LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te oyun ifadesini içeren 734 kelime bulundu...

la'b

  • Oyun, boş şey. Oyun ile boş yere vakit geçirme.

mescid-i kuba / mescid-i kubâ

  • Resûlullah efendimizin Mekke'den Medîne'ye hicret ederken Kubâ köyünde yaptıkları mescid.

a'nak / a'nâk

  • (Tekili: Unk) Boyunlar, gerdanlar.

a'sam

  • (Tekili: Usme) Ön ayakları beyaz olan at, geyik veya koyun.

a'sam-ül yümna / a'sâm-ül yümnâ

  • Sağ ayağı beyaz olan at, geyik veya koyun.

a'taf

  • (Atf. dan ) En âtifetli. Pek müşfik, çok merhametli adam.
  • Boynuzları birbirine eğilmiş koyun. (Müe: Atfâ')

abes

  • Oyuncak kabilinden faydasız ve boş amel. Lüzumsuz ve gayesiz iş. Tesadüfi.

abil

  • Koyun, at ve deve gibi hayvanlara iyi bakan.
  • Çayırda otlayarak suya muhtaç olmayan hayvan.

abt

  • Deveyi ve koyunu hastalanmadan sağ iken boğazlamak.
  • Kazılmamış yeri kazmak.
  • Yarmak.

acaib-i dekaik / acâib-i dekâik

  • Anlaşılmaz hileler, ince oyunlar.

aded-i enfas / aded-i enfâs

  • Canlıların hayatları boyunca aldıkları nefeslerin sayısı.

adet / âdet

  • Usul, görenek, alışılmış davranış. Huy, tabiat. Toplumda nesiller boyunca uyulan ve kamuoyunda (umumî efkârda) saygı ve müeyyideye sahip hareket kaideleri (Sosyoloji). İslâm cemiyetinde âdetler de İslâmî olur, İslâma uygun olur. Müslüman, İslâma aykırı âdetlere uymaz. Cemiyetin yabancı âdetlerle boz

adet-i agnam / âdet-i agnâm

  • Keçi ve koyunlar için alınan vergi.

adya'

  • Boynuzu ufak koyun.
  • Nebiyyi Zişân Aleyhisselam Efendimizin devesinin adı.

afite

  • Dişi koyun. Koyun güdücü kız.

afsa

  • Boynuzu ardına kayık koyun.

afur

  • Boz tüylü ve kısa boyunlu olan geyik.
  • Zaman.

ağıl

  • Koyun, keçi vesair hayvanlara mahsus üstü açık, etrafı çit veya çalı çırpı ile çevrilmiş yer, mandıra.

ağlal / ağlâl / اغلال

  • Boyunduruklar. (Arapça)
  • Zincirler. (Arapça)

agnam

  • (Tekili: Ganem) Koyunlar, keçiler.
  • Hayvanlardan alınan vergi anlamında kullanılan bir tabirdir.

ağnam / ağnâm / اغنام

  • "Ganem"in çoğulu. Davarlar, koyunlar, keçiler.
  • Koyunlar. (Arapça)

ahda'

  • Boyun damarlarından bir damar.
  • Hilekâr, aldatıcı, kandırıcı.

akk

  • (Çoğulu: Ukuk) Serkeşlik. Anaya, babaya itaatsizlik.
  • Yarmak.
  • (Koyun) kuzularken ölmek.

aksa'

  • Boynuzu arka tarafına kaymış olan koyun.

aktör

  • Tiyatroda erkek oyuncu. (Fransızca)

aktris

  • Tiyatroda kadın oyuncu.

aktrist

  • Kadın oyuncu.

akva'

  • Kuyruğu beyaz, gövdesi siyah olan dişi koyun.

akved

  • Uzun boyunlu.

aky

  • Koyu olan ve birbiri üstüne sağılmış olan koyun sütü.

al-i beyt-i nebevi / âl-i beyt-i nebevî

  • Peygamberimizin (a.s.m.) âilesi ve onun soyundan gelenler.

al-i imran / âl-i imrân

  • İmran soyundan gelenler. (İmran ikidir. Birisi: Hz. Musa ve Harun'un (A.S.) babaları olan İmran ibn-i Yashür ibn-i Lâvi ibn-i Yakub ibn-i İshak ibn-i İbrahim'dir (A.S.) İkincisi: Hz. Meryemin babası olan İmran ibn-i Metan ki, bu da Süleyman ibn-i Dâvud ibn-i İşa neslinden, bunlar da Yahuda ibn-i Yak

ald

  • Boyun siniri.

alet-i lehv / âlet-i lehv

  • Oyun âleti. Oyuncak. Çalgı âleti.

anet

  • (Çoğulu:Anât) Fâsık.
  • Diz kılı.
  • Yaban eşeği sürüsü.
  • Fırat ırmağı kenarında bir köyün adı.

anka

  • İsmi olup cismi bilinmeyen bir kuş. Çok büyük olduğu anlatılır. Zümrüd-ü Anka ve Simurg gibi isimlerle de anılır.
  • Uzun boyunlu kadın.
  • Arabdan bir kimsenin lakabı.
  • Zahmet, meşakkat.

ar'ar

  • Arap diyârında bir yerin adı.
  • Bir oyun çeşidi.

ar'are

  • Dağ başı. İki burun deliğinin arası.
  • Servi ağacı. Çocuk oyunundan bir oyun.

arab / ârâb

  • Güzel. Nûh aleyhisselâmın Sâm adlı oğlunun soyundan gelenler.
  • (Tekili: İrb ve İrbe) Hacetler.
  • Uzuvlar.
  • Akıllar, zekâlar.
  • Hileler, oyunlar.

arabe / arâbe

  • (Çoğulu: Arâbât) Keçi veya koyunun memesine geçirilen torba.
  • Açık saçık konuşma.

ariz ve amik

  • Enine ve boyuna, genişliğine ve derinliğine, tafsilâtlı şekilde.

arziyat

  • Jeoloji. Dünyanın yaradılışı ile tarih boyunca değişen vaziyetlerini tetkik eden ilim.

as'ar

  • Çok kibirli, mağrur.
  • Çarpık suratlı, eğri yüzlü, eğri boyunlu.

asabiyyeten

  • Asabi olarak. Sâde kendi milliyetini, soyunu sevmekle.

aşkbazi / aşkbazî

  • Aşk oyunu. Sever görünmek. Aşk-ı kâzib. (Farsça)

asma / asmâ

  • Ön ayağı beyaz olan dişi koyun.

asr-ı sani / asr-ı sâni

  • İkinci asır.
  • Ist: Fey-i zevâle ilâveten, herşeyin gölgesi kendi boyunun iki misli daha uzadığı zamandan başlayan ikindi vaktidir. (Fey-i zevâl; güneş tam ortada iken, gölgenin uzunluğudur.)

asur / asûr

  • Eğri boyunlu.

ata

  • t. Baba veya ecdaddan olan büyük. Önceden gelen.
  • Aynı soyun büyüğü.

atal

  • (C. A'tâl) Vücudun örtüsüz yeri, bilhassa ense.
  • Bir kişinin güzelliği.
  • Vücudun tamamı.
  • Boyuna asılan gerdanlığı kaybetmek.

ater

  • Arap kadınlarının misk ve başka güzel şeylerle yoğurup, boyunlarına taktıkları gerdanlık.

atik

  • (Çoğulu: Avâtik) Sırtın üst kısmı. Omuz ile boyun arası.
  • Eski şarap.

atire

  • Receb ayında keferenin putları için boğazladıkları koyun ki, o puta "itrâ" derler.

atrab

  • Oyunlar. Eğlenceler. Şenlik ve ferahlıklar.

atvak

  • (Tekili: Tavk) Tasmalar. Gerdanlıklar, boyuna takılan mücevherler.
  • Tâkatler, kuvvetler.
  • Boyundaki halka çizgiler.

avend

  • Sicim, ip. (Farsça)
  • Senet, delil. (Farsça)
  • Kapkacak. (Farsça)
  • Taht, yüksek mertebe. (Farsça)
  • Satranç oyunu. (Farsça)
  • Evvel, önce, ilk. (Farsça)

avhec

  • Yılan.
  • Uzun boyunlu.
  • Dişi deve.

ayt

  • Uzun boyunlu.

ayta'

  • Uzun boyunlu kadın.
  • Uzun boyunlu dişi deve.

aytel

  • Uzun boyunlu.

aziz-i cebbar / azîz-i cebbâr

  • Dilediği herşeyi yapabilecek kudrete sahip olan, herşeyi ve herkesi ister istemez kudretine boyun eğdiren, izzet ve yücelik sahibi Allah.

azka

  • İri yünlü koyun.

azuz / azûz

  • Memelerinin delikleri dar olan deve ve koyun.

bagsa'

  • Tüyü siyahlı beyazlı olan ve yer yer de benler bulunan koyun.

bahte

  • Semiz, besili koyun.
  • Burulmuş üç yaşında koç.

bak'a / bak'â

  • Siyah beyaz alacalı koyun.
  • Belde ismi.
  • Ucuzluk ve biraz kıtlık olan yıl.

baliga / bâliga

  • Koyun ve keçi ayağı.

batalese

  • Ptolemeos soyundan gelen hükümdarlar.

bayındır

  • Mamur, şenlikli.
  • Bir Oğuz oymağının ve Akkoyunlu hanedânının ismi.

bazi / bâzi / bâzî / بازی

  • Oyun. Eğlence. (Farsça)
  • Oyun. (Farsça)

baziçe / bâziçe / bâzîçe / بازیچه

  • Oyuncak, eğlence. Mel'abe. (Farsça)
  • Oyuncak, eğlence.
  • Oyuncak. (Farsça)

bazigah / bazigâh

  • Eğlence yeri, oyun yeri. (Farsça)

bazigede

  • Oyun yeri, eğlence yeri. (Farsça)

bazihane

  • Oyun yeri, eğlence yeri. (Farsça)

becer

  • Göbeğin çıkıp şişmesi.
  • Suyu içip kanmayan koyun.

behime-i en'am

  • Deve, sığır, koyun gibi dört ayaklı hayvanlar.

beni haşim / benî hâşim

  • Hâşimoğulları. Peygamber efendimizin dedesi Hâşim bin Abdi Menâf'ın soyundan gelenler.

beni israil / benî isrâil

  • İsrâiloğulları. Ya'kûb aleyhisselâmın, on iki oğlundan gelen evladı ve torunları. Ya'kûb aleyhisselâmın diğer adı İsrâîl olduğu için, soyundan gelenler bu isimle anılmışlardır.

berdiyy

  • Suriye'de bulunan iki nehrin, bir köyün ve Hicaz'da da bir dağın adı.

bere

  • Kuzu. Koyun yavrusu. (Farsça)

berem

  • (Çoğulu: Ebrâm) Kumar oyununa dâhil olmayan.

bevarid

  • (Tekili: Bârid) Soğutulmuş yemekler.
  • Omuzlarda boyun arasında, gerdanın yanında veya kulaklar arasında ve ensede olan etler.
  • Sakat şeyler.

beyadıka

  • (Tekili: Beyâzıka) (Beydak ve Beyzak) Küçük yapılı, bodur boylu ve çabuk yürüşlü adamlar, paytaklar.
  • Satranç oyununda paytaklar, piyadeler.

beyhaki / beyhakî

  • (Hi: 384-458) Büyük hadis ve fıkıh âlimlerinden olup asıl adı Ebubekir Ahmed bin Hüseyn'dir. İmam-ı Şâfii mezhebinde sözü sened yerine geçen büyük bir hadis âlimidir. Kendisi gibi daha birçok faziletli âlimler yetiştiren Beyhak bölgesinin Hüsrevcurd köyündendir. "Kitab-ün Nusus-uş-Şafiî" ile "Kitab-

bezec

  • (Çoğulu: Bezecât) Boyun çekmek.
  • Laf vurmak.
  • Kuzu, hamel.

birr

  • Temizlik.
  • Günahtan çekinmek.
  • Takvâ.
  • İn'âm ve ihsan etme.
  • Amel-i sâlih, iyi amel.
  • Koyunu sevketmek.
  • Gönül, kalb.
  • Tilki yavrusu.
  • Fâre.

bügeyg

  • Koyun.
  • Besili erkek geyik.
  • Semiz keçi.
  • Bir yerin adı.

bumbar

  • Koyun ve benzeri gibi hayvanların kalın bağırsağı. (Farsça)
  • İçine kıyma, pirinç vs. doldurulmuş bağırsakla yapılan bir cins yemek. (Farsça)

bumehen

  • (Bumehin) Deprem, zelzele, yer sarsıntısı. (Farsça)
  • Koyun bağırsağı. (Farsça)

bun

  • Nihâyet, dip. (Farsça)
  • Kolay, suhûletli. (Farsça)
  • Rahim. (Farsça)
  • Temizlenmiş olan koyun bağırsağı. (Farsça)

ca'v

  • Deve ve koyun tersini toplamak.

çalik / çâlik

  • Çelik çomak oyunu. (Farsça)

camekan / camekân / câmekan / جامكان

  • Elbise soyunulacak yer. (Farsça)
  • Camlık. (Farsça)
  • Hamamda soyunma odası. (Farsça)

çarpa

  • Eşek, deve, koyun v.s. gibi dört ayaklı hayvanlar. (Farsça)

casim

  • Şam diyarında bir köyün adı.

cebbar / cebbâr

  • Dilediği herşeyi yapabilecek kudrete sahip olan, herşeyi ve herkesi ister istemez kudretine boyun eğdiren, kudret ve azamet sahibi Allah.

cedeme

  • (Çoğulu: Cüdem) Yaramaz dişi koyun.
  • Kısa boylu erkek.

cedud / cedûd

  • (Çoğulu: Cedâyid-Cüdüd) Sütü çekilmiş koyun.

celaleddin-i harzemşah

  • (Vefâtı M.: 1231) Mengü berdi (Allah verdi) ismi de verilir. Harzemşah soyunun 7nci ve son hükümdarıdır. Tarihte cesaret ve irfanı ile tanınmıştır. O zamanın deccalı olan Cengiz'in kahır ve şiddeti karşısında İrân ve Turân korku ve zillete düştüğünde Celâleddin, Cengiz'in ordularını müteaddit defala

celca'

  • Boynuzsuz koyun.

celeb

  • Kesilecek hayvanları ve bilhassa koyun sürüsünü celbederek kasaplara satan tacir.
  • Tar: İstanbul sarayında ilk işe başlamış olan acemi.

çelebi

  • Efendi, kibar kimse.
  • Mevlâna postnişinine verilen ünvan.
  • Çelebi, Sultan Mehmed devrine kadar padişah oğullarına verilen ünvan idi.
  • Mevlânâ soyundan gelenlerle, mevlevilerin büyüklerine verilen ünvan.

celem

  • Koyun kırkmakta kullanılan büyük makasın herbir yüzü.

celle

  • Deve ve koyun tersi.
  • Az olarak insan pisliğinden kinâye olur.

celse-i muhakeme

  • Mahkeme heyetinin görüşme boyunca yaptığı oturum, yargılama duruşması.

cemma

  • Boynuzsuz koyun.

cengiziyan

  • Cengiz soyundan gelenler, bunlara tâbi olan kimseler. (Farsça)

cerm

  • (Çoğulu: Cürüm) Bir cins Arap sandalı.
  • Kat'. Kesme.
  • Günahkâr olma, günah işleme.
  • Koyun kırkma.
  • Sıcak, sıcaklık.

çevgan

  • Cirit oyunlarında atlıların birbirlerine attıkları değnek. (Farsça)
  • Baston, ucu eğri değnek. (Farsça)

ceza'

  • (Çoğulu: Cezeân-Cizâ') Altı veya dokuz aylık koyun. (Kurban olması caizdir).
  • İki yaşına girmiş koyun.
  • Arslan, esed.
  • Hayvana yulaf vermeyip hapsetmek.

cezea

  • (Çoğulu: Cezaât-Cizâ) Beş yaşına girmiş deve.
  • İki yaşına girmiş koyun.
  • Üç yaşına girmiş sığır ve at.

cezia

  • (Çoğulu: Cezâyi) Koyun sürüsü.

cezma

  • Kulağı kesik koyun.
  • Kulağı delik koyun.

cezre

  • Kasaplık koyun, keçi gibi davar.
  • Semiz koyun.

cid / cîd

  • Gerdan. Süslemeye lâyık boyun. Güzel boyun.
  • Boyun.

cilf

  • Boş küp.
  • Kırılmış, ufanmış köpek esfeli. Arı kovanı.
  • Kuru ekmek parçası. Kuru ekmek kenarı.
  • Yüzülüp karnı çıkmış ve başı ile ayağı kesilmiş koyun.
  • Her nesnenin parçası.
  • Hoyrat, kaba. Ayak takımından.

cirit

  • Düşmana atılmak üzere yapılmış ucu demirli, sert tahtadan kısa mızrak. Sulh zamanlarında talim mahiyetinde yapılan karşılaşmalara cirit oyunu denirdi. Türklerin makbul bir sporu idi.

cizme

  • Deve sürüsü.
  • Koyun sürüsü.

cug

  • Öküz boyunduruğu. (Farsça)

çug

  • Su arkı. (Farsça)
  • Boyunduruk. (Farsça)

cüyud

  • (Tekili: Cid) Gerdanlar, boyunlar.

da'daa

  • Koyunu ve keçiyi çıkarıp sürmek.
  • Sallamak.
  • Bir kimseye "güzel dur" demek.
  • Miktarı çok olsun diye depretip çevirmek ve doldurmak.

da'kese

  • Mecusiler oyunundan bir oyun. ("destibend" de derler.)

da'ussıla / dâ'ussıla / داء الصله

  • Yurdunu özleme, köyünü özleme. (Arapça)

dad

  • Oyun, lehv.

dafate

  • Ayağa giydikleri bir cins pabuç.
  • Kişinin aklı ve reyi zayıf olmak.
  • Bir oyun çeşidi.

dagma'

  • Yüzünün rengi siyaha yakın olan dişi koyun.

dahis

  • Müfsid, arayı bozan.
  • Koyun yüzerken deri ile etin arasına elini sokan.
  • Bir meşhur atın adı.

dahs

  • Koyunun derisiyle eti arasına yüzmek için elini sokmak.
  • Fesad, ifsâd.

dahye

  • Kuşluk vaktinde kesilen koyun.

dain

  • (Çoğulu: Daân) Yünlü olan koyun.

dane

  • (Diyn. den) "İtaat etti. İtaatli oldu, boyun eğdi, aziz oldu" mânasında fiil.

dara'

  • Zayıf. Zelil, hakir.
  • Muti, itâat eden, boyun eğen.

darb-ı unk

  • Boyun vurma.

dayine

  • (Çoğulu: Davâyin) Dişi koyun.

defva

  • Boyu uzun ağaç. Uzun boyunlu keçi.
  • Boynu uzun olan kadın.

dehma

  • Belâ. Zahmet
  • Çömlek.
  • Çok adet, kesret, sayı çokluğu.
  • Kadim, eski.
  • Halis kırmızı koyun.
  • Koyu kızıl.

dek

  • Hile, oyun.

dek-baz

  • Hileci, hilekâr, oyuncu, aldatıcı. (Farsça)

derece-i inkıyad

  • Boyun eğme derecesi.

derece-i inkıyad ve itaat

  • Boyun eğme ve itaat derecesi.

derece-i itaat ve musahhariyet

  • İtaat ve boyun eğmişlik derecesi.

desais / desâis / دسائس

  • Desiseler, hileler, oyunlar.
  • Hileler, oyunlar. (Arapça)

desi'

  • İki omuz arasında boyun battığı yer.

desise / desîse / دسيسه

  • Gizli hile, oyun.
  • Hile, oyun.
  • Hile, oyun. (Arapça)

dessas

  • Hileci, oyuncu, aldatıcı.

dest-huş

  • Oyuncak. (Farsça)

destedad-ı teslim / destedâd-ı teslim

  • Teslim olma, boyun eğme.

devdat

  • Çocukların oyun oynadığı yer.

deydenun

  • Toplamak.
  • Haslet, huy, âdet.
  • Oyun.

dimmet

  • Deve ve koyun tersi.

dimn

  • Deve ve koyun tersi.
  • Selin getirdiği çörçöp.

dirkite

  • Acem diyarında bir oyun adıdır. (Bir yere gelip raks ederler.)

düabe

  • Lâtife etme, şaka yapmak.
  • Oyun.

dümme

  • Arap oyunlarından bir oyun ismi.
  • Yol, tarik.

dümye

  • (Çoğulu: Dümâ) Oyun.
  • Ağaçtan yapılmış nakışlı suret. Sanem.

dürdakıs

  • Başla boyun arasında olan kemik.

düsse

  • Arap çocukları arasında meşhur olan bir oyun.

ebva'

  • Medine-i Münevvere'ye bağlı olup, Mekke-i Mükerreme yolunda bir köyün adıdır. Medine'ye yirmiüç mil uzaklıktadır. Köyün üstünde dik ve kuru bir dağın adı da Ebvâ'dır. Bu köy iki şey ile meşhurdur. Biri: Peygamberimizin annesi Hz. Amine'nin kabri orada bulunmaktadır. İkincisi ise: Hicretin birinci se

ecemm

  • Mızraksız adam.
  • Boynuzsuz koyun.
  • Etli kemik.
  • Bacasız ev.

ecyad

  • (Tekili: Cîd) Uzun boyunlar.

ecyed

  • Uzun boyunlu (adam.)

eglal

  • (Tekili: Gull) Halkalar. Kelepçeler. Mahkemenin cezaya müstehak kılıp mahkum ettiği kimselerin boyun ve ayaklarına vurulan zincirler.
  • (Galel) Ağaçlar arasında korulukta akan sular.

eğlence-perest

  • Eğlence ve oyuna düşkün.

egnam

  • Koyunlar.

ekati

  • (Tekili: Kati) Sürüler, koyun sürüleri.

elule

  • Semiz, besili koyun.

elye

  • (Çoğulu: Eleyât) Koyun kuyruğu.
  • Başparmağın ve dizin aşağı yanlarında olan kabaca etler.

emgaz

  • Kırmızı, kızıl nesne, ahmer.
  • Aşkar at.
  • Koyunu sağdıklarında süt ile birlikte kan çıksa "emgazeti'ş şât" derler.

emihe

  • Koyunlarda meydana gelen uyuzluk.

emir

  • Emredici olan. Seyyid. Şerif. Bir memleketin, bir aşiretin veya kabilenin reisi.
  • Büyük ve meşhur bir soydan gelen.
  • Hz.Peygamber'in (A.S.M.) soyundan gelen.
  • Zengin.

en'am / en'âm

  • Deve, sığır, koyun gibi hayvanlar.
  • Kur'ân-ı Kerimin altıncı Suresinin adı ve bir kısım Kur'ân âyetlerinden ve Surelerinden müteşekkil dua kitabı.
  • Davar, koyun, keçi, sığır ve deve gibi hayvanlar.

enderi / enderî

  • Kalın ip, halat.
  • Şam yakınında bir köyün adı.
  • Bir dağ adı.

engame

  • Topluluk, cemaat, kalabalık, izdiham. Toplanma yeri, meclis. (Farsça)
  • Muharebe yeri, ceng meydanı. (Farsça)
  • Oyuncular derneği. (Farsça)

erkaban

  • Uzun boyunlu.

ermel

  • (Çoğulu: Erâmil) Ayakları siyah olan koyun.
  • Kadını olmayan erkek.

es

  • Koyuna iys iys demek.

esaret

  • Esirlik. Kölelik. Kullara kendini teslim etmiş olmak. Başka milletten olanlara boyun eğmek.

eşkel

  • Gözlerinin akı kırmızılı olan adam.
  • Beyaz koyun.

esta'

  • (Satı. dan) Uzun boyunlu. Boynu uzun olan insan veya hayvan.

esuk

  • Deli koyun.

esvaf

  • (Tekili: Suf) Suflar, koyun yünleri.

evind

  • Hud'a, hile, aldatma, oyun. (Farsça)

evrend

  • Hile, aldatma, hud'a, oyun. (Farsça)
  • Nam, şan, şeref. (Farsça)
  • Serir, erike, taht. (Farsça)

evreng

  • Taht, evrend. (Farsça)
  • Şan, şeref, nâm. (Farsça)
  • Zinet, süs. (Farsça)
  • Akıl, irfan. (Farsça)
  • Ağaç kurdu. (Farsça)
  • Hoş hâllilik, hâlin hoşluğu. (Farsça)
  • Hile, desise, hud'a, aldatma, oyun. (Farsça)
  • Yakışıklılık. (Farsça)

fa'faa

  • Çobanın koyunu çağırması. Çağırıp "fâfâ" demek.

fa'fai / fa'faî

  • Koyun çobanı.

faik / fâik

  • Üstün, üstünde. Diğerinden daha değerli ve üstün. Her şeyin güzide ve a'lâsı. Âli.
  • Başın boyun ile bitiştiği yer.

fal

  • Atılan boncuk ve baklaya, koyunun kürek kemiğine ve benzerlerine bakmak sûretiyle gaybdan, gelecekten haber verme işi.

falcı

  • Fala bakan, gaybı bildiğini iddiâ eden. Gaybı anlamak için güyâ bir takım vâsıtalara mürâcaat eden kimse. Atılan boncuk ve baklaya, koyunun kürek kemiğine ve sâir şeylere bakıp bunlardan manâ çıkarır görünen; gaybden haber verdiğini iddiâ eden kimse.

fariza / farîza

  • Kaçınılmaz ödev, boyun borcu.

faruki / farukî

  • Hz. Ömer (R.A.) soyuna veya adâletine mensub olan. Hz. Ömer'e mensub ve müteallik. İmam-ı Rabbanî'nin bir lakabı.

faşiye

  • (Çoğulu: Fevâşi) Koyun, deve ve benzeri hayvanat gibi doğurup çoğalan mal cinsi.

ferika / ferîka

  • Koyun sürüsü.
  • Böy dedikleri ot.

fermanber

  • Boyun eğen, itaat eden.

fers

  • Yırtmak.
  • Parçalamak.
  • Katletmek, öldürmek.
  • Boyunlamak.

fesad-amiz

  • Oyunbozanlık eden, fesat karıştıran. (Farsça)

fesaki / fesakî

  • (Tekili: Fıskıyye) Fıskiyeler.
  • Çocukların oynadıkları su püskürten oyuncaklar.

feth ve teshir ederek

  • Fethederek ve emre hazır hâle getirerek, boyun eğdirerek.

fevak

  • İki sağım arasında devenin memesinde sütün birikmesi.
  • Rahat.
  • Rücu.
  • Uzun boyunlu bir nevi su kuşu.

fial

  • Çocuk oyunudur. (Bir şeyi toprak içinde gizleyip sonra taksim edip "hangimizin hissesinde çıkar" diye ararlar.)

figür

  • Oyuncunun hareketi. (Fransızca)
  • Resim, şekil, canlı resim. (Fransızca)
  • Mecaz. (Fransızca)

fıkarat-ı rakabiye / fıkarât-ı rakabiye

  • Tıb: Boyun omurları.

firk

  • Koyun sürüsü.
  • Parça.

fizr

  • Koyun sürüsü.
  • Yaşlı, ihtiyar kimse.

foya

  • İtl. Gizli oyun, hile. Göz boyacılığı, sahtekârlık.
  • Elmasların yuvalarında yatağına konulan ince madeni yaprak.

füyak

  • Su kuşlarından uzun boyunlu bir kuş.

gabibe / gabîbe

  • Sabah sağılan koyun sütünün üzerine akşam yine sağıp, ertesi güne bekletilip ekşiyen süt.

gabt

  • "Koyun semiz mi" diye el ile yoklamak.

gafir / gafîr

  • Çok fazla, sayısız, kalabalık.
  • Örten, etrafını çeviren.
  • Umumi.
  • Boyun, boğaz ve kafada olan tüyler.

ganem / غنم

  • Koyun.
  • Koyun. (Arapça)

gareb

  • Gümüş kadeh.
  • Kavak ağacı.
  • Havuzla kuyu arasına dökülen su.
  • Bir nevi koyun hastalığı.

gargara

  • Suyu, içilen ilâcı veya başka bir sıvıyı, boğazda oynatıp çalkalama.
  • Tavuk ve güvercinin ötmesi.
  • Can boğaza gelip tereddüt etmek.
  • Çömleğin kaynayıp fıkırdaması.
  • Çoban koyuna haykırıp çağırması.

gebeş

  • Koyunun erkeği. Koç.
  • Mc: Akılsız, ahmak adam.

gecbaz

  • Oyunda hile yapan, hileci.

gele

  • Sığır, koyun ve keçi sürüsü. (Farsça)
  • Sürü. (Farsça)

gerdan / gerdân

  • Boyunla göğüs arası.

gerden / گردن

  • Dönen. Dönücü. (Farsça)
  • Boyun. (Farsça)
  • Şeci'. Bahadır. Pehlivan. (Farsça)
  • Boyun. (Farsça)

gerden-bend

  • Boyuna bağlanan nesne, boyun bağı. (Farsça)
  • Gerdanlık. (Farsça)

gerden-beste

  • Boynu bağlı. İtâatli. Boyun eğmiş. (Farsça)

gerden-dade-i inkıyad ve teslim / gerden-dâde-i inkıyâd ve teslim

  • İtaatle boyun eğen, itaat ederek teslim olan.

gerden-efraz

  • (Gerden-firâz) Kibirli, gururlu. Boyun kaldıran, başı yukarda. (Farsça)

gerdenbeste-i inkıyad / gerdenbeste-i inkıyâd

  • İtaatle boyun eğen.

gerdendade / gerdendâde

  • Boyun eğme.

gerdendade-i teslim / gerdendâde-i teslim

  • Boyun eğerek teslim olma.

gerdendade-i tevfik / gerdendâde-i tevfik

  • Gerekli çalışma ve vazifeleri yerine getirdikten sonra neticeye boyun eğme ve sonucu Allah'tan bekleme.

geven

  • Çalı. Dikenli ve bir karış kadar boyunda bir nebat. Aslı Gevân'dır. (Türkçe)

giris

  • Oyun, hile, dalavere. (Farsça)

gudde

  • Tıb: Bez. Vücudun muhtelif yerlerinde, hususan boyunda bir nevi vücuda lazım su çıkaran depocuk. Şiş.

gülhane

  • İstanbulda Sarayburnu'ndan Topkapı Sarayı'nın duvarlarına ve bir taraftan Çizme Kapısı hizasına kadar devam eden saha. Bunun deniz tarafında, şimdiki hat boyunun batısında vaktiyle sıra ile gül bahçeleri bulunduğundan bu isim verilmiştir.

gusfend / gûsfend / گوسفند

  • Koyun. (Farsça)
  • Koyun. (Farsça)

guspend

  • Koyun, ganem. (Farsça)

guy

  • Söyleyen, konuşan, söyleyici. (Farsça)
  • Kelâm, söz. Acemlere mahsus bir cins oyun topu. (Farsça)
  • Baykuş. (Farsça)

habellak

  • Küçük olup büyümeyen koyun.

haccac

  • Çok eskiden Irakta vâlilik yapan fakat, Hz. Resul-ü Ekremin (A.S.M.) soyundan gelenlere ve onlara taraftar olanlara çok zulmeden, haddini aşmış bir zâlimin ünvânı. Asıl ismi Yusuf bin Sakafi'dir. Haccac-ı Zâlim diye de anılır.

hacıyatmaz

  • Dibindeki ağırlıktan dolayı yere ne şekilde bırakılırsa bırakılsın, dik bir durum alan oyuncak.
  • Mc: Zor durumlarda kendisini çabucak toparlamayı beceren kişi.

hacla'

  • Ayakları beyaz olan koyun.

hadia / hadîa

  • (Çoğulu: Hadâyi') Ustalıklı bir şekilde aldatma, oyun yapma.

hadma'

  • Beyaz koyun.

hadun

  • Memesinden biri diğerinden uzun olan koyun.

halık

  • (Çoğulu: Huluk-Havâlık) Büyük dağ.
  • Ağaca dolaşmış olan üzüm çubuğu.
  • Süt ile dolu olan koyun memesi.
  • Tıraş eden. Berber.

halta

  • Köpeklere takılan boyun halkası. Tasma.

hamt

  • Misvak ağacı.
  • Ekşimiş süt.
  • Koyunun derisini yüzüp kebap yapmak.
  • Gadap etmek, kızmak.
  • Kibirlenmek, tekebbürlenmek.

harba'

  • Kulağı delik koyun.

harca'

  • Ayakları beline varana kadar beyaz olan koyun.

harka'

  • Kulağı delik koyun.
  • Çeşitli yönlerden esen rüzgâr.

harkahe

  • Koyuncuların kara evi.

haşimi / hâşimî

  • Peygamber efendimizin dedesi Hâşim bin Abdi Menâf'ın soyundan gelen.

hatem-i sadaret / hâtem-i sadaret

  • Padişahın sadrazamlarda bulunan mührü. Buna "hâtem-i vekâlet", "hâtem-i şerif" veya "mühr-i hümayun" da denilirdi. İlk zamanlar yüzük şeklinde idi ve parmağa takılırdı. Sonraları zincire bağlı olarak sadrazamlar, boyunlarına asarlardı. Bundan ayrılmak, vazifeden azledilmek demek olduğu için; mühürü

havsa'

  • Bir gözü beyaz, bir gözü siyah olan koyun.

hayta'

  • Deve kuşlarının uzun boyunlu olanı.

hazefe

  • (Çoğulu: Huzef) Hicaz vilayetinde olan siyah renkli bir cins küçük koyun.

hazz

  • (Çoğulu: Huzuz) Deniz koyunu. (denizde olur)
  • "Vurmak" mânâsına masdar.
  • Duvar üstüne direk koymak.

hedi / hedî

  • (Çoğulu: Hevâdî) Mürşid.
  • Boyun.

hemece

  • Zayıf koyun.

hengame-gir / hengâme-gir

  • Meddah, oyuncu. Hikâye söyleyici, hokkabaz. (Farsça)
  • Diş macunu, leke tozu gibi şeyler satan çığırtkanlar. (Farsça)
  • Kavgacı, gürültücü. (Farsça)

herhere

  • Su çağıltısı.
  • Koyunu çağırmak.
  • Aktığında sesi ve çağıltısı işitilecek kadar çok olan su.

heşaş

  • Açık yüzlü şen yeynicek kişi.
  • Sağan kimseye sevip sütünü veren koyun.

hevai / hevâî

  • Nefsine boyun eğen, nefsinin zaafları doğrultusunda hareket eden.

hevr

  • Birisini itham etmek, töhmet. Zan. Takdir ve tahmin etmek.
  • Binayı yıkmak, yıkılmak.
  • Sulu, ağaçlı yer.
  • Koyun sürüsü.

hezhaz

  • Aygırları boyunlarından sıkıp zebun eden yavuz aygır.

hichic

  • Tatlı su.
  • Erkek koyun.

hicri şemsi takvim / hicrî şemsî takvim

  • Resûlullah efendimizin Medîne'ye hicreti esnâsında Kubâ köyüne ayak bastığı Rebî'ul-evvel ayının sekizinci Pazartesi gününe rastlayan mîlâdî Eylül ayının yirminci gününü başlangıç ve güneş yılını esas alan takvim.

hid'

  • Koyunlar ürküp dağıldıklarında, onları durdurmak için söylenen bir kelimedir.

hida'

  • Hile. Düzen kurmak. Aldatmak için yapılan oyun.

hile / hîle / حيله

  • Düzen, oyun, hile. (Arapça)

hile-i şer'iye

  • Müşkül bir mes'eleyi, şer'i esaslar üzeri, hazakatla hall ve izah etmek ve şer'an muahaze ve mes'uliyeti mucib olmayacak surette te'vilini bulmaktır. Bu tabir kanuna, yani şeriata karşı irtikâb edilen, hile, oyun, aldatma veya şer'î bir hükmü bertaraf etmek mânasına olmayıp, ancak karışık bir durumu

hilebaz

  • Hileci, yalancı, düzenbaz, oyuncu. (Farsça)

hilesaz

  • Oyuncu, düzenbaz, hileci. (Farsça)

hirek

  • Karaman koyunundan daha küçük yapıda, yassı ve geniş kuyruklu bir koyun cinsi.

hırran

  • Boyun eğen, itaat eden, muti.

hırsiye

  • Geceleyin çalınan koyun.

hirta

  • (Çoğulu: Hırâ) Zayıf dişi koyun.

hitabet-i umumiye

  • Bütün toplumu muhatap alarak seslenme; kamuoyuna hitap etme.

hıyanet

  • Hâinlik. Vefasızlık. İtimadı kötüye kullanmak. Sözünde durmayıp oyun etmek.

hiza / hizâ / حذا

  • Sıra. (Arapça)
  • Hizâya gelmek: (Arapça)
  • Boyun eğmek, itaat etmek, kabullenmek. (Arapça)
  • Sırayı bozmadan durmak. (Arapça)
  • Hizâya girmek: Sıra olmak. (Arapça)

hokkabaz

  • Elçabukluğu ile birtakım şaşırtıcı oyunlar göstermeyi kendine meslek edinmiş kişi.
  • Mc: Başkalarını aldatarak yalan ve hile ile iş çeviren kimse.

huble

  • Boyuna takılan süs eşyası.

hud'a

  • Hile, oyun. Aldatma. Düzen. Mekir.
  • Bir kere aldanmak.
  • Herkese aldanan. Safdil.
  • Aldatma, oyun hile.

hud'akar / hud'akâr

  • Oyuncu, düzenbaz, hilekâr. (Farsça)

hud'akari / hud'akârî

  • Düzenbazlık, hilekârlık, oyunculuk. (Farsça)

hudu' / hudû'

  • Boyun eğmek, alçak gönüllülük. Kalbde devamlı olan Allah korkusu. Allahü teâlâya itâat etmek.

hüffel

  • Memesi süt ile dolu olan koyun.

hükmberdar

  • Hükme muti olan, itaat eden, boyun eğen. (Farsça)

hükmkeş

  • Emre itaat eden, hükme boyun eğen.

hükumet-i gayr-i müstakille / hükûmet-i gayr-i müstakille

  • İstiklâliyet ve hâkimiyet haklarını tamamen haiz olmayıp, diğer bir devletin boyunduruğu altında bulunan hükûmet.

hünkar mahfili / hünkâr mahfili

  • Eskiden camilerde padişahlar için yapılmış olan yerler. Bu mahfiller camilerin zemininden yüksek olarak yapılır ve caminin iç kısmını görmek için kafes konulurdu. Bunun haricinde kafesin birkaç yerinde 20-30 cm. en ve boyunda açılabilir küçük pencereler de bulunurdu.

huşu' / huşû'

  • Tevâzû, alçak gönüllülük. Hakk'a boyun eğmek. Korku ve sevgiden meydana gelen edebli bir hal.

hütu'

  • Boyun uzatmak.
  • Çok nazar etmek, çok bakmak.

huzu / huzû

  • Allah'ın büyüklüğünü düşünerek boyun eğme.

hüzzet

  • Boyun.

i'tikal

  • Sağmak için koyunun ayaklarını iki bacağı arasına alma.
  • Devenin dizini büküp bağlama.
  • Güreş yaparken rakibini sarmaya getirip yıkma.

i'tinak

  • (Unk. dan) Birbirlerinin boyunlarına sarılma.
  • Kucaklama.
  • Sıkıca kavrayıp alma.

ia'

  • Koyun sürmek, koyun gütmek.

ibiş

  • Hımbıl, salak.
  • Orta oyunu ve kukladaki şahıslardan biri.

ibrak

  • Av hayvanlarını ürkütüp korkutmak.
  • Koyun kurban etmek.
  • Şimşek çakmak.

ican

  • Boyun, unk.

icl

  • (Çoğulu: İcâl) Boyun ağrısı.
  • Sığır sürüsü.

icra-yı lu'biyyat

  • Oyun icra etme, sahnede oyun oynama.

ictizaz-ı agnam

  • Koyun kırkma.

igtilal

  • Hayvanın çok susaması.
  • Elbiseleri üst üste giyme.
  • İçme.
  • İyi sağılmadığı için (koyun) hastalanma.

ihbak

  • Boyun eğme, inkıyâd, yumuşaklıkla söz dinleme.

ihtida'

  • Aldatmak. Hile yapmak. Oyun etmek.

ihtiyal

  • (Hile. den) Hile yapma, aldatma, düzen, oyun etme.

ihtiyalat

  • (Tekili: İhtiyal) Düzenler, hileler, aldatmalar, oyunlar.

ıkd

  • İnci. Gerdanlık. Mücevher, boyuna takılan dizilmiş kıymetli şey.
  • İnci dizecek iplik.
  • Hurma salkımı.

iktiyad

  • Hile yapma, dalavere ve oyun etme.

ılab

  • Boyunda olan uzun nişan.

ılba'

  • (Çoğulu: Alâbâ) Boyun siniri.

iltiab

  • Oynama. Oyun oynama.

imam / imâm / امام

  • Namaz kıldıran. (Arapça)
  • Önder, lider. (Arapça)
  • Hz. Ali'nin soyundan gelen. (Arapça)

imam-ı ca'fer-i sadık / imam-ı ca'fer-i sâdık

  • (Hi: 83-148) Hazret-i Ali'nin (R.A.) torununun torunudur. Medine-i Münevvere'de yaşamıştır. Annesi, Hazret-i Ebu Bekir'in soyundandır. Mânevi nüfuzu çok ileri idi, dine büyük hizmetleri görüldü. Demiştir ki: "Kim nefsi için nefsi ile mücâhede ederse, keramete kavuşur, kim de Allah için nefsi ile müc

imece

  • Köyün umumi işlerinde veya köylünün kendi işlerinde köy halkının müştereken çalışması. Beraberce birçok kimsenin toplanıp elbirliğiyle bir kişinin işini halletmesi ve herkesin işinin sıra ile bitirilmesi.

imlas

  • Karanlık.
  • Karışma.
  • Koyunun tüyü dökülme.

imtikar / imtikâr

  • (Mekr. den) Oyuna kanma, aldanma.

imtisal / imtisâl / امتثال

  • Emre uyma, boyun eğme.
  • Boyun eğme. (Arapça)
  • Verilen işi yapma. (Arapça)

imtisal edilen

  • Uyulan, boyun eğilen.

imtisal etme

  • Emre uyma, boyun eğme.

imtisal ettirmek

  • Boyun eğdirmek.

inbisat

  • Genişleme. Yayılma.
  • Açık yüzlü olma. Şâd, mesrur ve mahzuz olma.
  • Gönül açıklığı. Kalb ferahlığı.
  • Fiz: Sıcaklığın etkisiyle madenî cisimlerin enine, boyuna büyüyüp uzaması. Genleşme.

incirad

  • Mücerred olma, tecrid edilme, soyunma.

inkıyad / inkıyâd

  • Boyun eğme. Muti olma. Teslim olma. İtaat etme. İmtisal.
  • Boyun eğme, mutî olma, itaat etme.
  • Boyun eğme, itaat etme.
  • Boyun eğme, itâat etme.
  • Boyun eğme, bağlanma.

inkiyad

  • Boyun eğmek, itaat etmek.

inkıyad / انقياد / inkıyâd

  • Boyun eyme.
  • Bağlanma, boyun eğme. (Arapça)

inkıyad eden

  • Boyun eğen.

inkıyad etmek

  • Boyun eğmek, itaat etmek.

inkıyad-ı eşya / inkıyâd-ı eşya

  • Varlıkların boyun eğmesi, itaat etmesi.

inkıyaden

  • İnkıyad suretiyle. Teslim olarak. İtaat ederek, boyun eğerek.

inkıyat

  • Boyun eğme, itaat etme.

inza'

  • Çekip çıkarmak.
  • Soyunmak.
  • Zorla çekip çıkarmak.
  • Feragat.

inzılam

  • Zâlimin zulmüne boyun eğme.

ir'a-yi agnam / ir'â-yi agnam

  • Koyunları otlatma.

irbe

  • Akıllılık, zekâ.
  • Hile, oyun.

islam / islâm

  • Boyun bükerek teslim olmak. Allahü teâlânın Muhammed aleyhisselâm vâsıtasıyla bildirdiği emirler ve yasakları.

israiloğulları / isrâîloğulları

  • Bir ismi de İsrâil olan Yâkûb aleyhisselâmın on iki oğlunun soyundan gelenler.

ita'at / itâ'at

  • Söz dinleme, boyun eğme, emre göre hareket etme. Sözünden çıkmama.

itaat / itâat / اطاعت

  • Alınan emre uymak. Söz dinlemek. İnkıyad etmek. Boyun eğmek. Âmirin meşru emirlerini dinleyip ona göre hareket etmek.
  • Uyma, boyun eğme. (Arapça)
  • İtâat etmek: Uymak, boyun eğmek. (Arapça)

itaat ettirme

  • Emre uydurma, boyun eğdirme.

itaatkarane / itaatkârâne

  • İtaat ederek, boyun eğerek.

kaat

  • Gadap, hiddet, öfke.
  • Darlık.
  • Yaşlı koyun.
  • Davar memesi.
  • Bağırma ve çığlık şiddeti.

kabil-i teshir olmayan

  • Boyun eğdirilmesi mümkün olmayan.

kadere rıza / kadere rızâ

  • İnsanın, Allahü teâlânın kendisi hakkında takdîr ettiği şeylere rızâ göstermesi, hoşnud olması başına gelen belâ ve musîbetlere sabredip, boyun eğmesi.

kadum

  • (Çoğulu: Kudm) Keser.
  • Şam yakınında bir köyün adı.

kafine / kafîne

  • Kafasından kesilen koyun.

kahal

  • Koyunların derisini kurutan bir hastalık.

kahd

  • Koyunun beyaz kuzusu.
  • Açılmamış nergis.

kahhar / kahhâr

  • Herşeye her zaman mutlak galip gelen ve boyun eğdiren Allah.

kaid

  • (A, uzun okunur) Süren. Sevkeden.
  • Koyunların önünden giden ve "Küsem" denilen koyun.
  • Yedeğine alıp çeken. Çavuş. Serasker, kumandan.
  • Sıradağ.
  • Geniş ark.

kail

  • Söyleyen. Anlatan. Nakleden. Söz sahibi. İnanmış.
  • Boyun eğmiş. Rıza göstermiş, razı olmuş.
  • Söyleyen, diyen.
  • Razı olmuş, boyun eğmiş.

kam / kâm

  • İstek. Arzu. Maksad. Murad. Dilek. Lezzet. (Farsça)
  • Ağzın üstü. Damak. (Farsça)
  • Koyun, sığır ağılı. (Farsça)
  • Ağaç kilit. (Farsça)

karabin

  • (Tekili: Kurban) Kurbanlar. Allah için kesilen koyun, sığır ve deve gibi hayvanlar.

kararet

  • Kısa ayaklı ve çirkin yüzlü bir cins koyun.
  • Düz yuvarlak yer.

kare

  • Anasından gözsüz doğan. Kör olarak dünyaya gelen.
  • Koyun sürüsü.

kasara

  • (Çoğulu: Kasr-Kasarât) Boyun kökü.
  • Yoğun ağaç.
  • Gemilerin baş ve arka taraflarında güverteden daha yüksek yapılan güverte.

kasf

  • Kırmak.
  • Oyun, eğlence.
  • Devenin diş gıcırdatması.

kasma

  • Ufak boynuzlu dişi koyun.

kass

  • Göğüs.
  • Saç kesmek.
  • Kırkmak.
  • Koyundan kırkılmış yün.

kasva

  • Kulağının dörtte biri kesik olan koyun veya deve.

kati'

  • (Çoğulu: Ekâti-Aktâ-Kutân) Kamçı.
  • Deve ve koyun sürüleri.

katred

  • Koyunu ve kuzusu çok olan kişi.

kavda

  • (Çoğulu: Kud) Uzun boyunlu kadın.
  • Alt dişlerin uzun başlısı.

kavt

  • (Çoğulu: Akvât) Koyun sürüsü.

kayd-ı hayat

  • Ömür boyunca, yaşadığı müddetçe.

kayıd

  • (Çoğulu: Kıvâd-Kâde-Kavâyid) Çekici, çeken.
  • Çavuş.
  • Koyunların önünde yürüyen "kösem" dedikleri koyun.

kebş

  • (Çoğulu: Kibâş) Erkek koyun. Koç.

kecbaz

  • Oyunda hile yapan. (Farsça)

kemal-i imtisal / kemâl-i imtisâl

  • Eksiksiz bir şekilde bağlanma, boyun eğme.

kemal-i inkıyad / kemâl-i inkıyad

  • Tam ve mükemmel boyun eğme.

kemal-i itaat / kemâl-i itâat

  • Tam bir itaat, mükemmel ve kusursuz bir şekilde boyun eğme.

kemal-i musahhariyet / kemâl-i musahhariyet

  • Tam bir boyun eğmişlik.

kemane

  • Keman veya kemençe yayı. (Farsça)
  • Güreşte bir çeşit oyun. (Farsça)

kemiş

  • Tez yürüyüşlü at.
  • Zekeri küçük at.
  • Memesi küçük koyun.

kerd

  • Sürmek.
  • Def'etmek, kovmak.
  • Boyun.

kibaş

  • (Tekili: Kebş) Erkek koyunlar, koçlar.

kıbti / kıbtî

  • (Çoğulu: Kabâti) Kıbt soyundan olan. Çingene.
  • Çingene ile alâkalı.

kılv

  • Yeyni eşek.
  • Çelik oyunu oynamak.

kimam

  • (Tekili: Kimm) Tomurcuklar.
  • Hayvan ağızlığı. Boyunduruk.

kımat

  • Örtü, sargı. Sarılacak bez. Beşik bağırdağı.
  • Keserken koyunun ayağını bağlamada kullanılan ip.

kınve

  • Koyunu döl için saklamak.

kırtıbiyy

  • Bir nevi oyun.

komediyen

  • İki yüzlü, riyakârlık gösteren.
  • Komedi oynayan tiyatro oyuncusu. Maskara.

koy

  • Küçük körfez. Karanın içine girmiş, rüzgârdan saklı deniz parçası. Deniz koyuna benzer, çevresi mahfuz yer. Köşe, bucak.

kuas

  • Koyunun burnunda olan bir hastalık.

kuhaz

  • Koyunlara ârız olan bir hastalık.

kül'a

  • Devenin arkasında olur bir hastalık.
  • Koyun sürüsü.

kule

  • (Çoğulu: Kulul-Kılâl) Çocukların oynadıkları bir oyun.

kumar

  • Para vs. karşılığında oynanılan oyun. Meşru bir ihtiyacın karşılanması için bir çalışma sonucu olmadan piyango ve şans oyunları gibi haram yollarla kazanç elde etmektir. Dinimizde böyle oyunların her türlüsü haramdır.
  • Para veya başka bir menfaat karşılığı oynanan oyun; birkaç kimsenin aralarında para veya mal toplayarak piyango çekip, isâbet etmeyenlerin isâbet edenlere mal veya para vermek için sözleşme veya para ile kazanmak için tahminde bulunma, toto. Karşılık lı para veya mal koyarak bahse tutuşma.

küra'

  • (Çoğulu: Ekru-Ekâri) İnsanda boyundan aşağısı; hayvanda topuktan aşağısı.
  • Koyun ve sığır baldırı.

kurban

  • Allah'ın rızasını kazanmağa sebep olan şey.
  • Etleri, fakirlere parasız olarak dağıtılmak niyetiyle farz, vâcib veya sünnet olarak kesilen koyun, keçi, deve, sığır.. gibi hayvan.
  • Bir maksad uğrunda feda olma.
  • Beylerin ve meliklerin yakınlarından olan kimse.

kürre

  • Deve ve koyun terslerinin parçası.

kurtat

  • Eyer altına konan bir nesne.
  • Boyun.

kusfend

  • Koyun. (Farsça)

küştar

  • Kesilmiş veya kurban edilmiş koyun. (Farsça)
  • Et. (Farsça)

kutbiye

  • Deve ve koyun sütünün birbirine karışması.

kuvam

  • Koyunun ayaklarını tutan bir hastalık.

küvbe

  • Tavla oyunu.
  • Dümbelek.

laç

  • Oyun etme, aldatma, hile yapma. (Farsça)

lag

  • Lâtife, şaka. (Farsça)
  • Oyun. (Farsça)

lahd

  • Kabir kazıldıktan sonra, kabrin taban sathından kıble cihetine kabir boyunca, içine ölü sığacak kadar genişlik ve derinlikte kazılan yer.

lahi / lahî

  • Oyuncu.
  • Boşuna ve mânasız eğlenen. Oyalayan.

lahiyane ta'zib

  • Oyun olsun diye zahmet vermek. Oynarcasına azab vermek. (Farsça)

leben

  • Süt.
  • Boyun ağrısı.

leclac

  • Sözü tutuk söyliyen.
  • Satranç oyununun icatçısı.
  • Bir harfi iki kere söyliyen.

lehiv

  • (Lehv) Günahlı, şehevi, nefsâni meşguliyet. Kadınla yabancı erkeğin oynaması.
  • Eğlence, oyun.

lehv / لهو

  • Oyun. (Arapça)
  • Yararı olmayan işler. (Arapça)

lehvel-hadis / lehvel-hadîs

  • Müzik, her türlü boş oyun, eğlence.

lehviyat / lehviyât

  • Dinen yasak olan oyun ve eğlenceler.

lehviyat-ı medeniye

  • Medeniyetin haram eğlenceleri, oyunları.

lehviyyat

  • (Tekili: Lehv) Lehivler, kadınlı erkekli haram eğlenceler, oyunlar. Nefsanî gayr-i meşru oyun ve eğlenceler. (Farsça)

lit / lît

  • Boyunun bir tarafı.
  • Boyun.
  • Baş.

lu'b

  • Oyun. Eğlence.

lu'bbazan / lu'bbazân

  • Oyuncular. (Farsça)

lu'be

  • Oyuncu.

lu'bet / لعبت

  • Oynayan veya oynatılan şey. Oyuncak.
  • Herkesi hayrette bırakıp şaşırtacak şey.
  • Oyuncak. (Arapça)

lu'betbaz / lu'betbâz

  • Hayâl oyunu veya kukla oynatan. Oyuncu. (Farsça)

lu'betgah / lu'betgâh

  • Oyun yeri. Sefih kimselerin eğlence yeri. (Farsça)

lu'bi / lu'bî

  • Oyun ile ilgili olan.

lu'biyyat / lu'biyyât

  • Oyunlar, eğlenceler.

lu'ta

  • Koyunun boynunda olan karalık.
  • Siyah hat.

lub / lûb

  • Oyun eğlence.

lügd

  • Çene ile boyun arasında olan et.

lügnun

  • (Çoğulu: Leganin) Çene ile boyun arasındaki et.

ma'leb

  • (Çoğulu: Meâlib) Oyun yeri.

madalyon

  • Boyuna takılan süs eşyası.

magle

  • Yılda iki kez doğuran koyun ve keçi.

mahasal-ı ömr / mâhasal-ı ömr

  • Evlât. Çocuk.
  • Hayat boyunca çalışılarak vücuda getirilen eser veya elde edilen şey.

mahdu'

  • Hileye aldanmış olan. Kandırılmış kimse.
  • Boyun damarı kesilmiş kişi.

mahrek-i senevi / mahrek-i senevî

  • Bir gezegenin bir sene boyunca döndüğü daire, hareket yolu, yıllık yörüngesi.

mahzu'

  • Boyun eğmiş.

maksuv

  • Kulağının ucu kesilmiş deve veya koyun.

mal-i natık / mal-i nâtık

  • Canlı mal. (At, deve, koyun gibi)

malikane

  • Büyük ve gösterişli köşk. (Farsça)
  • Tar: Bir kimseye, gelirinden hayatı boyunca istifade etmek; fakat satamamak ve miras bırakamamak şartıyla verilen beylik arazi. (Farsça)

manevra

  • Hareket kabiliyeti, harp oyunu.

maşiye

  • (Çoğulu: Mevâşi) Koyun ve keçi gibi hayvan.
  • Oğlu ve kızı çok olan kadın.

matneb

  • (Çoğulu: Metânib) Omuz.
  • Omuzla boyun arası.

maturidi / maturidî

  • Mâturidi Mezhebi ve bu mezhebden olan. Semerkand şehrinin Mâturid köyünden olan Ebu Mansur-u Mâturidi'yi (Hicri: 280-332) itikadda imam olarak kabul edenler. Amelde Hanefi Mezhebinden olanlar, itikadda Maturidi mezhebindendir. Çünkü bu Zât, Ehl-i Sünnet itikadına muhalif görüşleri, eserleri ile redd

me'cuc / me'cûc

  • Çok eski zamanlarda, bir duvar arkasında bırakılmış, kıyâmete yakın, yeryüzüne yayılacak olan Nûh aleyhisselâmın oğlu Yâfes'in soyundan gelecek olan kötü bir millet. Yüzleri yassı, gözleri küçük, kulakları çok büyük, boyları kısadır.

mecer

  • Koyunun karnındaki kuzu büyüdükçe durmaya kadir olmaması.
  • Büyük asker.
  • Susuzluk.

mekir

  • (Mekr) Hile. Aldatma. Oyun. Düzen. (Birisinin kötü veya iyi hâllerini öğrenmek veya kötülüğe sevketmek ya da gayesinden alıkoymak için yapılır.)

mekr

  • Hile, oyun, düzen.
  • Hile ile aldatma, maksadından vazgeçirme.

mel'ab

  • (La'b. dan) Eğlence yeri. Oyun yeri.

mel'abe

  • (La'b. dan) Oyun. Eğlence vasıtası. Oyuncak.

mel'abe-i hevesat / mel'abe-i hevesât

  • Heveslerin oyun yeri.

mel'abe-i sıbyan / mel'abe-i sıbyân

  • Çocuk oyuncağı.

mel'abegah / mel'abegâh

  • Oyun oynanan yer. Mel'abe yeri. (Farsça)
  • Oyun yeri.

melab / melâb

  • Oyun yeri.

melabe / melâbe / ملعبه

  • Oyun yeri.
  • Oyuncak. (Arapça)

melabegah / melâbegâh

  • Oyun oynanan yer.

melahi

  • Oyunlar, eğlenceler. Cümbüşler.

melaib / melâib

  • (Tekili: Mel'ab-Mel'abe) Oyuncaklar. Oyun oynanacak yerler.
  • Oyunlar, oyun yerleri.

mensic

  • (Çoğulu: Menâsic) Bez dokuyacak yer.
  • Boyun ile kürek arası.

mesh

  • Mest denilen ayakkabıyı abdestle giydikten sonra, abdest bozulup, yeniden alırken, ayakları yıkamayıp elleri ıslatarak, sağ elin yaş beş parmağını sağ mest, sol elinkini de sol mest üzerine boylu boyunca yapıştırıp ayak parmakları ucundan bacağa do ğru çekme.
  • Bir uzva veya sargıya ıs

mesrebe

  • (Çoğulu: Mesârib) Deve ve koyun sürülerinin çayırlık, mer'a, otlakları.
  • Vücudda karından göğüse kadar olan kıllı yer.

meşref

  • İyi kılıçlar işlenir bir köyün adıdır.

mevaşi / mevâşi

  • Davar, koyun, keçi, inek ve öküz gibi hayvanlar.
  • Davar ve mal gibi hayvanlar (koyun, keçi, öküz, inek...)

mevlana halid

  • (Hi: 1192-1242) Yüzyıl evvelinin müceddidi olduğu milyonlarca irşad ettiği kimselerin şehadetiyle sabit olmuştur. Şam'da vefat etmiştir. Hz. Osman bin Affan (R.A.) soyundandır. İlim ve takvada ve her çeşit makbul vasıflarda, devrindeki en ileri âlimlerin ve velilerin fevkinde idi. Bütün ömrünü zühd

meyş

  • Halt etmek, karıştırmak.
  • Koyun sütünü keçi sütüne karıştırmak.
  • Yünü kıla karıştırmak.
  • Sözün birazını söyleyip, bir kısmını söylememe.

mez'ub

  • Koyununa kurt gelen.

mikat

  • Bağırdak ipi, (oğlancıkları beşikte onunla bağlarlar.)
  • Kesilme ânında koyunun ayağını bağladıkları ip.

milha

  • (Milhât) (Çoğulu: Melâhi) Eğlence, oyun, cümbüş.

miş

  • Koyun, ganem. (Farsça)

mu'tekil

  • Sağmak için koyunun ayaklarını iki bacağı arasına çekip alan.
  • Devenin dizini büküp bağlıyan.
  • Güreşte rakibini sarmaya getirip yıkan.

müberkaa

  • Yüzünde perde olan kadın.
  • Başı beyaz olan koyun.

müfayele

  • Yüzük saklama oyunu.

muhabbet-i ehl-i beyt

  • Peygamberimizin ailesine mensup ve soyundan olanlara duyulan sevgi.

muhadaat

  • (Had'. dan) Aldatma, hile yapma, oyun etme.

muhadea

  • Aldatmak, hilecilik, oyun etmek.

muhadi'

  • (Had'. dan) Aldatan, kandıran. Hile eden, oyun yapan.

muhammed-i haşimi / muhammed-i hâşimî

  • Haşimoğulları soyundan gelen Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.).

muhammedü'l-haşimi / muhammedü'l-hâşimî

  • Haşimoğulları soyundan gelen Peygamberimiz Hz. Muhammed.

muhammere

  • Başı beyaz, cesedi siyah olan koyun.
  • Örtülmüş nesne.

muhtazı'

  • Boyun eğen. Tevâzu yapan. Alçak gönüllülük gösteren.

muhtazıane / muhtazıâne

  • Alçak gönüllülükle. Tevâzu ve mahviyetle. Boyun eğerek. (Farsça)

mukallidin / mukallidîn

  • (Tekili: Mukallid) Taklidçiler. Örnek ve misâl alanlar.
  • Takınanlar. Boyuna takanlar.

mukannit

  • Yer altından kanalla su akıtan kişi.
  • Muti kimse, itaat eden, emre boyun eğen kişi.

mukmehun

  • Elleri boyunlarına bağlı veya boyunlarından zincir takılı olarak azab çekenler.
  • Başı yukarı kalkmış, gözleri bir yere dikilmiş ve etrafa bakamayan somurtmuş kimseler.

mükur

  • (Tekili: Mekr) Hileler, oyunlar, dalavereler.

mumahele

  • Hile etmek.
  • Oyunla aldatmak. Hilekârlık.

münkad

  • Boyun eğen.
  • (Kavd. dan) İnkiyad eden, boyun eğen, muti olan, itaat eden.
  • İnkıyad eden, uyan, boyun eğen.

münselih

  • (Selh. den) Soyulmuş, derisi yüzülmüş.
  • Sıyrılıp çıkan, soyunan.
  • Son güne yetişmiş.

munzalim

  • Kendi isteğiyle veya istemiyerek zâlimin zulmüne boyun eğen.

mürkab

  • Baş ve boyun derisi. Baş ve boyundan soyulan deri.

musa

  • Beni İsrâil peygamberlerinden Hz. Musa'nın (A.S.) ismi. Dört büyük kitaptan birisi olan Tevrat, vahiy yoluyla kendisine gelmiştir. Yahudilerin en büyük peygamberidir. Şeriatı, İsa'ya (A.S.) kadar devam etti. Yusuf'un (A.S.) soyundan Yuşa nâmındaki peygamberi yerine tâyin ederek vefat etmiştir. Mısır

musa aleyhisselam / mûsâ aleyhisselâm

  • İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden. Ülü'l-azm adı verilen altı büyük peygamberden biridir. Yâkûb aleyhisselâmın soyundan, İmrân adında bir zâtın oğlu, Hârûn aleyhisselâmın kardeşidir.

musahhar

  • Boyun eğdirme.

musahhar eden

  • Boyun eğdiren.

musahhar etmek

  • Boyun eğdirmek, emri altına almak.

musahhar kılmak

  • Boyun eğdirmek.

musahhar olma

  • Boyun eğme, itaat etme.

musahhar olmak

  • Boyun eğmek.

musahharane / musahharâne

  • Emre uyarak, boyun eğerek.

musahhariyet

  • Boyun eğmişlik.

musahhariyet-i mevcudat

  • Varlıkların boyun eğmesi.

müsahhirü'ş-şemsi ve'l-kamer

  • Ayı ve Güneşi itaat ettiren, boyun eğdiren, Allah.

müsamid

  • Oyun âleti yapan kimse.
  • Bahçesine ters ve pislik döken kişi.

müşeyyea

  • Bir şeyin ardından bağırıp çağıran kadın.
  • Koyun sürüsünün ardına uyan koyun.

müstehziyane

  • İstihza ederek, alay ederek ve eğlenerek. Oyuncak haline koyarak. (Farsça)

müsteslim

  • (Çoğulu: Müsteslimîn) Müslüman olan. İslâm dinini kabul eden.
  • Teslim olan, boyun eğen.

müsteslimin / müsteslimîn

  • (Tekili: Müsteslim) Müslüman olanlar. İslâm dinini kabul edenler.
  • Boyun eğenler, teslim olanlar.

mutava'at / mutâva'at / مطاوعت

  • Baş eğme, boyun eğme, itaat. (Arapça)

mutavaat / mutâvaat

  • İstekli olma, boyun eğme.

mütearri

  • (Uryet. den) Bir şeyden alâkasını kesen.
  • Soyunan, taarri eden, çıplak.

mütecerrid

  • (Mücerred. den) Tek kalmış, tek başına olan.
  • Soyunan, tecerrüd eden, çıplak olan.
  • Bekâr. Evli olmıyan.
  • Tas: Dünya işlerinden vazgeçip Allah'a bağlanan.

mütegannim

  • Bir şeyi ganimet bilen.
  • Koyun şeklinde görünme.
  • Koyun şeklinde görünen, ganimetçi.

mütelahi

  • (Lehv. den) Oynıyan. Oyun veya sazla uğraşan.

mütelahiyane

  • Oyunla uğraşarak, oynayarak. (Farsça)

mütelaib

  • (La'b. dan) Oyun ile meşgul olan, oynayan.

mütelehhi

  • (Lehv. den) Oyunla, sazla vakit geçiren.

muti / mutî / مطيع

  • İtaat eden, boyun eğen. (Arapça)
  • Mutî olmak: İtaat etmek, boyun eğmek. (Arapça)

müvatat

  • Muvafakat, uygunluk.
  • Boyun eğmek, itaat etmek.

na'c

  • (Çoğulu: Niâc-Neacât) Koyun.

na'cat

  • (Tekili: Na'ce) Dişi koyunlar.

na'ce

  • (Çoğulu: Niâc-Na'cât) Dişi koyun.
  • Dişi sülün.
  • Kadına da istiare ile söylenir.

na'k

  • Karga avazı.
  • Çobanın koyuna haykırıp çağırması.

nafir

  • Nefret eden. Ürken, korkan. Sevmeyen.
  • Galip olan.
  • Öksürüp burnundan sümüğü saçılan koyun.

nafiz-ül emr

  • Emri geçip sözü dinlenilen.
  • Kendisine itaat edip boyun eğilen.

naha'

  • Boyun kemiğindeki beyaz iliğe varana kadar kesmek.
  • Yemen taifesinden bir kavim.
  • Hâlis etmek.
  • Uzaklık, ıraklık.

nahise

  • Koyun sütüyle karışık keçi sütü.

nahr

  • Boğazlamak. Bir hayvanın göğsü üstünden bıçak vurup boğaz damarını kesmek.
  • İki şeyin birbirine göğüs göğüse olması.
  • Boyun. Boğaz çukuru.
  • Sadır.
  • Gündüzün evveli.
  • Namazda kıyamda iken sağ eli sol elin üstüne koymak.

naik

  • Karga ötüşü veya horoz sesi.
  • Çobanın koyuna bağırması.

nakia

  • (Çoğulu: Nekâyi') Seferden gelen kimse için hazırlanan yemek.
  • Yağma edilen hayvanlardan taksimattan önce boğazladıkları deve ve koyun.
  • Damat için hazırlanan yemek.
  • Ziyafet.

nardeşir

  • Tavla oyunu.

nasba

  • Doğru boynuzlu koyun ve keçi.

nasil

  • Çenelerin altından boyun ile başın kavuştuğu yerde olan mafsal.

nazar-ı dikkat-i ammeyi celb etme / nazar-ı dikkat-i âmmeyi celb etme

  • Bütün kamuoyunun dikkatini çekme.

neam

  • "Evet, olur" mânâsında cevap edâtıdır.
  • Pek iyi, âferin mânâlarında tasdik ve tahsin kelimesidir.
  • At, deve, sığır, koyun gibi dört ayaklı hayvana da denir.

nebiyy-i haşimi / nebiyy-i hâşimî

  • Haşimoğulları soyundan gelen Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.).

nebta

  • Yanları beyaz olan dişi koyun.

necer

  • Koyun ve devenin suyu içip kanmaması.

nekad

  • (Çoğulu: Nukyud-Nikâd) Ayakları kısa, yüzü çirkin koyun.
  • Büyümesi geç olan çocuk.
  • Ağızda dişler çürüyüp ufanmak.
  • Davarın tırnağı soyulup yüzülmek.

nemş

  • Hile, oyun, dalavere, desise. (Farsça)

neşneşe

  • Koyun derisini yüzmek.
  • Zırh sesi.
  • Su kaynarken ötüp ses çıkmak.

nezr kurbanı

  • Allah rızâsı için, bir koyun veya şu koyunu kurban etmek adağım olsun diyen zengin veya fakir kimsenin Kurban bayramında kesmesi gereken kurban.

niac

  • (Tekili: Na'ce) Dişi koyunlar.

nir

  • (Çoğulu: Nirân-Enyâr) Öküz boyunduruğu.
  • Bez damgası.
  • Irgaç.

nisab

  • Zekât ölçüsü, ölçü miktarı.
  • Üzerine zekât verilmesi farz olan mal miktarı.
  • Asıl, esas. Sermaye mal. Derece, had.
  • Fık: Altının nisabı: 20 miskal; gümüşünki 200 dirhem (yani 600 gram); koyun ile keçinin 40 adet; sığır, manda 30; ve devenin nisabı da 5'dir.
  • Bir m

nıtab

  • Baş.
  • Boyun damarı.

niyazi-i mısri / niyazi-i mısrî

  • (Mi: 1618 - 1694) Malatya'nın Soğanlı köyünde doğdu. Şâir ve tasavvufçu olup Halvetî tarikatının Niyaziye veya Mısriye şubesini kurmuştur. Mısır'da Câmi-ül-Ezher'de tahsil gördü. 1646'da İstanbul'a döndü ve Sokollu Mehmed Paşa Medresesinde irşada başladı. Eserlerinden bazıları şunlardır: Risale-i Ha

nu'nua

  • Devenin boyun eti.
  • Horozun boyun tüyü.

nuak

  • Çobanın koyuna haykırıp çağırması.

nügak

  • Çobanın koyuna çağırıp haykırması.

nuha'

  • Boyun kemiği içindeki murdar ilik.

nüza

  • Koyunda olan öldürücü bir hastalık.

ömri hibe / ömrî hibe

  • Bir kimseye; "Ömrün boyunca evim senin olsun" diyerek yapılan hibe.

pa-çe

  • Küçük ayak. Pantolon, şalvar gibi şeylerin dizden aşağı olan kısmı. Paça. (Farsça)
  • Koyun, keçi ve sığır ayağı. (Farsça)
  • Koyun, keçi ve sığır ayağından yapılan yemek. (Farsça)

pandomima

  • Yun. Vahşi ve gürültülü karışıklık, anarşi.
  • Sessiz tiyatro oyunu.

peşrev

  • (Aslı: Pişrev) Önde giden. (Farsça)
  • Türk müziğinde bir saz eseri. (Farsça)
  • Güreşten önce pehlivanların ellerini birbirine veya dizlerine çarparak ve biraz sıçrayarak yaptıkları oyun. (Farsça)
  • Bir çeşit ok. (Farsça)

pil

  • Topuk, ökçe. (Farsça)
  • Çelik çomak oyunu. (Farsça)
  • Çadır eteği tutturmada kullanılan küçük ağaç değnekler. (Farsça)

pişekar / pişekâr / pîşekâr / پيشه كار

  • Sanatkâr, oyuncu. (Farsça)
  • Sanatçı. (Farsça)
  • Meslek sahibi. (Farsça)
  • Ortaoyununda oyunu başlatan sanatçı. (Farsça)

posteki

  • Koyun veya keçi postu.

ra'l

  • Koyunun kulağından kesilen parça.

ra'la'

  • (Çoğulu: Rual) Akılsız kadın.
  • Kulağının ucu kesilip ilişik duran dişi koyun.

ra'sa'

  • Kulakları küpe gibi uzunca sarkık olan yahut ucunu kesmekten ilişik kalıp sallanıp duran kulakları asılı olan dişi koyun.

rabız

  • Koyun ağılı.

radua

  • Kuzusunu emziren ve hem de sağılır olan koyun.

rahil

  • (Çoğulu: Ruhal-Rihâl) Dişi olan koyun kuzusu. (Erkeğine "hamel" derler.)

rahla' / rahlâ'

  • Arkası beyaz, diğer yerleri siyah olan dişi koyun.
  • Yalnız arkası kara olan deve.

rahma'

  • Başı beyaz olan dişi koyun.

rakabat

  • (Tekili: Rakabe) Boyunlar. Ense kökleri.
  • Köleler, câriyeler. Kullar.

rakabe

  • Ense kökü, boyun.
  • Kul, köle, câriye.

raks

  • Dans, oyun.
  • Dans, oyun.

ram / râm / رام

  • İtaat eden, boyun eğen, itaatli, münkad. (Farsça)
  • Boyun eğme.
  • Boyun eğme.
  • İtaat eden, boyun eğen. (Farsça)
  • Râm etmek: Boyun eğdirmek, itaat ettirmek. (Farsça)
  • Râm olmak: Boyun eğmek, itaat etmek. (Farsça)

rametmek

  • Boyun eğdirmek, itaate getirmek.

raum

  • Burnundan sümükleri akan zayıf hasta koyun.

razı

  • Hoşnud, rıza gösteren, kabul eden.
  • Boyun eğen, itaat eden.

re'ree

  • Gözü tez tez döndürmek.
  • Koyun çağırmak.

re'sa

  • Başı ve yüzü siyah olan koyun.

rebaz

  • Şehrin yarısı ve etrafı.
  • Her nesnenin eğlenecek ve duracak yeri.
  • Koyun ağılı.
  • "Göden bağırsak" denilen büyük bağırsak.

rebeze

  • (Çoğulu: Rebez-Rebezât) Devenin boyun yünü.

rebib

  • (Çoğulu: Rebâib) Üvey oğul.
  • Evde beslenen koyun. (Müe: Rebibe)

rebiz

  • Koyun sürüsü.

recla'

  • Katı, sağlam, sert.
  • Bir ayağı beyaz olan dişi koyun. (Müz: Ercel)

remak

  • Bedende ruhun bakiyyesi.
  • Koyun sürüsü.

reml

  • (Remil) Kum falı, bir takım nokta ve çizgilerle fala bakmak oyunu.
  • Filistin'de bir kasaba.

remla'

  • Ayakları siyah, diğer tarafları beyaz olan dişi koyun.

reng

  • Renk, levn. (Farsça)
  • Suret, şekil. (Farsça)
  • Oyun, hile, dalavere. (Farsça)

resel

  • (Çoğulu: Ersâl) Deve ve koyun sürüsü. Topluluk, cemaat.

reum

  • Yavrusunu seven deve.
  • Yanından geçen kimsenin elbisesini yalayan koyun.

rikab

  • (Tekili: Rakabe) Boyunduruk altında olanlar. Kullar, köleler.
  • Boyun, ense kökü.

riyazet / riyâzet / ریاضت

  • Nefsinin isteklerine boyun eğmeden yaşama. (Arapça)

rıza

  • Hoşnutluk, memnunluk, razı olma, peki deme.
  • İstek, kendi isteği.
  • Allah'ın yazdığına boyun eğme.

rol

  • Oyun. Sahnede gösterilen oyun hareketlerinden her bir oyuncuya düşen kısım. (Fransızca)

rübba

  • (Çoğulu: Ribâb) Yakında doğurmuş koyun.

rubuz

  • Koyun, sığır, at, katır ve köpeğin ayaklarını büküp yatması. (Yattıkları yere "merbaz" derler)

sa'ran

  • Koyunun memesinin etrafında olan ve memeye benzeyen sivilceler.

sabga'

  • Kuyruğunun ucu beyaz olan koyun.

sadak

  • Okları koymağa mahsus torba veya kutu şeklindeki kılıfın adıdır. Boyuna asılan bu âlete "tirkeş" veya "tirdan" da denilirdi.

sadat / sâdat / sâdât

  • (Tekili: Seyyid) Seyyidler. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın soyundan gelenler ve onun izinden gidenler. Hususen Hazret-i Hasan neslinden gelenlere seyyid; Hazret-i Hüseyin neslinden gelenlere de Şerif denmektedir.
  • Seyyidler, Hz. Peygamber'in soyundan gelenler.
  • Seyitler, efendiler; Peygamber Efendimizin (a.s.m.) soyundan gelenler.
  • Seyyidler. Hazret-i Hüseyin'in soyundan gelenler.
  • Evliyânın büyüklerinden olan zâtlar.

sadat-ı ehl-i beyt / sâdât-ı ehl-i beyt

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) soyundan gelen seyyidler.

sadi'

  • Sabah vakti.
  • Koyun ve deve bölüğü.
  • Yedi günlük oğlan.

saet

  • Doğumdan sonra koyunun rahminden çıkan madde.

safsata

  • Uydurma, aldatıcı mantık oyunu.

sagıye

  • Koyun.
  • Umumu nefy için ehad mânâsına da kullanılır.

şaha

  • Boyunduruk. (Farsça)

sahle

  • (Çoğulu: Sühul-sihâl) Koyun kuzusuna ve keçi oğlağına derler. (Doğduğu vakitten dört aylık olana kadar.)

sahne

  • Manzara.
  • Tiyatro oynandığı yer. Oyun yeri.
  • Oyun yeri.

saime / sâime

  • Senenin yarısından fazla, meralarda, kırlarda sırf sütleri alınmak veya üreme ve beslenmeleri için otlatılan (koyun, keçi, sığır, manda, at ve deve cinsinden olan), ehlî hayvanlar.

sakka'

  • Kulağı çok küçük olan koyun.

şat

  • (Çoğulu: Şiyâh-Şiyât) Koyun.
  • Vahşi sığır.

satranç

  • 32 taşla, 64 haneli bir tahta üzerinde, iki kişi arasında muhakemeye dayanılarak oynanan ve meşru olmayan bir oyundur.

şatrenc

  • Satranç oyunu.

saver

  • Eğri boyunlu olmak.

say'ariyye

  • Boyunda olan işaret.

saye

  • (Çoğulu: Sâyât) Koyun yatağı. Nişan için dikilen taş. Yolun tanınması için bir yere yığıp höyük yapılan taş.

sayis

  • (Siyaset. den) At uşağı, seyis. Koyun güdücü.

sebt

  • (Çoğulu: Esbât-Sübut-Esbüt) Rahat etmek.
  • Boyun vurmak.
  • Saç sarkıtmak. Bir çeşit deve yürüyüşü.
  • Cumartesi günü.
  • Şaşırmak, hayrette kalmak.
  • Çok zeki, dâhiye.
  • Başı tıraş etmek.

şecer

  • Ağaç. Kütük.
  • Sülâle. Bir soyun bütün fertlerini gösterir cetvel.

şecere

  • Tek ağaç, kütük.
  • Bir soyun bütün fertlerini gösterir cetvel, soy kütüğü.

şedid-üş şekime

  • Şedid-ün nefs; yani başkasına boyun eğmekten çekinen ve kibirlenen.

şedidü'ş-şekime / şedîdü'ş-şekîme

  • Başkasına kolay kolay boyun eğmeyen, inatçı.

sega'

  • Koyun ve keçi sesi.

şehl

  • Gözün siyahının maviye yakın olması.
  • Koyun gözü.

sekban

  • Köpek besleyicisi. (Farsça)
  • Padişahın köpeklerini av yerine götüren seyman. (Farsça)
  • Vaktiyle Yeniçeri Ordusunda bir asker sınıfının ismi. (Farsça)
  • Köy düğününde silâhlı ve oyun yapan gençler kafilesi. (Türkçede seğmen denir.) (Farsça)

sekene-i karye

  • Köyde oturanlar. Köyün sâkinleri.

şekla'

  • Beyaz dişi koyun.
  • Hâcet, ihtiyaç.

selis

  • Kolay, yumuşak.
  • Boyun eğmiş, bağlı.

selle

  • Koyun ve keçi sürüsü.
  • Yıkmak, hedm.
  • Kuyu içinden çıkartılan toprak.

şema'

  • (Çoğulu: şümu') Mum. Meclise zevk veren, meclisi süsliyen mum.
  • Oyun.
  • Mizaç, huy.

şemerdel

  • Uzun boyunlu, seri davar.

sempati

  • Cana yakınlık, sıcak kanlılık. (Fransızca)
  • Tıb: Her omurilik boyunca olan sağlı sollu yirmi üç boğumdan geçen iki paralel ağ şeklinde sinir sistemi. (Fransızca)

seramac

  • Boyunduruk. (Farsça)

serfüru

  • Boyun eğme.

serfüru bürde-i itaat ve ihtiram

  • İtaat ve saygıyla boyun eğme.

serfuru etme / serfurû etme

  • Boyun eğme, itaat etme.

şerif / şerîf / شریف

  • Şerefli, mübarek.
  • Peygamber neslinden ve Hazret-i Hüseyin soyundan olup İslâmiyete tam sadâkatla bağlı temiz kimse.
  • Şerefli. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem kızı hazret-i Fâtımâ'nın oğullarından hazret-i Hasen'in neslinden (soyundan) gelenler.
  • Şerefli. (Arapça)
  • Hz. Hüseyin soyundan gelen. (Arapça)

şerka'

  • Kulağı uzunlamasına yarık olan koyun.

şerşere

  • Ateş üstüne koyunca cızlayıp ötmek.
  • Yarmak.
  • Kesmek.
  • Meta, mal mülk.
  • Ağırlık. (Bu mânâya Çoğulu: Şerâşir)

seta'

  • Boyunun uzun olması.

sevaim

  • (Tekili: Sâime) Otlak hayvanları. Çayıra başı boş salınan hayvanlar.
  • Zekâtı icab eden koyun, keçi, sığır, deve gibi çift tırnaklı hayvanlar.

sevel

  • Koyunlarda olan bir hastalıktır. Hasta koyun sürüye uymaz, otlak yerinde döner durur.

seviyye

  • (Çoğulu: Sevâyât) Koyun yatağı.

sevla'

  • Sürüye uymayıp otlakta dönüp duran hasta veya delirmiş koyun. (Müz: Esvel)

seyyid / سيد

  • Efendi, Peygamberimizin soyundan olan.
  • Efendi.
  • Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) soyundan olan, onun izinden giden.
  • Temiz ve fazilet sâhibi Müslüman zât.
  • Resül-i Ekrem (A.S.M.) herkesin imamı, büyüğü, önderi olduğundan kendisine bu isim de verilmiştir.
  • Efendi.
  • Hazret-i Hüseyin'in neslinden (soyundan) gelenler.
  • Hz. Hasan'yn soyundan gelen. (Arapça)
  • Efendi. (Arapça)
  • Ağa. (Arapça)
  • Başkan. (Arapça)

şı'şa'

  • Uzun, yeynicek kimse.
  • Uzun boyunlu deve.

sıbtır

  • (Çoğulu: Sibetrât) Uzun, tavil.
  • Uzun boyunlu bir kuş.

sidder

  • Bir oyun adı.

silsile-i şerafet ve siyadet / silsile-i şerâfet ve siyadet

  • Soyunun bir taraftan Hz. Hasan—şeriflik—, diğer taraftan da Hz. Hüseyin—seyyidlik—vasıtasıyla Hz. Muhammed'in (a.s.m.) soyundan gelme silsilesi.

silsile-name

  • Meşhur ve mühim kimselerin soyunu, silsilesini gösteren cetvel. (Farsça)

silsilename

  • Meşhur ve mühim kimselerin silsilesini, soyunu gösteren liste.

sir'et

  • Nefis.
  • Koyun.
  • Geyik.
  • Kadınlar.

sirac-ı musahhar / sirâc-ı musahhar

  • Emre boyun eğen lamba.

sire

  • (Çoğulu: Sıyer) Koyun ağılı.

sırme

  • (Çoğulu: Sırm) Bulut parçası.
  • Deve ve koyun sürüsü.

şirpençe / şîrpençe / شيرپنچه

  • Arslan pençesi. (Farsça)
  • Sırtta ve boyunda çıkan bir tür kan çıbanı. (Farsça)

sırr-ı teslimiyet

  • Allah'ın kanunlarına teslim olma ve boyun eğmenin içindeki gizli sır.

siye

  • Koyun yatağı.

sofestaicesine

  • Sofistler gibi, safsata ve kelime oyunlarıyla kabul ettirmeye çalışırcasına.

su'l

  • (Çoğulu: Süul) Devede sonradan çıkan küçük meme.
  • Koyunda küçük meme.
  • Asıl dişin yanında çıkan fazlalık diş.

süac

  • Koyun avazı, koyun sesi.

sud'a

  • Deve ve koyun bölüğü.

şükara

  • Sütlü deve.
  • Sütlü koyun.

sume

  • Koyuna yapılan işaret ve nişan.

şürabiye

  • Bir şeye bakmak için boyun uzatmak. (Farsça)

şürefa / şürefâ / شرفا

  • (Tekili: Şerif) Şerifler. Hazret-i Hüseyin Radıyallahü Anh vasıtasiyle Peygamberimiz (A.S.M.) soyundan gelenler.
  • Şerefliler. Allah (C.C.) yolunda sabır ve sebat ile devam eden temiz insanlar.
  • Şerifler, Hz. Muhammed soyundan gelenler. (Arapça)

şutur

  • Irak, uzak, baid.
  • Bir memesi birisinden uzun olan koyun.
  • İki emziği kurumuş olan deve.

ta'diye

  • Dağılmak.
  • Koyunun yününü kırkmak.

tabi / tâbi / تابع

  • Boyun eğen, uyan.
  • Birinin arkasından giden, ona uyan, boyun eğen.
  • Uyan, tabi olan. (Arapça)
  • Boyun eğen. (Arapça)

tabi'

  • Birinin arkası sıra giden, ona uyan. Boyun eğen. İtaat eden.
  • Gr: Kendinden evvelki kelimeye göre hareke alan.
  • Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ı görmüş olanları, ashabını görüp, onlardan hadis dinlemiş olan.

tahfil

  • Koyunun sütü çoğalsın diye birkaç gün sağmayıp bırakmak.

tahyis

  • Zelil etmek, kepaze etmek.
  • Boyun eğdirmek. Muti etmek.

takallüd

  • (Çoğulu: Takallüdât) (Kald. dan) Bir işi üstüne almak.
  • Takınma, kuşanma. Gerdanlık veya muska gibi boyuna geçirme.
  • (Kılıç) kuşanma.

taktil

  • (Katl. den) Çok öldürmek, çok katletmek.
  • Muti etmek, itaat ettirmek, boyun eğdirmek.

takvid

  • Çok uzun boyunlu olmak.

taride

  • Arap çocuklarına mahsus bir oyun.
  • Okları cilâ edip parlattıkları ağaç.

tasriye

  • Koyunun sütü çoğalsın diye birkaç gün sağmayıp bırakmak.

tass

  • (Tasse) Oğlancıklar oyunundan bir oyun.

tatvi'

  • Muti etmek, itaat ettirmek, boyun eğdirmek.

tav' / طوع

  • Boyun eğme, itaat. (Arapça)

tavk

  • Tâkat. Güç.
  • Boyuna takılan zinet. Gerdanlık.
  • Tasma.

tayi'

  • İtaat eden, boyun eğen kimse.
  • Bir işi kendi isteğiyle yapan.

tearri

  • (Uryet. den) Soyunma. Çıplaklaşma.

tecerrüd

  • Soyunma, çıplak olma.
  • Evli olmama.
  • Tas: Mâsivadan alâkasını kesip, Allah'a müteveccih olup, ibadet ü taatla meşgul olma.
  • İman ve İslâmiyete mücahidane ve fedakârane bir tarzda hizmetle iştigal etme.
  • Herşeyden boş olma.

tedbih

  • Muti etmek, itaat ettirmek, boyun eğdirmek.

tegannüm

  • Koyunlaşma. Koyun postuna bürünüp kendisini koyun gibi gösterme.

telahi

  • Oyun. Oyun âleti ile vakit geçirme.

telbib

  • (Çoğulu: Telâbib) Bir kimsenin yakasına yapışıp çekmek.
  • Boyun.

telbis

  • (Lebs. den) Ayıbını, kusurunu örtüp iyi göstermek.
  • Suret-i haktan görünerek hile edip aldatmak.
  • Hile. Oyun.
  • Hile, oyun.

telbisat / telbisât

  • Telbisler. Hileler, oyunlar.

telehhi

  • Oynama. Oyun ile vakit geçirme.

temsil / temsîl / تمثيل

  • Tiyatro oyunu. (Arapça)
  • Sözgelişi. (Arapça)
  • Özümseme. (Arapça)

temsilat / temsîlât / تمثيلات

  • Tiyatro oyunları. (Arapça)

tenedduh

  • Koyunun otlamaktan semiz ve besili olması.

tesellüb

  • Soyunma.
  • Kocası ölen kadının, zinetli elbisesini çıkarıp, matem elbisesini giymesi. (Bu iyi bir âdet değildir.)

teşetti

  • (Şitâ. dan) Kışlama. Kış mevsimi boyunca bir yerde oturma. Kışı geçirme.

teshir eden

  • Boyun eğdiren.

teshir etmek

  • Boyun eğdirmek.

teshir-i ilahi / teshir-i ilâhî

  • Allah'ın boyun eğdirmesi, itaat ettirmesi.

teshir-i rabbani / teshir-i rabbânî

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın herşeye boyun eğdirmesi.

teshir-i sehab

  • Bulutların emre boyun eğdirilmesi.

teshir-i şems ve kamer ve nücum

  • Güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğdirme.

teslib

  • Soyunmak.
  • Gammazlık.
  • Erkeği ölen kadının, keder esvâbı giymesi.

teslim / تسليم

  • Kendini, başkasının irâdesine terketme (bırakma), onun emrine uyma, boyun eğme, itâat etme.
  • Boyun eğme.

teslimiyet

  • Kendini Allah'a veya başka birinin iradesine terketmek, boyun eğmek.

tetavvuk

  • Boyuna gerdanlık gibi şeyler takma.

teveccüh-ü amme / teveccüh-ü âmme

  • Kamuoyunun teveccühü, halkın ilgisi.

tevhid-i ceberut

  • Bütün varlıklara boyun eğdiren kudret ve otoritenin bir olan Allah'a ait olduğunu kabul etme ve kudret ve otorite hususunda hiçbirşeyi Ona ortak koşmama.

tezriye

  • Savurmak.
  • Koyunun yününü kırkıp arkasında bir miktarını bırakmak.
  • Zelil etmek, kepâze yapmak.

ti' / tî'

  • Kırk baş koyun.

tıksar

  • Halka biçiminde taç.
  • Kaınların boyunlarına yaptıkları bağ.

tinnin / tinnîn

  • Büyük yılan, ejder, ejderha.
  • Koz: Gökte yedi burc boyunca uzanan hafif beyazlık.
  • Ejderha burcu. Semânın şimal yarım küresinde Küçük Ayı burcunu etrafından saran, kıvrılıp bir yıldız dörtgeni ile nihayet bulan bir burç.
  • Büyük yılan; astronomide yedi burç boyunca uzanan hafif beyazlık.

tiyatro

  • yun. Dram, komedi ve sair piyeslerin temsil edildiği yer.
  • Sahneye konulan oyun ve bu gibi temsilleri oynama san'atı.

tubale

  • (Çoğulu: Tubâlât) Dişi koyun.

tuhm

  • (Çoğulu: Tühum) Her yerin ve her köyün nihayeti.

tulan

  • (Tul. den) Uzunluğuna, boyuna.

tulye

  • (Çoğulu: Tulâ) Boyun önü.
  • Göğüs önü.

tura

  • (Aslı: Tuğra) t. Topuz gibi yapılmış mendil, kuşak gibi oyun âleti. Kös, davul, trampet gibi şeylere vurmaya mahsus ip veya çomak.
  • Kamçı, örme kırbaç.
  • Demet, bağ, paket.

ubudiyyet / ubûdiyyet

  • Allahü teâlânın emirlerine teslîmiyet ve boyun eğmek. Allahü teâlânın işinden râzı olmak. Her an Allahü teâlâyı hatırlamak, anmak.

uçbeyi

  • Hudutlardaki sancakbeyleri hakkında kullanılan bir tâbir idi. Orta çağlarda Türk Devletinin uçbeyleri yarı müstakil idiler. Bağlı bulundukları devletler zayıfladıkça istiklâl dereceleri artar, neticede müstakil devlet olarak ortaya çıkanlar olurdu. Akkoyunlular, Karakoyunlular ve nihayet Osmanlılar

ukad

  • (Tekili: Ukde) Düğümler, bezler, şişlikler. Boyun, koltuk altı ve kasıkta bulunan guddeler.

ükule

  • Sürüden ayırıp beslenilen koyun.

ül'üban

  • Oyuncu, aktör.

ül'ube

  • Piyes, oyun.

ulebit

  • Yoğun ve büyük nesne.
  • Koyun sürüsü.

ülhiyye

  • Çocuk oyuncağı, oyuncak.

ülhüvve

  • Oyuncak, çocuk oyuncağı.

ünbuse

  • Çocukların oyunu.

unk

  • Boyun, gerdanlık, gerdan.

unsuriyet

  • Irkçılık. Bir kavmi veya kendi soyunu daha şerefli sayarak diğer insanları hakir görmek. Menfî milliyetçilik.

vasiyle / vasîyle

  • Cahiliye döneminde bir koyun dişi doğurursa yavru sahibinin, erkek doğurursa ilâhlarının olurdu. Koyun dişi ve erkek yavru doğurduğu takdirde dişi yüzünden erkek yavru da kurban edilmezdi. Buna vasîyle denirdi.

veled-i sulbi / veled-i sulbî

  • Öz oğul, evlenmekle hâsıl olan kendi soyundan gelen çocuk.

velsan

  • Birbirinin boyunlarına el atarak yürüme.

verid

  • Siyah kan damarı. Toplar damar. Boyun damarı.
  • Kırmızı gül.

virat

  • Zekât vermek korkusundan hile edip bir yere toplanmış koyunlarını ayırıp dağıtmak veya perâkende koyunlarını bir yere toplamak.

yal / yâl / یال

  • Kuvvet, güç. Boyun, gerdan. (Farsça)
  • Yele. (Farsça)
  • Boyun. (Farsça)

yug

  • Boyunduruk. (Farsça)

yuğ / yûğ / یوغ

  • Boyunduruk. (Farsça)

ze've

  • (Çoğulu: Ze'vât) Zayıf koyun.

zemahşeri / zemahşerî

  • (Hi: 467-538) Türkistan'da Harzem'in Zemahşer köyünde doğdu. Hanefî fukahasındandır. Fevkalâde iktidar ve faziletine rağmen bir zamanlar itikadça Mu'tezile'den olmuştu. Meşhur bir ilm-i belâgat âlimidir.

zemim

  • Burun suyu, sümük.
  • Koç ve teke zekerinden akan bevl.
  • Koyun emziğinden akan süt.

zenne

  • Kadın kısmı.
  • Eskiden orta oyununda kadın rolü yapan erkek sanatkârlar hakkında kullanılan bir tâbirdi. Eskiden kadınlar, oyunda rol alamadıkları için erkekler kadın kıyâfetine girer ve oyunda kadın rolü yaparlardı.

zereb

  • (Çoğulu: Zerâib) Koyun ağılı.

zeum

  • Yağlı mıdır değil midir bilinmeyen koyun.

zevd

  • Koyunu su yerinden sürmek.
  • Sevk.

zıhrıt

  • Koyun ve deve burunlarından akan sümük.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR