LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te rama ifadesini içeren 624 kelime bulundu...

aferca

  • Yaramaz huylu.

ahen-dil

  • Demir yürekli, kahraman. (Farsça)
  • Merhametsiz, acımasız kimse. (Farsça)

ahmed-i faruki / ahmed-i fârukî

  • (Hi. 971-1034) (İmam-ı Rabbanî) Hz. Ömer (R.A.) ahfadından olduğundan Fârukî denilmiştir. Kendisi demiştir ki: "Hakaik-i imaniyeden bir mes'elenin inkişafını, binler ezvak ve mevâcid ve kerâmata tercih ederim." Hem demiş ki: "Bütün tarikatların nokta-i müntehası hakaik-i imâniyenin vuzuh ve inkişâfı

ahmes

  • Kuvvetli, yiğit. Kahraman, cesur, şecaatli, bahadır.

ahves

  • Cesur, kahraman, yiğit, şecaatli, bahadır.

aks

  • Yaramaz huylu.
  • Katı kumlu yer.

alb

  • Yiğit, kahraman, bahadır, cesur gibi manalara gelen bir sıfattır.

alc

  • (Çoğulu: Uluc) Yaramaz huylu kişi.

aliz / âlîz

  • Alihten veya Aliziden fiilinden emirdir. İsm-i fâili Alizende Türkçedeki mânası: Zayıf, cılız. (Farsça)
  • Farsçada: Hayvanın ürküp sıçraması, çifte atması, huysuzluk edip sıçramasına denir. (Farsça)

amel-i talih / amel-i tâlih

  • Yaramaz iş, makbul olmayan amel.

amelde mezheb

  • Mutlak müctehid denilen derin âlimin, Kur'ân-ı kerîm, hadîs-i şerîf, icmâ ve Eshâb-ı kirâma âit nakilleri esas alarak, iş ve ibâdetle ilgili hükmü açıkça bildirilmeyen husûslarda çıkardığı hükümlerin hepsi.

ammered

  • Her şeyin uzunu.
  • Yaramaz huylu.
  • Belâ ve meşakkat.

anşet

  • (Çoğulu: Anâşit) Yaramaz.
  • Uzun.

arabi aylar / arabî aylar

  • Hicrî senenin on iki ayı. Hicrî takvimde kullanılan Arabî ayların adları sırasıyla şunlardır: Muharrem, Safer, Rebî'ul-evvel, Rebî'ul-âhir, Cemâzil-evvel, Cemâzil-âhir, Receb, Şa'bân, Ramazan, Şevvâl, Zilka'de, Zilhicce.

arzu

  • Meşhur halk hikâyelerinden olan Arzu ile Kamber hikâyesinin kadın kahramanı.

asak

  • Darlık.
  • Hurma budağının yaramazı.

aşennet

  • (Çoğulu: Aşânit) Yaramaz huylu kimse.

asmah

  • Çok cesur, pek kahraman.

aşr-ı ahir / aşr-ı âhir

  • Son on gün; Mübarek Ramazan ayının son on günü.

aşr-i ahir / aşr-i âhir

  • Ist: Ramazan ayının son on günü.

aşr-i ahir-i ramazan / aşr-i âhir-i ramazan

  • Ramazanın son on günü.

aşr-ı sani-yi ramazan / aşr-ı sâni-yi ramazan

  • Ramazanın ikinci onuna ait günler.

aşr-ı ula-yı ramazan / aşr-ı ûlâ-yı ramazan

  • Ramazanın ilk on günü.

astronomi

  • yun. Kozmoğrafya. Gök ilmi. Felekiyat.Astronomi ilmi dünyanın birgün hareketinin duracağını; coğrafya, karaların alçalarak dünyanın sularla kaplanacağını, iklimin değişerek canlılar için yaşanmaz hâle geleceğini; fizik, güneşin birgün söneceğini, kâinattaki enerjinin artık kullanılamaz, işe yaramaz

atban

  • Tek ayak üstüne sıçramak.
  • Davarın üç ayak üstüne yürümesi.

atil

  • Şerli, şerir, yaramaz kişi.

atl

  • şerir. Sert tabiatlı. Yaramaz.
  • Şiddetle çekmek.

ayde

  • Yaramaz huylu.

bahadır / bahâdır / بَهَادِرْ

  • Kahraman. Cesur. Yiğit. Dilâver. (Farsça)
  • Kahraman, cesur, yiğit.
  • Kahraman, yiğit.
  • Yiğit, kahraman.

bahadırane

  • Yiğitçesine, kahramana yakışır surette. (Farsça)

bahadıri / bahadırî

  • Yiğitlik, bahadırlık, kahramanlık. (Farsça)

basil

  • Kahraman, cesur, yiğit kimse.
  • Fena, sert, kırıcı, kötü söz.
  • Haram olan şey.
  • Güzel olmayan, çirkin kimse.

bayram

  • İslâm dîninin bildirdiği ve müslümanların neşelenip sevindikleri Fıtr (Ramazan) ve Kurban bayramı.
  • Cumâ günü.
  • Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasaklarından sakınarak, günâh işlemeden, haram lokma yemeden geçirilen günler.
  • Müslümanın rûhunu teslim (vefât) edeceği zama

bayram namazı

  • Fıtr (Ramazan) ve Kurban bayramının birinci günü güneş doğduktan yaklaşık 45 dakika sonra erkeklerin cemâat hâlinde kılmaları vâcib olan iki rek'atlik namaz.

bed

  • Fenâ. Kötü. Çirkin. Yaramaz. şer. şeni'. (Farsça)
  • Kötü, çirkin, işe yaramaz.

bedan

  • (Tekili: Bed) Kötüler, fenalar. Yaramazlar.
  • Çirkinler.

behbehi / behbehî

  • Etli ve gövdeli, kişi. Bahadır, yiğit, kahraman.

behrec

  • Eksik veya ayarı bozulmuş para.
  • Arzuya, isteğe bırakılmış şey, iş.
  • Faydasız, işe yaramaz olan şey.

behs

  • Neşe ve güleryüzle karşılama.
  • Kahraman, yiğit, mert adam.
  • Cür'etkârlık.

beht / بهت

  • Şaşkınlık. (Arapça)
  • Behte uğramak: Şaşakalmak, şaşkınlığından donakalmak. (Arapça)

bela / belâ

  • (c.: Belâyâ) Afet. Sıkıntı. Tasa, kaygı. Musibet. Mücazat. İmtihan. Dâhiye.
  • Yaramaz nesne.

beladet / belâdet

  • İyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayıramama; ahmaklık.

ben

  • (Bak: Ene) t. Psk: Şuurlu kişiliğimiz. Başlangıçta çocuğun benliği şuurlu değildir. Kendisini başkasından ayıramaz. Fakat canlı olarak ihtiyaç ve istekleri vardır. Benin bu şuursuz haline "alt ben" denir. Kendisi ile başkası arasındaki farkı anlamaya, münasebetler kurmaya, düşünmeğe başlayınca şuurl

berhay

  • Yaramaz, haylaz.

beşk

  • Yalan söylemek.
  • İşleri yaramaz olmak.
  • Deve, sür'atle gitmek.
  • Elbise dikmek.

beste-rahim

  • Çocuk doğuramayan, kısır kadın. (Farsça)

betal

  • Bahâdır, yiğit, kahraman.

bevh

  • Musibete, belâya uğrama; felâket gelmesi. Kederlenme.
  • Gizli şeyin, sırrın açığa çıkması.

bezeven

  • Sıçramak.

bi-tail / bî-tail

  • Menfaatsiz, faydasız. İşe yaramaz, boşuna. (Farsça)

bicu / bicû

  • ( Custen : Aramak) mastarının emir köküne "bi" eklenerek yapılmıştır. Ara, bul mânasında emirdir.
  • (Custen: Aramak) mastarının emir köküne "bi" eklenerek yapılmıştır. Ara, bul meâlinde emirdir.

bıgye

  • Azgınlık.
  • Sıçramak.

bilhads

  • Derhal, süratle kavrama, sezme ve anlama.

biza'

  • Birisine kaba muamelede bulunma.
  • Faydasız, boş yaramaz söz.

bühme

  • (Çoğulu: Bühüm) Cemaat, topluluk.
  • Leşker.
  • Bahâdır, kahraman.

büluh

  • Beceriksiz, âciz.
  • İşe yaramama, yorgun ve bitkin olma.

butule

  • Çok kahraman ve bahadır olmak.

çal-at

  • Hareketli, yerinde duramayıp şahlanan at.

cedeme

  • (Çoğulu: Cüdem) Yaramaz dişi koyun.
  • Kısa boylu erkek.

celadet / celâdet

  • Kahramanlık.
  • Kahramanlık, yiğitlik.

cemaziyel ahir

  • Arabi ayların altıncısıdır. (Arabi aylar: Muharrem, Safer, Rabiyy-ül-evvel, Rabiyy-ül-âhir, Cemaziyel-evvel, Cemaziyel-ahir, Receb, şaban, Ramazan, şevval, Zilkade, Zilhicce'dir)

cengaver / cengâver

  • (Çoğulu: Cengâverân ) Cenkçi. Yiğit olan. Kahraman. İyi harbeden. (Farsça)
  • Yiğit, kahraman.

cerre çıkma

  • Eski zamanda medrese talebelerinin, mübarek üç aylar olan Receb, Şaban ve Ramazanda köylere dağılıp halka, ahaliye dini nasihatlarda bulunmak, namaz kıldırmak veya müezzinlik etmek suretiyle para ve erzak toplamaları.

cesten

  • Atlamak, sıçramak. Kaçmak, kurtulmak. Atılmak. (Farsça)

cir'et

  • (Cer'et- Cür'et) Bahadırlık, kahramanlık, şecaat.
  • İkdâm etmek.

çire

  • Mâhir, maharetli, becerikli. (Farsça)
  • Bahadır, kahraman, yiğit, cesur. (Farsça)

çiregi / çiregî

  • Bahadırlık, kahramanlık, yiğitlik. (Farsça)
  • Ustalık. Mâhirlik. (Farsça)

civanmerd

  • Sözünde sağlam. İyilik sever. Kahraman.

cu / cû / جو

  • Arayan. (Farsça)
  • Arama. (Farsça)

çünbek

  • Atlama, sıçrama. (Farsça)

cürş

  • Yemen diyarında bir yerin adı.
  • Başı tırnakla taramak.

cüst

  • Araştırma, arama. (Farsça)

cüst ü cu

  • Arayıp sorma, araştırma, arama.

cüstücu / cüstücû / جست و جو

  • Arayış, arama. (Farsça)

cuur

  • Hurmanın gayet yaramazı, iyi olmayanı.

cuy / cûy / جوی

  • Arayan. (Farsça)
  • Arama. (Farsça)

cuyem

  • (Cüsten, aramak mastarından "arıyorum, ararım" mânasınadır.) (Farsça)

da'va / da'vâ

  • Takib edilen fikir, iddia.
  • Bir kimsenin hakkını aramak üzere mahkemeye müracaat etmesi.
  • Hakkı olanın iddia etmesi. Kendini haklı görüp veya zannedip üstün fikirlilik iddia etmek.
  • Mes'ele.
  • İnat. Ayak diremek.
  • Cenab-ı Hak'tan hayır ve rahmet dilemek.

daar

  • Fısk.
  • Kapmak.
  • Yaramazlık.

dabi

  • Kül, ramâd.

dabr

  • Cemaat.
  • Yaban cevizi.
  • Sıçramak.

dagve

  • (Çoğulu: Degavât-Degayât) Huyu yaramaz olmak, hulku çirkin olmak.

dahamis

  • Bahadır, kahraman.
  • Karayağız, iri yapılı adam.

daire-i vücub

  • Hiç değişikliğe uğramayan, varlığı zorunlu ve vasıflarının zıddı düşünülemeyen ilâhlık dairesi.

dastani / dâstânî / داستانى

  • Destânî, kahramanlıkla ilgili, epik. (Farsça)

deber

  • Savaşırken askerin bozulması, bozguna uğraması.

delehmes

  • Arslan.
  • Bahâdır, kahraman.
  • Çeri.
  • Kuvvetli kişi.
  • Çok karanlık olan gece.

derk

  • Anlama, kavrama.

derk etme

  • Algılama, kavrama.

derk-i dekaik

  • İnce ve dakik şeyleri iyice kavrama, anlama.

derketmek

  • Anlamak, kavramak.

destan

  • Kahramanlık hikâyesi.

dida'

  • Devenin şiddetle yelmesi ve sıçraması.
  • Ay sonu.

dihlas

  • Arslan.
  • Yavuz, bahâdır, kahraman, çeri kimse.

dirayetli / dirâyetli

  • Bilgili ve kavrama yeteneği olan. (Arapça - Türkçe)

dramatik

  • yun. Drama benzer. Heyecan verici, acıklı.
  • Temsil yapılmak üzere yazılan heyecan verici veya acıklı tiyatro eseri. Acıklı olanına Trajedi, gülünç olanına da Komedi denir.

dü-dili / dü-dilî

  • Tereddüt, kararsızlık, neticeye varamamak. (Farsça)

duçar / dûçâr / دچار

  • Uğramış, yakalanmış, maruz kalmış. (Farsça)
  • Dûçâr etmek: Uğratmak, müptela etmek. (Farsça)
  • Dûçâr olmak: Uğramak, müptela olmak. (Farsça)

düçar-ı inkıta / düçar-ı inkıtâ

  • Düçar-ı inkıtâ olmak: Kesintiye uğramak.

dürd

  • Tortu, çöküntü, posa, işe yaramayan kısım. (Farsça)

durr

  • Zayıflık. Hâli yaramaz olmak.

ebu katade haris bin rib'iy

  • Ensardan ve Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın süvarilerindendir. 170 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Uhud Gazvesinden itibaren bütün muharebelere iştirak etmiş bir kahraman olup 74 tarihinde 80 yaşında iken Medine'ye avdetinde vefat etmiştir. (R.A.)

ebu talha zeyd bin sehl

  • Ashab-ı Kiram arasında, sayılı kahramanlardan ve atıcılardandır. Resul-ü Ekreme (A.S.M.) atılan oklara göğsünü germiştir. 20 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Hicri 34 tarihinde vefat etmiştir. Bütün muharebelere katılmış bir kahraman-ı İslâmdır. (R.A.)

ecel-i kaza / ecel-i kazâ

  • Tehlikeye uğramak suretiyle gelen ecel.

ehl-i iltibas / اَهْلِ اِلْتِبَاسْ

  • Birbirinden ayıramayanlar.

ekolali

  • yun. Psk: Sesleri taklit etme, yansıtma. Çocuk dünyaya geldiği zaman çevresinde konuşulan dilin seslerini çıkaramaz. Kendine mahsus sesleri çıkarır. Çevrede konuşulan dilleri dinleye dinleye çevredeki sesleri taklid etmeye başlar, bu taklid edebildiği sesleri sık sık tekrar eder. Meselâ: ba, ba, ba

eliz

  • Sıçrama. (Farsça)
  • Çifte, tekme. (Farsça)

embel

  • Kılıcı ve silahı olmayan.
  • Eyer üstünde doğru oturamayan.
  • Boynu eğri olan.

epik

  • Mevzuu kahramanca olan yazıların frenkçe ismi. (Fransızca)

eşca'

  • Daha yiğit, pek kahraman. En şecaatli.
  • Parmak ardlarının sinirleri.

eshab-ı bedr / eshâb-ı bedr

  • İslâm târihinin ilk ve en önemli muhârebesi olan Bedr savaşında Peygamber efendimiz ile birlikte Mekkeli müşriklere (puta tapanlara) karşı harbedip kıyâmete kadar unutulmayacak şanlı bir zafer kazanan üç yüz on üç kahraman mücâhid.

esve'

  • Yaramaz nesne.

evahir-i ramazan

  • Ramazan ayının sonları, son günleri.

eyyam-ı ma'dudat / eyyâm-ı ma'dûdât

  • Sayılı günler; Ramazan ayının bütün günleri.

eyyamün ma'dudat

  • Kurban bayramının son üç günü.
  • Sayılan günler.
  • Ramazan-ı Mübârekin sayılı günleri.

ezmar / ezmâr

  • (Tekili: Zimr) Kahramanlar, yiğitler, bahadırlar.

ezmar-ı etrak / ezmâr-ı etrâk

  • Türk kahramanları.

fahiş

  • Ahlâka uymaz ve terbiyesiz olan.
  • Haddi tecavüz eden. Mübalâğalı.
  • Çok bahil. Nekir ve yaramaz şey.

fahs

  • Bir şeyin içyüzünü araştırma, aslını tetkik etme.
  • Ayırtmak.
  • Bahsetmek.
  • Seyirtmek.
  • Sıçramak.

faide / fâide

  • (Çoğulu: Fevaid) Kazanç, kâr, nef', menfaat. İstifadeye sebeb. Yararlılık, işe yarama.

fehhe

  • Zillet, horluk.
  • Yaramaz söz.

fehmetme

  • Anlama, kavrama.

fery

  • İyi iş işlemek.
  • Meşin dikmek.
  • Yaramaz iş. Bir nesneyi ıslah için kesmek.

fesil / fesîl

  • (Çoğulu: Efsâl-Fisâl) Adi, yaramaz kimse.
  • Bağ çubukları dikmek.
  • (Çoğulu: Füslân) Hurma ağaçlarının küçüğü.
  • Her nesnenin kemi ve yaramazı.

fıtr bayramı

  • Müslümanların iki dînî bayramından birisi olan Ramazan bayramı.

fıtra

  • Fitre; ihtiyâcı olan eşyâdan ve borçlarından fazla olarak nisab (dinde zenginlik ölçüsü) miktârı malı, parası olan her hür müslümanın Ramazan bayramının birinci günü sabahı fakirlere vermekle yükümlü oldukları belli miktardaki buğday veya arpa yahut hurma veya kuru üzüm veya kıymetleri kadar altın v
  • Fitre: Ramazan'da bölünmeden verilmesi şer'ân vacip olan fıtr, sadaka.

fus'ul

  • Akrep. Yaramaz, kötü kimse.

fuzulat

  • Ziyade olup işe yaramayan şeyler. Fazlalıklar.

fuzuli / fuzulî

  • Fazladan olup boşu boşuna söylenen söz. İşe yaramayan. Boşu boşuna.
  • Boşboğaz. Ahmak. Vazifesinden hariç lüzumsuz şeye teşebbüs eden.
  • Haksız olarak fiile çıkarılan iş.
  • Fık: Şer'î izin olmadığı halde diğer bir kimsenin hakkında tasarruf eden kimse.
  • Büyük bir şâi

gafa

  • Her şeyin kemi ve yaramazı.
  • Toza benzer bir âfet. (Hurma koruğunun üstüne gelip olgunluktan men'eder ve lezzetini bozar.)

gafi / gafî

  • Her şeyin kemi, yaramazı, kötüsü.

galeyan

  • Kaynayış. Çoşup taşmak. Yerinde duramamak.
  • Tuğyan ve azgınlık.

garamet

  • (Çoğulu: Garâmât) Diyet ve borç gibi şeyleri ödeme. Resim, vergi.

gayr-ı mümeyyiz

  • İyiyi ve kötüyü, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayıramayan kimse; bunak veya küçük çocuk gibi.

gazanfer

  • Kahraman.
  • İri arslan.
  • Kahraman, cesaretli.
  • Kahraman, iri aslan.

gece-i ramazan

  • Ramazan gecesi.

gev

  • (Çoğulu: Gevân) Yiğit, bahadır, kahraman. (Farsça)

gevan

  • (Tekili: Gev) Kahramanlar, yiğitler.

gırre

  • Gaflet. Boş bir şeye aldanan.
  • Tevbeyi sonraya bırakıp, aldanan. Övünen, gururlu. Gâfil. İşe yaramaz.

gışş

  • Hıyânet etmek, hâinlik yapmak.
  • Yaramaz olmak.
  • Saf olmayıp karışık olmak.

gürbüz / گربز

  • Yaşından fazla gösterişli, serpilmiş, vücutlu, genç irisi. (Farsça)
  • Cerbezeli. (Farsça)
  • Anlayışlı. İdrakli. (Farsça)
  • Kahraman, yiğit. (Farsça)
  • Yiğit. (Farsça)
  • Kahraman. (Farsça)

gürd

  • Cesur, kahraman, yiğit, bahadır. (Farsça)

habit / habît

  • Fâsid, yaramaz, bozuk.

hacc-ı ifrad / hacc-ı ifrâd

  • Umreye niyet etmeksizin yalnız başına yapılan farz, vâcib veya nâfile hacdır ki, ihrama girerken yalnız hacca niyet edilmiş olur. Bunu yapana "müfrid" denir.
  • İhrâma girerken, yalnız hacca niyet edilerek yapılan hac. Bu haccı yapana müfrid hacı denilir.

hacc-ı kıran

  • Hac aylarından önce veya hac aylarında hac ile umrenin ikisi için birden ihrama girilip umre yapıldıktan sonra usulü dairesinde ifa edilen hacca denir. Bunu yapan kimseye "karin" denir.

hacc-ı temettu' / hacc-ı temettû'

  • Hac mevsiminde evvelâ umre için ihrama girilip umre yapıldıktan sonra; aynı mevsimde daha yurda, aile ocağına dönülmeden tekrar ihrama girilerek usulü dairesinde yapılan hacdır. Bunu yapan kimseye "mütemetti" denir.
  • Hac mevsiminde (Şevvâl, Zilkâde, Zilhicce aylarında) önce ömre için niyet edilerek ihrâma girilip ömre yapıldıktan sonra memleketine dönmeyerek, yeniden ihrâma girip hac yapmak. Bu haccı yapana mütemetti hacı denir.

hadis-i maktu' / hadîs-i maktû'

  • Söyleyenleri (râvîleri), Tâbiîn-i kirâmakadar bilinip, Tâbiîn'den rivâyet olunan hadîs-i şerîfler.

hadis-i mevkuf / hadîs-i mevkûf

  • Eshâb-ı kirâma kadar râvîleri (nakledenleri) hep bildirilip, sahâbî olan râvînin, Resûl-i ekremden işittim demeyip, böyle buyurmuş dediği hadîs-i şerîfler.

hafy

  • Gizlemek.
  • Setretmek, örtmek.
  • İzhar etmek, görünmek.
  • Parlamak, yıldıramak.

hakke'l-yakin / hakke'l-yakîn

  • Bilgi ve marifet mertebelerinin en yükseği, bizzat yaşayarak elde edilen bilgi, gerçeğin özünü kavramak.

hakku'l-yakin / hakku'l-yakîn

  • Hakke'l-yakîn. Bilgi ve marifet mertebelerinin en yükseği, bizzat yaşayarak elde edilen bilgi, gerçeğin özünü kavramak.

halbes

  • (Çoğulu: Halâbis) Bahadır, kahraman. Bir şeye sımsıkı bağlanıp ayrılmayan kişi.

halid bin velid

  • Câhiliye devrinde Kureyş eşrafındandı. Hudeybiye muahedesinden sonra Müslüman oldu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kendisine Seyfullah namını vermiştir. Çok kahraman bir gazi idi. Suriye, Filistin, Şam gibi yerler onun himmeti ile feth olunmuştur. 18 Hadis-i şerif nakletmiştir.Hicri 21 senesi

hamase / hamâse / حماسه

  • Kahramanlık şiiri. (Arapça)

hamaset / hamâset / حماست / حَمَاسَتْ

  • Yaradılıştan olan cesâret. Bahadırlık. Cesurluk. Kahramanlık. Yiğitlik.
  • Yiğitlik, kahramanlık, cesaret.
  • Kahramanlık.
  • Kahramanlık şiiri, hamase. (Arapça)
  • Yiğitlik, kahramanlık.

hamasiyyat

  • Kahramanlık destanları.

hana

  • Yaramaz ve boş sözler konuşmak.

hansir

  • (Çoğulu: Hanâsir) Yaramaz, boş, faydasız.
  • Bir yerden taşınan veya göçen kimseler, eşya ve elbiselerini yükletip gittiklerinde yerde kalan kıymetsiz şeyler.

harem

  • Girilmesi serbest olmayan yer.
  • İhrama girilen yerden itibaren Kâbe'ye doğru olan kısım.

harrat / harrât / خراط

  • Doğramacı, çıkrıkçı. Tornacı.
  • Doğramacı. (Arapça)

haşarı

  • Yaramaz, rahat durmaz, hırçın.

hasasa

  • (Çoğulu: Hasâs) Fakirlik.
  • Hali yaramaz olmak.
  • Küçük delik.
  • İki kişinin arasındaki açıklık.

haşef

  • Hurmanın yaramazı.
  • Eski elbise diken.
  • Devenin sütünün çok olması.

hatal

  • Boş ve yaramaz söz.

hati' / hatî'

  • Yaramaz kimse.

havl

  • Güç. Kuvvet.
  • Muhit, etraf.
  • Yıl, sene.
  • Tahavvül, inkılâb.
  • Geçmek.
  • Bir hâlden bir hâle dönmek.
  • Rücu etmek.
  • Sıçramak.
  • Hile.

havsala / حوصله

  • Zihnin bir şeyi kavrama derecesi. Anlayış. Akıl.
  • Tıb: Kuş kursağı. Karın boşluğu. Cevf.
  • Mide.
  • Kavrama kabiliyeti.
  • Kavrama gücü, havsala. (Arapça)

havvat

  • Bahadır, çeri, kahraman, öncü.

hay'ame

  • Yaramaz huylu, kötü mizaçlı.

haydar

  • Yiğit, cesur, kahraman.
  • Hz. Ali'nin (R.A.) bir nâmı,
  • Arslan, gazanfer.

haydar-ı kerrar / haydar-ı kerrâr

  • Hz. Ali.
  • Kahramanca döne döne düşmana saldıran.

haydarane

  • Hz. Ali gibi. Kahramanca, yiğitçe, cesurca. (Farsça)

haydari / haydarî

  • Kahramanlık, cesurluk, yiğitlik. Arslanlık.
  • Eskiden bazı esnaf ve köylülerin giydikleri kolsuz aba, hırka.

haylaz / haylâz

  • Yaramaz, aylak.
  • Yaramaz.

haym

  • Yaramazlık yapmak.

hayşe

  • (Çoğulu: Huyuş) Yaramaz keten ipliğinden dokunmuş bez.

hayy-ı meyyit

  • Ölü halinde canlı.
  • Mc: Hiçbir işe yaramayan, hakiki vazifelerini yapmayan insan.

hazun

  • Yaramaz huylu kimse.

hedef

  • Nişan noktası.
  • Emel. Varılmak istenen gaye.
  • Yüksek, bülend.
  • İri vücudlu adam.
  • Bir işe yaramayan, tembel ve uykucu olan.

hediye-i ramazaniye

  • Ramazan hediyesi.

helesaya çıkmak

  • Eskiden ramazanlarda iftardan sonra para toplamak için çocuklar tarafından teşkil edilen çalgılı heyetlere katılanlar tarafından nakarat makamında söylenen bir tabirdir. Dilenciliğin kibarcalarından sayılır.

hem-rad

  • Kahramanlık ve cömertlikte müsavi olan kimseler. (Farsça)

hergele / خرگله

  • Binilmek ve yük taşımak için alıştırılmamış at, kısrak, beygir veya merkep sürüsü.
  • Böyle bir sürüye dahil olan hayvan.
  • Mc: Terbiye ve görgüden büsbütün mahrum adam.
  • Bir işe yaramaz işçi kalabalığı.
  • Sürünün başında giden kılavuz eşek. (Farsça)
  • Eşek sürüsü. (Farsça)
  • Haylaz, yaramaz adam. (Farsça)

herkül

  • Cesaret ve kuvvetiyle efsaneleşmiş Yunan mitolojisi kahramanı.

hey'

  • Gönül dönmek.
  • Yaramaz gönüllü olmak.
  • Korkak olmak.

heyamola

  • Eskiden ramazanlarda para toplamak gayesiyle mahalle çocukları tarafından teşkil edilen bir nevi dilenci alaylarında söylenen bir tâbirdir.
  • Eskiden gemiciler gemi demirini çekerken veyahut bir amele inşaatta ağır bir şey kaldırırken yahut da şahmerdanı yukarı çekerken kuvvetbirliğini

heyzam

  • Bahâdır, kahraman.

hezabir

  • (Tekili: Hizebr) Arslanlar, esedler.
  • Yiğitler, kahramanlar.

hezimet / hezîmet / هزیمت

  • Bozgun. (Arapça)
  • Hezîmete uğramak: Bozguna uğramak. (Arapça)

hıbb

  • Bahadırlık, kahramanlık.
  • Gammazlık.

hıbse

  • Yaramaz, habis nesne.

hidase

  • Pâk etmek, temizlemek.
  • Kahramanlık, yiğitlik.
  • Abdest bozmak.

hilal-i id / hilâl-i îd

  • Bayram hilâli; Ramazan'nın son günü akşamı görülen Şevval ayı hilâli.

hilal-i ramazan / hilâl-i ramazan

  • Ramazan ayının başladığını gösteren hilâl; yeni ay.

hilal-i savm / hilâl-i savm

  • Oruç hilâli. Ramazanın geldiği kendisi görünmekle bilinen hilâl.

hile-i şer'iyye / hîle-i şer'iyye

  • Şer'î (dînî) çâre. Müslümanların, İslâmiyet'e uymaları ve haram işlememeleri için ihtiyatlı yol aramaları. Herhangi bir hususta İslâmiyete uymağa mani bir durum bulununca o şeyi yapabilmek için kolay olan bir çâre aramak veya bu sûretle bulunan çıkış yolu.

hill

  • Helâl. Yapılması günah olmayan.
  • Harem-i Kâbe ile mikat arası, hac zamanında Mekke-i Mükerreme dışında ihrama girilen yerin haricinde bulunan saha.
  • Hac veya umre için ihrâma girilen mîkât denilen yerler ile Harem yâni Mekke şehri sınırı arasına verilen ad. Harem adı verilen yerde ihramlı iken yapılması haram (yasak) edilen şeyler, burada helâl olduğu için Hill adı verilmiştir. Hill'in Mekke-i mü kerremeye en yakın yeri batı taraftaki Ten'im den
  • Hilal.
  • Hac zamanında ihrama girilen yerin dışında kalan saha, haremin dışı.

hirek

  • Karaman koyunundan daha küçük yapıda, yassı ve geniş kuyruklu bir koyun cinsi.

hisaba çekmek

  • Hesap sormak, hesap aramak.

hişve

  • Yaramaz kimse.
  • Çok rezil kimse.

hizber

  • (Hizebr) (Çoğulu: Hezâbir) Aslan, gazanfer. (Farsça)
  • Mc: Cesur, yiğit, kahraman, yürekli adam. (Farsça)

hodendiş

  • (Hod-endiş) Kendini düşünen. Kendi için endişe eden. Başkasının işine yaramayan. (Farsça)

hubb-ı dünya / hubb-ı dünyâ

  • Dünyâ sevgisi. Ölümden sonra işe yaramayacak olan şeylere düşkün olmak. Dünyâ; haramlar, mekruhlar ve Allahü teâlâyı unutturan her şeydir.

hubs

  • Kötülük, fenalık, yaramazlık.

hubut

  • Bâtıl olmak. Beyhude, işe yaramaz olmak.

hudr

  • Sıçramak. Seğirtmek.

hufale

  • Arpa, buğday ve pirinç kabuğundan saçılan.
  • Her kabuklunun arınıp pâk olanı.
  • Her nesnenin kemi ve yaramazı.
  • Yağ tortusu.
  • Şıra sıkıntısı ve kepeği.

hulul-i ramazan

  • Ramazan ayının gelmesi.

humud / humûd

  • Düşme. Zayıflama.
  • Sâkin olmak. Soğumak. Ateş sönmiyerek alevi azalmak.
  • Bayılmak ve kendini kaybetmek.
  • Ne helâle, ne de harama iştihası olmamak.
  • İsteksizlik; ne helâle, ne de harama isteği olmama.
  • Helâle de, harama da iştihası olmamak, sönüklük.

i'na

  • Zahmete uğramak.

i'tifar

  • Yere vurma. Kavrayıp yere çarpma. Üzerine atılıp kavrama.

i'tikaf / i'tikâf

  • İbâdet niyetiyle câmide bir müddet bulunmak. Îtikâf, nezr (adak) olursa vâcib, Ramazan ayının son on gününde sünnet, bunların dışında herhangi bir zamanda namaz kılmayı beklemek, göz-kulak günâh işlemesin niyetiyle mescidde bulunmak ise müstehâbdır (sevâbdır). Îtikâfa girene mü'tekif denir.
  • Bir şeye devam etmek.
  • Ist: Bir yere çekilip yalnız ibadetle meşguliyet. Hususan Ramazanın son on gününde, mescidlerde ve buna benzer yerlerde kalıp, ibadet, ilm-i iman ve Kur'an, evrad ve ezkâr gibi ibadetlerle meşgul olmak. Böyle bir kimseye "Mu'tekif" denir.

ibtaş

  • Şiddetle tutma, kavrama.

ibtidad

  • İki kişinin bir şeyi bir tarafından tutup kavraması.

ibtika'

  • Bir şeyin renginin fıtri olarak değişikliğe uğraması.

ibtila / ibtilâ

  • Belâya uğramak. Musibete düşmek. İyi veya kötü şeye düşkünlük, tiryakilik.
  • İnsanın iyiliğini, kötülüğünü ve kemâl derecesini meydana çıkaran imtihan, tecrübe.
  • Belaya uğramak, musibete düşmek, kötü şeye düşkünlük.

id-i fıtr / îd-i fıtr / عيد فطر

  • Ramazan Bayramı.
  • Fıtr Bayramı, Ramazan Bayramı.
  • Ramazan bayramı, şeker bayramı.

id-i said-i fıtr / îd-i saîd-i fıtr

  • Mutlu Fıtır Bayramı; Ramazan Bayramı.

id-i said-i fıtri / îd-i saîd-i fıtrî

  • Mutlu Fıtır Bayramı; Ramazan Bayramı.

iddira'

  • Anlama, derketme, kavrama, fehmetme.
  • Hile ile aldatma.
  • (Kadın) saçını tarayıp salıverme.

idrak / idrâk / ادراک

  • Kavrama, anlama. (Arapça)
  • Erişme. (Arapça)
  • İdrâk edilmek: (Arapça)
  • Kavranmak, anlaşılmak. (Arapça)
  • Yaşanmak. (Arapça)
  • İdrak: Etmek (Arapça)
  • Kavramak, anlamak. (Arapça)
  • Yaşamak, görmek. (Arapça)

idrak etme / idrâk etme

  • Anlama, kavrama.

idrak etmek

  • Anlamak, kavramak.

idrak-i maali / idrak-i maâlî / idrâk-i maâlî

  • Büyük mes'eleleri ve sırları kavramak, akıl erdirmek.
  • Yüksek ve derin fikirleri kavrama.

ifaze

  • (Fevz. den) Maksada erdirmek. Merama kavuşmak. Zaferyâb eylemek.

iftar / iftâr / افطار

  • Oruç açma. (Arapça)
  • Ramazan ayında verilen akşam yemeği. (Arapça)
  • İftâr etmek: Oruç açmak. (Arapça)

iftiham

  • (Fehm. den) Kavrama, anlama. Fehmetme.

iftitan

  • (Fitne. den) Fitneye uğrama.
  • Aldatmak.
  • Azdırmak.

ihase

  • Toprağı kazarak bir şeyler arama.

ihata / ihâta / احاطه

  • Etrafından çevirmek, kuşatmak, içine almak. Kuşatılmak, sarılmak.
  • Geniş bilgi ile anlamak, tam kavramak.
  • Kavrama. (Arapça)
  • Kuşatma, sarma. (Arapça)
  • İhâta edilmek: Çevrelenmek, sarılmak, kuşatılmak. (Arapça)
  • İhâta etmek: (Arapça)
  • Kavramak. (Arapça)
  • Kuşatmak, sarmak. (Arapça)

ıhbas

  • İfsad etmek. Bozmak.
  • Yaramazlık öğretmek.

ıhlaf

  • Su aramak. Yerine halef etmek.
  • Kılıç çıkarmak için elini uzatmak.

ıhna'

  • İfsad etmek, bozmak.
  • Yaramaz söz söylemek.

ihsar

  • (Hasr. dan) Birisini işinden alıkoymak.
  • Fık: Hac için ihrama girmiş bir zâtın, Arafat'ta durmakla ziyaret tavafından; ve umre için ihrama girmiş bir kimsenin de tavaftan men edilmesi. Böyle men edilen zâta "muhsar" denir.
  • Kısaltma, kısalma.
  • Sıkıştırma.

ıhsas

  • Yaramaz iş yapmak.

ihtimal-i zarar

  • Zarara uğrama ihtimali.

ıkam

  • şiddetli harpler.
  • Yaramaz huylu.

ikaniyye / ikâniyye

  • Yakînî bilgiye tabi olanlar. Din ve bilginlerce ileri sürülen şeyleri delil aramaksızın doğru sayan anlayış.

iki eli yakasında olmak

  • Mecaz yoluyla âhiret gününde birinden hakkını aramak.

iki hilal ortası / iki hilâl ortası

  • Ramazan ayı; Ramazan ile Şevval aylarının hilâllerinin ortası.

iktiza

  • Lâzım gelme, gerekme.
  • Lâzım, ihtiyaç. Gerek.
  • İşe yarama.
  • Lazım gelme, gerekme.
  • İşe yarama, yararlık.

ila / îlâ

  • Yemin etmek.
  • Erkeğin, bir müddet karısına yaklaşmaması. için yemin etmesi.
  • Sıkıntı ve derde uğrama.

ila'

  • Sıkıntı ve derde uğramak.
  • Karısına yaklaşmamak için erkeğin yemin etmesi.

iltibas / iltibâs / اِلْتِبَاسْ

  • Karıştırma, ayıramama.
  • Birbirinden ayıramama.

imsakiye

  • Ramazanda imsak vakitlerini gösteren cetvel.

imtişat

  • Tarama. Saç veya sakal tarama.

inbat

  • Su arama.

infisad

  • (Fesad. dan) Bozulma, fesada uğrama.

inhisaf

  • Ay tutulması. Husufa uğramak. Ay'ın, dünyanın gölgesi altına girmesi veya o şekildeki gölgelenmek.

inhizam / inhizâm / انهزام

  • Bozguna uğrama. (Arapça)

inkıta / inkıtâ / انقطاع

  • Kesilme, kesintiye uğrama. (Arapça)

inkıta-i hilafet / inkıta-i hilâfet

  • Halifelik kurumunun bir süre kesintiye uğraması.

intihak

  • Zayıflatma, gücünü azaltma, kuvvetsizlendirme.
  • İşe yaramaz bir hale sokma.

intikal / intikâl / انتقال

  • Göçme, taşınma. (Arapça)
  • Kavrama. (Arapça)
  • Miras geçmesi. (Arapça)
  • İntikal etmek geçmek: (Arapça)

intisaf-ı ramazan

  • Ramazan ayının ortası.

inzal / inzâl

  • İndirmek.
  • Kur'ân-ı kerîmin, Ramazân-ı şerîf ayında Kadir gecesinde Levh-i mahfûzdan, dünyâ semâsındaki Beyt-ül-izze denilen makâma bir defâda, topluca indirilmesi.

ırabet

  • Yaramaz sözler söylemek, fuhşiyyat.

irfak

  • Fayda vermek, işe yaramak. Kolaylık ve mülâyemetle tutmak.

irtias

  • Silkinme, sıçrama, deprenme.

irtibak

  • Karışık ve çapraşık bir işe girişme.
  • Karaca, geyik gibi hayvanların tuzağa düşmeleri.
  • Bir kazâya uğrama.

isaet

  • (Sû'. dan) Kötü iş işlemek. Kötülükte bulunmak. Yaramazlık.

ıslah-ı nefs / ıslâh-ı nefs

  • Kötü huyları, fenâ alışkanlıkları ve yaramaz işleri bırakıp, iyi huyları, güzel işleri, kulluğa yakışan tâat ve ibâdetleri yapma.

istenbe

  • Cesur, yiğit, bahadır, kahraman. (Farsça)
  • Çirkin. (Farsça)
  • Kâbus. (Farsça)

istidlaliyat / istidlâliyat

  • Bir konu ve iddia hakkında delil arama işlemleri.

istişfaen

  • Derdine derman aramak gayesiyle. Şifa istemek suretiyle.

istitbab

  • (Tıbb. dan) Doktora başvurma, kendini hekime gösterme.
  • İlâç arama.
  • Çare isteme, derdine devâ arama.

istıtrab

  • Neşe arama, eğlence isteme.

ıyd

  • Bayram. Müslümanların sevinç ve neş'e günleri olan Ramazan ve Kurban bayramları.

ıyd-ı fıtr

  • Ramazan bayramı. Kamerî seneye göre Şevvâl ayının birinci günü.

izra'

  • Korkutma.
  • Çok fazla medhetme, aşırı derecede övme.
  • Altun arama.

kabadayı

  • Mc: Cesur, kahraman, cengâver. Eskiden kabadayılar ağırbaşlı, fenalıktan kaçınır, iyiliği sever insanlar oldukları için muhitlerinde hürmet görürlerdi.
  • Kimseden korkmaz görünerek şuna buna meydan okuyan kimse, yiğit taslağı.

kabz / قبض

  • El ile tutma, avuç içine alma, kavrama.
  • Bir malı teslim alma.
  • Peklik, kabız.
  • Tutmak. Ele almak. Kavramak. Almak.
  • Tahsil etmek. Teslim almak.
  • Amelde zorluk çekmek.
  • Kuşun süratle uçması.
  • Mülk.
  • Tutma, kavrama. (Arapça)

kadr (kadir) gecesi

  • Daha çok Ramazân-ı şerîf ayı içerisinde bulunduğu bildirilen ve Kur'ân-ı kerîmin indirilmeye başladığı mübârek gece.

kafs

  • Sıçramak.
  • Hafiflik.
  • Sevinç, neşat.
  • Hayvanın ayaklarını bağlamak.

kafz

  • Sıçramak.

kahraman

  • (Çoğulu: Kahramanan) Yiğit, cesur, bahadır. (Farsça)
  • Fars mitolojisinde Rüstem'in yendiği kişi. (Farsça)
  • İş buyuran, hüküm sâhibi. (Farsça)

kahraman-ı alişan / kahraman-ı âlişan

  • Şanlı kahraman.

kahraman-ı islam / kahraman-ı islâm

  • İslâm kahramanı.

kahraman-ı milli / kahraman-ı millî

  • Millî kahraman.

kahraman-ı velayet / kahraman-ı velâyet

  • Velîlik alanında kahraman.

kahramanan

  • (Tekili: Kahraman) Kahramanlar. Cesur kimseler, yiğitler. (Farsça)

kahramanane / kahramanâne

  • Kahramanca, yiğitçe, cesurane. (Farsça)
  • Kahramanca.
  • Kahramanca.

kahramani / kahramanî

  • Yiğitlik, kahramanlık, cesurluk. (Farsça)

kahz

  • (Ok atmak.
  • Sıçramak.
  • Yarmak.

kams

  • Hareket ettirmek.
  • Davar önüne sıçramak.

kanaat / kanâat

  • Yeme, içme ve barınacak yer husûsunda bileğin emeği, alın teri ile kazanılana râzı olmak, başkasının kazancına göz dikmemek. Kanâat, çalışmayıp, sâdece eline geçeni kullanmak, tembel oturup, başka bir şey aramamak değildir. Aksine hırslı hareketlerden kaçınıp, gönül huzûru ile yaşamaktır.

kandave

  • Yaramaz huylu.
  • Gıdası olmayan taam.
  • Büyük iri.

karavana

  • Bakırdan yayvan yemek kabı.
  • Kışla, okul, hastahane gibi müesseselerde tevzi edilecek yemeği içine koydukları kap.
  • İnce ve yassı elmas.
  • Atışta hedefe vuramama.

kaşb

  • Karıştırmak.
  • Zehir içirmek.
  • Yaramazlıkla hatırlamak.
  • İncitmek.

kasi'

  • Yaramaz huylu, yaşlı ve boyu kısa olan kimse.

kaydehur

  • Yaramaz huylu.

kays

  • Leylâ ile Mecnun hikâyesinin erkek kahramanı olan Amirinin adı.
  • Süngü miktarı.

kaza orucu / kazâ orucu

  • Oruç tutmamayı mubâh kılan (dînde bildirilen) bir özür sebebiyle vaktinde tutulamayan veya tutarken bir özür sebebiyle yâhut kast (bilerek) olmadan bozulup, Ramazân bayramının birinci, Kurban bayramının birinci, ikinci ve üçüncü günleri dışındaki zam anlarda gününe gün tutması gereken Ramazân-ı şerî

kazz

  • Bükülmüş ibrişim. Ham ipek.
  • Sıçramak.
  • Irak olmak, uzak olmak.

keffaret-i halk

  • Hac için ihrama girip de bir özre mebni saçlarını vaktinden evvel traş ettiren kimsenin tutacağı üç günlük oruçtan ibârettir.

keffaret-i savm / keffâret-i savm

  • Ramazan-ı Şerifte özürü bulunmaksızın muayyen şartlar dâhilinde orucunu bozan bir mükellefin, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya câriye azâd etmesinden; buna muktedir değilse, iki ay muttasıl oruç tutmasından; buna da muktedir değilse, altmış fakire yemek yedirmesinden ibârettir.
  • Ramazân-ı şerîfte bilerek orucu bozmanın cezâsı.

kefl

  • Okşamak.
  • Kefil olmak.
  • Yaramaz gönüllü olan.

kemal-i izzet ve şecaat

  • Mükemmel bir izzet, haysiyet ve kahramanlık.

kemal-i şecaat / kemâl-i şecaat

  • Mükemmel derecede kahramanlık, cesaret.

kemi / kemî

  • (Çoğulu: Kümât) Yiğit, kahraman, bahadır. Savaşçı, cengâver.

kemiyy

  • Bahadır kişi.
  • Kahraman, şucâ.

kerahet / kerâhet

  • İğrenme, istemeyerek zor altında yapma.
  • Şeriatin yasaklamadığı fakat harama yakın olma ihtimali olan ve çekinilmesi gereken husus.
  • İğrenme, tiksinme, istememe. Harama yakın olma veya yapılmaması iyi olma. Dinde terk edilmesi iyi olan bir şeyin terk edilmeyip yapılması. Kerâhet, tahrîmiyye ve tenzîhiyye olmak üzere iki kısımdır.

kerahet-i tahrimiyye / kerâhet-i tahrîmiyye

  • Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfteki delilinden zan ile anlaşılan yasak. Harama yakın mekruh.

kesf

  • (Güneş veya Ay) ışığını kesme.
  • Görünmez olma.
  • Kesmek.
  • Yaramaz olmak.

key'

  • Yaramaz gönüllü olmak.

keys

  • Yaramaz huylu kişi.

kıyas-ı hafi-yi hadsiye / kıyas-ı hafî-yi hadsiye

  • Zihnin birşey hakkında, sezgi ve âni kavramayla yaptığı gizli kıyas. Meselâ "Eğer Ayın ışığı Güneşten gelmeseydi, durumu değiştikçe ışık yapısı değişmezdi" şeklinde zihne doğan gizli bir kıyasla aklın "O halde Ay ışığını Güneşten alır" şeklinde hükmetmesi.

kıyye

  • Okka; şimdiki 1282 grama denk gelen eski bir ağırlık ölçüsü.

kudahis

  • Bahâdır, kahraman, şucâ.

kuhciğer

  • Dağ yürekli, kahraman, bahâdır, yiğit. (Farsça)

kümat

  • (Tekili: Kemi) Yiğitler, kahramanlar, savaşçılar.

kunut duası / kunût duâsı

  • İtâat etme, ibâdet. Hanefî mezhebinde, vitir namazının üçüncü rek'atinde zamm-ı sûre okunduktan sonra; Şafiî mezhebinde, sabah namazının farzının ikinci rek'atinde rükûdan kalktıktan sonra ve Ramazân-ı şerîf ayının yarısından sonra vitir namazının üç üncü rek'atinde rükûdan kalktıktan sonra okunan d

kus'ul

  • Yaramaz, leim, lânet edilen kimse.
  • Kurt eniği.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kutu'

  • Zelil olmak. Hakarete uğramak.

kuvve-i idrakiye / kuvve-i idrâkiye

  • Anlama, kavrama gücü.

la'v

  • Ahlâkı yaramaz kişi.
  • Haris adam.

lagy

  • Avaz, ses, savt.
  • Yaramaz fuhuş sözler.

lahz

  • Ahlâkı yaramaz kimse.

lakn

  • Anlamak. Fehmetmek. Çabuk kavramak.

laks

  • Lâkab takmak.
  • Ayıplamak.
  • Yaramaz olmak.

lamme

  • Cin çarpması. Çarpıklık.
  • Yaramaz nesne.

latife-i müdrike / lâtife-i müdrike

  • İdrâk etme duygusu, anlama ve kavrama hassesi.

lebbeyk

  • Hac, umre veya her ikisini yapmak üzere niyyet ederken yâni ihrâma girerken başlayıp, Mina'da Cemre-i akabede (büyük cemrede) şeytan taşlanırken atılan ilk taşla söylemesi son bulan mübârek sözler: Lebbeyk Allahümme lebbeyk, lebbeyk lâ şerîke leke lebbeyk innelhamde venni'mete leke vel-mülke

leffat

  • Yaramaz huylu, ahmak adam.

leka'

  • (Lek'â) : Yaramaz, hakire kadın.

leüm

  • (Çoğulu: Liâm) Aslı alçak yaramaz kişi.

leyali-i ramazan-ı mübareke / leyâli-i ramazan-ı mübareke

  • Mübarek Ramazan geceleri.

leyla / leylâ

  • Çok karanlık gece.
  • Arabi ayların son gecesi.
  • Leylâ ile Mecnun hikâyesinin kadın kahramânı.
  • Leylâ ile Mecnun hikâyesinin kadın kahramanı.

leyle-i kadr

  • Daha çok Ramazân-ı şerîf ayı içinde bulunduğu bildirilen ve Kur'ân-ı kerîmin gelmeye başladığı mübârek gece.
  • Ramazân-ı mübârekin ve senenin en kudsi ve kıymetli gecesi. Kur'ân âyetlerinin ilk defa vahiy ile gelmeye başladığı gece.

leys

  • Adem. Yokluk. Gayr-ı mevcud. (Bunun aslı "lâyese" idi. Yâ'yı tahfif için "leyse" oldu.) Hükemâlar arasında "eys" vücud, "leys" adem mânâsında kullanılmıştır.
  • Gaflet.
  • Bahâdırlık, kahramanlık.
  • Yük çekici olmak.

lisan-ı hamaset / lisân-ı hamaset

  • Yiğitlik ve kahramanlık dili.

ma'ruz

  • Bir şeyin etkisine uğramak veya uğratmak.
  • Arzolunmuş, arzolunan.
  • Serilmiş, yayılmış.
  • Verilmiş, sunulmuş.
  • Anlatılmış.
  • Bir şeye karşı siper alan.

madalya

  • İtl. Büyük işlerde muvaffak olanlara veya büyük fedakârlık ve kahramanlık gösterenlere hediye ve hatıra olarak verilen ve çok defa yuvarlak biçimde, göğüse takılacak şekilde olan kıymetli madeni parça.

maden-i hasaret / maden-i hasâret

  • Hüsrana uğrama kaynağı.

mağdur / mağdûr / مغدور

  • Haksızlığa uğramış. (Arapça)
  • Mağdur etmek: Haksızlığa uğratarak zor durumda bırakmak. (Arapça)
  • Mağdur olmak: Haksızlığa uğramayarak zor durumda kalmak. (Arapça)

mağduriyet / مغدوریت

  • Haksızlığa uğrama, mağdur olma. (Arapça)

mah-ı ramazan / mâh-ı ramazan

  • Ramazan ayı.

mahkiyyun anh

  • Kendisinden söz edilen; hikâye kahramanı.

mahya

  • Ramazanlarda, kandillerde veya bayramlarda çifte minâreli olan camilerde iki minare arasına gerilen ipe asılmak suretiyle ışıklarla yazılan yazı veya yapılan resim.
  • Dam çatısında iki eğik sathın birleştiği çizgi ve buradaki aralığı kapatmak için kullanılan uzunca, oluk biçiminde kire
  • Ramazan-ı şerîf ayında, geceleri çift minâre bulunan câmilerde iki minâre arasına gerilen ve halata (kalın ipe) asılarak kandillerle (lambalarla) yazılan yazı ve şekiller.

makhuriyet

  • Kahrolmuşluk, ezilmişlik, bitkinlik. Allah'ın kahr ve gazabına uğrama.

mande / mânde

  • Kalmış, yaramaz.

maruz / mâruz

  • Uğrama, tesirinde ve karşısında olma.

maruz olma / mâruz olma

  • Uğrama, tesirinde ve karşısında olma.

maruz olmak

  • Uğramak, tesirinde olmak.

mauk

  • Şer, yaramaz.

mebahis

  • Arama, araştırma yerleri, araştırma veya münakaşa konuları.

mebhas

  • Kısım. Bahis. Fasıl. Bir mes'eleye âid söz.
  • Arama, araştırma yeri.
  • Bir şeyin arandığı yer.

medar-ı iltibas / medâr-ı iltibâs / مَدَارِ اِلْتِبَاسْ

  • Birbirinden ayıramamaya sebeb.

medar-ı şekavet ve hasaret ve elem / medar-ı şekavet ve hasâret ve elem

  • Her türlü belâ ve sıkıntının, hüsrana uğramanın ve elemin kaynağı.

mehmedcik

  • Kahraman ve mücahid mânasında Türk askerine verilen ünvandır.

meleke

  • Zihnin anlama, kavrama, hatırlama gibi özellikleri, tekrar tekrar yapmaktan dolayı kazanılan beceri.

melem

  • Yaramaz tenbel kimse.

melkean

  • Kötü, yaramaz kimse.

mermak

  • Yaramaz nesne.

mesh

  • El sürme.
  • Silme.
  • Abdest alırken başı ıslâk temiz el ile sığamak.
  • Taramak.

meslul

  • Çekilmiş. Kınından çıkmış kılınç.
  • Din uğruna kendini fedâ eden kahraman.
  • Tıb: Verem.

meşt

  • Baş tarama.
  • Tarak.

metrukiyet / metrûkiyet

  • Metrûkiyete uğramak: Terkedilmek, metruk bırakılmak.

mevakit

  • (Tekili: Mikat) Hacıların ihrâma girdikleri yerler.
  • Bir iş için tâyin edilen vakitler.

meyl-i tecellüd

  • Yiğitlik meyli, cesaretli olma ve kahramanlık arzusu.

midre

  • Bahadır, kahraman.

mıgşa

  • Bahadır, kahraman.

mikat / mîkat / mîkât

  • Bir iş için tayin edilen zaman veya yer.
  • Mekke-i Mükerreme yolu üzerinde hacıların ihrama girdikleri yer.
  • Bir iş için belirtilen zaman veya yer.
  • Mekke yolu üzerinde hacıların ihrama girdikleri yer.
  • Hac ve umre için gelenlerin ihrâma girdikleri mevki, yer.

mikat sünneti

  • Hacca niyet edenin ihrama girmesi.

mirmat

  • (Çoğulu: Merâmâ) Nişan oku.

mişat

  • (Tekili: Meşt) Taraklar, baş taramağa mahsus taraklar.

miskal

  • Yaklaşık 4.5 grama denk olan bir ağırlık ölçüsü.

moloz

  • Yapılardan artan veya viranelerden çıkartılan ufak taşlar.
  • Bir işe yaramaz insan.

muattıl

  • Atıl bırakan. İşsiz eden. İşe yaramaz hâle getiren.

mübasele

  • Savaşta hamle edip kahramanlık göstermek.

mübtela / مبتلا

  • Uğramış, tutulmuş, yakalanmış. (Arapça)
  • Mübtela olmak: Uğramak, tutulmak, yakalanmak. (Arapça)

müfrid hacı

  • İhrâma girerken ömreye niyet etmeyip yalnız hac yapmağa niyet eden kimse.

muharib

  • Harbeden. Cenkci. Cengâver.
  • Cesur. Atılgan. Kahraman.
  • İyi harbeden. Harb usullerini iyi bilen.

mukabele / mukâbele

  • Ramazân-ı şerîf ayında câmide her gün Kur'ân-ı kerîmden bir cüz (yirmi sayfa) olacak şekilde cemâatin huzûrunda Kur'ân-ı kerîm okumak.

mukaffi / mukaffî

  • Resul-i Ekremin (A.S.M.) bir ismidir. (Çünkü, O'nu dünyanın hiç bir şeyi Allah'a tâbi olmaktan ayıramamış ve bütün enbiyâ ve resullerin iyi yollarını da tâkib etmiştir.)

mukaraa

  • (Kur'a. dan) Ad çekişme. Karşılıklı kur'a çekme.
  • Kılınç kullanarak döğüşmek. Cenkte, muharebede kahramanların birbiriyle vuruşmaları.
  • Bir şeyin taksiminde atışmak.

mülhid

  • Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflere yanlış mânâ vererek dinden çıkan, yâni îmânı bozuk olan, Eshâb-ı kirâma (Peygamber efendimizin arkadaşlarına) söğen.

münhezim / منهزم

  • Bozguna uğramış. (Arapça)
  • Münhezim olmak: Bozguna uğramak. (Arapça)

müptela / müptelâ / مبتلا

  • Uğramış, tutulmuş, yakalanmış. (Arapça)
  • Müptelâ olmak: Tutulmak, yakalanmak, uğramak. (Arapça)

mürur / mürûr / مرور

  • Geçme, geçip gitme, geçiş. (Arapça)
  • Mürûr etmek: Geçmek. (Arapça)
  • Mürûr eylemek: (Arapça)
  • Geçmek. (Arapça)
  • Uğramak. (Arapça)

müsavere

  • Kalkmak.
  • Sıçramak.

musaytır

  • Bir şeyin üzerine kaim olup, ahvâlini görüp gözetir olan kimse.
  • Musallat.
  • Galip. Yaramaz işlerden men' edip saklayan ve koruyan.

müsi

  • Yaramaz.

müsi'

  • (Sev'. den) Yaramaz, itaatsiz, iş görmez. Kötülük işleyen.

müşt

  • (Çoğulu: Emşât) Taramak.
  • Ayak üstündeki ufak kemikler. (Ayak tarağı derler.)

mutasarrım

  • (Çoğulu: Mutasarrımin) Kahramanlık ve yiğitlik gösteren.

mütecellid

  • (Çoğulu: Mütecellidin) Kahramanlık ve celâdet gösteren.

mütecellidane / mütecellidâne

  • Celadet ve kahramanlıkla. Yiğitlik göstererek. (Farsça)

mütecellidin / mütecellidîn

  • (Tekili: Mütecellid) Kahramanlar, yiğitler, celâdet gösteren kahraman kimseler.

mütemetti' hac

  • Hac aylarında ömre yapmak için ihrâma girip, ömre için tavâf ve sa'y yapıp, traş olup ihrâmdan çıkıp sonra memleketine gitmeyerek, o sene terviye gününde veya daha önce, ihrâma girerek müfrid hacı gibi hac yapma.

müteşemmil

  • İhrama bürünen. Teşemmül eden.

mütezarrır olmak

  • Zarar görmek, zarara uğramak.

muvasebe

  • Birbirinin üstüne atlama, zıplama, sıçrama.

müvasebe

  • Kaşkışmak, sıçramak.

muzaffer

  • Kahraman. Gâlip gelmiş. Başarmış. Muvaffak olmuş. Zafer kazanmış, zafer kazanan.

na-bekar / na-bekâr

  • İşsiz, işe yaramaz.

na-kare / na-kâre

  • Bir işe yaramaz olan. (Farsça)

nabekar / nâbekâr / نابكار

  • Hayırsız. (Farsça)
  • İşe yaramaz. (Farsça)

nahhat

  • Marangoz. Doğramacı. Ağaç oymacısı. Taş yontucusu.

nakes / nâkes / ناكس

  • Soysuz, işe yaramaz. (Farsça)
  • Pinti, nekes. (Farsça)

nakıl / nâkıl

  • Nakleden, birinden duyduğunu veya okuduğu şeyi bildiren. İctihâd derecesine varamayıp, sâdece müctehid (Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden hüküm çıkarabilecek dereceye ulaşmış olan) âlimlerin verdikleri fetvâları (dînî suâllere verdikleri cevâb ları) nakleden âlim.

nakş-bendi / nakş-bendî

  • Kalbde zikir yoluyla, tefekkür ile İlâhî sevgiyi, uyanıklığı nakşa çalışan mânâsiyle, Şeyh Bahâüddin Nakş-bendî nâmındaki azîm bir velinin kurduğu ve en ziyade hafî zikre dayanan tarikata mensub olan. (Silsile-i Nakşî'nin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbanî (R.A.) Mektubat'ında demiş ki: "Ha (Farsça)

nakz

  • (Nakazân) (Çoğulu: Nevâkız) Sıçramak.
  • Talep etmek, istemek.

namcuyan / namcuyân

  • (Tekili: Namcu) Ün arayanlar, nam arayanlar. (Farsça)
  • Yiğitler, kahramanlar. (Farsça)

nane molla

  • Mc: Beceriksiz, işe yaramaz, ağır hareketli mânalarında kullanılan bir tâbirdir.

nazar-ı akıl

  • Akıl gözü; aklın görüşü, kavraması.

nazar-ı haram

  • Harama bakma.

nebve

  • Uzaklaşmak.
  • Ok hedefe varamamak.
  • Bir yerin havasının mizaca uygun olmaması.
  • Kılıncın vurulan şeye saplanmayıp geri sıçraması.
  • Pek çirkin ve kötü suretten gözün kaçması.

necadet

  • Kahramanlık, efelik, yiğitlik.

neccar

  • Doğramacı. Marangoz.
  • Dülger.

necdet

  • Yiğitlik, şecaat, kahramanlık.
  • Harp ve kıtal.
  • Yeis, korku.
  • Yiğitlik, kahramanlık.

necid

  • Kahraman, bahadır.
  • Arabistan'da bir memleket ismi.
  • Münbit yer. Fitne ve nifak yeri olan memleket.
  • Arslan.

nefezan

  • Sıçramak.

nehaket

  • Bahadırlık, kahramanlık, şecaat.
  • Keskinlik.

nehik

  • Bahâdır, kahraman.
  • Arslan.
  • Keskin kılıç.
  • İyi huylu kimse.

nehs

  • Çok yaramaz nesne.

nekb

  • Musibet ve kedere uğrama.
  • Meyletmek, eğilmek.
  • Udul etmek, vazgeçmek, haktan dönmek.

neriman

  • Pehlivan, yiğit, kahraman. (Farsça)

nerimani / nerimanî

  • Nerimanlık, kahramanlık, yiğitlik. (Farsça)

neşd

  • Talep etmek, istemek.
  • Yüksek yerde düz yer olmak.
  • Kaybolan şeyi aramak.
  • Bir şeyi gereği gibi bilmek.

neşita

  • Bir şeyin, aramaksızın bulunması.
  • Ansızın bulunan nesne.
  • Gâzilerin kastettikleri yere varamadan yolda buldukları ganimet.

neyl

  • Merama erme. İsteğe ulaşma.
  • Ulaşılan şey.

nezevan

  • Atlama, sıçrama.

nezk

  • Yaramaz söz.
  • Süngü ile vurmak.

nezv

  • Sıçramak.

nişdet

  • Araştırıp sorma.
  • Kaybolan bir şeyi arama.

nısh

  • Terzilik.
  • Bir şeyi temizleyip yaramazını içinden çıkarıp hâlis yapmak.

nühuset

  • Yaramazlık, uğursuzluk. (Mübârek'in zıddı)

nusayri / nusayrî

  • Eshâb-ı kirâma (Peygamber efendimizin arkadaşlarına) iftirâ eden şîanın kollarından. On birinci imâm olan Hasen bin Ali Askerî'nin adamlarından olduğunu söyleyen İbn-i Nusayr adındaki bozuk inanışlı kimseye uyanlar.

nüzü'

  • İfsad etmek, bozmak, aldatmak, yaramaz nesneye kandırmak.

okka

  • 1.283 grama karşılık gelen ağırlık ölçüsü.

oruç

  • (Bak: Savm - Ramazan)

oruç kazası / oruç kazâsı

  • Oruç tutmamayı mubah kılan (dinde bildirilen) bir özür sebebiyle vaktinde tutulamayan veya kasd (bilerek) olmadan orucunu bozan bir kimsenin, Ramazân bayramının birinci, Kurban bayramının ilk üç günü hâricindeki zamanlarda gününe gün oruç tutması.

oruç keffareti / oruç keffâreti

  • Ramazân-ı şerîfte bilerek orucu bozmanın cezâsı.

özr sahibi / özr sâhibi

  • Bir namaz vakti içinde yâni namaz vaktinin başından sonuna kadar, abdest alıp yalnız farzı kılacak kadar bir zaman, abdestli kalamayan yâni idrâr ve başka akıntılar gibi abdesti bozan şeylerden biri kendisinde devamlı mevcûd olup durduramayan kimse. İstihâzalı olan.

parule

  • Şakacı, lâtifeci. (Farsça)
  • Yonga. (Farsça)
  • Hayırsız ve işe yaramaz kişi. (Farsça)

pehlev

  • Şehir, belde. (Farsça)
  • Yiğit, kahraman. (Farsça)

pehlevan

  • Pehlivan. Yiğit. Kahraman. Güreşçi. (Farsça)

pehlevani / pehlevanî

  • Pehlivanlık, güreşçilik, yiğitlik, kahramanlık. (Farsça)

pertab

  • Atılma, sıçrama. (Farsça)
  • Hız almak için geriden koşarak atılma. (Farsça)
  • Uzağa düşen ok veya başka bir şey. (Farsça)

pertev

  • (Pertav) Ziya, ışık. (Farsça)
  • Atılma, sıçrama, hız. (Farsça)

pir-i fani / pîr-i fânî

  • Ölünceye kadar Ramazân orucunu veya kazâya kalmış oruçlarını tutamıyacak kadar çok yaşlı olan.

pu

  • (Puy) Araştırma, arama. (Farsça)
  • Koşma. (Farsça)

ra'ra'

  • (C. Raâri') Kötü, alçak kimse.
  • Yaramaz gönüllü.
  • Çok uzun boylu adam.
  • Güzel itidalde olan kimse.

rakadan

  • Oynayıp sıçrama.

ramak / رمق

  • Çok az. (Arapça)
  • Son nefeslik hayat. (Arapça)
  • Ramak kalmak: Çok az bir şey kalmak. (Arapça)

ramazan

  • Hicrî ayların dokuzuncusu, üç ayların sonuncusu ve farz olan orucun tutulduğu ay. Ramazan yanmak demektir, çünkü bu ayda oruç tutan ve tövbe edenlerin günahları yanar, yok olur.

ramazan-ı mübarek

  • Mübarek Ramazan ayı; hicrî ayların dokuzuncusu.

ramazan-ı mübareke

  • Mübarek Ramazan ayı.

ramazan-ı şerif / ramazan-ı şerîf

  • Mübarek Ramazan ayı.

ramazan-ı sükut / ramazan-ı sükût

  • Sessizlik ramazanı, sessizlik orucu.

ramazaniye / رمضانيه

  • Ramazan hediyesi olarak gelen Yirmi Dokuzuncu Mektup'ta yer alan Ramazan'a dair olan bölüm.
  • Ramazana ait. Ramazan hakkında.
  • Ramazan ayına dair medhiye veya kaside.
  • Ramazan ayı hakkında
  • Ramazan kasidesi. (Arapça)

rebis

  • Bahadır, kahraman.
  • Meşakkat.

rehan

  • Bahadırlık, kahramanlık.
  • Denemek, tecrübe etmek.
  • At yarıştırmak, müsabaka.

rezahat

  • Yorulmak.
  • Hali yaramaz, vaziyeti kötü olmak.

rir

  • Fâsid, bozuk, yaramaz.

riyad

  • Ot aramak.

ruhsat

  • (Çoğulu: Ruhas-Ruhsat) İzin, müsaade.
  • Genişlik.
  • Kolaylık.
  • Fık: Kulların özürlerine mebni, kendilerine bir suhulet ve müsaade olmak üzere, ikinci derecede meşru' kılınan şeydir. Sefer halinde Ramazan-ı Şerif orucunun tutulmaması gibi. Vuku' bulan ikraha mebni, birisini
  • İzin, müsaade; kulların özürlerine binaen, kendilerine bir kolaylık ve müsaade olmak üzere ikinci derecede meşru olan şeyler, yolculukta Ramazan orucunun tutulmaması gibi.

rüstem

  • Şark edebiyatında kuvvet ve cesaretin timsali olarak bilinen ve Zaloğlu Rüstem diye veya "Rüstem-i Sistanî" nâmiyle meşhur İran'lı bir kahramandır. (Farsça)
  • Şark edebiyatında kuvvet ve cesaret timsali olarak şöhret bulan Zaloğlu Rüstem, İran'ın efsanevî ünlü kahramanı.
  • Kuvvetiyle meşhur bir efsane kahramanı.

şa'şa'

  • Yıldıramak, parıldamak.
  • Uzun ve yeynicek olmak.

sabsaba

  • Dövmek.
  • Ateş etmek.
  • Kahramanlık göstermek, bahadırlık etmek.
  • Çok inceltmek.

sadaka-i fıtır

  • İhtiyâcı olan eşyâdan ve borçlarından fazla olarak, nisâb yâni dinde zenginlik ölçüsü miktarında malı, parası bulunan her hür müslümanın, Ramazân bayramının birinci günü sabâhı, fakirlere vermekle yükümlü oldukları belli miktarlardaki buğday, arpa, hurma veya kuru üzüm yahut kıymetleri kadar altın v

sadaka-i fıtr

  • Ramazan bayramından evvel fıtra olarak verilen sadaka. Zengin (nisaba mâlik) her müslümanın (ihtiyar, genç, çocuk ve hattâ bunak da olsa) fakirlere vermeye mükellef olduğu sadakadır, vâcibdir. Nisaba mâlik olan bir müslüman, hem kendi nefsi için, hem de çocukları, hizmetçisi için sadaka-i fıtır veri

sadr / صدر

  • Göğüs. (Arapça)
  • Baş. (Arapça)
  • Başköşe. (Arapça)
  • Sadrazam. (Arapça)
  • Sadra şifa vermek: İşe yaramak, rahatlatmak. (Arapça)

safsaf

  • (Çoğulu: Safsâfe) Her nesnenin kemi, kötüsü, hor ve hakiri.
  • Döğülmüş yumuşak toprak.
  • Mâkul olmayan kelimeler.
  • Mânâsız şiir.
  • Yaramaz ve kötü işler.

safsafa

  • Elemek.
  • Asılsız yapmak.
  • İşe yaramaz hâle getirmek, yaramaz etmek. Hor ve hakir etmek.

şahbaz

  • İri ve beyaz doğan kuşu. (Farsça)
  • Mc: Çevik ve becerikli. Yiğit, şanlı, kahraman. (Farsça)

sahib-i huruc / sâhib-i huruc

  • İsyan edip ayaklanarak idareyi ele geçirmiş olan kimse. (Farsça)
  • Büyük kahraman. (Farsça)
  • Şarktan zuhuru beklenen mehdi. (Farsça)

sahmem

  • Hâlis (hayırda ve şerde kullanılır.)
  • Yaramaz huylu deve.

sahur

  • Temcid yemeği. Ramazan'da şafaktan önce yenen yemekr.

şaka'

  • Bedbahtlık.
  • Yaramazlık.

sakat

  • Bir tarafı bozuk, eksik veya asla bir işe yaramaz olan.
  • Yanlışlık (yazıda veya sözde).

salahaddin-i eyyubi / salahaddin-i eyyubî

  • (Doğumu: Hi: 532, Mi: 1137) Ehl-i Salib zihniyetinin İslâm dünyasına açtığı Haçlı seferlerini maddeten durduran şarkın en kahraman kumandanlarından ve sultanlarından olan bu zât hakkında bir Avrupalı tarihçi: "İslâmın en saf kahramanı" diye bahseder.Düşmanın çokluğundan bahsederek geri dönmek isteye

sameyan

  • Sıçramak.
  • Kalkmak.
  • Yürekli, cesaretli, kahraman, bahadır kişi.

sanadid

  • Bahadır ve şeci' olanlar. Kahramanlar. İleri gelenler, reisler, padişahlar.

şarih

  • (Çoğulu: Şurah) Yiğit, kahraman.

satv

  • Yürürken sıçramak.

satvet

  • Ezici kuvvet. Hışım ve şiddetle kavrayıp almak. Birisinin üzerine şiddetle sıçramak ve hamle etmek.
  • Zorluluk.

şavt

  • (Çoğulu: Eşvât) Atın yelmesi ve sıçraması.
  • Bir tur.
  • İşin bir kısmı.
  • Sesin gidebileceği mesafe.

sebeb-i hasaret / sebeb-i hasâret

  • Hüsrana uğrama sebebi.

şebit

  • Bahadır, kahraman, yiğit.

şeca'at / şecâ'at

  • Yiğitlik, bahadırlık, cesâret, kahramanlık.

şecaat-i akliye-i medeniyet meydanı

  • Medeniyetin aklî kahramanlık meydanı; akıl kahramanlarının meydan okuduğu medeniyet meydanı.

şecaat-i fıtriye

  • Yaratılıştan gelen yiğitlik, cesaret ve kahramanlık.

şecaat-i imaniye

  • İmandan kaynaklanan cesaretlilik, yiğitlik, kahramanlık.

şecaat-i maddiye

  • Maddî kahramanlık, yiğitlik (Maddî bakımdan ilerlerken ifrat ve tefritten uzak olan orta ve doğru hâli ayakta tutma).

şecaat-i milliye-i islamiye / şecaat-i milliye-i islâmiye

  • İslâm milletine ait kahramanlık, yiğitlik, cesaret.

şeceat / şeceât

  • Cesaret, kahramanlık.

şeci / şecî

  • Şecaatli, cesaretli, kahraman.
  • Yiğit, kahraman.

şeci'

  • Kahraman. Yiğit. Şecaatli.

sefahet / sefâhet

  • Aklın az ve hafîf olması. Malını dînin ve aklın beğenmediği yerlere sarfetme. Lüzumsuz harcama. Süse, eğlenceye ve her türlü kötülüğe, harama düşkünlük. Akıl azlığı.

şefşef

  • Yaramaz huylu.
  • Titremek.

segil

  • Yaramaz huylu kimse.
  • Cüssesi küçük, ayakları ince olan kimse.

şehamet / şehâmet / شَهَامَتْ

  • Akıl ve zekâ ile beraber olan yiğitlik. Kahramanlık. Cür'et. Bahadırlık.
  • Tez anlayışlı olmak.
  • Kahramanlık.

şehbaz ü şehnaz / şehbâz ü şehnâz

  • Kahramanlık ve güzellik.

şehname

  • İran Şairi Firdevsî'nin destan şeklindeki eseri. (Farsça)
  • Büyük hükümdarların kahramanlık mâcerâlarını anlatan büyük manzum eser. (Farsça)

şehr-i rahmet ve mağfiret

  • Rahmet ve bağışlama ayı; Ramazan ayı.

şehr-i ramazan

  • Ramazan ayı.
  • Ramazan ayı. Oruç ayı.

şehr-i savm

  • Oruç ayı olan mübarek Ramazan.

şehr-i sıyam

  • Oruç ayı, Ramazan.

şehrü'l-haram

  • Kan dökmek ve savaş yapmak haram olan ay: Muharrem, Recep, Şaban, Ramazan ayları.

şeks

  • Ahlâksız, yaramaz kimse.

sekte-i kalb

  • Kalbin durması. Kalbin sekteye uğraması.

selfa'

  • Bahadır. Kahraman ve cesâretli kimse.
  • Yüzsüz, utanmaz, hayâsız, kötü kadın.
  • Kuvvetli deve.

serah

  • Kıl taramak.
  • Halâs etmek.
  • Davar gütmek.
  • Eşini boşamak.

şerar

  • "Şerir" den mastardır ve yaramazlık mânâsına gelir.
  • İnsanın yüzüne çarpan ses.

serdengeçti

  • Fedakâr, kahraman.

serh

  • Kıl taramak.
  • Halâs etmek, kurtarmak.
  • Uzun, büyük ağaç.
  • Güdülen davar ve sığır sürüsü.
  • Otlak, mera.
  • İrsal etmek.

şeris

  • Yaramaz huylu kimse.

şesasa

  • şiddet.
  • Yaramazlık.
  • Sığır üstüne yük vurmak.
  • Kuru ve sert yer.
  • Acele.

şetame

  • Çirkin yüzlü ve yaramaz sözlü olmak.

setel

  • Her nesnenin kötüsü, yaramazı.

sevaiye

  • Yaramaz olmak.
  • Kederli ve gamkin olmak.

şevval

  • Arabi aylardan onuncusu. Ramazandan sonraya geldiği için ilk üç günü mübarek Ramazan bayramıdır.
  • Hicrî ayların onuncusu; Ramazan'dan sonraki ay.

şevval ayı / şevvâl ayı

  • Arabî ayların onuncusu, Ramazân-ı şerîften sonraki ay.

şevval-i şerif / şevvâl-i şerif

  • Hicrî aylardan onuncusu; Ramazan'dan sonraki ay.

şeyn

  • Kusur, ayıp, noksan, kabahat. Yaramaz şey.

seyyie

  • Kötülük, günah, suç. Yaramazlık, fenâlık.

sezase

  • Kötü huylu ve yaramaz dirlikli olmak.

şiddet-i ihata / şiddet-i ihâta

  • Çok yüksek anlama ve kavrama gücü.

sıfat

  • Özellik, hâl, keyfiyyet. Varlıkta kendi kendine duramayıp başka bir şeye muhtaç olan şey.

şıkve

  • Bedbahtlık.
  • Yaramazlık.

sıme

  • (Çoğulu: Sumem) Bahâdır, kahraman kimse.
  • Berk, muhkem nesne.
  • Büyük erkek yılan.

sıraf

  • Hayvanın kızmakla erkeğini araması.

şuhur-u selase / şuhûr-u selâse

  • Üç aylar; Recep, Şaban ve Ramazan ayları.

şühur-u selase / şühur-u selâse

  • Arabî üç aylar. Receb, Şaban ve Ramazan ayları.

sur'a

  • Bahadırlık, kahramanlık.
  • Güreşçilik.

sür'at-i intikal

  • Çabuk anlayıp intikal etme. Kavrama çabukluğu.
  • Çabuk anlama ve kavrama.

ta'sene

  • Ahlâkı yaramaz kadın.
  • Çok, kesir.

ta'yis

  • Görmeden bir cismi eliyle aramak.

ta'zirat

  • (Tekili: Ta'zir) Vesile ve bahane aramalar. Esassız özür bildirmeler.

taallül

  • (İllet. den) Vesile ve bahane arama. Bir işten kaçınma.
  • Mâzeret.

taannüt

  • Herkesin yanlışını arama.

tabassur

  • (Basar. dan) Dikkatle bakıp, esasını kavrama. Dikkatle gözetiş.

tafr

  • Yukarı sıçramak. Kalkmak.

tafra

  • Yukarıya sıçrama atlama.
  • Yukarıdan atıp tutma.
  • İlmiye sınıfında rütbe ve derece alma.
  • Sıçrama, atlama, yukarıdan atıp tutma.

tağayyür

  • Başkalaşma, değişikliğe uğrama.

taharri / taharrî / تحری

  • (Hary. dan) Aramak. Araştırmak. İncelemek. Araştırılmak.
  • Araştırma, arama.
  • Arama.
  • Arama. (Arapça)
  • Araştırma. (Arapça)
  • Taharrî edilmek: (Arapça)
  • Aranmak. (Arapça)
  • Araştırılmak. (Arapça)
  • Taharrî etmek: (Arapça)
  • Aramak. (Arapça)
  • Arştırmak. (Arapça)

taharri-i hakikat / taharrî-i hakikat

  • Hakikatı, doğruyu araştırmak, aramak.
  • Hakikati araştırma, doğruyu arama.

taharriyat / taharriyât

  • Araştırmalar. Aramalar. Aratmalar.
  • Aramalar.

tahavvüs

  • Bahadırlık, kahramanlık.
  • Sefer niyyetiyle bir yerde durmak.

tahkik / تحقيق

  • Araştırma, gerçeği arama. (Arapça)
  • Tahkik edilmek: Araştırılmak. (Arapça)
  • Tahkik etmek: Araştırmak. (Arapça)

tahmer

  • Sıçramak.
  • Doldurmak.

tahrime

  • Namaza başlanırken söylenen tekbir.
  • Hacıların ihrama bürünmeleri.
  • Namaza başlanırken söylenen tekbir. Hacıların ihrama bürünmeleri.

tahrimen

  • Haram olarak. Harama yakın olarak.

tahrimen mekruh / tahrîmen mekrûh

  • (Vâcibin zıddı) Harama yakın iş olup, zannî delil ile olan nehiydir.
  • Kur'ân-ı kerîmdeki ve hadîs-i şerîfteki delîlinden zan ile anlaşılan yasak. Harama yakın olan fiil, iş.

tahrimi / tahrimî

  • (Tahrimiyye) Haramla ilgili, harama ait.

takva / takvâ

  • Allahü teâlâdan korkarak, haramlardan (yasaklardan, günâhlardan) sakınmak. Harama düşmemek için, şüphelilerden (haram veya helâl olduğu belli olmayan şeylerden) sakınmaya ise verâ denir. Bu bakımdan, haramlardan daha çok sakınma derecesi olan verâ da takvânın mânâsı altına girer.

talak

  • (At) sıçramak ve kalkmak.

taleb

  • İstemek, aramak.

talih / طَالِحْ

  • Faydasız, yaramaz iş. (Kısmet ve kader mânasında: Bak: Tâli')
  • Kötü, yaramaz.

tamam-ı ıttırad-ı ahval

  • Bir kimsede var olan huy ve hasletlerin sekteye uğramadan biteviye devam etmesi, her zaman aynı durumu göstermesi.

tarih

  • İşe yaramaz diye bir kenara atılmış nesne.

tarsi'

  • (Göz) yaramaz olmak.

tasabbüb

  • Dökülmek.
  • Bahadır olmak, kahraman olmak.
  • Sıcaklığın artması.

tazarrur

  • (Zarar. dan) Zarar ve ziyâna uğrama.

tecelli

  • Görünme. Bilinme.
  • Kader.
  • Allah'ın (C.C.) lütfuna uğrama.
  • İlâhi kudretin meydana çıkması, görünmesi. Hak nurunun te'siriyle kulun kalbinde hakikatın bilinmesi.

tecellüd

  • Kendini cesaretli ve kahraman gösterme; sertlik, direnme.

tecerru'

  • Bahâdırlık ve kahramanlık etmek.

teczie

  • (Cüz'. den) Kısım kısım ayırma, doğrama, ufaltma, bölme.

teelluk

  • Yıldıramak, parlamak.

tefellüc

  • Felç olma, felce uğrama.
  • Yarılıp çatlama.

tefsil

  • Yaramaz ve kem nesne.

tegavvür

  • (Gavr. dan) Derine dalma.
  • Bir şeyin esâsını arama.

teka'ku'

  • Yaramaz gönüllü olmak.
  • Geri durmak.

tekbir / tekbîr

  • Allahü teâlâyı yüceltmek, noksan sıfatlardan, şirkten (ortağı bulunmaktan), yarattıklarına benzemekten tenzîh etmek, uzak tutmak.
  • "Allahü teâlâ büyüktür. Kullarının ibâdetlerine muhtâç değildir. İbâdetlerin O'na faydası yoktur" mânâsına "Allahü ekber" sözü.
  • Ramazan ve Kurban

telebbük

  • Mide dolgunluğuna uğrama.

telemmüc

  • Yemek artığını dil ile ağızda aramak.
  • Tatmak.
  • Yemek.

telemmüz

  • Tatmak.
  • Yemek.
  • Dili ağızda döndürüp yemek kırıntısı aramak.

temcid / temcîd

  • Allah'ın büyüklüğünü bildirmek. Ta'zim ve senâ etmek. Ramazan'da sahura kalkmak.

temeşşut

  • (Muşt. dan) Saçını, sakalını tarama.

temettu' hac

  • Hac günlerinden önce umre için ihrâma girip ve bu umre yapıldıktan sonra memleketine dönmeden, tekrar ihrâma girerek yapılan hac. Hacc-ı Temettû'.

temşit

  • (Muşt. dan) Tarama veya taranma.

tencid

  • Evin içini nakışlı bezlerle süslemek.
  • Kahraman yapmak.

tenfiz

  • Sıçratma. Sıçramaya zorlama.

tenziye

  • Sıçramak.
  • Üstüne binmek.

teravih

  • Ramazan gecelerinde kılınan ve sünnet olan yirmi rek'atlık namaz.

teravih namazı / terâvih namazı

  • Ramazân ayında yatsı namazından sonra kılınan yirmi rek'atlik nâfile namaz.

tereccül

  • Paklanmak, temizlenmek.
  • Süslenmek, ziynetlenmek.
  • Saç ve sakal taramak.
  • Yayan yürümek.
  • Kuyu içine girmek.

terhuk

  • Yıldıramak, parıldamak.
  • Sallanmak.
  • Tekebbürlük etmek, gururlanmak.

teşeccu'

  • Bahâdırlık göstermek, kahramanlık yapmak.

tesefsüf

  • Yaramaz olmak.

teşemmül

  • İhrama bürünme.

teşeytun

  • Yaramazlık etmek.

teşmil

  • Şâmil kılmak. İhata eylemek. Kaplamak. İhrama bürünmek ve sür'atle yürümek.

tesrih

  • Talâk. Boşanma, ayrılma.
  • Halâs etme, kurtarma.
  • Bırakma, salıverme.
  • Kıl tarama.
  • Asan etme, kolaylaştırma.

teşrik günleri

  • Kurban bayramının ikinci, üçüncü ve dördüncü günleri. Bayramın birinci gününe yevm-i nahr (nahr günü), ikinci ve üçüncü günleri de kurban günü olduğundan hepsine birden "eyyâm-ı nahr" denir. Ondan evvelki güne Arefe günü denir. Ramazân-ı şerîf bayram ında arefe yoktur. Arefe, kurban bayramına mahsus

tevessüb

  • (Vesb. den) Atlama, sıçrama.

tevsi / tevsî

  • Genişletme, kuşatma, ihata etme, kavrama.

tezebbu'

  • Kişinin hulku yaramaz olmak, kötü huylu olmak.

tezehhür

  • (Çoğulu: Tezehhürat) Çiçeklenme.
  • Yıldıramak, parlamak.

tımırr

  • Ürkek at.
  • Sıçramaya ve seğirtmeye hazırlanmış at.
  • Seri, çabuk.

tıyere

  • Şom ve yaramaz görmek.

tumur

  • Aşağı sıçramak.
  • Doldurmak.
  • Seyahat edip gitmek.
  • Defnetmek, gömmek.

ukkaşe bin el-mihsan el-esdi / ukkaşe bin el-mihsan el-esdî

  • Efâdıl-ı Sahabeden ve kahramanlardan olup hususan Bedir muharebesinde ve Hazret-i Ebu Bekir (R.A.) devrinde mürtedlerle olan muharebede yararlıklar göstermiştir. Peygamberimizin vefat tarihinde 44 yaşlarında idi.

ul'ul

  • Yaramazlık.
  • Çağırmak.
  • Budak.

ümmi sinan

  • (Vefatı Hi: 958, Mi: 1551) Halvetî Tarikatı, Sinaniye kolunun piridir. Bursa'lı olduğu nakledilir. Karaman'lı olduğu hakkında da rivayet vardır. Risale-i Şerife-i İstanbulî Ümmi Sinan adında bir eseri vardır. (R. Aleyh.) (Osmanlı Müellifleri sh: 214)

umre

  • Ziyâret etmek. Hac zamânı olan beş günü yâni Arefe ve Kurban bayramının dört günü dışında, istenildiği zaman ihrâma girip Kâbe-i muazzamayı tavâf etmek ve Safâ ile Merve arasında sa'y etmek (yürümek), saçı kazımak veya kesmekten ibâret olan ibâdet. Umreye Hacc-ı asgar (küçük hac) da denir.
  • Hac zamânı olan beş günden yâni Arefe ve Kurban bayramının dört gününden başka, senenin her günü ihrâma girip Kâbe'yi tavâf etmek, Safâ ile Merve arasında sa'y yapmak ve saç kazımak veya kesmek.

utat

  • Arslan.
  • Bahadır er, kahraman.

va'k

  • Yaramaz huylu kişi.

vara'

  • Haramdan ve yaramaz işlerden sakınmak.

vekra

  • Hızlı yürüyen deve.
  • Ayağını yere kuvvetli basan kadın.
  • Bir nevi sıçramak.

velayet-i kübra / velâyet-i kübrâ

  • Büyük velilik. Akrebiyet-i İlâhiyenin inkişafına bakan ve veraset-i nübüvvetten gelen gayet kısa, fakat yüksek olan ve tarikat berzahına uğramadan zâhirden hakikata geçen velilik mesleği. (Sahabeler gibi)
  • En büyük velîlik; tarikat berzahına uğramadan, zahirden hakikate geçen ve peygamber varisliğinden gelen velîlik.

veseb

  • Sıçrama, atlama.

veziden

  • Yel esmek. (Farsça)
  • Atılmak, sıçramak. (Farsça)

vezveze

  • Sür'atle sıçramak.

visab

  • Yatak, döşek.
  • Atlama, sıçrama.

vücub mertebesi

  • Hiç değişikliğe uğramayan, varlığı zorunlu olan ve vasıflarının zıddı düşünülemeyen İlâhlık derecesi.

vüsub

  • (Vesb - Vesib) Sıçrama, atlama.
  • Oturma.

yevm-i şek

  • Şüpheli gün. Havanın bulutlu olup, Ramazan ayı hilâlinin görülmemesi sebebiyle Şâbân ayının otuzuncu günü mü, yoksa Ramazân-ı şerîfin ilk günü mü olduğu bilinmeyen, Şâbân'ın yirmi dokuzundan sonra gelen gün.
  • Şaban ayının otuzuncu günü; ramazan olması zannedilip ancak görülmedikçe oruç tutulması münasip olmayan gün.

yevm-i şevk

  • Şaban-ı Şerifin otuzuncu günü. Ramazan olması zannedilip ancak hilâl görülmedikçe oruç tutulması münasib olmayan gün.

zabt / ضبط

  • Zabt etmek. İdâresi altına almak.
  • Sıkıca tutmak. Kendine mal etmek.
  • Kavramak.
  • Kaydetmek. Hülâsasını yazmak.
  • Bağlamak.
  • Sıkı tutma.
  • İdaresi altına alma, kendine mal etme.
  • Silah zoru ile bir yeri alma.
  • Anlama, kavrama.
  • Kaydetme, özetini yazma.
  • Tutma. (Arapça)
  • Ele geçirme. (Arapça)
  • Kavrama. (Arapça)
  • Zabt edilmek: Ele geçirilmek. (Arapça)
  • Zabt etmek: Ele geçirmek. (Arapça)

zakzaka

  • Çocukların oynayıp sıçramaları.

zebg

  • Yaramaz huy, kötü alışkanlık.

zehre

  • Kahramanlık, yiğitlik. (Farsça)
  • Öd. Safra. (Farsça)

zekavet / zekâvet

  • Zeki oluş. Zeyreklik. Çabuk anlama ve kavrama. Keskin anlayış.

zekzeke

  • Çirkin ve yaramaz huylu olmak.

zemer

  • İnce saçlı.
  • Bahadır, kahraman, yiğit kimse.

zemha

  • Yaramaz huylu, bahil kimse.

zemir

  • Bahadır, kahraman, yiğit.

zemu'

  • Aceleci ve seri kimse.
  • Sıçraması birbirine yakın olan tavşan.

zevaid tekbirleri / zevâid tekbirleri

  • İkişer rek'at olan Ramazân ve Kurban bayramı namazlarının her rek'atinde alınan üçer tekbir.

zeydiyye fırkası

  • Hazret-i Ali'yi sevdiğini söyleyip, diğer Eshâb-ı kirâma düşmanlık besleyen, onlar hakkında kötü sözler söyleyen şîanın kollarından. On iki imâmın dördüncüsü olan Zeynelâbidîn'in oğlu Zeyd'e tâbi olan ve hazret-i Ali, Eshâbın en efdalidir (üstünüdür); bununla berâber Ebû Bekr, Ömer, Osman'ın (r.anhü