma.

istıksar

  • (Kasr. dan) Kısma. Bir şeyin kısaltılmasını isteme.

izhar-ı izzet ve saltanat

  • İzzet ve saltanatı gösterme; âşikâr etme.

kanun-u saltanat

  • Saltanat, hükümranlık kânunu.

kasır / قَصِرْ

  • Kısaltma.

kasr

  • Kısa kesme, kısaltma, kısma.
  • Azaltma, kesme, eksiklik.
  • Köşk, saray,
  • Tahsis.
  • Kıraatte uzatmadan okumak.

kasr-ı namaz

  • Namazın kısaltılması; yolculukta 4 rekâtlık farz namazların 2 rekât olarak kılınması.

kasr-ı salat / kasr-ı salât

  • Seferde olan bir kimsenin dört rekatlı namazı ikişer rekat kılmakla namazı kısaltması.
  • Seferde olan bir kimsenin, dört rekâtlı farz namazları ikişer rekât kılması. Namazı kısaltmak.

kasretme

  • Kısaltma.

kemal-i saltanat / kemâl-i saltanat

  • Saltanatın mükemmelliği, kusursuzluğu.

kürsi

  • Oturulacak yüksekçe yer. Câmilerde vâizin, medreselerde müderrisin oturduğu yer.
  • Taht, serir. Erike. Koltuk.
  • Kaide.
  • Merkez.
  • Vazife.
  • Saltanat, kudret ve mülk.
  • Başkent, hükümet merkezi.
  • Mânevi makam.
  • Arş'ın altına bir semâ tabakas

lahavle / lâhavle

  • (Lâhavle ve lâkuvvete illâ billâhil-aliyyil azim" cümlesinin kısaltılmışı ki, "Kuvvet ve kudret ancak Cenab-ı Allah'tadır." meâlinde olup bir belâ ve tehlike esnasında veya sabrın tükendiğini açıklamak için söylenir.

makarr-ı saltanat / مَقَرِّ سَلْطَنَتْ

  • Saltanat merkezi. Hükümetin idare edildiği baş şehir.
  • Saltanat, otorite ve hâkimiyet merkezi.
  • Saltanat karargâhı.

makarr-ı saltanat-ı ebedi / makarr-ı saltanat-ı ebedî

  • Sonsuz İlâhî saltanatın merkezi.

makarr-ı saltanat-ı ebediye / makarr-ı saltanat-ı ebedîye / مَقَرِّ سَلْطَنَتِ اَبَدِيَه

  • Sonsuz saltanat merkezi olan âhiret.
  • Ebedi saltanat karargâhı (cennet).

maksur / maksûr

  • (Kasr. dan) Kasrolunmuş, kısaltılmış, kasılmış, alıkonulmuş.
  • Mahbus.
  • Kasrolunmuş nesne.
  • Gelinin üzerine tutulan duvak.
  • Gr: Bir kısım arapça kelimelerin sonunda yâ şeklinde yazılan, fakat elif gibi okunan harf. ( : Dâ'vâ) kelimesinde olduğu gibi. Buna, "Elif-i
  • Kısaltılmış.

mana-yı saltanat / mânâ-yı saltanat

  • Saltanat makamının ifade ettiği mânâ, görev.

mavna

  • Limanlarda, şamandıralara bağlı olarak yükleme ve boşaltma yapan gemilerden, kıyılara römorkör yedeğinde yük götürüp getiren tekne.

mehasin-i saltanat / mehâsin-i saltanat

  • Saltanatın güzellikleri.

melekut

  • Tam bir hâkimiyyetle, Saltanat-ı İlâhiyyenin müessiriyyet ve idâresinin esrarı. Her şeyin kendi mertebesinde, o mertebeye münâsib ruhu, canı, hakikatı. Bir şeyin iç yüzü, iç ciheti.
  • Hükümdarlık. Saltanat.
  • Ruhlar âlemi.

merkez-i saltanat

  • Saltanatın merkezi.

meunet

  • Birisinin ölmeyecek kadar yiyip içeceği.
  • Külfet.
  • Masraf. Bir şeyin toplamak, devşirmek, nakil ve boşaltmak ve saymak gibi levazımının teslim yerine kadar olan masraflarına denir.

mu'izz / mu'îzz

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (ism-i şerîflerinden). Kullarından bâzılarını, maddî ve mânevî mülk ve saltanat vermek sûretiyle, azîz (üstün) kılan.

müddet-i saltanat

  • Saltanat süresi.

müferrig

  • Dolu kabı boşaltan.

müferrit

  • (Fart. dan) Tefrit eden, kısaltan.

muhalla

  • Tahliye olunmuş. Boşaltılmış.
  • Serbest bırakılmış.

muhalli / muhallî

  • Boşaltan. Tahliye eden.

muhtasar

  • Az. Kısa. Uzun olmayan.
  • Tekellüfsüz.
  • İhtisar edilmiş. Kısaltılmış.

muhtasaran

  • Kısa olarak. Muhtasar olarak. Kısaltılmış tarzda.

muhtasıra

  • Kısaltma. Hülâsa.

mukattaat

  • (Tekili: Mukattaa) Kat' edilmiş, kesilmiş şeyler.
  • Kısaltmalar.
  • Çeşitli gazel ve kasidelerden seçilmiş beyitler.
  • Herbiri bir kelimeye delâlet eden harfler.

mukattaat-ı huruf

  • Edb: Matlâsız şiir parçaları. Muhtelif olarak alınmış şiir parçaları.
  • Kısaltmalar. Tamamlanmamış cümleler.

mülk

  • Sâhib olunan; insanın başkasının rızâsını ve iznini almadan kullanmağa hakkı olan şey.
  • Tasarruf, saltanat, kudret.

murahham

  • Kısaltma.
  • Son harfleri veya heceleri düşürülmüş.

mütehalli

  • Bırakılmış, boşaltılmış.
  • Boş kalan, boşalan.

nezf

  • Kuyunun suyunu tamamen boşaltma.
  • Aklı gitme, sarhoş olma. Zevâle gitme.

patriklik

  • Osmanlı saltanatı zamanında muhtelif gayr-i müslimlerin dinî ve medenî bazı işlerini idare eden makamlar.

sabb

  • Dökmek, akıtmak, boşaltmak. Dökülmek.
  • Aşık, tutkun.

saltanat-ı arab

  • Arapların saltanatı, idaresi, hâkimiyeti.

saltanat-ı azime / saltanat-ı azîme

  • Büyük saltanat, egemenlik.

saltanat-ı bakiye

  • Devamlı, kalıcı saltanat.

saltanat-ı dünya

  • Dünya saltanatı.

saltanat-ı dünyeviye

  • Dünya saltanatı.

saltanat-ı haşmet / سَلْطَنَتِ حَشْمَتْ

  • Büyüklüğün saltanatı.

saltanat-ı hilafet / saltanat-ı hilâfet

  • Halifelik saltanatı, egemenliği.

saltanat-ı ilahiye / saltanat-ı ilâhiye

  • Allah'ın saltanatı, egemenliği.

saltanat-ı insaniyet

  • İnsanlık saltanatı; otorite ve egemenliği.

saltanat-ı islamiye / saltanat-ı islâmiye

  • İslâmiyetin hâkimiyeti, saltanatı.

saltanat-ı kudsiye

  • Kutsal saltanat, egemenlik.

saltanat-ı manevi / saltanat-ı mânevî

  • Mânevî saltanat, egemenlik.

saltanat-ı maneviye / saltanat-ı mâneviye

  • Mânevî saltanat.

saltanat-ı rububiyet

  • Rablık saltanatı.

saltanat-ı rububiyet-i ilahiye / saltanat-ı rububiyet-i ilâhiye

  • İlâhî Rablığın Saltanatı.

saltanat-ı ruhaniye

  • Ruhanî, mânevî olarak devam eden saltanat.

saltanat-ı şahane

  • Son derece güzel ve mükemmel saltanat.

saltanat-ı sermediye

  • Sonsuz saltanat.

saltanat-ı uluhiyet / saltanat-ı ulûhiyet

  • Hiçbir ortak kabul etmeyen Allah'ın bütün âlemdeki saltanatı.

saltanat-ı uzma / saltanat-ı uzmâ

  • En büyük saltanat, egemenlik.

saltanat-ı zatiye / saltanat-ı zâtiye

  • Bizzat Kendisinin hükmettiği saltanat, egemenlik.

sanayi-i garibe-i sultaniye

  • Saltanata, devlete ait antika sanatlar.

şaşaa-i saltanat / şâşaa-i saltanat

  • Gösterişli ve göz alıcı saltanat.

seferi / seferî

  • Seferde olma hali. Harbe ait, muharebe ile alâkalı.
  • Namazı kısaltmak veya oruç tutmak gibi sefere ait bir hâlde bulunmak. Fık: Ortalama 90 km. lik bir mesafeyi veya daha fazlasını giden seferi (müsafir) sayılır. Zıddı mukimdir.

şerik-i saltanat

  • Saltanata ortak.

şerik-i saltanat-ı rububiyet

  • Cenab-ı Hakkın Rablık saltanatına ortak.

serir-i saltanat / serîr-i saltanat

  • Saltanat tahtı; sultanlık makamı.

şevket

  • Kudret ve kuvvetten doğma haşmet. Padişaha mahsus heybet ve saltanat.
  • Diken. Diken batmak.

sinematoğraf

  • Hareket yazmak demek olup kısaltılmış şekliyle sinema demektir. (Fransızca)

şügur

  • Yükseltmek.
  • Hâli etmek, boşaltmak.

süleyman-ı emaret / süleyman-ı emâret

  • Hz. Süleyman'ın (a.s.) saltanatı, devleti.

sultan

  • "Saltanatıyle kâinatı idare eden" mânâsında ilâhî isim.
  • Padişah, saltanat süren.

sultan-ı ebedi / sultan-ı ebedî

  • Varlığı, hüküm ve saltanatı sonsuza kadar devam eden Sultan, Allah.

sultan-ı ezel ve ebed

  • Başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan.

sultan-ı ezel, ebed

  • Başlangıç ve sonu olmayan, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah.

sultan-ı ezeli / sultan-ı ezelî

  • Hüküm ve saltanatının başlangıcı olmayan Allah.

sultan-ı ezeli ve ebedi / sultan-ı ezelî ve ebedî

  • Başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan.

tahliye / تخليه

  • Boşaltma, bırakma.
  • (Halâ veya halvet. den) Boşaltmak. Boş bırakmak. Serbest bırakmak.
  • Tathir etmek. Temizlemek.
  • Süslemek.
  • Boşaltmak.
  • Boşaltma. (Arapça)
  • Salıverme. (Arapça)
  • Tahliye edilmek: (Arapça)
  • Boşaltılmak. (Arapça)
  • Salıverilmek. (Arapça)
  • Tahliye etmek: (Arapça)
  • Boşaltmak. (Arapça)
  • Salıvermek. (Arapça)

taht / تخت

  • Saltanat koltuğu. (Farsça)
  • Saltanat makamı. (Farsça)

taksir / taksîr / تقصير

  • (Kasr. dan) Kısaltma, kısma.
  • Kusur, hata, kabahat, suç. Günah.
  • Bir işi eksik yapma.
  • Bir şeyi yapabilir iken yapmama.
  • Zayıflatmak, süstlük etmek.
  • Geri kalmak.
  • Kısaltma, kusur, günah.
  • Kısaltma. (Arapça)
  • Kusur. (Arapça)

tebeddül-ü saltanat

  • Saltanatın değişmesi.

tecelli-i saltanat-ı uluhiyet / tecellî-i saltanat-ı ulûhiyet

  • Allah'ın ilâhlık saltanatının yansıması.

tefrig

  • (Feragat. dan) Boşaltma.
  • Azade etme.
  • Dökme.
  • Kurtarma.
  • Zâil ve hâlî eyleme.
  • Vazgeçirme.

tefrigat / tefrigât

  • Yer açma, boşaltma.
  • Kısım kısım boşaltıp yer açma.
  • Boşaltmalar.

telcin

  • Davarın sütünü sağıp memesini boşaltmak.
  • Kalınlaştırmak.

telhis / telhîs / تلخيص

  • Kısaltma. Hülâsasını alma.
  • Kısaltma, özetleme, hulâsa-sını alma.
  • Kısaltma. (Arapça)
  • Özetleme. (Arapça)
  • Telhîs etmek: Özetlemek. (Arapça)

telhisat / telhisât

  • (Tekili: Telhis) Kısaltmalar, hülâsalar, özetlemeler.

telhisen

  • Kısaltılarak, hülâsaten, özet olarak, hülâsa tarzında.

tenkih

  • Araştırıp, dikkat edip bir şeyin sonuna hakikatına ermek.
  • Bir şeyin fazla ve gereksiz kısımlarını çıkarıp kısaltarak düzeltmek.
  • Temizlemek.
  • Bütçe tanzimi için maaşları azaltmak.

tenkis

  • Başaşağı etme. Sernigun etme.
  • Boşaltma.

terhim

  • Atmak.
  • Kolaylaştırmak, âsân etmek.
  • Deveyi sebepsiz kesmek.
  • Yumuşak ve ince etmek.
  • Bir ismi kısaltma.

tescir

  • Tennur yakmak.
  • Denizi kurutmak.
  • Boşaltmak ve doldurmak.
  • Ağlayarak çağırmak.

teveccüs

  • Karnını boşaltmak.

vahdet-i saltanat / وَحْدَتِ سَلْطَنَتْ

  • Saltanatın tek bir zâta ait olması.
  • Saltanatın birliği.

vahidiyet-i saltanat / vâhidiyet-i saltanat

  • Saltanatın tek bir zâta ait olması.

vasıta-i saltanat

  • Saltanat vasıtası, aracı.