LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te s a kelimesini içeren 509 kelime bulundu...

a'sar-ı salife / a'sâr-ı sâlife

  • Geçmiş yüzyıllar. Geçmiş asırlar.

a'yan

  • (Tekili: Ayn) Gözler.
  • Bir yerin ileri gelenleri.
  • Meclis âzaları. Senato âzaları.
  • Muayyen ve müşahhas olan şeyler.
  • Altınlar.
  • Kaymakam.

abab

  • (Abb) Suyu nefes almadan içmek.
  • Işık, nur, ziyâ.

abadile / abâdile

  • Abdullahlar. Peygamber efendimizin Eshâb-ı kirâmı (arkadaşları) arasında fıkıh ve hadîs-i şerîf ilimlerinde şöhret bulmuş Abdullah adını taşıyan sahâbîler. Abâdile, Abdullah kelimesinin çokluk şeklidir. Peygamber efendimizin Eshâb-ı kirâmı arasında Abdullah isimli üç yüz kadar sahâbi bulunmaktaydı.

abes

  • Oyuncak kabilinden faydasız ve boş amel. Lüzumsuz ve gayesiz iş. Tesadüfi.

abr

  • Rüya tabir etmek. Düş yormak.
  • Yaş akıtmak. Sudan veya başka yerden geçmek.
  • Söylemeden bir şeyi düşünmek.

adalet-i mahza-yı kur'aniye / adalet-i mahzâ-yı kur'âniye

  • Kur'ân'da emredilen ve bütün yönleriyle hak ve hukuku esas alan adalet; 'Hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz' şeklinde ifade edilen, ferdin ve masumun hakkını hiçbir gerekçeyle çiğnenmesine izin vermeyen adalet.

adat-ı müstemirre / âdât-ı müstemirre

  • Yerleşmiş âdetler.

adet-i müstemirre / âdet-i müstemirre

  • Yerleşmiş alışkanlıklar ve gelenekler.

adid

  • Kesilmiş ağaç.
  • Tepesine el yetişen hurma ağacı.

afak / âfâk

  • "Ufuk"un çoğulu. Ufuk, yerle göğün birleştiği gibi görünen uzak daire. Âfak, ufuklar, dış âlemler.

aftabgir / âftâbgîr / آفتابگير

  • Güneş alan, güneş gören. (Farsça)

agras

  • (Tekili: Gars) Taze fidanlar, yeni dikilmiş ağaçlar.

agun

  • Baş aşağı, ters. (Farsça)
  • Uğursuz. (Farsça)

ahilik

  • Asırlar önce Anadolu'da gelişen bir halk ocağı. Sosyal bir kuruluş olan ahilik iş alanında adam yetiştirmek, çalışma sevgisini aşılamak, istihsali çoğaltmak gibi gayeleri vardı. Günlük hayatta ise teavün, yoksulları koruma gibi insani duyguları; ayrıca müzik, silah kullanma, binicilik kabiliyetlerin

ahiz / âhiz

  • (Âhize) Alan. Alıcı. Ahzeden.
  • Ses alıcı âlet.
  • Kabul etme, alma.

ak anber

  • Beyaz cins anber.

akbenek

  • Gözün saydam tabakasında bir yara veya çıbandan kalan ve görmeyi yavaş yavaş azaltan beyaz benek.

alaik-i nakş / alâik-i nakş

  • Nakış alâkaları, ilişkileri.

alaka / عَلَقَه

  • Ana rahmi duvarına tutunmuş asılı bir hücre topluluğu, insan yaratılışının ilk safhası.

alamet-i i'caz / alâmet-i i'câz

  • Mu'cize oluş alâmeti, belirtisi.

alem-i harici / âlem-i haricî / âlem-i hâricî / عَالَمِ خَارِجِي

  • Dış âlem, dünya.
  • Yalnızca Allah'ın ilminde kalmayıp hâriçte de yaratılmış âlem.

alem-i tekvin / âlem-i tekvin

  • Devamlı değişen. Vücud ve hudus âlemi.

alem-i zati / alem-i zâtî

  • Zata âit isim, zatına âit işâret, zâtına mahsus alâmet, delil.

amelde mezheb

  • Mutlak müctehid denilen derin âlimin, Kur'ân-ı kerîm, hadîs-i şerîf, icmâ ve Eshâb-ı kirâma âit nakilleri esas alarak, iş ve ibâdetle ilgili hükmü açıkça bildirilmeyen husûslarda çıkardığı hükümlerin hepsi.

amin

  • Kim. Hususiyetleri ve yapıları bakımından amonyaka benzeyen kimyevi maddelerin cins adı.

amur / amûr

  • İki diş arasında olan et.

an'aneli sened

  • Hadîs aktarımında Peygamber Efendimize (a.s.m.) varıncaya kadar "filandan, o da filandan" şeklinde oluşan isim listesi.

ane / âne

  • Bir aşiretin bütünlüğü veya işleri veya şerefi.
  • Dişi ve yabani eşek.
  • Yabani eşek sürüsü.
  • Cedi (keçi) burcundan bir kısım yıldızlar.
  • Kasık kılı.
  • Apış arası, kasık.

arib / ârib

  • Halis Arap cinsinden olan.

arif-i münevver / ârif-i münevver

  • Nurlanmış ve mesleğinin mütehassısı olmuş ve aklı ile beraber kalbi de nurlanmış âlim. Arif-i Billâh.

arka

  • Çadıra diktikleri direk.
  • Duvar içinde kerpiç ve taş arasına konulan ağaç.

arsa

  • (Çoğulu: Arasât) Bina yapılacak boş arazi parçası. Üzerindeki binası yıkılmış veya yapıya tahsis olunmuş yer.

asabat / asabât

  • Baba tarafından olan akrabalar.
  • Şer'an miras alamayan akrabalar.

ateş-beste

  • Hâlis altın, kırmızı altın. (Farsça)

ateş-dide

  • Ateş görmüş, ateşten geçmiş. (Farsça)
  • Mc: Büyük ıztırab çekmiş ve tecrübe geçirmiş adam. (Farsça)

ateş-i beste

  • Hâlis kırmızı renkli altın.
  • Donmuş ateş.

atıf / âtıf

  • (Atf. dan) Yüzünü çeviren, bakan. Meyleden, yönelen.
  • Bağlaç.
  • Şefkat edici kimse. Merhametli, müşfik.
  • Yarış atlarının altıncısı.
  • Gr: İki kelimeyi birbirine bağlayan harf veya kelime.

averd-gah / averd-gâh

  • Muharebe meydanı, savaş alanı. (Farsça)

ayet-i mücesseme / âyet-i mücesseme / آيَتِ مُجَسَّمَه

  • Cisimleşmiş âyet.
  • Cisimleşmiş ayet.

ayet-i tenzil / âyet-i tenzîl / آيَتِ تَنْزِيلْ

  • Parça parça indirilmiş âyet.

ayheka

  • Neşat, sevinç, neşe, sürur.
  • Bir kuş adı.

azab-ı müeccel / azâb-ı müeccel

  • Sonraya bırakılmış azap.

baskül

  • Büyük ağırlıkları, küçük bir ağırlık yardımıyla tartmayı sağlamak üzere birkaç kaldıracın uygun bir tarzda birleştirilmesiyle meydana getirilmiş âlet. (Fransızca)

bedel-i ba'z

  • Geniş anlamlı bir sözün bir kısmına yapılan açıklama.

bedligam

  • Serkeş at, gem almaz at. (Farsça)
  • İsyan eden, âsi, serkeş, söz dinlemiyen kimse. (Farsça)
  • Bedevi, çöl adamı. (Farsça)

belde

  • Memleket, şehir.
  • Büyük köy.
  • Yer, arz.
  • Göğüs, sadır.
  • İki kaş arasında kıl olmayıp açık olması.

ber-aver

  • Yemiş ağacı. (Farsça)

beraverde

  • İltimas ile korunarak ileri çekilmiş adam. (Farsça)
  • Seçilmiş, ayrılmış şey. (Farsça)
  • Yükseğe kaldırılmış. (Farsça)

beşam

  • Hicaz'da yetişen bir cins ağaçtır ki, hoş kokuludur ve dallarından misvak yapılır.

betil

  • Hz. İsa'nın (A.S.) anası olan Hz. Meryem'in lâkabı.
  • Salkımları sarkmış ağaç.
  • Nehirlerdeki akıntılar.
  • Ağacın gövdesinden veya ana ağaçdan ayrılıp başka kök salan fidan.

beyaban

  • Çöl. Sahra. (Farsça)
  • İmar olunmamış arazi. (Farsça)
  • Kır. (Farsça)

beyanat-ı sabıka

  • Geçmiş açıklamalar, önceden yapılan izahlar.

beyhaki / beyhakî

  • (Hi: 384-458) Büyük hadis ve fıkıh âlimlerinden olup asıl adı Ebubekir Ahmed bin Hüseyn'dir. İmam-ı Şâfii mezhebinde sözü sened yerine geçen büyük bir hadis âlimidir. Kendisi gibi daha birçok faziletli âlimler yetiştiren Beyhak bölgesinin Hüsrevcurd köyündendir. "Kitab-ün Nusus-uş-Şafiî" ile "Kitab-

bicad

  • Hz. Abdullah'ın lâkabı.
  • Çizgili olarak yol yol dokunmuş aba, kilim, halı.

biraste

  • Budanmış ağaç. Fazla dalları kesilmiş ağaç. (Farsça)

birkil / birkîl

  • Tüfek.
  • Zemberek adı verilen bir savaş aleti.

bolşevik / بُولْشَوِيكْ

  • Çoğunluktan yana anlamına gelen Rusça kelime, 1903 yılında düzenlenen Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin İkinci Kongresi'nde Vladimir Lenin ve Julius Martov arasında yeni kurulmakta olan partinin üyelik tanımı üzerine başlayan görüş ayrılığı sonucu yaşanan ayrışmadaki taraflardan Lenin yanlısı grup.

bolşeviklik

  • Bolşevik, çoğunluktan yana anlamına gelen Rusça kelime, 1903 yılında düzenlenen Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin İkinci Kongresi'nde Vladimir Lenin ve Julius Martov arasında yeni kurulmakta olan partinin üyelik tanımı üzerine başlayan görüş ayrılığı sonucu yaşanan ayrışmadaki taraflardan Lenin yanlısı grup. Kongrede Lenin yanlıları çoğunlukta olduğu için Rusça çoğunluk anlamına gelen Bolşevik olarak, azınlıktaki Martov yanlıları da Menşevik olarak adlandırılacaktır.

    Kongreden sonra iki taraf arasında birleşme girişimleri olsa da birleşme gerçekleşmeyecek ve 1912 yılında kesin ayrım yaşanacaktır. Bolşevikler Ekim Devrimi ile iktidarı alacaklar ve Sovyetler Birliği'ni kuracaklardır.


bühüvv

  • (Tekili: Behv) Misafirlere mahsus odalar.
  • Hayvanlar için yerin altına yapılmış ahırlar.

bülcet

  • Genişlik, vüsat.
  • İki kaş arasında olan açıklık.

burak-ı meşveret-i şer'iye

  • Şer'î meşveret bineği; şeriatın her türlü meselenin çözümünde esas aldığı istişare ve danışma kurulu.

cadis

  • Viran, harap, yıkık.
  • Çorak, kurak, işlenmemiş, ekilmemiş toprak, gelir getirmeyen boş arazi.

çakmaklı

  • Ağızdan dolan ve tetik yerinde bir cins çakmakla ateş alan eski tüfek çeşitlerinden biri.

caniha

  • Bir tarafa meyleden veya bir cenahı tutan.
  • Göğüs altındaki iyeği.

çarmih / çârmîh

  • Dört çivi. Birbiri üzerine dikey olarak konulmuş iki tahtadan meydana gelen, suçluları îdâm etmek için kullanılan haç şeklindeki darağacı. Bu cezâya çarptırılan kişi iki yana açılmış kollarından ve bağlanmış ayaklarından çivilenerek öldürülürdü.

cedvel

  • Liste.
  • Su kanalı. Kanal.
  • Doğru, düz çizgiler çizmeğe mahsus âlet.

çekide

  • Gürz ve topuz gibi eski zamanlarda kullanılan savaş âletleri. (Farsça)
  • Damlamış. (Farsça)

cem-i müennes

  • Gr: Müfredinin şeklini bozmadan sonundaki müennes alâmeti olan (e "t") kaldırılıp yerine (ât) getirilir. Müslime(t) : Müslimât gibi.

cerh ve ta'dil / cerh ve ta'dîl

  • Hadîs ilmine âit iki ıstılah (terim). Cerh, yaralamak. Bir hadîs âliminin, bâzı sebeplerle râvînin (hadîs rivâyet eden kimsenin) rivâyetini (naklini) reddetmesi. Ta'dîl, düzeltmek. Bir hadîs âliminin, bir râvinin rivâyetinin kabûl edilebileceğini açı klaması.

cerm

  • (Çoğulu: Cürüm) Bir cins Arap sandalı.
  • Kat'. Kesme.
  • Günahkâr olma, günah işleme.
  • Koyun kırkma.
  • Sıcak, sıcaklık.

cevza

  • Astr: İkizler burcu. Gökyüzünün kuzey yarım küresinde yer alan iki tane parlak yıldızlı bir burcdur. Güneş, mayıs ayında bu burca girer.

ceyyid

  • Başka mâdenle karışım hâlinde basılmış altın ve gümüş paralardan, karışımında altın ve gümüş miktârı fazla olanlar.

cezair

  • (Tekili: Cezâyir) (Cezire) Cezireler, adalar.
  • Kuzey Afrikada Fas ile Tunus arasında olan ülke ve bu ülkenin merkezi olan şehir.

cezire-i vasia / cezire-i vâsia

  • Geniş ada; Arap yarımadası.

cihazat-ı harbiye

  • Savaş aletleri.

cinn

  • Bir cins ateşten yaratılmış olup, dünyanın insandan sonra en mühim sekenesidir. Akıl ve şuur sâhibi olup pekçok şer ve isyan yapabildikleri gibi "Peygamberlerin ve semâvî kitabların irşadlarıyla" insana yetişememekle beraber terakki edip yüksek kemâlatlara çıkabilen mahluktur. İnsanlar gibi

cumhur-u muhaddisin / cumhur-u muhaddisîn

  • Hadis alimleri sınıfı.

cüneyd-i bağdadi / cüneyd-i bağdadî

  • (Hicri: 207-298) Şafii Hz.lerinin talebesinden ders almıştır. Zamanın kutbu sayılmıştır. 30 defa yaya olarak hacca gitmiştir. Büyük velilerdendir. (K.S.)

dabk

  • Kendisiyle kuş avlanan bir nesne.

daire-i nazar

  • Görüş dairesi, bakış açısı.

danık

  • (Çoğulu: Devânik) Bir dirhemin altıda biri ve iki kırât ağırlığı. (Her kırat beş arpa ağırlığıdır.)
  • Zayıf düşkün davar.

dara'

  • Düz yer.
  • Birbirine girmiş olan sık bitmiş ağaçlar.

darice

  • Ay ve güneş ağılı. (Farsçada "hâle" denir.)

debbabe

  • Kale duvarlarını oymaya yarayan bir savaş aleti. Tank.

deccal

  • Kıyamet kopmadan önce gelen, İslâmı kaldırmaya çalışan, dinlere savaş açan yalancı ve aldatıcı kimse.

dehangüşa

  • Söyliyen, açılmış ağız, konuşan ağız. (Farsça)

dehbel

  • Yemekte lokmanın büyük olması.
  • Bir kuş adı.

dehdehi / dehdehî

  • Hâlis altun. (Farsça)

dehr suresi / dehr sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin yetmiş altıncı sûresi. İnsan sûresi ve Hel'etâ da denir.

delil

  • İşaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey.

derdiser / درد سر

  • Baş belası, baş ağrısı, sorun, problem. (Farsça)

deşt

  • Bozkır, çöl, sahra. Kumluk ve nebatsız geniş arazi. (Farsça)

deşt-i kıpçak

  • Dinyester ile İrtiş arasında bulunan geniş step.

dıhle

  • Bir kişinin her işine karışan has adamı.

dıl'-i kazib / dıl'-i kâzib

  • Tıb: Göğüs kemiğine dayalı beş adet küçük kaburga kemiği.

dinamo

  • yun. Hareketi elektrik akımına çevirmeye mahsus âlet.

dirayet tefsiri / dirâyet tefsîri

  • Resûlullah'tan sallallahü aleyhi ve sellem gelen rivâyetler (açıklamalar) esas alınarak, Kur'ân-ı kerîmin lisan bilgilerine ve zamanın fen bilgilerine, aklî ilimlere göre yapılan açıklaması. Bu tefsîre ma'kul, re'y tefsîri ve te'vîl de denir.

dü-muy

  • Saçına sakalına kır düşmüş adam. (Farsça)

dürud

  • Dua, medih, tahiyye, selâm. (Farsça)
  • Ekin biçme. (Farsça)
  • Yontmuş ağaç, kereste. (Farsça)

ebced / ابجد

  • Sayısal değer verilmiş arap alfabesi. (Arapça)

eclec

  • Yumru ve geniş alınlı.

egarib

  • Firak anı, ayrılış zamanı. Savaş ânı.

egzost

  • ing. İçten yanmalı motorlarda yanmış akaryakıt gazı. Bu gazın boşaltılması tertibatı.

ehl-i felsefe

  • Felsefeciler, düşüncede felsefeyi esas alanlar.

ehl-i hadis / ehl-i hadîs

  • Hadis ilmiyle uğraşanlar, hadis âlimleri.

ehva

  • Nefis arzuları, boş istekler.

el-hafız / el-hâfız

  • Hadîs ilminde uzman olan ve en az yüz bin hadîs-i şerifi, o hadîsleri aktaranların bilgileriyle beraber ezbere bilen hadîs âlimi.

elyesa' aleyhisselam; / elyesa' aleyhisselâm;

  • İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden. İlyâs aleyhisselâmdan sonra peygamber olarak gönderilmiş ve Mûsâ aleyhisselâmın dînini yaymakla vazîfelendirilmişti. İsmi Kur'ân-ı kerîmde bildirilmiştir.

Emzik / Bibs / Kidful

  • About Page template By Adobe Dreamweaver CC
    sample

    Bibs Kauçuk Emzik


    Söz konusu emzik olunca, BIBS Colour gerçek bir klasik. Yaklaşık 40 yıldır Danimarka'da tasarlanıp üretilen BIBS Colour emzikler, %100 doğal kauçuk ucuyla, hava akışı sağlayan delikleri ve cilt tahrişini önlemek için geliştirilen hafif eğimli yapısı ile gerçek bir efsane! BIBS Colour, yuvarlak ve yumuşak kauçuk uç kısmı ile anne memesine en yakın forma sahip olduğundan, çocuklar tarafından kolay kabul ediliyor. Anne memesini taklit ederek, emiş sırasında hava akışı sağlıyor. Ultra hafif ve sağlam yapısı ile bebeğinizi yormuyor. BPA, PVC ve phthalates gibi zararlı maddeler içermiyor ve dünyaca geçerli EN 1400 standardına göre üretiliyor. Hiçbir emzik markasında göremeyeceğiniz kadar fazla renk çeşitine sahip olan BIBS Colour, klasikleşen zamansız tasarımı ve elegant duruşu ile tasarım ve işlevselliği birleştiriyor. BIBS Colour, bir emzikten beklenen tüm detaylara sahip olmasının yanısıra; bir emzikten beklenmeyen güzellikte tasarımı ile, tüm dünyada hem anneleri hem çocukları kendine hayran bırakıyor…

    https://www.kidnkind.com/bibs

sample

Kidful Bitkisel Boyalı Emzik Askısı


KIDFUL Emzik Askıları, çocuk ürünlerinde kullanıma uygun olan, en kaliteli %100 gerçek deriler kullanılarak EN 12586 standartlarına göre üretilir. KIDFUL'un organik serisinde kullanılan boyalar tamamen bitkiseldir ve kimyasal madde içermez. KIDFUL'un özel olarak üretilen metal klipsi kurşun ve krom içermez. Metal klipsin kıyafetlere zarar vermemesi için, klips içerisinde plastik aparatı bulunur. KIDFUL emzik askısını, güçlü lastik ve güçlü bağlantı yapısı ile, uzun seneler yıpranma sorunu yaşamadan kullanabilirsiniz...
https://www.kidnkind.com/kidful


Kidnkind Emzik Anne Bebek ve Tekstil Ürünleri Ticaret Limited Şirketi


Web sitesi :www.kidnkind.com

Telefon : 0(216) 606 21 06

(www.kidnkind.com)

enbür

  • Ateş veya ocağı karıştırmağa mahsus âlet. (Farsça)

enf

  • Burun. Koku ve teneffüse mahsus âzâ.
  • Bir şeyin ucu veya evveli veya en şiddetlisi.
  • Bir şeyin sivri yeri.
  • Bir şeyin en şerefli olan yeri.

esna-i harb

  • Ask: Savaş anı, harb sırası, ceng zamanı, muharebe esnâsı.

esnaf-ı tabiin / esnaf-ı tâbiîn

  • Hz. Peygamberin (a.s.m.) ashabıyla görüşmüş, onlardan hadis dinlemiş, ders almış olanların oluşturduğu sınıflar.

eyke

  • Sık ve birbirine karışmış ağaç.
  • Yumuşak.
  • Ağaç bitiren bataklık.

eyyam-ı bahur

  • Ağustos ayının ilk yedi günü.

fakih / fakîh

  • Fıkıh âlimi. Dînin amelî (yapılacak işlerle ilgili) hükümlerinde mütehassıs âlim. Çoğulu fukahâdır.
  • Müctehid. Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkca bildirilmemiş olan hükümleri, açık ve geniş olarak bildirilenlere benzeterek meydana çıkarabilen derin âlim. İctihâd derecesine

feda'

  • Kurban.
  • Uğruna verme, gözden çıkarma.
  • Bir yere toplanmış arpa, buğday veya hurma.
  • Hurma ve üzüm kurutulan yer.

fehh

  • Yorulmuş âciz kişi.

felahan

  • Sapan. Taş atmaya mahsus âlet. (Farsça)

felsefe hikmeti

  • Felsefe ilmi ve bakış açısı.

felsefe ilimleri

  • Aklı esas alan, vahye itimat etmeyen ilimler.

ferah-dehen

  • Geveze, boşboğaz. (Farsça)
  • Geniş ağızlı, ağzı büyük. (Farsça)

ferah-rev

  • Acele acele ve geniş adımlarla yürüyen. (Farsça)

ferdiyet

  • Cenâb-ı Hakk'ın birliği. Vahdetle bütün kâinata birden tasarruf eden Allah'ın (C.C.) sıfatı.Ferdiyet mânası insanlara isnad edilirse: Sadece bir olup, benzeri dünyada bulunmayan kimsenin sıfatı olur. Sadece Kur'andan ders alarak irşadda bulunabilen büyük velilik. Hiçbir şahsı merci yapmadan doğrudan

ferid

  • Benzeri pek nâdir bulunan. Benzeri bulunmayan, yektâ.
  • Doğrudan doğruya Kur'andan ders alıp ders veren ve kuvve-i kudsiye sahibi olan Evliyaullah. Yalnız ve münferid.
  • Zamanında eşine rastlanmıyan. Akran ve emsali yok.
  • Dizilmiş inci.
  • Bir tane, nefis ve müntehab

fikir teatisi

  • Görüş alışverişi.

fintise / fintîse

  • Kurt ve kuş ağzı.

firaş-ı sahih

  • Fık: Nikâh ve mülk-i yemine müstenid bulunan istifraş. Mülk-i yemin, bir kimsenin temellükünde bulunan cariye demektir. Binaenaleyh bu iki şarta dayanan istifraştan, meydana gelecek çocuk, varis addolunur. Ancak, cariyeyi istifraşta husule gelen çocuğun kendisinden olduğunu müstefrişin söylemesi lâz

fiskil

  • Yarış atlarından cemeleden sonra geleni.

fıtra

  • (Fitre) Fıtrat sadakası, yaradılış atiyyesi.

galsame

  • Solungaç. Suda yaşıyan hayvanların nefes alma organları.
  • Gırtlak ağzı, hançere.
  • Boğaz deliğinin başlangıcı.

gammaz

  • Birisine iftira ederek zarar veren. Münafık, fitneci.
  • Adamın ayıplarını arayıp gizli şikâyet eden.
  • Tersane kethüdalarına mahsus altı çifte kayık.

gavsü'l-vasılin / gavsü'l-vâsılîn

  • Hakikate, marifete ermiş anlamına gelen, Allah'ın sevgili kulu, irşad eden büyük zât.

gaye-i fıtrat

  • Yaratılış amacı.

gayna

  • Yaprakları çok olan yaş ağaç.

gayne

  • Aralarından su akamayan birbirine girmiş ve dolaşmış ağaçlar.

gazanfer-i gazub

  • Kükremiş arslan.

gerdan / gerdân

  • Boyunla göğüs arası.

gerdena

  • Kuş veya kuzu çevirmesi. (Farsça)
  • Yürümeye yeni başlayan çocukları, yürümeye alıştırmak için yapılmış bir cins araba. (Farsça)
  • Kebap şişi. (Farsça)
  • Fırıldak, topaç. (Farsça)

gırajova ateşi

  • Tar: Eskiden kale müdafaalarında hücum edenlere karşı ve deniz savaşlarında düşman gemilerini tutuşturmak için kullanılan ve su ile sönmeyen bir cins ateş. Balmumu, kükürt, ispirto, kâfuru karmasından ibarettir. Bu ya doğrudan doğruya tutuşturulur veya buna batırılmış yuvarlak yün parçaları ateşlene

gırs

  • (Çoğulu: Egrâs) Dikilmiş ağaç.
  • Çocukla birlikte anadan çıkan ince deri.

gönder

  • Tar: Seferde ordunun ve ileri gelen vezir ve diğer devlet ricalinin atlarına bakmak ve sair zamanlarda ise has ahır ve çayır hizmetlerinde kullanılmak üzere gayr-ı müslimlerden ve hasseten Bulgarlardan tertip edilmiş bir sınıf olan voynukların her mıntıkada iki, üçü ve dördü hakkında kullanı

gurup avanı / gurup âvânı

  • Batış anları.

had'

  • Baş aşağı eğmek.
  • Tevâzu etmek.

hadis imamı / hadîs imâmı

  • Üç yüz binden çok hadîs-i şerîfi, râvîleri (rivâyet edenleri, nakledenleri) ile birlikte bilen büyük hadis âlimi. Buna, hadîs müctehidi de denir.

hadis-i garib / hadîs-i garîb

  • Yalnız bir kişinin bildirdiği sahîh hadîs. Yahut, aradaki râvîlerden (nakledenlerden) birine, bir hadîs âliminin muhâlefet ettiği hadîs.

hadis-i şaz / hadîs-i şâz

  • Bir kimsenin, bir hadîs âliminden işittim dediği hadîs-i şerîfler.

hadis-i şeyheyn / hadîs-i şeyheyn

  • En çok itibar edilen ve büyük hadîs âlimlerinden İmam-ı Buharî ve İmam-ı Müslim'den rivayet edilen hadis.
  • En muteber ve büyük hadis âlimlerinden İmam-ı Buharî ve İmam-ı Müslim'den rivayet edilen hadis-i şerif.

hafız / hâfız

  • Hıfz eden, ezberleyen. Râvileriyle (rivâyet edenlerle) birlikte yüz bin hadîs-i şerîfi ezbere bilen hadîs âlimi.

hali'

  • Boşanmış erkek, zevcesini şer'an terketmiş adam. (Müennesi: Hâlia'dır.)
  • İtaatsız, isyan eden, utanmaz, kayıtsız, hayasız.
  • Kovulmuş.
  • Soyulmuş.

harb-gah / harb-gâh

  • Harp meydanı, savaş alanı, muharebe yeri. (Farsça)

harbcu

  • Kavga çıkarmaya istekli olan, savaş arzu eden.

harbe

  • Tar: Kısa mızrak tarzında bir nevi silâhın adıdır. Eskiden "Köylü" adı verilen yangın habercisinin taşıdığı ucu demirli değneğe de harbe denilirdi. Eski tüfekleri doldurmağa mahsus demirden yapılmış âlete de "tüfek harbisi" adı verilirdi.

harce

  • (Çoğulu: Hurc-Haracât) Deve sürüsü.
  • Sık bitmiş ağaç.

has ahur

  • Tar: Hükümdarın hayvanlarına mahsus ahır.

hasa

  • Saymak.
  • Taş atıp vurmak.

hasb

  • (Çoğulu: Havâsıb) Taş atmak.
  • Ufak taşları savuran rüzgâr.

hasbihal / hasbihâl

  • Birine hâlini, vaziyetini anlatıp düşüncelerini sorma, görüş alışverişinde bulunma, danışma.

hasek

  • Kin, adavet, hased.
  • Savaş âletlerinden, üç köşeli diken şeklinde bir silâh.

hata

  • Yarış atlarının sekizincisi.

havamis-i süleymaniye

  • Tar: Süleymaniye Medresesini teşkil eden medreselerden beşinin müderrisine verilen ünvan. İlk zamanlarda havamis namı altında beş medrese ve beş aded de müderris bulunurken daha sonraları müderrislerin sayıları arttırılmış ve bundan dolayı "havamis" kelimesi de "hamise"ye kalbolunmuştur. Havamis med

havariyyun

  • Hz. İsa'nın (A.S.) yardımcı ve sahabeleri olan 12 kişinin hepsine birden verilen isim. Bunlar: İsa'nın (A.S.) Petrus adını verdiği Yunus'un oğlu Simun, kardeşi Andreas, Yakub, Zebedi'nin oğlu Yuhanna, Filipus ve Bartholomaeus, Matta ve Tomas, Alte'nin oğlu Küçük Yakub, Gayur Simdeu, Yakub'un oğlu Ya

hayz

  • (Çoğulu: Hiyaz) Kadınlara mahsus aybaşı. Kadının âdet hâli. Böyle bir kadına hayize denir. (Kadını döl yatağı denen rahminden, bir hastalık veya çocuk doğurma sebebi olmaksızın, muayyen müddetlerde kan gelmesine o kadının "aybaşısı" denir. Buna ve kan geldiği müddete de hayız müddeti denir. İslâmiye

hazad

  • Yaş ağaçtan kesilmiş budak ve diken.

hazair

  • (Tekili: Hazire) Duvar veya çitle çevrilmiş ağıl.
  • Etrafı duvarla çevrili olan mezarlıklar.

hazf

  • Parmağıyla taş atma.

haziyy

  • Mertebeli, değerli kişi.
  • Yarış atlarının sekizincisi.

heca / hecâ

  • Ses artıran harfler, harflerin dizilişi.

hecin

  • Pek hızlı yürüyen bir cins deve.
  • Arap atı ile diğer cins attan doğmuş melez at.

hem / هم

  • -deş, -daş anlamını verecek şekilde kelimeye türetmeye yarayan ön ek. (Farsça)
  • Hem, üstelik. (Farsça)

hem-neberd

  • Savaş arkadaşı, muharebe arkadaşı. (Farsça)
  • Rakib. (Farsça)

hem-sabak

  • Ders arkadaşı. Aynı dersi okuyanların beheri. (Farsça)

heml

  • Gözden yaş akmak.

hemşime

  • Kuru odun. Kurumağa yüz tutmuş ağaç. Ağaçları kurumuş yer.

hergele

  • Binilmek ve yük taşımak için alıştırılmamış at, kısrak, beygir veya merkep sürüsü.
  • Böyle bir sürüye dahil olan hayvan.
  • Mc: Terbiye ve görgüden büsbütün mahrum adam.
  • Bir işe yaramaz işçi kalabalığı.

hevb

  • Yol, tarik.
  • Ateş alevi.
  • Karışık sözlü kimse.

hicri şemsi sene / hicrî şemsî sene

  • Resûlullah efendimizin hicret ederek Medîne'ye girdiği Eylül ayının 20'nci Pazartesi günü başlayan ve dünyânın güneş etrâfında bir defâ dönmesini (365,242 güneş gününü) esas alan takvim senesi.

hicri şemsi takvim / hicrî şemsî takvim

  • Resûlullah efendimizin Medîne'ye hicreti esnâsında Kubâ köyüne ayak bastığı Rebî'ul-evvel ayının sekizinci Pazartesi gününe rastlayan mîlâdî Eylül ayının yirminci gününü başlangıç ve güneş yılını esas alan takvim.

hılal

  • (Çoğulu: Ahılle) Diş arasını ayıklamakta kullanılan nesne. Dostluk.

hilkat şeceresi

  • Yaratılış ağacı.

hissemend

  • Hisseli olan. Pay alan, nasipli. (Farsça)
  • Ders alan. (Farsça)

hışt

  • Küçük mızrak şeklinde, ortasında ipten örtülü bir halka olan ve orta parmağa geçirilerek atılan eski bir savaş âleti.
  • Kerpiç.
  • Tuğla.

hişt

  • Eskiden kullanılan, kısa el mızrağına benzer bir savaş âleti. Daha ziyade Osmanlı ordularında bulunan bu silâh, özellikle hassa birliklerine verilirdi.

hudayinabit

  • Ekilmeden biten ot veya ağaç.
  • Hiç bir talim ve terbiye görmemiş adam.

hulf-ül vaid / hulf-ül vaîd

  • Va'dedilmiş azabı yapmamak, cezâyı yerine getirmemek. (Cenâb-ı Hak kendine isyan edenlerin, günahta devam edenlerin cehenneme gideceklerini beyan ediyor, tehdid ediyor, vaid ile beyanda bulunuyor. Affetmediği takdirde bu vaidinden dönmesi, aslâ adâletine yakışmaz, muhâldir.)

hulum / hulûm

  • Rüyalar, hülyalar.
  • Düş azması.

humar

  • Sarhoşluk veren ve haram olan içkiden sonra gelen baş ağrısı.
  • Sersemlik.
  • Bir şeyin acısı burnundan gelmesi.

humasi / humasî

  • Arabçada: Aslî harfleri, yani kök harfleri beş adet olan kelime.
  • Beşe mensub.
  • Beşli.

iber

  • (Tekili: İbret) İbretler, ders alınacak şeyler.

ibkal

  • Yerde ot bitmesi. Ramis adı verilen otun yeşermesi.

ibn-i hacer-i askalani / ibn-i hacer-i askalanî

  • (Hi: 773-852) Büyük hadis âlimidir. Şafiî mezhebinin meşhur fukahasından olup hadis üzerine çok eserleri vardır.

ibn-i teymiye

  • (Hi: 661-728) Diğer adı Ahmed bin Abdülhalim Harranî'dir. Hanbelî fıkıh ve hadis âlimi olarak bilinir. Bazı mes'elelerde ifrata kaydığından cumhur-u ulemaca hüsn-ü kabul görmemiştir.

ibret / عِبْرَتْ

  • İnsanın karşılaştığı, gördüğü veya işittiği hâdiselerden ders alması, kendi hâlini düşünmesi.
  • Bir şeyden ders alma.

ibretbin

  • İbret almış, ders almış. (Farsça)

ibriz

  • Halis altun, saf altun.

ifade-i kur'aniye / ifade-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın kendine mahsus anlatım biçimi.

iftah

  • Seğirtme.
  • Sık nefes alma, hızlı hızlı soluk alma.

iğdiş

  • Burulmuş, enenmiş hayvan. Erkeklik bezleri (hayaları) çıkarılmış at. Melez. (Farsça)

ihsan-didegan / ihsan-didegân

  • (Tekili: İhsandide) İyilik görmüş olanlar, bahşiş almış kimseler, minnettar bulunanlar.

ihsandide

  • (Çoğulu: İhsandidegân) İhsan görmüş, bağış almış. Birinin lütfunu görmüş, minnettar. (Farsça)

ihtibal

  • (Habl. den) İpten yapılmış ağ ile tuzak kurma.

ihtilaf-ı din

  • Biri müslim, diğeri gayr-ı müslim olmak gibi ayrı dinde bulunmak. Din ayrılığı miras almağa mânidir. Binaenaleyh gayr-i müslim, müslimin; müslim de gayr-i müslimin mirasına nâil olamaz. Fakat müslim olmayan milletler arasında din ayrılığı miras almağa mani değildir.

ihtilam / ihtilâm

  • Uyurken cenabet olmak, düş azmak. Ergenlik.
  • Düş azması, uyurken cenabet olma.

ihtinak

  • (Hank. dan) Boğazın sıkılıp tıkanmasından dolayı nefes alamama. Boğulma.

ilan-ı harb / ilân-ı harb

  • Savaş açma. Harb ilân etme.

ılgıdır

  • Bir metre kadar uzunluğunda, uçlarına birer karış kadar iki çivi sokulmuş ağaçtan yapılma bir ölçü âletidir.

ilkbahar

  • Mart, nisan ve mayıs aylarını içine alan mevsim. (Türkçe)

ilyasin / ilyasîn

  • İlyas demektir. Bazı kıraetlerde "âl yasin" okunduğundan, her iki kıraete de mutabık olmak için imlâsı, "el yasin" suretinde yazılır.Yasin, İlyas Aleyhisselâm'ın babası olmakla Âl-i Yasin, yine İlyas demek olur. Yasin bir de Resul-i Ekrem'in isimlerinden olduğuna göre, bazıları Âl-i Yasin'den murad;

imam-ı taberani / imam-ı taberanî

  • (Süleyman bin Ahmed Taberanî) Hadis âlimidir. Şam'da Taberiyye'de doğmuş ve orada vefat etmiştir. (260-360) Kebir, Evsat ve Sagir hadis kitablarını yazmak için 33 sene Irak, Hicaz, Yemen, Mısır ve başka yerleri dolaşmıştır.

inbik

  • Süzme âleti. Akıcı maddelerin süzgeçten geçirilmesine mahsus âlet.

insan suresi / insan sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin yetmiş altıncı sûresi.

inzibat / inzibât / اِنْضِبَاطْ

  • Asayiş altına girme.

irsiyet

  • Miras alma, mirasçılık.

irtikas

  • Baş aşağı olmak.
  • Bir hâdiseye yakalanmak.

irtisa'

  • Dişler sık olma.
  • İki şey, birbirine bitişik olma.
  • Taneleri, iki taş arasında döğüp parçalama.

irtizah

  • Biraz bahşiş alma.
  • Özür dileme.

iskender

  • (M. Ö. 356-323) Aristo'dan ders almış bir imparatordu. İskender-i Rumi de denir. Bundan başka ismi geçen bir de İskender-i Zülkarneyn vardır.

isna

  • Yukarı kaldırmak, yükseltmek.
  • Değerini yükseltme.
  • Ateş alevinin yükselmesi.
  • Bir sene bir yerde kalmak.

isper

  • Savaş âletlerinden kalkan. (Farsça)

ıstabl-ı has / ıstabl-ı hâs

  • Padişahın atlarına mahsus ahır.

isti'bar

  • İbret alma, ders alma.
  • Rüya tabir ettirme.

ıstıbar

  • Sabretmek.
  • Kısas almak.

istifnan

  • Cins cins ayırma. Mâhirane bölme.

istinşa

  • Güzel koku koklama.
  • Haber, havâdis araştırma.

istitraden

  • Edb: Bir bahis anlatırken, söz gelimi, başka bir mes'eleyi de anlatıvermek suretiyle.

itfa'

  • Söndürme. Bastırma. Dindirme.
  • Bir borcu ödeyerek bitirme.
  • Fizikte: İntizamlı ve eşit zamanlarla sallanan bir hareketin yavaş yavaş azalarak sıfıra inmesi.

ıtlıhah

  • Gözden yaş akma, ağlama.

ittihad-ı islam / ittihad-ı islâm

  • İslâm birliği. İttihad-ı İslâmın varlığı ve devamı için: 1-İslâm milliyetini esas alıp, menfi unsuriyet fikrini bırakmak. 2-İslâm dünyasındaki dini cemaatler, gayede ve dinî esaslarda ittifak edip teferruat meseleleri medar-ı niza etmemek. 3-İslâm devletleri arasında meşveret-i şer'iyeyi yapmak.Bunl

iz'aç / iz'âç

  • Rahatsız etme, can sıkma, baş ağrıtma.

izzet-i rububiyet

  • Her varlığı yaratılış amacına hikmetli bir biçimde ulaştırarak terbiye ve idare eden Allah'ın şeref ve yüceliği.

kabile

  • Kadın ebe.
  • Kabul edici.
  • Ses alıcı.

kaf'a

  • Yumuşak kuru ot.
  • Parmakları soğuktan dökülmüş ayak.

kahil / kâhil

  • Saçına ak düşmüş adam. Yaşlı, ihtiyar. Tembel.

kaid

  • (A, uzun okunur) Süren. Sevkeden.
  • Koyunların önünden giden ve "Küsem" denilen koyun.
  • Yedeğine alıp çeken. Çavuş. Serasker, kumandan.
  • Sıradağ.
  • Geniş ark.

kalıb

  • (Ka, uzun okunur) Hususi bir biçim, bir şekil alması istenen bazı şeylerin konmasına mahsus araç. (Buz kalıbı, çizme kalıbı gibi)
  • Hususi surette dökülmesi istenen şeylere mahsus zarf.
  • Beden, vücut, gövde.
  • Şekil ve suret nümunesi, örnek.
  • Bir kalıba dökülmüş vey

kalib aleyhisselam / kâlib aleyhisselâm

  • İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden. Yâkûb aleyhisselâmın on iki oğlundan Şem'ûn'un neslindendir. Babasının ismi Yuknâ'dır. Kendisine Yûşâ aleyhisselâmdan sonra peygamberlik verildi. Mûsâ aleyhisselâma bildirilen dînin emir ve yasaklarını ins anlara tebliğ etti (bildirdi).

kanun-u harici

  • Dış âlemde cereyan eden kanun.

kaşağı

  • Hayvanları kaşıyıp tozlarını düşürmeğe mahsus âlet.
  • İhtiyar kimselerin, sırtlarını kaşımak için kullandıkları, ağaçtan uzun saplı ve bir ucundaki levhası dişli bir âlet.

kasar

  • Üşenme, tembellik etme.
  • Güç ve kuvvetin son sınırı.
  • Boğazı tutup nefes aldırmayan bir zahmet.

kaside-i gaybiye

  • Hz. Ali'nin (r.a.) Hz. Peygamberden (a.s.m.) ders alarak yazdığı gelecekteki hadiselere ışık tutan, Ercûze ve Celcelutiye isimli kasideler.

kasiyy

  • Soğuk gece.
  • Kas adı verilen mahâlde yapılan ibrişimli bir elbise.

kasr-ı müşeyyed-i alem / kasr-ı müşeyyed-i âlem

  • Sağlam yapılmış âlem sarayı.

kaşur

  • (Çoğulu: Kaşurât) Yarış atlarının en sonra geleni.

kecfehm

  • Yanlış anlıyan. (Farsça)

kemain

  • (Tekili: Kemin) Pusuya gizlenmiş adamlar.

kemenan

  • (Tekili: Kemin) Pusuya gizlenmiş askerler.
  • Pusular.

kemin

  • (Çoğulu: Kemâin) Pusuya saklanmış adam.
  • Pusu.
  • Belirsiz. Gizli yer.

kenare

  • Kıyı, kenar. (Farsça)
  • Kucak. (Farsça)
  • Kasap çengeli. Kayış asılan çengel. (Farsça)

kenehbül

  • Bir cins ağaç.

keşk

  • Kavi, kuvvetli, sağlam.
  • Kabuğu çıkmış arpa.
  • Arpa suyu.
  • Yoğurt keşi.

kezaz

  • (Kezazet) Hadden tecavüz etmek, haddini aşmak.
  • Tıb: Nefes alamıyacak derecede mide dolgunluğu.

kibriya / kibriyâ

  • Allahü teâlâya mahsûs azamet, büyüklük, üstünlük, yücelik.

kıs

  • "Kıyas et, buna benzet, bununla ölç!" mânalarına gelir ve bazı tâbirlerde geçer. Meselâ: (Ve kıs ala hâzâ: Bunun üzerine kıyas et.)

komite

  • Bir komisyon arasından seçilmiş âzası bulunan, bir iş için toplanan hey'et. Meclis şubesi. Hey'et. (Fransızca)

küheylan

  • Cins arab atı. (Gözü sürmelidir.)

kühulet

  • Orta yaşlılık. (35-40 yaş arası) Olgunluk çağı. Bazılarına göre: Yirmibir ile altmış yaşa kadar olan insanın hayat devresi. Veya otuz ile elli arası.

kunbul

  • (Çoğulu: Kanâbil) Kalın vücudlu kimse. Sinirli ve hiddetli olan.
  • 30 ilâ 40 yaş arasındaki kimse.
  • At.
  • Bomba.

kurun-i salife / kurun-i sâlife

  • Geçmiş asırlar.

kurun-u salife / kurun-u sâlife

  • Geçmiş asırlar.

küsuf

  • Güneş tutulması. Ay'ın, dünya ile güneş arasına gelerek dünya üzerinde gölge yapması.
  • Mc: Birisinin felâketli hâlinde çok teessür göstermesi hâli.

kütüb-ü sitte-i hadisiye / kütüb-ü sitte-i hadîsiye

  • Hadise dair yazılan en sahih, en doğru ve kabul görmüş altı büyük hadis kitabı.

kütüb-ü sitte-i hadisiyye

  • Hadise dair altı Kitab. Bu eserler en çok tetkik edilmiş, en sahih, en doğru ve mu'teber hadis kitablarıdır.1- Sahih-i Buhâri. Müellifi: Hâfız Ebu Abdullah Muhammed İbn-i Câfii-i Buharî'dir. Sahih hadisleri tesbit için İslâm ilim merkezlerini dolaşmış, hadis âlimlerinden istifade etmiştir. Cumhurun

la'v

  • Ahlâkı yaramaz kişi.
  • Haris adam.

lando

  • Üstü önden ve arkadan açılıp kapanır, körüklü, geniş araba nevilerinden biridir. Halk arasında "Landon" şeklinde telâffuz edilen bu araba, fayton ve kupalara nazaran daha ağır ve gösterişli idi. (Fransızca)

latim / latîm

  • Babası ve annesi olmayan kişi.
  • Yüzünün bir tarafı beyaz olan at.
  • Yarış atlarının dokuzuncusu.

leheb

  • Ateşin alevlenmesi. Ateş alevi. Havaya yükselen toz.
  • Ateş alevi.

lühab

  • Ateş alevlenmek.
  • Işıklanmak, şule vermek.
  • Ateşi yakıp tutuşturmak.

ma'nevi kuvvet / ma'nevî kuvvet

  • Müdrike (anlayıcı) kuvvetlerinin üçüncüsü olup, insanların havâssına, seçilmişlerine mahsûs anlayıcı kuvvet.

ma'reke / معركه

  • Savaş alanı. (Arapça)

ma'reke-i evham

  • Vehim ve asılsız kuruntuların çarpıştığı savaş alanı.

madde

  • Zahir duygularla hissedilen, ruhâni olmayıp, ağırlığı olan, cismâni bulunan.
  • Asıl, esas, cevher, mâye.
  • Bend, fıkra, kısım.
  • İlm-i Kelâmda: His âzâmız üzerine bir takım muayyen ihtisâsât husule getiren veya getirebilen, her şey.
  • Tıb: Çıbanın içinde hasıl olan ya

maddi felsefe / maddî felsefe

  • Aklı esas alıp herşeyi maddî ölçülere göre değerlendiren düşünce sistemi; materyalist felsefe.

mahdud

  • Dikeni kesilmiş ağaç.

mahmur

  • (Hamr. dan) Sarhoşluğun verdiği sersemlik.
  • Uyku basmış ağırlaşmış göz. Baygın göz.

mahmuz

  • (Mihmaz. dan) Binilen hayvanın sür'atini arttırmak maksadıyla dürtme için potin yahut çizmenin ökçesine takılan demirden yapılmış âlet.
  • Kovanların çerçevelerine peteği tesbit etmek için kullanılan mâden tekerlekçik.
  • Bir yapıyı veya duvarı, dıştan beslemek için kullanılan dest

maktaa

  • Eskiden üzerinde kamış kalemin ucu kesilerek düzeltilen kemikten veyâ mâdenden yapılmış âlet.

mancınık

  • Eskiden kale kuşatmalarında kalelere ağır taşlar fırlatmak için kullanılan savaş âleti.
  • Eskiden kale kuşatmalarında ağır taşlar fırlatmak için kullanılan, bir ucunda bir kepçe, öbür ucunda da bir karşı ağırlık bulunan kaldıraç biçiminde eski bir savaş âleti.
  • Eski bir silah, taş atma aleti.

manzud

  • Sık yetişmiş ağaç.
  • Üstüste istif edilmiş.

masdu'

  • Baş ağrısına tutulmuş olan. Başı ağrıyan.

matmus

  • Gözü doğuştan değil de, sonradan kör olmuş adam.

me'mur

  • Emir ile hareket eden. Emir altında olan. Vazifeli. Kendi istediği gibi olmayıp başka emre göre çalışan. Bir emir alan. Bir işe tâyin olunmuş adam.

mehenk

  • Ölçü. Miyar.
  • Altın ve gümüş ayarını anlamaya mahsus taş. Üzerinde altın tecrübe edilen siyah taş.

mekki / mekkî

  • Mekke ile ilgili, Mekkeli, Mekke'de nazil olmuş âyetler veya sûreler.

melamilik / melâmîlik

  • Kendini kınamayı esas alan bir tarikat.

menfes

  • (Nefes. den) Nefes deliği. Nefes alacak yer.

menhut

  • Yontulmuş. Tıraş edilmiş. Yontulmuş ağaç.

menkus

  • (Nüks. den) Tersine çevrilmiş. Baş aşağı edilmiş.

merdega

  • (Çoğulu: Merâdıg) Boğaz ile göğüs arası.

meşe

  • Bir cins ağaç. Odunu sert, sağlam ve parlak olur.

mesfiyy

  • Üç kez karısı ölmüş adam. (Üç kez kocası ölmüş kadına "mesfiye" derler.)

meşreb-i aşk / مَشْرَبِ عَشْقْ

  • İlâhî aşkı esas alan yol.

metali

  • Doğacak yerler.
  • Güneş ay ve yıldızların doğdukları yerler.

metta

  • Yunus aleyhisselâmın annesi.

meydan-ı harb

  • Harp meydanı, savaş alanı.

mezheb-i selef

  • İslâmın ilk beş asrında yaşayan âlimlerin izledikleri yol.

mezmum

  • Yerilmiş, beğenilmemiş ayıplanmış.

mihcem

  • (Çoğulu: Mehâcim) Hacamat şişesi.
  • Çekip emmeğe mahsus âlet.

mıktare

  • Kuş ayağına yapılan köstek.
  • Kelepçe.

miladi yıl / mîlâdî yıl

  • Hazret-i Îsâ'nın doğduğu iddiâ edilen yılı başlangıç kabûl eden ve 365,242 günlük güneş yılını esas alan takvim senesi.

mirtac

  • Yarış atlarının beşincisi.

mis'ar

  • (Çoğulu: Mesâir) Uzun.
  • Ateş küsküsü yapılan ağaç. Ateş karıştırmağa mahsus âlet.

mısyed

  • Av avlamağa mahsus âlet. Tuzak, kapan.

mızrak / mızrâk

  • Ucu sivri savaş aleti.

mu'cize-i ahlak-ı hamide / mu'cize-i ahlâk-ı hamîde

  • Güzel ve övülmüş ahlâkın mu'cizesi.

mu'temed

  • Sözüne güvenilir kimse.
  • Müctehîd âlimlerin dînî bir mevzûdaki sözlerinden esas alınan kavl (söz), ictihad.

muallem asker

  • Tâlim görmüş asker.

mübeyyez

  • (Mübeyyeze) Meydana çıkarılmış, açıklanmış açıkça söylenmiş. Bildiren, açıklıyan.

mücenned

  • (Mücennet) Sıralanmış asker, saf bağlamış neferler.

mücessem lafz-ı manidar / mücessem lâfz-ı mânidâr

  • Cisimleşmiş, bir kimlik kazanmış anlamlı lâfız.

müemmel

  • Yarış atlarının sekizincisi veya yedincisi.

müftazıh

  • Rezil ve kepaze olmuş adam.

muhaddis

  • Hadîs ilmini bilen, çok sayıda hadîs ezberleyen, yazan veya aktaran hadîs âlimi.
  • Hadîs âlimi. Çok sayıda hadîs toplayıp, senet ve metinleriyle ezberleyen, râvilerin cerh ve ta'dîl (güvenilir olup olmadıkları) noktasından durumlarını bilen, bu ilimde ihtisas kazanıp kitaplar yazmış olan âlim. Muhaddisin çoğulu muhaddisîn'dir.
  • Hadîs âlimi.

muhaddis-i meşhur

  • Meşhur hadisçi; hadis ilmini bilen, çok sayıda hadis ezberleyen, yazan veya aktaran meşhur hadis âlimi.

muhaddisin

  • Hadîs âlimleri.

muhaddisin-i kamilin / muhaddisîn-i kâmilîn

  • Hadis ilmini çok ileri derecede bilen, çok sayıda hadîs ezberleyen, yazan veya aktaran olgun hadis âlimleri.

muhakeme-i akliye

  • Akıl yoluyla geniş araştırmalar yaparak bir hükme ulaşma.

muhaverat-ı ehl-i islam / muhaverât-ı ehl-i islâm

  • Müslümanların fikir, görüş alış-verişleri, birbiriyle konuşmaları.

muhtar kavl / muhtâr kavl

  • Bir mes'elede, bir mezhebin âlimlerinin çoğu tarafından mezhebin içinde mevcûd ictihâdlardan (büyük âlimlerin kitâb ve sünnetten çıkardıkları hükümlerden) seçilen ve bu seçime göre üstün tutulan ve fetvâya esâs alınan kavl, söz.

muhtenik

  • (Hank. dan) Nefes alamayıp boğulan. Boğuk. Boğulmuş.

mukrib

  • Nöbete tutulmuş at.

mültezem

  • Kâbe-i muazzamanın kapısı ile Hacer-ül-esved denilen mübârek siyah taş arasında kalan Kâbe duvarı.

münadim

  • Nedimlik eden. Meclis arkadaşı.

münekkit

  • Tenkitçi; hadisin tahlil ve kritiğinde uzman olan hadis âlimi.

müradese

  • Taş atmak.

musaddi'

  • Tasdi' eden. Baş ağrıtan. Rahatsız eden.

musalaha / musâlâha

  • Barışma, barış anlaşması yapma.

müsalahaname / müsalahanâme

  • Barış antlaşması. (Farsça)

musalla

  • Namaz kılmaya mahsus açık yer. Cami veya mezarlık civarında cenaze namazı kılınan yer.

müselli / müsellî

  • Yarış atlarının üçüncüsü.

müşte

  • Yumruk, muşta. (Farsça)
  • Birine vurmak için ele veya parmaklara geçirilen demirden yapılmış âlet. (Farsça)
  • Kunduracıların deriyi vurarak inceltmekte kullandıkları maden tokmak. (Farsça)

müstefsir

  • (Çoğulu: Müstefsirîn) (Fesr. den) Soruşturup anlamak isteyen. Açıklanmasını, izah edilmesini ve geniş anlatılmasını isteyen.

müteannit

  • Yanlış arayan. Başkalarının yanlışını bulmak için uğraşan.

müteannitane / müteannitâne

  • Yanlış arayana, yanlışlıklar çıkarmaya uğraşana yakışır surette. (Farsça)

mütederris

  • Ders alan. Okuyan. Tahsile çalışan.

mütehaddir

  • Yuvarlanan, yokuş aşağı giden.

mütehallis

  • (Hulus. dan) Kurtulan, halâs bulan.
  • İkinci olarak başka bir ad takınan. Mahlâs alan.

mütenebbih

  • Uyanmış, tenbih ile uyarılmış olan. Bir şeyden ders alıp aklını başına toplayan.

müteneffis

  • (Nefes. den) Teneffüs eden. Soluyan. Nefes alan.
  • Dinlenen.

müteradif / müterâdif

  • Eş anlamlı.

mütese'ir

  • Çok yanmış ve tutuşmuş ateş.

muvazene-i vasia / muvazene-i vâsia

  • Geniş alandaki denge.

müyul-ü müteşaibeye / müyûl-ü müteşâibeye

  • Çeşitli dallara ayrılmış arzular, çeşitli meyiller.

müzabak

  • Civa sürülmüş akça.

müzakerat

  • Bir mesele hakkında karşılıklı görüş alışverişleri.

nabigat-üz zübyani / nabigat-üz zübyanî

  • Câhiliyet devrinde meşhur ve Suk-ı Ukaz'da hakemlik yapmış Arab şâirlerindendir. Tahminen Mi: 535-604'de yaşamıştır.

nahf

  • Aksırmak. Nefes almak.

nahl

  • Hurma ağacı.
  • Gelinler için yapılan süs ağacı.
  • Un elemek.

nahl-bend

  • Ağaçları budayıp tanzim eden kişi. (Farsça)
  • Balmumundan taklid süs ağacı yapan, balmumcu. (Farsça)

nakkad

  • Tenkitçi; hadîsin tahlil ve kritiğinde uzman olan hadîs âlimleri.

nakkad-ı muhaddisin / nakkad-ı muhaddisîn

  • Hadîsin tahlil ve kritiğinde uzman olan hadîs âlimleri.

nar-ı mukade / nâr-ı mûkade

  • Tutuşturulmuş ateş.

naverdgah / naverdgâh

  • Savaş alanı, harb sahası, muharebe meydanı. (Farsça)

nazar / نظر

  • Bakış. (Arapça)
  • İlgi gösterme, iltifat etme. (Arapça)
  • bakış açısı. (Arapça)

nazar-ı fakirane / nazar-ı fakirâne

  • Benim bakış açım anlamında, tevazu göstermek için kullanılan ifade.

nazar-ı kur'ani / nazar-ı kur'ânî

  • Kur'ân'ın bakış açısı.

nazar-ı şari / nazar-ı şâri

  • İlâhî bakış; İslâmî hükümleri bildiren Allah'ın bakış açısı.

nazm-ı lafz

  • Kelâmın, lâfız esas alınarak düzenlenmesi.

nedim

  • (Çoğulu: Nedmân - Nüdemâ) Sohbet arkadaşı, meclis arkadaşı.
  • Tatlı konuşan. Güzel hikâye anlatan.
  • Büyük kişileri hikâye ve fıkralarıyla eğlendiren.

nehit

  • İnlemek.
  • Şiddetle teneffüs etmek, nefes alıp vermek.

neküs

  • (Nekis - Neküs) Baş aşağı etmek.

nesar

  • (Çoğulu: Nüsür - Ensür) Bir kuş adı. Gerges de denir.

nihvar

  • Gururlu, kibirli, kendini beğenmiş adam. (Farsça)

nokta-i nazar / نقطهء نظر / نُقْطَۀِ نَظَرْ

  • Bakış açısı.
  • Görüş açısı, bakım.
  • Bakış açısı.

noktainazar

  • Bakış açısı, görüş.

nüdfe

  • Atılmış az nesne.
  • Sağılmış az süt.

nüfase

  • Diş arasında kalan yemek parçası.

nuh aleyhisselam / nûh aleyhisselâm

  • Kur'ân-ı kerîmde adı geçen peygamberlerden. Peygamberlerin büyükleri olan ve kendilerine Ülü'l-azm denilen altı peygamberin ikincisi. İdrîs aleyhisselâmdan sonra peygamber olarak gönderildi.

nukud / nukûd

  • Basılmış altın ve gümüş paralar. Müfredi (tekili) Nakddır.

nur-u nazar

  • Görüş aydınlığı.

nur-u tarikat

  • Tasavvufa dayalı, mânevî derecelere ulaşmayı esas alan yol ve yöntemlerin aydınlığı, güzelliği.

para

  • Alış-veriş aracı olarak kullanılan, biriktirme ve tasarruf etmeye yarayan, çeşitli mâdenlerden veya kağıttan îmâl edilmiş değer ölçüsü. Belli ağırlıkta basılmış olan altın ve gümüş paralara sikke veya meskûkât, altın paralara dînâr, gümüş paralara dirhem denir.

parsel

  • Bir maksatla ayrılarak sınırlandırılmış arazi parçası. (Fransızca)

pencpay

  • Beş ayaklı. Yengeç. (Farsça)

pergar / pergâr

  • Pergel. Dâire çizmeğe mahsus âlet. (Farsça)

piç

  • Büklüm, kıvrım, dolaşık. (Farsça)
  • Nesebi gayr-ı sahih olan, gayr-ı meşru münâsebetten doğan çocuk. (Farsça)
  • Aslına benzemiyen. (Farsça)
  • Ağacın kökünden biten sürgün. Aşılanmamış ağaç. (Farsça)
  • Sarmaşık. (Farsça)
  • Vida. (Farsça)

ramak

  • Nefes alacak kadar kalan hava, az bir hayat eseri.
  • Çok az şey.

ravi / râvî

  • Rivâyet eden, nakleden; duyduğu veya gördüğü bir sözü, bir işi, bir olayı başkasına haber veren; Resûlullah efendimizin hadîs-i şerîflerini, metin (hadîs-i şerîfin kendisini) ve senedi (nakledenleri) ile birlikte nakleden hadîs âlimi.

reds

  • Taş atmak.

refez

  • Bölük bölük olan cemaat. (Çoğulu: Erfaz) Kap dibinde kalmış azıcık su.

ridas

  • Taş atmak.

rıddis

  • (Mübalağa ile) Taş atan.

rıdfe

  • (Çoğulu: Ruzuf) Diş aşığı kemiği.

rizam

  • Serkeş adam veya at.

rububiyet-i sermediye

  • Allah'ın bütün varlıklar üzerindeki kesintisiz mâlikiyet ve egemenliği ve her varlığı yaratılış amacına hikmetle ulaştıran kesintisiz terbiyesi.

ruh-u nurani / ruh-u nuranî

  • Maddî yapısı olmayıp nurdan yaratılmış aydınlık ruh.

sabikun / sâbikûn

  • Asıl îtibâriyle peygamberler aleyhimüsselâm, onlara tâbi olmak bakımından Eshâb-ı kirâm, Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiîn, peygamberlere vâris olmak bakımından müctehidler, müfessirler (tefsir âlimleri), muhaddisler (hadîs âlimleri) ve tasavvuf büyükleri.

sace

  • Hatıl ağacı.
  • Altın ve gümüş ayarını astıkları ağaç.

sada'

  • Baş ağrısı. ("Suda"' diye de okunur)

safin

  • (Çoğulu: Sâfinât) Cins at.
  • Üç ayağı üstünde durup dördüncü ayağının tırnağını yerde dikip duran at.

safka

  • Bir satış anında müşteri ile satıcının tokalaşarak, "hayrını gör" demeleri.
  • Yapılan satış.

şahsiyet

  • Bir kimsenin kendisine mahsus ahvâli. Şahıs olma. Karakter sâhibi ve makbul bir insan olma.

sahv

  • Ayılma, ayıklık, aklı başında olmak.
  • Hastanın iyileşmesi.
  • Tas: Kendinden geçme hâlinin sona ermesi, his âlemine tekrar dönmek.
  • Uyanıklık.

şakika

  • (Çoğulu: Şakayık) Yarım baş ağrısı.
  • Ana - baba bir olan kız kardeş. Öz kız kardeş.
  • Çatlak, yarık.

salt

  • Bileyi taşı.
  • Kişinin kendi öz kızı.
  • Erkek ismi.
  • Geniş alın.
  • Vurmak mânâsına mastar.

sarf satışı

  • Nakd hâlindeki veya işlenmiş altını ve gümüşü birbirleri karşılığında satmaktır.

sasim

  • Kara ağaç.
  • Abnus ağacı.

sati

  • Adımlarını geniş atan at.

se'sem

  • Kara abnus ağacı.

sebak-amuz / sebak-âmuz

  • Ders arkadaşı. (Farsça)

sebak-daş

  • Ders arkadaşı. (Farsça)

sebe'

  • (Sebâ) Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm'ın mucizesi sonunda imana gelen ve onunla evlenen Belkıs'ın Yemen'de hükmü altında bulundurduğu mâmur şehrinin ismi.
  • Bir Arab kavminin adı.
  • Bir devlet ismi.
  • Bir şahıs adı.

sebike

  • Eritilerek kalıba dökülmüş şey, külçe. Kalıba dökülmüş altın veya gümüş.
  • Hafif, küçük.

secavend

  • Kur'an-ı Kerim'de doğru okunması için yapılan işaretler.Kur'an-ı Azîmüşşan'ı okurken durularak nefes alınacak yerler, âyet sonları ile secavend mahalleridir. (Farsça)

şecere-i hilkat / شَجَرَۀِ خِلْقَتْ

  • Yaratılış ağacı.
  • Yaratılış ağacı.

şecere-i maklu'

  • Sökülmüş ağaç.

şecere-i mel'un

  • Lânet edilmiş ağaç.

şecere-i tuba-i hilkat / şecere-i tûbâ-i hilkat

  • Tûbâ ağacını andıran yaratılış ağacı.

sedel

  • (Çoğulu: Südul-Esdâl-Esdül) Bir kuş adı.
  • Örtmek, setretmek.

seham

  • Yaş ağaç.
  • Demir.

şehdere

  • Üç ile altı yaş arasında hareket eden oğlan veya kız.
  • İsrafçı, müsrif.
  • Karnı büyük kimse.

seki

  • Direğin altında konulan taş ayak, kürsü taşı, kapıların yanlarında ve bahçelerde havuzların etrafında yapılan sed ve peyke, odaların zeminden yüksekçe olarak bir kısmına yapılan döşeme yerlerinde kullanılır bir tabirdir.
  • Atın ayağındaki beyaz nişana da bu ad verilir.

sekte

  • Durma, kısılma.
  • Kanın birdenbire durması.
  • Bir işin görülmesinde kesiklik, durgunluk hâsıl olmak.
  • Tecvidde: Kıraat esnasında nefes almadan sesi kesmeğe denir.

selem

  • Peşin para ödeyip, malı daha sonra almak üzere yapılan bir alış veriş akdi.

sem'-i hikmet

  • Hikmetli sözleri dinlemek. Hikmetten ibret ve ders almak. En hayırlısına tabi olmak.

şem'un

  • Hz. İsa'nın (A.S.) havarilerindendir. Petros veya Sen Piyer de denir. Antakya kilisesini yaptırmıştır. Mi: 65'de Roma'da Neron tarafından hapsedilmiş ve çarmıha gerilerek şehid edilmiştir. Hristiyan âlemine büyük hizmeti vardır. Esas adı, Şem'un-us Safâ'dır.

semavi kitab / semâvî kitab

  • Hak dinlerin kitapları. Semâvî kitapların bize bildirileni yüz dörttür. Bunlardan on suhuf Şist (Şit) aleyhisselâma otuz suhuf İdris aleyhisselâma, on suhuf İbrâhim aleyhisselâma indirildi. Mushaflar; Tevrât Mûsâ aleyhisselâma, Zebur kitabı Dâvûd aleyhisselâma, İncîl kitabı Îsâ aleyhisselâma ve Kur'

semere-i şecere-i hilkat / ثَمَرَۀِ شَجَرَۀِ خِلْقَتْ

  • Yaratılış ağacının meyvesi.
  • Yaradılış ağacının meyvesi.

semure / semûre

  • Bir cins ağaç.

seng-endaz

  • Taş atan. Dokunaklı söz söyleyen. (Farsça)

şerh

  • Geniş açıklama, izah etme.

sernigun / sernigûn

  • Baş aşağı olmuş. (Farsça)
  • Tersine dönmüş. (Farsça)
  • Bahtsız. (Farsça)

şeş-per

  • Altı kanat. (Farsça)
  • Eski savaş âletlerinden 6 dilimli bir topuz. (Farsça)

sevr

  • Osmanlı topraklarını paylaşmayı esas alan sözleşme.

seyh

  • Yere batmak.
  • Sefer.
  • Akarsu.
  • Dikilmiş aba.
  • Atâ etmek, hediye vermek.
  • Çizgili elbise.

şeyh-ül hadis

  • İkiyüz bin Hadis-i Şerifi, rivayet edenleriyle birlikte ezbere bilen büyük hadis âlimi.

seyr-i afaki / seyr-i âfâkî

  • Dış âlemdeki delil ve vasıtalarla yapılan mânevî yolculuk.
  • Tasavvuf yolunda bulunan kimsenin; ilminin, bilgisinin ve kendi ihtiyârı (dilemesi, istemesi) olmaksızın dış âlemde ilerlemesi.

şia / şîa

  • Hz. Ali'nin (r.a.) taraftarlığını esas alanlar topluluğu.

siccin / siccîn

  • Şeytanların, kafirlerin (Allahü teâlâya ve Resûlullah efendimize inanmayanların) ve günahkâr mü'minlerin amellerini toplayan bir kitap; insanların ve cinlerin kötülerine mahsûs amel defterleri.
  • Şakîlerin, kötülerin ve azâb olunan rûhların bulunduğu yer.
  • Yerin altında veya Ceh

şifre

  • Gizli ve işaretle yazı usulü. (Fransızca)
  • Haberleşmede kullanılan belirli bazı işaretler. (Fransızca)
  • Herkesin anlayamadığı, bazı kimselere mahsus anlaşma usulü. (Fransızca)

sınıf-ı tabiin / sınıf-ı tâbiîn

  • Hz. Peygamberin (a.s.m.) ashabıyla görüşmüş, onlardan ders almış olan Müslümanların topluluğu.

şir-i jiyan / şîr-i jiyan

  • Kükremiş aslan.
  • Kükremiş aslan.

şişe

  • Camdan yapılmış ağzı dar uzunca kap. Lâmbaya geçirilen camdan küçük baca.
  • Çeşitli maksatlarla çakılan çıta.

şiz

  • Abnus ağacı.

sofestai / sofestaî / sofestâî

  • (Sevfestâi) Kâinatın yaratıcısını, Cenab-ı Hakkı kabul etmemek için herşeyi inkâr eden. Müsbet veya menfi hiç bir hükme varmayan, daima şüphe içinde kalmayı esas alan felsefi bir doktrinin (Septisizm) mensubu. Septik. Alemde hakikat namına hiç bir şey tanımayan ve hakikatı araştırmaktan sarf-ı nazar
  • Şüpheci; herşeyi, hattâ kendisini dahi inkâr eden, olumlu veya olumsuz hiçbir hükme varmayan daima şüphe içinde kalmayı esas alan bir felsefi zihniyet ve tutum sahibi, septik.

sofi-meşrep / sofî-meşrep

  • Tasavvuf ve tarikat tarzını esas alan.

sohbet-i nebeviye

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) huzuruna gelip ondan ders alma, onunla sohbet etme.

şu'le

  • Alev, ateş alevi. Alevlenmiş odun.

su-i tefehhüm / sû-i tefehhüm

  • Kötü anlayış. Yanlış anlama.
  • Yanlış anlama.
  • Yanlış anlama.

su-i telakki / sû-i telâkki

  • Yanlış anlayış, yanlış düşünce.

şual

  • (Tekili: şu'le) Alevler, şu'leler. Ateş alevleri.

şücne

  • Sıklığından birbirine girmiş ağaçların damarları.

suda' / sudâ' / صداع

  • Baş ağrısı.
  • Rahatsız etme, sıkıntı verme, sıkma.
  • Baş ağrısı. (Arapça)

süleyman çelebi

  • İlk mevlid yazan ve bunda en çok muvaffak olan ehl-i velâyet bir zât olup, hicri 780'de Bursa'da vefat etmiştir. "Vesilet-ün Necât", meşhur mevlid kitabının esas adıdır.

süyuti / süyûtî

  • Büyük bir fıkıh ve hadîs âlimi.

ta'bir

  • (Tâbir) İfade, anlatma. Söz. Mânası olan söz. Deyim.
  • Terim.
  • Rüya yorma. (Ubur. dan) Herhangi bir şeyden ve hâdiseden, başka bir hak ve faydalı mânaya geçmek, intikal etmek ve ibretlendirmek ve ders almak.

ta'rizat / ta'rizât

  • (Tekili: Ta'riz) Dokunaklı konuşmalar, sözle dokundurmalar, taş atmalar.

tabakat-ı muhaddisin / tabakât-ı muhaddisîn

  • Resûlullah efendimizin işleri, sözleri ve hâllerini öğreten hadîs ilmi ile uğraşan İslâm âlimlerinin dereceleri.
  • Hadîs âlimlerini derecelerine göre sıralayıp, hayatlarını ve eserlerini anlatan kitaplar.

tabii / tabiî

  • Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ı sağ iken görmüş olan mü'minlerle yani Ashabla görüşmüş ve onlardan ders almış olan sâlih müslümanlar.

tafsilat / tafsilât

  • Geniş açıklamalar.

tafsili / tafsilî

  • Ayrıntılı, geniş açıklamalı.

tahaddür

  • (Hadr. dan) İnişe doğru akıp gitme.
  • Yokuş aşağı hızla inme.

tahdisat / tahdisât

  • Anlatmalar. Rivayet etmeler.
  • Teşekkürle bildirmeler.
  • Hadis anlatmalar.

tahrim suresi / tahrîm sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin altmış altıncı sûresi.

tahsib

  • Ölüyü taş altına gömmek.

tarik-i cehriye / tarîk-i cehriye / طَرِيقِ جَهْرِيَه

  • Allah'ı açıktan zikri esas alan tarikat.

tarikat / tarîkat

  • Tasavvufa dayalı, mânevî derecelere ulaşmayı esas alan yol ve yöntemler.

tasdi / tasdî

  • Rahatsız etme, baş ağrıtma.

tasdi' / tasdî' / تصدیع / تَصْد۪يعْ

  • Rahatsız etmek. Sıkmak. Baş ağrıtmak.
  • Yarmak.
  • Perâkende etmek, dağıtmak.
  • Baş ağrıtma, rahatsız etme. (Arapça)
  • Tasdî' etmek: Baş ağrıtmak, rahatsız etmek. (Arapça)
  • Baş ağrıtma, rahatsız etme.

te'nis

  • Bir kelimenin sonuna te'nis alâmeti olan ( ) ilâve ederek müennes yapmak.

tebe-i tabiin / tebe-i tabiîn / tebe-i tâbiîn

  • Tabiînden olan birisinden (yâni ikinci derecede olarak) hadis nakletmiş olan. Veya Tabiîn olanlardan ders almış, onlara uymuş müslümanlar.
  • Tabiinleri görmüş veya onlardan ders almış Müslümanlar.

tebehhür

  • Tıb: Kısa ve sık nefes alma.

tecmir

  • Buhur etmek.
  • Taş atmak.
  • Hapsetmek.
  • Aşağı sarkıtmamak.
  • Kadının saçını toplayıp bağlaması.

tederrüs / تدرس

  • (Çoğulu: Tederrüsât) Ders alma, okuyup öğrenme.
  • Ders alma.
  • Ders alma. (Arapça)

tederrüs etme

  • Ders alma, eğitim görme.

tederrüsat / tederrüsât

  • (Tekili: Tederrüs) Ders almalar. Okuyup öğrenmeler.

tedris ve tederrüs

  • Ders verip ders alma.

tefaküh

  • (Fâkihe. den) Birbirlerine karşılıklı yemiş atma.
  • Mc: Şakalaşma.

tefehhüm

  • Farkına varmak. İdrâk eylemek.
  • Yavaş yavaş anlamak. Tekellüfle anlamak.

tefehhümat / tefehhümât

  • (Tekili: Tefehhüm) Farkına varmalar, yavaş yavaş anlamalar.

temkin zamanı / temkîn zamânı

  • Güneşin doğuş, batış vakti ve namaz vakti hesapları yapılırken, vakitlere eklenen veya çıkarılan zaman miktârı. Bu vakitler hesâb edilirken deniz ve ova gibi düz yerlerde güneş merkezinin hakîkî ufkun altına inmesi esas alınır. Hâlbuki o yerin en yük sek tepesinde bulunan bir kimsenin gördüğü ufukta

teneffüs

  • Nefes alma, dinlenme.
  • (Nefes. den) Nefes, soluk alma. Dinlenme.
  • Tan yeri ağarma.
  • Deniz suyunun sahile vurması.
  • Üfürmek.
  • Okullarda ders araları verilen dinlenme.

teneffüs etmek

  • Nefes almak.

teradüf

  • Eş anlamlılık.

tevarüs / tevârüs / توارث

  • Miras alma. (Arapça)
  • Tevârüs etmek: Miras almak. (Arapça)

tevhid-i zahiri / tevhid-i zâhirî

  • Yüzeysel bir bakış açısıyla "Allah'ın ortağı yok ve bu kâinat Onun mülküdür" şeklindeki îmânî tasdik.

tevil

  • Yorumlama, yorum; sözün ilk anlamını değil de ihtimal dahilinde bulunan başka anlamlarını (mecâzî) esas alarak yorumlama.

tezevvüc

  • (Çoğulu: Tezevvücât) (Zevc. den) Evlenme, kadın eş alma, zevce edinme.

tıknefes

  • Zor nefes alan. Rahat nefes alamayan.

tille

  • İşlenmemiş altın. (Farsça)

tilmiz-i avrupa

  • Avrupa öğrencisi; Batı felsefesinden ders alan, hayata bu gözle bakan öğrenci.

tımırr

  • Ürkek at.
  • Sıçramaya ve seğirtmeye hazırlanmış at.
  • Seri, çabuk.

Troçkizm / Troçkist

  • Troçkizm, Marksizm'in Troçki'nin bakış açısıyla yorumlanmasıdır. Aynı zamanda 1917 Ekim Devrimi'nden sonra ortaya çıkmış bir ayrımı ifade eder. Sovyetler Birliği'nde "sol muhalefet" olarak örgütlenmiş, Troçki'nin kurduğu 4. Enternasyonal'le başlayarak günümüze kadar gelmiştir. Troçkizm'in en önemli unsurları; özgürlüğü ortadan kaldıracak bir sistem olarak görülen "tek ülkede sosyalizmi" fikrinin reddi, dünya devrimi fikri, enternasyonalin gerekliliği, sürekli devrim ve Doğu Bloku ülkelerinin gerçek sosyalizm olmadığı fikirleridir.

    Kaynak: Wikipedia: https://tr.wikipedia.org/wiki/Troçkizm


tuba-yı hilkat / tûbâ-yı hilkat / طُوبَايِ خِلْقَتْ

  • Yaratılış ağacı.
  • Yaratılış ağacı.

tusen / tûsen / توسن

  • Serkeş at. (Farsça)

ukul-ü aşere

  • Bazı eski felsefecilere göre kâinatı idare eden on akıl; birincisi Allah'ın yarattığı akıl, diğerleri de ondan türemiş akıllar.

ukul-ü münevvere

  • Nurlu akıllar, aydınlanmış akıl sahipleri.

ukul-ü münevvere erbabı

  • Nurlu akıllar, aydınlanmış akıl sahipleri.

ukul-u nuraniye erbabı / ukûl-u nuraniye erbabı

  • Aydınlanmış akıl sahipleri.

ukul-ü selime

  • Sağlam ve bozulmamış akıllar.

ul'ul

  • Göğüs altında ve karın üzerinde dile benzer bir kemik.
  • Çekik kuşunun erkeği.

ulema-i rasihin / ulema-i râsihîn / ulemâ-i râsihîn

  • Hak ve hakikat ilminde meleke kazanmış âlimler.
  • Kur'ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin derin ve ince mânâlarını, işâretlerini anlayan yüksek din âlimlerine verilen isim. Bunlar; Eshâb-ı kirâm, Tâbiîn, Tebe-i tâbiîn ve her bakımdan onlara tâbi olan müctehidler, tefsîr ve hadîs âlimleri ve tasavvuf büyükleridir.

urrak

  • Kabuğu soyulmuş ağaç.
  • Eti gitmiş kemik.

usluc

  • (Çoğulu: Asâlic) Yeni belirmeğe başlamış ağaç budağı.

ustam

  • Güvenilir, emin. İtimad edilir. (Farsça)
  • Altın veya gümüşten yapılmış at eğeri. (Farsça)

üveysi / üveysî

  • Veysel Karânî Hazretleri gibi sevdiği ve kendisine bağlı olduğu zâtı görmeden, gıyaben bağlanma, ders alma.

va'ke

  • Cenk yeri, dövüş alanı.

vajgun / vâjgûn / واژگون

  • Baş aşağı, tepetakla, tersyüz olmuş. (Farsça)

vefk-i müselles

  • Üçlü vefk; bir âyet veya ibarenin ebced ve cifir değerleri esas alınarak, dağıtıldığı ve üç rakamının karesi biçiminde dokuz küçük kareden oluşan tılsımlı kare alan.

vehl

  • (Vehel) Yanlış yapma. Yanlış anlama.
  • Unutma.

verese

  • Mirasçılar. Miras alanlar.

vesile-i necat

  • Kurtuluş aracı.

vücud-u harici / vücud-u hârîci

  • Dış âleme çıkmış varlık, maddî varlık, görünen varlık.

vukud

  • Ateş alıp yanma. Tutuşma.

yunus aleyhisselam / yûnus aleyhisselâm

  • Musul yakınındaki Nineve (Ninova) ahâlisine gönderilen peygamber. Babasının ismi Metâ'dır. Yûnus aleyhisselâm Âsûr Devleti'nin başşehri ve önemli bir ticâret merkezi olan Nineve şehrinde doğdu.

zeref

  • (Zerefân-Zerâfe-Zerif) (Çoğulu: Zevârif) Gözden yaş akmak.
  • Yavaş yürümek.

zerşek

  • Kadın tuzluğu. Pars anberi.

zeval / zevâl

  • Yok olma, sona erme. Ölmez imiş âşık cânı, Hiç çürümez imiş teni, Aşk her kimi kıldı fânî, Ona zevâl ermez imiş.

zevr

  • Göğüs altı.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın