LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te pisi ifadesini içeren 219 kelime bulundu...

abkame

  • Anadolunun bazı doğu illerinde ve Bağdat'da yapılan, turşu veya salataya benzer bir çeşit yiyecek maddesi. (Farsça)
  • Ekşi hamurdan pişirilerek sirkeye konulan ve turşu olarak kullanılan bir gıda maddesi. (Farsça)

ağda

  • Bir kapta karıştırılıp pişirilerek koyulaşmış ve lüzucet kazanmış her nevi şeker vesaire.

alem-i ruhani / âlem-i ruhanî

  • Maddî yapısı olmayan ve gözle görülemeyen ruh âlemi.

anatomi

  • Canlıların yapısını ve bu yapıyı meydana getiren uzuvları inceleyen ilim dalı. Tıbtaki önemi çok büyüktür.

  • Muharrem ayında pişirilen aşure. (Farsça)
  • Yemek, taam. (Farsça)

aşevi

  • Yoksullara parasız olarak yemek yedirilen veya dağıtılan yer, aşhane.
  • Para ile yemek yenilen yer, lokanta.
  • Düğün gibi toplantılarda, yemekleri hazırlamak için iğreti mutfak olarak kullanılan yer.
  • Bazı tekkelerde yemek pişirilen yer.

aşiret / aşîret

  • Dil ve kültürü büyük ölçüde aynı türden olan, birçok boydan oluşan, yapısındaki aileler arasında sosyal, ekonomi, din, kan veya evlilik bağları bulunan göçebe veya yerleşik nitelikteki topluluk; oymak.

aşure / âşure

  • Bir çok meyve ve hububat karıştırılarak pişirilen tatlı; derleme, karışık.

bab-ı alem / bâb-ı âlem

  • Âlemin kapısı. Herkesin girip çıktığı yer.
  • Âlemin kapısı.

bab-ı bekà / bâb-ı bekà

  • Sonsuzluk kapısı.

bab-ı cibril / bâb-ı cibrîl

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Medîne-i münevverede yaptırdığı mescidinin doğu tarafındaki kıbleye yakın olan kapısı. Bu kapıya, hazret-i Osman'ın evinin karşısında bulunması sebebiyle Bâb-ı Osmân; Resûlullah efendimiz hazret-i Osm an'ın evini ziyâret etmek üzere bu kapıdan girip

bab-ı feyz

  • Bereket kapısı.

bab-ı fitne

  • Fitne kapısı.

bab-ı hükümet / bâb-ı hükümet

  • Hükümet dairesi, hükümet kapısı.

bab-ı hümayun / bâb-ı hümayun

  • Topkapı Sarayı'nın ilk kapısı.

bab-ı rahmet / bâb-ı rahmet

  • İlâhî şefkat ve merhamet kapısı.

bab-ı saadet / bâb-ı saadet

  • Saadet kapısı.
  • Sultanın sarayı.
  • İstanbul şehri.

bab-ı seraskeri / bâb-ı seraskerî / بَابِ سَرْعَسْكَر۪ي

  • Serasker kapısı. Eski Milli Müdafaa Vekâleti. Milli Savunma Bakanlığı. Şimdiki İstanbul Üniversitesi'nin kapısı.
  • Savunma Bakanlığı kapısı.

bab-ı şerif / bâb-ı şerîf

  • Konya'da bulunan Mevlana türbesinin kapısı.

bab-ür-rahme / bâb-ür-rahme

  • Rahmet kapısı. Medîne-i münevverede Peygamber efendimizin yaptırdığı mescidin batı duvarındaki iki kapıdan biri. Bâb-ül-Âtike ve Bâb-üs-Sûk diye de bilinir.

bab-üs-selam / bâb-üs-selâm

  • Mekke-i mükerremede bulunan Mescid-i Haram'ın doğu tarafına açılan kapı. Bâb-ı Şeybe de denir.
  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Medîne-i münevverede yaptırdığı Mescid-i Nebî'nin batı duvarında kıbleye yakın olan kapısı. Bâb-ı Mervân diye de bilinen bu kapı, Mescid-i

bab-üt-tevessül / bâb-üt-tevessül

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Medîne-i münevverede yaptırdığı mescidin kuzeye açılan kapısı. Bu kapı Osmanlı sultanlarından Abdülmecîd Han tarafından yeniden yaptırıldığından Bâb-ı Mecîdî diye de bilinir.

behet

  • Sütlaç. Süt lapası. (Farsça)
  • Pirinç unu ile pişirilen ve Me'muniye adı verilen helva. (Farsça)

belsek

  • Elbise değdiğinde yapışıp ayrılmayan bir ot.

bericen

  • İçerisinde ekmek pişirilen ocak veya fırın. (Farsça)

bervar

  • Sayfiye. (Farsça)
  • Havadar köşk, mesken. (Farsça)
  • Evin küçük, arka kapısı. (Farsça)

betik

  • Kat'etmek, kesmek.
  • Yapışıp bir şeyi çekmek.

betk

  • Kesmek, kat'etmek.
  • Yapışıp bir şeyi çekmek.

bevvab-ı mi'de

  • Mide kapısı.

biyoloji

  • yun. Canlı varlıkları inceliyen ilim. Hayvanları inceleyen bölümüne zooloji; bitkileri inceleyen bölümüne botanik denir. Biyoloji, incelediği konulara göre çeşitli isimler alır. Canlının dış yapısını inceleyen: Morfoloji; dokuları inceleyen; histoloji canlıların büyüyüp gelişmelerini: embriyoloji; h

bünyan / bünyân

  • Yapı, bina, bir şeyin yapısı.

bünye

  • Yapı; insanın maddi ve mânevî yapısı.
  • Bir şeyin vücut yapısı. Vücut, beden. Fıtrat.
  • Şekil, tarz, sûret.

bünye-i kur'aniye / bünye-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın yapısı.

bürhun

  • Duvar. Kemer. (Farsça)
  • Çember, daire. (Farsça)
  • Hâne, ev ve kale kapısı. (Farsça)
  • Mâni, engel, çit. Avlu. (Farsça)

ca'cere

  • (Çoğulu: Ceâcir) Hamurdan çeşitli şekiller yapıp, pekmez içinde pişirip yerler.

cesed-i misali / cesed-i misalî

  • Maddi yapısı olmayan vücut, misalî beden.

cirm-i şems

  • Güneşin temel yapısı.

cübcübiyye

  • İşkembe yemeği. (Onu pişirip satana işkembeci mânâsına "cübcübî" derler.)

cümle kapısı

  • Sarayın büyük kapısı.
  • Dış kapı.

dabi'

  • Yere yapışan, yere yapışıcı.

dabv

  • Pişirmek.
  • Tağyir etmek, değiştirmek.

dahb

  • Bir şeyi ateşte kızdırıp pişirmek.

delail-i enfüsiye

  • Kişinin kendi nefsinde olan deliller. Yani vücudun gerek maddi ve gerek (vicdan ve hisler gibi) mânevi yapısında olan ve imana ait hükümleri isbat eden delillerdir.

der-bar

  • Ev kapısı. (Farsça)

der-saadet

  • Saadet kapısı. İstanbul'un eski ismi. (Farsça)

derbar-ı saadet-karar

  • İstanbul. (Osmanlılar devrinde İstanbul hilâfet merkezi olduğu için saadet kapısı diye tavsif edilirdi.)

dergah / dergâh / دَرْگَاهْ

  • Makam, kapı girişi, eşik. Tasavvuf mektebi. Tasavvufta yetişmiş ve yetiştirebilen evliyâ zâtlar tarafından, talebelere, tasavvuf, İslâm ahlâkı ve diğer dînî ilimlerin ve zamânın fen ilimlerinin okutulduğu yer.
  • Cenâb-ı Hakk'ın rahmet kapısı.
  • (Der-geh) Cenab-ı Hakk'a ibadet edilen yer. (Farsça)
  • Büyük bir huzura girilecek kapı. Kapı. Padişahların kapısı. (Farsça)
  • Şeyhlerin tekkesi. (Farsça)
  • Mürâcaat kapısı.

dergah-ı adalet / dergâh-ı adalet

  • Adalet kapısı.

dergah-ı ali / dergâh-ı âlî

  • Padişah kapısı. Yüksek dergâh.

dergah-ı ilahi / dergâh-ı ilâhî / dergâh-ı ilahî / دَرْكَاهِ اِلَهِي

  • Cenâb-ı Allah'ın rahmet kapısı.
  • Allah'a müracaat kapısı.

dergah-ı ilahiye / dergâh-ı ilâhîye / دَرْگَاهِ اِلٰهِيَه

  • Allah'a müracaat kapısı.

dergah-ı izzet / dergâh-ı izzet

  • İzzet sahibi Allah'ın yüce kapısı.

dergah-ı rahmet / dergâh-ı rahmet / دَرْكَاهِ رَحْمَتْ

  • Allah'ın rahmet kapısı.
  • Rahmete mürâcaat kapısı.

dersaadet

  • Saadet kapısı; İstanbul.

dervaze / dervâze / دروازه

  • Kapı. Şehir. Şehir kapısı, kale kapısı. (Farsça)
  • Ana kapı. (Farsça)
  • Kale kapısı. (Farsça)
  • Şehir kapısı. (Farsça)

dudhar

  • Kelebek. (Farsça)
  • Aşçı, yemek pişiren kimse. (Farsça)
  • Külhancı. (Farsça)

enaniyet-i beşeriye fihristesi

  • İnsanın benliğinin mahiyeti, yapısı, içeriği,.

etene

  • Hayvanlarda ana ile cenin arasındaki kan alış-verişini temin eden organ.
  • Bitkilerde yumurtacıkların yumurtalığa yapışık bulundukları doku.

fağfur

  • Yarı şeffaf Çin porseleni. Çok kıymetli porselenden yapılan yemek kabı. Çin yapısı.
  • Eskiden Çin İmparatoruna verilen isim.

fe'd

  • Kebap yapmak.
  • Kül içinde ekmek pişirmek.

fenn-i menafiu'l-aza / fenn-i menâfiu'l-âzâ

  • Organların yararlarını inceleyen fen, anatomi; canlıların yapısını ve bu yapıyı oluşturan organları inceleyen bilim dalı.

fenn-i teşrih

  • tıb: Bir cesedin, canlı vücudunun iç yapısını öğrenme bilgisi. (Anatomi)

feth-i bab-ı rahmet eden

  • İlâhî şefkat ve merhamet kapısını açan.

fetva emini

  • Şeyhülislâm kapısındaki Fetvahane'nin başında bulunan zata verilen ünvandır. Şeyhülislâma sorulan şer'i meselelerin fetvalarını hazırlamak, istida ile vukubulan suallere cevap vermek ve şer'iyye mahkemelerinden verilen ilâmları tetkik etmek vazifeleriyle mükellefti. Maiyyetinde Fetvaemini muavini, İ

ganbot

  • Yapısı küçük olmakla beraber, nisbeten ağır toplarla mücehhez harp gemisi.

gülhane

  • İstanbulda Sarayburnu'ndan Topkapı Sarayı'nın duvarlarına ve bir taraftan Çizme Kapısı hizasına kadar devam eden saha. Bunun deniz tarafında, şimdiki hat boyunun batısında vaktiyle sıra ile gül bahçeleri bulunduğundan bu isim verilmiştir.

güveç

  • Yemek pişirmeye mahsus toprak kap.

habz

  • Ekmek pişirmek.
  • Ekmek vermek.
  • Sözü birbiri ardınca söyleyip yürümek.
  • Devenin ayağını yere vurması.

hashase

  • Ateş üzerinde eti pişirip kebap yapmak.
  • Bir şeyi döndürmek.

hass

  • Zannetmek.
  • Silkmek.
  • Davarı kaşağılamak.
  • Közün üstünde birşey pişirmek.
  • Katletmek, öldürmek.

hatife / hatîfe

  • Unu süt ile yoğurup pişirerek yapılan yemek.

hatt-ı istiva / hatt-ı istivâ

  • Dünyanın kuzey ve güney kutuplarına aynı uzaklıkta olduğu ve dünyayı iki müsavi parçaya böldüğü farzedilen dâire çizgisi. (Farsça)
  • Ekvator. (Farsça)
  • Mevlevi semahânesinde, şeyhin oturduğu post ile meydan kapısı ortasında farzolunan çizgi. (Farsça)

hazef

  • Çamurdan yapılmış olup ateşte pişirilen şeyler. Çanak, çömlek.

hazire / hazîre

  • Eti ufak ufak doğrayıp, çok su ile çömlek içinde pişirip erimeye yakın olduğu anda üzerine un koyup karıştırarak yapılan yemek. (İçinde et olmayınca "aside" derler.)

hazırlöp

  • Kabuğu içinde suda pişip katılaşmış yumurta.
  • Mc: Emek sarfetmeden elde edilen kazanç.

helva-hane

  • İçinde helva pişirilen genişçe ve derinliği az tencere. (Farsça)
  • Tar: Saray için her türlü tatlı yiyeceklerin yapılmasına yarayan saray mutfağının bir bölümü. (Farsça)

herv

  • Dövme, sopalama.
  • Pişirme.
  • Afganistan'da bir şehrin adı.

hey'at / hey'ât

  • Birşeyin hâl ve keyfiyetleri, yani birşeyin durum, vaziyet, özellik, nitelik, kalite, şekil gibi bütüncül olarak genel yapısı.

heyet-i etvar

  • Tavırların, davranışların durumu, yapısı.

heyet-i içtimaiye-i islamiye / heyet-i içtimaiye-i islâmiye

  • Müslümanların sosyal hayatı, konumu, yapısı.

heyet-i mecmua-i insaniye

  • İnsanın genel yapısı.

heyet-i suret

  • Bir şeyin görünen yapısı.

heykel

  • Taş, tunç, kil ve alçı gibi maddelerden yontularak, kalıba dökülerek veya yoğurulup, pişirilerek yapılan insan, hayvan vs. şekli.
  • Büyük bina, anıt, büyük ve yüksek yapı, âbide.
  • Mc: Soğuk ve duygusuz kimse.
  • Güzel ve yakışıklı kişi.

hical

  • (Tekili: Hacle) Gerdekler, gelin odaları.
  • Çadır kapısına asılan kalın perde.

hışt-ı puhte

  • Fırında pişirilmiş tuğla.

hüceyre-i kübra / hüceyre-i kübrâ

  • En büyük hücre; maddî yapısı çok küçük olmasına rağmen, değeri çok büyük olan insan.

hücre

  • Oda. Odacık.
  • Hüceyre. En küçük canlı varlık. Canlı varlıkların en küçük yapısı.
  • Odacık, canlıların en küçük yapısı.

hükmünde

  • Konumunda, yapısı içinde.

hurşun

  • (Çoğulu: Harâşın) Ufacık bıtırak. (Davarların tüyüne yapışır.)

i'lamat-ı şer'iye mümeyyizi

  • Şeyh-ül İslâm kapısındaki fetvahanenin üç kaleminden biri olan "İlâmat Odası"nın başındaki memurun ünvanı idi. Kadılar tarafından verilen ilâmları tetkik vazifesiyle mükellef olduğu için, bu memuriyete, ulemadan tanınmış olanlar tâyin edilirdi.

ilm-i nahiv

  • Gr. Arapçada cümle yapısını inceleyen ilim dalı.

iltisak

  • İki uzvun birbirine yapışık olması.
  • Bitişmek. Yapışmak. Kavuşmak. Yapışık olmak.

inorganik

  • Mâden cinsinden olan, cansız maddelerden bulunan. Organik olmayan. Hayvan ve insan gibi vücud yapısına ait olmayan. (Fransızca)

intıbah

  • Pişmek, pişirilmek.

inzac

  • İyice pişirip kıvamını buldurma.

iştiva'

  • Kızarma, pişip yenecek duruma gelme.

izn-i amm / izn-i âmm

  • Herkese müsaadeli olan.
  • Ist: Cum'a namazı kılınan cami kapısının kayıtsız şartsız her müslümana açık olması.

jeoloji

  • Yeryüzünün yapısını inceleyen ilim.

kazan kaldırmak

  • Yeniçerilerin isyanı münasebetiyle kullanılan bir tabirdi. Yeniçeriler isyan ettikleri zaman yemek pişirilen kazanlarını da, toplandıkları At Meydanı'na getirdikleri için bu tabir meydana gelmiştir. Sonradan da devlete karşı koymağa kalkanlar hakkında kullanılırdı. (Türkçe)

kebab

  • Ateşte pişirilen et.
  • Ateşte kavrularak veya alazlanarak pişirilen her türlü yiyecek.

kelime

  • Gr: Mânası olan en küçük söz veya cümlenin yapısını teşkil eden unsurlardan birisidir. Kelime, isim, fiil ve harf olmak üzere dilbilgisinde üç kısma ayrılmıştır. "Bir tek söze" kelime denir.

kene

  • Hayvanın etine yapışıp kanını emen küçük bir böcek.

keramet-i kevniye

  • Maddî ve kişisel yapısının olağanüstü olması.

kesif / kesîf

  • Sığ, yoğun, maddî yapısı olan.

kıdr

  • (Çoğulu: Kudur) Çömlek, tencere ve kazan gibi, yemek pişirmeye mahsus kaplar.

kilsi / kilsî

  • Kireçtaşı yapısında olan.

kirpik

  • Göz kapağının kenarındaki kıllar.
  • Bir nevi taş.
  • Hayvan ve nebatların beden yapısında bâzı küçük ve ince uzantılar.

kıyas-ı hafi-yi hadsiye / kıyas-ı hafî-yi hadsiye

  • Zihnin birşey hakkında, sezgi ve âni kavramayla yaptığı gizli kıyas. Meselâ "Eğer Ayın ışığı Güneşten gelmeseydi, durumu değiştikçe ışık yapısı değişmezdi" şeklinde zihne doğan gizli bir kıyasla aklın "O halde Ay ışığını Güneşten alır" şeklinde hükmetmesi.

kudur

  • (Tekili: Kıdr) Çömlekler, tencereler. Yemek pişirilen kaplar.

künne

  • Ev kapısı üstüne yapılan sundurma.

kütüb-ü nahiv

  • Gramer kitapları; Arapça cümle yapısını ele alan eserler.

kuvve-i an-il-merkeziye

  • Merkezkaç kuvvet. Cisimlerin kendi mihveri üzerine hareketi zamanında merkezinde hâsıl olan kuvvete denilir. Merkezde dönen bir tekerleğin etrafında yapışık veyahut üstünde taşıdığı cisimlerin etrafa yayılıp dağılmasıyla bu kuvvetin mevcudiyyeti anlaşılır.

lafzi / lafzî

  • Lafza ait ve müteallik.
  • Gr: Kelimenin söylenişine ve yapısına aid, onlarla alâkalı.

lafziye / lâfziye

  • Kelimenin söylenişine ve yapısına ait.

lasık

  • Yapışık, yapışmış olan. Yapışıcı, yapışkan.

lask

  • Yapışmak. Yapışık olmak. Ulaşmak.

latife / lâtife

  • Duygu, his; insanın mânevi yapısında bulunan ince duygular.

lazık / lâzık

  • Yapışkan, yapışıcı. Yapışmış olan.

lazuk

  • Yaraya yapışıp onulmayınca kopmayan devâ.

letaif / letâif

  • Lâtifeler; insanın mânevî yapısındaki ince duygulardan herbiri.

letaif-i beşer / letâif-i beşer

  • İnsanın lâtileferi; insanın yapısındaki duyular ve duygular.

lisan-ı nahvi / lisân-ı nahvî / لِسَانِ نَحْو۪ي

  • Sağlam gramer yapısına sâhib dil.

lüsuk

  • Yapışma, bitişik olma. Yapışıp tutma.
  • Ulaşma, vâsıl olma, erişme.

madumat-ı hariciye / mâdûmât-ı hariciye

  • Görünürde maddî yapısı olmayan.

mahiyet-i beşeriye

  • İnsanların yapısında bulunan temel özellik.

mahiyet-i hayatın / mâhiyet-i hayatın

  • Hayatının mahiyeti, asıl yapısı, içyüzü.

mahiyet-i hayatiye

  • Hayatın yapısı, esası, hakikatı.

mahiyet-i insaniye / mâhiyet-i insaniye

  • İnsana ait temel özellik, insanın içyapısı.

makluv

  • Pişirilmiş kebap.

matabih / matabîh

  • (Tekili: Matbah) Mutfaklar. Yemek pişirilen yerler.
  • (Tekili: Matbuh) (Tabh. dan) Tabholunmuş yani pişirilmiş şeyler.

matbah

  • Mutbah. Yemek pişirilen yer.

matbuh

  • (Çoğulu: Matâbih) (Tabh. dan) Kaynatılmış veya haşlanmış (ilâç).
  • Pişirilmiş yemek.

matbuhat

  • (Tekili: Matbuh) Kaynatılmış veya haşlanmış ilâçlar.
  • Pişirilmiş yemekler.

mazif

  • Herkese sofrası açık olan ev. Kapısı açık, misafir sever ev. Misafirperver olan hâne.

melil / melîl

  • Kül içinde pişirilen ekmek.
  • Hararet, sıcaklık.
  • Üzgün, kederli. Melul.

melkut

  • Yerden kaldırılıp alınan şey.
  • Sokağa, virâneliğe, câmi veya kilise kapısına bırakılmış çocuk.

mell

  • Küsmek, darılmak.
  • Yorgunluk.
  • Kakma, dürtmek.
  • Mahzun olmak, kederli olmak.
  • Hamuru külün içinde pişirmek.

melsuk / melsûk / ملصوق

  • Yapışık. (Arapça)

men dakka dukka

  • "Kapı çalanın kapısı çalınır." Yâni, kim birisine bir kötülük yahut iyilik yaparsa ona o şey yapılır. Meselâ: "Su-i zan eden su-i zanna mâruz olur."

merzuf

  • Ateş ile kızmış taş üzerinde pişirdikleri et.

meşihat-ı islamiyye / meşîhat-ı islâmiyye

  • Bâb-ı fetvâ (fetvâ kapısı). Şeyhülislâmın bulunduğu yer.

meşrık

  • Güneş doğacak cihet. Gündoğusu. Doğu. Şark ciheti.
  • Şems-âbâd, güneşi bol yer. Kış vakti ısınmak için güneşe karşı oturacak yer.
  • Tövbe kapısının adı.

micsed

  • Cesede yapışık olan elbise.

mizac-ı akl

  • Akıl yapısı, normal akıl.

mizac-ı i'caz / mizac-ı i'câz

  • Mu'cizelik yapısı.

mü'sade

  • (İsad. dan ism-i mef'uldür) "Asadet-ül bab" denir ki; kapıyı kapadım, sımsıkı kilitledim demektir. Üzerlerine ateşin yakılıp fırın gibi kapısının kapanması ateşin şiddetini icab edeceğinden, Cehennemde azabların şiddet ve ebediyetinden kinayedir.

müde'as

  • Kırda Arabların ekmek pişirdikleri tennur.
  • Sıcak kül döküp üstünde et pişirilen yer.

mukteda

  • Kendisine uyulan. Önde giden.
  • Müçtehid. Pişivâ. Peşivâ.
  • Namazda kendine uyulan imam.

mülahık

  • (Lahk. dan) Yapışık, bitişik.

mülasık

  • (Lüsuk. dan) İltisaklı. Bitişik. Yapışık. Yanyana bulunan.

mülemle

  • Bâzısı bâzısına yapışıp toplanmış şeyler.
  • Sağlam ve sert yuvarlak taş.

mülsak

  • Yapışık, bitişik.

mültesik

  • (Lüsuk. dan) Birbirine bağlanmış. Yapışık, bitişik.

mültezem

  • Kâbe-i muazzamanın kapısı ile Hacer-ül-esved denilen mübârek siyah taş arasında kalan Kâbe duvarı.

münasebat-ı nahviye ve sarfiye / münasebât-ı nahviye ve sarfiye

  • Dilbilgisi kurallarına ait münasebetler; fiil çekimi ve cümle yapısı ile ilgili kurallara ait bağlar.

münşi

  • (Neş'et. den) İnşâ eden, yapan. Yapısı, üslubu güzel olan.
  • Edb: Maksadı kâğıt üzerinde tasvir ve tesvid eden. İyi nesir yazı yazan, kâtib.

müteleffik

  • Bitişik ve yapışık olan.

mütemessik

  • Temessük eden. Sıkı sıkı yapışıp tutan.
  • Bir delil ve şahide dayanan, delile istinad eden.

muttasıl

  • Yapışık, bitişik.

muzaf

  • (Zayf. dan) Bağlı. Katılmış. İzâfe olmuş. Bağlanmış.
  • Gr: Başka bir isme katılmış ve onu tamamlamış olan isim.
  • "Evin kapısı" dediğimiz zaman; "kapı", "ev"i tamamlıyor. Bu muzâfdır.

muzafun ileyh

  • İsim tamlamasında (izâfet terkibinde) muzâfın (belirtenin) bağlı bulunduğu ismin hâli.Türkçede muzâf sonra gelir. "Evin kapısı" dediğimiz zaman, ev; muzâfun ileyh; kapı; muzâfdır.

muzbat

  • Kül içinde pişirilen ekmek.

nahiv ilmi

  • Arapça dilbigisinde cümle yapısını inceleyen ilim.

nahv

  • Arapça'da cümle yapısını ele alan 'nahiv ilmi'.

nanpüz

  • Ekmekçi, ekmek pişiren. (Farsça)

pergaze

  • Kuş kanadının vücuda yapışık olan kısmı. (Farsça)

perize

  • Ateşte pişirilen ekmek. (Farsça)
  • Kırmızı altun. (Farsça)

pişini / pişinî

  • (Çoğulu: Pişiniyan) Evvel zaman adamı. (Farsça)

radif

  • Kızmış taşla ısıtılan süt.
  • Kızmış taş üzerine pişirilen et. (Merzuf da derler.)

rahmet kapısı

  • Duâların kabûl edildiği, ihsân ve bereket kapısı. Duâların geri çevrilmediği lütuf kapısı.

rehvac

  • Kebabı iyi pişirmek.

revani

  • Değerli, rağbetli revaçlı. (Farsça)
  • Tepside pişirilen irmik veya undan bir tatlı çeşidi. (Farsça)

ribac

  • Kanatlarının ortasında küçük kapısı bulunan büyük kapı.

ruh-u nurani / ruh-u nuranî

  • Maddî yapısı olmayıp nurdan yaratılmış aydınlık ruh.

ruhani / ruhânî

  • Maddî yapısı olmayan ruh âlemine ait varlık.

ruhaniler / ruhanîler

  • Maddî yapısı olmayan ve gözle görülemeyen ruh âlemine ait varlıklar.

ruhaniyat / ruhâniyât

  • Maddî yapısı olmayan ve gözle görülemeyen ruh âleminin varlıkları.

sagsega

  • Toprak içine bir şey gömmek.
  • Yemeği yağlı ve iyi pişirmek.
  • Dişi depretmek.

saly

  • Pişirmek.
  • Yakmak.

seffud

  • (Çoğulu: Sefafid) Kebap pişirilen demir.

sela'

  • Pişirmek.
  • Eritmek.

selk

  • Bir yerden haber getirmek.
  • Yumurtayı rafadan pişirmek. Bir kimseyi başı üstüne bırakmak.
  • Katı ve sert söylemek.
  • Çağırmak.

semit

  • Temiz pişirilmiş olan kebap.
  • Arınmış, temizlenmiş ve pâk olmuş.
  • Doldurulmuş bağırsak.
  • Birbiri üstüne yığılmış kiremit.
  • Bir kat sahtiyan.

sevda / sevdâ / سودا

  • Kara, siyah. (Arapça)
  • İnsan yapısında bulunan dört maddeden biri. (Arapça)

sınai / sınaî

  • (Sınâiyye) San'atla ve sanayi ile alâkalı.
  • İnsan yapısı.

sınaiyyat

  • (Tekili: Sınâi) Sanatla ilgili olan şeyler.
  • İnsan yapısı şeyler.

sireten / sîreten

  • İç yapısı, ahlâk ve sıfat itibarıyla.

sun'i / sun'î

  • İnsan yapısı, uydurma, takma, sahte, yaradılıştan olmayan.

suret-i mesele

  • Bir meselenin sûreti, genel yapısı; asıl yapısı.

tabahat

  • Aşçılık. Yemek pişirme san'atı.

tabh / طبخ

  • Pişirme. Pişirilme.
  • İlâç kaynatma.
  • Pişirme. (Arapça)

tabhi / tabhî

  • Pişirmekle veya pişirilmekle ilgili.

tabiat-ı alem-i islam / tabiat-ı âlem-i islâm

  • İslâm dünyasının karakter ve yapısı.

tabiat-ı arap

  • Arap milletinin kendine özel yapısı, mizacı, karakteri.

tabiat-ı beşer

  • İnsan yapısı, fıtratı.

tabiat-ı hayal

  • Hayâlin tabiatı, yapısı.

tabiat-ı masiyet / tabiat-ı mâsiyet

  • Günahın tabiatı, doğası; Allah'a karşı yapılan isyankârlığın ve günahın temel özellikleri, yapısı.

tabiat-ı sani / tabiat-ı sâni

  • İkincisinin yapısı.

tabih

  • (Tabh. dan) Pişiren, aşçı.

tadrib

  • Kebabı iyi pişirmek.
  • Avazı güzelce çekip nağmelendirmek. (Buna "tadrib-i fi-s-savt" denir).

tahve

  • Eti pişirmek.

talan

  • Çapul, yağma. (Farsça)
  • Birisinin malının, herkes tarafından kapışılması. (Farsça)

tandır

  • Ufak fırın, ekmek pişirilen yer.

tanzic

  • Çok pişirmek.
  • Yakmak.

tefvim

  • Ekmek pişirmek.

telbib

  • (Çoğulu: Telâbib) Bir kimsenin yakasına yapışıp çekmek.
  • Boyun.

teşebbüs

  • Bir işe girişmek. Bir işi ilk olarak teklif etmek.
  • Sağlam bir niyetle bir şeye başlamak.
  • El ile yapışıp bırakmamak.

tevkir

  • Bina için yemek pişirip yedirmek. Ziyafet vermek.

tıynet

  • Huy, tabiat, kişinin yapısı.

üsfiyye

  • (Çoğulu: Esâfi) Üzerine tencere koyup yemek pişirilen ocak taşı.

uzuv

  • (Uzv) Bir canlının vücud yapısının kısımlarından herbiri. Azâ. Organ.

vath

  • Kuşların burnuna ve ayağına necasetten veya balçıktan yapışıp kalan nesne.

vegir

  • Kızmış taş üstüne koyarak pişirilen et.

vegire

  • Kızmış taş ile sıcaklık verilerek pişirilen süt.

vehise

  • Pişirilip kurutulduktan sonra dövülen çekirge.

veyl

  • Vay hâline, yazık, felâket, hüzün ve hüsran.
  • Cehennem'de bir çukur ismi veya Cehennem'in bir kapısına bu isim verilmiştir.
  • Vaid, tehdid makamında kullanılan azab kelimesidir.

yed-i beyza / yed-i beyzâ

  • Beyaz, parlak el; burada mecaz olarak Kur'ân'ın mu'cizeli yapısı kastedilmiştir.

zerde

  • Safranla pişirilen bir çeşit pirinç tatlısı. Safran, sarı renge boyadığı için bu ad verilmiştir. Eskiden düğünlerde pişirilirdi. (Farsça)
  • Safran. (Farsça)
  • Yumurta sarısı. (Farsça)

zey'

  • Güzelce pişip erimek.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR