LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te kelimesini içeren 1207 kelime bulundu...

a'sab / a'sâb / اعصاب

  • Sinirler. (Arapça)

abam

  • Şişman kimse.

acz-i mutlak / âcz-i mutlak

  • Sınırsız âcizlik, güçsüzlük.

adalet-i mutlaka

  • Sınırsız, tam ve yerinde adalet.

adem-i mahz

  • Sırf yokluk.

adem-i merkeziyet-i siyasiye

  • Siyasî olarak yerinden yönetim; bir ülke sınırları dahilinde bulunan eyâlet ve bölgelerin tek merkezden değil, yerel yönetimler tarafından idare edilmesi.

adem-i mutlak

  • Sınırsız yokluk.

adem-i tahdid

  • Sınırsızlık, hudutsuz olma.

adi / âdi / عادي / عادی / âdî / عَاد۪ي

  • Sıradan.
  • Sıradan, âdi, değersiz. (Arapça)
  • Sıradan.

adil-i mutlak / âdil-i mutlak / عَادِلِ مُطْلَقْ

  • Sınırsız adâlet sahibi Allah.
  • Sınırsız adâlet sahibi olan (Allâh).

adüvv-ü şedid

  • Şiddetli düşman.

afv-ı üstadane / afv-ı üstadâne

  • Siz Üstadın affı.

ağraz-ı siyaset / ağrâz-ı siyaset

  • Siyasi taraftarlığın doğurduğu kin ve düşmanlık.

ağraz-ı siyasi / ağraz-ı siyasî

  • Siyasî gayeler, siyasî tarafgirliğin doğurduğu kin ve düşmanlıklar.

ahad-ı nas / âhâd-ı nâs

  • Sıradan insanlar, herhangi bir insan.

ahval-i siyasiye

  • Siyasetle bağlantılı haller ve gelişmeler.

akak

  • Sıcak çok olmak.

alaka-i sınıfi / alâka-i sınıfî

  • Sınıf bağı.

alam-ı şedide / âlâm-ı şedide

  • Şiddetli elemler, acılar.

alelade / alelâde / على العاده

  • Sıradan.
  • Sıradan, bayağı. (Arapça)

alem-i hararet / âlem-i hararet

  • Sıcaklık âlemi.

alem-i siyaset / âlem-i siyaset

  • Siyâset dünyası, siyaset âlemi.

ales

  • Şiddetli kıtal.

aleyküm

  • Sizin üzerinize, size.

alim-i mutlak / alîm-i mutlak

  • Sınırsız ilim sahibi Allah.

allah-ı kerim / allah-ı kerîm

  • Sınırsız ikram, lütuf, ihsan ve cömertlik sahibi Allah.

allahü zülcelal / allahü zülcelâl

  • Sınırsız haşmet ve yücelik sahibi olan Allah.

allahü zülcelal ve'l-kemal / allahü zülcelâl ve'l-kemâl

  • Sınırsız haşmet ve mükemmellik sahibi olan Allah.

amah

  • Şiş, kabarcık. (Farsça)

ameliyat-ı şifakarane / ameliyat-ı şifakârâne

  • Şifa veren ameliyat.

amiriyet-i mutlaka / âmiriyet-i mutlaka

  • Sınırsız ve tam bir âmirlik, yöneticilik.

amis

  • Sirkeyle ıslanmış çiğ et.

amiyane / âmiyâne / عَامِيَانَه

  • Sıradan halka yakışır şekilde.

an-küm

  • Sizden.

aram-rüba / arâm-rüba

  • Sıkıntı veren, istirahatı bozan, rahatı kaçıran. (Farsça)

arra'

  • Sıtma tutmak, titremek.

ars

  • Şimşekli ve yıldırımlı bulut.

aruz / arûz

  • Şiirde bir vezin türü.

arz-ı dehalet

  • Sığındığını belirtmek, sunmak.

asab / âsâb / عصب

  • Sinir. Damar.
  • Sinir, damar.
  • Sinirler, damarlar.
  • Sinirler.
  • Sinir. (Arapça)

asabi / asabî / عصبى / عَصَبِي

  • Sinirli. Öfkeli.
  • Sinirli, hassas.
  • Sinirli.
  • Sinirli. (Arapça)
  • Sinirli.

asabilik / asabîlik

  • Sinirlilik.

asabiyet

  • Sinirlilik.
  • Sinirlilik. gayret.

asabiyyet / عصبيت

  • Sinirlilik. Fart-ı gayret. İmân ve İslâmiyeti, kendi akrabasını, vatanını, din veya milliyetini müdâfaa etmek gayreti. Hamiyyet.
  • Sinirlilik. (Arapça)

asap / âsap

  • Sinirler.

asfar

  • Sıfırlar. Boş şeyler.

asıf / âsıf

  • Şiddetli rüzgar, fırtına.

aşık / âşık

  • Şiddetli seven.

aşk

  • Şiddetli sevgi.
  • Şiddetli sevgi, candan sevme.

asr-ı hazır / asr-ı hâzır

  • Şimdiki asır.
  • Şimdiki asır, yeni zaman.

avam / avâm / عَوَامْ

  • Sıradan halk.

avam-ı mü'minin / avâm-ı mü'minîn / عَوَامِ مُؤْمِن۪ينْ

  • Sıradan mü'min halk.

avam-ı müslimin / avâm-ı müslimîn / عَوَامِ مُسْلِمِينْ

  • Sıradan müslüman halk.

avam-ı nas / avâm-ı nâs / عَوَامِ نَاسْ

  • Sıradan halk tabakası.
  • Sıradan insanlar.

ayasofya

  • Şimdi müze olan önemli bir cami.

ayke

  • Sık koruluk.

ayn-ı siyaset

  • Siyasetin kendisi.

ays

  • Sık ağaçlık yer. Koruluk.

azab / azâb

  • Sıkıntı, acı çekme.

azamet-i mutlaka

  • Sınırsız büyüklük.

azz

  • Şiddet.

azza'

  • Şiddet ve kıtlık yılı.

badin

  • Şişman, bedeni büyük, iri vücutlu.

bagare

  • Şiddetle yağan yağmur.

bagda'

  • Şiddetli nefret, hiç sevmemek.

bagza

  • Şiddetli nefret, hiç sevmeme.

bakar

  • Sığır.
  • Sığır, öküz, manda cinsleri.
  • Sığır, inek.

bakarperestlik

  • Sığıra tapmak.

baki-i zülkemal / bâkî-i zülkemâl

  • Sınırsız mükemmellik sahibi ve varlığı devamlı ve kalıcı olan Allah.

bakkar

  • Sığır çobanı, sığırtmaç.

balam

  • Sığır.

barik

  • Şimşek. Işık. Şimşekli bulut. Yıldırım parıltısı.

barika / bârika / بارقه

  • Şimşek.
  • Şimşek. (Arapça)

barika-asa / bârika-âsâ

  • Şimşek gibi.
  • Şimşek gibi.

barikaasa / bârikaâsâ

  • Şimşek gibi.

bati-ül hazm / batî-ül hazm

  • Sindirimi güç, hazmi zor.

bauda / baûda

  • Sivrisinek.
  • Sivrisinek.

bauze

  • Sivrisinek.

becrec

  • Sığır buzağısı.

behi

  • Şirin, lâtif, gökçek.

berah

  • Şiddet. Ezâ ve meşakkat.

bere

  • Sipersiz ve yumuşak olan bir çeşit başlık. (Fransızca)
  • Sipersiz ve yumuşak olan bir çeşit başlık.

berh

  • Şiddet, eziyet, meşakkat, zorluk, zahmet.

berhihte

  • Silâh çekilmiş, hamle edilmiş. (Farsça)

berk / برق / بَرْقْ

  • Şimşek.
  • Şimşek.
  • Şimşek. (Arapça)
  • Şimşek.

berk-asa / berk-âsâ

  • Şimşek gibi parlak. (Farsça)
  • Şimşek gibi. Berk gibi.
  • Şimşek gibi.

berk-efşan

  • Şimşek saçan. (Farsça)

berkasa / berkâsâ

  • Şimşek gibi.

berkiyye

  • Şimşek gibi. Şimşeğe âit. Elektrik. Telgraf.

besen

  • Şirin, lâtif, gökçek, hüsn.

bevj

  • Şiddetli kasırga, su çevrintisi, girdap. (Farsça)

bevl

  • Sidik, idrar.
  • Sidik.

beyhan

  • Sır saklamıyan, aklında ve kalbinde olanları söyleyen kimse. Boşboğaz.

beykur

  • Sığır.

beytüşşebab

  • Şırnak iline bağlı bir ilçe.

beyzat-ül harr

  • Şiddetli sıcaklık.

bezeven

  • Sıçramak.

bi-geran / bî-geran

  • Sınırsız. (Farsça)

bıgza

  • Şiddetli nefret. Hiç sevmeyiş.

bihadd / bîhadd / بى حد

  • Sınırsız. (Farsça - Arapça)

bila-haddin / bilâ-haddin

  • Sınırsız.

bilal

  • Siyah ve beyaz, yâni kara ile ak olmak.

bilaşikayet / bilâşikâyet / بلاشكایت

  • Şikayet etmeden. (Arapça)

bilfiil

  • Sırf kendisi. Kendi çalışması ile. Başkası karışmadan.

bisre

  • Sivilce, siğil.

biştam

  • Sığıntı, parazit, asalak. (Farsça)

biuza / biûza

  • Sivrisinek.

bu'd-u mutlak

  • Sınırsız uzaklık.

buraha

  • Şiddet. Ezâ ve meşakkat.

büreha

  • Şiddetli azab. Sıkıntı.

büyü

  • Sihir. İlme, fenne uymayan gizli sebebler kullanarak garib işler yapmayı sağlayan ilim.

ca'feri / ca'ferî

  • Şiilerden İmam-ı Ca'fer-i Sâdık Hazretlerine bağlı olduklarını iddia edenler.Bütün mânâsıyla İslâmiyet'e bağlı olup şeriatın emirlerine göre amel eden ve Âl-i Beyt'in büyük bir dinî şahsiyeti olan İmam-ı Ca'fer-i Sâdık Hazretlerine bağlılık iddiasının doğru olması için, o zat gibi olmağa ve Hz. Muha

ca-yi penah / câ-yi penah

  • Sığınılacak yer.

caar

  • Sırtlan.

cadu-suhen

  • Sihirlercesine söz söyleyen. (Farsça)

çakacak

  • Silahlı çatışmadan çıkan ses. (Farsça)

çame / çâme / چامه

  • Şiir ve gazel. Manzume. (Farsça)
  • Şiir. (Farsça)

cane

  • Silah. (Farsça)

cassas

  • Sıvacı, kireççi.

ceberut-u mutlak

  • Sınırsız baskı ve zorbalık.

cebr-i mahz

  • Sırf cebir, mutlak cebir.

celeb / جلب

  • Sığır tüccarı. (Arapça)

celenfea

  • Şişman karınlı büyük deve.

celil-i zülcemal / celîl-i zülcemâl

  • Sınırsız güzelliğiyle beraber, sonsuz yücelik ve heybet sahibi olan Allah.

cemal-i hazin / cemâl-i hazîn

  • Şirin güzellik.

cemal-i mutlak / cemâl-i mutlak

  • Sınırsız güzellik.

cemil-i baki / cemîl-i bâkî

  • Sınırsız güzellik sahibi ve varlığı devamlı ve sonsuz olan Allah.

cemil-i mutlak / cemîl-i mutlak

  • Sınırsız güzellik sahibi olan Allah.

cemiyet ve fırka

  • Siyasî parti, grup ve topluluk.

cemiyet-i siyasi

  • Siyasi örgüt.

cemiyet-i siyasiye

  • Siyasi topluluk, örgüt.

cenab-ı feyyaz-ı mutlak / cenâb-ı feyyaz-ı mutlak

  • Sınırsız feyiz, bolluk ve bereket sahibi olan Allah.

cenab-ı hakim-i mutlak / cenâb-ı hakîm-i mutlak

  • Sınırsız hikmet sahibi yüce Allah.

cenab-ı kerim-i mutlak / cenâb-ı kerîm-i mutlak

  • Sınırsız ikram ve cömertlik sahibi yüce Allah.

cenadif

  • Şişman, kısa boylu kimse.

cenah-ı zübab

  • Sinek kanadı.

cendere

  • Sıkı ve dar yer, boğaz.

cengelistan

  • Sık ağaçlık, orman, sazlık yer. (Farsça)

ceniver

  • Sırat köprüsü. (Farsça)

çeşm-deride

  • Sıkılmaz, utanmaz, arsız. (Farsça)

cest

  • Sıçrayış, atlayış. (Farsça)

cevab-ı şafi / cevab-ı şâfi

  • Şifa veren cevap.

cevad / cevâd

  • Sınırsız cömertlik sahibi olan ve çok çok ihsan eden Allah.

cevad-ı mutlak / cevâd-ı mutlak

  • Sınırsız cömertlik ve ikram sahibi Allah.

cevvad / cevvâd

  • Sınırsız cömertlik sahibi Allah.

cinayet-i mutlaka

  • Sınırsız cinayet.

cud ve sehavet-i mutlaka / cûd ve sehavet-i mutlaka

  • Sınırsız cömertlik ve ikramseverlik.

cud-u mutlak / cûd-u mutlak

  • Sınırsız cömertlik.

cudi / cûdi

  • Şırnak şehrinin 6 kilometre güney doğusunda bulunan büyük bir dağ.

çuha

  • Sık dokunmuş yün kumaş.

cumhur-u avam / cumhûr-u avâm / جُمْهُورُ عَوَامْ

  • Sıradan halkın çoğunluğu.

cürum

  • Sıcak, çukur yer.

da-üs-sıla / dâ-üs-sılâ

  • Sıla hasreti. Vatan hasreti. Kavuşma hasreti.

dabrak

  • Şişman ve etli olmak.

dafended

  • Şişman, ahmak adam.

dağdağa / دَغْدَغَه

  • Sıkıntı, gürültü.
  • Sıkıntı.

dağdağa-i siyaset

  • Siyasî kargaşa ve çalkantılar.

dağdağalı

  • Sıkıntılı.

dağdağasız

  • Sıkıntısız.

dagiga / dagîga

  • Sıvı hamur.

dahiye-i siyaset / dâhiye-i siyaset

  • Siyaset konusunda dehâ olan.

daire-i sıfat / daire-i sıfât

  • Sıfat dairesi.

daire-i siyaset

  • Siyaset dairesi.

daire-i siyasiye / dâire-i siyasiye

  • Siyaset dairesi.

dar-ül aman / dâr-ül amân

  • Sığınılacak, korunulacak yer.

darabat-ı anife / darabât-ı anife

  • Şiddetli vuruşlar.

dariş

  • Siyaha boyanmış kara deri.

darra

  • Şiddet, mihnet. Belâ. Naks. Ziyan. Sıkıntı. Kötürümlük.

davkaa

  • Şişman ve ahmak olan kimse.

def'

  • Sıcaklık.

dehalet

  • Sığınmak, aman dilemek, medet, yardım isteyiş.

dehālet / دَخَالَتْ

  • Sığınma.

dehalet etme / dehâlet etme

  • Sığınma, dahil olma.

dehşet-i mutlaka

  • Sınırsız bir dehşet hali.

dekele

  • Sıvı balçık. Kuvvetleriyle gururlanıp sultanın emrine uymayan kavim.

delil-i sıdk

  • Sıdkın, doğruluğun delili.

deniyet-i hazıra / deniyet-i hâzıra / دَنِيَتِ حَاضِرَه

  • Şimdiki ahlâksız ve rezil medeniyet.
  • Şimdiki medeniyetin alçak, rezil kısmı.

derahis

  • Şiddetler.

derd-i ser

  • Sıkıntı, baş derdi, başağrısı.

derecat-ı hararet

  • Sıcaklık dereceleri.

derece-i hararet

  • Sıcaklık derecesi.

derece-i şiddet

  • Şiddet derecesi, şiddetli bir derece.

derhal

  • Şimdi, hemen, bu anda, vakit kaybetmeden. (Farsça)

dershane

  • Sınıf, ders verilen yer, ders yeri. (Farsça)

desma

  • Siyah olan nesne.

destgah-ı imtihan / destgâh-ı imtihan

  • Sınav tezgahı.

deva-i şafi / devâ-i şâfî

  • Şifa veren, iyileştiren ilâç.

devlet

  • Sınırları belli olan bir memleketin sahibi olan insanların kurduğu siyasî, hukukî, idarî mahiyetteki merkezî teşkilât. Devlet, teşekkül tarzı, takip ettiği esas siyaset, temsil ettiği hâkimiyet ve iktidarın mahiyeti bakımından çeşitlere ayrılır:1- Kapitalist Devlet: İktisadî siyasete, şahsî mülkiyet

dil-teng

  • Sıkıntılı, kederli, gönlü darda olan. (Farsça)

dırga

  • Sıvı, balçık.

divan / dîvân / د۪يوَانْ

  • Şiir kitabı, yüksek idare meclisi, mahkeme, sedir.
  • Şiirlerin toplandığı kitap.

divan-ı eş'ar / divan-ı eş'âr

  • Şiirler divanı, şiirler kitabı.
  • Şiirler divanı.

divan-ı harb

  • Sıkıyönetim Mahkemesi.

divan-ı harb-i örfi / dîvân-ı harb-i örfî / د۪يوَانِ حَرْبِ عُرْف۪ي

  • Sıkı yönetim mahkemesi.

dua ordusu / duâ ordusu

  • Sıkıntı ve darda kalan müslümanlara duâları ile yardımda bulunan Allahü teâlânın sevgili kulları, velîler.

dua-i üstadane / dua-i üstadâne

  • Siz Üstadın duası.

dua-yı şifa

  • Şifa duası.

dua-yı üstadane / dua-yı üstadâne

  • Siz Üstadın duası.

dübse

  • Siyaha benzeyen kırmızılık.

ducret

  • Sıkıntı, gönül darlığı, zahmet. Zaruret.

ducret-ver

  • Sıkıntılı. (Farsça)

dühme

  • Siyahlık, karalık.

dükne

  • Siyâha benzer bir renk.

düstur-u siyasi / düstur-u siyasî

  • Siyasî düstur, prensip.

duzene

  • Sivrisinek, arı gibi haşeratın iğnesi. (Farsça)

eb'ad-ı namahdud / eb'âd-ı nâmahdud / eb'âd-ı nâmahdûd

  • Sınırsız uzaklıklar.
  • Sınırsız boyutlar.

ebu nafi'

  • Sirke.

edreng

  • Sıkıntı, içdarlığı. Musibet, belâ, felâket, âfet. (Farsça)

efsa

  • Sihirbaz. Efsuncu. İnsanı teshir edici. (Farsça)

efsun / efsûn

  • Sihir, büyü, üfürük. Sihirbazların tuzağı. Hile ile yapılan kötü işler. (Efsun İslâmiyetçe men'edilmiş ve büyük günâhlardan sayılmıştır.) (Farsça)
  • Sihir, büyü.

efşürde

  • Sıkılmış, posası çıkartılmış (şey.) (Farsça)

efşüre / افشره

  • Sıkılmış meyva suyu. (Farsça)

efur

  • Sıçrayıp seğirtme.

efza'

  • Şiddetli, katı, eşed.

ehl-i şekavet

  • Sıkıntı ehli, Cehennemlik olanlar.

ehl-i şia

  • Şia ehli.

ehl-i şiir

  • Şiir ile uğraşanlar, şairler.

ehl-i şiir ve hitabet

  • Şiir ve düzgün söz söyleme san'atıyla uğraşanlar.

ehl-i siyaset / ehl-i siyâset / اَهْلِ سِيَاسَتْ

  • Siyasetçiler.
  • Siyâsîler.

ehl-i siyaset ve hükumet / ehl-i siyaset ve hükûmet

  • Siyasetle uğraşıp devleti idare edenler.

ehl-i siyer

  • Siyer ilmiyle uğraşanlar, İslâm tarihçileri.

ehl-i siyer ve hadis / ehl-i siyer ve hadîs

  • Siyer ve Hadîs ilmiyle uğraşanlar, İslâm tarihçileri ve muhaddisler.

ehl-i tahassun

  • Sığınanlar.

ehl-i teşeyyu'

  • Şîa Mezhebi taraftarları.
  • Şiilik iddia edenler.

ekalim-i harre / ekalim-i hârre

  • Sıcak iklimler, ülkeler.

eknun / eknûn / اكنون

  • Şimdi, el'an, hâlâ. (Farsça)
  • Şimdi. (Farsça)

el'an / الآن

  • Şimdi. (Arapça)

el-an

  • Şimdi. Hâlâ. Hâl-i hazırda.

elan / elân

  • Şimdi, hâlâ.

elendes

  • Şiddetli savaş eden kimse.

elgaf

  • Sık otlar ve ağaçlar.

elhal

  • Şimdi, hâlâ, henüz, şimdiki hâlde.

elhalet hazihi / elhâlet hâzihi / الحالة هذه

  • Şimdiki, günümüzdeki (Arapça)

elhannas

  • Sinsice aldatan şeytan.

elsağ

  • Sin harfini peltek se okuyan kimse.

emniyet-i mutlaka

  • Sınırsız güvenlik.

emr-i üstadane / emr-i üstadâne

  • Siz Üstadın emri.

emraz-ı asabiye / emrâz-ı asabiye

  • Sinir hastalıkları.
  • Sinir hastalıkları.

enva'-ı şirk / envâ'-ı şirk

  • Şirk türleri; Allah'a ortak koşma çeşitleri.

envar-ı esrar / envâr-ı esrar

  • Sırların nurları, bilinmeyen gizli şeylerin ışıkları.

erass

  • Sık dişli.

erkam-ı aşere

  • Sıfır da dahil olduğu birden dokuza kadar olan sayılar.

erze-ger

  • Sıvacı. (Farsça)

eş'ar / eş'âr / اشعار

  • Şiirler. (Arapça)

eşar / eşâr

  • Şiirler.

esbab-ı adiye / esbab-ı âdiye

  • Sıradan, alışıldık sebepler.

esliha / اسلحه / اَسْلِحَه

  • Silâhlar.
  • Silahlar.
  • Silahlar. (Arapça)
  • Silâhlar.

esmer

  • Siyaha, karaya çalan kumral renk.

esna / esnâ / اثنا

  • Sıra, an. (Arapça)

esnaf / esnâf / اَصْنَافْ

  • Sınıflar. Sıralar. Türlüler, menbalar, menşe'ler, asıllar, esaslar.
  • Sınıflar.
  • Sınıflar, alım satımcı.
  • Sınıflar.

esrar / esrâr / اسرار / اَسْرَارْ

  • Sırlar, gizli gerçekler.
  • Sırlar, gizli ve akıl ermeyen şeyler.
  • Sırlar, gizli mânâlar.
  • Sırlar.
  • Sırlar, gizler. (Arapça)
  • Sırlar.

esrarengiz

  • Sırlı, gizemli.

esrarlı

  • Sırlarla dolu.

eşvak / eşvâk

  • Şiddetli arzular, istekler.

esved / اسود

  • Siyah, kara.
  • Siyah. (Arapça)

euzü / eûzü

  • Sığınma.

evca-i şedide

  • Şiddetli ağrılar.

evil

  • Siyaset.

evşeng

  • Sicim. İnce ip. (Farsça)

eyir

  • Sıcak yel.

eza / ezâ

  • Sıkıntı, acı.

faka-i şedide / fâka-i şedide

  • Şiddetli ihtiyaç.

fakr u zaruret / fakr u zarûret / فَقْرُو ضَرُورَتْ

  • Şiddetli fakirlik.

fakr-ı mutlak

  • Sınırsız ihtiyaç hâli.

fasih-i şirket / fâsih-i şirket

  • Şirketi fesheden.

feratık

  • Şiradan ve pekmezden yapılan pestil.

ferec / فَرَجْ

  • Sıkıntıdan kurtulma.

ferkadan

  • Şimâl kutbuna yakın parlak ve küçük ayı kümesine tâbi ve gece istikamet bulmağa yarayan, sık sık karşı karşıya gelen iki yıldız (İkizler mânasına).

feşar

  • Sıkıcı. Sıkan. Sıkıp suyunu çıkaran. (Farsça)

fevg

  • Şişman olmak.

fevkalhad

  • Sınırın üstünde.

feyyaz-ı mutlak / feyyâz-ı mutlak

  • Sınırsız feyiz, bolluk ve bereket veren Allah.

feyyih

  • Şiddetli adam.

feza-yı gayr-ı mahdude

  • Sınırsız uzay boşluğu.

fi sebilillah / fî sebîlillâh

  • Sırf Allah yolunda, Allah için.

fikr-i siyaset

  • Siyaset fikri, düşüncesi.

fikr-i siyasi / fikr-i siyasî

  • Siyasî düşünce.

filhal / filhâl / فى الحال

  • Şimdi, derhal. (Arapça)

fırak-ı siyasiye

  • Siyasî fırkalar, siyasî partiler.

firc

  • Sır saklamayan kişi.

fırka-i siyasiye

  • Siyasî parti.

fırtına

  • Şiddetli rüzgâr, korkutucu dalgalanma.

für'al

  • Sırtlan eniği.

fürzel

  • Sırtlan eniği.

füsunger

  • Sihirbaz. (Farsça)

gabb

  • Sıtmanın gün aşırı tutması.

gabe

  • Sık ormanlar, balta girmemiş koru ormanı.

gah ü bi-gah / gâh ü bî-gâh

  • Sıralı sırasız, vakitli vakitsiz.

gaile açmak

  • Sıkıntılı ve uğraştırıcı bir şeyler ortaya çıkarmak.

gaile çıkarmak

  • Sıkıntı meydana getirmek, üzüntü vermek.

galat-ı şia

  • Şîa mezhebinin aşırı bir fırkası, grubu.

gam

  • Sıkıntı, üzüntü.

gam ve keder

  • Sıkıntı ve üzüntü.

ganiyy-i rahim / ganiyy-i rahîm

  • Sınırsız zenginlik sahibi olan, şefkat ve merhamet sahibi Allah.

garaz-ı siyasi / garaz-ı siyasî

  • Siyasal maksatlar.

gasgase

  • Silahsız savaşmak.

gav-ban / gâv-ban

  • Sığır çobanı, sığırtmaç. (Farsça)

gayetsiz

  • Sınırsız.

gayle

  • Şişman kadın.

gayr-ı mahdud

  • Sınırsız.

gayr-i mahdud / gayr-i mahdûd / غير محدود

  • Sınırsız.

gayr-ı mahdude

  • Sınırsız.

gayr-ı mahdut

  • Sınırsız, sonsuz.

gayr-ı mahsur / gayr-ı mahsûr

  • Sınırsız.
  • Sınırsız.

gayr-ı mazbut

  • Sınırsız; sınır ve kayıt altına alınamayan.

geleban

  • Sığırtmaç, çoban. (Farsça)

gendeme

  • Siğil. (Farsça)

germ / گرم

  • Sıcak, kızgın.
  • Sıcak. (Farsça)

germa

  • Sıcak. (Farsça)

germa-peyma

  • Sıcaklık ölçeği. Termometre. (Farsça)

germabe

  • Sıcak su hamamı. Kaynarca, kaplıca, ılıca. (Farsça)

germi / germî / گرمى

  • Sıcaklık. (Farsça)

germiyyet

  • Sıcaklık, hararet. Ateşli ve hızlı çalışma.

gile / گله

  • Sızlanma, yanıp yakılma. (Farsça)

gilemend / گله مند

  • Şikayetçi, sızlanan. (Farsça)

gille-mend

  • Şikâyet eden, halinden memnun olmayan. (Farsça)

gına-yı mutlak / gınâ-yı mutlak

  • Sınırsız zenginlik.

güncayiş

  • Sığışma, sığma. (Farsça)

günciden / güncîden

  • Sığmak, girmek. (Farsça)

gürz

  • Silâhın icadından evvel kullanılan bir harp âleti. Gürz, yekpare veya yalnız baş tarafı demir ve bakırdan, sapı ise ağaç ve demirden olan bir nevi topuzdur. Gürzün Türkçesi "bozdoğan" dır. Bozdoğan bir cins yırtıcı kuştur. Gürz, bozdoğanın kafasına benzediği için bu adla anılmıştır. Gürzün baş kısmı

güvariş

  • Sindirime yarıyan şeyler, hazme yardımı olan şeyler. (Farsça)

habe

  • Sıkılma, bunalma, darlanma, boğulma. (Farsça)

haben

  • Siroz denilen ve karında su toplanmasından ileri gelen bir hastalık.

habendat

  • Şişman kadın.

habt

  • Şiddetli vurma, battal etme, unutma.

hacuc

  • Şiddetli esen rüzgâr.

had / حد / حَدْ

  • Sınır.
  • Sınır.

had altına alınma

  • Sınrlanma, belirlenme.

had ve hududa alınmaz

  • Sınırlanmaz.

hadacir

  • Sırtlan.

hadd

  • Sınır, yetki.
  • Sınır, çizgi.

hadden tecavüz

  • Sınırı aşma.

haddimin fevkinde

  • Sınır ve kapasitemin üzerinde.

haddinden geçirme

  • Sınırı aştırma, aşırıya götürme.

hadise-i hazıra

  • Şimdiki hadise, olay.

hadise-i siyasiye / hâdise-i siyasiye

  • Siyasî olay.

hadleka

  • Şiddetle bakmak.

hadsiz

  • Sınırsız.

hafakan

  • Sıkıntı. Kalb çarpıntısı. Iztırab.

hafaya / hafâyâ

  • Sırlar.

hafif ikrah / hafîf ikrâh

  • Şiddetli olmayan zorlama. Canın veya uzvun telefine yol açmayan, yalnız acı ve eleme sebeb olacak derecedeki dövme ve hapsetme gibi şeylerle yapılan zorlama.

hakimiyet-i mutlaka / hâkimiyet-i mutlaka / حَاكِمِيَتِ مُطْلَقَه

  • Sınırsız hükümrânlık.

hakın

  • Sidik zorluğu olan kimse.

hal / hâl / حَالْ

  • Şimdiki zaman.
  • Şimdiki zaman.

hal-i hazır / hâl-i hâzır

  • Şimdiki durum, şimdiki zaman.
  • Şimdiki zaman, bu anki durum.

hal-i siyah / hâl-i siyah

  • Siyah ben.

hala / hâlâ / حالا

  • Şimdi, henüz.
  • Şimdi, hâlâ. (Arapça)

halavet / halâvet

  • Şirinlik, tatlılık, hoşluk.

halen / حالا

  • Şimdilik, henüz. (Arapça)

hali hazır

  • Şimdiki zaman.

halihazır / hâlihazır / hâlihâzır / حال حاضر

  • Şimdiki zaman.
  • Şimdiki durum.
  • Şimdiki durum. (Arapça - Farsça)

halihazırda

  • Şimdi, şu anda.

haliya / hâliyâ / حاليا

  • Şimdi, şu anda. (Arapça)

haliyen

  • Şimdiki hâlde, şimdiki zamanda.

hallal

  • Sirkeci, sirke yapan kimse.

hame-i şekva / hâme-i şekvâ

  • Şikâyet kalemi. şikâyet yazan kalem.

hamız / hâmız

  • Sirke gibi ekşi olan. Ekşiliği fazla olan, asit.

hamuş

  • Sivrisinek.

hamvi / hamvî

  • Sıcaklık.

hanfec

  • Şişman, etli kişi.

hanis

  • Sinen, dönen.

hannas / hannâs / خَنَّاسْ

  • Sinerek vesvese veren, şeytan.

hansa

  • Sırtlan.

hararet / harâret / حرارت / حَرَارَتْ

  • Sıcaklık.
  • Sıcaklık, ısı.
  • Sıcaklık. (Arapça)
  • Sıcaklık.

hareket-i adiye / hareket-i âdiye

  • Sıradan, normal hareket.

hareket-i şedide / hareket-i şedîde

  • Şiddetli hareket.

hareşe

  • Sinek.

hariciler / hâricîler

  • Sıffîn muhârebesinde, taraflar hakem tâyinine râzı olup anlaşmayı kabûl ettiği için hazret-i Ali'nin ordusundan ayrılarak "Hâkim ancak Allah'tır. Hazret-i Ali iki hakemin hükmüne uyarak halîfeliği hazret-i Muâviye'ye bırakmakla büyük günah işledi" di yen ve kendileri gibi düşünmeyen Eshâb-ı kirâm il

harr-ı şedid

  • Şiddetli hararet, fazla sıcaklık.

harut / hârût

  • Sihir belleten iki melekten birinin ismi.

hasa

  • Sığır terslemek.

hasil / hasîl

  • Sığır buzağısı.

hasis emir

  • Sıradan küçük, basit iş.

hasr / حصر

  • Sınırlama.

hasra gelmeyen

  • Sınır altına alınamayan, pek kalabalık.

hasra gelmez

  • Sınırlanmaz.

hassas bölgeler

  • Sivil savunmada düşmanın hedef tutacağı bölgeler. Her hassas bölgenin ehemmiyeti aynı değildir. Hava savunması bakımından eldeki imkanlar ve hassas bölgeler arasında öncelik tesbitine ihtiyaç vardır. Hassas bölgeler, sırasıyla:1) Atomik vurucu üslerin bulunduğu bölgeler.2) Yüzeyden yüzeye füze üsler (Türkçe)

hatt

  • Sınır, çizgi, yazı, yol.

havz

  • Sıvı maddelerin toplandığı yer, büyük su birikintisi, göl.

havza

  • Sınırlı bölge.

hayat-ı mutlaka

  • Sınırsız bir hayat.

hayat-ı siyasiye

  • Siyaset hayatı.

hayat-ı siyasiye ve içtimaiye

  • Siyasî ve toplumsal hayat.

haybet-zede

  • Sıkıntıya uğrayan, kedere düşen, kederli olan. (Farsça)

hayda'

  • Sıcak günlerde uzaktan görenin su sandığı serap.

hayia

  • Şiddetli ses.

hayiş

  • Sık bitmiş olan hurma ağaçları.

hayt-i esved

  • Siyah iplik, fecir zamanı yavaş yavaş silinen gecenin karanlığı.

hayz

  • Sıhhatli bir kızın veya âdet zamânı son dakikasından îtibâren tam temizlik (hiç kan gelmeden en az on beş gün) geçmiş olan kadının önünden çıkan ve Hanefî mezhebine göre en az üç gün (ilk görülmesinden îtibâren yetmiş iki saat), en çok on gün devâm eden kan.

hazf / حذف

  • Silme, kaldırıp atma. (Arapça)

hazım / hâzım

  • Sindirici.

hazine-i esrar

  • Sırlar hazinesi.

hazır / حَاضِرْ

  • Şimdiki (zaman).

hazır hamdler

  • Şimdiki zaman içinde yapılan hamdler, şükürler.

hazır zaman

  • Şimdiki zaman.

hazm / حضم

  • Sindirim. (Arapça)

hazmolma

  • Sindirilme.

hazume

  • Sığır, bakar.

hebra

  • Şişman kadın.

hecme

  • Şiddet, sertlik.

hem-raz

  • Sırdaş. En yakın arkadaş. (Farsça)

hemhudud / hemhudûd / هم حدود

  • Sınırdaş. (Farsça - Arapça)

hemraz / hemrâz / همراز

  • Sırdaş. (Farsça)

henberit / henberît

  • Sırf yalan.

hengamında / hengâmında

  • Sırasında.

henie / henîe

  • Şiddetli emir.

henien / henîen

  • Sıhhat ve afiyet olsun.

herec

  • Sıcaklığın fazlalığından devenin gözünün kararması.

hess

  • Sıkmak.

heyf

  • Sıcak rüzgâr.

hezaren

  • Sıcak memleketlerde yetişen; ve baston, sandalye gibi şeyler yapmakta kullanılan bir cins kamış.

hicab

  • Sıkılma, utanma.

hıdeb

  • Şişman gövdeli kimse.

hikmet-i mutlaka

  • Sınırsız hikmet; yaratılıştaki gaye, herşeyin yerli yerinde ve anlamlı oluşu.

hırs / حِرْصْ

  • Şiddetli istek ve arzu, açgözlülük.
  • Şiddetle, açgözlülükle isteme.

hiss-i şedit

  • Şiddetli his, duygu.

hiza / hizâ / حذا

  • Sıra, düzlük.
  • Sıra. (Arapça)
  • Hizâya gelmek: (Arapça)
  • Boyun eğmek, itaat etmek, kabullenmek. (Arapça)
  • Sırayı bozmadan durmak. (Arapça)
  • Hizâya girmek: Sıra olmak. (Arapça)

hizende / hîzende

  • Sıçrayıcı, fırlayıcı. (Farsça)

hudr

  • Sıçramak. Seğirtmek.

hudud / hudûd / حدود

  • Sınır, uç.
  • Sınırlar, hudutlar.
  • Sınır.
  • Sınırlar. (Arapça)

hudut

  • Sınır.

hudutsuz

  • Sınırsız.

hukne / حقنه

  • Şırınga. (Arapça)

hukuk-i siyasiye / حقوق سياسيه

  • Siyasal hukuk.

hukuk-u siyasiyye / hukuk-u siyâsiyye

  • Siyasi haklar. Memleket idâresini ve halkın hakkını tanıyan hükümlerin tamamı.

hükumet-i hazıra / hükûmet-i hazıra

  • Şimdiki hükûmet.

hülam

  • Sirke ile pişen sığır eti.

hülbe

  • Şiddet.

humeyya

  • Şiddet.

hünu'

  • Sindirip hazmetmek.

hunzub

  • Şişman gövdeli, boş konuşan kadın.

hürmet-i müsahere

  • Sıhriyyet sebebi ile hâsıl olan haramlık. Yâni evlenmek sebebi ile meydana gelen akrabalık dolayısıyle hâsıl olan haramlıktır. Bu sıhriyyetin haramlık meydana getirmesi, ister meşru' nikâhla olsun, ister gayr-ı meşru' olsun "hürmet-i müsahere" meydana gelir.Meselâ: Hanefi mezhebinde, bir kimse kendi

hurmet-i şedide

  • Şiddetli yasaklama.

hürriyet-i mutlak

  • Sınırsız hürriyet.

iaze

  • Sığındırmak. Muhafaza etmek. İltica.

ibtaş

  • Şiddetle tutma, kavrama.

ibtila-yi şedid / ibtilâ-yi şedid

  • Şiddetli tiryakilik.

iç cebehane

  • Şimdiki askerî müzeye eskiden verilen addır. İç cebehâne tâbiri bilahare "Hazine-i esliha", Üçüncü Sultan Ahmed devrinde "Dâr-ül esliha", daha sonraları da "Harbiye ambarı" olarak değiştirilmiş, en sonunda "askerî müze" şeklini almıştır. (Türkçe)

icl

  • Sığır yavrusu, buzağı.

idare-i örfiyye / idâre-i örfiyye / اداره عرفيه

  • Sıkıyönetim.

idhac

  • Silah takınmak.

idrar / idrâr / ادرار

  • Sidik.
  • Sidik. (Arapça)

ifakat-yaft

  • Sıhhat bulan, iyileşen, hastalıktan kalkan. (Farsça)

ıfas

  • Şişe ve divit ağzını kapatmakta kullanılan deri.

iflas

  • Sıyrılıp kurtulmak.

ifşa-yi raz

  • Sırrı açıklama.

ifsad-ı siyaset

  • Siyaseti bozma, siyasete fesat karıştırma.

ihtiras / ihtirâs

  • Şiddetli arzu, aşırı heves, istek, gözün ve gönlün doymaması.

ihtirasat-ı dünyeviye / ihtirâsât-ı dünyeviye

  • Şiddetli arzu ve hırs ile dünyaya bağlılık.

ihtiyac-ı mutlak

  • Sınırsız ihtiyaç.

ihtiyac-ı şedit

  • Şiddetli ihtiyaç.

ıhtizan

  • Sırrı gizlemek.

ikab

  • Şiddetli azab, eziyet, ceza.

iktisar

  • Sınırlandırma, daraltma.

ilallah-il müşteka

  • Şikâyet Allah'adır. Allaha şikâyet edilir.

ile-l-an

  • Şimdiye kadar, bu âna kadar.

ılgam

  • Sıcak mevsimlerde çöl veya ovalarda buharın yayılmasıyla uzaktan su gibi göüren yer. Serap, pusarık.

ılgımsalgım

  • Sıcak mevsimlerde çöl veya ovalarda, buharın yayılmasıyla uzaktan su gibi görünen yer. Serap, pusarık.

ılıca

  • Sıcak pınar suyu. Bunların yerden kaynayanına kaynarca; üzerine bina veya kubbe yapılmış olanına ise kaplıca denir.

ilm-i esrar

  • Sırlar ilmi.

iltica / ilticâ / التجا / اِلْتِجَا

  • Sığınma.
  • Sığınmak. Melce' ve penaha varmak. Birinden himâye istemek.
  • Sığınma.
  • Sığınma.
  • Sığınma.
  • Sığınma. (Arapça)
  • Sığınma.

iltica eden

  • Sığınan.

iltica etme

  • Sığınma.

iltica etmek

  • Sığınmak.

ilticagah / ilticagâh / ilticâgâh / التجاگاه

  • Sığınılacak yer. Sığınacak şey. Sığınak. (Farsça)
  • Sığınak.
  • Sığınak.
  • Sığınak, sığınma yeri. (Arapça - Farsça)

ilticakarane / ilticakârâne / ilticâkârâne

  • Sığınır bir şekilde.
  • Sığınırcasına.

ilticaname

  • Sığınma yazısı, metni.

iltiyak

  • Sıkı fıkı dost olma, candan arkadaş olma.

imamiyye / imâmiyye

  • Şiîliğin kollarından biri.

imdi

  • Şimdi.
  • Şimdi.

imtihan

  • Sınama.

imtihanat / imtihanât

  • Sınamalar.

infihani / infihanî

  • Şişman adam.

inhisar / انحصار

  • Sınırlandırma, kayıt altına alma.
  • Sınırlanma.

inhişaş-ı esliha

  • Silâhların şakırtısı.

inkılab-ı siyasi / inkılâb-ı siyasî

  • Siyasî değişim, dönüşüm.

inşad / inşâd

  • Şiir şeklinde okuma.
  • Şiir okuma.

insan-ı müşteki / insan-ı müştekî / اِنْسَانِ مُشْتَكِي

  • Şikâyet eden insan.
  • Şikâyet eden insan.

insilah

  • Silâhlanma. Silâh ile techiz olma.

insilah etmek / insilâh etmek

  • Sıyrılıp çıkmak.

intisak

  • Sıra ile düzgün olma, intizamlı oluş.

inzibat / inzibât

  • Sıkı düzen.

irade-i mutlaka

  • Sınırsız irade.

ırk-ı esved

  • Siyah derili, zenci.

irtecek

  • Şimşek, berk. (Farsça)

irtias

  • Silkinme, sıçrama, deprenme.

ışık tufanı

  • Şiddetli ışık, aydınlık.

ısmarlama

  • Sipariş verme, emanet etme. Hususi siparişle yaptırılmış, hazır alınmayan.

isna aşeriyye / isnâ aşeriyye

  • Şiîliğin kollarından biri. Hazret-i Ali'nin halîfe olması açıkça emr olunmuştu, Eshâb (Peygamber efendimizin arkadaşları) bu emri yerine getirmediği için kâfir oldu diyen, Peygamber efendimizin vefâtından sonra hazret-i Ali ve sırasıyla onun iki oğlu ile torunlarını meşrû (geçerli) imâm kabûl eden v

ısparta süleymanları

  • Sıddık Süleyman Kervancı, Mübarek Süleyman, Süleyman Rüştü, Süleyman Rüştü Çakın.

ıspazmoz

  • Sinirlerde beliren gerginlik ve titreme.

israr-ı esrar

  • Sırların gizlenmesi.

istiaze / istiâze

  • Sığınma.

istibdad-ı mutlak / istibdâd-ı mutlak

  • Sınırsız bir baskı, mutlak diktatörlük, despotluk.

istibdad-ı siyasi / istibdad-ı siyasî

  • Siyasî baskı.

istidadat-ı gayr-ı mahdud / istidâdât-ı gayr-ı mahdud

  • Sınırsız kabileyetler, yetenekler.

istiftah

  • Siftah etmek. Başlamak. Açmak.

istiğna-yı mutlak / istiğnâ-yı mutlak

  • Sınırsız zenginlik, hiçbir şeye muhtaç olmayış, tokgönüllülük.

istihrac-ı esrar

  • Sırları ortaya çıkarma.

istikbal-i siyasi / istikbal-i siyasî

  • Siyasî karşılama.

istikrar-ı manzume

  • Sistemin istikrarı, kararlılığı.

istilal

  • Sıyırıp çıkarma. Sıyrılıp çıkarılma.

istirak

  • Sirkat etmek. Çalmak. Hırsızlık etmek.

istirha-yı a'sab / istirha-yı a'sâb

  • Sinirlerin gevşemesi.

istişfa / istişfâ

  • Şifa istemek. Hastalıktan kurtulup iyi olmayı arzulamak.
  • Şifa dileme, şifa talep etme.
  • Şifa isteme.

istitraden / istitrâden / استطرادا

  • Sırası gelmişken. (Arapça)

iştiyak / iştiyâk

  • Şiddetli istek.
  • Şiddetli arzu, istek.

iştiyakat / iştiyakât

  • Şiddetli istekler.

ıtlak / ıtlâk

  • Sınırlandırmama, salıverme.

ittisaf / ittisâf

  • Sıfatlanma.

ittisafkarane / ittisâfkârâne

  • Sıfatlanırcasına.

ıyaz

  • Sığınma. İltica.
  • Sığınma.

ıyazen

  • Sığınarak.

ızdırap

  • Sıkıntı, aşırı elem.

izhar-ı esrar

  • Sırların açığa vurulması.

ıztına'

  • Sıkılma, utanma, kızarma.

ıztırap

  • Sıkıntı, acı duyma.

jeh

  • Siğil, sivilce. (Farsça)

ka'kaa

  • Silâh çatırtısı. Kılınç veya süngü gibi silâhların birbirine çarpmasından çıkan ses.

kabus / kâbus

  • Sıkıntı ve korku veren.

kadda'

  • Şiddetli.

kadir-i külli şey / kadîr-i külli şey

  • Sınırsız güç ve kudret sahibi olan ve herşeye gücü yeten Allah.

kàdir-i külli şey / kàdîr-i külli şey

  • Sınırsız güç sahibi olan ve herşeye gücü yeten Allah.

kafiye

  • Şiirde dizelerin sonunda tekrarlanan ve aynı sesi veren hecelerin benzeşmesi.

kafz

  • Sıçramak.

kahgil / kâhgil / كاهگل

  • Sıva. (Farsça)

kahif

  • Şiddetli yağmur.

kahit

  • Şiddetli kıtlık olan sene.

kaide-i mahdude

  • Sınırlı bir kaide.

kaide-i üstadane / kaide-i üstâdâne

  • Siz Üstadın kaidesi, prensibi.

kalak / kalâk / قَلَقْ

  • Sıkıntı, huzursuzluk.
  • Sıkıntı, ızdırab.

kalb-i bendeleri / kalb-i bendelerî

  • Size bağlı kalbim, sizin köleniz olan kalbim.

kalkadis

  • Siyah boya.

kamil-i mutlak / kâmil-i mutlak

  • Sınırsız mükemmellik ve kusursuzluk sahibi Allah.

kanaat-i siyasiye

  • Siyasî kanaat, görüş.

kanun-u siyaset

  • Siyaset kanunları.

kars

  • Şiddetli soğuk.

kasah

  • Sırtlan.

kasavet / kasâvet

  • Sıkıntı, keder.

kaside-han / kaside-hân

  • Şiir okuyan.

kasvet

  • Sıkıntı.
  • Sıkıntı, katılık.

kat'-i rahm

  • Sıla-i rahmi yâni akrabâ ile görüşmeyi, haberleşmeyi kesme.

katim-i esrar / kâtim-i esrar

  • Sır saklıyan.

katran

  • Siyah bir madde.

kaviyy-i mutlak

  • Sınırsız kuvvet sahibi olan Allah.

kayıt

  • Sınır.

kaziye-i mümkine ve mutlaka

  • Sınırları belirlenmemiş imkân dahilindeki hüküm.

keder

  • Sıkıntı, üzüntü.

kederli

  • Sıkıntılı, üzüntülü.

kedersiz

  • Sıkıntısız, üzüntüsüz.

kefa

  • Sıkıntı, meşakkat, mihnet. (Farsça)

keftar / keftâr / كفتار

  • Sırtlan. (Farsça)
  • Sırtlan. (Farsça)

kelal-bahş / kelâl-bahş

  • Sıkıcı, yorucu. Yorgunluk getiren. (Farsça)

kellit

  • Sırtlanın yataklandığı inin ağzını kapattıkları taş.

kemal-i ittisal ve ittihad

  • Sıkı bir bağ, ilişki ve birlik.

kemal-i sıfat / kemâl-i sıfât / كَمَالِ صِفَاتْ

  • Sıfatların mükemmelliği.

kenz

  • Şiddet, zorluk, meşakkat.

keramet mecmuası

  • Sikke-i Tasdik-i Gaybî.

kerdem

  • Şişman ve kısa boylu olan adam.

kesb-i şiddet

  • Şiddet kazanma, şiddetlenme.

keşf-i esrar

  • Sırları keşfetme, incelikleri meydana çıkarma.

keşfiraz / keşfirâz

  • Sırrı ortaya çıkarma.

kesif / kesîf

  • Sığ, yoğun, maddî yapısı olan.

kesir-ül vuku'

  • Sık sık olan, çok vuku bulan.

kesret-i mutlak

  • Sınırsız çokluk.

ketite

  • Sinir.

ketm-i esrar / ketm-i esrâr

  • Sırları saklama.

ketum / ketûm / كتوم

  • Sır saklayabilen.
  • Sır saklayan, ağzı sıkı. (Arapça)

kılkıl

  • Siyah tohumlu bir ot.

kimad

  • Sıcak bez ile âzâyı kızdırmak.

kirfam / kîrfam

  • Simsiyah, katran renginde. (Farsça)

kisaniyye / kîsâniyye

  • Şiânın kollarından. Muhtâr bin Ebî Ubeyd es-Sekâfî'nin kurduğu bozuk fırka. Muhtâr bin Ebî Ubeyd es-Sekafî'nin bir adı da Keysân olması sebebiyle Keysâniyye denilmiştir. Bu fırkaya Muhtâriyye veya Bedâiyye de denir.

kitman / kitmân / كتمان

  • Sır saklama, kimseye sır açmama hali, sır tutarlık.
  • Sır saklama. Kimseye sır açmama hâli.
  • Sır saklama, ketumluk. (Arapça)
  • Kitmân etmek: Saklamak. (Arapça)

kıyam-ı avam / kıyâm-ı avâm / قِيَامِ عَوَامْ

  • Sıradan halkın ayaklanması.

kıymet-i binihaye / kıymet-i bînihaye

  • Sınırsız değer.

komita

  • Siyasi bir maksat için bir araya gelenlerin gizli cemiyeti.

komitacı

  • Siyasi bir gayeye ulaşmak için, silâhlı mücadele yapan gizli bir topluluk veya teşkilâtın mensubu olan kimse.

kubh-u mutlak

  • Sınırsız çirkinlik.

kuddisesırruhu / kuddîsesırruhu

  • Sırrı mukaddes olsun!

kühle

  • Sığırdili denilen ot.

kumpanya

  • Şirket, cemaat.

künun / künûn / كنون

  • Şimdi. El'an. (Farsça)
  • Şimdi. (Farsça)

kurbet / kûrbet

  • Sıkıntı, kötü hâl.

kürh

  • Sıkıntı, meşakkat, zahmet.

kütle-i azime-i mayia-i nariye / kütle-i azîme-i mâyia-i nâriye

  • Sıvı haldeki büyük ateş kütlesi.

kuvvet-i mutlaka

  • Sınırsız kuvvet.

lahf

  • Şiddetli vuruş.

lane-i nermin / lâne-i nermin

  • Sıcak ve yumuşak yuva.

layühad / lâyühad

  • Sınırsız.

levban

  • Siyah taşlı yer.

levz

  • Sığınma, himâyesine girme.

lisan-ı siyaset

  • Siyaset dili.

lümta

  • Şiddet. Mihnet.

ma'bude

  • Şirk, evham ve putperestlikten doğan kadın heykeli ve emsali put.

ma'rek

  • Sık ormanlık, çalılık alan; atın dizgini.

ma'sur

  • Sıkılmış. Suyu veya yağı çıkarılmış.

maaz

  • Sığınacak yer. Penah.

madak

  • Sıkıntı, darlık.

madde-i mayia / madde-i mâyia

  • Sıvı madde.

maden-i esrar

  • Sırların madeni.

mahdud / mahdûd / محدود

  • Sınırlanmış, çevrilmiş. Az sayılı. Hududlanmış.
  • Sınırlanmış.
  • Sınırlı.
  • Sınırlı.
  • Sınırlı, kasıtlı. (Arapça)

mahdudiyet / mahdûdiyet

  • Sınırlılık, hududu çizilmiş.
  • Sınırlılık. Darlık.
  • Sınırlılık.

mahdut

  • Sınırlı.

mahdut ihata

  • Sınırlı bilgi ve kavrayış.

mahlasname

  • Şiir söylemeye yeni başlayan bir şâire, usta şâir tarafından mahlas verildiğine dair yazılan manzume.

mahmud-u bi'l-ıtlak

  • Sınırsız olarak hamdedilmeye ve övülmeye lâyık olan Allah.

mahsur / mahsûr / مَحْصُورْ

  • Sınırlanan.

maht

  • Şiddetli.

mahvetme

  • Silme.

mahviyet

  • Silinme hâli.

mahz / محض

  • Sırf, sade, tam. (Arapça)

mahz-ı cehalet

  • Sırf cahillik.

mahz-ı hasaret / mahz-ı hasâret

  • Sırf zarar, tamamen zarar ve ziyan.

mahzen-i esrar

  • Sırlar hazinesi, kaynağı.

mahzuf

  • Silinmiş; var olup da söylenmemiş lafız.
  • Silinmiş, kaldırılmış, gizli tutulmuş.

makrun-u sıhhat

  • Sıhhat ve hakikata yakın. Doğruluk derecesi fazla.

maksad-ı siyasi / maksad-ı siyasî

  • Siyasi gaye ve maksat.

manzume / manzûme

  • Şiir, sistem.

manzur-u üstadane / manzûr-u üstadâne

  • Siz Üstadımın nazarına, görüşüne.

maraz-ı asabi / maraz-ı asabî

  • Sinir hastalığı.

marut / mârût

  • Sihir belleten iki melekten biri.

masale

  • Sızıntı.

masus

  • Sirke ile pişmiş güvercin.

mayi / mâyi / mâyî / مایع

  • Sıvı.
  • Sıvı.
  • Sıvı. (Arapça)

mayi' / mâyi' / مَايِعْ

  • Sıvı, akıcı.
  • Sıvı.

mazbut

  • Sınırları belirli.

me'va / me'vâ / مأوا

  • Sığınma yeri. (Arapça)

meab / meâb / مآب

  • Sığınak, dönüş yeri.
  • Sığınma yeri. (Arapça)

mebzuliyet-i mutlaka

  • Sınırsız bir bolluk, ucuzluk.

mecmua-i eş'ar

  • Şiirler mecmuası, kitabı.

medeniyet-i garbiye-i hazıra / medeniyet-i garbiye-i hâzıra

  • Şimdiki Batı medeniyeti.

medeniyet-i hazıra-i garbiye / medeniyet-i hâzıra-i garbiye

  • Şimdiki Batı medeniyeti.

medeniyet-i zalime-i hazıra / medeniyet-i zâlime-i hâzıra

  • Şimdiki zâlim medeniyet.

meges / مگس

  • Sinek. (Farsça)
  • Sinek. (Farsça)

megesvar

  • Sinek gibi. Sinek şeklinde. (Farsça)

mekaza / mekâza

  • Şiddetli mümârese. Alışkanlık.

mekteb-i mülkiye

  • Siyaset ve yönetim biliminin okutulduğu okul; Siyasal Bilgiler Fakültesi.

melal / melâl / ملال

  • Sıkıntı, usanma. (Arapça)

melalli

  • Sıkıntılı. (Arapça - Türkçe)

melaz

  • Sığınılacak yer. Melce'.

melce

  • Sığınak.

melcê

  • Sığınak.

melce / ملجأ

  • Sığınak, sığınacak yer. (Arapça)

melce' / ملجأ / مَلْجَأْ

  • Sığınak.
  • Sığınacak yer, sığınak.
  • Sığınılacak yer. Halas olacak, kurtulacak yer.
  • Sığınacak yer.
  • Sığınılacak yer.

melis / melîs

  • Şişman ve tenbel olan kişi.

memalik-i harre / memalik-i hârre / memâlik-i harre

  • Sıcak memleketler. İklimi çok sıcak olan mıntıkalar.
  • Sıcak memleketler.

memkure

  • Sirkeli ve sarmısaklı balık.

memur-u siyasi / memur-u siyasî

  • Siyasette görevli memur.

memurin-i siyasiye / memurîn-i siyasiye

  • Siyaset görevlileri.

menfez / مَنْفَذْ

  • Sızma yeri.

menfi siyasetçilerin fetvaları / menfi siyasetçilerin fetvâları

  • Siyaseti kötüye kullanan veya rakiplerini yok etmeye yönelik siyaset yapan kişilerin ortaya attıkları hükümler, görüşler.

meraset

  • Şiddet.

merhamet-i mutlaka

  • Sınırsız merhamet.

merkez-i siyasiye / merkez-i siyâsiye

  • Siyaset merkezi.

merzban

  • Sınır muhafızı, hudut muhafızı. Sınır beyi, vâli. (Farsça)

merzih

  • Şiddetli ses.

mesail-i azime-yi siyasiye / mesâil-i azîme-yi siyasiye

  • Siyasete ait büyük meseleler.

mesail-i siyasiye / mesâil-i siyasiye

  • Siyasetle ilgili meseleler.

meşakkat / مشقت

  • Sıkıntı, güçlük. (Arapça)
  • Meşakkat çekmek: Sıkıntı çekmek, güçlüğe katlanmak. (Arapça)

meşakkatli

  • Sıkıntılı.

mesalih-i siyasiye / mesâlih-i siyasiye

  • Siyasî yararlar, çıkarlar.

mesane / mesâne

  • Sidik torbası. Sidik kavuğu.
  • Sidik torbası.

mesele-i dünyeviye ve siyasiye

  • Siyaset ve dünya meselesi.

mesh / مسخ

  • Silme, sıvama. (Arapça)
  • Meshetmek: Silmek, sıvamak. (Arapça)

meşka / meşkâ

  • Şikâyet etmek.

meşku / meşkû

  • Şikâyet etmek.

meslaha

  • Sınır kalesi. Derbent.

meslek-i şirk

  • Şirk mesleği, yolu.

mesmel

  • Sığınacak yer.

mesrud

  • Sihir, efsun, büyü. (Farsça)

mevcudat-ı latife / mevcudat-ı lâtife

  • Şirin varlıklar.

mevsuf

  • Sıfat sahibi, sıfatlanan.

meyl-i şedid

  • Şiddetli meyil, arzu.

mezahim-i hazıra / mezâhim-i hazıra

  • Şimdiki sıkıntılar, zahmetler.

mezbub

  • Sinekli.

mezbube

  • Sineği çok olan yer.

mihen / محن

  • Sıkıntılar. (Arapça)

mihnet / محنت

  • Sıkıntı, tasa.
  • Sıkıntı, acı, dert. (Arapça)

mikyas-ül mayiat / mikyas-ül mâyiat

  • Sıvıların yoğunluk derecesini ölçen âletin adı.

milis

  • Sivil ordu.

mıntıka-i harre / mıntıka-i hârre

  • Sıcak mıntıka. Ekvator iklimi olan yerler. Hatt-ı istiva mıntıkası.
  • Sıcak bölge.

mıntıka-i harre ehli

  • Sıcak bölge halkı.

miremme

  • Sığır ve deve gibi tırnaklı hayvanların dudağı.

mis'

  • Şimal yeli, kuzey rüzgârı.

misheb

  • Siyah at.

mıska

  • Şifâ âyet-i kerîme ve duâlarının yazılı olduğu kâğıt, muska.

miska' / miskâ'

  • Sıklık vermek.

mısra / mısrâ

  • Şiirin satırlarından her biri, dize.
  • Şiirin her bir satırı.

mıtlak

  • Sık sık kadın boşayan erkek.

mizan-ı siyaset

  • Siyaset terazisi; siyasi denge.

mizan-ül harare

  • Sıcaklığı, soğukluğu ölçen âlet. Termometre. (Mikyas-ul hararet de denir.)

modern

  • Şimdiki zamana uygun, asri. (Fransızca)

mu'di / mu'dî

  • Sirâyet edici, bulaşıcı, sâri.

muacciz

  • Sıkıcı. Bıktırıcı. Usandırıcı. Taciz edici. Rahatsız eden. Yapışkan. Sırnaşık.
  • Sıkıntı verici, rahatsız edici.

mübaşeret-i cüz'iye

  • Sınırlı temas.

mücrim-i siyasi / mücrim-i siyasî

  • Siyasi suçlu.

müdamere

  • Sıkıntı ve mihnet içinde sabahlama.

mugril / mugrîl

  • Şişmiş maktul.

muhadded

  • Sınırı belirtilmiş olan. Sınırlanmış, tahdid edilmiş.

muhaddir

  • Şişiren, kabartan.

muhtariyye / muhtâriyye

  • Şia fırkasının kollarından biri. Bu fırkaya Keysâniyye ve Bedâiyye de denir. Kurucusu Muhtâr bin Ebî Ubeyd es-Sakafî'dir.

muhtell-üs sıhha

  • Sıhhati bozulmuş.

mukabede

  • Şiddet ve zahmet vermek.

mukabele-i bissüyuf

  • Silâha, kılınca sarılmak suretiyle karşı koymak.

mukalkale

  • Şişe. Sürahi.

mükaşefe / mükâşefe

  • Sırların açılması.

mülteci / ملتجى

  • Sığınmacı. (Arapça)

mültehic

  • Sığınacak yer. Sığınak.

mümtehin / ممتحن

  • Sınav yapan, sınayan. (Arapça)

münafis

  • Sırdaş.

münhasır olma

  • Sınırlı olma, ait, mahsus olma.

münhasıran / منحصرا

  • Sırf, sadece. (Arapça)

munkabız

  • Sıkıntılı, büzülmüş.

münkabız

  • Sıkıntılı, tutuk.

müretteb / مُرَتَّبْ

  • Sıralanmış, dizilmiş.
  • Sıralanmış.

müşakat

  • Sıkıntı ve zorluklara dayanma hususunda yarışma. Aykırılık. Düşmanlık.

musannif / مُصَنِّفْ

  • Sınıflandıran. Kitab tertib eden. tasnif eden.
  • Sınıflandıran, kitap yazan.

müsavat-ı mutlaka / müsâvât-ı mutlaka / مُسَاوَاتِ مُطْلَقَه

  • Sınırsız, tam eşitlik.

müseccel

  • Sicilli, kayıtlı.

müşedded

  • Şiddetlendirilmiş.

müsellah / müsellâh / مسلح / مُسَلَّحْ

  • Silahlı.
  • Silâhlı.
  • Silahlı. (Arapça)
  • Silahlı.

müselsel

  • Silsile halinde, zincirleme.

muska

  • Şifâ âyet ve duâlarının yazılı olduğu, dürülüp bağlanmış rukye.

müsmegıdd

  • Şişirici, şişiren.

müstehamm

  • Sıcak su mevzii, hamam.

müşteka / müştekâ

  • Şikâyet olunan, kendisinden şikâyet edilen.
  • Şikayet olunan.

müşteki / müştekî / مشتكى / مُشْتَكِي

  • Şikâyette bulunan, şikâyetçi.
  • Şikayet eden.
  • Şikayetçi.
  • Şikayetçi. (Arapça)
  • Şikâyet eden.

müştekiyane / müştekiyâne

  • Şikayet edercesine.
  • Şikâyet ederek.
  • Şikâyet edercesine, şikâyet eder gibi. (Farsça)

mutazaccır

  • Sıkıntılı. İçi sıkılan. Rahatsız.

müteakıb

  • Sıra ile, birbiri arkasından gelen.

müteanniyane

  • Sıkıntılı ve zahmet çekerek. Zahmetle. (Farsça)

mütebessir

  • Sivilce çıkaran.

mütecaviz / mütecâviz

  • Sınırı geçen, başkalarının sınırını tecavüz eden.

mütedemdim

  • Sinek vızıltısı gibi sesler çıkaran.

mütegalibe

  • Sıra ile birbirine galib gelen.

mütemessik

  • Sımsıkı yapışan.

mütenazır / mütenâzır

  • Simetrik.

müterettib

  • Sıralı, rütbeli.

müteşekki / müteşekkî / متشكى

  • Şikâyet eden, sızlanan, şikâyetçi, teşekki eden.
  • Sızlanan, şikayetçi.
  • Şikâyet eden; itiraz eden.
  • Şikayetçi. (Arapça)

müteselsilen

  • Sıra ile, zincirleme olarak, birbiri peşi sıra.

müteşeyyi'

  • Şiilik taslayan. Şii tâifesine girmiş olan.

mütevessib

  • Sıçrayan, atlıyan.

mütezallim

  • Şikâyet eden şikayetçi.

mutlak / مُطْلَقْ

  • Sınırlandırılmamış, salıverilmiş.
  • Sınırsız.

muttasıf

  • Sıfatlanan, özellik kazanan.

muttasıf olma

  • Sıfatı üzerinde taşıma.

muvaffakiyet-i siyasiye

  • Siyasî başarı.

müz'iç olan

  • Sıkıntı veren.

müzahamet

  • Sıkıntı verme, bir noktaya yığılma.

müzaheme / müzâheme

  • Sıkışıklık.

muzari

  • Şimdiki zaman veya geniş zaman kipi.

müzayaka

  • Sıkıntı, darlık, yokluk, parasızlık. Zorluk.
  • Sıkıntı, darlık, güçlük.

muzcer

  • Sıkıntılı, ıztırablı.

muzcir

  • Sıkıntı ve ıztırab veren.

muztar

  • Sıkışık, zor durumda olan, çâresiz.

nacur

  • Sırça tabak.

nafis-ül kerb

  • Sıkıntı ve belâlara, göz değmesine, nazara te'sir edip kaldıran.

namahdud / nâmahdud / نامحدود

  • Sınırsız, hudutsuz.
  • Sınırsız. (Farsça - Arapça)

natş

  • Şiddet. Kuvvet.

nazari / nazarî / نَظَر۪ي

  • Sırf düşünce hâlinde bulunan bilgi, teorik.

nazariye / نَظَرِيَه

  • Sırf düşünce hâlinde bulunan bilgi, teori.

nazim

  • Sıra sıra, dizi dizi olan şey.

nazm-ı mensur

  • Şiir gibi âhenkli yazılan düz yazı.

ne'ş

  • Şiddetle ve kahirle almak. Zorla almak.

nec'e

  • Şiddetli nazar. Şiddetli bakış.

neciy

  • Sırdaş, sır saklayan.

nefezan

  • Sıçramak.

neffas

  • Sihir yapan, üfüren, üfürükçü.

nekal / nekâl

  • Şiddetli azap.
  • Şiddetli azap.

neked

  • Sıkıntı, dert, keder. Belâ, musibet.

neşide / neşîde

  • Şiir.
  • Şiir.

nesl-i hazır / nesl-i hâzır

  • Şimdiki nesil.

nesr-i manzum

  • Şiirsel, kâfiyeli nesir.

nevatıh

  • Şiddetler.

nevbet / نوبت

  • Sıra, nöbet. (Arapça)

nevk

  • Sivri uç. (Farsça)

nezd-i ali-i üstadane / nezd-i âlî-i üstadane

  • Siz Üstadın yüksek nazarında, yanında.

nezv

  • Sıçramak.

nihayet-i acz

  • Sınırsız güçsüzlük.

nikah-ı sahih / nikâh-ı sahih

  • Sıhhat şartlarını cami' olan nikâh.

nikal

  • Şiddetli işkence.

nıkmet

  • Şiddetli ceza, intikam alma.

nikmet / نِقْمَتْ

  • Şiddetli ceza. Hoş olmayan muamelelerle olan mücâzat.
  • Şiddetli ceza, hoşlanmayan muamelelerle olan mücazat.
  • Şiddetli ceza.

nokta-i sevda

  • Siyah nokta; burada nefis kastediliyor.

nokta-i siyah

  • Siyah nokta, görünen kötü nokta.

nüşbe

  • Sırnaşık. Ciddi olmayan adam.

nüşre

  • Sihir, efsun.

örfi idare / örfî idare / عرفى اداره

  • Sıkıyönetim.
  • Sıkıyönetim.

paşa

  • Sivillerle askerlerin ileri gelenlerinin bir kısmına verilen resmi ünvandı. Osmanlıların ilk devirlerinde bu ünvan, hânedân mensublarıyla yalnız bir kısım idare adamlarına verilirken sonradan askeriden "mir-i liva" ve daha yüksek rütbede olanlarla; mülkiyeden vezir, beylerbeyi, mir-i miran ve mir-ül

payansız / pâyansız

  • Sınırsız, kayıtsız.

pejm

  • Sis, duman. (Farsça)

penagah / penagâh

  • Sığınacak yer. Sığınak. Melce'. (Farsça)

penah / penâh / پناه

  • Sığınma. Sığınacak yer. Dayandığı nokta. (Farsça)
  • Sığınak.
  • Sığınak, dayanak.
  • Sığınma. (Farsça)

penah-averde / penah-âverde

  • Sığınmış, iltica etmiş. Mülteci. (Farsça)

penahende

  • Sığınan, iltica eden. (Farsça)

penahgah / penahgâh / پناهگاه

  • Sığınacak yer, melce. (Farsça)
  • Sığınacak yer, sığınak. (Farsça)

penahi / penahî / penâhî / پناهى

  • Sığınma. (Farsça)
  • Sığınma. (Farsça)

penahide

  • Sığınmış, iltica etmiş. (Farsça)

perdebirunane / perdebirunâne

  • Sıkılmadan, utanmazcasına. Perdeyi kaldırırcasına. Edebsizce. (Farsça)

peşşe / پشه

  • Sivrisinek. (Farsça)
  • Sivrisinek. (Farsça)

politika

  • Siyaset.

propaganda-i siyaset

  • Siyaset propagandası.

puşide-raz

  • Sırrı gizli. (Farsça)

püşt

  • Sırt, arka. (Farsça)

ra'

  • Şiddetle sürmek.

ra'c

  • Şimşeklerin birbiri ardınca şakımaları.

ra'd-misal

  • Şimşek gibi.

rabbü'ş-şi'ra / rabbü'ş-şi'râ

  • Şi'râ yıldızının, Sirius yıldızının Rabbi.

racife

  • Şiddetle sarsan sarsıntı. Dünyayı yerinden oynatan vakıa. İlk nefha.

radde / râdde / رَادَّه

  • Sıra.

rafızi / râfızî

  • Şiî gruplarından aşırı bir gruba dahil olan kişi.

rafıziler / râfızîler

  • Şîanın kollarından. İmâm-ı Zeynel'âbidîn'in vefâtından sonra oğlu Zeyd'den ayrılarak, Eshâb-ı kirâm (Peygamber efendimizin arkadaşları) düşmanlığında taşkınlık gösteren, hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer'in halîfeliklerini kabûl etmeyen kimselerin mensûb olduğu bozuk fırka. Terk edenler, ayrılanlar

rahat

  • Sıkıntısız, üzüntüsüzlük.

rahim-i mutlak / rahîm-i mutlak

  • Sınırsız şefkat ve merhamet sahibi olan Allah.

rakraka

  • Şimşek çaktığı zaman duyulan gök gürültüsü.

raks

  • Sıçrayarak oynamak, dansetmek.

raz / râz / راز

  • Sır, gizem.
  • Sır.
  • Sır. (Farsça)

raz puş

  • Sır saklayan, sır gizleyen. (Farsça)

raz-dan

  • Sırrı bilen, sırra ortak olan dost. (Farsça)

recf

  • Şiddetle sarsmak veya sarsılmak.

recif

  • Şiddetli ıztırab.

rede

  • Sıra. Bir duvardaki tuğla veya taş sırası.

rehide

  • Sıkıntı ve dertten kaçmış olan. (Farsça)

rehlet

  • Şişkinlik, şişme.

renc / رنج

  • Sıkıntı, zahmet, meşakkat. (Farsça)

renciş

  • Sızlanış, inciniş, eziyet ve sıkıntı veriş. Keder. (Farsça)

resa'

  • Şiddetli hırs.

reşahat

  • Sızıntılar.

reşaşat

  • Sızıntılar, serpintiler.

reşehat / رشحات

  • Sızıntılar. (Arapça)

reşh

  • Sızma, terleme, sızıntı.

reşha / رَشْحَه

  • Sızıntı, damla.
  • Sızıntı.
  • Sızıntı.

reşha-misal

  • Sızıntı misali.

reşhayab / reşhayâb

  • Sızıntı bulmuş. (Farsça)

revz

  • Sınamak, denemek, tecrübe.

rib'

  • Sıtmanın bir gün tutup iki gün tutmaması ve dördüncü gün yine tutması.

ribat / ribât

  • Sınır karakolu; İslâm dînini üstün kılmak, müslümanlardan kâfirlerin şerrini, zararını def etmek için düşman sınırında nöbet beklemek.

rical-i siyasiye

  • Siyaset adamları.

rübde

  • Siyaha yakın boz renk.

rububiyet-i mutlaka / rubûbiyet-i mutlaka

  • Sınırsız, kâinatı kaplayan rububiyet.

ruhasa'

  • Sıtma teri.

ruhda'

  • Sıtma.

rukta

  • Siyah bir maddenin üzerinde yer yer beyaz beneklerin olması.

rukye

  • Şifâ âyetleri ve duâlarını yazmak, okuyup hasta üzerine üflemek. Mıska.

sa'ka-i şedide

  • Şiddetli baygınlık.

sababet

  • Şiddetli sevgi. Âşıklık.

saf / صف

  • Sıra.
  • Sıra. (Arapça)

saf'

  • Sille vurmak, tokat atmak.

safbeste / صف بسته

  • Sıralanmış, sıra olmuş. (Arapça - Farsça)

saff / صف

  • Sıra, dizi.
  • Sıra, dizi, saf. (Arapça)

şafi / şâfî / شَاف۪ي

  • Şifâyı veren (Allah).

sağr / ثغر

  • Sınır, hudut. (Arapça)

sahife-i siyah

  • Siyah sayfa.

sahir / sâhir

  • Sihirbaz.

sahir-pişe

  • Sihirbazlığı meslek edinmiş olan. (Farsça)

sahn

  • Sıcaklık, harâret.
  • Sıcaklık, boşluk.

şahsiyet-i alelade / şahsiyet-i alelâde

  • Sıradan şahsiyet, kişilik.

saik-i şedid / sâik-i şedid

  • Şiddetli sevk edici gerekçe.

saıka

  • Şiddet sesi.

şair

  • Şiir yazan. Sözünü vezin ve kafiye ile tertib eden.

şaki / şâkî / شاكى / شَاكِي

  • Şikayetçi, şikâyet eden.
  • Şikayetçi. (Arapça)
  • Şikâyet eden.

sakme

  • Şiddetle ve kakarak vurmak.

sakur

  • Sivri burunlu büyük balta. Külünk.

samyeli

  • Sıcak memleketlerde esen bunaltıcı rüzgâr.

sanabir

  • Şiddet.

sathi / sathî

  • Sığ, yüzeysel.

sathi nazar / sathî nazar

  • Sığ, yüzeysel bakış, görüş.

sayha

  • Şiddetli ses; korkunç gürültü.

sebeb-i adi / sebeb-i âdi

  • Sıradan, normal.

şedaid / şedâid

  • Şiddetli durumlar, belâlar.
  • Şiddetliler, şiddetli belâlar.

sedare

  • Sıcaklığın fazlalığından dolayı tenbelleşmek.

şedid / şedîd / شديد / شدید

  • Şiddetli.
  • Şiddetli.
  • Şiddetli.
  • Şiddetli. (Arapça)

şedid-ül mihal

  • Şiddetli kuvvet. Ağır ve şiddetli azab.

şedidane / şedîdâne

  • Şiddetlice.
  • Şiddetli bir şekilde.

şedidü'l-ihtiyaç

  • Şiddetli ihtiyaç.

şedit

  • Şiddetli.

sefi'

  • Şiddetle tutup çekme.

sehanet

  • Sıcaklık.

sehavet-i mutlak / sehâvet-i mutlak

  • Sınırsız cömertlik.

sehera / seherâ

  • Sihirbazlar (söz san'atının ustaları).

sehhar

  • Sihirbaz, büyücü.

şeka'

  • Şikâyet.

şekavet / şekâvet

  • Sıkıntı, azap, işkence.

şekavetli

  • Sıkıntılı, mutsuz.

şekaya

  • Şikâyetler. Memnuniyetsizlikler.

şekva / şekvâ / شكوا / شَكْوَا

  • Şikayet.
  • Şikâyet, sızlanma.
  • Şikayet, sızlanma. (Arapça)
  • Şekvâ etmek: Şikayet etmek. (Arapça)
  • Şekvâ eylemek: Şikayet etmek, sızlanmak. (Arapça)
  • Şikayet.

şekva eden / şekvâ eden

  • Şikâyet eden.

şekva etme / şekvâ etme

  • Şikâyet etme.

şekvacı / şekvâcı

  • Şikayetçi.

şekvalanmak / şekvâlanmak

  • Sızlanmak, şikayetçi olmak.

şekvalı / şekvâlı

  • Şikayetli.

şekvaname / şekvâname / şekvânâme

  • Şikâyet yazısı.
  • Şikâyet mektubu, yazısı.

selasil / selâsil

  • Silsileler.

selasil-i cibal / selâsil-i cibal

  • Sıradağlar.

serair / serâir / سرائر

  • Sırlar.
  • Sırlar. (Arapça)

serhad / سرحد

  • Sınırbaşı, iki devlet arasındaki sınır boyu.
  • Sınır. (Farsça - Arapça)

serhas

  • Sivri uçlu bitki.

serhat

  • Sınırbaşı, iki devlet arasındaki sınır boyu.

şerr-i mahz

  • Sırf şer. Hiç hayır ciheti olmayan şer ve musibet.

serzeniş / سرزنش

  • Sitem, başa kakma. (Farsça)

serzenişkar / serzenişkâr / سرزنشكار

  • Sitem edici. (Farsça)

sevad / sevâd / سَوَادْ

  • Siyahlık.

şevk

  • Şiddetli istek.
  • Şiddetli arzu ve istek.

şevk u cezbe

  • Şiddetli arzu ve istek ve kendinden geçme.

şeza'

  • Sinirin yarılması.

şi'r / شعر

  • Şiir. (Arapça)

şi'ra / şi'râ

  • Şi'râ yıldızı, Sirius yıldızı.

şi'ren

  • Şiir tarzında, şiir olarak.

şia / şîa / شيعه

  • Şiiler, Hazreti Ali sevgisini meslek kabul edenler.
  • Şiî. (Arapça)

şialar / şîalar

  • Şîa Mezhebine uyanlar.

şiar-ı raz / şiar-ı râz

  • Sırların şiarı, sırları gizleyen perde, alamet, belirti.
  • Sırların şiârı, sırrı gizleyen perde, işâret. (Farsça)

sidad

  • Şişe tıpası. Yarık kapatacak şey.

şiddet-i alaka / şiddet-i alâka

  • Şiddetli ilgi ve alâka gösterme.

şiddet-i fakr ve istiğna

  • Şiddetli fakirlik ve tokgözlülük; çok fakir olmasına rağmen kimseden bir şey beklememe.

şiddet-i galeyan

  • Şiddetli coşkunluk, coşup taşma.

şiddet-i hararet

  • Şiddetli sıcaklık.

şiddet-i havf

  • Şiddetli korku.

şiddet-i hiddet

  • Şiddetli öfke, kızgınlık.

şiddet-i hücum

  • Şiddetli saldırı.

şiddet-i ihtiyac

  • Şiddetli ihtiyaç.

şiddet-i iltihab

  • Şiddetli bir şekilde tutuşma.

şiddet-i inat

  • Şiddetli, aşırı inat.

şiddet-i istiğrak

  • Şiddetli şekilde Allah aşkıyla kendinden geçme, derine dalma.

şiddet-i kubh

  • Şiddetli çirkinlik.

şiddet-i lüzum

  • Şiddetli gereklilik, ihtiyaç.

şiddet-i nefret

  • Şiddetli nefret.

şiddet-i rağbet

  • Şiddetli arzu, istek.

şiddet-i sevk

  • Şiddetli gönderme, yönlendirme.

şiddet-i şevk

  • Şiddetli bir istek ve arzu.

şiddet-i soğuk

  • Şiddetli soğuk.

şiddet-i takva / şiddet-i takvâ / شِدَّتِ تَقْوَا

  • Şiddetle günahlardan sakınma.

şiddet-i tazyik

  • Şiddetli bir sıkıştırma, baskı.

şiddet-i zulmet

  • Şiddetli karanlık.

sıddikin / sıddîkîn

  • Sıddık olanlar, Allah yolunda sadakatte, doğrulukta en ileri olanlar.
  • Sıddık olanlar, Hazret-i Ebubekir (R.A.) gibi olanlar. Hazret-i Ebubekir (R.A.) gibi olanlar ve Onun izini takib edenler. Allah yolunun sadakatte en ileri olanları.
  • Sıddîkler.

sıddikiyet / sıddîkiyet

  • Sıddîklik, manen pek yüksek bir makam.

sidrenişin / سدره نشين

  • Sidretülmüntehâda oturan melek. (Arapça - Farsça)

şifa' / şifâ' / شفاء

  • Şifa,iyileşme. (Arapça)

şifa-bahş

  • Şifa veren.
  • Şifa veren, iyilik veren, iyileştiren. (Farsça)

şifa-resan

  • Şifa veren, şifa yetiştiren.

şifabahş / şifâbahş / شفابخش

  • Şifâ bahşeden, şifâ veren.
  • Şifa veren.
  • Şifa verme, iyileştirme. (Arapça - Farsça)
  • Şifâbahş olmak: Şifa vermek, iyileştirmek. (Arapça - Farsça)

şifadar / şifâdâr

  • Şifa veren, şifalı.
  • Şifalı.

şifadarane / şifadarâne / şifâdârâne

  • Şifa vererek.
  • Şifalıca.

şifahane / şifâhâne

  • Şifaya vesile olan yer; hastane.

şifahane-i ecza

  • Şifâ verici ilâçlar deposu.

şifakar / şifakâr / şifâkâr / شفاكار

  • Şifalı. Şifaya sebeb olan. (Farsça)
  • Şifalı.
  • Şifa veren, iyileştiren. (Arapça - Farsça)

şifaresan / şifâresan / şifâresân / شفارسان

  • Şifaya erişen, hastalığı iyileşen. (Farsça)
  • Şifa veren.
  • Şifa veren.
  • Şifa veren, iyileştiren. (Arapça - Farsça)

şifasaz

  • Şifa veren, iyi eden. (Farsça)

sıfat / sıfât / صفات / صِفَاتْ

  • Sıfatlar, özellikler.
  • Sıfatlar.
  • Sıfatlar.

sıfat terkibi

  • Sıfat tamlaması. Meselâ: "Kâmil insan" kelimeleri bir sıfat terkibidir. Burada Türkçe ifâdeye göre "kâmil insan" terkibinden birinci kelime sıfat (belirten), ikinci kelime ise mevsuf (belirtilen) dir. Farsça kâideye göre "insan-ı kâmil" diye söylenir.

sıfat-ı mutlaka / sıfât-ı mutlaka

  • Sınırsız sıfatlar, vasıflar, nitelikler.

sıfati / sıfatî / sıfâtî

  • Sıfatla ilgili.
  • Sıfatlarla ilgili.

şifayab / şifâyab / şifâyâb / شفایاب

  • Şifa bulma, iyileşme. (Farsça)
  • Şifa bulma, iyileşme.
  • Şifa bulma.
  • Şifa bulan. (Arapça - Farsça)
  • Şifâyâb olmak: Şifa bulmak, iyileşmek. (Arapça - Farsça)

sıfr / صفر

  • Sıfır. (Arapça)

şifrevari

  • Şifre gibi, şifre türünden.

sih / سيخ

  • Şiş. (Farsça)

sıhhi / sıhhî

  • Sıhhata, sağlamlığa, doğruluğa dâir ve müteallik.

sihir-amiz / sihir-âmiz

  • Sihir gibi tesir eden, büyüleyici. (Farsça)

sihr / سحر

  • Sihir, büyü. (Arapça)

şii / şiî / şîî / شيعى

  • Şia fırkasından olan.
  • Şîa fırkasına mensub kimse. Eshâb-ı kirâmı kötüleyen, düşmanlık eden.
  • Şiî, şîa mezhebine mensup. (Arapça)

şiiralud / şiirâlud / شعر آلود

  • Şiirli. (Arapça - Farsça)

şiiyyet / şîiyyet / شيعيت

  • Şiîlik. (Arapça)

şikayat / şikâyât / شكایات

  • Şikâyetler.
  • Şikayetler. (Arapça)

şikayet / şikâyet / شكایت

  • Sızlanma, şikayet. (Arapça)

silahdar / silâhdâr / سلاحدار

  • Silahtar. (Arapça - Farsça)

silahhane / silâhhane

  • Silah deposu, cephanelik.

sımad

  • Şişe tıpası.

şimali / şimalî

  • Şimale ait, sola ve kuzeye ait.

simotoğraf

  • Sinema, sinema makinesi.

şimşad / şimşâd / شمشاد

  • Şimşir ağacı. (Farsça)
  • Şimşir. (Farsça)

şimşekvari / şimşekvâri

  • Şimşek gibi.

sinematograf

  • Sinema makinesi.

sinematoğraf

  • Sinema, sinema makinesi.
  • Sinema.

sinematografvari / sinematografvârî

  • Sinema gibi.

sinematoğrafvari

  • Sinema gibi.

sinemavari / sinemavâri / sinemavârî

  • Sinema filmi gibi.
  • Sinema gibi.

sınf / صنف

  • Sınıf. (Arapça)

sınıfi / sınıfî

  • Sınıfla alâkalı, kısıma ait.

sıravari / sıravâri / sıravârî

  • Sıralı halde, sıra gibi. (Farsça)
  • Sıralı.
  • Sıralı gibi.

şirdan / şîrdan / شيردان

  • Şirden. (Farsça)

siret-ün nebi

  • Siyer-i Nebi veya Siret-i Nebi de denir.

şirk-alud / şirk-âlud / şirk-âlûd

  • Şirk karışık, sapıtmış. Şirk bulaşmış. Cenâb-ı Hak'tan gaflet edip başkasından meded bekler surette. (Farsça)
  • Şirk, inkâr bulaşmış.

şirkalud / şirkâlûd

  • Şirk bulaşmış.

sırr

  • Şiddetli ateş veya soğuk.

sirr

  • Sır.

sırri / sırrî

  • Sırra ait.

şişe / şîşe / شيشه

  • Şişe. (Farsça)

şişehane

  • Şişe yapılan yer.

sitem-reside

  • Siteme uğramış, zulme uğramış. Zulüm çekmiş. (Farsça)

siyahfam

  • Siyah renkli. (Farsça)

siyasat / siyâsât

  • Siyasetler, siyasî uygulamalar.

siyaset tabibleri

  • Siyasî hastalıkların hekimleri, doktorları; siyasî meselelere çözüm arayanlar.

siyasetçilik

  • Siyasetle uğraşma, ilgilenme.

siyaseten

  • Siyaset bakımından, siyasî bakımdan.

siyasetkarane / siyasetkârane / siyasetkârâne

  • Siyaset yaparcasına.
  • Siyaset yaparak.

siyasetvari

  • Siyaset gibi.

siyasi / siyasî

  • Siyasetle ilgili.

siyasi cemiyet / siyasî cemiyet

  • Siyasî maksatlarla kurulan örgüt, dernek.

siyasiler / siyasîler

  • Siyasetçiler.

siyasiyun / siyasiyûn / سياسيون

  • Siyasiler, politikacılar.
  • Siyasetçiler, politikacılar. (Arapça)

siyasiyunlar

  • Siyasiler, politikacılar.

siyasiyyun / siyasiyyûn

  • Siyasetçiler.
  • Siyasiler, politikacılar.

siz misiniz şu şanlı ecdadımızla bizi rapt eden rabıtamızın hadd-i evsatı?

  • Siz misiniz şu şanlı dedelerimizle bizim aramızdaki ortak bağ ve ortak nitelik.

su-i hazm

  • Sindirim bozukluğu.

su-i mizac / su-i mizâc

  • Sıhhat bozukluğu, huy fenalığı.

subaşı

  • Şimdiki zabıta ve daha ziyade belediye memurlarının gördükleri işleri gören ve kasabaların idaresi başında bulunan memurun ünvanı idi.

şücne

  • Sıklığından birbirine girmiş ağaçların damarları.

sufuf / sufûf / صفوف

  • Sıralar, saflar. (Arapça)

sügur / ثغور

  • Sınırlar. (Arapça)

şühbe

  • Siyaha galip olan beyazlık.

sühuk

  • Şiddetli rüzgâr. Katı yel.

suhulet-i mutlaka

  • Sınırsız kolaylık.

sühunet / sühûnet / سخونت

  • Sıcaklık, hararet. Hararet derecesi.
  • Sıcaklık, hararet.
  • Sıcaklık. (Arapça)

şuma

  • Siz. (Farsça)

sündüs

  • Sırmadan kabartma deseni. Eski bir çeşit ipekli kumaş. Parlak renkli, çiçekli, işlemeli, nakışlı olarak dokunmuş ipek kumaş. Altun veya gümüş tellerle işlemeli ve nakışlı olarak dokunmuş ipek kumaşlardan biri.

sunuf / sunûf / صنوف

  • Sınıflar. (Arapça)

sür'at ve vüs'at-i mutlaka

  • Sınırsız hız ve genişlik.

sür'at-ı mutlaka

  • Sınırsız hız.

sür'at-i mutlaka

  • Sınırsız hız.

süveyda / süveydâ

  • Siyahlık.
  • Siyahlık.

ta'nif

  • Şiddetli azarlama.

taabbüdi / taabbüdî

  • Sırf emrolunduğu için yapılan şeyler, ibadetler.

taassub

  • Şiddetli taraftarlık.

taavvüz

  • Sığınma.

tabaka-i avam / tabaka-i avâm / طَبَقَۀِ عَوَامْ

  • Sıradan halk tabakası.

tabakalar

  • Sınıflar.

tabakat-ı sıfat / tabakat-ı sıfât

  • Sıfat tabakaları.

tadarug

  • Sıkılmak.

tafdiliyye / tafdîliyye

  • Şîanın kollarından biri. Hazret-i Ali'yi sevdiklerini söyleyip, diğer Eshâb-ı kirâmı kötüleyen bozuk fırka.

tafra

  • Sıçrama, atlama, yukarıdan atıp tutma.

tahassun

  • Sığınma, korunma.

tahassün

  • Sığınma.

tahassun / تَحَصُّنْ

  • Sığınma.

tahassungah / tahassungâh

  • Sığınma yeri, sığınak.

tahassüngah / tahassüngâh

  • Sığınma yeri, sığınak.
  • Sığınak.

tahavvül-ü esnaf

  • Sınıfların, çeşitlerin dönüşümü.

tahdid / tahdîd / تحدید

  • Sınırlama.
  • Sınırlama.
  • Sınırlandırma. (Arapça)
  • Tahdîd edilmek: Sınırlandırılmak. (Arapça)
  • Tahdîd etmek: Sınırlandırmak. (Arapça)

tahdid edilme

  • Sınırlandırılma.

tahdidat / tahdîdât / تحدیدات

  • Sınırlamalar, kısıtlamalar.
  • Sınırlandırmalar, kısıtlamalar. (Arapça)

tahdit

  • Sınırlama.

tahdit edilme

  • Sınırlanma, sınırlandırılma.

tahdit etmek

  • Sınırlamak.

tahdit olunma

  • Sınırlanma.

taht-ı silah / taht-ı silâh / تَحْتِ سِلَاحْ

  • Silâh altı, askerlik görevine alınma.
  • Silâh altı.

tahtessıfır

  • Sıfırın altında.
  • Sıfırın altı, eksi.

takahhül

  • Şikâyet etmek.

takdir-i üstadane / takdîr-i üstadâne

  • Siz Üstadımın övgüsü.

takyid

  • Sınırsız, genel bir mânâ ifade eden bir sözü, nitelik, durum, gaye bakımından belirli şartlara bağlı olarak bir mânâya gelecek şekilde sınırlama.
  • Sınırlama, bağlama.

takyidad / takyidâd

  • Sınırlamalar, bağlamalar.

takyidat

  • Sınırlandırmalar.

tam temizlik

  • Sıhhatli bir kadının âdet zamânından sonra başlayan, on beş gün veya daha fazla devâm eden temizlik.

tamir

  • Sıçrayıcı, sıçrayan.

tanif / tânif

  • Şiddetle kınama.
  • Şiddetle azarlama.

tarik-i siyaset / tarîk-i siyaset

  • Siyaset yolu.

tarz-ı nazm

  • Şiir tarzı.

tasarruh

  • Şiddetle çağırmak.

tasdi / tasdî

  • Sıkma, rahatsız etme.

tasdik-i gaybinin hatemi / tasdik-i gaybînin hâtemi

  • Sikke-i Tasdik-i Gaybî kitabının diğer bir adı.

tasnif / tasnîf / تصنيف

  • Sınıflandırma.
  • Sınıflandırma, ayırma.
  • Sınıflandırma. (Arapça)

tasnif buyurulan

  • Sınıflandırılan.

tasnifat / tasnifât

  • Sınıflandırmalar.

tazaccur

  • Sıkıntı. İç sıkılma.

tazallüm / تظلم

  • Sızlanma, yakınma. (Arapça)
  • Tazallüm etmek: Sızlanmak, yakınmak. (Arapça)

tazyik / tazyîk / تَضْي۪يقْ

  • Sıkıştırma.

tazyik eden

  • Sıkıntı veren, baskı yapan.

teassür

  • Sıkılmak.

tebessür

  • Sivilce çıkma.

tebhih

  • Sıcaklığın az olması.

teblerze / تب لرزه

  • Sıtma nöbeti. (Farsça)

tecavüz / tecâvüz

  • Sınırı aşma, saldırma.

tecelli-i sıfat / tecellî-i sıfât

  • Sıfâtın görünmesi.

tecerrüd / تَجَرُّدْ

  • Sıyrılma, soyutlanma.

tecerrüt etme

  • Sıyrılma, soyutlanma.

tedavür

  • Sıra ile yapmak, bir şeyi karşılıklı yapmak.

tedeccüc

  • Silâhlanmak.

tedenni-i mutlak / tedennî-i mutlak

  • Sınırsız düşüş, alçalma.

tedenni-i mutlaka / tedennî-i mutlaka

  • Sınırsız dinsizlik ve alçalma.

tefahhur / تفخر

  • Şişinme, övünme. (Arapça)

tefavüt-ü şekavet

  • Sıkıntıların, musibetlerin farklılığı.

telebbüb

  • Silâh takınmak.

temessük / تَمَسُّكْ

  • Sıkıca tutunma.

temessük etmek

  • Sıkıca sarılmak.

temeyyü

  • Sıvılaşma.
  • Sıvılaşma, sulanma.

tenaffuh

  • Şişmek. " Uf, tüf, ah ve oh" demek.

tenazuri / tenazurî

  • Simetrik.

tenfiz

  • Sıçratma. Sıçramaya zorlama.

tenkidat-ı siyaset

  • Siyaset eleştirileri, tenkitleri.

tensib-i fazılane / tensib-i fâzılâne

  • Sizin uygun görmeniz, münâsip bulmanız.

terakku'

  • Sıkıntı ve emek ile kazanma.

tereşşuh

  • Sızıntı.
  • Sızıntı.

tereşşüh / ترشح

  • Sızıp gelme, oluşma.
  • Sızıntı. (Arapça)

tereşşuh / تَرَشُّحْ

  • Sızıntı.

tereşşuh eden

  • Sızan.

tereşşuhat / tereşşuhât

  • Sızıntılar, izler.
  • Sızıntılar, belirtiler.

tereşşuhat-ı siyasiye ve dünyeviye / tereşşuhât-ı siyasiye ve dünyeviye

  • Siyasî ve dünyevî menfaat olduğunu gösteren belirtiler.

terettüb

  • Sıralanma, gerekme.

terettüb eden

  • Sıralayan, gerektiren.

terk-i silah / terk-i silâh

  • Silah bırakma, teslim olma.

terkib-i vasfi / terkîb-i vasfî

  • Sıfat tamlaması.

termik

  • Sıcaklıkla alâkalı. Hararetle ilgili. (Fransızca)

tertib / tertîb

  • Sıralama, düzenleme.
  • Sırayı gözetmek.

tertibat / tertîbat / تَرْت۪يبَاتْ

  • Sıralamalar.

tescil

  • Sicile geçirme.

teşdid / teşdîd / تشدید

  • Şiddetlendirme.
  • Şiddetlendirme.
  • Şiddetlendirme, sağlamlaştırma, kuvvet verme, güç verme.
  • Şiddetlendirme, arttırma, çoğaltma. (Arapça)
  • Teşdîd etmek: Şiddetlendirmek. (Arapça)

teşdid etmek

  • Şiddetlendirmek.

teşdit

  • Şiddetlendirme, artırma.

teşeddüd / تَشَدُّدْ

  • Şiddetlenme.
  • Şiddetlenme.

teşeddüt

  • Şiddetlenme.
  • Şiddetlenme.

teşeffi

  • Şifa bulma, (öç alarak) rahatlama.

teşekki / teşekkî

  • Şikayet etme.
  • Şikâyet.

teşekki eden / teşekkî eden

  • Şikâyet eden.

teşekkiyat

  • Şikâyetler.
  • Şikayet etmeler.

teşeyyu / teşeyyû

  • Şiîleşen.

teşeyyu' / تشيع

  • Şiîlik. (Arapça)

tesfi'

  • Sıcağın, insanın yüzünü yakması.

teşfiye / تشفيه

  • Şifa verme. (Arapça)

teşhir-i silah / teşhir-i silâh

  • Silâh çekme.

teslih

  • Silâhlandırma. Silâh ile donatma.
  • Silahlandırma.

teslih etme

  • Silahlandırma.

teslim-i silah / teslim-i silâh

  • Silâh teslim etme, teslim olma.

tevafuk-u mutlak

  • Sınırsız uyum, uygunluk.

tevbihat-ı şedide

  • Şiddetli tekdir ve azarlamalar.

tevekkuh

  • Şiddetli ve haşin olmak.

tevettür-ü a'sab

  • Sinirlerin gerilmesi, sinirlenme.

tevhid-i ami / tevhid-i âmi

  • Sıradan bir insanın Allah'ın birliğine inanması.

tevle

  • Sihir, efsun.

tezahüm / tezâhüm

  • Sıkışma, yığılma.

tezayuk

  • Sıkışma.

tiğ-i şifa / tîğ-i şifa

  • Şifa kılıcı.

tılsım

  • Sır, gizli gerçek.

tılsımlı

  • Sırlı, gizemli.

tınab / طناب

  • Sicim, çadır ipi. (Arapça)

tiryak-ı şafi / tiryak-ı şâfi

  • Şifalı, şifa verici güçlü ilâç.

tiryaki / tiryakî

  • Şifalı, faydalı, tedavi eden.

tufa

  • Sihir, efsun.

tufan / tûfân

  • Şiddetli yağmur, büyük su baskını.

tufan-ı şedid

  • Şiddetli fırtına.

tüfeng-hane / tüfeng-hâne

  • Silâh deposu. (Farsça)

tumrus

  • Sıcak külde pişmiş ekmek.

tur-i sina / tûr-i sinâ

  • Sinâ Dağı; Cenab-ı Hakkın Hz. Mûsâ'ya göründüğü ve Tevrat'ı indirdiği dağ.

übab

  • Şiddetli ve taşkın sel suyu.

uhz

  • Sihir, efsun.

ulum-u siyasiye

  • Siyasî ilimler.

ümid-i mutlak

  • Sınırsız ümid bağlama.

üncur

  • Şişe kılıfı.

unfen

  • Şiddetle, sertlikle. Zor kullanarak.

ünsa-üns

  • Sıkıfıkı konuşma.

ünvan-ı sıfat

  • Sıfat ünvanı, sıfat isim.

urva

  • Sıtma. Sıtmaya tutulma.

üsr

  • Sidik tutulması, sidik zoru.

usret

  • Sığınacak ve kurtulacak yer.

üssü'l-esas-ı siyaset

  • Siyasetin gerçek temeli.

üstüvane / üstüvâne / استوانه

  • Silindir. (Arapça)

ütam

  • Sidik tutulması. İdrar tutukluğu.

uva

  • Şiddetli ses. Avaz, sayha.

uzriyy

  • Şiddetli muhabbet. Şiddetli sevgi.

va'k

  • Sıtma ve harareti.

va'l

  • Sığınacak yer.

vahdet-i mutlaka

  • Sınırsız birlik; Allah'ın mutlak anlamda bir ve tek oluşu.

vahl

  • Sıvı çamur. Balçık. Tîn-i rakik.

vakz

  • Sıklet, ağırlık.

varak-pare-i fazılane / varak-pâre-i fâzılâne

  • Sizin çok değerli yaprak parçanız, kağıt parçanız.

vasf

  • Sıfat. Bir kimsenin veya şeyin taşıdığı hâl. Bir kimsenin veya şeyin durumunu anlatarak tarif etmek.

vasıf / وَصِفْ

  • Sıfat, nitelik.
  • Sıfat.

vaziyet-i siyasiye

  • Siyasî durum.

vebal / vebâl

  • Şiddet, ağırlık, günah.

veca'

  • Sızı, ağrı, acı. Ağrıyıp acımak.

vegre

  • Sıcaklığın çok olması.

vehs

  • Sır ile söyleşmek. Dedikodu yapmak.

vekad

  • Sığır bağladıkları ip.

venim

  • Sinek tersi.

verentel

  • Şiddet, mihnet.

veseb

  • Sıçrama, atlama.

vesile-i iltica

  • Sığınma vesilesi, sebebi.

vesvese-i siyasiye

  • Siyasî şüphe ve kuruntular.

vird

  • Sık sık ve devamlı okunan dua.

vücub / vücûb

  • Sınırsız gereklilik.

vürka

  • Siyahı galip olan bozluk.

vüs'at-i mutlaka

  • Sınırsız genişlik.

ya kerim / yâ kerîm

  • Sınırsız ikram, lütuf, ihsan ve cömertlik sahibi Allah.

yale

  • Sığır boynuzu. (Farsça)

yera'

  • Sığır buzağısı.

yerku'

  • Şiddetli açlık.

za'zaa

  • Şiddetle hareket ettirmek, sarsmak.

zaaf-ı asab / zaaf-ı âsâb

  • Sinirlerin zayıflığı, hastalığı.

zaar

  • Şiddetli korku.

zab'

  • Sırtlan.

zahmet

  • Sıkıntı, eziyet, zorluk.
  • Sıkıntı, zor, güç.

zahr

  • Sırt, dış yüz.

zalumiyet / zalûmiyet

  • Şiddetli zalimlik.

zaman-ı hal / زَمَانِ حَالْ / zaman-ı hâl

  • Şimdiki zaman.
  • Şimdiki zaman.

zaman-ı hazır / zaman-ı hâzır / زَمَانِ حَاضِرْ

  • Şimdiki zaman.
  • Şimdiki zaman.

zaman-ı hazıra / zaman-ı hâzıra

  • Şimdiki zaman.

zarurat / zarûrât / ضرورات

  • Sıkıntılar, mecburiyetler. (Arapça)

zat-ı aliye-i fazılane / zât-ı âliye-i fâzılâne

  • Sizin pek yüksek zâtınız.

zat-ı cemil-i zülcelal / zât-ı cemîl-i zülcelâl

  • Sınırsız yücelik ve haşmetiyle beraber, sonsuz güzellik sahibi olan Zât, Allah.

zat-ı kerim / zât-ı kerîm

  • Sınırsız cömertlik ve ikram sahibi Zât, Allah.

zeccac

  • Şişeci. Camcı. Sırça işleri yapan.

zecirkarane / zecirkârâne

  • Şiddetle sakındırarak, engelleyerek.

zeka-yı siyasi / zekâ-yı siyasî

  • Siyasî zekâ.

zekun

  • Sivri ve sarkık enekli.

zenc

  • Siyah, kara.

zenci / zencî / زنجى

  • Siyah ırktan olan. Siyâhi.
  • Siyah ırktan olan.
  • Siyahî, zenci. (Arapça)

zer-baf / zer-bâf

  • Sırma dokuyan.
  • Sırma dokuyan.

zerbaf / zerbâf / زرباف

  • Sırmacı. (Farsça)

zerduz / zerdûz / زردوز

  • Sırmacı. (Farsça)

zerzere

  • Sığırcık kuşunun ötmesi.

zevh

  • Şiddetle yürümek.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR