LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te sürü ifadesini içeren 424 kelime bulundu...

a'raf / a'râf

  • Cennet ile Cehennem arasında yer alan ve birinin te'sirinin diğerine geçmesine mâni olan sûrun (engelin) yüksek kısımları.

abkari / abkarî

  • Mutlaka kusuru olmayan. Kâmil.
  • Bir kavmin seyyid ve şerifi, efendisi. Beşer san'atı olmayan.
  • Çok güzellik.
  • Bir nevi döşek.

acasa

  • Deve sürüsü.

aff-ı kusur

  • Kusurun affedilmesi.

ahar

  • Hattatların kullandıkları kâğıda sürülen nişastalı yumurta. (Farsça)
  • Kahvaltı. (Farsça)
  • Bir nevi çelik. (Farsça)

ahyal

  • (Tekili: Hayl) : Atlar, at sürüleri. Atlı kıtalar.

akret

  • Deve sürüsü. (50 ile 100 arası)
  • Dil dibi.

alüvyon

  • Nehirlerin sürükleyerek taşıdığı toprak.

ameysel

  • Arslan.
  • Şişman, büyük deve.
  • Kaftanını yere sürüyerek gezen tembel kimse.
  • Uzun kuyruklu geyik.
  • Enli nesne.
  • Kerim, şerif nesne.

anak

  • En zarif, en yakışıklı, en güzel.
  • Çok ferah, çok sürurlu.

ane / âne

  • Bir aşiretin bütünlüğü veya işleri veya şerefi.
  • Dişi ve yabani eşek.
  • Yabani eşek sürüsü.
  • Cedi (keçi) burcundan bir kısım yıldızlar.
  • Kasık kılı.
  • Apış arası, kasık.

anet

  • (Çoğulu:Anât) Fâsık.
  • Diz kılı.
  • Yaban eşeği sürüsü.
  • Fırat ırmağı kenarında bir köyün adı.

arc

  • Mekke ile Medine arasında bir mevzi.
  • Deve sürücüsü.

arcele

  • Sürü, hayvan topluluğu.
  • Yayalar cemaati.
  • At sürüsü.

atr

  • İyi kokulu şeyler sürünmek.

ayheka

  • Neşat, sevinç, neşe, sürur.
  • Bir kuş adı.

ayn-ür rıza / ayn-ür rızâ

  • Rıza gözü. Kusuru görmeden bakan muhabbet gözü.

baire

  • Sürülmemiş, ekilmemiş, sert toprak.

bakır

  • Çobanları ile beraber olan sığır sürüsü.
  • Geniş.
  • Aslan.
  • Göz damarı.
  • Hz. Hüseyn'in (R.A.) torunu İmâm-ı Bâkır'ın bir lâkabı.

bakir / bakîr / bâkir / باكر

  • Yensiz gömlek.
  • Sığır sürüsü.
  • Karnı yavrusundan dolayı yarılan deve.
  • Tâze. El sürülmemiş. Bozulmamış.
  • Erken.
  • El sürülmemiş. (Arapça)

bakire / bâkire

  • Kız. Kızlığı izale edilmemiş.
  • El sürülmemiş.

bakure / bakûre

  • Sığır sürüsü.
  • Budala. Fayda ile zararı birbirinden ayırt edemeyen.

bayir

  • Sürülmemiş, açılmamış, sert, ham toprak.

berdevam

  • Devam üzere. Devamlı sürüp giden. (Farsça)
  • Devam eden, sürüp giden.

berid

  • Postacı. Haberci. Elçi.
  • Sürücü.
  • Dört fersah mesâfe.

berş

  • Afyon şurubu, keten yaprağı ile yapılan bir nevi sarhoş edici mâcun. (Farsça)
  • Arzu, gönül isteği. (Farsça)

bersak

  • Sevinmek, sürur ve ferah.

bevr

  • Helâk olma. Yok olma.
  • Sınama, deneme.
  • Alış-veriş sıkıntısı.
  • Sürülmemiş yer.

bikr / بكر

  • (Bikir) Bozulmamış. Temiz.
  • Bekâr. El sürülmemiş.
  • Her şeyin evveli.
  • Eşi benzeri görülmemiş, misli sebkat etmemiş her amel ve vaziyet.
  • El sürülmemiş. (Arapça)
  • Yepyeni, orijinal. (Arapça)

bıtna

  • Malın, paranın ve servetin ziyadeliğinden doğan sürur, sevinç.
  • Mide dolgunluğu.

bugra

  • Turna kuşu veya turna kuşu sürüsünün önünde uçan turna horozu. (Farsça)

bühtan / bühtân

  • İftirâ. Bir kimseye onda olmayan bir kusuru isnat etme.

bum

  • Yer, toprak, zemin, memleket, yurt. (Farsça)
  • Huy, haslet, tabiat. (Farsça)
  • Sürülmemiş tarla, arazi. (Farsça)

caka

  • (Argo) Gösteriş, çalım. Caka, mal mülk, giyim, kuşam, yahut hareket davranış yoluyla olabilir. İslâm'da gösterişin her şekli haram ve günahtır. Bugün bazı kimseler ve aileler gösteriş belâsı yüzünden maddî sıkıntılara düşmekte, israfa sürüklenmektedir. İşledikleri günahın cezasını bu dünyada da çeki

camil

  • Çobanla olan deve sürüsü.

car / câr

  • Çeken, sürükleyen.
  • Komşu.
  • Medet eden, yardımcı.
  • Müşteri.

carr

  • Çeken, çekici. Sürükleyici.
  • Harf-ı cer.

cebin-say / cebin-sây

  • Alın sürücü, alın süren. (Farsça)

celeb

  • Kesilecek hayvanları ve bilhassa koyun sürüsünü celbederek kasaplara satan tacir.
  • Tar: İstanbul sarayında ilk işe başlamış olan acemi.

cemmal

  • Deveci, deve süren, deve sürücüsü.

cezaü'ş-şart

  • Şart cümlesinin karşılığı ve cevabı olarak gelen kısım, meselâ, "gelirsen görüşürüz" cümlesinde "görüşürüz" cezaü'ş-şarttır.

cezia

  • (Çoğulu: Cezâyi) Koyun sürüsü.

cizfe

  • Küçük sürü.

cizme

  • Deve sürüsü.
  • Koyun sürüsü.

cüşre

  • Öksürük.
  • Göğüs sertliği.

da'ke

  • Deve sürüsü.

daiye / dâiye

  • İnsanı bir şeye candan bağlamağa sürükleyen iç duygusu.
  • Mücib ve sebep.
  • Bâis olan husus, vakit ve zamanın bir hâleti.
  • Arzu, hırs.
  • Dava.
  • Bahane.

dava olunan / dâvâ olunan

  • İddia edilen; öne sürülen.

dem'

  • Göz yaşı. Sürurdan veya keder sebebiyle ağlama neticesi gelen göz yaşı.

derk-i kusur

  • Kusurunu anlama.

dermeyan edilen

  • İleri sürülen, anlatılan, söylenen.

devalüasyon

  • Paranın değerinin düşürülmesi. (Fransızca)

devam

  • Sürüp gitme.

dihan

  • Kırmızı deri, sahtiyan.
  • (Tekili: Dühn) Vücuda sürünülecek yağlar.

dimam

  • Çocukların yüzlerine sürülen ilâç.
  • Sevap.

doğma

  • yun. Fikir, rey.
  • Fls: Kat'i olarak ileri sürülen fikir.

düka'

  • Deve öksürüğü.

ebabil / ebâbil

  • Dağ kırlangıcı. Kuş sürüsü. Sürüler, bölükler.
  • Dağ kırlangıcı; kuş sürüsü; Kâbe'yi yıkmaya gelen Habeş kumandanı Ebrehe'nin ordusuna gökten taş yağdıran kuşlar.

edhan

  • (Tekili: Dühn) Sürülecek güzel kokulu yağlar.

efgen

  • (Figen) Düşüren, yere atan, yıkan, yere atıcı, düşürücü, yıkıcı. (Farsça)

efgende

  • Yere atılmış, düşürülmüş. Yıkılmış, yıkık. Bozulmuş, tahrib edilmiş. (Farsça)
  • Biçare, zavallı, düşkün. (Farsça)

ehbar

  • (Tekili: Habr) Âlimler. Yahudi âlimleri.
  • Sürurlu anlar.

ekati

  • (Tekili: Kati) Sürüler, koyun sürüleri.

emzah

  • Yürürken uylukları birbirine sürüyüş.

enak

  • Ferahlı, sürurlu, neş'eli, sevinçli.

enuşa

  • Mecusi mezhebi. (Farsça)
  • Sevinç, sürur, neş'e. (Farsça)
  • Adalet, âdillik, doğruluk, hakdan ayrılmamaklık. (Farsça)

eren

  • Sevinmek, sürur.

eriş

  • Sakatlanan bir uzuv için yaralayandan alınan şer'i diyet.
  • Satıldıktan sonra kusuru ve noksanları belli olan malın, kıymetinden bunun için indirilen miktar.

estağfirullah

  • Cenâb-ı Hak'tan kusurumun örtülmesini dilerim. Allah (C.C.) kusurumu efvetsin (mealinde, kusurunu anlayan bir müslümanın duâsı. Hürmet veya ikramlara karşı tevâzu maksadı ile de söylenmektedir.)
  • Allah kusurumu affetsin.

evvah

  • Kusurunu bilerek, ah, vâh ederek yalvarmak.
  • Çok âh edip duâ eden.
  • Merhametli. Sağlam imanlı. Yakin ilim sahibi. Dinde çok âlim olan. Hz. İbrahim Aleyhisselâmın bir vasfı.

ezhar-ı müzeyyene-i ravza-i safaiye

  • İçinde safâ sürülecek olan bahçeyi süsleyen çiçekler.

fasid kan / fâsid kan

  • Üç günden yâni yetmiş iki saatten -beş dakika bile az olsa- gelen kan, yeni başlayan (baliğa, ergen) olan için on günden çok sürüp, onuncu günden sonra gelen kan, yeni olmayanlarda (kadınlarda) âdetten çok olup on günü de aştığında âdetten sonraki gü nlerde gelen kan, hâmile ve âyise (ihtiyar) kadın

fassal

  • Dedikoducu. Herkesin kusurunu sayıp döken.
  • İnsanları medh ü sena eden kimse.

feddan

  • (Çoğulu: Fedâdin) Bir çift öküz.
  • Bir günde bir çift öküzle sürülebilen arazi.
  • Daha çok mısırda yer ölçülerinde kullanılan bir kelime.

fenn-i münazara

  • İleri sürülen delilleri ve fikirleri tetkik ederek fikirlerin münasebet ve adem-i münasebetini göstererek cevap vermek san'atı.

ferhat

  • Rahatlık. Sevinç. Meserret. Sürur.

ferika / ferîka

  • Koyun sürüsü.
  • Böy dedikleri ot.

feşak

  • Sürur, neşe, sevinç, neşat.

feth

  • Açma, başlama.
  • Zaptetme. Ele geçirme. Zafer. Nusret.
  • Faydalı şeyleri elde etmek için yolları açmak. Muğlak şeyleri açmak. Bu iki suretle olur. Biri, basâr ile idrâk olunur. Gam ve kederi gidermek gibi. İkinci de: İki nevi olup birincisi; dünya işlerinde olur. Sürur vermekle g

figen

  • Yıkıcı, düşürücü, atıcı. (Farsça)

firk

  • Koyun sürüsü.
  • Parça.

fizr

  • Koyun sürüsü.
  • Yaşlı, ihtiyar kimse.

fügen

  • Yıkıcı, atıcı, düşürücü. (Farsça)

gele / گله

  • Sığır, koyun ve keçi sürüsü. (Farsça)
  • Sürü. (Farsça)
  • Sürü. (Farsça)

gubare

  • Sığır ağılı, mandıra. (Farsça)
  • Sığır sürüsü. (Farsça)

günaşırı

  • İki günde bir. Bir gün olup ertesi gün olmayarak ve böylece sürüp giderek. (Türkçe)

gurre

  • Düşürülen bir cenine (ana rahmindeki çocuğa) karşılık verilmesi gereken mâlî tazmînât.

guşane

  • Düşürülmüş hurma.
  • Hurma ağacı altına düşüp toplanan hurma.

habi

  • Sürünüp emekleyen ufak çocuk.

habr

  • (Çoğulu: Ehbâr) Alim ve sâlih kimse. Bilgili. Ehl-i ilim.
  • Ferahlık.
  • Nimet, vüs'at.
  • Refah, sürur.
  • Tıb: Dişlerin beyazına ârız olan sarılık.

halidat

  • (Tekili: Hâlide) Sürüp gidenler, devam edenler.

halis / hâlis

  • Hilesiz. Katıksız. Saf. Duru. Saffetli.
  • Pek beyaz.
  • Evvelce karışık iken kusuru zâil olan.
  • Her ameli, yalnız Allah rızası için işleyen. (Müennesi: Hâlise'dir)

haraset

  • Çift sürme.
  • Sürülen yer. Tarla.
  • Ekincilik, çiftçilik.

harce

  • (Çoğulu: Hurc-Haracât) Deve sürüsü.
  • Sık bitmiş ağaç.

hargele

  • Eşek sürüsü. (Farsça)
  • Terbiyesiz, görgüsüz ve azılı kimseler. (Farsça)

hartuc

  • Topa merminin ardından sürülen barut kesesi. (Farsça)

hasi / hasî

  • (Has'. den) Herkes tarafından kovulan. Sürülüp tardedilen.

hata-yı ekseriyet

  • Çoğunluğun hata ve kusuru.

havm

  • Deve sürüsü.
  • Devretmek.

hayl / خيل

  • At. At sürüsü.
  • Atlı sürüsü.
  • Zümre, güruh.
  • Düşünmek, hıfzetmek.
  • Yılkı, at sürüsü. (Arapça)
  • Zümre. (Arapça)

hayl-i adüv

  • Düşman sürüsü, düşman güruhu.

hayle

  • Keçi sürüsü.

hazm-ı nefs

  • Tahammül etmek. Nefsini kırmak. Meydana gelen kendi ile alâkalı gördüğü bir kusuru kendi üzerine almak. Sabreylemek. Sindirmek. (Farsça)

hazul

  • Kimsesiz. Yardımsız olarak her şeyden mahrum sürünmek.

hazz

  • Sevinç duyma. Hoşlanma. Zevklenme. Saadet. Tali'. Nasib. Nimet ve süruru mucib şey.

hebs

  • Şâdlık, sürür, neşe, neşat.
  • Döşemek.

hedy

  • Cenab-ı Hakk'ın rızası için veya ihramda iken yapılması yasak olan herhangi bir fiili işlemekten dolayı kusurunu affettirmek ricasiyle, keffaret olarak Harem-i Şerif'e götürülen veya kendisi veya parası gönderilen kurban.

hendese-i mülkiye mektebi

  • Osmanlı İmparatorluğu devrinde mühendis yetiştirmek gayesiyle açılan mekteb. XIX. yy. sonlarına kadar memlekette belediye ve mimarî işlerde vazife alacak mühendis bulunmuyordu. Nafia Nezareti bu ihtiyacı nazar-ı itibara alarak bir mühendis mektebi kurulmasının lüzumlu olduğunu ileri sürünce, padişah

hergele / خرگله

  • Binilmek ve yük taşımak için alıştırılmamış at, kısrak, beygir veya merkep sürüsü.
  • Böyle bir sürüye dahil olan hayvan.
  • Mc: Terbiye ve görgüden büsbütün mahrum adam.
  • Bir işe yaramaz işçi kalabalığı.
  • Sürünün başında giden kılavuz eşek. (Farsça)
  • Eşek sürüsü. (Farsça)
  • Haylaz, yaramaz adam. (Farsça)

hevr

  • Birisini itham etmek, töhmet. Zan. Takdir ve tahmin etmek.
  • Binayı yıkmak, yıkılmak.
  • Sulu, ağaçlı yer.
  • Koyun sürüsü.

hezza

  • İnsan topluluğu, hayvan sürüsü.

hibab

  • Neşat, sevinç, sürur.

hibr

  • (Çoğulu: Ahbâr - Hubur) Yahudi âlimi.
  • Salih âlim.
  • Sürur.
  • Ni'met.
  • Mürekkeb.
  • Eser, nişâne.

hit / hît

  • Devekuşu sürüsü.

hıyar-ı ayb

  • Bir şeyde mevcud olan bir kusurun akitten sonra meydana çıkmasından dolayı âkitlerden biri için sabit olan muhayyerliktir.

hizze

  • Sürur, sevinç, neşe, neşat.

hubur

  • Sevinç, sürur, gönül ferahlığı. Şadüman olmak.
  • Âlimler.

hüka' / hükâ'

  • Öksürük.

hurremi / hurremî

  • Mesruriyet, sevinç, sürurlu ve sevinçli olma. (Farsça)

i'tiraf-ı kusur

  • Kusurunu söyleme, itiraf etme.

i'tizar

  • Kusurunu bilerek özür dilemek. Kusurunu beyan edip ve anlayıp af dilemek. (Takdire şayan güzel bir haslettir.)

i'zab

  • Suyu temizleme.
  • Vazgeçme.
  • Azaba düşürme veya düşürülme.

ibhac

  • Sevindirme, sürur ve sevinç verme.

ibl

  • (İbil) Dişi deve.
  • Deve sürüsü.

iblan

  • İki sürü deve.

icl

  • (Çoğulu: İcâl) Boyun ağrısı.
  • Sığır sürüsü.

iddia

  • Bir şeyin müsbet veya menfiliğini ısrarla söylemek. İleri sürülen fikir. Dâva etmek. Israr etmek. İnat etmek. Haklı veya haksız bir dâvaya kalkışmak.

iddihan

  • (Dühn. den) Güzel kokular sürünme.

ifsad / ifsâd / افساد

  • Bozma. (Arapça)
  • Bozgunculuk yapma. (Arapça)
  • İfsâd etmek: Bozmak, fesada sürüklemek. (Arapça)

ifzah

  • (Fazih. den) Kusuru, kötülüğü, ayıbı açığa vurma.

igta'

  • Ağacın dalları uzayarak yerlere sürünme.
  • (Asma) yeşerme.

igtibat

  • Refahlı, sürurlu ve zengin olmayı temenni etmek.

ihaşe

  • Avı, tuzağa düşürebilmek için sürüp götürme.

ihta'

  • Yanılma veya yanıltma.
  • Hatâya düşürme veya düşürülme.

ikaniyye / ikâniyye

  • Yakînî bilgiye tabi olanlar. Din ve bilginlerce ileri sürülen şeyleri delil aramaksızın doğru sayan anlayış.

iksir / iksîr / اكثير

  • Olağanüstü etkileri olan şurup. (Arapça)

ilahiyat

  • Hikmet ilminin dinden ve sadece Cenab-ı Hak'tan bahseden kısmı. Filozoflarca fikir olarak ileri sürülen dine dâir nazariyeler, düşünceler.

ilm-i nafi' / ilm-i nâfi'

  • İnsana aczini, kusurunu, Rabbinin büyüklüğünü bildiren, kalbde Allah korkusunu ve mahluklara karşı tevâzû, alçak gönüllülüğü artıran, kul haklarına ehemmiyet vermeyi temin eden sonsuz seâdeti (mutluluğu) ve Allahü teâlânın rızâsını kazanmaya vesîle olan ilim.

imaret / imâret

  • Bayındırlık; bir yerin ömür sürülür, yaşanır hâle getirimesi.

imaret-i arz

  • Yeryüzünün imar edilmesi, ömür sürülür, yaşanır hâle getirilmesi.

incilab

  • Celbedilme. Çekilme. Sürülüp götürülme.

incirar

  • Bir sonuca sürüklenme, sonuçlanma.

inşat

  • Ferahlandırma. Neş'elendirme. Sürurlandırma.

intihaz

  • Ayaklanmak. Depreniş. Kalkmak.
  • Yola veya sefere çıkmak. Şüru eylemek.

intikad

  • İyi bilineni kötülemek.
  • Seçip ayırdetmek.
  • Kalp parayı gerçeğinden ayırmak.
  • Tenkid.
  • Fenni veya edebi eserlerin tarafsız bir nazarla incelenmesi sonunda fikir ileri sürülmesi.

irsal

  • (Resul. den) Göndermek, gönderilmek, yollamak.
  • Havale kılma.
  • Salıvermek. Kendi haline koymak.
  • Sürü sahibi olmak.
  • Elçi gönderme.

ıskat

  • Düşürmek. Düşürülmek. Aşağı atmak. Hükümsüz bırakmak.
  • Silmek.
  • Ölünün azaptan kurtulması ümidi ile ölen kimse nâmına dağıtılan sadaka.

istiare-i musarraha

  • (Açık istiare) Teşbihin iki temel unsurundan yalnız kendisine benzetilen ile yapılan istiare.Meselâ: Büyük âlimlere; ayaklı kütüphane veya yaşlı kimselere hayatının son baharında denilmesi gibi.

istibka-yi teveccühleri

  • Teveccühlerinizin sürüp gitmesi ve devamı... (Eskiden mektubların sonlarında kullanılırdı.)

istimrar

  • Devam. Sürüp gitmek.
  • Kavi ve dâim olmak.

istimrari / istimrarî

  • İstimrara ait ve müteallik. Devamlılık, sürüp gidiş.

istitba'

  • Tâbi olmayı istemek. Peşinden sürüklemek.

istitrab

  • Sevinmeyi, süruru istemek.

istitrabi / istitrabî

  • Sürur ve sevinmeyi istemeğe dâir.

itizar / itizâr

  • Kusurunu bilerek özür beyan etme, kusurunu beyan edip af dileme.

ıtla'

  • Kokulu şeyler sürünmek.
  • Hevâiyata heves etme.

ıttıla

  • Kokulu şeyler sürünme.

ka'sele

  • Yürürken bir ayağını yere sürüyüp tozutmak.

kabz u bast

  • Ruhen sıkıntı. Daralma ve genişleme. Sıkıntı ve ferahlık.
  • Birini diğeri üzerine tercih etme.
  • Münkabız bir adama ferahlık ve sürurluluk vermek, sevindirmek.
  • Beyan ve ifâde etmek.
  • Uzun uzun ve etraflıca anlatmak.

kaıf

  • Yeri kazıp götüren, toprağı sürükleyen yağmur.

kamçı-yı teşvik

  • Teşvik kamçısı, unsuru.

kare

  • Anasından gözsüz doğan. Kör olarak dünyaya gelen.
  • Koyun sürüsü.

kasid

  • Kesat olan, sürümü olmayan.

katar

  • Birbiri arkasına dizilmiş hayvan sürüsü.
  • Bir lokomotifin sürüklediği vagonların tamamı. Tren.

kati'

  • (Çoğulu: Ekâti-Aktâ-Kutân) Kamçı.
  • Deve ve koyun sürüleri.

katv

  • Sürur ve neşeyle ağır ağır yürümek.
  • Adımını biribirine yakın atmak.

kavd

  • Boy uzunluğu.
  • At sürüsü.

kavt

  • (Çoğulu: Akvât) Koyun sürüsü.

kehribar

  • Birşeye hızlı bir şekilde sürüldüğü zaman hafif şeyleri kendine çeken değerli bir taş.

kehrüba

  • Saman kapan. (Farsça)
  • Bir yere hızlıca sürüldüğü zaman, hafif şeyleri kendine çeken bergâmi taş. (Türkçede tahrif edilerek "Kehribâr" denilir.) (Farsça)

keleb

  • (Çoğulu: Kelâlib) İt sürüsü.
  • İncitip eza etmek.

kerb

  • (Çoğulu: Kurub-Küreb) Yeri sürüp aktarmak.
  • Dar etmek.
  • Yakın olmak.
  • Gam, tasa, keder, endişe.

kervan

  • Birbirini takib ederek giden insan veya hayvan sürüsü. Kafile ve hey'etle giden yolcular takımı. (Farsça)

kesad / kesâd / كساد

  • Kıtlık, yokluk.
  • Sürümsüzlük, alış-veriş durgunluğu.
  • Sürümsüz, kesat. (Arapça)

keşan ber keşan

  • Çeke çeke, zorla sürükleye sürükleye götürerek.

keşan keşan

  • Sürükleye sürükleye, zorla çekerek götürerek. (Farsça)

kesid

  • Sürümsüz, geçmez, aranmaz. Bayağı, aşağı.

keyf

  • Afiyet, sağlık, sıhhat.
  • Memnunluk, hoşlanma.
  • Neş'e, sevinç, sürur.
  • Mizaç, tabiat.
  • İstek, taleb, arzu, heves.
  • Gönül açıklığı.

kirab

  • (Tekili: Kerübe) Yeri sürüp aktarmak.
  • Yeri süpürmek.
  • Suyun aktığı yerler.

kirabe

  • Yeri sürüp aktarmak.

kübbe

  • (Çoğulu: Kübb) At sürüsü.
  • İplik yumağı.

kübkübe

  • İnsan topluluğu.
  • At sürüsü.

kuhab

  • At ve deve öksürüğü.

kül'a

  • Devenin arkasında olur bir hastalık.
  • Koyun sürüsü.

kürde

  • (Çoğulu: Kürüd) Sürülmüş tarla.

kürdevs

  • (Çoğulu: Kerâdis) Kemik başı.
  • At sürüsü.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kuyud-u ihtiraziye / kuyûd-u ihtiraziye

  • Bazı hakların kullanılabilmesi için öne sürülen şartlar ve çekinceler; tedbir ve çekince kayıtları.

ma'yub

  • Ayıplanmış. Ayıplanan. Bir kusuru ve eksiği olan.

maatir / maatîr

  • (Tekili: Mı'târ) Devamlı güzel koku sürünenler.

madde-i tenkit

  • Tenkit unsuru, eleştiri noktası.

mağlata ve safsataya düşürme

  • Yanlış ve saçmalığa sürükleme.

mahbun

  • Kıtlık için saklanan şey.
  • Edb: İkinci harfi düşürülmüş vezin.

mahkür

  • Aşağılanan, küçük düşürülen.

mahviyyet

  • Alçak gönüllülük. Tevâzu. Kendi kusurunu bilip kendine haddinden fazla kıymet vermemek. Tevâzu içinde olmak.

mahzuf

  • Silinmiş.
  • Yerinden düşürülmüş. Kaldırılmış. Hazfolunmuş.
  • Edb: Noktasız harflerle yazılmış olan.

maiz

  • Keçi.
  • Az miktar keçi. Ufak keçi sürüsü.

maktur

  • Katranlı. Katran sürülmüş.

mal

  • "Süren, sürülen, sarılan, takılan" anlamlarıyla terkibler yapılmada kullanılır. (Meselâ: Pâymal: Ayak altında çiğnenen) (Farsça)

malaz

  • Sürülmüş toprak.
  • Sular altında kalmış tarla.

malide

  • Sürülmüş, sürmüş. (Farsça)

maliş

  • Sürme, sürüştürme. (Farsça)

malişgah / malişgâh

  • Yüz sürülecek yer. (Farsça)

manzure

  • Belâ, musibet, felâket, âfet.
  • Noksan ve kusuru olan, ayıplanacak kadın.

masir / masîr

  • (Çoğulu: Masâyi) (Sayruret. den) Sürüp giden.
  • Karargâh.
  • Suyun aktığı yer.
  • Rücu etmek, dönüp gitmek.
  • Dönüp varılacak yer.

mecrur / mecrûr

  • Sürüklenmiş.
  • Gr: Başında harf-i cer bulunan kelime. İzafet halinde son kelime. Cerr'li okunan kelime. (i, ı diye okunan kelime, yani esreli)
  • çekilmiş, sürüklenmiş, sonu kesre olan isim.
  • Çekilen, sürüklenen; gr. başına geldiği câr harfiyle önündeki fiilin mânâsı kendine bağlanan ve daima esreli okunan kelime.

medfee

  • Deve sürüsü. Çok miktar deve.

medhul

  • (Dahl. den) Ayıplanacak kusuru olan.
  • Dile düşmüş.
  • Kendisine birşey girmiş olan.

mehdi-yi abbasi / mehdi-yi abbasî

  • (Hi: 120-163) Abbâsi Halifesidir. Ebu Abdullah Muhammed diye de anılır. Halife Mansurun oğludur. Meşhur ve iyiliği ile umumi kabul gören bir zat olup hususan sulh zamanında imparatorluğun inkişafı için çok çalışmıştır. Yeni yollar yaptırmış, postayı ıslâh etmiş ve Abbâsi Sülâlesinin en iyi hükümdarı

mekarib / mekârib

  • (Tekili: Mikreb) Çift sürülen sabanlar.

memhure

  • Sürülüp nadas olmuş yer.

menfa

  • Nefyolunan yer. Birinin sürüldüğü yer. Nefiy yeri.

menşat

  • (Çoğulu: Menâşıt) Neşat, sürur, neşe.

merehan

  • Sevinç, ferah, sürur.
  • Zayıf olma.
  • Fâsid olmak.
  • Kurumak.

merhem

  • Melhem. Deriye, yaraya sürülen ilâç.
  • Mc: Acıyı teskin eden şey.
  • Kederi, derdi gideren.
  • Deriye, yaraya sürülen ilâç.

mersiye

  • Birisinin ölümü hakkında yazılan, teessürü anlatan manzume.

mesarr

  • (Tekili: Meserret) Sevinçler, meserretler. Sürurlar. Zevkler.
  • Sürurlu, sevinçli.

meserrat

  • (Tekili: Meserret) Meserretler, sevinçler, sürurlar.

meserret

  • Sevinç. şenlik. Sürur.

meserretaver / meserretâver

  • Sevinç ve meserret getiren. Sürurlandıran. Sevindiren. Sevindirici. (Farsça)

meserretefza / meserretefzâ

  • Meserret. Sevinç ve süruru arttıran. (Farsça)

mesha'

  • İnişi ve yokuşu olmayan düz yer. Düzlük.
  • Ufak taşlı, otsuz düz yer.
  • Yürüdüğünde iki uyluğu birbirine sürüşen zayıf kadın.
  • Uylukları ince ve zayıf olan kadın.

mesih

  • Yağ sürülmüş.

mesrebe

  • (Çoğulu: Mesârib) Deve ve koyun sürülerinin çayırlık, mer'a, otlakları.
  • Vücudda karından göğüse kadar olan kıllı yer.

mesrur / mesrûr

  • Sevinçli. Sürurlu. Meserretli. Merâmına ermiş.
  • Sevinçli, sürurlu.

mesruriyet

  • Sevinçlik. Sürur içinde oluş. Dileğine ermiş olanın hâli.

mesuk

  • (Sevk. den) Sevkolunan. İleri sürülen, yollanan. Gönderilen.

mevalid-i selase / mevâlid-i selâse

  • Üç çocuk; dört unsurun (su, hava, toprak, güneş) birleşiminden meydana gelen madenler, bitkiler ve hayvanlar.

mevat

  • (Mevt. den) Cansız şeyler. Sürülmemiş topraklar.
  • Sahibsiz yerler.

mez'uk

  • Mesrur, neşeli, sürurlu.
  • Tuzlu.

mezari'

  • (Tekili: Mezru) Sürülüp tohum atılmış ve zirâat olunmuş yerler, tarlalar.

mı'tar

  • (Çoğulu: Meâtır) Devamlı güzel kokular sürünen.

mı'tir / mı'tîr

  • Güzel kokular sürünen.

mıkneb

  • (Çoğulu: Mekanib) Otuz kırk kadar olan at sürüsü.
  • Avcılar torbası.

mirah

  • Sürur, neşat, sevinç.

mirilu

  • Uzayan harblerde ve askerin kifayetsizliği zamanlarında aylıkla toplanan askerler. Bunlar talimsiz, intizamsız oldukları için "Nefer-i âm: Bütün halkın cenge sürülmesi" hükmünde kalıyor, bir istifade te'min olunamıyordu. Yeniçeri Ocağı'nın ilgasıyla muntazam askerî teşkilât yapılınca bu türl

miskin / miskîn / مسكين

  • Misk sürülmüş, miskli. (Farsça)

mıt'an

  • (Çoğulu: Metâin) At sürücüsü.

mizad

  • Sürur, sevinç, neşe.

muallak

  • Askıda. Hakkında karar verilmemiş, hallolunmamış.
  • Havada boşta duran.
  • Sürüncemede kalmış iş.
  • Edb: Açık hece, bir vokalle okunan hece.

mübhic

  • Ferah ve sürur veren. Sevindiren.

mücarre

  • Bir kimsenin hakkını süründürme. İşini sürüncemede bırakma.

mücla

  • (İclâ. dan) Sürgün edilmiş, sürülmüş. İclâ olunmuş.

müctelib

  • Sürüp götüren.

müddehin

  • Güzel kokulu yağ sürünen. İdhan eden.

müdehhen

  • Güzel kokulu yağ sürünmüş.

mugve

  • (Çoğulu: Mugveyât) Canavarı düşürüp yakalamak için kazıp ağzını örttükleri kuyu.

mükibb

  • (Kebb. den) Bir şeyin üzerine çok düşen. Gayretle çalışan.
  • Çok lüzumlu olan.
  • Yüzü üstüne sürünen, zelil olan.

mülim / mülîm

  • Kendini levm etmek. Melâmette olmak. Kusurunu anlayıp kendisini kötülemek.

münacat

  • Allah'a yalvarmak. Duâ. Allah'tan necat için dua.
  • Yalvarmak için yazılan duâ veya manzume.
  • Sürurlaşmak, neşelenmek.

müncer / مُنْجَرْ

  • Nihâyet bulmak.
  • Bir tarafa çekilmek.
  • Sürüklenme.
  • Sona eren, neticelenen.
  • Sürüklenen, sonuçlanan.
  • Bir tarafa doğru çekilip sürüklenen, sona eren.

müncer olan

  • Götürme, sürükleyip dayanma.

münezzehiyet-i kudret

  • Kudret ve güç açısından eksiği, noksanı ve kusuru olmama hâli.

müntakil

  • İntikal eden, sürüp gelen.

murahham

  • Kısaltma.
  • Son harfleri veya heceleri düşürülmüş.

mürefref

  • İnce, nazik kumaştan yapılmış.
  • Dalları sallanan nâzik lâtif ağaç.
  • Sürü sürü, grup grup.
  • Yeşil elbise.

musamaha

  • İyilikle, lütufla muamele.
  • İdare edip, kusuru görmezden gelme.

müsamaha / müsâmaha

  • Hoş görme, kusuru görmezlikten gelme.

müsarre

  • Sürurlaşmak, sevindirmek.

müşekkek

  • (şekk. den) şüpheli olan, şüpheli, kuşkulu. şekke düşürülmüş.

müşeyyea

  • Bir şeyin ardından bağırıp çağıran kadın.
  • Koyun sürüsünün ardına uyan koyun.

müsta'tır

  • Kendine gökçek ve güzel kokular sürünen.

müstedam

  • (Devam. dan) Sürekli, devamlı. Sürüp giden.
  • Devâmı istenilen.

müstemirre

  • Devamlı, sürüp giden.
  • Devam eden, sürüp giden.

mutaattır

  • (Itr. dan) Güzel kokular sürünen.

mutavele

  • (Tul. dan) İşi uzatma, sürüncemede bırakma.

mutayyeb

  • (Tayyib. den) Güzel kokular sürünmüş.
  • Gönlü hoş edilmiş, sevindirilmiş, taltif olunmuş.

mutayyiben

  • Güzel kokular sürünmüş olarak.
  • Sevindirilerek, gönlü hoş edilerek.

müteattır

  • Gökçek kokularla kokulanmış. Güzel kokular sürünmüş.

mütegalli

  • Güzel kokular sürünen.

mütemessih

  • Bir şeye sürünen.
  • Mesheden, sıvazlayan. Bir şeye el süren.

mütetayyib

  • Güzel kokulu şey sürünen.

mutezirane / mutezirâne

  • Özür dileyerek. Kusurunu kabul edip yalvarırcasına. (Farsça)

müzabak

  • Civa sürülmüş akça.

müzca

  • Sürücü, süren.
  • Kâmil olmayan kişi. Olgunlaşmamış insan.

müzeffet

  • Zift sürülmüş, ziftli, ziftlenmiş.

müzehheb

  • Yaldızlanmış, yaldızlı, altın sürülmüş.

nadas

  • Tarlayı temizleyip otlarını kurutmak için önceden sürüp hazırlama.

nafir

  • Nefret eden. Ürken, korkan. Sevmeyen.
  • Galip olan.
  • Öksürüp burnundan sümüğü saçılan koyun.

nahnaha

  • Hırıltı ile soluma.
  • Öksürük.

nakisedar / nakisedâr

  • Eksiği bulunan. Kusuru olan. Kusurlu. (Farsça)

nazarın kusuru

  • Bakış, görüşün kusuru ve kısalığı.

nazariye

  • Görüş, ileri sürülen fikir.

neccaş

  • Hayvan sürücüsü.

nefs-i natıka / nefs-i nâtıka

  • İnsanı hep kötülük ve aşağılık işler yapmaya sürükleyen nefs. Nefs-i emmâre.

nefsiemmare / nefsiemmâre

  • İnsanı kötülüğe sürükleyen nefis.

nefyedilen

  • Sürülen, sürgün edilen.

neşat

  • Sevin. Şen şâd ve hoşdil olmak. Sürur, keyf.
  • Bir iş işlemek. Çalışmak.

neşat-aver / neşat-âver

  • Sevinç ve sürur getiren. (Farsça)

netice-i müddeayat

  • İleri sürülen iddiaların sonucu.

nu'm

  • Sürur, neşe, sevinç, neşat.

nühab

  • Deve öksürüğü.

nühaz

  • Deve öksürüğü.
  • Devenin göğsünde olan bir hastalık.

nüvb

  • Bir siyahi kabile adı.
  • Bal arısı sürüsü.

özür

  • Bir kusurun afvı için gösterilen sebep.
  • Bahane, sebep.
  • Mâni, engel. Kusur, nakise, sakatlık.
  • Fevz. Zafer.
  • Bir adamın kusur ve kabahatinin çok olması.
  • Fık: Abdesti bozucu ve devamlı olan şey.

pade

  • Eşek ve sığır sürüsü. (Farsça)
  • Çoban sopası. (Farsça)
  • Yayla. (Farsça)

paymal

  • (Pâyimal) Ayak altında kalmış, mahvolmuş, telef olmuş, sürünmüş. (Farsça)

pençe

  • El ayası ile beş parmağın tamamı. (Farsça)
  • Hayvanların ön ayaklarının parmaklarıyla tırnakları. (Farsça)
  • Eskiden Şark hükümdarlarının imza yerine ellerini kırmızı boyaya sürüp, kâğıdın üstüne basmalarıyla olan şekil, tuğra. (Farsça)
  • Mc: Kuvvet. Savlet, satvet. (Farsça)

piyade

  • Narin yapılı bir çeşit kayık adıdır. Eskiden ekseriyetle İstanbul ve civarında kullanılan bu kayıklar, pek makbul gezinti vasıtası idi.
  • Ask: Orduda tüfekle teçhiz edilmiş olan ve muharip sınıfların asli unsuru bulunan efrada da bu ad verilir. Yaya askeri.
  • Yaya.

puzen

  • Nadas edilmiş, sürülmüş tarla. (Farsça)

ra'le

  • (Çoğulu: Riâl-Erâl-Erâil) At sürüsü.
  • Hurma ağacının uzunu.

rahile / râhile

  • Yük hayvanı.
  • Kervan, yolcular sürüsü.

raic / râic

  • Revaçta olan, sürümü olan. Rağbet bulan.
  • Sürümlü, revaçta olan.

raiyye

  • Otlatılan hayvan sürüsü.
  • Bir hükümdar idaresinde bulunan ve vergi veren halklar.

raiyyet

  • Bir hükümdar idaresinde olanlar, birinin idaresine bağlı olanlar. Devletin idâresindeki umum insanlar.
  • Sürü. Otlatılan hayvan sürüsü.

rakle

  • (Çoğulu: Rikal) At sürüsü.
  • Uzun hurma ağacı.

ramis

  • Toprağı her yöne sürüp savuran rüzgâr.

ran / rân

  • Bacağın uyluk kısmı. Uyluk. (Farsça)
  • Kelimenin sonuna getirilerek. " Süren, sürücü" mânasını ifade eden birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Hükümrân : Hüküm süren. (Farsça)
  • "Süren, sürücü" mânâsında son ek.

rebiz

  • Koyun sürüsü.

rebreb

  • Yaban sığırı sürüsü.

rekaket / rekâket / ركاكت

  • Kekemelik. (Arapça)
  • Söz kusuru. (Arapça)

rem

  • Titreme. (Farsça)
  • Ürkme. (Farsça)
  • Sürü. (Farsça)

remak

  • Bedende ruhun bakiyyesi.
  • Koyun sürüsü.

reman

  • (Remen) Sürü. (Farsça)
  • Ürken, ürkücü. (Farsça)

resel

  • (Çoğulu: Ersâl) Deve ve koyun sürüsü. Topluluk, cemaat.

revac / رواج

  • Sürüm, geçerlik, itibarda olma, herkesçe aranılma.
  • Sürüm. Kıymet, değer, geçerlik, makbuliyet.
  • Geçerlik, değer, sürüm.
  • Yaygınlık, revaç, sürüm. (Arapça)

revacdar / revacdâr

  • Sürümlü ve revâcda olan mal. (Farsça)

revah

  • Öğleden akşama kadar olan vakit.
  • Bir şeyin tahsilinden dolayı gelen sürur ve şâdlık, neş'e.

rud-averd

  • Nehir sularının akarlarken etraftan sürükleyip getirdikleri ağaç, dal gibi şeyler. (Farsça)

sa

  • (-Sây) Sürücü, süren. (Farsça)

şahn

  • Doldurmak.
  • Sürüp reddetmek.

şaibe-i taklit

  • Taklit kusuru.

saik

  • Dürten, sevkeden, sürükleyen, götüren.
  • Sebep.

saika

  • Sürükleyen, sevkeden, götüren hal, sebep.

şarab-ı tahur

  • Temiz ve helâl olan Cennet şarabı. Cennete mahsus şurub.

sarban

  • Deve sürücüsü. Deveci. (Farsça)

sarf

  • (Çoğulu: Süruf) Harcama, masraf, gider.
  • Fazl.
  • Hile.
  • Men etme. Bir kimseyi yolundan ve işinden ayırıp başka tarafa yöneltme.
  • Farz.
  • Gr: Bir lisanı meydana getiren kelimelerin değişmesinden, birbirinden türemesinden bahseden ilim şubesi. Kelime bilgisi. K

sarh

  • (Çoğulu: Suruh) Büyük köşk, yüksek yapı.

sari

  • Süren, sürücü. (Farsça)

şari'

  • Şeriatı meydana koyan, teşri eden. Allah (C.C.).
  • Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi.
  • Şüru' eden, başlayan.

şarif

  • (Çoğulu: Şürüf) Yaşlı deve.

sarr

  • Sevindiren, sürura sebeb olan.

sayide

  • Eskimiş, yıpranmış. (Farsça)
  • Ezilmiş, sürülmüş. (Farsça)

seby

  • Harpte esir alınma.
  • Uzaklaştırma.
  • Bir yerden başka bir yere sürüp giderme.

şehr-i ayin / şehr-i âyin

  • (Şehrâyin) Şenlik. Büyük hâkimiyet ve kuvvete ait sürur, sevinç, donanma. (İslâmda ilk şehr-i âyin Hz. Peygamber Efendimiz hicret sureti ile Medine'ye vâsıl olunca yapıldı.) (Farsça)

şehvet-i medeniye

  • Modern çağın, insanları içine sürüklediği şehvet tuzağı.

selle

  • Koyun ve keçi sürüsü.
  • Yıkmak, hedm.
  • Kuyu içinden çıkartılan toprak.

serb

  • (Çoğulu: Sürub) İçyağı.
  • Helâk olmak.
  • Bozulmak, fâsid olmak.
  • Beğenmeme. Azarlama. Çekiştirme.

şerbet / شربت

  • Şurup. (Arapça)

serc

  • (Çoğulu: Süruc) At takımı, eyer.

şerec

  • (Çoğulu: Şüruc) Donyağı.

şeretiyy

  • (Çoğulu: Şurut-Şuratâ) Çeri başı.
  • Pazar başı.

serh

  • Kıl taramak.
  • Halâs etmek, kurtarmak.
  • Uzun, büyük ağaç.
  • Güdülen davar ve sığır sürüsü.
  • Otlak, mera.
  • İrsal etmek.

sevel

  • Koyunlarda olan bir hastalıktır. Hasta koyun sürüye uymaz, otlak yerinde döner durur.

sevla'

  • Sürüye uymayıp otlakta dönüp duran hasta veya delirmiş koyun. (Müz: Esvel)

şeyn-i temenna / şeyn-i temennâ

  • Eli başa getirerek "baş üstüne" deme kusuru, temenna kiri.

şirak

  • (Çoğulu: Şürük) Nalbant kayışı.

sirar

  • (Çoğulu: Esirre) Sürur, sevinç.
  • Sırayla konuşmak.
  • Ay sonu.

sirb

  • (Çoğulu: Esrâb) Çekirge ve balık yumurtası.
  • Sığır sürüsü.

şirket ve kesret

  • Ortaklık ve çokluğa dayalı sistem; bir çok unsurun kurduğu ortaklık, şirket; yani bir işe birçok elin karışması.

sırme

  • (Çoğulu: Sırm) Bulut parçası.
  • Deve ve koyun sürüsü.

sıvar

  • (Çoğulu: Sirân-Asvire) Sığır sürüsü.
  • Misk kabı.

sıyar

  • (Çoğulu: Sirân-Asvire) Misk kabı.
  • Sığır sürüsü.

sual

  • Öksürük.

süal

  • Öksürük.

sube

  • At sürüsü.
  • Yirmi ile kırk arasında olan keçi sürüsü.
  • Kabın içinde kalan su. Artık su.

sübur

  • Helâk, helâket. Mahvolmak.
  • Men olmak, kovulup sürülmek.

sude

  • Ezilmiş, dövülmüş. Sürmüş, sürülmüş. (Farsça)

sükne

  • Kuş sürüsü.
  • Boyna takılan heykel ve halka. Boyna vurulan demir.

sukut-u musammem

  • Düşmesi kararlaştırılmış, iktidardan düşürülmesine kesin karar alınmış.

sürbe

  • (Çoğulu: Süreb - Sürüb) Güruh, cemaat.
  • Yığın, küme.
  • Sürü.
  • Gidecek yer.

sürfe / سرفه

  • Öksürük. (Farsça)
  • Öksürük. (Farsça)

sürme

  • Kirpik diplerine sürülen bir çeşit siyah madde, kühl.

sürü

  • Tar: Devşirme suretiyle alınan Hristiyan çocuklarının yüzer, yüzellişer, ikiyüzer veya daha fazla kişilik kafileler halinde sevkedilmeleri. Sürü adı verilen bu kafileler, sürücülerle muhafızların nezareti altında hükümet merkezine sevkedilirlerdi.

şurub / şurûb / شروب

  • Şurup. (Arapça)

sürur-u ruh

  • Ruhun süruru, sevinci.

süruş

  • (Çoğulu: Süruşân) Melek. (Farsça)
  • Cebrâil (A.S.) (Farsça)

şürut

  • (Bak: şurut)

şuunat-ı sermediye / şuûnat-ı sermediye

  • Sonsuza kadar sürüp giden işler, haller ve nitelikler.

ta'miye

  • (Amâ. dan) Körletme. Kör etme.
  • Kapalı şekilde anlatmak.
  • Edb: Ebced hesabiyle düşürülen bir tarihin, hesabı doldurmak için çıkartılacak veya eklenecek sayılarını işaret etme.

ta'şir

  • (Çoğulu: Ta'şirât) (Öşr. den) Öşürünü alma. Onda birini alma.
  • Ona bölme.

taattur

  • (Itr. dan) Güzel kokular sürünme.

tadammüd

  • Yaraya merhem sürüp bezle bağlamak.

tadmid

  • Başına veya koluna merhem sürüp bez bağlamak.

tahhane

  • Çokluk deve. Deve sürüsü.
  • Çok asker.

tahkirane

  • Küçük düşürürek, alçaltarak.

tared

  • Irak etmek, uzaklaştırmak.
  • Sürüp reddetmek.

tarid

  • Kovulmuş, uzaklaştırılmış, sürülmüş, çıkarılmış.
  • Bir kimsenin birinci çocuğundan sonra doğan ikinci çocuğu.

tarih-i mu'cem

  • Bir mısra, beyit veya cümledeki noktalı harflerin ebced hesabı ile yekûnunun delâlet ettiği tarih.
  • Edb: Ebced hesabında noktalı harflerin hesap edilerek düşürülen tarih. Bir ilmi, müfredâtı ile belirten eser.

tatayyub

  • Güzel koku sürünme.

tecessüs

  • İnsanların gizli hallerini, ayb ve kusûrunu merâk edip, iç yüzünü araştırıp öğrenmeye çalışmak.

tedavül / tedâvül

  • Elden ele dolaşma.
  • Kullanma.
  • Sürüm.
  • Geçerlilik.
  • Dolaşım, sürüm.

tedehhün

  • (Dehn. den) Yağ sürünme, yağlanma.

teeccül

  • Belli bir vakte kadar müddet isteme.
  • Sığır ve geyik gibi hayvanların sürü sürü olmaları.

tefsik

  • (Fısk. dan) Fısk ve fücura sürükleme. Birisine fâsık, kabahatli, günahkâr demek.
  • Günaha sürükleme.

tegalgul

  • Hoş kokulu şeyler sürünmek.
  • Zorluk, çetinlik, güçlük.
  • Bir şeyin, ilmin içine çok dalmak.

teke

  • Keçilerin erkeği. Sürü önünden giden kösemen. (Farsça)
  • Bir cilt defter. (Farsça)
  • Tezek. (Farsça)

telbis

  • (Lebs. den) Ayıbını, kusurunu örtüp iyi göstermek.
  • Suret-i haktan görünerek hile edip aldatmak.
  • Hile. Oyun.

temadi / temâdi

  • Devam etmek. Sürüp gitmek.
  • Uzak olmak.
  • Müntehi ve muktezi olmamak.
  • Sürüp gitme.

temcid pilavı

  • Mc: Tekrar tekrar bahsedilen şey, daima öne sürülen madde. Mükerreren ortaya sürülen bahis, yahut söylenilen söz. (Menşei: "Erkeğini sahura bekleyen kadının, pilavı yanmasın diye kaldırması ve soğumasın diye tekrar koyması" diye söylenir.)

temessuh

  • Kendini bir nesneye sürmek, meshetmek.
  • Bir şeye sürünmek.

tenahnuh

  • Öksürerek boğazını açmak, öksürmek. Öhö öhö demek.
  • Fık: Zaruret olmasa bu öksürük namazı bozar.

tes'id

  • Tebrik etme, saadetlendirme.
  • Sevinç ve sürur ile bayram yapma.

tesakutan / tesâkutan

  • Her biri diğerinin hükmünü düşürür, birbirini yok eder olarak.

teselsül / تَسَلْسُلْ

  • İddiâyla delilin birbirine bağlı olmasıyla ihtilâfın sürüp gitmesi.

tesrib

  • (Sürub. dan) (Asker) gönderme, yollama.
  • Atı ve deveyi bölük bölük edip yollamak.

tesrir

  • (Çoğulu: Tesrirât) (Sürur. dan) Sevindirme.

teyemmüm

  • Su bulunmadığı veya bulunup da özür sebebiyle kullanmak mümkün olmadığı takdirde; temiz toprak veya taş, kum, kerpiç gibi toprak cinsinden bir şey ile hadesi yâni mânevî kirliliği, abdestsizliği gidermek için, elleri toprağa sürüp yüzü ve kolları mesh etmek.

tezkiye-i nefs

  • Nefsini temiz bilmek. Kusuru üzerine almamak. Nefsini kusursuz addetmek.
  • Nefsi kötü şeylerden temizlemek, hayra yöneltmek.

tezyifkarane / tezyifkârâne

  • Küçük düşürürcesine.

tib / tîb

  • (Çoğulu: Etyâb) Güzel koku. Güzel kokusu için sürülen şey.

tıla'

  • Sürülecek şey. Sürülecek merhem, yağ veya ilâç.
  • Madeni parlatmakta kullanılan sıvı yaldız.
  • Cilâ verecek boya.
  • Diş sarılığı.
  • Üzüm suyundan kaynatmak sebebiyle üçte birinden azı giden şarap.

ucacet

  • (Çoğulu: İcâc) Dişi deve sürüsü.
  • Toz.
  • Yüce avazlı, yüksek sesli.

ükule

  • Sürüden ayırıp beslenilen koyun.

ulebit

  • Yoğun ve büyük nesne.
  • Koyun sürüsü.

unsur-u akide

  • İnanç unsuru; Muhâkemât'ın üçüncü makalesi.

unsur-u belagat / unsur-u belâgat

  • Belâgat unsuru, Muhâkemât'ın ikinci makâlesi.

unsur-u hakikat

  • Hakikat unsuru.

unsur-u hava

  • Hava unsuru.

unsur-u havaiye / unsur-u havâiye

  • Hava unsuru.

unsur-u nur

  • Nur unsuru.

unsur-u türab

  • Toprak unsuru.

üşer

  • Dişlerini birbirine sürüp keskinleştirmek.

vahdet-i mesele

  • Bir mesele hakkında ileri sürülen delillerin biraraya toplanması.

velime

  • Sevinç ve sürur günleri verilen ziyafet. Düğün ziyafeti.
  • Düğün, evlenme.

vesvas

  • Müvesvis. Vesveseye sürükleyen şeytan. Nefsin zihinde ilka eylediği dağdağa ve fitne. Avcının ve köpeklerin gizli sesi.
  • Şüphe ve vesveseye sürükleyen.

vişn-ab

  • Vişne şerbeti, vişne şurubu. (Farsça)

yamur

  • Başının ortasında bir sürü boynuzları olan bir cins geyiğin erkeği.

yele

  • Kuvvetle saldıran. (Farsça)
  • Otlağa salınmış hayvan sürüsü. (Farsça)
  • Koşan, koşucu, seğirten. (Farsça)
  • Bazı hayvanların ensesindeki kıllar. (Farsça)

zahf

  • (Çoğulu: Zuhuf) Ayaklarını sürüyerek yürüme. Sürünerek yürüme.
  • (Çocuk) emekleme.
  • Askerin, düşmana karşı emekliyerek ilerlemesi.

zahif

  • Nişandan beri düşen ok.
  • (Çoğulu: Zâhifât) Yılan gibi karnı üzerine sürünerek yürüyen.

zahife

  • (Çoğulu: Zevâhif) Sürüngenler, (yılan gibi) yerde sürünenler.

zehib

  • Altın sürülmüş, yaldızlı.

zevahif

  • (Tekili: Zâhife) Yerde sürünerek yürüyen hayvanlar, sürüngenler.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın