LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te rāh ifadesini içeren 1026 kelime bulundu...

ishak aleyhisselam / ishâk aleyhisselâm

  • Şam ve Filistin ahâlisine (halkına) gönderilen peygamberlerden. İbrâhim aleyhisselâmın ikinci oğlu olup, annesi hazret-i Sâre'dir. İbrâhim aleyhisselâmın dînini insanlara tebliğ etti. İsmi, Kur'ân-ı kerîmde on yedi yerde bildirilmiştir.

medeniyyet

  • Memleketleri îmâr edip, insanları râhat ve huzûra kavuşturmak.

merhaba

  • "Hoş geldiniz" mânâsına iltifât tâbiri.
  • "Râhat oturun" mânâsına bir iltifat tâbiri.

ab-gine

  • Billur. (Fransızca)
  • Ayna. (Fransızca)
  • Kılınç. (Fransızca)
  • Göz yaşı. (Fransızca)
  • Şişe, sürahi, kadeh. (Fransızca)

ab-ı revan

  • Akar su.
  • Kalpteki ferahlık.

abgine / âbgîne / آبگينه

  • Kristal. (Farsça)
  • Kadeh. (Farsça)
  • Sürahi. (Farsça)
  • Ayna. (Farsça)
  • Gözyaşı. (Farsça)

abir

  • (Ubur'dan) Bir yerden geçen, giden yolcu. Geçen.
  • Hz. İbrâhimin (A.S.) dedelerinden birisinin adı.

acizane / âcizâne

  • Âciz olarak. Beceriksizce. Tevâzu ile. (Alçak gönüllülük ifâdesi için söylenir) "Allah'a karşı kusurlarını bilen bir mü'min âcizâne ancak Allah'tan rahmet diler." (Farsça)

adalet-i rahmet

  • Rahmet ve merhametin adaleti.

adil-i rahim / âdil-i rahîm

  • Adâletle iş gören, sonsuz rahmet ve merhamet sahibi Allah.

ahiyyen şerahiyyen

  • (Süryanice) Hannân, Mennân, Rahmân ve Rahim olan. Çok çok nimet veren.

aiş

  • Yaşıyan.
  • Rahat yaşıyan.

aj

  • Dinlenme, rahat hâl, istirahat. (Farsça)

akıl-suz / akıl-sûz

  • Akla ters, aklı rahatsız eden.

akıntı

  • Bir sıvı cismin mütemadiyen hareketi, akış.
  • Nehir veya deniz suyunun bir tarafa doğru cereyanı.
  • Bazı hastalıklarda vücuttaki bir delikten cerahat akması.

akl-ı mead / akl-ı meâd

  • Ebedî rahata kavuşmak, Cennet'te ebedî kalmak ve Cehennem azâbından kurtulmak için hâlini ıslâh etmeyi, düzeltmeyi düşünen, uzak görüşlü, dünyâya değil, âhirete değer veren akıl.

akl-ı meaş / akl-ı meâş

  • Yemek, içmek, evlenmek, helâl, haram demeden kazanmak ve eğlenmek gibi hep bedenin râhatını ve nefsin menfaatini düşünüp, âhireti düşünmeyen akıl; akl-ı meâdın zıddı.

akriha

  • (Tekili: Karah) Temiz su.
  • Ağaçsız yer, ağacı olmayan tarla.

aktab-ı erbaa / aktâb-ı erbaa

  • Ehl-i sünnet âlimleri ve mütebahhir ve maneviyatta çok ileri zatlar tarafından şimdiye kadar dört büyük kutup olarak bilinen veliler. (Seyyid Abdulkadir-i Geylâni, Seyyid Ahmed-i Bedevi, Seyyid Ahmed-i Rufâi, Seyyid İbrahim Desuki.)
  • Dört büyük kutub zât (Seyyid Abdülkadir-i Geylâni, Seyyid Ahmed-i Bedevî, Seyyid Ahmed-i Rufâî ve Seyyid İbrahim Desukî).

al-i ibrahim / âl-i ibrahim

  • Hz. İbrahim'in ailesinden olanlar.
  • Hz. İbrahim Peygamberin (A.S.) neslinden gelen ve onun mânevi yolunda yürüyenler. Bütün müslümanlar, Mü'minler.

al-i imran / âl-i imrân

  • İmran soyundan gelenler. (İmran ikidir. Birisi: Hz. Musa ve Harun'un (A.S.) babaları olan İmran ibn-i Yashür ibn-i Lâvi ibn-i Yakub ibn-i İshak ibn-i İbrahim'dir (A.S.) İkincisi: Hz. Meryemin babası olan İmran ibn-i Metan ki, bu da Süleyman ibn-i Dâvud ibn-i İşa neslinden, bunlar da Yahuda ibn-i Yak

alaka / عَلَقَه

  • Ana rahmi duvarına tutunmuş asılı bir hücre topluluğu, insan yaratılışının ilk safhası.

alem-i rahat / âlem-i rahat

  • Rahat âlemi.

alem-i rahmet / âlem-i rahmet

  • Allah'ın sonsuz rahmetin yaşanacağı âlem.

alet-i cerrahiye / âlet-i cerrâhiye

  • Cerrahların, yaraları tedaviye çalışan doktorların kullandıkları edevat, takım.

alim-i rahim / alîm-i rahîm

  • Herşeyi hakkıyla bilen ve rahmetinin çok özel tecellîleri olan sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah.

ameliyat-ı cerrahiye

  • Cerrahi operasyon, ameliyat.

ameliyat-ı cerrahiye-i nafia / ameliyat-ı cerrahiye-i nâfia

  • Vücudun faydasına olan cerrahî ameliyat.

ameliyyat

  • Ameller. işler.
  • Bir bilginin iş olarak tatbiki.
  • Tıb: Operatörlük. Cerrahlık.

amine / âmine

  • Emin olan. Kalbinde korku olmayan kadın.
  • Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın öz annesinin adı. Yirmi sene yaşamıştır. Hazret-i İbrahim Aleyhisselâmın dini üzere idi. (R. Aleyha)

anak

  • En zarif, en yakışıklı, en güzel.
  • Çok ferah, çok sürurlu.

arafat

  • Mekkenin 16 kilometre doğusunda Hacıların arefe günü toplandıkları tepe ve bunun eteğindeki ova. Tepenin diğer bir adı Cebel-ür Rahme (Rahmet dağı)dır. Adem (A.S.) ile Havva anamız Cennet'ten çıkarıldıktan sonra burada bir araya geldiler. İbrahim Peygamber (A.S.) Cebrail ile burada konuştu. Hz. Muha

aram / ârâm

  • Durma, dinlenme. (Farsça)
  • Yerleşme, rahat etme, karar kılma. (Farsça)
  • Eğlenme. (Farsça)

aram-gar / ârâm-gâr

  • Hiçbir sıkıntısı olmayan, rahat yaşayan adam.

aram-güzin / ârâm-güzin

  • Dinlenmek için oturan, istirahat eden, dinlenen. (Farsça)

aram-ı can / ârâm-ı cân

  • Gönül rahatı.
  • Sevgili, sevilen güzel.

aram-ı dil / ârâm-ı dil

  • Sevgili, sevilen güzel.
  • Gönül rahatı.

aram-rüba / arâm-rüba

  • Sıkıntı veren, istirahatı bozan, rahatı kaçıran. (Farsça)

aram-suz / arâm-sûz

  • Huzuru bozan, rahatsızlık veren. (Farsça)

aramgah-ı ebedi / ârâmgâh-ı ebedî

  • Ebedi olarak dinlenilecek yer, sonsuz olarak istirahat edilen yer, mezar.

arami / ârâmî

  • Dinlenme, rahat etme. (Farsça)

aramide / ârâmide

  • Rahat olan, dinlenen, sükûn halinde ve rahatta bulunan. (Farsça)

aramiş / ârâmiş

  • Huzur, rahat. (Farsça)

aremide

  • İstirahat eden, dinlenen. Rahat kişi. (Farsça)

arman

  • Hasret, özleyiş, özleme. (Farsça)
  • Nedâmet, pişman olma. (Farsça)
  • Eseflenme, teessüf. (Farsça)
  • Sıkıntı, rahatsızlık, zahmet. (Farsça)

arş

  • Bağ çardağı.
  • Gölgelik.
  • Kürsü, taht, yüce makam. En yüksek gök. Allahın kudret ve saltanatının tecelli yeri. (Arş kâinatı kaplar. Allah'ın kudreti ve ilmi de herşeyi kaplar.)
  • Fevkiyyet, ulviyyet.
  • Arş-ı Alâ, Arş-ı Rahman, Arş-ı İlâhi, Arş-ı Yezdan, Felek-i Eflâk

arş-ı rahmet

  • Rahmet ve merhametin tecellî ettiği yer, makam.

arşu'r-rahman / arşu'r-râhmân

  • Bütün yaratılmışları şefkat ve merhametle besleyip büyüten Rahmân isminin tasarruf dairesi, makamı.

arus-ül kur'an / arus-ül kur'ân

  • (Bak: Rahmân)

asar-ı rahmet / âsâr-ı rahmet

  • Rahmet eserleri.

asayiş-berkemal / asâyiş-berkemâl

  • Rahat ve huzur te'min edilmiş.

asayiş-cu / asâyiş-cu

  • Rahat ve huzur arayan. Asâyiş isteyen. (Farsça)

asayiş-perver / asâyiş-perver

  • Asâyiş taraftarı. Sükûnet, rahat ve huzur isteyen. (Farsça)

asayiş-perverane / asâyiş-perverâne

  • Rahat, huzur ve asâyiş taraftarına yakışacak şekilde. (Farsça)

aşere-i mübeşşere

  • Hz. Peygamber'in (A.S.M.) kendilerine Cennetlik olduklarını müjdelediği sahabelerdir. Bu kişiler Allah'ın emirlerine bağlılıkta ve din hizmetindeki fedailikte Allah'ın rızasını tam kazanmışlardır. Bu zatlar şunlardır: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Abdurrahman bin Avf, Hz. Ubeyde b

ashab-ı kehf / ashâb-ı kehf

  • Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyan'da bahsi geçen ve devirlerinin zâlim padişahından gizlenerek ve onun şerrine âlet olmaktan çekinerek, beraberce bir mağaraya saklanıp, Rabb-ı Rahimlerine (C.C.) sığınan, dindar ve makbul büyük zâtlar. İsimleri rivâvette şöyle sıralanır: Yemlihâ, Mekselinâ, Mislinâ, Mernüş, D

asi / âsi

  • Doktor, cerrah, tabib. (Farsça)
  • Kederli, hüzünlü. (Farsça)

asude / asûde / âsude / âsûde / آسوده / اٰسُودَه

  • Rahat, huzur içinde. Dinç. Müsterih. Sâkin. (Farsça)
  • Bir cins helva adı. (Farsça)
  • Rahat, huzurlu, sakin.
  • Rahat, huzurlu. (Farsça)
  • Rahat.

asude-dil / asûde-dil

  • Başı dinç, huzuru yerinde, gönlü rahat. (Farsça)

asude-dili / asûde-dilî

  • Gönül rahatlığı. (Farsça)

asude-gi / asûde-gî

  • Huzur, rahat, asayiş. (Farsça)

asude-hal / asûde-hâl

  • Hâli rahat, sıkıntısı olmayan. (Farsça)

asude-nişin / asûde-nişin

  • Rahatça oturan. İstirahat eden. (Farsça)

asudehatır / âsûdehâtır / آسوده خاطر

  • Gönlü rahat, huzurlu. (Farsça - Arapça)

ata-yı rahmet / atâ-yı rahmet

  • Rahmet ve merhametin ihsanı, vergisi.

atb

  • Hışım etmek.
  • Fesad.
  • İkrah olunan, kerih görülen.

atrab

  • Oyunlar. Eğlenceler. Şenlik ve ferahlıklar.

avarız-ı müktesebe

  • Cehil, sarhoşluk, hezel, sefeh, hata, ikrah gibi insanın ibtidâen dahli bulunan şeyler.

avaz

  • Nefret. İkrah. Bir şeyi kerahetle yapma. Kerahet.

ayet-i rahmet / âyet-i rahmet

  • Rahmet âyeti, delili.

ayine-i rahmet-i alem / âyine-i rahmet-i âlem

  • Kâinatı kuşatan İlâhî rahmeti yansıtan bir ayna.

ayiş

  • Bolluk içinde rahat yaşayan.
  • Hz. Peygamber'in (A.S.M.) zevcesi ve mü'minlerin vâlidesi, Hz. Ebu Bekir'in (R.A.) kızının bir ismi. Aişe-i Sıddıka diye de anılır. Hayret edilecek derecede takva, iffet ve zekâvet sahibesi olup 2210 Hadis-i Şerif nakletmiştir. Hicretin 57. yılında vefat

ayn-ı nimet ve rahmet

  • Rahmetin ve nimetin ta kendisi.

ayn-ı rahmet

  • Rahmetin tâ kendisi.

azer / âzer

  • Ateş. (Farsça)
  • Şemsî senenin dokuzuncu ayı. Kasım. Her şemsî ayın dokuzuncu günü. (Farsça)
  • Mecusilere göre güneşe memur meleğin adı. (Farsça)
  • Hz. İbrahim'in (A.S.) babasının veya amcasının ismi. (Farsça)
  • İbrâhim aleyhisselâmın amcası ve üvey babası.

azize

  • (Müe.) Aziz olan.
  • Hristiyanlıkta kadın rahib. Rahibe.

bab-ür-rahme / bâb-ür-rahme

  • Rahmet kapısı. Medîne-i münevverede Peygamber efendimizin yaptırdığı mescidin batı duvarındaki iki kapıdan biri. Bâb-ül-Âtike ve Bâb-üs-Sûk diye de bilinir.

bahçet-i ferah

  • Ferahlık, huzur veren bahçe.

bahira / bahîra

  • Süryâni rahiblerindendir. Zamanın ilim ve fenlerine vâkıf ve bilhassa hey'et ve nücumda ihtisas sahibiydi. Bu sebepten rahiblerin câhilleri kendisinden hoşlanmazlardı. Hazret-i İsâ'nın ulûhiyetini ve Hz. Meryem'in ümmullah olduğunu inkâr ve ilân ettiğinden, bulunduğu manastırın reisi tarafından kovu
  • Peygamberimizi çocukken tanıyan mübarek bir rahip.

baran / bârân

  • Yağmur. Rahmet. (Farsça)

baran-ı feyz ve rahmet / bârân-ı feyz ve rahmet

  • İlâhî rahmet, feyz ve bereket yağmuru.

baran-ı feyz-i rahmet / bârân-ı feyz-i rahmet

  • İlâhî rahmet, feyz ve bereket yağmuru.

basıt / bâsıt

  • Açan. Yayan. Serici.
  • Ferahlık veren.
  • Dilediği kulunun rızkını genişlendiren Allah (C. C.).
  • Mücerred olup, mürekkep ve müellef olmayan.
  • Tıb: Bir uzvu uzatıp açan adele.

bast

  • Genişlemek, açmak, yaymak.
  • Bir şeye el uzatmak.
  • Sevindirmek.
  • Bir mecliste haya sebebiyle olan sıkılmanın gitmesiyle açılmak.
  • Özür kabul etmek.
  • Kaplamak.
  • Tas: Allahın cemâl tecellisiyle kalbin sükûn ve huzur içinde ferahlaması. (Mukabili: "Kabz"
  • Tasavvufta gönül ferahlığı, rûhen rahatlama. Sıkıntı ve gönül darlığının zıddı.

bast fi makam-il-kalb / bast fî makam-il-kalb

  • Nefis makamında ricâ mesabesindedir. Lütuf ve rahmeti, kurb ve ünsü kabule işarettir.

basur / bâsûr

  • (Çoğulu: Bevâsir) Tıb: Mayasıl. Kalın bağırsakta ve makadın etrafındaki siyah kan damarlarının şişmesi ve bazen iltihablanması sebebiyle, makadın içinde ve dışında meydana gelen memeler yüzünden makaddan kan ve cerahat gelmesi hastalığı.

batt

  • Kaz.
  • Kaz şeklinde yapılmış olan sürahi, su kabı.

bayzar

  • Sövme, sövüp sayma.
  • Rahmin başlangıcındaki et parçası.

behv

  • (Behve) Misafir odası.
  • Yer altında hayvan ağılı. (Bu iki mananın cem'i Ebhâ-Bühüvv şeklindedir)
  • Geniş meydan, yer.
  • Göğüsün içi, boğazdan mideye kadar olan aralık.
  • Rahim ile mahrecinin arası.

bereket

  • Allahü teâlânın bol nîmet vermesi.
  • Hayır, fayda.
  • Rahmet.

bersak

  • Sevinmek, sürur ve ferah.

besmele / بَسْمَلَه

  • Bismillahirrahmanirrahim'in kısaltılmış ismi. Müslüman her işine Bismillah ile başlar. Yani her işi Allah adına ve Allah için yapar. Atomlardan yıldızlara kadar her varlık da Allah adına ve Allah için hareket eder. İnsan da Bismillah diyemiyeceği, yani Allah'ın emri ve izni olmayan bir işi ve hareke
  • Bismillâhirrahmânirrahîm'in kısaltılmış ismi.
  • Bismillâhirrahmânirrahîm sözü.
  • Bismillahirrahmanirrahim.
  • Bismillahirrahmanirrahim cümlesinin adı.

besmele-i şerife

  • Bismillâhirrahmânirrahîm cümlesi.

bi-huzur / bî-huzur

  • Rahatsız, huzursuz, tedirgin. (Farsça)

bikarar / bîkarar

  • Kararsız.
  • Rahatsız.
  • Kararsız, rahatsız.

birahat / bîrahat

  • Rahatsız.

bismillahirrahman / bismillâhirrahmân

  • Rahmân olan Allah'ın adıyla.

bismillahirrahmanirrahim / bismillâhirrahmânirrahîm

  • Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

bizişki / bizişkî

  • Doktorluk, hekimlik, cerrahlık. (Farsça)

boşboğaz

  • Yerli yersiz mutlaka bir şey söylemeden içi rahat etmiyen. Saklanması gereken şeyleri söyleyiveren, sır saklamayan. (Türkçe)

brahmanizm

  • (Bak. BRAHMA DÎNİ)

brehmen

  • Brahmanizm denilen bozuk yola mensûb kimse.

bun

  • Nihâyet, dip. (Farsça)
  • Kolay, suhûletli. (Farsça)
  • Rahim. (Farsça)
  • Temizlenmiş olan koyun bağırsağı. (Farsça)

ca-yi rahat / câ-yi rahat

  • Rahat edilecek yer.

cadde

  • Geniş, işlek, büyük yol. Anayol. şah-rah.

çağz

  • Kurbağa. (Farsça)
  • Korku, havf. (Farsça)
  • Kapandığı halde hâlâ içinde cerahat bulunan yara. (Farsça)
  • Ah ü fizar. İnilti. (Farsça)

cami / camî

  • (Molla Camî) Hi: 817-898 Büyük bir İslâm müellifidir. Asıl adı: Abdurrahman'dır. Yüze yakın eser vermiştir.

canfeza

  • Gönüle ferahlık veren, can artıran.
  • Ayın 23. gününe verilen ad.

canperver

  • Kalbi ferahlandıran. Ruha hoş gelen. (Farsça)

cay-mend

  • Yerinden kalkmayan, üşenen, tenbel. Rahatını bozmayan. (Farsça)

cazibe-i rahmet

  • Rahmet çekimi.

cazibe-i rahmet-i rahman / cazibe-i rahmet-i rahmân

  • Rahmeti her şeyi kuşatan Cenâb-ı Allah'ın merhametinin çekiciliği.

cebel-i rahmet

  • "Rahmet dağı" mânâsına, Arafat ovasındaki tepe.

ceda

  • Bol yağmur, rahmet.
  • Hediye, ihsan. İn'âm.
  • Avantaj, kazanç.

cedva

  • Bol yağmur, rahmet.
  • Armağan hediye.

celaleddin-i süyuti / celaleddin-i süyûtî

  • (Hi: 849 - 911) Abdurrahman bin Ebu Bekir Muhammed adı ile de anılır. Hadis imamı ve müctehid bir zattır. Mısırlıdır. Süyût şehrinde doğdu. Mısır'da vefat etti. Zamanının büyük İslâm allâmelerindendir. Asıl adı: Ebû Bekir oğlu Abdurrahman'dır. Tefsir, fıkıh, hadis ilmine dair eserleri vardır. Celale

cemal-i rahmet / cemâl-i rahmet / جَمَالِ رَحْمَتْ

  • Rahmetin güzelliği.
  • Rahmetin güzelliği.

cemali / cemalî

  • Allah'ın sonsuz lütuf, ihsan, rahmet ve merhametine dair isim ve sıfatlarının tecellisiyle ilgili; lütuf ve cemal tecellisi gibi.

cemam

  • Rahat olmak. Dinlenip yorgunluğu gidermek. İstirahat etmek.

cenin / cenîn

  • Ana rahmindeki çocuk.

cennet-i rahmet

  • Rahmet cenneti.

cerrahhane / cerrahhâne

  • Osmanlılarda ordu için cerrah yetiştiren müessese. Yüksek dereceli okul.

cerrahhane-i amire / cerrahhâne-i âmire

  • Geçen asırda yeni usullerle cerrahlık yapılan Osmanlı tıp müessesesi, cerrahhânesi.

cerrahiye

  • Cerrahlık; ameliyat.

cerrahiyye / cerrâhiyye

  • Evliyânın büyüklerinden Nûreddîn Cerrâhî hazretlerinin tasavvuftaki yolu.

çeşme-i rahmet

  • Rahmet çeşmesi.

cezbe-i rahman / cezbe-i rahmân

  • Allah'ın hayır ve rahmet için verdiği ve duygulara yerleştirdiği mânâ ve coşku hâli.

cihet-i rahmet

  • Rahmet yönü.

cilve-i rahmet / جِلْوَۀِ رَحْمَتْ

  • Rahmetin cilvesi, görüntüsü.
  • Rahmetin görünmesi.

cilve-i rahmet-i alem / cilve-i rahmet-i âlem

  • Cenâb-ı Allah'ın bütün âlemleri kuşatan rahmetinin yansıması.

cilve-i rahmet-i rahmaniye / cilve-i rahmet-i rahmâniye

  • Sonsuz şefkat ve merhameti bütün varlık âlemini kuşatan Allah'ın rahmetinin yansıması.

ciraha

  • (Çoğulu: Cirâh-Cirâhât) Yara.

cuki / cûkî

  • Hindistan'da yayılan ve bozuk bir yol olan Brahmanizmin, cûk denilen dört rûhânî sınıfından birine mensûb olan kimse. Hind kâfirlerinin dervişlerine verilen ad.

da'va / da'vâ

  • Takib edilen fikir, iddia.
  • Bir kimsenin hakkını aramak üzere mahkemeye müracaat etmesi.
  • Hakkı olanın iddia etmesi. Kendini haklı görüp veya zannedip üstün fikirlilik iddia etmek.
  • Mes'ele.
  • İnat. Ayak diremek.
  • Cenab-ı Hak'tan hayır ve rahmet dilemek.

daire-i rahmet

  • Rahmet dairesi.

davet-i rahmaniye / davet-i rahmâniye

  • Rahmânî davet.

decn

  • Bol yağmur, rahmet.
  • Havanın bulutlu olması.
  • Bir yerde mukim olma. Bir yerde oturma.

derece-i rahmet

  • Rahmet derecesi.

dergah / dergâh

  • Makam, kapı girişi, eşik. Tasavvuf mektebi. Tasavvufta yetişmiş ve yetiştirebilen evliyâ zâtlar tarafından, talebelere, tasavvuf, İslâm ahlâkı ve diğer dînî ilimlerin ve zamânın fen ilimlerinin okutulduğu yer.
  • Cenâb-ı Hakk'ın rahmet kapısı.

dergah-ı ilahi / dergâh-ı ilâhî

  • Cenâb-ı Allah'ın rahmet kapısı.

dergah-ı rahmet / dergâh-ı rahmet / دَرْكَاهِ رَحْمَتْ

  • Allah'ın rahmet kapısı.
  • Rahmete mürâcaat kapısı.

derya-i rahmet

  • Rahmet denizi.

destur / destûr / دستور

  • İzin. (Farsça)
  • Zerdüşt rahibi. (Farsça)
  • Uzak dur. (Farsça)
  • İzin ver. (Farsça)

determinant

  • Denklemlerin çözümlerini rahatlıkla bulmaya yarayan matematiksel tablo. (Fransızca)

dıa

  • Rahat.

dih

  • "Veren, verici" mânalarına gelir ve kelimelerle birleşir. Meselâ: Ârâm-dih : Rahatlık veren. (Farsça)

dil-aram / dil-ârâm

  • Gönül eğlendirici, kalbe rahatlık veren. Gönül okşayan. (Farsça)

dil-asa / dil-âsâ

  • Gönlü rahatlandıran, avutan. (Farsça)

dil-asude

  • Kalbi rahat. (Farsça)

dil-azad

  • Gönlü rahat, gönlü bir şeyle ilgili olmıyan. (Farsça)

dil-ferah

  • Sevinçli, gönlü rahat. (Farsça)

dil-güşa

  • İç açan, gönül açan, kalbe ferah veren. (Farsça)
  • Türk musikisinde bir mürekkeb makam. (Farsça)

dil-huş

  • Yüreği rahat, gönlü hoş. (Farsça)

dil-şüküfte

  • Gönlü açılmış, ferahlamış. (Farsça)

dilgüşa / dilgüşâ / دلگشا

  • İç açıcı, ferahlık verici. (Farsça)

din

  • Allahü teâlânın insanları dünyâ ve âhirette râhat, huzûr ve seâdete (mutluluğa) kavuşturmak için peygamberleri vâsıtasıyla bildirdiği yol, emirler ve yasaklar.

direng

  • Gecikme, yavaşlık, teenni, teahhur. (Farsça)
  • Dinlenme, karar, istirahat, aram. (Farsça)

dirham

  • (Çoğulu: Derâhim) Kuruş.

divanhane-i rahman / divanhane-i rahmân

  • Rahmet ve şefkati sınırsız olan Allah'ın büyük salonu, yeryüzü.

dua

  • Allah'a (C.C.) karşı rağbet, niyaz, yalvarış, tazarru.
  • Salât, namaz.
  • Cenab-ı Hak'tan hayır ve rahmet dilemek. Allah'ın rızâsını, hidayet ve istikamete muvaffakiyyeti dilemek, yalvarmak.
  • Peygamber'e (A.S.M.) salavat getirmek.
  • Birisini çağırmak.
  • Birisini

dua-yı rahmet

  • Rahmet duâsı.

dua-yı rahmet ve saadet

  • Rahmet, mutluluk ve huzur duâsı.

duhuk

  • Doğurduktan sonra rahmi çıkan dişi deve.

düstur-u rahmet

  • Rahmet prensibi.

ebil

  • Nasârâ rahibi ve ekâbiri.

ebu zerr-i gıffari / ebu zerr-i gıffarî

  • İlk İslâm olanların beşincisi olup ilimde İbn-i Mes'ud hazretlerine müsavi sayılırdı. Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâmdan 281 Hadis-i Şerif nakletmiştir. Hazreti Ali Kerremallahu Vechehu kendisine "İlim dağarcığı" lâkabını vermiştir. Hi: 31'de Hakkın rahmetine kavuşmuştur. (R.A.)

ebvab-ı rahmet / ebvâb-ı rahmet

  • Rahmet kapıları.

eczahane-i rahmaniye / eczâhane-i rahmâniye

  • Rahmân'ın eczanesi "Kur'ân müminler için rahmet ve şifadır".

eczahane-i rahmet-i alem / eczahane-i rahmet-i âlem

  • Kâinatı kuşatan İlâhî rahmetin bir neticesi olarak bütün mânevî hastalıkları tedavi edecek ilâçların bulunduğu eczahane.

ef'al-i rahmaniyet / ef'âl-i rahmâniyet

  • Rahmeti sonsuz, yarattıklarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran Allah'ın fiilleri.

efrah

  • Ferahlamalar. İç açılmaları. Sevinmeler.

ehl-i kubur / ehl-i kubûr

  • Kabir ehli. Kabirdekiler, ölüler. Ne kendi etdi râhat ne âlem etdi huzur, Yıkıldı gitti cihândan dayansın ehl-i kubûr.

ekiden

  • Metin, muhkem ve sağlam şekilde.
  • Açık ve kesin olarak. Sarahaten ve kat'iyyen.
  • Mükerreren, tekrar olarak.

elsine-i terkibiye

  • Birbirine eklenen kelimelerle konuşulan diller. Terkibli ifâdesi çok olan, Arabçaya uymayan lisanların hususiyeti. (Arabî Lisanına "Tasrifî" denilir. Çünkü aynı kökten kelimeler rahatlıkla yapılmaktadır. Arabçaya bu hususta yetişen başka bir lisan yoktur.)

emdeş

  • Elinin sinirlerinde rahâvet olup eti az olan kimse.

emin

  • Kalbinde korku ve endişesi olmayıp rahatta olan. Korkusuz.
  • Kendisinden korkulmayan.
  • Kendine inanılan. İtimat edilen.
  • İnanan, güvenen.
  • Çok iyi bilen, şüphe etmeyen.

emn

  • Eminlik. Korkusuzluk. Emniyet. Bir şeye itimad etmek. İnsanda doğruluk ve imandan ileri gelen yüksek bir meleke ve kabiliyet. Rahatlık.

emn ü asayiş / emn ü âsâyiş

  • Eminlik ve rahatlık, korkusuzluk, tehlikesizlik, güvenlik.

emr-i rahmani / emr-i rahmânî

  • Rahmet ve merhameti sonsuz olan Allah tarafından bildirilen emir.

enak

  • Ferahlı, sürurlu, neş'eli, sevinçli.

enbiya-yı izam / enbiya-yı izâm

  • Büyük pemgamberler; Âdem (a.s.), Nuh (a.s.), İbrahim (a.s.), Mûsâ (a.s.),Îsâ (a.s.), ve Hz. Muhammed (a.s.m.).

endülüs

  • (Mi: 756-1031) Dört halife devrinden sonra kurulan Emevi devleti yıkıldıktan sonra Emevilerin Afrikadan Avrupa'ya geçip şimdiki Portekiz ve İspanya'da kurdukları İslâmi devletin bir ismidir. Bunlara Endülüs Emevileri denir. Abbasilerin katliâmından kurtulan Abdurrahman ismindeki zât Afrika yoluyla İ

enva-ı rahmet / envâ-ı rahmet

  • Rahmet çeşitleri.

enva-ı rahmet ve şefkat / envâ-ı rahmet ve şefkat

  • Rahmet ve şefkat çeşitleri.

er-rahim / er-rahîm

  • (Bak. RAHÎM)

er-rahman / er-rahmân

  • (Bak. RAHMÂN)

er-rahmanü'r-rahim / er-rahmânü'r-rahîm

  • Bütün varlıklara olduğu gibi tek tek her bir varlığa şefkat gösteren sonsuz rahmet sahibi Allah.

ergad

  • Maişetçe daha ferahlık. Geniş maişet.

erham / erhâm

  • (Tekili: Rahim) Döl yatakları, rahimler.
  • Yakın hısımlar, akrabalar.
  • En rahim, en merhametli, en çok şefkatli.
  • Rahimler.
  • Döl yatakları, rahimler.
  • Kadınlardaki çocuk yatağı, rahimler.
  • Akrabalar.

erhas

  • (Rahis. den) Pek ucuz.

errahmanirrahim / errahmânirrahîm

  • Bütün varlıklara genel olarak ve her bir varlığa özel olarak rahmet tecellîleri olan Allah.

esbat

  • Rahatlar, huzurlar.
  • Haftanın son günleri.

eser-i inayet ve rahmet / eser-i inâyet ve rahmet

  • Allah'ın özel yardımının ve rahmetinin eseri, sonucu.

eser-i rahmet

  • Rahmet eseri.

eser-i rahmet-i ilahiye / eser-i rahmet-i ilâhiye

  • Allah'ın herşeyi kuşatan sonsuz rahmetinin eseri.

esma-i meşhure / esmâ-i meşhure

  • Cenâb-ı Allah'ın meşhur isimleri, Allah, Rahmân, Rahîm, Rab ve Hüve isimleri.

esrar-ı rahmet

  • Rahmetin içinde gizli olan sırlar.

esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekatühü / esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü

  • Allah'ın selâmı rahmeti ve bereketi sizlerin üzerine olsun.

estan

  • İstirahat edilecek ve uyunacak rahat yer. (Farsça)

et-tevvab

  • Tevbeleri kabul edici olan Allah. Kendine tevbe ve rücu' eden kulları çok. Tevbeyi kabulde çok beliğdir. Tevbe edeni hiç günah yapmamış gibi afv u rahmeti ile bahtiyar eder.

etrah

  • (Tekili: Terah) Tasalar, kederler, elemler, gamlar, üzüntüler, sıkıntılar, ıztırablar.

evvah

  • Kusurunu bilerek, ah, vâh ederek yalvarmak.
  • Çok âh edip duâ eden.
  • Merhametli. Sağlam imanlı. Yakin ilim sahibi. Dinde çok âlim olan. Hz. İbrahim Aleyhisselâmın bir vasfı.

ezib

  • Rezil, âdi ve aşağılık kimse.
  • Kıble rüzgarı.
  • Riyh-u cenub ile Sâbâ arasında esen yel.
  • Sevinmek, ferah ve neşat.

fail-i hakim-i rahim / fâil-i hakîm-i rahîm

  • Herşeyi sonsuz hikmet ve rahmetle yapan Allah.

farig

  • İşini bitirmiş, boş kalmış, alâkasını kesmiş, rahat, vazgeçmiş, çekilmiş.
  • Fık: Tasarrufu altında olan mülkün kullanma ve tasarruf hakkını başkasına devreden.

fariğ / fâriğ / فارغ

  • Vazgeçmiş, çekilmiş.
  • Rahat, âsûde.
  • Boş, işini bitirmiş, işsiz.
  • Boş. (Arapça)
  • Rahat, huzurlu. (Arapça)
  • Vazgeçen. (Arapça)

farig-ül hal

  • Hali rahat, hali vakti iyi olan.

fassad

  • (Fasd. dan) Kan alıcı, kan alan.
  • Cerrah.

fatır-ı rahim / fâtır-ı rahîm

  • Rahmeti herşeyi kuşatan ve benzersiz şeyleri üstün sanatıyla yaratan Allah.

fatır-ı rahman / fâtır-ı rahmân

  • Rahmet ve şefkati sınırsız olan ve herşeyi yoktan yaratan Allah.

felah / felâh / فلاح

  • Selâmet. Saadet. Kurtuluş. Hayır ve ni'metlerde refah, rahatta dâim olmak. Fevz ve zafer. Necat ve beka.
  • Sahur yemeği.
  • Şakketmek.
  • Kurtuluş, selâmet, mutluluk, hayır ve nîmetlerde, râhatta dâim olmak.
  • Kurtulma, rahata erme. (Arapça)

felasife

  • Felsefeciler. Filozoflar, felsefe ile uğraşanlar.
  • Düşüncesiz, kaygısız, rahat yaşayanlar.
  • Dinsizler.

fell

  • (Çoğulu: Fülül - Eflâl) Gedik, rahne.
  • Yaralamak.
  • Cenkte askeri bozmak. Harbdeki askerin bozulması.
  • Kılınç yüzündeki açılan gedik.
  • Susuz kır yer.
  • Güruh, cemaat.
  • Muvakkat delilik.

ferag-ı bal / ferag-ı bâl

  • Gönül rahatı.

feragat / ferâgat / فراغت

  • Bırakma, terketme. (Arapça)
  • Rahatlık. (Arapça)
  • Zenginlik. (Arapça)

ferah

  • Sevinç, rahat, huzur.
  • Şen, sıkıntıda olmayan. İç açıcı. Şenlendiren.
  • İnşirah. Sevinç.

ferah-aver

  • Sevinç getiren, sevindiren, ferah getiren. (Farsça)

ferah-bahş

  • Sevinç veren, sevindiren. Ferah bağışlayan. (Farsça)

ferah-efşan

  • (Ferah-feşân) Sevinç veren, ferah saçan. (Farsça)

ferah-efza

  • (Ferah-fezâ) Sevinç artıran, ferah artıran, safalı, iç açıcı. (Farsça)

ferah-ı kalb

  • Kalp rahatlığı.

ferahbahş / فرح بخش

  • Ferahlık veren, iç açıcı. (Arapça - Farsça)

ferahlanma

  • Rahatlama.

ferahlık

  • Rahatlık.

ferce

  • Gamdan ve tasadan kurtulmak.
  • Kurtuluş.
  • Şiddetten kurtulmak.
  • Yarık, şak.
  • Girecek yer, medhal.
  • Açıklık, ferahlık.

ferec / فرج

  • Sıkıntıdan kurtulmak, zafer, inşirah, kederden kurtulmak. Genişlik, ferahlık, fütuhat.
  • Girecek yerler.
  • Tasa ve sıkıntıdan kurtulma, ferahlık.
  • Ferahlık, genişlik, rahatlık.
  • Rahatlama. (Arapça)

ferec-i umumi / ferec-i umumî

  • Genel ferahlık, sıkıntıdan kurtulma.

ferhan

  • (Çoğulu: Ferâhî) Ferahlı. Sevinçli. Şâdan. Mesrur.
  • Sevinçli, rahat.

ferhat

  • Rahatlık. Sevinç. Meserret. Sürur.

ferih

  • Sevinçli, ferahlı. Fahur. Ferhan.

ferman-ı rahman / ferman-ı rahmân

  • Rahmân olan Allah'ın buyruğu, Kur'ân-ı Kerim.

ferman-ı rahmani / ferman-ı rahmânî

  • Rahmân olan Allah'ın buyruğu.

fethi / fethî

  • Fetih ile alâkalı. Fethe âit.
  • Ferahlık verici.

fevak

  • İki sağım arasında devenin memesinde sütün birikmesi.
  • Rahat.
  • Rücu.
  • Uzun boyunlu bir nevi su kuşu.

feyyaz-ı rahmani / feyyaz-ı rahmânî

  • Kullarına karşı çok merhametli olan ve rahmet eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah'ın feyiz, bereket ve ihsanı.

feyz-i rahman / feyz-i rahmân

  • Kullarına karşı çok merhametli olan ve rahmet eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah'ın lûtfu, ihsanı.

feza

  • Rahim içinden çıkan su.

firaş-ı istirahat

  • Rahat döşeği.

fütuh

  • (Tekili: Feth) Fetihler.
  • (Çoğulu: Fütuhât) Açılmak.
  • Yardım.
  • Lütf-u İlâhîye ulaşmak.
  • Zafer. Galibiyet.
  • Açıklık. Gönül ferahlıkları.

gafurü'r-rahim / gafûrü'r-rahîm

  • Kullarının günahlarını çok bağışlayan ve kullarına özel rahmet, merhamet ve şefkat gösteren Allah.

garik-ı rahmet / garîk-ı rahmet

  • Rahmete gark olan, rahmetin içine girip onda fâni olan.

gına-i rahmet / gınâ-i rahmet

  • Rahmetin zenginliği, rahmet ve merhametin geniş tecellîleri.

gufran

  • Cenab-ı Hakk'ın günahları affedip örtmesi, rahmeti.

gülistan-ı ferah-feza / gülistan-ı ferah-fezâ

  • Ferahlık veren gül bahçesi.

gülşeniyye

  • Evliyânın büyüklerinden İbrâhim Gülşenî hazretlerinin tasavvuftaki yolu.

gureba-i yemin

  • İbrahim paşa, Galata ve Edirne saraylarından çıkanlarla, harpte fevkalâde yararlık gösteren yabancılar ve yeni Müslüman olmuşlardan teşkil olunan iki süvari bölüğünden birinin ismidir. Bu iki bölüğe birden "Gureba-i Yemin ve Yesar Bölükleri" denildiği gibi "Garip ve Yiğitler Bölükleri" veya "Aşağı B

gurre

  • Düşürülen bir cenine (ana rahmindeki çocuğa) karşılık verilmesi gereken mâlî tazmînât.

güşa

  • Açıcı, açan mânâsına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dil-güşa : Gönüle ferahlık veren. Gönül açan. (Farsça)

güşade

  • Ferah, şen, Açılmış, açık. (Farsça)

güşade-hatır

  • Gönlü rahat. (Farsça)

güşayiş-i hatır / güşayiş-i hâtır

  • Gönül ferahlığı, iç açıklığı.

hab-ı rahat / hâb-ı rahat

  • İstirahat için uyku.
  • Rahat uykusu.

habel

  • Ana rahmindeki çocuk, cenin.
  • Gebelik, gebe olma zamanı.
  • Fls: Musallat fikir.

habhabe

  • Yumuşaklık, rahavet.
  • Muzdarip olmak, acı çekmek.

habr

  • (Çoğulu: Ehbâr) Alim ve sâlih kimse. Bilgili. Ehl-i ilim.
  • Ferahlık.
  • Nimet, vüs'at.
  • Refah, sürur.
  • Tıb: Dişlerin beyazına ârız olan sarılık.

hace-i evvel / hâce-i evvel

  • Milletin ilmen ve fikren terakki etmesi için, çeşitli bilgileri, halkın rahatlıkla anlayabileceği bir lisan ile yayan kimse.

hadika-yı ferahfeza / hadîka-yı ferahfeza

  • İç açan bahçe. Gönüle ferahlık veren bahçe.

hadise-i bedeniye / hâdise-i bedeniye

  • Bedende var olan bir rahatsızlık.

hadşe-aver

  • Rahatsızlık veren, insanı sıkıntıya koyan. (Farsça)

hafız / hâfız

  • Alçaltıcı.
  • İnsana haddini bildiren.
  • Rahatta olan.

hafiz-i rahim / hafîz-i rahîm

  • Sonsuz rahmetiyle kullarını koruyup gözeten Allah.

hafz

  • Aşırı olmama hali.
  • Refah ve ferahlık. Huzur ve rahat.
  • Yavaş yavaş mülayim yürüyüş, itidal. Alçak.
  • Kelimenin son harfini esre, yâni "i" diye okumak.
  • Sözü boğaz içinden söylemek.

haham

  • Mûsevilerin dinî reisi, râhibi, âlimi.

hakikat-i rahmet

  • Rahmet ve şefkat içinde gizli olan gerçek.

hakim-i rahim / hakîm-i rahîm / حَك۪يمِ رَح۪يمْ

  • Her işi hikmetli olup çokça rahmet sâhibi olan (Allah).

halık-ı hakim ve rahim ve vedud / hâlık-ı hakîm ve rahîm ve vedûd

  • Hakîm, Rahîm ve Vedûd olan yaratıcı.

halık-ı hakim-i rahim / hâlık-ı hakîm-i rahîm

  • Her şeyin yaratıcısı olan, her şeyi hikmetle yaratan ve herbir şeye özel rahmet ve merhamet tecellîsi olan Allah.

halık-ı rahim / hâlık-ı rahîm

  • Rahmeti herşeyi kuşatan, her bir varlığa ayrı ayrı şefkatini gösteren ve herşeyi yaratan Allah.

halık-ı rahman / hâlık-ı rahmân

  • Rahmeti her şeyi kaplayan, yaratıklarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran yaratıcı, Allah.

halık-ı rahman ve rahim / hâlık-ı rahmân ve rahim

  • Rahmeti herşeyi kaplayan ve herbir varlıkta rahmet ve şefkati tecelli eden yaratıcı, Allah.

halık-ı rahman-ı rahim / hâlık-ı rahmân-ı rahîm

  • Dünya ve âhirette yarattığı varlıklara sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle davranan her şeyin yaratıcısı Allah.

halık-ı rahmanü'r-rahim / hâlık-ı rahmânü'r-rahîm

  • Çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren, sonsuz rahmetiyle her bir varlığa ayrı ayrı şefkatini gösteren ve bütün varlıkların yaratıcısı olan Allah.

halil / halîl

  • Dost.
  • Hz. İbrahim.

halil ibrahim

  • Halil İbrahim (Milaslı).

halil-ür rahman

  • Allah'tan başkasından hiçbir zaman yardım dilemeyip, O'nun dostluğunu ihtiyar eden Hz. İbrahim'in (A.S.) lâkabıdır.

haliliye / halîliye

  • Allah'ın dostu (Halîlullah) ünvanına sahip olan Hz. İbrahim'in örnek alındığı yol.

halilullah / halîlullah

  • Allah'ın dostu, Hz. İbrahim (A.S.).
  • Allahü teâlânın dostu mânâsına İbrâhim aleyhisselâmın lakabı. Halîlürrahmân da denir.
  • "Allahın dostu" mânâsında ibrahim aleyhisselâmın namı.

hamd-i zekeriyya-yı rahmet

  • Hz. Zekeriyya'nın (a.s.) rahmete vesile olan hamd ve şükrü.

hanif / hanîf

  • İslâmiyetten evvel Allah'ın birliğine inanan ve Hz. İbrahim'in (A.S.) dininden olanların vasfı.
  • İslâmiyete kuvvetle bağlı olan ve ilmiyle âmil olan kimse.
  • Eğri.
  • Eski kötü hallerinden vazgeçip hakka ve doğruluğa yönelen.
  • İslâmiyetten önce Allah'ın birliğine inanan ve Hz. İbrahim dinine bağlı olan kimse.
  • Sapıklıktan, yanlış inanışlardan Hakk'a, doğruya meyleden, dönen, müslüman. İslâmiyet'ten önce Arabistan'da putlara tapmayıp, hazret-i İbrâhim'in dîni üzerine bulunanlara verilen isim. Çoğulu hunefâ'dır.

hanifen müslimen / hanîfen müslimen

  • Allah'ı bir olarak tanıyan dosdoğru bir Müslüman (Kur'ân-ı Kerimde Hz. İbrahim için söylenen bir ibare).

hannan / hannân

  • Rahmetlerin en lâtif cilvesini gösteren, Rahman ve Rahîm olan ve çok merhametli olan Allah (C.C.)
  • Rahmetin en hoş cilvelerini gösteren ve çok merhametli olan Allah.

hannan-ı mennan / hannân-ı mennân

  • Rahmetlerin en hoş cilvesini kullarına bağışlayan ve sonsuz minnete lâyık olduğunu gösterecek şekilde kullarını nimetlendiren Allah.

harem

  • Mekke-i mükerreme şehrinden biraz daha geniş olup, hudûdunu İbrâhim aleyhisselâmın diktiği taşların gösterdiği yer, alan. Bu sâha içine gayr-i müslimlerin girmesi yasak ve ihrâmlı iken bâzı işleri yapmak harâm olduğu için Harem denilmiştir.
  • Müslümanların evlerinde, saray, konak ve be

harf-i rahmani / harf-i rahmânî

  • Rahmet ve merhameti sonsuz olan Allah'tan gelen ve Ona ait harf.

haşarı

  • Yaramaz, rahat durmaz, hırçın.

hasaset

  • İhtiyaç. Yoksulluk. Züğürtlük.
  • Rahne.
  • Kalbur ve elek gibi şeylerdeki küçük delik, gedik.

haste

  • (Çoğulu: Hastegân) Rahatsız, hasta. (Farsça)

haste-gan / haste-gân

  • (Tekili: Haste) Hastalar, rahatsızlar, marizlar. (Farsça)

haste-gi / haste-gî

  • Rahatsızlık, hastalık, maraz, illet. (Farsça)

hatem-i rahmaniyet / hâtem-i rahmâniyet

  • Allah'ın bütün varlıklar üzerinde rahmet ve merhametini gösteren mührü.

hatem-i rahmet / hâtem-i rahmet

  • Rahmet mührü.

hatır-güşa

  • Gönle ferahlık veren. İç açan. (Farsça)

havarık-ı rahmet / havârık-ı rahmet

  • Rahmet harikaları.

havf vereca / havf verecâ

  • Allahü teâlâdan korkmak (havf) ve rahmetini ümid etmek (recâ).

haya / hayâ

  • Utanma, âr, nâmus. Çirkin şeylerden sıkılma veya edebe uymayan bir şeyin meydana gelmesinden dolayı kalbde meydana gelen rahatsızlık.

hayat-ı takdiriyye

  • Huk: Ana rahminde bulunan çocuğun hayatı.

hayz

  • (Çoğulu: Hiyaz) Kadınlara mahsus aybaşı. Kadının âdet hâli. Böyle bir kadına hayize denir. (Kadını döl yatağı denen rahminden, bir hastalık veya çocuk doğurma sebebi olmaksızın, muayyen müddetlerde kan gelmesine o kadının "aybaşısı" denir. Buna ve kan geldiği müddete de hayız müddeti denir. İslâmiye

hazain-i rahmet / hazâin-i rahmet

  • Allah'ın rahmet hazineleri.

hazari / hazarî

  • Köyde ve kasabalarda yaşayanların yaşayış şekli ve tarzlarına ait. Şehirli.
  • Sulh ve asâyiş, sükun ve istirahat zamanlarına mensub ve müteallik. Barış ve güvenle alâkalı.

hazer ve ibaha / hazer ve ibâha

  • Yasaklar ve mübahlar. Fıkıh kitablarında dînen yasaklanan ve izin verilen şeyleri anlatan bölüm. Bâzı fıkıh kitaplarında bu bölüm kerâhiyye ve istihsân adıyla anılır.

hazine-i gaybiye-i rahmet

  • Allah'ın görünmeyen rahmet hazinesi.

hazine-i hassa-i rahmet nazırı / hazine-i hassa-i rahmet nâzırı

  • İlahi rahmetin çok özel hazinelerinin gözlemcisi.

hazine-i rahman / hazine-i rahmân

  • Rahmet ve merhameti bütün varlıkları kaplayan Allah'ın hazinesi.

hazine-i rahmet

  • Allah'ın rahmet hazinesi.

hazine-i rahmet-i ilahiye / hazine-i rahmet-i ilâhiye

  • Allah'ın rahmet hazinesi.

hazret-i ibrahim

  • İbrahim (a.s.).

hedaya-yı rahmaniye / hedâyâ-yı rahmâniye

  • Allah'ın rahmet hediyeleri.

hedaya-yı rahmet / hedâyâ-yı rahmet

  • Rahmet hediyeleri.

hediye-i rahmaniye / hediye-i rahmâniye

  • Sonsuz rahmet sahibi Allah'ın hediyesi.

hediye-i rahmet

  • Rahmet hediyesi.

hem-aramiş

  • Birlikte dinlenen, beraber istirahat eden. (Farsça)

hem-rah

  • (Çoğulu: Hem-râhân) Yol arkadaşı, yoldaş. (Farsça)

heyn

  • (Heyyin) Kolay. Rahat.
  • Vakar. Sükunet.

hicab-ı meşimi / hicab-ı meşimî

  • Rahim zarı. Ana rahminde cenini saran zar.

hidayet / hidâyet

  • Doğru yolu gösterme, doğru, Allahü teâlânın râzı olduğu yolda bulunma.
  • Cenâb-ı Hakk'ın insanın kalbinden her sıkıntı ve darlığı çıkarıp, yerine rahatlık, genişlik verip, kendi emir ve yasaklarına uymada tam bir kolaylık ihsân etmesi ve kulun rızâsını kendi kazâ ve kaderine tâbi eylem

hikmet ve rahmet-i rabbaniye / hikmet ve rahmet-i rabbâniye

  • Herbir varlığı terbiye edip idaresi ve tasarrufu altında bulunduran Allah'ın rahmet ve hikmeti.

hillet

  • Bir yere konup istirahat eden cemaat.
  • Yorgunluk. Kırgınlık.
  • Boşanmış kadının iddet müddetinin sona ermesi.
  • Halîl (dost) olmak, dostluk. Halîlullah İbrâhim aleyhisselâma mahsûs bir makâm.

hıllet-i ibrahim

  • İbrahim'in (a.s.) dostluğu, dostluk sıfatı olan samimî dostluk, takdir edici arkadaşlık.

hindu

  • Satürn (Zühal) gezegeni. (Farsça)
  • Benek, ben. (Farsça)
  • Hind'in Brahman ahalisinden olan. (Farsça)
  • Hindliler gibi pek esmer adam. (Farsça)

hızır aleyhisselam / hızır aleyhisselâm

  • İbrâhim aleyhisselâmdan sonra yaşamış bir peygamber veya velî.

hızlan / hızlân

  • Zarar, rahmetten mahrumiyet.

hizlan / hizlân

  • (Hezlan) Yalnız başına kalıp zelil olmak, yardımcısız kalmak.
  • Muhafaza ve rahmet-i İlâhiyeden mahrumiyet.
  • İlâhî rahmetten mahrum kalmak.

hoşkam / hoşkâm

  • Memnun, rahat, arzu ve isteklerine ulaşmış. (Farsça)

hoşnişin

  • (Çoğulu: Hoş-nişinân) Göçebe. (Farsça)
  • Rahat yerleşmiş. (Farsça)

hubur

  • Sevinç, sürur, gönül ferahlığı. Şadüman olmak.
  • Âlimler.
  • Sevinç, gönül ferahlığı.

hüccet-i rahmet-i alem / hüccet-i rahmet-i âlem

  • Kâinatı kuşatan İlâhî rahmeti gösteren kesin ve güçlü delil.

huccet-i rahmet-i alem / huccet-i rahmet-i âlem / حُجَّتِ رَحْمَتِ عَالَمْ

  • Âleme rahmet olan zatın delili.

hududname

  • Memleket sınırını belirleyen vesika. Harp veya diğer bir ihtilaf sonunda iki taraf murahhaslarınca yerinde tetkik edilerek tanzim olunan harita ve rapor. (Farsça)
  • Memleket dahilindeki bir çiftlik veya arazinin sınırlarını göstermek üzere yapılmış olan vesika. (Farsça)

hükm-i zımni / hükm-i zımnî

  • Fık: Zımnen vaki olan hüküm. (Bir kimse diğer bir kimse aleyhine; "Benim filân şahıs zimmetinde sâbit olacak şu kadar lira alacağıma onun emriyle kefil olmuş idin" diye dâva ve o kimse kefâleti ikrar ve borcu inkâr etmekle müddei, borcu isbat ederek hâkim dahi hükmetse bu hüküm kefil aleyhine sarâhe

hulle-i rahmet

  • Rahmet elbisesi.

hunefa'

  • "Hanif"in çoğulu. Allah'ın birliğine inananlar, Hz. İbrahim dininden olanlar.

hurrem

  • Sevinçli. Mesrur. Şen. Ferahlık veren. Taze ve hoş. Güler yüzlü. (Farsça)

hurremgah / hurremgâh

  • Kalbi ferahlandıran yer. (Farsça)

hüsn-i zan

  • Kulların Allahü teâlâdan rahmetini ummaları.
  • Bir kimse veya bir hâdise hakkında iyi kanâat sâhibi olmak.

hüsn-ü maişet

  • Güzel ve rahat geçim.

huzur / huzûr / حضور

  • Hazır olmak. Mevcud bulunmak.
  • Hürmet edilmesi lâzım gelen kimsenin yanında olmak.
  • İbadet neticesi hâsıl olan rahatlık, gönül ferahlığı.
  • Hazır bulunma.
  • Rahat.
  • Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyin kalbde bulunmaması.
  • Nezd, yan.
  • Rahat, gönül ferahlığı seâdet.
  • Birinin yanında bulunma, rahatlık.
  • Hazır olma, bulunma. (Arapça)
  • Rahatlık. (Arapça)

huzur ü hab

  • Rahat ve uyku.

huzur ü sükun

  • Rahatlık ve eminlik.

huzur-aver

  • Huzur ve rahatlık verici, sükunet veren. (Farsça)

huzur-u kalb

  • Kalb huzuru, gönül rahatlığı.
  • Kalb huzuru, gönül rahatlığı.

huzur-u rahman / huzur-u rahmân

  • Rahmân olan Allah'ın huzuru.

ibcam

  • Huzur ve rahatını bozma. Rahatsız etme.

ibn-i mes'ud

  • Ebu Abdurrahman Abdullah Bin Mes'ud da denir. (R.A.)şeref-i İslâm ile müşerref olanların altıncısıdır. Bütün gazvelere iştirak etmiştir. Dâimî surette huzur-u Risalette bulunduğundan Kur'an-ı Kerim'i herkesten iyi öğrendiği gibi, pekçok hadis de işitmiş ve ezberlemişti. Kur'an-ı Kerim'i en evvel Mek

ibrahim

  • İbrahim kelimesi, İbranicede baba anlamına gelen "eb"; ve cumhur demek olan "reham" kelimelerinden meydana gelmiştir. "Ebu-l cumhur" ise; cumhurun babası demektir. Bu ismi meydana getiren kelimelerin ikisinin de hareke veya telaffuzlarını az bir değişiklik yapmakla yine bu mânalar Arapçada vardır. B
  • Halilullah ve Halil-ür Rahman da denir. Peygamberlerden İshak ve İsmâil'in (A.S.) babasıdır. Yirmi sahifelik kitap kendisine nâzil olmuştur. Süryanice konuşurdu. Peygamberimizin de (A.S.V.) ceddi idi. Urfa'da doğduğu da rivayet edilir. Zamanın kralı Nemrud tarafından ateşe atılmak istendi, mu'cize o
  • İbrahim (a.s.).

ibrahim halilullah

  • Allah'ın dostu Hz. İbrahim.

ibrahim-vari

  • İbrâhim (A.S.) gibi. Fani, gelip geçici şeylere kalbini bağlamamak sureti ile. (Farsça)

ibrahimvari / ibrahimvâri / ibrâhimvârî

  • Hz. İbrahim gibi.
  • İbrahim aleyhisselâm gibi.

ibs

  • Sevinmek, ferah.

iflah / iflâh / افلاح

  • Rahata erme, kurtulma. (Arapça)
  • İflâh etmek: Ondurmak, dertten kurtarmak. (Arapça)
  • İflâh olmak: İyileşmek, kurtulmak. (Arapça)

ifrah

  • Ferahlandırmak. Memnun etmek.

iğneli fıçı

  • Mc: Eziyetli ve usandırıcı iş. İnsana eziyet veren ve rahatsız eden yer.

ihata-i rahmet

  • Rahmetin kuşatıcılığı.

ihsanat-ı rahmet

  • Rahmetin, merhametin ihsanları.

ihtinak-ı rahm / ihtinâk-ı rahm

  • Eskiden, rahmin tıkanmasından dolayı olduğu sanılan ve kadınlarda görülen asabî bir hal ve hastalık.

ihtizaz / ihtizâz

  • Haz duymak. Ferahlamak.
  • Haz duymak, ferahlanmak.
  • Titreşim.

ihzaz

  • Rahatlandırmak. Haz duymak. Nasipli olmak. Bahtlı.

ikrah / ikrâh / اكراه

  • Tiksinme, iğrenme. (Arapça)
  • İkrâh etmek: Tiksinmek, iğrenmek. (Arapça)

ikrah-ı gayr-i mülci / ikrah-ı gayr-i mülcî / ikrâh-ı gayr-i mülcî

  • Huk: Eskiden döğme ve hapis gibi yalnız keder ve elemi icab ettiren şeylerle vuku bulan ikrah.
  • Mülcî olmayan ikrâh. Bir kimseyi istemediği bir sözü veya işi yapmaya zorlarken tam şiddet kullanmama.

ikrah-ı mülci / ikrah-ı mülcî / ikrâh-ı mülcî

  • Huk: Ölüm veya bir uzvun kesilmesi veya bunlara sebep olacak şiddetli döğme ile olan ikrah.
  • Mülcî ikrâh. Bir kimseyi ölümle veya bir uzvunu (organını) yok etmekle, şiddetli dövmekle veya bütün malını telef etmekle (zarar vermekle) korkutarak rızâsı dışında bir işi zorla yaptırmak.

ikramat-ı rahmaniye / ikrâmât-ı rahmâniye

  • Rahmeti sonsuz olan Allah tarafından gönderilen ikramlar.

iktirah

  • (Çoğulu: İktirahat) (Karh. dan) Evvelden hazırlamadan düzgün bir şekilde ve içe doğduğu gibi (şiir veya nutuk) söyleme.

ilham / ilhâm / اِلْهَامْ

  • Kalbe gelen rahmânî ma'nâ.

ilhami / ilhâmî / اِلْهَام۪ي

  • Kalbe gelen rahmânî ma'nâya âit.

iltifat-ı rahmani / iltifat-ı rahmânî

  • Allah'ın sonsuz rahmetiyle kuluna yönelip ona lütufta bulunması.

iltifat-ı rahmet

  • İlâhî rahmet tarafından gelen lütuf.

iltifatat-ı rahmaniye / iltifâtât-ı rahmâniye

  • Allah'ın sonsuz rahmetiyle kullarına lütuf ve iyilikte bulunması.

iltifatat-ı rahmet / iltifâtât-ı rahmet

  • Allah'ın sonsuz rahmetinin iltifâtları.

iltihab

  • Alevlenmek. Yanmak.
  • Tıb: Bir uzuvda olan hararet, yanma. Cerahat toplanıp yaranın hararetlenmesi.

ima-i rahmet / îmâ-i rahmet

  • Rahmete işaret etme, üstü kapalı olarak rahmeti gösterme.

imdad-ı rahmani / imdad-ı rahmânî

  • Rahmet ve merhameti sonsuz olan Allah'ın yardımı.

imdadat-ı rahmaniye / imdâdât-ı rahmâniye

  • Sonsuz rahmet sahibi Allah'ın yardımları.

inayet ve rahmet-i ilahi / inayet ve rahmet-i ilâhi

  • Allah'ın özel rahmeti, şefkat ve merhameti, lütuf ve yardımı.

inayet-i rahmaniye / inayet-i rahmâniye

  • Kullarına karşı çok merhametli olan ve rahmet eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah'ın özel yardımı.

inbisat / inbisât

  • Genişleme. Yayılma.
  • Açık yüzlü olma. Şâd, mesrur ve mahzuz olma.
  • Gönül açıklığı. Kalb ferahlığı.
  • Fiz: Sıcaklığın etkisiyle madenî cisimlerin enine, boyuna büyüyüp uzaması. Genleşme.
  • Açılmak, yayılmak, açık yüzlü olmak, mütebessim çehreli, sevinçli olmak. Gönül açıklığı, kalb ferahlığı hâli.

infirah

  • Ferahlanma. Ferahlık duyma.

ingas

  • (Tengis) Keder verme. Rahatını bozma.

inne rahmetallahi karibün mine'l-muhsinine / inne rahmetallâhi karîbün mine'l-muhsinîne

  • "Şüphesiz ki Allah'ın rahmeti ihsan sahiplerine yakındır.".

inşaallahü'r-rahman / inşaallahü'r-rahmân

  • Kullarına karşı çok merhametli olan ve rahmet eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah dilerse.

inşat / inşât

  • Ferahlandırma. Neş'elendirme. Sürurlandırma.
  • Ferahlandırma.

insırah

  • (Sarahat. den) Açığa çıkma, zâhir olma, sarahat bulma.

inşirah / inşirâh / انشراح / اِنْشِرَاحْ

  • Ferahlanmak, mesrur olmak.
  • Ferahlanma, sevinme.
  • Ferahlamak, sevinç duymak.
  • Ferahlanma, açılma.
  • Açılma, ferahlama. (Arapça)
  • Ferahlık.

inşirah-ı derun

  • İç açılması, ferahlama.

inşirah-ı kalb / inşirâh-ı kalb

  • Kalp rahatlığı.

inşirah-ı sadır

  • Gönül ferahlığı.

inşirah-ı sadr / inşirâh-ı sadr / اِنْشِرَاحِ صَدْرْ

  • Vicdan ferahlığı,vicdan huzuru.
  • Gönül ferahlığı.

inzibat

  • Asayiş, düzen ve rahatlık. Umumi emniyetin iyi ve yolunda olması.
  • Sağlamlaşmak.
  • Polis vazifesini gören asker, ordu mensubu.

irahe

  • (Rahat. dan) Rahatlandırma, rahat ettirme.

irfah

  • Refaha ulaştırma, rahata kavuşturma.

irin

  • (Bak: Cerahat)

irtihaş

  • Rahatsız olma, huzuru kaçma. Sıkıntı ve ıztırâb içinde bulunma.

irtiyah

  • (Rîh. den) Genişleme, ferahlama, feraha erme.
  • Rüzgârlanıp rahatlama.

isaga

  • Kolaylıkla ve rahatlıkla yutulma.

ishak

  • Kur'ân-ı Kerim'de adı geçen peygamberlerdendir. İbrahim (A.S.)ın oğludur. Yakub (A.S.)ın babasıdır.

işhas

  • Gitme zamanı gelip çatma.
  • Tedirgin ve rahatsız etme.

islamiyyet / islâmiyyet

  • Allahü teâlânın Cebrâil ismindeki melek vâsıtası ile, sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselâma gönderdiği, insanların dünyâda ve âhirette râhat ve mes'ûd olmalarını sağlayan usûl ve kâideler, emirler ve yasaklar.

ism-i rahim ve rezzak / ism-i rahîm ve rezzâk

  • Allah'ın sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olduğunu ve bütün canlıların rızıklarını verdiğini ifade eden Rahîm ve Rezzak isimleri.

ism-i rahman / ism-i rahmân

  • Allah'ın sonsuz rahmet ve merhamet sahibi olduğunu ifade eden ismi.

ismail

  • Peygamberlerdendir. İbrahim'in (A.S.) oğludur. Küçükken İbrahim'e (A.S.), oğlunu Allah için kurban etmesi emredildi. Halilullah olan İbrahim, İsmail'i (A.S.) kurban etmek isterken Cenab-ı Hak koç gönderdi. Mu'cize zâhir oldu. Bıçak İsmail'i kesmedi, yerine koç kurban edildi. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.

ismail aleyhisselam / ismâil aleyhisselâm

  • Yemen'den gelip Mekke ve civârına yerleşen Cürhüm kabîlesine gönderilen peygamber. Kur'ân-ı kerîmde ismi geçen peygamberlerden. Peygamber efendimizin dedelerindendir. Cürhüm kabîlesine peygamber olarak gönderildi. İbrâhim aleyhisselâmın oğludur. Anne si Hacer Hâtun'dur.

istihaza

  • Kadın âdet görürken fazla kan gelmesi. (Rahimden değil de hastalıktan dolayı bir damardan gelip, tenâsül cihazı yolu ile akan kokusuz bir kandır. Buna "istihâza veya özür kanı" dendiği gibi, böyle bir kadına da "müstahâza" denir.)

istihdam-ı rahmani / istihdam-ı rahmânî

  • Rahmet ve merhameti sonsuz olan Allah'ın çalıştırması, hizmet ettirmesi.

istikrah / istikrâh / استكراه

  • Bir şeyi kötü ve kerih görmek. Beğenmemek, nefret etmek. Bir şeyi cebir ve ikrah ile işlemek.
  • İğrenme, tiksinme. (Arapça)
  • İstikrâh etmek: İğrenmek, tiksinmek. (Arapça)

istim

  • Cerahat. Yara. (Farsça)

istirahat / istirâhat / استراحت / اِسْتِرَاحَتِ

  • Dinlenmek. Rahatlamak.
  • Rahatlama, dinlenme.
  • Dinlenme. (Arapça)
  • İstirâhat etmek: Dinlenmek. (Arapça)
  • Rahat etme.

istirahat etmek

  • Dinlenmek, rahatlamak.

istirahat-i amme / istirahat-i âmme

  • Toplumun rahatı.

istirahat-i beşeriye

  • İnsanlığın rahatı, huzuru.

istirahat-i hayat

  • Rahat, huzurlu hayat.

istirahat-i kalb

  • Kalp rahatlığı.

istirahat-i kalbiye

  • Kalp rahatlığı, iç huzuru.

istirahat-i şahsiye ve umumiye

  • Şahsın ve toplumun rahatı.

istirahat-ı tamme

  • Tam rahat ve huzur.

istirahat-i umumi / istirahat-i umumî

  • Genelin rahatı, umumun huzuru.

istirahat-i umumiye

  • Herkesi içine alan rahat ve huzur.

istirahathane / istirahathâne

  • Rahat edilecek, dinlenilecek yer.

istirfah

  • (Refh. den) Refah, rahatlık ve bolluk isteme.
  • Rahatlık ve bolluk içinde bulunma.

istirvah

  • Rahatlama, istirahat etme.
  • Şiddetle koklama.

itmi'nan / itmi'nân

  • Huzûr, sükûn ve râhata kavuşma.

itmi'nan-ı vicdan / itmi'nân-ı vicdan

  • Vicdan rahatlığı, vicdanen emin olma.

itmi'nanbahş

  • Güven veren, rahatlık veren.

ıttılak

  • İnşirahlı olma, ferahlı ve sevinçli olma.

iz'ac / iz'âc

  • Rahatsız etmek. Bunaltmak.
  • Yerinden koparıp ayırmak.
  • İz'âc etmek: Rahatsız etmek.

iz'aç / iz'âç

  • Rahatsız etme, can sıkma, baş ağrıtma.

iz'acat / iz'âcât

  • Rahatsız etmeler.

izac / izâc

  • Taciz etme, rahatsız etme.

ka'be / kâ'be

  • (Kâbe) Dünyanın en kudsi ma'bedi. Beytullah, Beyt-ül Ma'mur, Beyt-ül Atik. Bütün mü'minlerin ibâdet esnâsında yöneldikleri merkez. Dört köşe olduğu için Kâbe denir. Bu mukaddes makamın etrafına Mescid-ül Haram ismi verilir. İçinde bir kısım olarak Makam-ı İbrahim mevcuddur. Burası İbrahim Aleyhissel

kabz u bast

  • Ruhen sıkıntı. Daralma ve genişleme. Sıkıntı ve ferahlık.
  • Birini diğeri üzerine tercih etme.
  • Münkabız bir adama ferahlık ve sürurluluk vermek, sevindirmek.
  • Beyan ve ifâde etmek.
  • Uzun uzun ve etraflıca anlatmak.

kabz ve bast

  • Tasavvuf yolunda ilerleyenlerde görülen sıkıntı ve ferahlık.

kadir-i rahim / kadîr-i rahîm / قَد۪يرِ رَح۪يمْ

  • Gücü herşeye yeten, rahmeti herşeyi kuşatan Allah.
  • Nihâyetsiz kudret ve rahmet sâhibi (Allah).

kadir-i zülcemal / kadîr-i zülcemâl

  • Kudreti herşeyi kuşatan ve sonsuz rahmet sahibi olan Allah.

kalb huzuru / kalb huzûru

  • İç rahatlığı, gönül hoşluğu. Kalbin Allahü teâlâdan başkası ile olmaması; Allah'tan başkasına bağlanmaması.

kalemgir

  • Yazı yazarken kalemin kâğıda takılmadan rahatlıkla kayması. (Farsça)

kanun-u rahmet

  • Rahmet kanunu.

kaşane / kâşâne

  • Büyük, süslü ve gösterişli ev. Saray. Kışlık, rahat ve mükemmel ev, oda. (Farsça)

kasir-ül esnam / kâsir-ül esnam

  • Putları kıran. (Hz. İbrahim'in A.S. lâkabıdır)

kasr

  • Köşk. Yüksek ve ferah bina. Taştan veya kârgir küçük saray.

kat'-i rahm

  • Sıla-i rahmi yâni akrabâ ile görüşmeyi, haberleşmeyi kesme.

kavanin-i rahmet / kavânîn-i rahmet

  • Rahmet kanunları.

kaylule

  • Kerâhet vakti olmayan kuşluk vakti uykusu, öğle uykusu.

kazan-ı rahmani / kazan-ı rahmânî

  • Rahmanî kazan.

kebair

  • (Tekili: Kebire) Büyük şeyler, büyük günahlar. Kebairin sıralanışı:-Allah'ı inkâr etmek.-Allah'a şirk koşmak.-Kat'iyyen sâbit olan dini bir hükme inanmamak.-Allah'ın rahmetinden ümidini kesmek.-Allah'ın cezasından, mekrinden ve azabından emin olmak.-Günah üzerinde ısrar etmek. Yâni, herhangi bir gün

kelam-ı rahmani / kelâm-ı rahmânî

  • Sonsuz rahmet sahibi Allah'ın kelâmı.

kelm

  • (Çoğulu: Külum-Kilâm) Cerâhat.

kemal-i ferah / kemâl-i ferah

  • Tam bir rahatlama.

kemal-i istirahat-i kalb / kemâl-i istirahat-i kalb

  • Tam bir kalp rahatlığı.

kemal-i rahat / kemâl-i rahat

  • Tam anlamıyla rahatlık.

kemal-i rahat-ı kalb / kemâl-i rahat-ı kalb

  • Kalbin tam rahatlığı.

kemal-i rahmet / kemâl-i rahmet / كَمَالِ رَحْمَتْ

  • Rahmet ve merhametin nihayet kemalde olması.
  • Tam bir rahmet.

kemal-i rahmet ve hikmet / kemâl-i rahmet ve hikmet

  • Mükemmel ve kusursuz bir rahmet ve hikmet.

kemal-i saadet / kemâl-i saadet

  • Tam bir huzur ve rahatlık.

kemal-i sürur ve ferah / kemâl-i sürur ve ferah

  • Tam bir mutluluk ve rahatlık.

kerahe

  • (Kerâhiye) Meşakkat, zahmet, şiddet.

kerahet / kerâhet

  • İğrenme, tiksinme, istememe. Harama yakın olma veya yapılmaması iyi olma. Dinde terk edilmesi iyi olan bir şeyin terk edilmeyip yapılması. Kerâhet, tahrîmiyye ve tenzîhiyye olmak üzere iki kısımdır.

keraheten

  • Kerahet olarak, makbul olmayarak, istenmiyerek.

kerih

  • İğrenç, tiksindirici.
  • Muharebe ve cenkte olan şiddet.
  • Pis, çirkin, fena şey.
  • Nefse kerahetlik vercek kabahat.

keşiş

  • Papaz. Manastır rahibi. (Arabçası: Kıssis) (Farsça)
  • Karabaş, evlenmez rahip, manastır rahibi.

keşişan / keşişân

  • (Tekili: Keşiş) Papazlar, manastır rahibleri.

kih

  • İrin, cerahat.

kille

  • Kesmez olmak.
  • Yorulmak. Müsterâh.

kiraz

  • Rahmin, kabul ettikten sonra yine dışarı döktüğü meni.

kis

  • (Çoğulu: Ekyâs) Cepte taşınır küçük para kesesi.
  • Rahimde döl yatağı.
  • Bedendeki bâzı sıvıların toplandığı kese biçimindeki oyuklar.

kitab-ı rahmani / kitab-ı rahmânî

  • Allah'ın sonsuz rahmet ve merhamet sahibi olduğunu anlatan kitap.

künam

  • Kuş yuvası. (Farsça)
  • Hayvan ini. (Farsça)
  • İnsanın rahat edip dinleneceği yer. (Farsça)

kureyş

  • Kökü Hz. İbrahim'e (A.S.) dayanan, Peygamberimiz Hz. Muhammed'in de (A.S.M.) mensub olduğu Arab kabilesi.
  • Kökü Hz. İbrahim'e dayanan Peygamberimizin mensup olduğu meşhur Arap kabilesi.

kureyş kabilesi

  • Kökü Hz. İbrahim'e dayanan Peygamberimiz Hz. Muhammed'in mensup olduğu meşhur arap kabilesi.

kürtaj

  • Dölyatağı (rahim) veya kemik apsesi boşlukları içinde bulunan yabancı cisim veya hasta organları özel bir âletle çıkarıp almak işlemi. Rahmin temizlenmesi ameliyesi.

küşa

  • "Açan, açıcı" mânâlarına gelerek tamlama yapımında kullanılır. Meselâ: Dil-küşâ : Gönül açan, gönül açıcı, ferahlık veren. (Farsça)

küşade

  • (Küşude) Açık. Açılmış. Ferahlı.

küşayiş

  • Açıklık. Ferahlık. (Farsça)

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kuvvet-i itminan

  • Güçlü bir güven, tam bir kalp rahatlığı.

la'net

  • Nefret. Tiksinti. Allah'ın rahmetinden mahrumiyyet.

lafz-ı rahim / lâfz-ı rahîm

  • Rahîm kelimesi.

lafz-ı rahman / lâfz-ı rahmân

  • Rahman kelimesi.

lafz-ı salavat / lâfz-ı salâvat

  • Salâvat kelimesi; Peygamberimize rahmet ve esenlik dileme sözü.

lain / laîn

  • Lânetlenmiş, kovulmuş, merdud. Allahın rahmetinden mahrum.
  • Lânet edilmiş, kovulmuş. Allahü teâlânın rahmetinden mahrum olan şeytân.

lain şeytan / lâîn şeytan

  • Allah'ın rahmetinden mahrum olan şeytan.

lemeat-ı rahmet / lemeât-ı rahmet

  • Rahmet parıltıları.

letaif-i rahmet / letâif-i rahmet

  • Rahmetin güzellikleri.

levs

  • Pislik, murdarlık. Kir.
  • Zor. Kuvvet.
  • Tam olmayan, zayıf beyyine.
  • Bir şeyi ağızda öte beri gevelemek.
  • Deprenmek.
  • Bulaştırmak ve karıştırmak. Bulaşıklık.
  • Cerâhet, yara.

leyan

  • Huzur ve rahatta olan.

lut

  • Hz. İbrahim'in kardeşi Harran oğlu Lut (A.S.) onunla beraber Bâbil diyarında Şam yakasına geçmişti. Sodom nahiyesine peygamber oldu. Bu nâhiyenin ahalisi ehl-i küfr ve fücur idi. Yolsuz giderlerdi ve hiçbir kavmin yapmadığı fuhşiyatı yapalardı. Hz. Lut, onları doğru yola dâvet etti, dinlemediler ve

lut aleyhisselam / lût aleyhisselâm

  • Kur'ân-ı kerîmde ismi bildirilen peygamberlerden. Bugün Ürdün ile Filistin arasında bulunan Lût gölü yanındaki Sedûm şehri halkına peygamber olarak gönderildi. İnsanlara İbrâhim aleyhisselâmın dînini tebliğ etti.

lütf-u rahman / lütf-u rahmân

  • Rahmeti sonsuz, yarattıklarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran Allah'ın iyilik ve bağışı.

ma'nevi huzur / ma'nevî huzûr

  • Allahü teâlâyı anarak emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınmak sûretiyle kalbde meydana gelen rahatlık.

ma-i rahmet / mâ-i rahmet / مَاءِ رَحْمَتْ

  • Rahmet suyu.
  • Rahmet suyu.

maal-kerahe

  • Kerih, çirkin, kötü olmakla beraber. Kerahetle beraber. Mekruh olarak.

maalkerahe / maalkerâhe

  • Kerahetle, çirkinlikle.

maarız

  • (Tekili: Muarraz) Bir sözü söyleyip başka bir şey murad etme ve cem' olmak, toplamak itibariyle ma'razlar, ta'rizler, adem-i tasrihler, sarahatsizlikler.

maden-i rahmet

  • Rahmet kaynağı.

magdub

  • Hiddet ve gadaba uğramış. Doğru ve hak dini tanıyamamış ve rahmetten mahrum kalmış. Lütf-u İlâhîden mahrum olmuş.
  • Fık: Gasbolan mal.

magfiret

  • (Mağfiret) Cenab-ı Hakk'ın kullarının günahlarını örtmesi, affetmesi, rahmeti ile lütfu.

magfur

  • (Mağfur) Rahmetlik olmuş. Günahlarının afvı için kendine dua edilmiş olan. Allah'ın, kendisini affı için dua edilen ölmüş kimse.

mağfur

  • Günahları bağışlanmış, ölmüş kimse, rahmetli olmuş.

mahall-i sarf

  • Harcama, kullanma alanı; burada rahmetin tecellî ettiği yer kastediliyor.

mahmud / mahmûd

  • Övülmüş, övülen.
  • Peygamber efendimizin güzel isimlerinden biri. Ahmed, Muhammed, Mahmûd, hep över seni Allah Senin isminle biter lâ ilâhe illallah Bundaki ince sırrı anlamaz, bilmez gümrâh, Kendi adıyla yazmış senin adını Rahmân
  • Ebrehe'nin, Kâbe'yi yıkmak üzere ordusunda geti

mahz-ı rahmet / مَحْضِ رَحْمَتْ

  • Tam anlamıyla rahmet.
  • Tam bir rahmet.

makam-ı ibrahim / makâm-ı ibrâhim

  • Kâbe'de bulunan ve Hz. İbrahim'in ayak izi olduğu söylenen taş.
  • Kâbe'de İbrâhim aleyhisselâmın, Kâbe'yi inşâ ederken veya insanları hacca dâvet ederken üstüne çıktığı taşın bulunduğu yer.

makes-i rahmet-i alem / mâkes-i rahmet-i âlem

  • Kâinatı kuşatan İlâhî rahmetin aynası.

makil / makîl

  • Öğle uykusuna yatılacak yer. Kaylule yeri. Rahat edecek yer. Kuşluk uykusu.

manastır

  • Hıristiyanlıkta ibâdet edilen ve din adamlarından bir râhib veya râhibenin idâre edip, barındığı binâ.

manzume-i rahmet

  • Rahmet dizilişleri.

matarih

  • (Tekili: Matrah) Bir şey atılan yerler.
  • Tarhedilecek yerler.

matbaha-i rahmet

  • Allah'ın rahmet mutfağı.

mazhar-ı rahmet-i alem / mazhar-ı rahmet-i âlem / مَظْهَرِ رَحْمَتِ عَالَمْ

  • Kâinatı kuşatan ilâhî rahmetin mazharı, aynası.
  • Aleme rahmet olan zata nail olan.

mazmaz

  • (İbranice) Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Suhuf-u İbrahim ve Tevrat'taki ismi.

medar-ı rahat / medâr-ı rahat

  • Rahatlık sebebi.

medar-ı rahmet

  • Rahmet kaynağı.

medar-ı saadet / medar-ı saâdet

  • Mutluluk vesilesi, ferahlık sebebi.

medeniyet

  • Adaletseverlik, insanca iyi ve ferah yaşayış. Şehirlilik. Yaşayışta, içtimaî münâsebetlerde, ilim, fenn ve san'atta tekâmül etmiş cemiyetlerin hâli.
  • İslâmiyetin emirlerine göre, usulü dâiresinde yaşayış.

mehabil

  • (Tekili: Mehbil) Tıb: Rahim yolları.

mehbel

  • Rahim sonu. (Veled yatağı derler)
  • Veled yolu.

mehbil / مهبل

  • (Çoğulu: Mehâbil) Rahim yolu.
  • Rahim, döl yatağı.
  • Rahim yolu. (Arapça)

mekre

  • (Çoğulu: Mekârih) Şiddet.
  • Bıkkınlık.
  • Kerahet, iğrençlik.

mektub-u rahmani / mektub-u rahmânî

  • Sonsuz rahmet sahibi Allah'a ait herbiri birer mektup gibi mânâlar ifade eden varlıklar.

melaike-i rahmet / melâike-i rahmet

  • Rahmet melekleri.

menah

  • Geniş, bol, ferâh. (Farsça)
  • Dar. (Farsça)

merah

  • Yer. Mekân.
  • Sevinç.
  • Rahat edilecek yer.
  • Meşhur bir nahiv kitabının ismi.
  • (Çoğulu: Merahân) Aşırı derecede sevinme.

merehan

  • Sevinç, ferah, sürur.
  • Zayıf olma.
  • Fâsid olmak.
  • Kurumak.

merha

  • (Çoğulu: Merâhi) Değirmen yeri.

merhaba

  • Şâdlık, neşeli oluş.
  • Genişlik, vüs'at.
  • Müslümanlar arasında bir nevi selâmlaşma kelimesi olup, "rahat olunuz, serbest olun, hoş geldiniz" mânasında söylenir.
  • Nazımda medholunan kimseye hitâb olarak kullanılır.
  • Rahat olun, hoş geldiniz.

merhamet

  • (Rahm. den) Acımak, şefkat göstermek. Korumak, iyilik etmek. Biçârelere yardımda bulunmak. Esirgemek.

merhamet-i umumiye-i ilahiye / merhamet-i umumiye-i ilâhiye

  • Allah'ın her şeyi kuşatan rahmeti, merhameti.

merhaz

  • (Çoğulu: Merâhiz) Don yıkayacak yer.
  • Abdest alacak yer.

merheb

  • (Çoğulu: Merahib) Kaçacak yer.

merhesa

  • (Çoğulu: Merâhis) Mertebe, derece.

merhum / merhûm / مَرْحُومْ

  • (Rahm. den) Kendine rahmet edilmiş.
  • Rahmete kavuşmuş. Dünyanın sıkıcı ahvâlinden kurtulup rahmet-i İlâhiyeye kavuşmuş olan. Dünya imtihanından kurtulup, vazifesini bitirmiş, paydosa kavuşmuş olan. (Vefat etmiş müslüman hakkında söylenir.)
  • Rahmete kavuşmuş, vefat etmiş.
  • Rahmetli, ölmüş.
  • Rahmete eren (ölmüş kimse).
  • Rahmete eren.

merhume

  • Rahmete kavuşmuş, vefat etmiş bayan.
  • Vefât etmiş, rahmete kavuşmuş kadın.

mertebe-i rahmet

  • Rahmet derecesi.

mes'udane

  • İman ehline, bahtiyar olana yakışır halde. Saadetlice. Cenab-ı Hakk'ın emrine, rızasına uygun şekilde. Sevinçli ve ferahlıkla. (Farsça)

meşaim

  • (Tekili: Meşime) Dölyatakları, ana rahimleri.

mesarih

  • (Tekili: Mesrah) Çayırlar, otlaklar, mer'alar.

meşime

  • (Çoğulu: Meşâim) Dölyatağı, ana rahmi.

meşra'

  • Yol. Rah. Tarik.
  • Su oluğu.

meylürrahat

  • Rahatlığa meyilli olma.

midde

  • Cerahat, irin.

mikail aleyhisselam / mîkâil aleyhisselâm

  • Dört büyük melekten biri. Ucuzluk, pahalılık, kıtlık, bolluk yapmak, ferah ve huzûr getirmek ve her maddeyi hareket ettirmekle görevli melek.

milkat

  • Cerrah cımbızı.

millet

  • Din, dil ve târih berâberliği bulunan insan cemâati, topluluğu, kavim.
  • Din; kullarının dünyâda ve âhirette râhat ve huzûra kavuşmaları için Allahü teâlânın peygamberleri vâsıtasıyla gösterdiği yol.

millet-i ibrahim

  • İbrahim milleti, tevhid inancını benimseyenler.

millet-i ibrahimiye

  • İbrahim milleti, tevhid inancını benimseyenler.

millet-i merhume

  • Müslümanlar, İslâm Milleti. (Allah'a ve onları ebedi saadete sevkeden emirlerine itaat ettiklerinden, kendileri rahmete mazhar olmuşlardır.)

mina / minâ

  • Mekke-i mükerremenin doğusundaki dağların eteğinden Arafât'a giden yol üzerinde bulunan yer. Hac ibâdeti esnâsında kurban kesmek ve cemre (şeytan) taşlamak için buraya gidilir. İbrâhim aleyhisselâm, kurban etmek için, oğlu İsmâil'i buraya götürmüştü.

mir'at-ı rahmet-i alem / mir'ât-ı rahmet-i âlem / مِرْاٰتِ رَحْمَتِ عَالَمْ

  • Kâinatı kuşatan İlâhî rahmetin aynası.
  • Aleme rahmet aynası.

mirahur / mîrahur / ميرآخور

  • İmrahor. (Arapça - Farsça)

mirhat

  • (Çoğulu: Merâhâ) Yürüyücü at.

misafir-i rahman / misafir-i rahmân

  • Sonsuz rahmet sahibi olan Allah'ın misafiri.

misafirhane-i rahman / misafirhane-i rahmân

  • Allah'ın sonsuz rahmetiyle kulları için bir konak gibi hazırladığı dünya.

misafirhane-i rahmani / misafirhane-i rahmânî

  • Allah'ın sonsuz rahmetiyle kulları için bir konak gibi hazırladığı dünya.

misafirhane-i rahmaniye / misafirhane-i rahmâniye

  • Allah'ın sonsuz rahmetiyle kulları için bir konak gibi hazırladığı dünya.

misal-i rahmet-i alem / misal-i rahmet-i âlem / misâl-i rahmet-i âlem / مِثَالِ رَحْمَتِ عَالَمْ

  • Kâinatı kuşatan İlâhî rahmetin misali, örneği.
  • Aleme rahmet olan örnek.

misyonerlik

  • Propaganda yaparak belirli bir fikir ve inancı yayma işi. Dar anlamda, henüz hıristiyanlığı kabûl etmemiş ülkelerde veya hıristiyan ülkelerde çeşitli isimler altında hıristiyanlığı yayma ve hıristiyanlık propagandası yapma faâliyeti. Bu çalışmaları yürüten râhib, papaz ve din adamlarına misyoner, bu

mola

  • İstirahat için işe ara vermek ve duraklamak.
  • Denizcilike: Gevşetme, koyverme manâsındadır.

mu'cizat-ı rahmet / mu'cizât-ı rahmet

  • Rahmet mu'cizeleri.

mu'cizat-ı rahmet ve ihsan / mu'cizât-ı rahmet ve ihsan

  • Rahmet ve ihsan mu'cizeleri.

mu'zi / mu'zî

  • (Ezâ. dan) Eziyet ve sıkıntı veren. Rahat bırakmayan, inciten.

mu'ziyat

  • (Ezâ. dan) İnsanı rahatsız eden küçük şeyler. Hayvancıklar.

muacciz / مُعَجِّزْ

  • Sıkıcı. Bıktırıcı. Usandırıcı. Taciz edici. Rahatsız eden. Yapışkan. Sırnaşık.
  • Rahatsız eden.
  • Sıkıntı verici, rahatsız edici.
  • Rahatsız edici.

muaz ibn-i cebel

  • (Ebu Abdurrahman el Ensarî) Ashâb-ı Kirâm arasında hürmetle yâd olunan büyük fakihlerdendir. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sağlığında Kur'an-ı Kerim'i cem'edip ezberleyen bahtiyarlardandır. Peygamberimiz, "Kur'ânı, Muaz İbn-i Cebel'den alınız" buyurmuştur. 157 hadis rivâyet etmiştir. Ürdün

mübhic

  • Ferah ve sürur veren. Sevindiren.

mubikat-ı seb'a

  • İnsanı felâkete götüren yedi kebâir, yedi büyük günah: Katil, zinâ, şarab içmek, ukuk-ı vâlideyn (yâni; sılâ-yı rahmi terk), kumar oynamak, yalan şâhidliği, dine zarar verecek bid'alara tarafdarlık.

mübtela / mübtelâ

  • Dertli. Hasta. Başı sıkıntılı. Rahatsız. Belâlı. Düşkün. Tutkun. Tutulmuş.

mücemme

  • (Mecemme) Huzur ve rahat vermek.

müferrah / مُفَرَّحْ

  • Ferahlanmış. Sıkıntıdan, üzüntüden kurtulmuş.
  • Ferah duyan, huzurlu.
  • Ferahlanmış.
  • Ferahlanan.

müferrah olmak

  • Ferahlamak, rahatlamak.

müferric

  • Ferahlandıran. Ferah veren. İç açıcı.
  • Kurtarıcı. Ferec veren.

müferrih

  • Ferahlık veren. Ferahlandıran. Ferahlandırıcı, iç açıcı.

müferrihat / müferrihât

  • İç açıcı, ferahlık verici şeyler.

müfettih-ül ebvab

  • (Hayır) kapıları(nı) açan. Bütün müşkilleri giderip ferahlatan. (Cenab-ı Hak)

müfterih

  • (Ferah. dan) Keyifli, neşeli. Şen, ferah içinde olan.

mugayyebat-ı hamse / mugayyebât-ı hamse

  • Beş bilinmeyen. Bizce gaib olan beş şey:1- Kıyamet vakti, 2- Yağmurun ne zaman yağacağı, 3- Ana rahmindeki çocuğun mahiyeti ve ceninin isti'dadı ve mânevi simasının ne olduğu, 4- Yarın insan hayr ve şer olarak ne kazanacağını, 5- İnsanın nerede öleceğini Allah bildirmedikçe kimse bilemez. Bunlara me

mühat

  • (Çoğulu: Mühâ) Deve rahminde olan zeker suyu.

mühdi / mühdî

  • Hediye veren. Hediye gönderen. İhda eden.
  • Hidayete getiren. Hidayete vesile olan.
  • Mürşid, muvaffak.
  • Risalet ve nübüvveti bütün âlemlere rahmet ve saadet sebebi olduğundan, Cenab-ı Hakk'ın bütün âlemlere hediye ve atiyyesi mânasında Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) mübarek bi

mühr-ü rahmani / mühr-ü rahmânî

  • Sonsuz rahmet sahibi olan Allah'ı gösteren mühür.

mühr-ü rahmet

  • Rahmet mührü.

mukabele-i rahmani / mukabele-i rahmânî

  • Rahmân olan Allah'ın Zâtına has ve yaraşır şekilde karşılık vermesi.

mukalkale

  • Şişe. Sürahi.

mükrih

  • (Kerh. den) Zorlayan, ikrah eden.

mukterih

  • Bir şeye kasd eden, araştıran.
  • Yeniden meydana çıkaran.
  • Düşünmeden, aklına geldiği gibi söyleyen, iktirah eden.

mukteza-yı hikmet ve rahmet

  • Hikmet ve rahmetin gereği.

mukteza-yı rahmet ve hikmet

  • Allah'ın rahmetinin ve hikmetinin gereği.

mülaet

  • (Çoğulu: Mulâ) Midedeki rahatsızlıktan dolayı husule gelen zükkâm hastalığı.
  • Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.), Hz. Abbas'ı ve dört erkek evlâd-ı mübarekelerini örttüğü perde.
  • Büyük ihram.

mültez

  • Kendisiyle rahatlama ve lezzet alma.

münacat-ı rahman

  • Rahman'a yalvarmak. Cenab-ı Hakk'a dua ve niyazda bulunmak.

mündefiat

  • Yaralardan çıkan irin, cerahat gibi şeyler.

müneffis

  • Nefes verdiren, rahat ettiren.

münezzil

  • (Nüzul. den) Tenzil eden, indiren.
  • Kur'an-ı Kerim'i vahiy ile insanlara rahmet olarak ihsan eden Allah (C.C.)

münharif-ül mizac

  • Rahatsız, keyifsiz.

munsarih

  • (Sarâhat. dan) Açık, meydanda, zâhir.

münselib

  • (Selb. den) Kaçırılmış, kalmamış, kaldırılmış. (Bu tâbir; huzur, asayiş, emniyet ve rahat hakkında kullanılır.)

münşerih

  • inşirahlı, gönlü açık, sıkılmayan, eğlenen
  • (Şerh. den) İnşirahlı, gönlü sıkılmayan, neş'eli.

munzic

  • Hazmettirici, sindirici.
  • Tıb: Yara veya çıbanı cerahatlendiren.
  • Kemâle eren, inzâc eden.

murahhasiyet

  • Murahhaslık, delegelik.

mürahhim

  • (Rahmet. den) Rahmetle yâd eden. Rahmetle anan.

mürahik

  • Büluğ yaşına yaklaşmış erkek çocuk. Büluğ yaşına, yani oniki yaşına girip de baliğ olmayan erkek çocuğa denir. On beş yaşına kadar baliğ olmasa yine bu isim verilir. Kız çocuğuna ise: Mürâhika denir.

müreffeh

  • (Rüfuh. dan) Terfih edilmiş, rahata, refaha kavuşturulmuş.
  • Nizam-ı hâle, refah ve huzura kavuşmuş olan.
  • Refah ile yaşayan, rahat.

müreffehen

  • Rahat. Rahat ve bolluk içinde olarak.

müreffih

  • (Rüfuh. dan) Rahatlandırıcı, rahat ettirici.
  • Refaha eren. Rahat ve bolluğa kavuşan.

mürevveh

  • Kokulandırılmış, râyihalandırılmış.
  • Rahatlandırılmış.

mürevvih

  • Kokulandıran, râyihalandıran.
  • Rahatlandıran.

mürih

  • İcat edici.
  • Rahat edici.

mürtefak

  • Rahat olacak yer.

musadda'

  • (Sad'. dan) Başı ağrıtılmış, rahatsız edilmiş.

musaddi'

  • Tasdi' eden. Baş ağrıtan. Rahatsız eden.

musallat

  • Rahatsız eden. Tasallut eden. Sataşan.

musi'

  • Genişlendiren. Ferahlık veren.
  • Zengin. Muktedir.

müstekreh

  • İğrenç, kerahetli, istikrah edilmiş, tiksinilen.

müstekrehat

  • (Tekili: Müstekreh) (Kerahet. den) Tiksinilen, istikrâh edilen ve iğrenç şeyler.

müstekrih

  • (Kerâhet. den) İğrenen, tiksinen, istikrah eden, kerih gören, nefret eden.

müsterah

  • (Rahat. dan) Dinlenme yeri. Rahat edecek yer.
  • Abdesthane, ayakyolu, helâ.

müsterfih

  • (Refah. dan) Rahatlık isteyen. Refah ve bolluk taleb eden.

müsterhim

  • (Rahm. dan) İstirham eden, niyaz eden, yalvaran. Merhamet dileyen.

müsterih / مستریح

  • (Rahat. dan) İstirahat eden, rahat bulan.
  • İçi rahat, gönlü rahat.
  • İstirahat eden, rahat.
  • Gönlü rahat. (Arapça)

müsterih olma

  • Rahat, huzurlu olma.

müsterih-ül bal / müsterih-ül bâl

  • İçi rahat, gönlü müsterih.

müsterihane / müsterihâne

  • Rahatlıkla, gönül rahatlığıyla.
  • İçi rahat olarak, gönül rahatlığı ile.
  • İçi rahat olarak, gönül rahatlığı ile.

müstervih

  • (Rahat. dan) Dinlenen. İstirahat eden. Yorgunluğunu gideren.

mutasarrıf-ı rahim / mutasarrıf-ı rahîm

  • Varlıklar üzerinde merhamet ve rahmetinin çok özel tecellîleri bulunan sonsuz tasarruf ve yetki sahibi Allah.

mutazaccır

  • Sıkıntılı. İçi sıkılan. Rahatsız.

mute harbi

  • Mute, Şam'a bağlı, Kudüs'e iki konak mesafede bir yerdi. Mute harbi müslümanlarla Rumlar arasında vuku bulan muharebelerin başlangıcıdır. Sebebi de Peygamber'in elçisinin öldürülmesidir. Resul-ü Ekrem Busrâ emiri Şürahbil bin Amr'e, ashâbından Hâris bin Umeyr ile bir mektub göndererek İslâma dâvet e

müteferrih

  • (Ferah. dan) İçi açılan, ferahlanan.

mütekarrih

  • (Karh. dan) Yaralı, çıbanlı. Cerahatli yara veya çıban.

mütekayyih

  • (Kayh. dan) İrinli. Cerahat bağlamış.

mütekerrih

  • (İkrah. dan) Kerih gören, tekerrüh eden, ikrah eden. Tiksinen.
  • Surat asan.

mütemelli

  • Uzun ömürlü ve rahat yaşıyan.

mütena'imane / mütena'imâne

  • Nimetler içinde nazdar bir şekilde büyümek, yetişmek suretiyle. Varlık içinde, ferahlık ve nimet içinde olarak. (Farsça)

müterabbi'

  • Bağdaş kurup rahatça oturmuş.

müterahhile

  • (Bak: MÜTERAHHİL)

müterahhim

  • (Rahm. den) Acıyan, merhamet eden.

mütereffih

  • (Refh. den) Rahat bir şekilde ve bolluk içinde yaşıyan. Refah bulan.

mütereffihane / mütereffihâne

  • Rahat ve bolluk içinde yaşıyana yaraşır yolda. (Farsça)

mütereffihin / mütereffihîn

  • (Tekili: Mütereffih) Refah bulanlar. Rahat ve bolluk içinde yaşıyanlar.

müteşeffi

  • (Şifa. dan) Şifa bulan, iyileşen.
  • Öcünü, intikamını alarak rahatlaşan.

muti' / mutî'

  • İtaatli. Terbiyeli. İsyan etmeyen.
  • Rahat.

mutmain

  • Gönlü kanmış, içi rahat, emin.

mutmainane / mutmainâne

  • Şüphesizce. Rahatlık ve emniyet içinde olarak. (Farsça)

mutmainn

  • İtmi'nanlı. İçi rahat. Müsterih. Şüphesi kalmamış. Emin.

mutmainne

  • İtmînân bulan, rahatlayan, huzur ve sükûna kavuşan.
  • İslâmiyet'in emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınarak ve Allahü teâlâyı zikrederek itminana huzur ve sükûna kavuşan, şüphe ve tereddütlerden kurtulan nefis.

müz'ic

  • İz'ac edici. Usandıran, rahatsız eden, bunaltan.
  • Rahatsızlık, sıkıntı veren.

müz'iç

  • Rahatsız edici.

müzic / müzîc

  • Taciz eden, rahatsız eden.

muztaribane

  • Rahatsız olarak, ıztırab ve sıkıntı çekerek. (Farsça)

müzzemmil

  • Tezmil eden, sarınan. Elbise içine sarınan.
  • Bazıları, "Yükü yüklenen" şeklinde mânalandırmışlardır.
  • Mc: Gizlemek. Zayıf davranmak, işe pek kıymet vermemek.
  • Büyük bir hâdise karşısında başını içeri çekmek, kaçınmak, rahata meyletmek.
  • Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) Ce

na'ma

  • Rahatlık, nimet. Minnet, ihsan ve atiyye. İyi halde bulunmak.

na-mizac

  • Keyifsiz, rahatsız, hasta. (Farsça)

na-mizaci / na-mizacî

  • Keyifsizlik, rahatsızlık, hastalık. (Farsça)

na-sude

  • Dinlenmemiş, istirahat etmemiş. (Farsça)

nabigat-ül ca'di / nabigat-ül ca'dî

  • Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın duasına mazhar olmuş mühim bir Arab şâiridir. İran'ın fethinde bulundu. Rivayete göre Mi: 684'de İsfehan'da Rahmet-i Rahman'a kavuştu.

nafis

  • (Nefs. den) Gözü nazar değer olan kimse.
  • Açan ve ferahlandıran.

nahur / nâhûr

  • İbrâhim aleyhisselâmın amcası ve üvey babası olan Âzer'in asıl ismi.

naime

  • Rahatlık içinde nazlı büyütülmüş kadın.
  • Yumuşak yapılı hayvancıklar.

neama'

  • Nimetler. İhsan, atiyye.
  • Rahatlık. Refah-ı hâle sebep olan şey.

nebean-ı rahmet / nebeân-ı rahmet

  • Rahmetin fışkırması, kaynaması.

nebiyy-i peygamber

  • Peygamberin Peygamberi, Hz. İbrahim.

nebiyyü-r rahmet

  • Bütün âlemler için Rahmete vesile olduğundan peygamber Efendimiz için söylenmiş bir isimdir.

neciyyullah

  • Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi. (Devamlı Cenab-ı Hakk'a karşı teveccühle meşgul ve münacatla, İlâhî feyizlerle inşirah bulan meâlindedir.)

nefes-i rahman / nefes-i rahmân

  • Sonsuz merhamet sahibi Cenab-ı Hakkın varlıklar üzerindeki rahmet esintisi.

nefs-i levvame

  • Kötülüğü işledikten sonra fenâlığını hatırlayarak insanı rahatsız eden pişmanlık hâli ve vicdan rahatsızlığı.
  • İnsanın, kendine ait kötülük ve günahını görüp fenalığını bilen ve hayra meyleden iradesi.

nefs-i mutmainne

  • İyiliği kötülükten ayırt ettirerek insanlık vazifesini tanıttıran ve vicdanına rahatlık veren hâl. İnsanı Allah'a yaklaştıran hâl. Günaha meyleden kötü sıfatlardan temizlenmiş ve güzel ahlâk ile muttasıf olarak kurb-u İlâhiye itmi'nan ve istikrar kazanmış olan insan iradesi. Nefsin, Allah'ın emirler

nefyan

  • Vurma ânında yara ve cerahatten akan kan.

nekbe

  • (Çoğulu: Nekebât) şiddet, meşakkat.
  • Bir şeyin kesilmesiyle olan cerahat.

nemrud

  • Zâlim ve gaddar olarak tanınmış ve Allaha karşı kibir ve isyan ile büyüklük taslamış bir kralın ismidir. Milâddan evvel 2640 yılında yaşadığı sanılmaktadır. Peygamber İbrahim Aleyhisselâm zamanında yaşamış ve onu ateşe atarak yakmak istemiş, mu'cize ile İbrahim Aleyhisselâm ateşten kurtulmuştur. Bâb
  • Zalim ve gaddar olarak tanınmış ve Allah'a karşı isyan etmiş, büyüklük taslamış bir kral. Hz. İbrahim zamanında yaşamıştır.

nemrut

  • İbrahim (a.s.).

nesem

  • Soluk ruh, nefes. Rahatı mucib hâlet.
  • Rüzgârın lâtif, hoş esmesi.

netaic-i rahmet / netâic-i rahmet

  • Rahmetin neticeleri.

nezle

  • (Çoğulu: Nevâzil) Burnun akmasını mucib olan hastalık.
  • Vücudun herhangi bir organından cerahat veya başka bir maddenin akması.

niyaz-ı istirhamkarane / niyaz-ı istirhamkârâne

  • Rahmet dilercesine dua.

nümune-i rahmet-i alem / nümune-i rahmet-i âlem

  • Cenâb-ı Allah'ın bütün âlemleri kuşatan rahmetinin nümunesi, örneği.

nur-u müferrih

  • Ferahlık verici, iç açıcı aydınlık.

nur-u rahim / nur-u rahîm

  • Rahim olan Allah'ın nuru.

nur-u rahmani / nur-u rahmânî

  • Rahmet ve şefkati bütün varlıkları kaplayan Allah'ın nuru.

nur-u rahmet-i alem / nur-u rahmet-i âlem / نُورُ رَحْمَتِ عَالَمْ

  • Kâinatı kuşatan İlâhî rahmetin bu asırda yansıyan nuru.
  • Aleme rahmet olan zatın nuru.

nuristan-ı rahman / nuristan-ı rahmân

  • Sonsuz rahmet sahibi olan Allah'ın nurlu memleketi.

nutfe

  • Duru ve sâfi su.
  • Meni. Rahimde iki yarım ve ayrı cinsten hücrelerin birleşmişi.
  • Taşmış, dökülmüş su.
  • Deniz.

nüzhet

  • İç açıklığı, safa, eğlenme, gönül ferahlığı. (Farsça)
  • Temizlik, paklık. (Farsça)
  • Karışık, bulaşık ve kalabalık yerlerden uzak olmak. Buud. (Farsça)
  • Neşe, eğlence, ferahlık.

nüzul-ü rahmet

  • Rahmetin inişi.

operasyon

  • Bir cerrahın canlı bir vücut üzerinde yaptığı cerrahi müdahale. Ameliyat. (Fransızca)

perde-i rahmet

  • Rahmet perdesi.

perde-i rahmet-i amme / perde-i rahmet-i âmme

  • Herşeyi kaplayan rahmet perdesi.

pergam / pergâm

  • Döl yatağı. Rahim. (Farsça)

ra'd

  • Gök gürültüsü.
  • Bulutları sevk ve nezaret ile vazifeli bir melek adı.
  • Tehdit etmek, korkutmak. (Terennümat-ı hava, na'rât-ı ra'diye, nağamat-ı emvac, birer zikr-i azamet. Yağmurun hezecatı, kuşların seceatı birer tesbih-i rahmet, hakikata bir mecaz... Lemeat'tan)

racim / racîm

  • "Allahü teâlânın rahmetinden kovulmuş uzaklaştırılmış" mânâsına şeytanın Kur'ân-ı kerîmde bildirilen sıfatı.

rafih

  • Rahat içinde ve refahla yaşıyan.

rah

  • (Çoğulu: Rayâh) Şarap, içki, hamr.
  • El ayası mânâsına olan "Râha'nın C."
  • Gitmek.

rah-var

  • Sarsmadan yürüyen at, rahvan at. (Farsça)
  • Atın sarsmadan yürüyüşü. (Farsça)

rahamet

  • Rahim hastalığı.

rahat-efza

  • Rahat arttıran. (Farsça)

rahat-ı beşeriye

  • İnsanlığın rahatı.

rahat-ı dil

  • Gönül rahatı.

rahat-ı hayat

  • Rahat yaşama.

rahat-ı kalb

  • Kalb rahatlığı, kalbin huzurlu ve tasasız oluşu.

rahat-ı ruh

  • Ruh rahatlığı.

rahat-nişin

  • Rahat eden, rahat oturan. (Farsça)

rahfe

  • (Bak: RAHF)

rahi

  • Rahat yürüyüşlü binek.
  • Sâkin, rahat.

rahib / râhib / راهب

  • Rahip. (Arapça)

rahiban

  • (Tekili: Râhib) Râhibler. Keşişler.

rahibe / râhibe

  • Kadın rahib.
  • Kadın râhib. Hiç evlenmeyen, yalnız ve bekâr olarak yaşayan, kilisede ibâdetle meşgûl olan görevli kadın.
  • Kadın rahip.

rahim / râhim / rahîm / رَح۪يمْ

  • (Rahmet. den) Rahmet edici, merhamet eyleyen. Rahmedici. Muhafaza eden, bağışlayan. Rahmet ve merhamet sahibi, şefkat eden, gufran sahibi. (Kur'an-ı Kerim'de bu isim 220 defa zikredilir.)
  • (Rahm. dan) Rahmet edici, acıyan, merhamet eden.
  • Dölyatağı, rahim.
  • Akrabalık.
  • Rahmeti herşeyi kuşatan, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah.
  • Çokça rahmet edici (Allah).

rahim-i mutlak / rahîm-i mutlak / رَح۪يمِ مُطْلَقْ

  • Nihâyetsiz rahmet edici (Allah).

rahim-i rahman / rahîm-i rahmân

  • Rahmân ve Rahîm olan Allah; herbir kuluna karşı sınırsız rahmet sahibi olan ve rahmetinin eserleri dünya ve âhireti dolduran Allah.

rahim-i zat-ı zülcelal / rahîm-i zât-ı zülcelâl

  • Rahmeti herşeyi kuşatan sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Zât, Allah.

rahim-i zülcelal / rahîm-i zülcelâl

  • Kullarına karşı özel rahmeti olan haşmet ve ikram sahibi Allah.

rahim-i zülkemal / rahîm-i zülkemâl

  • Sonsuz mükemmellik ve sınırsız rahmet sahibi olan Allah.

rahimallah

  • Allah rahmet eylesin.

rahimane

  • Şefkat ederek, acıyarak. Merhamet ve rahmet ile Cenab-ı Hakk'a yakışır tarzda.

rahime

  • Rahmet eylesin.
  • (Bak: RAHİM)

rahimehullah

  • "Allah ona merhamet eylesin, Allah rahmet eylesin" meâlinde duâdır.
  • Allah ona merhamet eylesin, rahmet eylesin.
  • Daha çok Eshâb-ı kirâmdan başka İslâm büyüklerinden birisinin ismi anıldığı veya yazıldığında, söylenen ve yazılan, Allahü teâlâ ona rahmet eylesin mânâsına, duâ, hürmet ve saygı ifâdesi. İki kişi için rahimehumallah daha çok kimse için, rahimehumullah denir.

rahimehumallah

  • "Onların ikisine de Allah rahmet eylesin" meâlinde duâdır.

rahimehumullah

  • "Allah onlara rahmet eyleye" meâlinde duadır.

rahimin / rahimîn

  • (Rahîmûn) Merhametliler, acıyıp esirgeyenler, rahmet edenler, şefkat edenler.

rahimiyyet

  • (Bk: Rahmaniyet)

rahle-i tedris

  • Üzerine ders verilen veya alınan rahle.
  • Bir âlimden alınan ders.
  • Eğitim ve öğretim rahlesi, üzerinde ders verilen küçük masa.

rahm / رحم

  • Acıma, merhamet. (Arapça)
  • Rahm etmek: Acımak, merhamet etmek. (Arapça)
  • Rahim, döl yatağı. (Arapça)

rahman

  • Bütün yaratıklara rızıklarını veren, her an bütün mahlukat hakkında hayır ve rahmet irade buyuran, bütün mahlukatına sayısız nimetler veren. Nizam ve adâlet sâhibi. (Allah)

rahman suresi

  • (Errahman Suresi de denir.) Kur'an-ı Kerim'in 55. suresidir. Bu sureye Arus-ül Kur'an da denilmiştir. Mekkîdir.

rahman-ı rahim / rahmân-ı rahîm

  • Dünya ve âhirette yarattığı varlıklara sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle davranan Allah.

rahman-ı rahim-i zülcelali ve'l-ikram / rahmân-ı rahîm-i zülcelâli ve'l-ikram

  • Kullarına karşı özel rahmeti olan ve rahmetinin eserleri dünya ve âhireti dolduran haşmet ve ikram sahibi Allah.

rahman-ı rezzak / rahmân-ı rezzâk

  • Rahmet ve merhameti bütün varlıkları kuşatan ve bütün varlıkların rızıklarını bol bir şekilde tekrar tekrar veren ve ihtiyaçlarını karşılayan Allah.

rahmanane / rahmânâne

  • Allah'ın yarattığı varlıkları esirgeyip koruyarak, rahmetiyle muamele etmesi ve şefkatle idare etmesi.

rahmani / rahmanî / rahmânî

  • Rahman'a ait ve müteallik. Allah'tan gelen, her hususta hayırlı olan.
  • Rahmeti sonsuz olan Allah'a ait.
  • Rahmanla ilgili.

rahmanirrahimin / rahmânirrahîmîn

  • Rahman ve Rahîm olan Allah.

rahmaniyyet

  • Cenab-ı Hakk'ın Rahman oluşu. (Yâni: Gözümüzle görüyoruz, birisi var ki, bize zemin yüzünü rahmetin binlerle hediyeleri ile doldurmuş, bir ziyafetgâh yapmış ve Rahmâniyetin yüz binlerle ayrı ayrı lezzetli taamları içinde dizilmiş bir sofra etmiş ve zemin içini rahimiyyet ve hakîmiyetin binlerle kıym

rahmanü'r-rahim / rahmânü'r-rahîm

  • Bütün varlıklara rahmet ve şefkat gösteren ve herbir varlığa özel rahmet tecellîsi olan Allah.

rahme

  • (Çoğulu: Ruham) Kartal.
  • Rahmet, muhabbet.

rahmet ve hikmet ve adalet-i ilahiye / rahmet ve hikmet ve adalet-i ilâhiye

  • Allah'ın rahmet, hikmet ve adaleti.

rahmet ve inayet-i ilahiye / rahmet ve inayet-i ilâhiye

  • Allah'ın rahmet, şefkati ve yardımı.

rahmet-i alem / rahmet-i âlem

  • Bütün âlemleri kuşatan İlâhî rahmet.

rahmet-i amme / rahmet-i âmme

  • Her şeyi kaplayan rahmet.

rahmet-i binihaye / rahmet-i bînihâye

  • Sonsuz rahmet.

rahmet-i binihaye-i ilahiye / rahmet-i bînihaye-i ilâhiye

  • Allah'ın sonsuz rahmet hazineleri.

rahmet-i bipayan / rahmet-i bîpayan

  • Sonsuz rahmet.

rahmet-i bipayan-ı ilahiye / rahmet-i bîpâyân-ı ilâhiye

  • Allah'ın sonsuz rahmeti, sonsuz İlâhî rahmet.

rahmet-i cemal / rahmet-i cemâl

  • İlâhî güzelliğin rahmet ciheti.

rahmet-i hak

  • Hakkın, Allah'ın rahmeti.

rahmet-i hakime / rahmet-i hâkime

  • Allah'ın herşeye hükmeden rahmeti.

rahmet-i ilahi / rahmet-i ilâhî

  • Allah'ın rahmeti, şefkat ve merhameti.

rahmet-i ilahiye / rahmet-i ilâhiye

  • Allah'ın herşeyi kuşatan sonsuz rahmeti.

rahmet-i ilahiyenin hazineleri / rahmet-i ilâhiyenin hazineleri

  • Allah'ın rahmet hazineleri.

rahmet-i mücesseme

  • Allah'ın sonsuz rahmetinin maddî cisim haline gelmiş hali olan Hz. Muhammed (a.s.m.).

rahmet-i muhita

  • Herşeyi kuşatan geniş rahmet.

rahmet-i mutlaka

  • Tam ve kesin rahmet.

rahmet-i nurani / rahmet-i nuranî

  • Nurlu rahmet.

rahmet-i rabbani / rahmet-i rabbânî

  • Herşeyin Rabbi olan Allah'ın sonsuz rahmeti.

rahmet-i rahman / rahmet-i rahmân

  • Rahmet eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah'ın rahmeti.

rahmet-i rububiyet / rahmet-i rubûbiyet

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren ve onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutan Allah'ın rahmeti.

rahmet-i sübhani / rahmet-i sübhânî

  • Her türlü kusur ve eksiklikten yüce ve uzak olan Allah'ın rahmeti, merhamet ve şefkati.

rahmet-i umumiye-i ilahiye / rahmet-i umumiye-i ilâhiye

  • Allah'ın her şeyi kuşatan rahmeti, merhameti.

rahmet-i uzma-yı ilahiye / rahmet-i uzmâ-yı ilâhiye / رَحْمَتِ عُظْمَايِ اِلٰهِيَه

  • Allah'ın en büyük rahmeti.

rahmet-i vasia / rahmet-i vâsia

  • Geniş rahmet.

rahmet-i vasia-i muhita / rahmet-i vâsia-i muhîta

  • Allah'ın herşeyi kuşatan geniş rahmeti.

rahmet-i zülcelal / rahmet-i zülcelâl

  • Sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah'ın her şeyi kuşatan rahmeti.

rahmeten li'l-alemin / rahmeten li'l-âlemîn

  • Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (a.s.m.).

rahmeten lil alemin / rahmeten lil âlemîn

  • "Âlemlere rahmet" mânâsına Peygamber efendimizin mübârek isimlerinden.

rahmeten lil'alemin / rahmeten lil'âlemîn

  • Bütün âlemlere rahmet olan; Hz. Muhammed (a.s.m.).

rahmeten-li-l-alemin / rahmeten-li-l-âlemin

  • Bütün âlemlere rahmet olan Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm.

rahmetenlilalemin / rahmetenlilâlemîn

  • Âlemler için rahmet olan Peygamberimiz.

rahmetfeşan

  • Rahmet saçan.

rahmetiyet

  • Rahmet olma özelliği.

rahmetullah

  • Allah'ın rahmeti.

rahmetullahi aleyh

  • Allah'ın rahmeti onun üzerine olsun.
  • Daha çok Eshâb-ı kirâmdan (Peygamber efendimizin arkadaşlarından) başka din büyüklerinden birinin ismi anıldığı veya yazıldığında, söylenen veya yazılan "Allahü teâlâ ona rahmet eylesin" mânâsına duâ, hürmet ve saygı ifâdesi. İki kişi için rahmetulla hi aleyhimâ, daha çok kimse için rahmetullahi ale

rahmetullahi aleyhi ebeden daima / rahmetullahî aleyhi ebeden dâimâ

  • Allah'ın rahmeti sonsuza kadar devamlı onun üzerine olsun.

rahmetullahi aleyhi rahmeten vasiaten / rahmetullahi aleyhi rahmeten vâsiaten

  • Allah bol bol rahmet etsin.

rahmetullahi aleyhi ve ala hasan feyzi / rahmetullahi aleyhi ve alâ hasan feyzi

  • Allah'ın rahmeti onun (Halil İbrahim'in) ve Hasan Feyzi'nin üzerine olsun.

rahmetullahi-aleyh / rahmetullâhi-aleyh

  • "Allah'ın (C.C.) rahmeti onun üzerine olsun" meâlinde vefat etmiş müslümanlar için söylenen duâ.

rahmetullahialeyh

  • Allahın rahmeti üzerine olsun!

rahmi

  • Rahmete mensub, rahmetle alâkalı, rahmete müteallik.

rahmımader / rahmımâder

  • Ana rahmi.

rahnedar

  • Rahnedar etmek
  • Gedik: Açmak.
  • Zarar vermek.
  • Rahnedar olmak
  • Yarılmak, gedik: Açılmak.
  • Bozulmak, zarar görmek.

rahşa

  • (Rahşân) Parlak. (Farsça)

rahtlamak

  • Ata raht ve takım takmak.

rahum

  • Doğurduktan sonra rahminde hastalık meydana gelen deve.

rahv

  • Gevşek, sölpük, rahâvetli.

ravh

  • Rahatlık.
  • Rahatlık. Rahmet ve kolaylık.
  • Serin serin esen rüzgârın vücuda dokunmasiyle verdiği serinlik ve sefa.
  • Koklamak.
  • Rahatlık.

ravhullah

  • Allah'ın verdiği rahatlık.

ravvah

  • Rahat ettirmek.

reca / recâ

  • Ümid etmek, Allahü teâlânın rahmetini ummak.

refah

  • Huzur, rahatlık.
  • Bolluk, rahatlık.
  • Bolluk, rahatlık.

refahet

  • Bolluk, zenginlik, rahatlık.
  • Bolluk, rahatlık.

refig

  • Bolluk ve rahat içinde geçinen adam.

refih

  • Rahatlık ve huzur içinde geçinen. Refah ve rahat ile yaşıyan.

rehabin

  • (Tekili: Ruhban) Râhibler. Ruhbanlar.

rehbaniyyet

  • Râhiblik. Papazlık.

rehden

  • (Çoğulu: Rahâdin) Serçeden büyük bir kuş.

rehmet

  • Yağmur, rahmet.

reht

  • (Çoğulu: Erhüt-Erhât-Erâhit) Cemaat, kalabalık.
  • Kavim, kabile.
  • Ondan az olan adamlar.
  • Göbekle diz arası miktarı deri. (Hayızlı avretler giyerler)

rehv

  • (Çoğulu: Rahâ) Yüksek mekân, yüksek yer.
  • Alçak, çukur yer, (içinde su toplanır)
  • Mahalle içinde, yağmur suyu ve çeşme suyu akan ark.
  • Üveyik kuşu.
  • Arası açılmış ve ayrılmış.

rencur

  • İncinmiş. Sıkıntılı, rahatsız, dertli, hasta. (Farsça)

rencuri / rencurî

  • Dertlilik, rahatsızlık, hastalık. İncinmiş olma. (Farsça)

reşed

  • Hayır. Rahmet. Hidayet.

resul-i rahman / resul-i rahmân

  • Rahmet ve şefkati bütün varlıkları kaplayan Allah'ın elçisi, Hz. Muhammed (a.s.m.).

resül-ür rahat

  • Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) bir ismidir. Kendisine tâbi olup onun getirdiği hakikatları tasdik ve iman ile insanlar büyük nimetlere ve rahatlara mazhar olduklarından kendisine bu isim verilmiştir. Ve kendisi buyurmuştur ki: "Ben dinin doğruluğu ve kolaylığı için peygamber gönderildim." ... İnsanlara e

resül-ür rahmet

  • Peygamberimize (A.S.M.) verilen bir isim. Çünkü bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Rahmeten lil-âlemîn'dir.

revahi

  • (Tekili: Râhiye) Bal arıları.

revahil

  • (Tekili: Râhile) Yük hayvanları.

revgan

  • Yağ. (Farsça)
  • Hafif hafif esen rüzgârın verdiği serinlik, rahatlık. (Farsça)
  • Üstü yağ gibi kayan parlak nesne. (Farsça)
  • Parlak deri. (Farsça)

revh

  • İç açıklığı. Rahat.
  • Rahmet.
  • Hafif esen rüzgârın verdiği tatlılık, canlılık.
  • Rahat.

revh u reyhan

  • Rahat ve rızık, bolluk ve hoşluk.

revhani / revhanî

  • İyi ve pâk olan, ferahlık veren yer.

revzat-ı inşirahiye / revzat-ı inşirâhiye

  • Ferahlık veren bostanlar, bahçeler.

reyah

  • (Tekili: Râh) şaraplar.
  • Gökçek kokulu küçük bir kuyu.

reyhan

  • Hoş güzel koku.
  • Rızık ve maişet, rahmet.
  • Ekin yaprağı.
  • Fesleğen denilen kokulu bir ot.

rezzak-ı alim-i rahim / rezzâk-ı alîm-i rahîm

  • Sonsuz ilmiyle her şeyi hakkıyla bilen ve rızkını veren ve rahmetinin çok özel tecellîleri olan Allah.

rih

  • Rüzgar, yel.
  • Sızı, romatizma.
  • Mc: Galebe, kuvvet. Rahmet.
  • Devlet. Hoş ve iyi şey.
  • Koku.

rihal

  • (Tekili: Rahl) Deve palanları.

rıhl

  • (Bak: RAHL)

rıhvet

  • Gevşek ve sölpük olma. Rahavet.

rişsaz

  • Cerrah. (Farsça)

rivayet yolu / rivâyet yolu

  • İctihâdda Medîne-i münevvere halkının âdetlerini kıyastan üstün tutan. Hicâz âlimlerinin yolu. Rivâyet yolundaki müctehidlerin büyüğü İmâm-ı Mâlik rahmetullahi aleyhtir.

riyah

  • (Tekili: Rih) Rüzgârlar, yeller.
  • Letaif ve in'amlar.
  • Mc: Galebe, kuvvet, rahmet, devlet.
  • Mazarrat.

ruh-u revan

  • Ruhun zuhuru. Ruhun ferahlığı. Ruhun akışı.

ruha

  • Ferahlık.
  • Yumuşak rüzgâr.

ruhama

  • (Tekili: Rahim) Rahim olanlar.

ruhaniyan / rûhâniyân

  • Rahmet meleklerine verilen isim.

ruhban / ruhbân

  • Korkmak, çekinmek, yılmak.
  • Rahib, Hristiyan din adamı.
  • Rahipler.
  • Evlenmeden bekâr yaşamayı tercih eden, dünyâdan yüz çevirip, insanlardan uzak yaşayan kimseler, râhibler. Hıristiyanlıkta sâdece ibâdetle meşgûl olan din adamları sınıfına verilen ad. Hıristiyan din adamları evlenmedikleri ve insanlardan uzak yaşadık ları için bu ad verilmiştir.

ruhperver

  • Ruha ferahlık ve kuvvet veren. (Farsça)

ruhsat

  • (Çoğulu: Ruhas-Ruhsat) İzin, müsaade.
  • Genişlik.
  • Kolaylık.
  • Fık: Kulların özürlerine mebni, kendilerine bir suhulet ve müsaade olmak üzere, ikinci derecede meşru' kılınan şeydir. Sefer halinde Ramazan-ı Şerif orucunun tutulmaması gibi. Vuku' bulan ikraha mebni, birisini

ruhum

  • Esirgemek, korumak, rahmet.

rüşeym

  • Rahimde yavrunun bütün azalarının teşekkül etmiş şekli. (Harekete başlayan rüşeyme, cenin denir)

saadet-bahş / saâdet-bahş

  • Saâdet veren, sevindiren, ferahlandıran. (Farsça)

şad

  • Sevinçli, ferahlı, memnun, mesrur, şen, bahtiyar. (Farsça)

sadakat / sadâkat

  • Dostluk; bir kimseye Allahü teâlâ için kalbden bağlılık; doğruluk. İnsana sadâkat yaraşır görse de ikrâh, Doğruların yardımcısıdır hazret-i Allah.

şadi

  • Sevinçlilik, memnunluk, mesruriyet, gönül ferahlığı. (Farsça)

sadr / صدر

  • Göğüs. (Arapça)
  • Baş. (Arapça)
  • Başköşe. (Arapça)
  • Sadrazam. (Arapça)
  • Sadra şifa vermek: İşe yaramak, rahatlatmak. (Arapça)

saet

  • Doğumdan sonra koyunun rahminden çıkan madde.

safa / safâ / صفا / صَفَا

  • Rahat ve huzur.
  • Gönül şenliği, ferahlık.
  • Saflık. (Arapça)
  • Gönül rahatlığı, gönlün şen olması. (Arapça)
  • Safâ eylemek: Şenlenmek. (Arapça)
  • Rahat, huzur.

safa-bahş

  • Eğlendiren, rahatlandıran, kederi def'eden, hatırı hoş eden. (Farsça)

safa-cu

  • (Çoğulu: Safacuyân) Rahat ve eğlence arıyan. (Farsça)

safa-yı sermedi ve cavidani / safâ-yı sermedî ve câvidânî

  • Kesintisiz ve pek güzel bir huzur, rahat.

safabahş / safâbahş / صفابخش

  • Gönüle rahatlık veren. (Arapça - Farsça)

safalı / safâlı

  • Rahat, huzurlu.

sahc

  • Bağırsağın yaş olup cerahat vermesi.
  • Kaşımak.
  • Tırmalamak.

sahne

  • Cerahat, yara.

salah / salâh

  • Bir şeyin en iyi hâli. Rahatlık, sulh, iyileşme, düzelme, iyilik. Dine olan bağlılık. Her hayra câmi faziletlerin toplanmasında hâsıl olan yüksek bir sıfat. (Mukabili fesad ve fücurdur)
  • İyilik, rahatlık.

salat / salât / صلات

  • Namaz. Belirli vakitlerde Kur'an'da emredildiği tarzda ve Hz. Peygamber'in tarifi vechi ile yapılan ibadet.
  • Tebrik, tezkiye.
  • Dua. Peygamberimize (A.S.M.) yapılan dua.
  • İstiğfar.
  • Rahmet.
  • Allahü teâlâdan rahmet, meleklerden istiğfâr, mü'minlerden duâ.
  • İslâm'ın beş esâsından (temelinden) birisi olan namaz.
  • Peygamber efendimizin ism-i şerîfleri anıldığında, işitildiğinde veya yazıldığında söylenen ve yazılan "sallallahü aleyhi ve sellem". sözü ve benzerleri. Çoğ
  • Namaz, rahmet duası.

salavat / salâvât

  • Peygamberimize (a.s.m.) edilen rahmet ve esenlik duaları.

salavat-ı nuriye / salâvat-ı nuriye

  • Peygamberimiz için yapılan, manevî yönden tüm karanlıkları aydınlatan nurlu rahmet ve esenlik duaları.

salavat-ı şerife / salâvat-ı şerîfe

  • Peygamberimize edilen rahmet ve esenlik duaları.

salavatullah

  • Allah'ın rahmet ve inayeti, kusur ve günahları aff u mağfiret etmesi.

saman / sâmân

  • Servet. Zenginlik. (Farsça)
  • Rahmet. (Farsça)
  • Dinçlik. (Farsça)
  • Düzen, tertip. (Farsça)
  • Bir kimsenin varı-yoğu, serveti. (Farsça)

samansuz / sâmânsuz

  • Rahat ve huzuru bozan. (Farsça)

san'at-ı şuuriye-i rahmaniye / san'at-ı şuuriye-i rahmâniye

  • Rahmeti sınırsız olan Allah'ın sonsuz ilminin neticesi olarak ortaya çıkan san'atı.

sara

  • Hâlis, saf, katıksız. (Farsça)
  • Hz. İbrahim'in (A.S.) birinci zevcesinin ismi. (Farsça)

şarih

  • (Çoğulu: Şurah) Yiğit, kahraman.

savaik-i rahmet

  • Rahmet yağmur ve yıldırımları.

sebt

  • (Çoğulu: Esbât-Sübut-Esbüt) Rahat etmek.
  • Boyun vurmak.
  • Saç sarkıtmak. Bir çeşit deve yürüyüşü.
  • Cumartesi günü.
  • Şaşırmak, hayrette kalmak.
  • Çok zeki, dâhiye.
  • Başı tıraş etmek.

şedid

  • Sert, sıkı, şiddetli.
  • Musibet, belâ.
  • Tecvidde: Rahve harflerinin zıddı olan, sükûn ile harf söylendiğinde sesin akmaması hali.

şedide-i mechure

  • Elif, cim, dal, tı, ba harfleridir. Bunların zıddı: Rehavet (rahvet) ile Beyniye sıfatıdır.

sehab-ı rahmet

  • Rahmet bulutu.

şehacir

  • Rahm.

şehid

  • Şâhid olan.
  • Meşhude. Allah (C.C.) yolunda canını feda eden müslüman. Hak için hayatını feda ederek ölen. Allah'ın rızasına eren. (Naklinde ve gaslinde Rahmet melekleri hazır oldukları için yahut kıyamette ümem-i sâlife hakkında istişhad olunan zevattan olduğu için yahut vefat etmeyip

şehr-i rahmani / şehr-i rahmânî

  • Rahmet ve merhameti sınırsız olan Allah'ın şehri; kâinat.

şehr-i rahmet ve mağfiret

  • Rahmet ve bağışlama ayı; Ramazan ayı.

şehrayin-i rahman / şehrâyin-i rahmân

  • Cenâb-ı Hakkın sonsuz rahmetiyle bir şenlik haline getirdiği yeryüzü.

sekine / sekîne

  • Sükûn ve itmi'nan, temkin. Nefisteki telâşın kesilmesi ile hâsıl olan kalb huzuru ve sükûneti.
  • Telâş ve hafifliğin zıddıdır.
  • Kalb rahatlığı, kalb kuvveti veren çok mühim bir duânın ismi. (Bu, Sekine isimli duâ, Hazret-i Ali Radıyallâhü Anh gibi evliyânın bildiği ve içerisinde
  • Rahatlık. Kalb huzûru.
  • Sükun ve imtinan, temkin. Kalp rahatlığı, kalp huzuru veren bir duanın adı.

sekinet / sekînet

  • Sükûn ve itmi'nan, temkin. Nefisteki telâşın kesilmesi ile hâsıl olan kalb huzuru ve sükûneti.
  • Telâş ve hafifliğin zıddıdır.
  • Kalb rahatlığı, kalb kuvveti veren çok mühim bir duânın ismi. (Bu, Sekine isimli duâ, Hazret-i Ali Radıyallâhü Anh gibi evliyânın bildiği ve içerisinde
  • Sakinlik, gönül huzuru, kalbin rahat olması.

selam / selâm

  • Rahatlık, emniyet, barış, iyilik.

selam ve selamet / selâm ve selâmet

  • Esenlik, rahatlık.

selaset

  • Edb: Anlatıştaki kolaylık ve rahatlık. Açık, kolay, akıcı ve âhenkli ifade.

selme

  • Rahne, gedik.

seluc

  • Rahat olmak. Mutmain olmak.

selvet

  • Kalb rahatı. Gönül rahatı.

şemak

  • Neşat, sevinç. Ferah.

şemarih

  • (Tekili: Şimrâh) Dağ tepeleri.
  • Hurma veya üzüm salkımları.

semavi kitab / semâvî kitab

  • Hak dinlerin kitapları. Semâvî kitapların bize bildirileni yüz dörttür. Bunlardan on suhuf Şist (Şit) aleyhisselâma otuz suhuf İdris aleyhisselâma, on suhuf İbrâhim aleyhisselâma indirildi. Mushaflar; Tevrât Mûsâ aleyhisselâma, Zebur kitabı Dâvûd aleyhisselâma, İncîl kitabı Îsâ aleyhisselâma ve Kur'

semerat-ı rahmet

  • Rahmet meyveleri.

şen

  • Naz, eda, cilve. (Farsça)
  • Göze ve gönüle hoş görünen hal. (Farsça)
  • Bayındır, ma'mur. (Farsça)
  • Sevinçli, ferahlı. (Farsça)

ser-azad

  • Hür, serbest. Başı boş. (Farsça)
  • Dertsiz, rahat. (Farsça)

şerh-i sadr

  • Peygamber efendimizin çocukluğunda ve peygamberliği sırasında (mîrâc gecesinde) mübârek göğsünün açılarak kalbinin çıkarılması ve yıkanıp ilim, hikmet ve mârifet ile doldurulduktan sonra yerine konması hâdisesi.
  • Göğsün yâni kalbin ilâhî nûr, ilim, hikmet ve mârifet ve sekîne (ferahlı

serra

  • Kolaylık, rahatlık, genişlik.
  • Sevinçli oluş.
  • Bolluk.

seyf-i rahmet-i alem / seyf-i rahmet-i âlem / سَيْفِ رَحْمَتِ عَالَمْ

  • Cenâb-ı Allah'ın kâinatı kuşatan rahmet kılıcı.
  • Âleme rahmet kılıcı.

seyran

  • (Aslı: Seyeran) Gezme, gezinme. Bakıp görme.
  • Hareket etme.
  • Açılma, ferahlanma, teferrüc.

şeytan

  • İblis. (Cenab-ı Hakk'ın emrine isyan ettiğinden rahmetinden kovulmuş, şerleri ve muzır şeyleri temsil eder ve ateşten yaratılmıştır. Bütün melekler Cenab-ı Hakk'ın emriyle Hazret-i Âdem'e secde ettiği halde Şeytan: "O, topraktan yaratılmıştır, ben ateşten yaratıldım. Ben ondan daha kıymetli ve yükse
  • Kovulmuş, uzaklaştırılmış. Kibir ve gurûru sebebiyle Allahü teâlânın "Âdem'e secde ediniz" emrine isyân edip, karşı geldiği için, O'nun rahmetinden uzaklaştırılan varlık, İblis.

sia-i hal / sia-i hâl

  • Rahatlık, genişlik, bolluk.

sibar

  • Cerrahların yara yokladıkları mil.

sıbga-i rahmani / sıbga-i rahmânî

  • Rahmânî boya, san'at.

sıfat-ı ilahiye / sıfât-ı ilâhiye

  • Allah'a aid sıfatlar. Kendisini ve mânasının zıddını Cenab-ı Hakk'a nisbet caiz olan vasıflar. (Rıza, Rahmet, Gazab... gibi)

sığar-ı nefs

  • Nefsin küçüklüğü; kendi küçüklüğünden duyulan rahatsızlık.

sikke-i rahmet

  • Rahmet mührü.

sikke-i ulya-yı rahimiyet / sikke-i ulyâ-yı rahîmiyet

  • Rahmeti herşeyi kuşatan Allah'ı gösteren yüce damga.

sıklet / ثقلت

  • Ağırlık. (Arapça)
  • Sıkıntı. (Arapça)
  • Sıklet vermek: Ağırlık vermek, rahatsız etmek, sıkıntı vermek. (Arapça)

sirhan

  • (Çoğulu: Serâhin) Vahşi hayvanlardan olan kurt.

sırr-ı rahmet

  • Rahmet sırrı.

sofra-ı rahman / sofra-ı rahmân

  • Allah'ın sınırsız rahmetiyle kulları önüne serdiği sofra.

sofra-i rahman / sofra-i rahmân

  • Dünya ve âhirette yarattıklarına sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle muamele eden Allah'ın sofrası.

sofra-i rahmani / sofra-i rahmânî

  • Cenâb-ı Hakkın rahmet sofrası.

sofra-i rahmanü'r-rahim / sofra-i rahmânü'r-rahîm

  • Dünya ve âhirette yarattıklarına sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle muamele eden Allah'ın sofrası.

sofra-i rahmet

  • Rahmet sofrası.

sohbet-i ihvan

  • Din kardeşleri ile faydalı hakikatlar üzerine sohbet etmek.Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm buyurmuştur ki: Üç şey müstesna, dünyada rahat yoktur:1- Tilâvet-i Kur'an2- Münacat-ı Rahman3- Sohbet-i İhvan.

su'-i ef'al / sû'-i ef'âl

  • Kötü davranışlar, tavır ve işler. Ma'sûn et (koru) sû'-i ef'âlden ilâhî, Nasîb et râzı olduğun râhı (yolu).

şuaat-ı rahmet / şuâât-ı rahmet

  • Rahmet ışınları.

şuayb aleyhisselam / şuayb aleyhisselâm

  • Medyen ve Eyke ahâlisine gönderilen peygamber. İbrâhim aleyhisselâmın, dînini insanlara tebliğ etti. İbrâhim aleyhisselâmın veya Sâlih aleyhisselâmın neslinden olduğu rivâyet edilir. İsminin Arabça Şuayb, Süryânicede Yesrûb olduğu bildirilmiştir. Mûsâ aleyhisselâmın kayınpederidir.

sübat

  • Dalgınlık.
  • Uzun dinlenme.
  • İstirahat zamanı.
  • Uzun uyku şeklinde olan baygınlık. Koma.
  • Dehir, zaman.

suda'

  • Baş ağrısı.
  • Rahatsız etme, sıkıntı verme, sıkma.

suhuf-u ibrahim

  • Hz. İbrahim'e indirilen sahifeler, küçük kitap.

sükunet / sükûnet / سكونت

  • Vakarlılık, ciddiyet.
  • Durgunluk. Rahatlık.
  • Hareketsizlik.
  • Sakinlik, hareketsizlik. (Arapça)
  • Rahatlık. (Arapça)
  • Sükûnet bulmak: Yatışmak, sakinleşmek. (Arapça)

sükunetperver / sükûnetperver

  • Dinlendirici, rahatlandırıcı. (Farsça)

şule-i rahmet-i alem / şule-i rahmet-i âlem

  • Kâinatı kuşatan İlâhî rahmetin bir parıltısı.

sulh

  • Barış. Uyuşma.
  • Muharebeyi terk için anlaşma.
  • Rahatlık.
  • Barış.
  • Rahatlık.
  • Uyuşma. Uzlaşma.

şümul-ü rahmet

  • Cenâb-ı Hakkın rahmetinin herşeyi içine alması, kuşatması.

surahi / surahî / صراحى

  • Su şişesi, sürahi.
  • Sürahi. (Arapça)

sure-i rahman / sûre-i rahmân

  • Kur'ân'ın 55. sûresi olan Rahmân Sûresi.

sürur-u mukaddes

  • Mukaddes bir sevinç ve ferahlık.

ta'ciz / ta'cîz / تَعْج۪يزْ

  • (Acz. den) Huzursuz kılmak, rahatsız etmek, sıkıntı vermek, canını sıkmak.
  • Eğlendirmek.
  • Âciz etmek.
  • Kadının ihtiyarlayıp âcizleşmesi.
  • Rahatsız etme, çâresiz bırakma.
  • Rahatsız etme, çâresiz bırakma.

ta'cizat / ta'cizât

  • (Tekili: Ta'ciz) Tacizler. Rahatsız etmeler, sıkıntı vermeler.

ta'ziye

  • Ölen kimsenin yakınlarına sabır, ölene rahmet dileme.

tabakat-ı rahmet

  • Rahmet tabakaları.

tabla-i rahmet

  • Rahmet tablası, tezgâhı.

taciz / tâciz / تعجيز

  • Rahatsız etme, âciz hâle getirme.
  • Rahatsız etme. (Arapça)
  • Taciz etmek: Rahatsız etmek. (Arapça)

taciz eden / tâciz eden

  • Rahatsız eden.

taciz etme / tâciz etme

  • Rahatsız etme, sıkıntı verme.

taciz etmek / tâciz etmek

  • Rahatsız etmek.

tahaddi mu'cizesi

  • Cenab-ı Hakk'ın, Resülüne inzal ettiği Kur'anın şeksiz, şüphesiz bir mu'cize-i ebediye olduğunu sarahaten göstermek için, şüphesi olanlara karşı "Kur'an'ın mislini ve nazirini yapın" diye meydan okuması.

taht-ı belkıs

  • Belkıs'ın tahtı. (Çok eski mecusi Yemen padişahlarından Şerahil'in kızı Belkıs, başka kardeşi olmadığından babasının yerine Yemen'e hükümdar olmuş idi. Sonra Süleyman Aleyhisselâm ile evlendi. Onun mu'cizeleriyle imana geldi.) Bak: Hüdhüd, Süleyman (A.S.)

takazzür

  • İstikrah etmek, kerih görmek, beğenmemek.

takviye-i rahmet

  • Rahmet takviyesi, rahmetle kuvvetlendirme.

tarab-efsa / tarab-efsâ

  • Neşe ve ferahlığı artıran. (Farsça)

tarah

  • (Çoğulu: Etrâh) Tasa, keder, hüzün, melâlet.

tarahhum

  • (Bak: Terahhum)

tarhun

  • (Çoğulu: Tarâhin) Tarhun otu.

taruh / târûh

  • İbrâhim aleyhisselâmın asıl, öz babası.

tasallut

  • Musallat olmak. Birini rahatsız etmek. Tebelleş olmak. Tahakkümane hareket etmek.

tasdi / tasdî

  • Rahatsız etme, baş ağrıtma.
  • Sıkma, rahatsız etme.

tasdi' / tasdî' / تصدیع / تَصْد۪يعْ

  • Rahatsız etmek. Sıkmak. Baş ağrıtmak.
  • Yarmak.
  • Perâkende etmek, dağıtmak.
  • Baş ağrıtma, rahatsız etme. (Arapça)
  • Tasdî' etmek: Baş ağrıtmak, rahatsız etmek. (Arapça)
  • Baş ağrıtma, rahatsız etme.

tatmin

  • İkna etmek. Kandırmak.
  • İnsanın kalbini emin etmek. Rahatlandırmak.

taus-u yemeni / taus-u yemenî

  • Yemen'li Tâus Ebî Abdurrahman. (Kırk defa hacceden ve kırk sene yatsı abdesti ile sabah namazını kılan ve Sahabelerle görüşen ve Tâbiînin azîm imamlarından olan zât. (R.A.)

tavla

  • Hayvan bağlanan ahır. (San'at Ansiklopedisinde "Tavla" maddesi: "Hayvanların tavlanması yani istirahat edip çalışacak kıvama gelmesi, kuvvet ve tâkat kazanması için beslendiği yer." şeklinde tarif edilmiştir.)

tecelli-i rahmet / tecellî-i rahmet

  • Rahmet yansıması.

tecelliyat-ı rahmet / tecelliyât-ı rahmet

  • Rahmet yansımaları.

tedirgin

  • Huzursuz, rahatsız.

tefaric

  • (Tekili: Tefric) Yırtmalar, genişletmeler.
  • Ferah vermeler.
  • Korkaklar, zaifler, yüreksizler.
  • (Tifrac) Yırtmaçlar, aralıklar.

tefellül

  • (Kılıç) gedik olmak, yaralanmak. Rahnedar olmak.

teferruc

  • (Ferec. den) Ferahlanmak. İç açılmak.
  • Gezintiye çıkmak. Seyr.

teferrüc

  • Rahatlama, gezme.

teferruh

  • (Ferah. dan) İçi açılma, ferahlanma.

teferrüh

  • Ferahlanma.

tefrih / tefrîh / تفریح

  • Ferahlandırma, gönül açma.
  • Ferahlandırma.
  • Ferahlık verme. (Arapça)

tel'in

  • Lânetleme, lânet etme. Bir kimsenin Allahü teâlânın rahmetinden uzak olmasını dileme.

telcie

  • İkrah etmek, iğrenmek, tiksinmek, kerih görmek.

temellül

  • (Millet. den) Bir milletin ferdi olma, milletlenme.
  • Bir dine bağlı olma.
  • (Melel ve Melâl. den) Hastalığın etkisiyle yatakta rahat yatamayıp, kımıldanıp durma.

temelmül

  • Yatak veya döşekte rahat olmama.

temin-i hayat

  • Hayatın devamını temin etme; yaşamı rahatlatacak vesileleri, araç ve gereçleri elde etme.

temsil-i rahmet-i alem / temsil-i rahmet-i âlem

  • Kâinatı kuşatan İlâhî rahmetin örneği.

ten'im

  • Nimetlendirmek. Bolluk içinde olmak. Rahat ve refah kılmak.
  • "Neam" diye cevap vermek.

ten-asan

  • Rahatını düşünen adam. (Farsça)

tenasan / tenâsân / تن آسان

  • Canının kıymetini bilen, rahatına düşkün. (Farsça)

teneşşut

  • (Neşat. dan) Ferahlanma, keyiflenme.

tenfis

  • (Çoğulu: Tenfisât) (Nefes. den) Nefeslendirme, soluklandırma, ferahlandırma.

tenperver / تن پرور

  • Rahatına düşkün, tembel.
  • Rahatına düşkün. Tembel. Vücudunu beslemek telâşesinde olan. (Farsça)
  • Rahatına düşkün. (Farsça)

tenperverlik

  • Devamlı kendi canını ve rahatını düşünme, tenbellikten hoşlanma.

tepide

  • Rahatsız, sıkıntıda. (Farsça)

terabbu'

  • Bağdaş kurarak rahatça oturma.

terahhul

  • (Çoğulu: Terahhulât) Göç etme. Bir yerden bir yere göçme.
  • Yola çıkma.
  • Menzile konma.

terahhum / ترحم

  • Acıma, merhamet etme. (Arapça)
  • Terahhum etmek: Acımak, merhamet etmek. (Arapça)
  • Terahhum kılmak: Acımak, merhamet etmek. (Arapça)

terahhumat / terahhumât

  • (Tekili: Terahhum) Acımalar, merhamet etmeler.

tereffüh

  • Refaha ermek. Bolluk ve rahatlık içinde geçinmek. Bolluğa kavuşmak.
  • Aşırı rahatlık, bolluk ve rahatlık içinde yaşama.

terehhüm

  • (Bak: Terahhum)

terfih

  • Ferahlandırma. Refaha erdirme. Rahat ve bollukla yaşamasına sebeb olma.

terfiye

  • Sevindirmek.
  • Rahat etmek.

tervih

  • (Çoğulu: Tervihât) Râyiha verme. Kokutma. Kokusunu artırma.
  • Rahatlandırma.

tesbih-i rahmet

  • Rahmet tesbihi, zikri.

tesebbüt

  • Rahatlık.
  • Sâkin olmak.

teşeffi

  • Şifa bulma, (öç alarak) rahatlama.
  • Rahatlamak. Şifâ bulmak.
  • Öc almak. Öc veya intikam almakla yüreği soğumak.

teşeffi-i gayz / teşeffî-i gayz

  • Öfkesinin öcünü alarak rahatlamak. İntikam alarak yüreğini soğutmak.
  • Öfkesinin öcünü alarak rahatlamak, intikam alarak yüreğini soğutmak.

teşekkürat-ı rahmaniye / teşekkürat-ı rahmâniye

  • Sonsuz rahmet sahibi Allah'a yapılan teşekkürler.

teselli / tesellî

  • Avunma. Kederli ve gamlı olan bir kimseyi söz ve nasihatle ferahlandırma.
  • Kederli ve gamlı olan bir kimseyi söz ve nasihatle rahatlatmak.

teselli verme / tesellî verme

  • Üzüntüyü hafifletme, acıyı dindirme, rahatlatma.

teselli-i kalp

  • Kalbin tesellisi, rahatı.

teskin

  • Rahatlandırma. Yatıştırma. Sükunet verme. Şiddet, hiddet ve ıztırabını izale etme.
  • Gr: Bir harfi sâkin okuma.
  • Sakinleştirme, rahatlatma.

teşmiyet

  • Aksırana karşı hayır ve bereketle duâ etmek. (Yerhamükümullâh: Allah size merhamet ve rahmet ihsan etsin) meâlinde dua etmek.

teşrik

  • Hz. İbrahim'e nisbet edilen ve yüksek sesle alınan tekbir.

teveccüh-ü ilahi / تَوَجُّهُ اِلٓهِي

  • Allahın beğenerek (rahmetiyle) yönelmesi.

teveccüh-ü rahmet

  • İlâhî rahmetin yönelmesi, gelmesi.

tevhid-i rahman / tevhid-i rahmân

  • Rahmet eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah'ı bir olarak bilme ve ilân etme.

tezahür-ü rahmet

  • Rahmet belirmesi, görünmesi.

tıknefes

  • Zor nefes alan. Rahat nefes alamayan.

timsal-i rahmet

  • Rahmet örneği.

tuma'nine

  • İtminan. Emin olma, inanma, gönlü rahat olma.

udva'

  • Kuru, sert yer.
  • Üzerine oturulduğunda rahat olmayan yer.
  • Evin uzak olması.

ulü'l-azm

  • Azamet, ciddiyet, sabır ve sebat sahibi büyük peygamberler; Hz. Mûsâ, Hz. İsa, Hz. Nuh, Hz. İbrahim ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.).

ülü'l-azm

  • Şerîat sâhibi, yeni din getiren peygamberlerden altı tânesine ve en büyüklerine verilen ad. Bunlar; Âdem, Nûh, İbrâhim, Mûsâ, Îsâ ve Muhammed aleyhimüsselâmdır. Allahü teâlânın emir ve yasaklarını insanlara anlatırken çok sıkıntı çektikleri ve bu sık ıntılara sabr ettikleri için kendilerine bu isim

ulü-l azm

  • Kat'i azim sahibi, ciddiyet, sabır, sebat sahibi büyük zâtlar, hususan peygamberler (Aleyhimüsselâm). Başta Hz. Muhammed (A.S.M.), İsa, Musa, İbrahim, Nuh (A.S.).

ulülazm peygamberler

  • Azimet, gayret, ciddiyet, sabır ve sebat sahibi büyük peygamberler; Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Mûsâ, Hz. İsa, ve peygamberimiz Hz. Muhammed'e verilen sıfat.

ümmet-i merhume-i muhammediye

  • Hz. Muhammed'e inanıp onun yolundan giden, Allah'ın rahmetine ermiş olan Müslümanlar.

ümmid ve korku / ümmîd ve korku

  • Allahü teâlânın rahmetini ummak ve azâbından korkmak.

unuşe

  • Refah, huzur, rahatlık.
  • Adâlet. Merhamet.
  • Şarap.
  • Beğenme.

urb

  • Şiddetli akıcı çay.
  • Ferah, sevinç, neşat.

va'd

  • Hayır ve iyilik yapmaya söz verme; rahmet, cennet.

vahdet-aram / vahdet-ârâm

  • Dinlendirici, rahat yer. (Farsça)

vakar

  • Ağırbaşlılık, kalp rahatlığı.

vakıf

  • (ة) harfiyle biten kelimelerde (ﻫ) sesi verilerek durma ("şeceratin" kelimesinin "şecerah" şeklinde okunması gibi).

vakt-i kerahet

  • Kerahet vakti; güneşin doğduğu, battığı ve tepede olduğu anlar.

vareste / vâreste / وارسته

  • Affedilmiş. Halâs bulmuş, kurtulmuş. (Farsça)
  • Rahat, serbest. (Farsça)
  • Afvedilmiş, halâs bulmuş, kurtulmuş, rahat, serbest.
  • Kurtulmuş, rahat. (Farsça)
  • Uzak. (Farsça)

varestegi / varestegî

  • Kurtulma, halâs bulma. (Farsça)
  • Rahatlık, serbestlik. (Farsça)
  • İlişiksizlik. (Farsça)

vasi' / vâsi'

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Rahmeti, ilmi, kudreti, ihsânı ve nîmetleri her şeyi kuşatan ve her şeye kâfi olan, kudretinin ve ilminin nihâyeti olmayan.
  • (Vasia) Geniş, enli. Bol. Engin. Meydanlı.
  • Her ihtiyacı olana vergisi kâfi ve bol bol ihsan eden. İlmi cümle eşyayı muhit, rızkı bütün mahlukata şâmil ve rahmeti bütün şeyleri kaplamış olan Allah (C.C.)

vasıta-i rahmet

  • Rahmet vasıtası.

vech-i rahmet

  • Rahmet yönü.

veçh-i rahmet

  • Rahmet yönü.

vech-i rahmet / وَجْهِ رَحْمَتْ

  • Rahmet yönü.

veçh-i rahmet ve inayet / veçh-i rahmet ve inâyet

  • Rahmet ve özel yardım yönü.

vefd

  • Delege, murahhas, elçi.
  • Gelme, vurma, ulaşma.
  • Hususi bir işle başkasının yanına varma, elçilik.

vesile-i rahmet

  • Rahmet aracı.

vicdansuz / vicdânsûz

  • Vicdanı rahatsız eden.

visad

  • Dayanıp rahat edilecek yastık veya şilte.

vüs'at-ı rahmet

  • Rahmetin genişliği, büyüklüğü.

vüs'at-i rahmet / vüs'ât-i rahmet / وُسْعَتِ رَحْمَتْ

  • Rahmetin genişliği, bolluğu.
  • Rahmetin genişliği.

vüs'at-i rahmet-i ilahiye / vüs'at-i rahmet-i ilâhiye

  • Allah'ın rahmetinin bolluğu, genişliği.

vüsuk / vüsûk

  • Davasına olan güvenden kaynaklanan gönül rahatlığı.

ya

  • "Hey, ey!" mânasında nida olarak kullanılır. Arapçada başına geldiği kelimenin i'rabını ötre okutur. "Yâ-Halimu, Yâ-Rahimu" da olduğu gibi. Yâ, terkibli kelimelerin başına gelirse; baştaki kelimeyi "üstün" meftuh okutur. "Yâ Rabbe-l Âlemîn" de olduğu gibi."Yâ" üç şekilde kullanılır:1- Müennes zamiri

ya rahim / yâ rahîm

  • Ey rahmeti herşeyi kuşatan, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah.

yed-i rahmet

  • Allah'ın rahmet eli.
  • Rahmet eli, Rahmetle ihsan edilmesi.

yerhamükümullah

  • "Allah (C.C.) size rahmet ve merhamet eylesin" meâlinde dua olup, aksıran kimseye söylenmesi sünnettir.

yüsr

  • Kolaylık. Genişlik. Rahatlık. Zenginlik. Gına. Refah.

yüsret

  • Kolaylık, sühulet. Rahat.

zahil

  • Sıkıntıdan sonra yüreği feraha erişen.
  • Unutan.

zak

  • Dölyatağı, meşime. Rahim. (Farsça)

zak-dan

  • Döl yatağı, rahim. (Farsça)

zat-ı rahim / zât-ı rahîm

  • Rahmeti herşeyi kuşatan, sonsuz şefkat merhamet sahibi Zât; Allah.

zat-ı rahim ve kerim / zât-ı rahîm ve kerîm

  • Sonsuz rahmet ve ikram sahibi olan Zât, Allah.

zat-ı rahim-i kerim / zât-ı rahîm-i kerîm

  • Sonsuz rahmet ve ikram sahibi olan Zât, Allah.

zat-ı rahman ve rahim / zât-ı rahmân ve rahîm

  • Kullarına karşı sınırsız rahmeti olan ve rahmetinin eserleri dünya ve âhireti dolduran Zât, Allah.

zat-ı rahman-ı rahim / zât-ı rahmân-ı rahîm

  • Kullarına karşı özel rahmet ve şefkat tecellîleri olan ve rahmetinin eserleri dünya ve âhireti dolduran Zât, Allah.

zat-ı rahmanü'r-rahim / zât-ı rahmânü'r-rahîm

  • Dünya ve âhirette yarattıklarına sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle muamele eden Zât, Allah.

zeh-dan

  • Döl yatağı, rahim. (Farsça)

zerdab

  • (Zerd-âb) İrin, cerahat. (Farsça)
  • Safra. (Farsça)
  • Beyaz şarap. (Farsça)

zeyn-ül abidin

  • (Zeynel âbidîn) Lügat mânası: İbadet edenlerin zineti.
  • (Hi: 38-94) Oniki İmamın dördüncüsü olan zât (R.A.). Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın torunu olan Hazret-i Hüseyin'in ortanca oğlu. Asıl adı: Ali'dir. Tâbiînin büyüklerindendir. Medine-i Münevvere'de vefat etmiştir. (Rahmetull

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR