LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te risa ifadesini içeren 163 kelime bulundu...

ahreb

  • Çok harap, perişan, yıkık.
  • Kulağı yarık kimse.
  • Edb: Rübai vezinlerinden "Mef'ulü" ile başlayan oniki şekilden herbiri.

akademi

  • yun. Yüksek mekteb.
  • Âlimler, edebiyatçılar heyeti.
  • Eflatun'un vaktiyle talebesine ders verdiği yer.
  • Çıplak modelden yapılan insan resmi.
  • Belli bir ilmin gelişme ve ilerlemesini te'min maksadı ile müşterek tetebbularda veya serbest tedrisatta bulunan salâhiyetl

amuziş

  • Öğrenme. (Farsça)
  • Öğretme, tedrisat. (Farsça)

aşifte / âşifte / آشفته

  • Perişan. (Farsça)
  • İffetsiz kadın. (Farsça)

aşüfte / âşüfte / آشفته

  • İffetsiz kadın. (Farsça)
  • Perişan. (Farsça)

aşüfte-dil

  • Gönlü perişan olmuş. (Farsça)

aşüfte-dimağ

  • Aklı perişan. (Farsça)

aşüftedil / âşüftedil / آشفته دل

  • Gönlü perişan. (Farsça)

bair

  • Şaşkın, şaşırmış. Perişan durumlu.

bakara suresi / bakara sûresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 2. Sûresi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. (Bu sûre, Mûsâ Aleyhisselâm'ın risâleti ile o milletin seciyelerine girmiş olan bakarperestlik mefküresini kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhi ile anlatır ve şu cüz'i hadise ile beşerin dünyevî menfaatlarına en çok vesile olan ş

barla

  • Nur Risalelerinin yazıldığı belde.

berbad

  • Harap. Kötü. Virâne. Bozuk. Perişan. Telef ve helâk olmuş. (Farsça)

bey'-i mevkuf / bey'-i mevkûf

  • Aslı ve sıfatı sahîh ise de başkasının hakkı karışan alış-veriş.

bezazet

  • Perişanlık, pejmürdelik. Kıyafetin düzgün ve intizamlı olmayışı.

bi-ser ü pa / bî-ser ü pâ

  • Sefil ve perişan.

bişpul

  • Pejmurde, perişan, dağınık. (Farsça)

bukta

  • Perişan, pejmurde, dağınık, dökük saçık.
  • Cemaat, güruh, topluluk, kalabalık.

bürhan-ı nübüvvet

  • Peygamberliğin hak olduğunu isbat eden bürhan ve delil. (Bürhan-ı risalet de aynı mânâdadır.)

büzuzet

  • Perişanlık, kıyafetsizlik, pejmürdelik, bezazet.

büzuzet-i hal / büzûzet-i hâl

  • Kıyafet pejmürdeliği, hâl perişanlığı.

der-beder

  • Serseri, kapı kapı dolaşan. (Farsça)
  • Dağınık, perişan. (Farsça)

dıhle

  • Bir kişinin her işine karışan has adamı.

ebabil kuşları / ebâbîl kuşları

  • Kâbe'yi yıkmaya gelen Yemen vâlisi Ebrehe'yi ve ordusunu Allahü teâlânın izni ve emriyle perişân eden kuşlar (kırlangıçlar).

eluke

  • Risalet.

enadid

  • Perişan, saçılmış, dağılmış, pejmürde şeyler. Perakende.

envar-ı resail / envâr-ı resâil

  • Risalelerin nurları.

eshab-ı fil / eshâb-ı fîl

  • Peygamber efendimizin doğmasına yaklaşık iki ay kala Kâbe'yi yıkmak için Mekke yakınlarına kadar gelen, fakat Allahü teâlânın gönderdiği Ebâbîl kuşlarının üzerlerine bıraktıkları mercimek büyüklüğündeki taşlarla perişân olan Ebrehe ve içinde bir çok fillerin de bulunduğu ordu.

eşratü's-saat / eşrâtü's-sâat

  • Kıyamet alâmetleri; kıyamet alâmetlerinin anlatıldığı ve yorumlandığı risale olan Beşinci Şua.

hak-sar / hâk-sar

  • Toz toprak içinde kalmış. Perişan hâlli. (Farsça)

hakesari / hakesarî

  • Perişanlık, düşkünlük. (Farsça)

hakikat-i ahmediye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) risalet yönünün gerçek mahiyeti.

haksari / hâksarî

  • Perişanlık, düşkünlük, rezillik.

hal-i perişaniyet / hâl-i perişaniyet

  • Perişanlık hâli.

hane-harab

  • Câhil, bilgisiz. (Farsça)
  • Evi yıkılmış, evsiz barksız kalmış. (Farsça)
  • Hâli perişan olmuş kimse. (Farsça)
  • Mc: Müflis, züğürt, sefil. (Farsça)

haneharab / hâneharâb / خانه خراب

  • Perişan. (Farsça)
  • Evsiz yurtsuz. (Farsça)
  • Cahil. (Farsça)

harab

  • Viran. Issız. Yıkık. Perişan.

harabe

  • Harab yer. Şehir veya ev yıkıntısı. Perişan yerler.

harisa / hârisa

  • (Bak: HARÎSA)

hatır-aşüfte

  • Gönlü perişan olan. (Farsça)

hazret-i kahhar / hazret-i kahhâr

  • Her şeyi hükmüne itaat ettirebilen bir hâkimiyet sahibi, düşmanlarını kahrederek zelil ve perişan eden ve kudretinin karşısında her şeyi âciz bırakan Allah.

herzevekil

  • Kendine vazife olmayan şeylere karışan. Fodul, boşboğaz. Her şeye burnunu sokan. (Farsça)

hırpani / hırpanî

  • Derbeder, perişan kılıklı, pejmürde. (Farsça)

hubab / hubâb

  • Daneler, tohumlar; Mesnevî-i Nûriye'de yer alan bir risale.

hücumat-ı sitte / hücumât-ı sitte

  • Altı hücum anlamına gelen ve şeytanın desiselerine karşı yazılan bir eser; Yirmi Dokuzuncu Mektupta Altıncı Risale olan Altıncı Kısım.

hüseyin-i cisri / hüseyin-i cisrî

  • (Hi: 1261- 1327) Suriye ulemasındandır. Baba ve annesi Ehl-i Beyt'tendir. Câmi-ül Ezher'de tahsil görmüş ve zamanının dinî, edebî ve felsefî ilimleriyle iştigal etmiştir. En meşhur eseri "Risale-i Hamidiye"sidir. Türkçeye ve Orducaya tercüme edilmiştir. 1307 senesinde Tercüman-ı Hakikat gazetesi, ki

ibn-i mes'ud

  • Ebu Abdurrahman Abdullah Bin Mes'ud da denir. (R.A.)şeref-i İslâm ile müşerref olanların altıncısıdır. Bütün gazvelere iştirak etmiştir. Dâimî surette huzur-u Risalette bulunduğundan Kur'an-ı Kerim'i herkesten iyi öğrendiği gibi, pekçok hadis de işitmiş ve ezberlemişti. Kur'an-ı Kerim'i en evvel Mek

iftirak

  • Perişan olmak.
  • Ayrılmak, dağılmak. Hicran.

ihrab

  • Harâb etme, perişan etme.

ilahi / ilâhî / الهى

  • Tanrısal. (Arapça)
  • İlahî, dinî şarkı. (Arapça)

imtiha'

  • (Mahv. dan) Mahvolma, perişan olma, yok olma.

imtizackar / imtizackâr

  • Uyuşarak, anlaşarak, karışarak. Kaynaşmağa müsait surette. (Farsça)

inayat-ı seb'a / inâyât-ı seb'a

  • Yedi yardım; Yirmi Sekizinci Mektup, Yedinci Risale Olan Yedinci Mesele.

irtibas

  • Perişan ve zor durumda kalma.
  • Pek karışık ve sıkışık olma.

işgüzar

  • Becerikli, çalışkan. (Farsça)
  • Kendini göstermek için gerekmezken işe karışan. (Farsça)

iştibak

  • (Şebeke. den) Örülmek. Örgülenmek.
  • Karşılıklı birbirine geçmek.
  • Perişanlık.
  • Zâhir olmak.
  • Koz: Güneş battıktan sonra gökte kum taneleri gibi görünen karışık yıldızlar.

istihrab

  • Bir musibet sebebi ile perişan olma, mahrum olma.

iştitat

  • Dağılma. Perişan olma.

istuh

  • Âciz, güçsüz, kuvvetsiz. Perişan, mahzun, biçare. (Farsça)

ıtmal

  • Mahvetme, perişan etme.

izmihlal / izmihlâl

  • Bozulup gitmek. Perişan olmak. Yok olmak. Görünmez hale gelmek.
  • Yok olma, bozulma, perişan olma.

jülide / jülîde

  • Dağınık, perişan, karma karışık. (Farsça)
  • Perişan, dağınık.

kaibe

  • Hüzün ve gamdan perişan olmak.

kamıh

  • Kam' eden, ezip kıran, mahveden, perişan eden. Kahreden, yok eden. Alçaltan, zelil eden.

kelkahya / kelkâhya

  • Mc: Vazifesi olmayan şeylerle alâkadar olan. Her şeye karışan.

kutb-u risalet

  • Risaletin başı.
  • Hz. Muhammed (A.S.M.)

lütufname / lütufnâme

  • İltifat yazısı.
  • Güzel, hoş risale, yazı.

maani-i mütezahime / maâni-i mütezahime

  • Birbiriyle yarışan izdiham oluşturan mânâlar.

mahi

  • (Mahv. den) Yok eden, mahveden, perişan eden.

mahsusattaki vehmiyat bedihiyattandır / mahsûsattaki vehmiyat bedihiyattandır

  • Dış duyular vasıtasıyla elde edilen bilgiye vehim karışamaz. Zira hakikati sabittir. Dış duyularla gödüğümüz şeyler dış dünyada vardır. Vehimde olduğu gibi kuruntu ile olmayan bir şeyin varlığına hükmetmek değildir.

mahv ü perişan

  • Yıkılma ve perişan olma.

mahv u perişan olma

  • Yok olma, perişan olma.

mahvetmek

  • Perişan etmek, yok etmek.

mahzul

  • Hakir. Kıymetsiz. Perişan. Hor. Rüsvay.

mecelle

  • Mecmua. Fikir topluluğu. Risale. Kitab. Hikmetli sahife.
  • Fıkıh kitabının muâmelât kısmının toplu bir parcası.
  • İslâm Hukukuna dâir bir mecmua.

mecmua / mecmûa / مجموعه

  • Toplanıp biriktirilmiş, tertip ve tanzim edilmiş şeylerin hepsi.
  • Seçilmiş yazılardan meydana getirilen kitap. Risâle.
  • Kolleksiyon.
  • Dergi. (Arapça)
  • Küçük risale veya farklı kitapların bir araya getirildiği eser. (Arapça)

memhuvv

  • (Mahv. dan) Mahvolmuş, perişan olmuş.

menşur

  • (Neşr. den) Neşrolunmuş. Dağıtılmış. Yayılmış. Herkese ilân edilmiş.
  • İşleri dağınık. Perişan.
  • Sultanın emri, mühürsüz mektubu, fermanı.
  • Bayrak.
  • Mat: Alt ve üst tabanları birbirine müsavi ve müvâzi (eşit ve paralel), kenarları da müsâvi ve müvâzi olup yüzleri b

meşhud

  • Görünen. Şehadet edilen.
  • Resul-u Ekrem'in (A.S.M.) dünyaya teşrifinden ve risaletinden önce meleklerce ve enbiya hazerâtının dilinde nübüvvet ve risaletlerine şehâdet edilmiş olduğundan kendilerine verilen bir isim.
  • Suç üstü yakalanan.
  • Göz ile görülmüş.
  • Cuma g

mu'cizat-ı kur'aniye ve ahmediye / mu'cizât-ı kur'âniye ve ahmediye

  • Kur'ân'ın ve Peygamber Efendimizin mu'cizelerinin anlatıldığı risaleler.

mu'cizatlar

  • Mu'cizât risaleleri; Kur'ân'ın mu'cize olduğunu ispat eden Yirmi Beşinci Söz ve Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mu'cizelerinden bahseden On Dokuzuncu Mektup.

müdahil

  • Dâhil olan. İçeri giren. El atan. Müdahale eden. Karışan.

müdahilan

  • (Tekili: Müdahil) Karışanlar. Müdahil olanlar.

müdahilin / müdahilîn

  • (Tekili: Müdahil) Müdahil olanlar, karışanlar, dâhil olan kimseler.

müfterik

  • (Fark. dan) Ayrılan, iftirâk eden.
  • Perişan olan, dağılan.

muharrib

  • Tahrib eden. Harâb eden. Yıkan. Bozan. Perişan eden.

mühdi / mühdî

  • Hediye veren. Hediye gönderen. İhda eden.
  • Hidayete getiren. Hidayete vesile olan.
  • Mürşid, muvaffak.
  • Risalet ve nübüvveti bütün âlemlere rahmet ve saadet sebebi olduğundan, Cenab-ı Hakk'ın bütün âlemlere hediye ve atiyyesi mânasında Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) mübarek bi

mülabis

  • (Lebs. den) Münasebet kuran. Yakınlık gösteren. Bir kimse ile aşırı ahbaplık eden.
  • Karışan.

munsabb

  • (Bir denize veya nehire) dökülen, karışan.

münşett

  • Dağınık. Perişan.

musalahakarane / musalâhakârâne / musâlâhakârâne

  • Barışarak, barış içinde.
  • Barışarak, barışırcasına.

musalih

  • Sulh yapan, barışan.

müstebık

  • (Sebak. dan) Yarışa çıkan, istibak eden.

mütedahil

  • İç içe, birbirinin içine girmiş vaziyette olan. Karışan.
  • Ödenmemiş, gecikmiş maaş.

mütehallit

  • Karışan, karışık olan, tahallüt eden.

müteşabik

  • Beraber ve karışık olanlar, birbirine karışanlar. Birbirine karışmış ve girmiş vaziyette olan. Girift.

müteşettit

  • (Müteşettite) Dağılan, dağınık olan. Karışan, karışık bulunan. Perişan olan.

mütevadi'

  • Düşmanlığı ve husumeti bırakarak barışan.

muzmahil

  • Darmadağın olmuş, perişan, yok olmuş.
  • Çökmüş. Darmadağın olmuş. Perişan olmuş.

müzmahil / مُضْمَحِلْ

  • Perişan olmuş, dağılmış.
  • Perişan olmuş, dağılmış.
  • Mahvü perişan olan.

nabud / nâbûd / نابود

  • (Nâ-bud) Mâdum, yok olan, bulunmayan. (Farsça)
  • İflas etmiş. Perişan olmuş. (Farsça)
  • Sonradan yok olan. (Farsça)
  • Yok. (Farsça)
  • Yokluk. (Farsça)
  • Perişan. (Farsça)

name

  • Mektub. Risale. Kitap. (Farsça)

neşr-i esrar-ı kur'aniye / neşr-i esrar-ı kur'âniye

  • Kur'ân'ın içindeki sırları anlatan risaleleri neşretme, yayma.

niyazi-i mısri / niyazi-i mısrî

  • (Mi: 1618 - 1694) Malatya'nın Soğanlı köyünde doğdu. Şâir ve tasavvufçu olup Halvetî tarikatının Niyaziye veya Mısriye şubesini kurmuştur. Mısır'da Câmi-ül-Ezher'de tahsil gördü. 1646'da İstanbul'a döndü ve Sokollu Mehmed Paşa Medresesinde irşada başladı. Eserlerinden bazıları şunlardır: Risale-i Ha

ordu-yu mübla / ordu-yu müblâ

  • Perişan edilmiş, dağıtılmış ordu.

pejmürde

  • Dağınık. (Farsça)
  • Eski, yırtık. (Farsça)
  • Perişan. (Farsça)
  • Buruşuk, buruşmuş. (Farsça)

perişan / perîşan / پریشان

  • Dağınık. (Farsça)
  • Kötü durumda, perişan. (Farsça)
  • Perişan olmak: Darmadağın olmak. (Farsça)

perişanhal / perîşanhal / پریشان حال

  • Hali perişan olan. (Farsça - Arapça)

perişani / perişanî

  • Perişanlık, dağınıklık. (Farsça)
  • Düzensizlik, bozgunluk. (Farsça)
  • Yoksulluk, fakirlik. (Farsça)

perişaniyet

  • Perişanlık.

rabbani / rabbânî / ربانى

  • Tanrısal, ilahî. (Arapça)
  • Tanrı'dan başka bir şey düşünmeyen. (Arapça)

rakib / râkib

  • Rakip, rekabet eden, yarışan.

rakiban

  • (Tekili: Rakib) Rakibler. Birbirleriyle yarışanlar. (Farsça)
  • Bekçiler. (Farsça)

rasafe

  • (Çoğulu: Risâf) Ok üstüne sarılan kiriş.

rekabet

  • Gözleme, gözetleme.
  • Kendi işini yürütmeye çalışma.
  • Benzerleriyle yarışa çıkma.

resail / resâil / رسائل

  • (Tekili: Risale) Risaleler, bir mevzuda yazılan mektuplar veya küçük kitaplar.
  • Dergiler, mecmualar.
  • Risaleler, küçük kitaplar, mektuplar.
  • Risaleler. (Arapça)
  • Dergiler. (Arapça)

resail-i saire / resâil-i saire

  • Diğer risaleler.

resail-i tevhid / resâil-i tevhid

  • Tevhid bahsini anlatan risaleler.

resail-ün nur

  • Nur Risaleleri.

resse

  • (Çoğulu: Rises-Risâs) Eski ve çürümüş, köhne.
  • Ev eşyasından eskiyip atılanı.

risale-i arabi / risale-i arabî

  • Arapça risale, kitap.

risale-i arabiye

  • Arapça risale.

risale-i bergüzide / risale-i bergüzîde

  • Seçkin, seçilmiş risale.

risale-i camia / risale-i câmia

  • Kapsamlı risale, kitapçık.

risale-i esma / risale-i esmâ

  • Allah'ın altı isminde bulunan bazı ince mânâları anlatan risale; Otuzuncu Lem'a.

risale-i harika

  • Harika risale.

risale-i harika ve camia / risale-i harika ve câmia

  • Harika ve pek çok özelliği üzerinde barındıran risale.

risale-i hasbiye

  • "Hasbünallahü ve ni'me'l-vekîl (Allah bize yeter O ne güzel vekildir.)" âyetinin sırlarını ve mertebelerini anlatan risale.

risale-i hurufiye

  • Harfleri tahlil eden risale.

risale-i kıymetdari / risale-i kıymetdarî

  • Çok kıymetli risale; Yirmi Sekizinci Söz.

risale-i mantıkiye

  • Mantıkla ilgili risale.

risale-i şerif

  • Şerefli ve kıymetli risale.

risale-i şerife

  • Şerefi yüksek olan risale.

risalet / risâlet

  • Peygamberlik, resûllük.Fahr-i âlem girdi çün kırk yaşına Kondu pes, risâlet tâcı başına.

risalet-penah

  • Risaletin kendine istinad ettiği Hazret-i Muhammed (A.S.M.). (Risalet-meab da denir)

rişaşe

  • (Bak: RİŞAŞ)

rusde

  • (Çoğulu: Risâd) Ziynet, süs.

şah-ı risalet

  • Risaletin Şahı. Hz. Muhammed (A.S.M.)

sebeb-i risale

  • Risalelerin yazılmasına vesile olan.

sefalet / sefâlet / سَفَالَتْ

  • Perişanlık, yoksukluk.
  • Perişanlık, yoksulluk.

semavi / semâvî / سماوی

  • Gök ile ilgili. (Arapça)
  • Tanrısal. (Arapça)

şerh

  • Açma, genişletme.
  • Açıklama. Anlaşılanı anlatma. Bir yazı veya konuşmayı kolay anlaşılması için izah etme, tafsil etme.
  • Bir şeyi dilim dilim kesme.
  • Bollaştırma.
  • Bir müşkil ve mübhem makaleyi açıklama, keşif ve izhar etme.
  • Açıklanmış yazı, risale.

şetet

  • Perişaniyet, dağınıklık, teşettüt.

skolastik

  • Lât. Kurun-u vustâda (Orta çağlarda) Hristiyan âleminde, papazların dinî görüşüne ve onların baskısı altındaki dinî fikirlerine göre yapılan tedrisat usulü.

sübhani / sübhânî / سبحانى

  • Tanrısal. (Arapça)

şuride / şûrîde / شوریده

  • Perişan, karışık. (Farsça)
  • Tutkun, âşık, meftun. (Farsça)
  • Perişan. (Farsça)
  • Karasevdalı. (Farsça)

şuridegi / şuridegî

  • Karışıklık, perişanlık. (Farsça)
  • Tutkunluk, düşkünlük. (Farsça)

şuridehatır / şûrîdehâtır / شوریده خاطر

  • Gönlü perişan, aklı karışık. (Farsça - Arapça)

tahris

  • (Çoğulu: Tahrisât) (Hırs. dan) Hırslandırma.

tahriş

  • (Çoğulu: Tahrişât) Tırmalama. Yakıp kaşındırma.
  • Azdırma. Rencide etmek.

tar ü mar

  • Dağınık, karmakarışık, perişan. (Farsça)

tarümar / târümâr / تارومار

  • Dağınık. (Farsça)
  • Perişan. (Farsça)
  • Târümâr etmek: (Farsça)
  • Dağıtmak, karıştırmak. (Farsça)
  • Perişan etmek. (Farsça)
  • Tarümâr olmak: (Farsça)
  • Dağılmak, karışmak. (Farsça)
  • Perişan olmak. (Farsça)

tavassub

  • Hastalanıp perişan olma.

tebuk gazvesi

  • Hicretin dokuzuncu senesinde vuku bulmuştur. Şam'da bulunan Rumlar tarafından o civarın halkı, müslümanlara karşı ayaklandırıldığı Peygamberimiz tarafından duyulduğunda, onlara karşı asker hazırlayarak Tebuk'e gitmiş ve oranın ileri gelenleri Peygamberimize gelerek barışa çalışmışlardır. Tebuk'te on

tedmir

  • Yok etmek. Mahvetmek. Tepelemek. Perişan etmek.

tenadd

  • (Nudud. den) Dağılma, darmadağın ve perişan olma.
  • Birbirinden ürkme.

teşettüt / تَشَتُّتْ

  • Dağınık olma. Dallara ayrılma. Çatallaşma. Dağılma. Perişan olma.
  • Dağılma, perişan olma.

teşettüt-ü hal

  • Dağınıklık, perişanlık.

teştit

  • Dağıtma, dağıtılma. Perişan etme.

ümmi sinan

  • (Vefatı Hi: 958, Mi: 1551) Halvetî Tarikatı, Sinaniye kolunun piridir. Bursa'lı olduğu nakledilir. Karaman'lı olduğu hakkında da rivayet vardır. Risale-i Şerife-i İstanbulî Ümmi Sinan adında bir eseri vardır. (R. Aleyh.) (Osmanlı Müellifleri sh: 214)

veraset-i ahmediye

  • Peygamberimizin (a.s.m.) risaleti yani, Allah'ın insanlara elçiliği yönüne varis olma özelliği.

viran / vîrân / ویران

  • Yıkık, harap olmuş. (Farsça)
  • Yıkıntı, harabe. (Farsça)
  • Vîrân etmek: Yıkmak, harap etmek. (Farsça)
  • Vîrân olmak: (Farsça)
  • Yıkılmak, harap olmak. (Farsça)
  • Perişan olmak. (Farsça)

zahik

  • Berbat, perişan, helâk olmuş.
  • Bâtıl. Köhne.

zar / zâr / زار

  • Perişan, ağlayan, inleyen. (Farsça)
  • İnilti. (Farsça)
  • Zâr etmek: Ağlayıp inlemek. (Farsça)
  • Zâr olmak: Ağlayıp inlemek. (Farsça)

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın