LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te kelimesini içeren 446 kelime bulundu...

adem-i tecezzi / adem-i tecezzî / عَدَمِ تَجَزِّي

  • Parçalanmazlık, bölünmezlik.
  • Parçalanmama.

adudi / adudî

  • Pazı kemiği ile ilgili.

aftabru / âftâbrû / آفتاب رو

  • Parlak yüzlü. (Farsça)

alev-hiz

  • Parlayan, alevlenen. (Farsça)

altın kozak

  • Padişahlar tarafından yabancı hükümdarlara gönderilen nâme-i hümayunun konulduğu muhafaza.

arbede-cu / arbede-cû

  • Patırtıcı, gürültücü, kavgacı.

ataya-yı seniyye

  • Padişahın hediye ve ihsanları.

atil

  • Para karşılığı tutulan yardımcı, asistan.

atiyye-i seniyye / عطيهء سنيه

  • Padişah tarafından verilen hediye.

ayan / âyan

  • Parlamentonun aldığı kararları düzeltmek için üyelerinin bir kısmı devlete mensup, bir kısmı da halktan seçilmiş olan meclis ve bu meclis üyelerinin her biri ("âyan meclisi", "âyandan falan zat" şeklinde kullanılır).

ayet-i tenzil / âyet-i tenzîl / آيَتِ تَنْزِيلْ

  • Parça parça indirilmiş âyet.

azz-i benam / azz-i benâm

  • Parmak ısırma.

bad-zehr

  • Panzehir. (Farsça)

badincan

  • Patlıcan. (Farsça)

baha / bahâ

  • Paha.

baha-dar

  • Pahalı değerli, kıymetli. (Farsça)

bahadar / bahâdar

  • Pahalı.

balapuş / balapûş

  • Palto, pardesü, manto gibi üste giyilen eşya. (Farsça)

barık / bârık

  • Parıltılı.

barika-i beyan / bârika-i beyan

  • Parlak ifâde, açık anlatım.

bazargah / bazargâh / بازارگاه

  • Pazar yeri. (Farsça)

bazubend / bâzubend

  • Pazvand. Kola bağlanan duâlı kağıt. (Farsça)

bebga

  • Papağan.

bedel-i nakdiye

  • Parasal değer.

bedr-i münevver

  • Parlak dolunay.

bedre / بدره

  • Para kesesi. (Arapça)

behbehan

  • Papağan, tûti kuşu.

behre

  • Pay, kısmet, nasip.

benam

  • Parmak ucu.

benan

  • Parmak ucu.
  • Parmak uçları. Parmaklar.

bepga

  • Papağan. (Farsça)

berat-ı hümayun

  • Padişahlara mahsus ferman.

berhur / berhûr

  • Pay, nasib, hisse. (Farsça)

berk-endaz

  • Parlayıcı, parıldayıcı. (Farsça)

berk-i lami / berk-i lâmi

  • Parlayan şimşek.

berk-i lami' / berk-i lâmi'

  • Parlak şimşek.

bess

  • Parça parça olmak, dağılıp serpilmek.

bey-gah / bey-gâh

  • Pazar yeri, pazar. (Farsça)

bezl-i nükud

  • Parayı bol verme, para dökme.

bibaha / bîbahâ

  • Pahasız.

bila-ücret / bilâ-ücret

  • Parasız, ücretsiz.

bilaücret / bilâücret / بلاأجرت

  • Parasız, ücretsiz. (Arapça)

birs

  • Pamuk.

biş-baha

  • Pahalı, fiatı yüksek, değerli, kıymetli. (Farsça)

burhan-ı neyyir

  • Parlak delil.

burhan-ı sātı' / burhân-ı sātı' / بُرْهَانِ سَاطِعْ

  • Parlak delil.

buseyla'

  • Pazu dedikleri ot.

çar-erkan-ı cuvani / çar-erkân-ı cuvanî

  • Padişahın özel hizmetlerinde bulunan ve Enderun'un azamlarından olan dört kişi hakkında kullanılan bir tabirdir.

cela / celâ

  • Parlak, ruşen. Zâhir, açık.

cemal-i mücella / cemâl-i mücellâ

  • Parlak ve ışıltılı güzellik.

cemal-i şuaat / cemâl-i şuaât

  • Parıltıların güzelliği.

cerr

  • Para alma.

cevher-i ziyalı

  • Parlayan, ışıldayan cevher.

ceza-yı nakdi / ceza-yı nakdî

  • Para cezası.

çığır

  • Patika, ince yol.

cila / cilâ

  • Parlaklık, parlatma, perdaht, lostura.
  • Parlaklık, parlama.

cila-bahş / cilâ-bahş

  • Parlaklık veren, parlatan.

cilalı / cilâlı

  • Parlak.

cülus-u hümayun / cülus-u hümâyun / cülûs-u hümayun

  • Padişahın taht'a oturma merâsimi.
  • Padişahın tahta çıkışı.

cümle-i mu'tarıza

  • Parantez içinde bulunan cümle, açıklayıcı mahiyetteki cümle. Ara cümlecik.

cüz / جز / جُزْ

  • Parça.
  • Parça.

cüz'iyat / cüz'iyât

  • Parçalar, kısımlar.

cüz-i layetecezza / cüz-i lâyetecezzâ

  • Parçalanmayan parça; zerre, atom.

cüz-küll

  • Parça-bütün.

cüzler

  • Parçalar, bölümler.

darb-ı sikke

  • Para basma.

darbhane

  • Para basılan yer.
  • Para basılan yer.

deflasyon

  • Paranın piyasada azalmasıyla satın alma gücünün artması. (Fransızca)

delil-i satı / delil-i sâtı

  • Parlak delil.

denk

  • Paket, koli.

derari / derârî

  • Parlak yıldızlar, renkli şeyler.

derem-sera

  • Para basılan yer. (Farsça)

dergah-ı ali / dergâh-ı âlî

  • Padişah kapısı. Yüksek dergâh.

destar-ı hümayun

  • Pâdişah sarığı.

devalüasyon

  • Paranın değerinin düşürülmesi. (Fransızca)

dırahşan

  • Parlak. Parıldayan. Parlaklık. Münevver, ziyâdar. (Farsça)
  • Parlayan.

dirahşan / dirahşân / درخشان

  • Parlıyan, parlak. (Farsça)
  • Parlak, parlayan. (Farsça)

dürr-i dırahşan / dürr-i dırahşân

  • Parlak inci.

dürre-i beyza / dürre-i beyzâ

  • Parlak, büyük inci. (Farsça)

dürret-i beyza / dürret-i beyzâ

  • Parlak ve ışık saçan inci.

dürretü'l-beyza / dürretü'l-beyzâ

  • Parlak, büyük inci.

düşenbe / دوشنبه

  • Pazartesi. (Farsça)

ebecc

  • Patlak gözlü adam.

ecza / eczâ / اَجْزَا

  • Parçalar.

eczalar

  • Parçalar, bölümler.

el-hüccetü'z-zehra / el-hüccetü'z-zehrâ

  • Parlak ve güzel delil; On Beşinci Şuâ.

elektrik-i muzi / elektrik-i muzî

  • Parlak ışık veren, aydınlatan lamba.

emyan

  • Para kesesi, içine para konulan torba, çanta. (Farsça)

engüşt / انگشت

  • Parmak. (Farsça)
  • Parmak. (Farsça)

engüştnüma / engüştnümâ / انگشت نما

  • Parmakla gösterilen. (Farsça)

envar-ı müşrika / envâr-ı müşrika

  • Parlayan nurlar.

erzide

  • Pahası kesilmiş, kıymeti kararlaştırılmış, değeri belli edilmiş olan şey. (Farsça)

esabi / esâbi

  • Parmaklar.

faiz / fâiz

  • Paranın haram olan kârı.

fakd-ı nakd

  • Para yokluğu.

fehhad

  • Parsa av öğreten.

fer / فر

  • Parlaklık. (Farsça)

ferik / ferîk / فَر۪يقْ

  • Paşa, korgeneral.

ferkaa

  • Parmak çıtlatmak.

ferza'

  • Pamuk çekirdeği.

feşga

  • Pamuk parçası.

fıkarat / fıkarât

  • Paragraflar, nükteler, bölümler.

fıkdan-ı nukud

  • Para darlığı, parasızlık.

fıkra-ı ra'na / fıkra-ı râ'na

  • Parlak bölüm, ifade.

fikret-i beyza / fikret-i beyzâ

  • Parlak fikir.

fırka / فِرْقَه

  • Parti, bölük.
  • Parti.

fırka müteassıpları

  • Parti mutaassıpları, parti bağnazları.

fırkacılık

  • Parti taraftarlığı, partizanlık.

firze

  • Parça.

fürtum

  • Pabuç burnu.

füruz

  • Parlatan. Nurlandıran. (Farsça)

füruzan / fürûzân / فروزان

  • Parlak, parlayıcı, parlayan. (Farsça)
  • Parlak. (Farsça)

gala / galâ

  • Pahalılık.
  • Pahalılık.

gali / gâlî

  • Pahalı.

garra / garrâ / غرا

  • Parlak.
  • Parlak. (Arapça)

gasb-ı nukud

  • Paraların cebren alınması.

habib-i kuddus / habib-i kuddûs

  • Pak ve temiz olan Allah'ın sevgilisi; Hz. Muhammed (a.s.m.).

hadak

  • Patlıcan.

hakikat-i kàtıa-i satıa / hakikat-i kàtıa-i sâtıa

  • Parlak ve kesin gerçek.

halaki / halakî

  • Paçavracı.

halc

  • Pamuğu temizlemek, havalandırmak ve kabartmak için yay ile atmak.

hale / hâle

  • Parlak daire, halka; ayın etrafındaki parlak halka.

halice

  • Pamuk eğiren.

hallac / hallâc

  • Pamuk atan. Pamuğu didik didik eden.
  • Pamuğu didik didik eden.

hasfolmak

  • Parlaklığı gitmek.

hasis / hasîs

  • Parasını ve malını harcamamak için her türlü sıkıntıya, eziyete katlanan, paraya, mala aşırı düşkün olan; dînen verilmesi îcâb edeni, zekâtı ve sadakayı vermeyen, pinti, eli sıkı olan, bahîl, malda ve ilimde cimrilik eden.

haşmet-i padişahi / haşmet-i padişahî

  • Padişahın haşmeti, görkemi.

hatem-i sadaret / hâtem-i sadaret

  • Padişahın sadrazamlarda bulunan mührü. Buna "hâtem-i vekâlet", "hâtem-i şerif" veya "mühr-i hümayun" da denilirdi. İlk zamanlar yüzük şeklinde idi ve parmağa takılırdı. Sonraları zincire bağlı olarak sadrazamlar, boyunlarına asarlardı. Bundan ayrılmak, vazifeden azledilmek demek olduğu için; mühürü

hatt-ı hümayun

  • Padişanın el yazısı. Padişahın emri. (Farsça)

haysal

  • Patlıcan.

hazf

  • Parmağıyla taş atma.

hediye

  • Parasız verilen, bağışlanan şey. Armağan.

hefafe

  • Parlamak.

hırfu'

  • Pamuk.

hisse / حصه

  • Pay.
  • Pay, nasip.
  • Pay.
  • Pay. Nasip. Kısmete düşen kısım. Vârise intikal eden kısım.
  • Pay. (Arapça)

hissedar / hissedâr / حصه دار

  • Pay, hisse sahibi.
  • Pay sahibi. (Arapça - Farsça)
  • Hissedar olmak: Payını almak. (Arapça - Farsça)

hisseyab / hisseyâb / حصه یاب

  • Pay alan. (Arapça - Farsça)
  • Hisseyâb olmak: Payını almak. (Arapça - Farsça)

hizb

  • Parti, topluluk, gurup.

hüccetü'z-zehra

  • Parlak ve güzel delil; On Beşinci Şuâ.

hudavendigar / hudâvendigâr / خداوندگار

  • Padişah. (Farsça)

hükümdar / حكمدار

  • Padişah, hüküm sâhibi. En yüksek reis. İmparator. (Farsça)
  • Padişah, sultan, hüküm sahibi. (Arapça - Farsça)

hümayunname

  • Padişah tarafından bir hükümdara gönderilen mektub. (Farsça)

hünkar / hünkâr / خنكار

  • Padişah.
  • Padişah. (Farsça)

hurd ü mürd

  • Parça parça. Ufak tefek kimse. (Farsça)

hurdahaş

  • Param parça.

hurde-haş / hurde-hâş

  • Param parça, kırık dökük. (Farsça)

huzur-u padişah

  • Padişahın huzuru.

huzur-u şahane

  • Padişahın huzuru.

huzve

  • Parça.

ıdae

  • Parlamak veya parlatmak. Ruşen etmek veya ruşen olmak.

iftihar madalyası

  • Padişaha sadakat gösterenlere, tarım ve san'atın ilerlemesine çalışanlara, yangın ve sâri hastalık anında devlet ve millete büyük hizmetleri dokunanlara verilmek üzere II. Abdülhamid'in irade-i seniyesiyle altın ve gümüşten olmak üzere çıkarılan madalya. (1886 ve 1887) Madalyanın ön yüzünde yukarı k

iftiras / iftirâs / افتراس

  • Parçalama.
  • Parçalama.
  • Parçalama. (Arapça)

ihsan-ı şahane / ihsan-ı şâhâne

  • Padişahın ihsanı, bağışı.

ihsanat-ı şahane / ihsânât-ı şahane

  • Padişahın bağış ve iyilikleri.

ihtikar / ihtikâr / اِحْتِكَارْ

  • Pahalı satmak üzere mal saklama, vurgunculuk.

ikaf

  • Palan.

iktirac

  • Paslanma, küflenme.

iktisa-i nukud

  • Para biriktirme.

iltihaf

  • Parlama, yanma.

iltizak-ı esabi'

  • Parmakların yapışması.

imza-yi padişahi / imza-yi padişahî

  • Padişahın imzası. Osmanlı Padişahları tarafından vaktiyle hükümdarlara yazılan name-i hümayunların kenarlarına altun yaldızla imza konurdu. Bunlara imza-yı padişahî denilirdi.

infilak / infilâk / انفلاق / اِنْفِلَاقْ

  • Patlama, parlama.
  • Patlama.
  • Patlama. (Arapça)
  • Patlama.

infitat

  • Paralanma, kırılma.

inka'

  • Pâk ve temiz olma.

irade-i şahane / irade-i şâhane

  • Padişahın emri, fermanı, buyruğu.

isneyn / اثنين

  • Pazartesi. (Arapça)

ıstabl-ı has / ıstabl-ı hâs

  • Padişahın atlarına mahsus ahır.

istinka

  • Pâk olmasını istemek. İstincadan sonra hiç bir pislik eseri bırakmamak.

ittihad-ı islam / ittihâd-ı islâm / اتحاد اسلام

  • Panislamizm.

ittisah

  • Paslanma, kirlenme.

ızaet

  • Parlatmak. Işıtmak. Işıklı olmak. Aydınlık etmek.

jeng / ژنگ

  • Pas, küf, kir. (Farsça)
  • Pas. (Farsça)

jeng-alud / jeng-âlud

  • Paslı.

jeng-bar

  • Pas saçan. (Farsça)

jeng-beste

  • Paslı, kirli, küflü, pas tutmuş. (Farsça)

jeng-pezir

  • Paslı, küflü, kirli.

jeng-yab

  • Paslı, küflü, kirli. (Farsça)

jengar / jengâr / ژنگار

  • Pas. (Farsça)

kabisa

  • Parmak ucuyla yenen şey.

kabs

  • Parmak ucuyla yemek.

kaffaf

  • Parmakları arasında birşey gizleyip çalan kimse.

kahir-üs sümum

  • Panzehir.

kaime

  • Para.

kanun-u padişahi / kanun-u padişahî

  • Padişah kanunu.

kar / kâr

  • Para kazancı.

kattan

  • Pamuk satan.

kavaid-i şeriat-ı garra / kavaid-i şeriat-ı garrâ

  • Parlak ve nurlu olan İslam şeriatının kuralları.

kedeven

  • Palan atı.

kehib

  • Patlıcan.

kelime-i beyza

  • Parlak, değerli söz.

kena'

  • Parmakların sinirleri çekilip yumulmak.

kes'am

  • Pars (canavar).

kesb-i servet

  • Para kazanma.

keşiş

  • Papaz. Manastır rahibi. (Arabçası: Kıssis) (Farsça)
  • Papaz.
  • Papaz.

kesret-i nukud

  • Para çokluğu.

kevkeb-i derri / kevkeb-i derrî

  • Parlak yıldız.

kevkeb-i nevvar / kevkeb-i nevvâr

  • Parıldayan yıldız.

kezma

  • Parmakları kısacık olan kadın.

kıllet-i nukud

  • Para darlığı. Para sıkıntısı.

kirpas

  • Padişah veya vezir konaklarındaki divanhâne. (Farsça)

kisedar

  • Parayı toplıyan, para hesabını tutan kimse. Vekilharç. (Farsça)

kısm

  • Parçalara ayrılmış şeyin her parçası, çeşit.

kısmet

  • Pay, hisse.

kıst

  • Pay. Hisse. Nasib. Kısım. Mizan. Rızık. Kısım kısım verilen bir hediyenin, borcun her defada verilen bir parçası. Tartı ve ölçüde doğruluk. Adalet etmek.

kıt'a / قطعه

  • Parça. (Arapça)

küll / كُلّ

  • Parçalardan oluşan bütün.

kumar

  • Para vs. karşılığında oynanılan oyun. Meşru bir ihtiyacın karşılanması için bir çalışma sonucu olmadan piyango ve şans oyunları gibi haram yollarla kazanç elde etmektir. Dinimizde böyle oyunların her türlüsü haramdır.
  • Para veya başka bir menfaat karşılığı oynanan oyun; birkaç kimsenin aralarında para veya mal toplayarak piyango çekip, isâbet etmeyenlerin isâbet edenlere mal veya para vermek için sözleşme veya para ile kazanmak için tahminde bulunma, toto. Karşılık lı para veya mal koyarak bahse tutuşma.

kur'an-ı ezher / kur'ân-ı ezher

  • Parlak Kur'ân (ayrıca burada Kur'ân, insanlığın bütün kabiliyet ve donanımının gelişmesine hitap ettiği için evrensel üniversite anlamında Ezher Üniversitesine benzetilmiş de olabilir.).

küraıyy

  • Paça satan.

kurb-u şahane

  • Padişahın yakını.

kutn / قطن

  • Pamuk. (Arapça)

laht / لخت

  • Parça. (Farsça)

lami' / lâmi' / لامع

  • Parlak. Parlayan.
  • Parlayan. (Arapça)

lamia / lâmia / لامعه

  • Parlak. Parlayan. Parıldayan.
  • Parlayan. (Arapça)

lasif / lasîf

  • Parlayan, parıldayan. Parlayıcı.

layetecezza / lâyetecezza / لایتجزا

  • Parçalanmaz, ayrılmaz. (Arapça)

layıh / lâyıh

  • Parlak. Meydanda. Aşikâr. Hatıra gelen.

lem'

  • Parıldama, parlama. Parlayış.

lem'a / لمعه

  • Parıltı. (Arapça)

lem'a-paş

  • Parıldayan, parlayan. (Farsça)

lem'a-riz

  • Parlayan, parıldayan. (Farsça)

lema

  • Parıltı.

lemaat

  • Parıltılar.

lemean / lemeân / لمعان

  • Parlama, parıldama.
  • Parlama, parıldama.
  • Parıldama.
  • Parıldama. (Arapça)

lemean eden / lemeân eden

  • Parıldayan, ışık saçan.

lemeat / lemeât / لمعات / لَمَعَاتْ

  • Parıltılar.
  • Parıltılar.
  • Parıltılar. (Arapça)
  • Parıltılar, Lem'alar isimli eser.

leyan

  • Parlıyan, parıldıyan. Parlayıcı. (Farsça)

lime / lîme / ليمه

  • Parça, uzun dilim. (Farsça)
  • Parça.
  • Parça. (Farsça)

lime lime

  • Parça parça.

lü'lü-i lala / lü'lü-i lâlâ

  • Parlak inci.

lümeya / lümeyâ

  • Parıltıcık.

mahıciyy

  • Palan vurdukları at.

maide-i seniyye

  • Pâdişah ziyâfeti.

maiyyet-i seniyye

  • Pâdişâhın maiyyeti. Pâdişahın yakınında bulunanlar.

maktane

  • Pamuk tarlası.

masnu-u münevver

  • Parlak, nurlu san'at eseri.

mebde-i infilak / mebde-i infilâk

  • Patlamanın başlangıcı.

meccan

  • Parasız, karşılıksız, ücretsiz, bedâva, meccânen.

meccanen / meccânen / مجانا

  • Parasız olarak. (Arapça)

meccani / meccânî / مجانى

  • Parasız. (Arapça)

meclüvv

  • Parlak, cilâlı. Mücellâ.

medhaldar / medhaldâr / مدخلدار

  • Parmağı olan, müdahale etmiş olan. (Arapça - Farsça)

medhaldar bulunmak

  • Parmağı olmak; müdahalesi bulunmak. (Arapça - Farsça - Türkçe)

medresetüzzehra / medresetüzzehrâ

  • Parlak medrese.

meh-i taban / meh-i tâbân

  • Parlayan ay.

mekzube

  • Palavra, yalan söz.

melfuf / melfûf

  • Paketlenip gönderilen.

melfufat / melfûfât

  • Paketlenip gönderilenler.

melik / ملك

  • Padişah. (Arapça)

merz

  • Parmak ucuyla çimdiklemek ve tırmalamak.

midas

  • Pabuç.

mir'at-ı mücella / mir'ât-ı mücellâ

  • Parlak ayna.

mu'terize

  • Parantez. Kavseyn denilen ( ) işâretinin adı.

muavenet-i nakdiye

  • Para yardımı.

mücella / mücellâ

  • Parlak, Cilâlı. Cilâlanmış.
  • Parlatılmış, parlak.
  • Parlak, cilâlı.

mücerdele

  • Parçalanmış.

muharece

  • Parmaklarıyla hesap edip taksim etmek.

muhayee

  • Pay edilmesi ve bölünmesi mümkün olmayan bir şeyi sıra ile nöbetleşe kullanma.

mukadded

  • Parçalanmış.

mükafat-ı nakdiye / mükâfat-ı nakdiye

  • Para mükâfatı.

mülkdar

  • Padişah. (Farsça)

mülkgir

  • Padişah, hükümdar. (Farsça)

mülukane / mülûkâne

  • Padişahlara yakışır bir surette. (Farsça)

münahe

  • Parmaklarıyla taksim etmek. Paylaştırmak.

münakaha

  • Pâk etmek, temizlemek.

münceli

  • Parlayan, meydana çıkıp görünen.
  • Parlayan.

müneccem

  • Parçalar, parça parça olan şey.

müneccemen

  • Parça parça yapılmış olarak. Kısım kısım.
  • Parça parça, kısım kısım.

müşa'şa

  • Parlak, şaşâlı, gösterişli.

müşaşa / müşâşâ

  • Parlayan, debdebeli.

müsaveme

  • Pazarlık etme, pazarlaşma.

müsavim

  • Pazarlık eden.

müsenna

  • Parlak ve yüksek yapı, sed.

muşrık

  • Parlak, aydınlatan, nur saçan.

müstakil / müstakîl

  • Pazarlığın bozulmasını isteyen.

müstavzı'

  • Pazarlık eden.

müştera

  • Para ile satın alınmış olan.

mutatahhir

  • Pâk. Günah işlemekten teberri ve imtina eden, çekinen. Temiz kılınmış.

mütecezzi / mütecezzî

  • Parça parça ayrılan, ufalanmış olan.
  • Parçalanan.
  • Parça parça olma.

mütefellik

  • Patlayan, infilâk eden.

mütefettit

  • Parça parça olmuş olan. Ufak ufak parçalanan.

mütelemmi

  • Parıldayan.
  • Parıldayan.

mütelemmi'

  • Parıldayan, telemmü' eden.

mütesallika

  • Papağan gibi ayakları çengelli olan kuşlar.

muvazaten / muvâzaten / موازاتا

  • Paralel olarak. (Arapça)

muvazi / muvâzi / موازی / muvâzî / مُوَاز۪ي

  • Paralel.
  • Paralel, aynı sırada.
  • Paralel. (Arapça)
  • Paralel.

müzehher / مُزَهَّرْ

  • Parlak.

nakd

  • Para.

nakden

  • Para olarak, peşin, elden.

nakdi / nakdî

  • Paraca, peşin para ile. Para ile alâkalı ve paraya müteallik.

nakıyy

  • Pak, temiz, nazif.

nasib / nasîb

  • Pay, hisse, kısmet.
  • Pay, hisse, kısmet.

nazafet

  • Pâklık, temizlik.

necm-i dırahşan

  • Parlayan yıldız.

necm-i zehra / necm-i zehrâ / نَجْمِ زَهْرَا

  • Parlak yıldız.

nedf

  • Pamuk ditme, pamuk atma.

nime nime

  • Parça parça, yarım yarım. (Farsça)

nukud / nukûd

  • Paralar, nakidler.

nur-u münevver

  • Parlak, aydınlanmış nur.

ordu (urdu) dili

  • Pakistan'da Müslümanların konuştukları Arapça, Türkçe, Farsça ve Hintçeden müteşekkil olan dil.

otağ

  • Padişahlarla vezirlere mahsus çadırlar. Bunlardan padişahlarınkine "Otağ-ı Hümayun", sadrazamınkine ise "Otağ-ı Asafî" denilirdi.

paçavre

  • Paçavra, kirli bez. (Farsça)

paçe / pâçe / پاچه

  • Paça. (Farsça)

padişahi / padişahî

  • Padişahla ilgili, padişaha ait. (Farsça)

padşah / pâdşâh / پادشاه

  • Padişah. (Farsça)

padşahi / pâdşâhî / پادشاهى

  • Padişahlık. (Farsça)

padzehr / pâdzehr / پادزهر

  • Panzehir. (Farsça)
  • Panzehir. (Farsça)

pajir

  • Panzehir. (Farsça)

palan

  • Palan, semer, eğer. (Farsça)

pamukmisal / pamukmisâl

  • Pamuk gibi.

papuş / pâpûş / پاپوش

  • Pabuç. (Farsça)

paralamak

  • Parçalamak, parça parça etmek.

paralanmak

  • Parça parça olmak.

parçe / pârçe / پارچه

  • Parça. (Farsça)

pare / pâre / پاره / پَارَه

  • Parça.
  • Parça. (Farsça)
  • Parça, aded.

pare-pare

  • Parça parça. (Farsça)

parelenmek / pârelenmek

  • Parça parça olmak.

pars / پارس

  • Panter. (Farsça)

paşalı

  • Paşa ünvanını alan vezir ve beylerbeyi gibi büyük devlet adamlarının hizmetinde bulunan gedikli ağalar.

paşazade / paşazâde

  • Paşa oğlu.

patiska

  • Pamuktan dokunmuş sık ve düzgün bez.

patrikhane

  • Patrik adı verilen Rum başpapazının oturduğu yer.

penbezar / penbezâr

  • Pamuk tarlası. (Farsça)

pişhayme

  • Pâdişah veya vezirlerin divan çadırı. (Farsça)

pul / پول

  • Para. (Farsça)
  • Para. (Farsça)

rahşan / رخشان

  • Parlak. (Farsça)

rahşende / رخشنده

  • Parıldıyan, parıldayıcı. (Farsça)
  • Parlayan. (Farsça)

rahşiş

  • Parlayış. (Farsça)

raht-ı hümayun

  • Padişahın mücevherli eyer takımı.

ranin

  • Pantolon. şalvar. Don. (Farsça)

raygan / râygân / رایگان

  • Parasız, bedava. (Farsça)

rehrehe

  • Parlamak.

revnak / رونق

  • Parlaklık, güzellik, tazelik, süs.
  • Parlaklık, tazelik, süs.
  • Parlaklık. (Arapça)
  • Revnak vermek: Canlılık kazandırmak. (Arapça)

revnak-dar / revnak-dâr

  • Parlak, lâtif, güzel, hoş. (Farsça)

revnakbahş / رونق بخش

  • Parlaklık veren, canlılık kazandıran. (Arapça - Farsça)

revnakdar / revnakdâr

  • Parlak, taze, hoş.

rikabdar / rikâbdar

  • Padişahların atla bir yere gidişleri sırasında özengiyi tutmak suretiyle ata binip inmelerine yardım eden kişi.

rize rize

  • Parça parça, ufak ufak. (Farsça)

ruhban / ruhbân / رهبان

  • Papazlar. (Arapça)

ruşen / rûşen

  • Parlak, aydın. Belli, âşikâr. (Farsça)
  • Parlak, aydın.

şa'şaa / شَعْشَعَه

  • Parlaklık.

şa'şaapaş

  • Parlaklık neşreden, şa'şaa saçan.

sab'

  • Parmakla işaret etmek.

şah ve geda / şah ve gedâ

  • Padişah ve köle.

şahenşah

  • Pâdişahlar pâdişahı. Şâhlar şâhı. En büyük pâdişah. (Farsça)

sakıb / sâkıb

  • Parlak.

sako

  • Pardösü.

salid

  • Pak, temiz.

şarık / şârık

  • Parlayan.

şaşaa / şâşaa

  • Parlaklık, gösteriş.

şaşaa-paş / şâşaa-pâş

  • Parlaklık, canlılık yayan.

satı / sâtı

  • Parlak.

satır-ı nurani / satır-ı nuranî

  • Parlak ve nurlu satır.

şebaman

  • Paça bağı.

sehim / sehîm / سهيم

  • Pay sahibi.
  • Pay sahibi. (Arapça)

şehname / şehnâme

  • Padişahların maceralarını anlatan eser.

semen

  • Para, kıymet, değer, bedel.

semeni

  • Paha, değer.

semt

  • Paklık, nezâfet, temizlik.

senan

  • Parlak, ziyâdar, ışıklı.

seradikat

  • Padişaha mahsus perdeler.

şerarat

  • Parlak kıvılcımlar.

şeriat-ı garra / şeriat-ı garrâ

  • Parlak ve nurlu şeriat. İslâmiyet.

sermak

  • Pazı otu.

setire

  • Parmak otu.

sibt

  • Palamutla dibağat olunmuş sığır derisi.

sikke

  • Paranın üstüne basılan damga.

sikkehane

  • Para basılan yer. (Farsça)

sitare-i rahşan / sitare-i rahşân

  • Parlak yıldız.

şua / şuâ

  • Parıltı.

sukutiye

  • Paraşüt.

sultan

  • Padişah, saltanat süren.

surre

  • Para kesesi, cüzdan. Osmanlı pâdişâhlarının her yıl hac mevsiminde Haremeyn-i şerîfeyn (Mekke ve Medîne) halkına ve buralarda geçici olarak bulunan müslümanlara, mukaddes yerlerin ve hac yollarının emniyetini sağlayan Mekke şeriflerine ve Hicaz bölge sindeki diğer idârecilere gönderdikleri para ve d

şürse

  • Papuç. Nâlin. Ayakkabı.

şus

  • Pak etmek, temizlemek.

şuttar

  • Pazu hareketi.

taban / tâbân / تابان

  • Parlak, aydınlık. (Farsça)

tabdade

  • Parlatılmış, yandırılmış. (Farsça)

tabdari / tabdarî

  • Parlaklık. (Farsça)

tabende / tâbende / تابنده

  • Parlak, ışık veren. (Farsça)

tabiş / tâbiş / تابش

  • Parlayış, parıldayış. (Farsça)
  • Parlama. (Farsça)

tabiş-geh

  • Parıltı yeri. (Farsça)

tabnak / tâbnâk / تابناک

  • Parlak, ışıklı, ziyadar, münevver. (Farsça)
  • Parlak. (Farsça)

tacdari / tacdarî

  • Padişahlık, hükümdarlık. (Farsça)

tahirat

  • Pâk ve temiz olanlar.

tahsilat / tahsîlat / تحصيلات

  • Para ve vergi toplama. (Arapça)

taht-ı hümayun / taht-ı hümâyun

  • Padişahların merasim sırasında oturdukları sedir.

takris

  • Parmak ucuyla veya tırnakla bir nesneyi ovup yıkamak.

takti'

  • Parçalamak, kesmek, bölmek.

tal'at-efruz

  • Parıldayan. (Farsça)

tar ü mar

  • Paramparça, darmadağın.

tasabbu'

  • Parmak parmak ayırma.

teba'uz

  • Parçalanma. Kısım kısım ayrılma.

teberrü'

  • Pâk ve temiz, halis ve helâl olmak.

tecelliyat-ı nuraniye / tecelliyât-ı nuraniye

  • Parlak, nuranî görüntüler.

tecezzi / tecezzî / تَجَزّ۪ي

  • Parçalara ayrılma ve bölünme. Ufalanma.
  • Parçalara ayrılma ve bölünme, ufalanma.
  • Parçalanma.

teczie / تجزئه

  • Parçalara ayırma, bölme. (Arapça)

tefarık / tefârık

  • Parçalar, kısımlar, bölümler.

teferku'

  • Parmak öttürmek.

tefki'

  • Parmak öttürmek.

teftit

  • Parça parça etme, ufalama.

tekerru'

  • Paça yemek.

teksif

  • Parça parça etmek.

tele'lü

  • Parlama, parıldama.

tele'üv

  • Parıldama, parlama.

telêlü

  • Parıldama.

telemmu eden

  • Parıldayan, ışıldayan.

telemmu'

  • Parıldama. Işıldama.

temezzuk

  • Parça parça olma. Yırtılma.

tenazzüf

  • Pâklanma, temizlenme.

terakruk

  • Parlama. Işıklı olma.

tercüman-ı satı / tercüman-ı sâtı

  • Parlak tercüman.

teşezzi

  • Pâre pâre olmak. Pârelenmek.

tezkiye

  • Pâk ve temiz etmek, kalbi temizlemek.

tiryak

  • Panzehir. Zehirlenme veya hastalıklardan hemen şifâ bulmağa vesile olan ilâç.

tufeylat / tufeylât / طفيلات

  • Parazitler. (Arapça)

tufeyli / tufeylî / طفيلى

  • Parazit. (Arapça)

tufeyliyet / طفيليت

  • Parazitlik. (Arapça)

tuğra

  • Padişaha has mühür, damga.

turra

  • Padişahın mührü ve imzası.

turra-i garra / turra-i garrâ

  • Parlak mühür.

tuti / tûti / tûtî / طوطى

  • Papağan, dudu kuşu.
  • Papağan.
  • Papağan, dudu kuşu. (Farsça)

ukhuvan

  • Papatya.

ulülemr / ûlülemr / اولو الامر

  • Padişah. (Arapça)

unsur

  • Parça.
  • Parça, element, madde, kök.

üskuf / اسقف

  • Papaz. (Arapça)

utub

  • Pamuk.

vekaletpenah / vekâletpenâh

  • Padişahın vekili olan, sadrâzam. Başvekil. Başbakan. (Farsça)

veliahd / velîahd

  • Padişah adayı.

vestiyer

  • Pardesü, palto vesairenin çıkartılıp bırakıldığı yer. (Fransızca)

vezir

  • Padişah yardımcısı.

vezir-i a'zam

  • Pâdişahın vekili olan birinci vezir. Sadrazam. Başvekil.

vezne

  • Para alınıp verilen yer.

vücud-u cümle ecza

  • Parçaların toplam varlığı.

yağız / يَاغِيزْ

  • Parlak siyah.

yaldızlayan

  • Parlatan.

yaldızlı

  • Parlak.

yed-i beyda / yed-i beydâ

  • Parlak el. Mûsâ aleyhisselâmın mûcize olarak gösterdiği ve koynundan çıkardığında gözleri kamaştıran ve güneş ziyâsı saçan eli.

yekşenbe / یك شنبه

  • Pazar. (Farsça)

yuz / yûz / یوز

  • Pars. (Farsça)

zahir

  • Parlak, parlayan. Hüsün ve safvet üzere olan.

zak

  • Pak, arı, temiz.

zamyan

  • Palamut ağacına benzer bir ağaç. (Necid bölgesinde olur.)

zehra / zehrâ

  • Parlak, berrak.

zencere

  • Parmakla fiske vurmak.

zengar / zengâr

  • Pas.
  • Pas, bakır pası.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın