LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te sall ifadesini içeren 210 kelime bulundu...

adem-i hilim

  • Yumuşak ve uysallıktan uzak.

adette bid'at / âdette bid'at

  • Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem ve dört halîfesi zamânında olmayıp, ibâdet etmek ve sevâb kazanmak niyyeti ve kasdı olmaksızın sonradan meydana çıkarılan şeyler.

ahir zaman / âhir zaman

  • Dünyânın son zamânı, son devresi. Genel olarak Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) teşriflerinden, özel olarak hicrî bin senesinden sonraki zaman.

akdiyye

  • Mafsallarda bulunan yumru ve düğüm.

alem-i eşbah / âlem-i eşbâh

  • "Şebah"tan:
  • Cisimler âlemi, varlıklar âlemi.
  • Hayaller âlemi."Şibh ve şebih"den: Misaller âlemi.

amiziş / âmiziş

  • Uysallık, imtizaç, uyuşma. (Farsça)

anka-i meşrebane / anka-i meşrebâne

  • Anka meşrepli olma; masallarda bir efsane olarak anlatılan anka kuşu misâli bir meşrepte, bir yolda olma.

arabi sene / arabî sene

  • Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'den Medîne'ye hicret ettiği mîlâdî 622 senesinden başlayan kamerî veya şemsî sene.

asar / âsâr

  • Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemden veya O'nun huzûrunda bulunmakla şereflenen arkadaşlarından (Sahâbe) ve onları görmekle şereflenen müslümanlardan (Tâbiînden) bildirilen haberler.

aşşab

  • (Aşşeb. den) Nebatları, bitkileri toplayarak ve misallerini kurutarak her biri üzerinde ilmî incelemeler yapan âlim.

bab-ı cibril / bâb-ı cibrîl

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Medîne-i münevverede yaptırdığı mescidinin doğu tarafındaki kıbleye yakın olan kapısı. Bu kapıya, hazret-i Osman'ın evinin karşısında bulunması sebebiyle Bâb-ı Osmân; Resûlullah efendimiz hazret-i Osm an'ın evini ziyâret etmek üzere bu kapıdan girip

bab-üs-selam / bâb-üs-selâm

  • Mekke-i mükerremede bulunan Mescid-i Haram'ın doğu tarafına açılan kapı. Bâb-ı Şeybe de denir.
  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Medîne-i münevverede yaptırdığı Mescid-i Nebî'nin batı duvarında kıbleye yakın olan kapısı. Bâb-ı Mervân diye de bilinen bu kapı, Mescid-i

bab-üt-tevessül / bâb-üt-tevessül

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Medîne-i münevverede yaptırdığı mescidin kuzeye açılan kapısı. Bu kapı Osmanlı sultanlarından Abdülmecîd Han tarafından yeniden yaptırıldığından Bâb-ı Mecîdî diye de bilinir.

basbasa

  • Dalkavukların nefret edilecek hâlleri, tabasbusları, yaltaklanması.
  • Köpeğin, kuyruğunu sallayarak sokulması.

bast-ı yed

  • Elini bir şeye uzatmak.
  • Mc: Tasallut ve istilâ manasındadır.

baykara

  • Helâk olma, mahvolma.
  • Böbürlene böbürlene sallanarak yürüme.
  • Malı çok olma.
  • Yırtıcı bir kuş.

bekre

  • Kuyu ve benzerlerinde kullanılan makara, çıkrık, çark.
  • Mafsallarda bulunan makara şeklindeki kemik.

beracim

  • (Tekili: Bürcume) Boğumlar, mafsallar.

bev'

  • Kulaç, kulaçlama.
  • Sataşma, musallat olma.
  • Kuytu yer.

beykara

  • Kişinin başını sallayarak sür'atle gitmesi.

bi / bî

  • Kelimenin başına getirilerek o kelime menfi yapılır.Misâlleri için, "BİA" kelimesinden sonraki kelimelere bakınız. (Farsça)

bid'at ehli

  • Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem ve Eshâb-ı kirâmının yolundan (Ehl-i sünnet îtikâdından) ayrılanlar. Bid'at sâhibi. Îtikâdda (îmânda) ve amelde (ibâdette) dinde olmayan yenilikler ortaya çıkaran kimseler, dinde reformcular.

cevz

  • Malı toplayıp kimseye hayır ve sadaka etmemek.
  • Sallana sallana yürümek.

cünban / cünbân / جنبان

  • "kımıldanan, kımıldatan, sallanan, oynayan, oynatan, hareket eden" mânâlarına gelir ve sıfatlar yapar. Dünbâle-cünbân : Kuyruk sallayan. (Farsça)
  • Sallayan. (Farsça)
  • Sallanan. (Farsça)

cünbide

  • Sallanmış, kımıldanmış, hareket etmiş. (Farsça)

cünbiş / جنبش

  • Kıpırtı, hareket, sallanma. (Farsça)

da'daa

  • Koyunu ve keçiyi çıkarıp sürmek.
  • Sallamak.
  • Bir kimseye "güzel dur" demek.
  • Miktarı çok olsun diye depretip çevirmek ve doldurmak.

derece-i kudsiyet

  • Kutsallık derecesi.

dest

  • El, yed. (Farsça)
  • Mc: Kudret, fayda, nusret, galebe. (Farsça)
  • Düstur. (Farsça)
  • Tasallut. (Farsça)
  • İkmâl. (Farsça)
  • Âlî makam. Meclisin şerefli yeri. (Farsça)

destan

  • (Tekili: Dest) Eller. (Farsça)
  • Hikâyeler, masallar. (Farsça)
  • Hile, tezvir, mekir. (Farsça)
  • Meşhur Zâloğlu Rüstem'in babasının nâmı. (Farsça)

dev

  • Masallarda geçen korkutucu varlık.

dirayet tefsiri / dirâyet tefsîri

  • Resûlullah'tan sallallahü aleyhi ve sellem gelen rivâyetler (açıklamalar) esas alınarak, Kur'ân-ı kerîmin lisan bilgilerine ve zamanın fen bilgilerine, aklî ilimlere göre yapılan açıklaması. Bu tefsîre ma'kul, re'y tefsîri ve te'vîl de denir.

düramih

  • Yürürken sallanan kişi.

ektad

  • Cemaatler, topluluklar, kalabalıklar, bölükler, takımlar.
  • Misaller, temsiller, örnekler.

elbürz

  • Kafkas sıradağlarının en yükseği. (Farsça)
  • Hakkında türlü türlü hurafeler ve masallar anlatılan Kaf Dağı. (Farsça)
  • Uzun boylu ve yakışıklı kimse. (Farsça)

elyasa

  • Benî İsrail Peygamberlerindendir. Benî İsrail ise; günden güne Kitabullah'ı dinlemez olmuştu. Cenab-ı Hak Asuriye Devleti'ni onlara musallat eyledi. Sonra Yunus (A.S.) Asuriye içinde Ninova şehrinde Peygamber oldu.

emin / emîn

  • Kendisine güvenilen.
  • Peygamber efendimizin lakabı. Peygamber olduğu bildirilmeden önce de, Kureyş kabîlesi Resûlullah'a sallallahü aleyhi ve sellem çok güvenir, inanır ve; "Muhammed-ül-emîn" derlerdi.
  • Vücuttaki bütün âzâlarını İslâmiyete uygun şekilde ve uygun yerlerde kullan

emsal / emsâl / امثال

  • (Tekili: Misâl) Denk. Benzer. Yaşları birbiriyle aynı olanlar.
  • Mat: Kat sayı.
  • (Mesel) Kıssalar, hikâyeler, romanlar, masallar, destanlar.
  • Misaller, eşler, benzerler.
  • Hikayeler. (Arapça)
  • Masallar. (Arapça)

emsile

  • (Tekili: Misâl) Misaller. Örnekler.
  • Arapçada fiil tasrifini gösteren kitap.
  • Misâller, örnekler.
  • Misaller, örnekler.
  • Misaller, örnekler.

endad

  • (Tekili: Nidd) Benzerler. Emsâller.
  • Misiller. şerikler, eşler.

ermas

  • Eski ve köhne nesne.
  • (Tekili: Remes) Sallar.

esatir / esâtir

  • İlk zamanlara ait uydurma hikâyeler. Masallar. Mitoloji.
  • Saflar. Sıralar.
  • Efsaneler, masallar.

esatir-i evvelin / esatîr-i evvelîn

  • Eskilerin masalları.

esbab-ı nüzul / esbâb-ı nüzûl

  • Kur'ân-ı kerîm âyetlerinin, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimize indiriliş sebebleri.

eshab-ı kiram / eshâb-ı kirâm

  • Mü'min olarak Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemi gören ve mü'min olarak öldüğü bilinen mübârek insanlar ve cinler.

esmar

  • (Tekili: Semer) Masallar. Akşam sohbetleri.

evsal

  • (Tekili: Vasl) Vücuttaki mafsallar, oynaklar.

evşaz

  • Yardımcılar, tarafdarlar. Aşağılık ve ayak takımı olan kişiler.
  • Vücuttaki mafsallar, oynak yerler.

fesh

  • Bozmak. Hükümsüz bırakmak. Kaldırmak.
  • Zayıf olmak.
  • Bilmemek. Cehil.
  • Re'y ve tedbiri ifsad eylemek.
  • Zaif-ül akıl. Zaif-ül beden.
  • Tembellik yüzünden gayesine erişemeyen.
  • Unutmak.
  • Tıb: Beden âzalarının mafsallarını yerinden çıkarıp ayırmak

feyd

  • Sallanmak.

fi'l-i şeni'

  • Irza vuku bulan tasallut hakkında kullanılan bir tabirdir. Bununla birlikte, mutlaka cima' manâsına değildir.

fuhul-i ulema

  • İlim ve faziletçe emsallerinden üstün olan âlimler.

gadir-i hum hadisi / gadîr-i hum hadîsi

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Mekke-i mükerremeden Medîne-i münevvereye giden yol üzerindeki Gadîr-i Hum denilen vâdide buyurduğu hadîs-i şerîf.

gulyabani / gûlyabânî

  • Masallarda sözü edilen hayâlî varlık, umacı, dev.

habel

  • Ana rahmindeki çocuk, cenin.
  • Gebelik, gebe olma zamanı.
  • Fls: Musallat fikir.

hadis-i kudsi / hadîs-i kudsî

  • Mânâsı, Allahü teâlâ tarafından, kelimeleri ise, Resûl-i ekrem sallallâhü aleyhi ve sellem tarafından olan hadîs-i şerîfler.

hadis-i nasih / hadîs-i nâsih

  • Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin, son zamanlarında söyleyip, önceki hükümleri değiştiren hadîs-i şerîfleri.

halife / halîfe

  • Birinin yerine geçen.
  • Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) vekîlî ve yeryüzündeki bütün müslümanların reîsi (başı).
  • Bir tasavvuf büyüğünün yetiştirip, hayâtında veya vefâtından sonra insanları terbiye etmek ve talebe yetiştirmekle vazîfelendirdiği talebesi.

hannas

  • (El-Hannâs) (Hunus. dan) Geri çekilerek veya büzülerek, sinerek fırsat bulunca vesvese vermek için dönüp gelen. Sinsi şeytan. Besmeleyi işitince kaçan, gaflete dalınca musallat olan şeytan.

haremeyn

  • Hürmete ve saygıya lâyık iki belde. Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevverenin ikisine verilen ad. Mekke-i mükerremede Kâbe-i muazzama, Medîne-i münevverede sevgili Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem mübârek kabr-i şerîfi bulunduğu için her ikisine saygı ve hürmet duyulması gereken yer mânâ

hashasa

  • Açık ve âşikâr olma.
  • Bir şeyi diğer bir şey içinde "iyice birleşmesi için" karıştırıp sallama.

hayk

  • Sallanmak.
  • Dokumak.
  • Tesir etmek, etkilemek.

hazhaza

  • Sallama, el ile harekete getirme.

hebbihi / hebbihî

  • Sallana sallana yürüyen kişi.

hebh

  • Sallanmak.

hebiha

  • Yürürken sallanan kadın.

hedhed

  • Suâl etmek, sormak.
  • Ötmek.
  • Çocuk sallamak.

hilafet / hilâfet

  • Halîfelik, emirlik, imâmlık (devlet reisliği).
  • Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) sonra bütün müslümanlara imâmlık ederek İslâmiyet'in emirlerinin tatbik edilmesine nezâret edip, İslâmiyet'e ve müslümanlara karşı yapılan her türlü müdâhaleye cevap vermek vazîfesi.
  • İnsanları

hilye-i seadet / hilye-i seâdet

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem görünüşü veya O'nun görünen bütün uzuvlarının şeklini, sıfatlarını, isimlerini ve güzel huylarını anlatan yazılar. Süslü levhalar üzerine yazılan bu yazılara Hilye-i şerîf de denir.

hıram

  • Sallanma, salına salına naz ve edâ ile yürüme. (Farsça)

hırka-i seadet / hırka-i seâdet

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem, Eshâb-ı kirâmdan (Peygamberimizin arkadaşlarından), Kâ'b bin Züheyr'e, yazdığı güzel kasîdesinden dolayı hediye ettiği bu hırka, İstanbul'da Topkapı Sarayı Müzesi Hırka-i Seâdet dâiresinde diğer kutsal emânetlerle birlikte muhâfaza edilmektedir.

hırka-i şerif / hırka-i şerîf

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem sağlığında büyük velî Veysel Karânî hazretlerine verilmesini vasiyet ettiği mübârek hırkası. Veysel Karânî'ye hediye edilen bu hırka, İstanbul Fâtih'teki Hırka-i Şerîf Câmii'ndedir.

hulefa-i raşidin / hulefâ-i râşidîn

  • Her bakımdan olgun ve Resûlullah Efendimize uyan yüksek halîfeler mânâsına, Resûl-i ekremden (sallallahü aleyhi ve sellem) sonra sırasıyla halîfe olan hazret-i Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Ali (radıyallahü anhüm) için kullanılan tâbir.

huluk-ı azim / huluk-ı azîm

  • Kur'ân-ı kerîmin bildirdiği ve Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem sâhib olduğu güzel huylar.

i'tikad / i'tikâd

  • Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem), Allahü teâlâ tarafından, bildirdikleri şeylerin hepsine inanma veya inanılacak şeyler.

ihtizaz

  • Hafif titremek. Deprenmek.
  • Şevk ile meyil ve hareket. Harekete geçme.
  • Sallanma, sıçrayıp oynama.

imamet-i kübra / imâmet-i kübrâ

  • Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) vekâleten bütün müslümanlara imamlık ederek İslâmiyet'in emirlerinin tatbik edilmesine nezâret edip, İslâmiyet'e ve müslümanlara karşı yapılan her türlü müdâhaleye (saldırı ve sataşmaya) cevap vermek vazîfes i, hilâfet.

iman-ı icmali / îmân-ı icmâlî

  • Kısaca inanmak, Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Allahü teâlâdan ne bildirmiş ise, hepsine inandım, demek.

inşimar

  • Sallana sallana yürüme.

irfal

  • Elleri sallıyarak yürüme.
  • Eteği sarkıtma.

irgandi

  • Yerinde oynama, sallanma, kımıldama.

irsiyyet / ارثيت

  • Kalıtımsallık, irsîlik. (Arapça)

irtifak

  • Bir yere dayanma.
  • (Kap) dolma.
  • İhtiyaç duyma.
  • Arkadaşlık etme.
  • Tıb: İki kemiğin hareketsiz kalmak üzere mafsallanması.

iştikak

  • Türemek. Bir kökten ayrılan kelimelerin asılları ve birbirleri ile olan münâsebetleri, meydana gelişleri.
  • Çatallaşmak. Yarılmış bir şeyin bir şıkkını almak.
  • Edb: Aynı kökten türemiş olan birkaç kelimeyi bir araya getirme sanatı. Misaller:(Edipler edepli olmalı, hem de edeb-i

itfa'

  • Söndürme. Bastırma. Dindirme.
  • Bir borcu ödeyerek bitirme.
  • Fizikte: İntizamlı ve eşit zamanlarla sallanan bir hareketin yavaş yavaş azalarak sıfıra inmesi.

kaddesallahü teala esrarehümül'aziz / kaddesallâhü teâlâ esrârehümül'azîz

  • Daha çok tasavvuf büyüklerinin, evliyâ zâtların isimleri anılınca ve yazılınca söylenen veya yazılan Allahü teâlâ onların kıymetli sırlarını temiz, mübârek eylesin mânâsına duâ ve saygı ifâdesi. Bir kişi için Kaddesallahü sırrehü; iki kişi için Kadde sallahü sırrehümâ denir.

kelime-i şehadet / kelime-i şehâdet

  • "Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh" mübârek sözü. Mânâsı şöyledir: "Görmüş gibi bilir ve inanırım ki, Allahü teâlâdan başka, varlığı lâzım olan, ibâdet ve itâat olunmağa hakkı olan, hiç ilâh, hiçbir kimse yoktur. Görmüş gibi bilir, inanırım ki, Muhammed sallalla

kuba mescidi / kubâ mescidi

  • İslâm târihinde Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) hicreti sırasında Medîne-i münevvere yakınında bulunan Kubâ'da ilk defâ inşâ edilen mescid.

kudsiyet / قدسيت

  • Kutsallık; Cenâb-ı Hakka mensup ve doğrudan Ona bağlı olma; Kur'ân gibi.
  • Kutsallık, yücelik, temizlik.
  • Kutsallık. (Arapça)

kudsiyet-i hizmet

  • Hizmetin kutsallığı.

kudsiyetşiken / قدسيت شكن

  • Kutsallığı bozan; kutsal olan şeylere karşı saygısız. (Arapça - Farsça)

kusva / kusvâ

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem devesinin adı.

lazımın lazımı / lâzımın lâzımı

  • Lâzımdan ayrı düşünülemeyen ve lâzımdan da önce gelen şey; meselâ Kur'ân için kutsallık, yani Kur'ân'ın Cenâb-ı Hakkın kelâmı olması.

lecen

  • Bir şeye musallat olmak, ilişmek.

lerze

  • Titreme, titreyiş. Sallantı. (Farsça)

makam-ı müşiriyet

  • Mareşallik rütbesi.

me'd

  • Yumuşak taze ot.
  • Titremek.
  • Sallanmak.

medine-i münevvere / medîne-i münevvere

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Mekke-i mükerremeden hicret ettikten sonra, yerleştiği, ilk İslâm devletini kurduğu ve kabr-i şerîfinin bulunduğu şehir. Hicretten önceki adı Yesrib olup, hicretten sonra Medînet-ür-Resûl (Peygamber şehri) veya Medîne-i münevvere (nurlu şehir) adıyla

mefasıl

  • (Tekili: Mafsal) Mafsallar. Vücuttaki oynak yerleri, eklenti yerleri.

mekke-i mükerreme

  • Müslümanların kıblesi olan Kâbe-i muazzamanın bulunduğu, Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem doğduğu mübârek şehir.

mescid-i dırar / mescid-i dırâr

  • Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz zamânında münâfıkların (inanmadıkları hâlde, müslüman görünenlerin) fitne, fesâd yuvası ve silah deposu olarak Kubâ'da yaptırdıkları mescid.

meşruiyyet / meşrûiyyet / مشروعيت

  • Yasallık. (Arapça)

mevlid gecesi

  • Peygamberimiz Muhammed Mustafâ sallallahü aleyhi ve sellemin doğduğu Rebî'ul-evvel ayının on birinci ve on ikinci günleri arasındaki gece.

meyd

  • Deprenmek. Sallanmak.
  • Ziyaret etmek.
  • Hareket etmek.
  • Kırağı çalmak.
  • Meyletmek.
  • Neşv ü nemâ bulmak.
  • Başı dönüp midesi bulanmak.

meyh

  • şefâat etmek.
  • Vermek.
  • Avuçta su tutmak.
  • Sallanarak yürümek.

meys

  • Ceviz ağacı.
  • Sallana sallana yürümek.

meysan

  • Sallana sallana yürümek.

mi'rac / mi'râc

  • Merdiven.
  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem elli iki yaşında uyanık iken, beden ile, hicretten altı ay önce Receb ayının yirmi yedinci gecesi, Mekke-i mükerremede Mescid-i Harâm'dan Kudüs'e ve oradan göklere ve bilinmeyen yerlere götürülüp, getirilmesi.

mirvaha cünban / mirvaha cünbân

  • Yelpaze sallıyan. (Farsça)

misali / misâlî

  • Misâl hâlinde, misâlle ilgili.

misaliye / misâlîye

  • Misâlle ilgili olan.

mübahele / mübâhele

  • Lânetleşme. Dar anlamda hazret-i Îsâ'nın ilâh ve Allahü teâlânın oğlu olduğunu söylemekte ısrâr eden ve bu inanışlarının yanlış olduğunu kabûl etmeyen hıristiyanlara, Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem); "... Gelin oğullarımızı, oğullarınızı, kadınlarımızı, kadınlarınızı, bizleri ve

mümaşat / mümâşat / مماشات

  • Uysallık, suyuna gitme, alttan alma. (Arapça)

mümaşatsız / mümâşatsız

  • Beraber hareket etmeksizin, uysallık göstermeksizin.

mürefref

  • İnce, nazik kumaştan yapılmış.
  • Dalları sallanan nâzik lâtif ağaç.
  • Sürü sürü, grup grup.
  • Yeşil elbise.
  • Dalları sallanan nazik, lâtif ağaç gibi.

musallat

  • Rahatsız eden. Tasallut eden. Sataşan.

musallin / musallîn

  • (Tekili: Musalli) Namaz kılanlar, dua edenler.

musallit

  • (Salâtet. den) Birine musallat eden. Peşini bırakmayıp sataştıran.

musaytır

  • Bir şeyin üzerine kaim olup, ahvâlini görüp gözetir olan kimse.
  • Musallat.
  • Galip. Yaramaz işlerden men' edip saklayan ve koruyan.

müseytır

  • Galip.
  • Havâle.
  • Musallat kişi.

müşiran

  • (Tekili: Müşir) Müşirler, mareşaller.

müşiri / müşirî

  • Mareşallik, müşirlik. (Farsça)

müşiriyet / müşîriyet

  • Mareşallik.
  • Mareşallik.

müşiriyet makamı / müşîriyet makamı

  • Mareşallik rütbesi.

müşiriyet-i maneviye / müşiriyet-i mâneviye

  • Mânevî mareşallik.

müsül

  • (Tekili: Misal) Örnekler, misaller.
  • Misaller, temsiller.

mutayta

  • Sallana sallana kibirlenerek yürüme. İzzetli ve kibirli yürüme.

mütebahtırane / mütebahtırâne

  • Kibirle sallana sallana yürüyenler gibi. (Farsça)

müteharhır

  • Karnı büyük olanın karnının oynaması, sallanması.

müterakkıs

  • Aynı şekilde yukarı çıkıp aşağı inen, aynı tarzda sallanıp hareket eden.

müterennih

  • Sarhoşluktan veya başka bir sebepten dolayı sallana sallana yürüyen.

mütesallit

  • (Çoğulu: Mütesallitîn) Musallat olan, peşini bırakmıyan, tasallut eden, sırnaşan.

mütesallitane / mütesallitâne

  • Musallat olarak, sırnaşarak, tasallut edercesine. (Farsça)

mütesallitin / mütesallitîn

  • (Tekili: Mütesallit) Musallat olanlar, peşini bırakmayanlar, ardından ayrılmayanlar, tasallut edenler.

mütezelzil

  • Sarsılan, sallanan, oynayan, sarsıntıda olan.

muvacehe-i seadet / muvâcehe-i seâdet

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem mübârek kabrinin bulunduğu Hücre-i Seâdetin (odanın) kıble tarafında ziyâret sırasında önünde durulan duvar.

nadh

  • Su serpmek, sulamak. Su içip kanmak.
  • Musallat olanı defetmek.
  • Suyun feveran etmesi, püskürmesi.

nagız

  • Şaşırdığında başını sallayan kimse.
  • Kürek başında olan kıkırdak.

nagz

  • Devekuşunun erkeği.
  • Başını sallayıp depretmek.
  • Bulutun koyu ve kesif olması.

nakş-i kadem-i nebi / nakş-i kadem-i nebî

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem mübârek ayaklarının taş üzerindeki izi.

nedaid

  • (Tekili: Nedid ve Nedide) Emsâller, akranlar, eşler.

nev'

  • Çeşit, sınıf, cins.
  • Taleb etmek. Meyletmek, eğilmek. İki yana sallanmak.

nevs

  • Asılmış olan bir şeyin hareket etmesi, sallanması. Hareket etme. Deprenme.

nu'fe

  • Erkeklerin iki yanına sallanan saçı.

nur-ı paki muhammedi / nûr-ı pâki muhammedî

  • Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) temiz, mübârek nûru.

on iki imam / on iki imâm

  • Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) Ehl-i beytinden (akrabâsından) olup, tasavvufun vilâyet yolunda en yüksek derecelere ulaşmış olan on iki büyük zât. Bunların hepsine birden Eimme-i İsnâ aşere de denir.

ra'sa'

  • Kulakları küpe gibi uzunca sarkık olan yahut ucunu kesmekten ilişik kalıp sallanıp duran kulakları asılı olan dişi koyun.

rauf / raûf

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kullarına karşı merhâmeti çok olan ve yaptıkları iyilikleri zâyî etmeyen.
  • "Ümmetine karşı çok merhâmet eden, acıyan" mânâsına Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin isimlerinden.

ravda-i mübareke / ravda-i mübâreke

  • Mübârek, bereketli bahçe. Medîne-i münevverede, Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem kabr-i şerîfi ile mescidin o zamanki minberi arasında kalan mübârek mekan, yer.

ravda-i mukaddese

  • Mukaddes bahçe. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Medîne-i münevveredeki mescidinin içinde kabr-i şerîfi ile mescidin o zamanki minberinin arasında kalan mübârek mekân, yer.

ravda-i mutahhera

  • Temiz bahçe. Medîne-i münevveredeki Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) mescidinin içinde bulunan ve Peygamber efendimizin kabr-i şerîfi ile mescidin o zamanki minberi arasında kalan 26 m. uzunluğundaki mübârek yer. Ravda-i mukaddese, Ravda-i mübâreke de denir.

recefan

  • Şiddetle sarsılma, sallanma.
  • Şiddetle gürüldeme. Şiddetli ıztırab, büyük acı.

recrece

  • Sarsılma, titreme, sallanma.

refil

  • Kaftanını yukarı kaldırıp sallana sallana yürüyen.
  • Ahmak kimse.
  • Kuyruğu uzun at.

refl

  • Kaftanını uzun diktirip yürürken eteklerini çekip sallamak.

resibe

  • (Çoğulu: Rasibât) Dizlerde ve mafsallarda olan hastalık.

reys

  • (Reysân) Sallanmak.
  • Gururlanmak, tekebbürlenmek.

rüful

  • Sallanmak.
  • Gururlanmak, tekebbürlenmek.

sa'vat

  • (Tekili: Sa've) Kuyruk sallıyan kuşlar.

sa've

  • (Çoğulu: Sa'vât) Kuyruk sallıyan kuş.

sabikun-ı evvelun / sâbikûn-ı evvelûn

  • Dinlerini muhâfaza için yurtlarından ayrılan, Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme son derece bağlılık gösteren muhâcirlerden, iki kıbleye karşı namaz kılmış olanlar veya Bedr gazvesinde (harbinde) bulunanlar veya Hudeybiye'de Bîat-ür-Rıdvân'da bu lunanlar veya hicretten evvel müslüman olanlar yâ

safiyy

  • Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem ganîmet taksîminden önce kılıç, zırh ve at gibi seçip aldığı bâzı şeyler.

sahabe / sahâbe

  • Peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem sağlığında bir an gören, eğer âmâ ise (gözü görmüyorsa), bir an konuşan, îmân etmiş büyük-küçük mü'minlerin birkaç tânesine veya daha fazlasına verilen isim. Sâhib kelimesinin çokluk şeklidir. Hürmet ve saygı için, "Resûlullah'ın kıymetli ve mübârek a

sahife / sahîfe

  • Peygamberimizden sallallahü aleyhi ve sellem önce gelen peygamberlere gönderilen küçük kitablardan herbiri. Çoğulu suhuftur.

salat / salât

  • Allahü teâlâdan rahmet, meleklerden istiğfâr, mü'minlerden duâ.
  • İslâm'ın beş esâsından (temelinden) birisi olan namaz.
  • Peygamber efendimizin ism-i şerîfleri anıldığında, işitildiğinde veya yazıldığında söylenen ve yazılan "sallallahü aleyhi ve sellem". sözü ve benzerleri. Çoğ

salat u selam / salât u selâm

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem ism-i şerîfleri anılınca, işitilince veya yazılınca söylenen veya yazılan hayır duâlardan ibâret olan sözler yâni sallallahü aleyhi ve sellem, Allahümme salli ve sellim alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed, Essalâtü ves-selâmü aleyk

salla

  • (Salli) Duâ olsun, şânı yücelsin meâlinde söylenir.

salvele

  • Allahümme salli alâ Muhammed ve benzeri salât u selâm denilen ve Peygamber efendimize okunan hayır duâ.

şebeke-i seadet / şebeke-i seâdet

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem mübârek kabrinin bulunduğu Hücre-i seâdet denilen yerin dış duvarı etrâfında yerden Mescid-i Nebî'nin tavanına kadar yükselen demir parmaklık.

şefa'at / şefâ'at

  • Kıyâmet günü, Allahü teâlânın izni ile, başta Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem olmak üzere, diğer peygamberler, âlimler, şehîdler, sâlihler (iyi kimseler) ve küçük yaşta ölen müslüman çocuklar ve Allahü teâlânın izin verdiklerinin; gün ahkâr olan mü'minlerin günahlarının affedilip Ceh

şefa'at-ı kübra / şefâ'at-ı kübrâ

  • Kıyâmette, o günün dayanılmaz dehşeti ve şiddetli sıkıntıları sebebiyle, insanların mürâcaatları üzerine Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem), onların muhâkeme ve hesâblarının bir an evvel görülmesi için Allahü teâlâya yalvarması ve bu dileğinin kabûl olması. O gün herkes kendi başını

selika

  • Üstüne binen kişinin, ayaklarını sallamasından dolalyı, devenin yanlarında meydana gelen ayak izleri.
  • Tabiat.

şemail-i şerife / şemâil-i şerîfe

  • Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin mübârek ahlâk ve âdetleri.

şemr

  • Yürürken sallanmak.

seng-i musalla / seng-i musallâ

  • Musallâ taşı. Namaz kılınmak için cenaze konan taş.

ser-cünban

  • Baş oynatan, baş sallayan.

şerif / şerîf

  • Şerefli. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem kızı hazret-i Fâtımâ'nın oğullarından hazret-i Hasen'in neslinden (soyundan) gelenler.

serv-i hiraman / serv-i hirâmân

  • Nazlı sallanan selvi.

silsile-i aliyye

  • Yüksek silsile. Peygamber efendimizden hazret-i Ebû Bekr yoluyla ilim ve feyz alarak gelen büyük âlimler silsilesi. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, Ebû Bekr-i Sıddîk, Selmân-ı Fârisî, Kâsım bin Muhammed, Ca'fer-i Sâdık, Bâyezîd-i Bistâmî, Ebü l-Hasen Harkânî, Ebû Ali Farmedî, Yûsuf-i Hemedân

siyer

  • Gidişât. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin hayâtını, güzel ahlâkını, üstün vasıflarını anlatan ilim dalı; bu hususta yazılmış kitab.

taabbüs

  • Sayıklama.
  • Havadaki bir şeyi tutmağa çalışır gibi ellerini sallıyarak hareket ettirme.

tadfir

  • Saç örmek.
  • Yürürken çok sallanmak.
  • Çok çalışmak.

tagallüb

  • Zorbalık.
  • Hilâf-ı hak olarak musallat olmak. İstilâ etmek.
  • Üstün gelmek.

tanagguz

  • Taaccüb edip, şaşırıp, hayrette kalıp başını sallamak.

tasallüfat / tasallüfât

  • (Tekili: Tasallüf) Gösteriş olarak yapılan nezaketler.

tasallut / تسلط

  • Musallat olma, sataşma.
  • Musallat olmak. Birini rahatsız etmek. Tebelleş olmak. Tahakkümane hareket etmek.
  • Musallat olma. (Arapça)

tasallut-u medeniyet

  • Medeniyetin musallat olması, hâkimiyeti.

tasalluten

  • Musallat olarak, tasallut ederek, sataşarak.

taslit

  • Musallat etmek. Birini başka birine belâ etmek. Sataştırmak.
  • Musallat olma, sataşma.
  • Musallat etme, sataştırma.

tasliye

  • "Sallâllahü Aleyhi Vesellem" diyerek dua etmek.
  • Bir şeyi yakmak için ateşe atmak.

tayalis

  • (Tekili: Taylasân) Başa ve boyna sarılan şallar.
  • Başa sarılan sarıkların omuzlar üzerine salıverilen uçları.

te'vil / te'vîl

  • Yorumlamak, açıklamak.
  • Ehl-i sünnet âlimlerinin, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemden ve Eshâb-ı kirâmdan bildirdikleri tefsirlere (açıklamalara) bağlı kalarak âyet-i kerîmeleri açıklamak veya bu şekilde yapılan açıklamalar ve îzâhlar.

tecebbüs

  • Yürürken sallanmak.

temasil / temâsil

  • Timsaller. Suretler. Resimler. Putlar. Semboller. Tasvirler.
  • Timsaller, yansımalar.
  • Timsaller, semboller.

tematti

  • (Matiyy. den) Vücutta duyulan ağırlıktan dolayı gerinme.
  • Yürürken sallanmak.

temsilat-ı kur'aniye / temsilât-ı kur'âniye

  • Kur'ân'ın verdiği temsiller, misaller.

tenevvüh

  • (Nevha. dan) Ölüye feryad ederek ağlamak.
  • Sarkıp sallanıp öteberi hareket etmek.

terhuk

  • Yıldıramak, parıldamak.
  • Sallanmak.
  • Tekebbürlük etmek, gururlanmak.

tesallüb

  • (Bak: Tasallüb)

tetavül

  • Uzun olma, uzama.
  • Zulüm etme.
  • Birbirine muhalefet, kibir ve taazzum etme.
  • Musallat olma.
  • Mugayeret eylemek.

tetnih

  • Sallanmak.
  • Gururlanmak, tekebbürlenmek.

tevazüf

  • Birbiriyle sallanıp yürümek.

tevezzüf

  • Sallanmak.
  • Evmek, acele etmek.

tezennüb

  • Kuyruk sallandırmak.

ümm-ül-mü'minin / ümm-ül-mü'minîn

  • "Mü'minlerin anası" mânâsına Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem mübârek zevcelerinden her birine verilen lakab (isim).

vacife

  • Muztarib olan. Istırab çeken. Korkan.
  • Sallana sallana yürüyen.

veda haccı / vedâ haccı

  • Hicretin onuncu senesinde Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem yüz bin kişiden fazla sahâbinin katılmasıyla yaptığı son haccı.

veda hutbesi / vedâ hutbesi

  • Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem hicretin onuncu senesinde yaptığı Vedâ haccı sırasında îrâd buyurduğu (okuduğu) hutbe.

vezen

  • Yürürken sallanmak.

zelzele-i muzırra

  • Zarar veren sarsıntı, sallantı.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın