LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te oyna ifadesini içeren 150 kelime bulundu...

aglal

  • (Tekili: Gull) Boyna geçirilen zincirler.
  • Kelepçeler, pırangalar.

ateş

  • Odun vs. gibi maddelerin yanmasından hasıl olan hâl. Od, nâr. (Farsça)
  • Kızgınlık, hararet. (Farsça)
  • Hiddet, gazab, şiddet. (Farsça)
  • Hayvanın çevik, hareketli ve oynak olması. (Farsça)
  • Yangın. (Farsça)
  • Gözyaşı. (Farsça)
  • Hastalık. (Farsça)
  • Harb, savaş. (Farsça)

ateş-baz / ateş-bâz

  • Ateşle oynayan. Hokkabaz. (Farsça)

azlaf

  • (Tekili: Zılf) Zool: Çatal tırnaklı olan hayvanların tırnakları. Toynaklar.

baz / bâz

  • Yeniden, tekrar oynatan, oynayan, geri ve arka tarafa doğru... gibi manalara gelir. Kelimenin sonuna veya baş tarafına getirilerek kullanılan bir "ek" dir. Meselâ: Ateşbâz : Ateşle oynayan. (Farsça)
  • Oynayan, yapan.

bazende

  • Oynıyan, oynayıcı. (Farsça)

baziger

  • Oynayan, rakseden, köçek. (Farsça)

bittahrik

  • Hareket ettirerek, oynatarak.
  • Kışkırtarak, teşvik ederek.

çal

  • İsimlere önden eklenip, onun daima hareket edip oynamakta olduğuna işaret ve delâlet eder. Meselâ: Çal-at : Durduğu yerde de hareket eden at.
  • Bir şeyi şiddetle kapmaya delâlet eder. Meselâ: Çal-yaka: Yakasından kapmak, şiddetle yakalamak.

çalak

  • Yerinde durmayan, çabuk, oynak. Dâima çalışan. Her bir hareketi çabuk olan. (Farsça)
  • Akıl ve ferâseti açık. (Farsça)

canbaz

  • (Çoğulu: Canbazan) Can ile oynayan, canını tehlikeye koyan, canbaz.
  • Hayvan alış-verişi ile uğraşan kimse.
  • Aldatan, hilekâr, hile yapan.
  • Eskiden atlı fedai asker.

cemaş

  • Kadın ile oynaşan kişi.

cemş

  • Saçı yolmak veya traş etmek.
  • Gizli ses.
  • Parmaklarının uçları ile çekmek.
  • Gazel söylemek.
  • Oynaşmak.

çenber

  • Daire, def ve kalbur gibi şeylerin tahtadan olan dairesi. (Farsça)
  • Fıçı ve tekerlek gibi şeylere takviye edip, dağılmalarını önlemek için etrafını çevirecek tarzda geçirilen demir veya tahta halka. (Farsça)
  • Başa ve boyna bağlanan yemeni. (Farsça)
  • Esirlik, bağlılık, kölelik. (Farsça)
  • Geo: Bir düz (Farsça)

çengi

  • Zil ve kaşık vurarak oynayan dansöz ve rakkase ki, ekseriyetle çingene kızlarındandır.

çevik

  • Tez hareketli. Oynak. Çabuk hareket edebilen. (Türkçe)

cünban / cünbân

  • "kımıldanan, kımıldatan, sallanan, oynayan, oynatan, hareket eden" mânâlarına gelir ve sıfatlar yapar. Dünbâle-cünbân : Kuyruk sallayan. (Farsça)

debretmek

  • (Tepretmek) Kımıldatmak, harekete getirmek, oynatmak. (Türkçe)

devdat

  • Çocukların oyun oynadığı yer.

dil

  • t. Lisan, zeban.
  • Ağızdaki tat alma duygusu ve konuşma uzvu.
  • İnsanların konuştukları lehçelerin her birisi. Lügat.
  • Muhtelif âlât ve edevâtın uzunca ve yassı, ekseriya oynak kısımları.
  • Coğ: Denizin içine uzanmış üstü düz mumluk, uzunca kara parçası.
  • Mc:

dirha

  • Süngü ile oynadıkları halka.

düvvame

  • Çocukların çevirerek oynadığı bir fırıldak.

elhan / elhân

  • Sesi mûsikî perdelerine uydurmak için, mânâ bozulacak şekilde, harfleri ve kelimeleri değiştirerek, sesi alçaltıp yükselterek, çeneyi oynatarak okumak. Lahn'in çokluk şeklidir.

engihte

  • Yükseltilmiş, karıştırılmış, oynatılmış, koparılmış. (Farsça)

ergun

  • Sert başlı at. Hızlı ve oynak olarak giden at. (Farsça)

evsal

  • (Tekili: Vasl) Vücuttaki mafsallar, oynaklar.

evşaz

  • Yardımcılar, tarafdarlar. Aşağılık ve ayak takımı olan kişiler.
  • Vücuttaki mafsallar, oynak yerler.

fass

  • Yüzük taşı.
  • Kemiğin oynak yeri.
  • Meyve içi. Lüb.
  • Kitabın bend ve mebhası.
  • Mektup ve emsâlinin mühürünü açmak.
  • Mc: Gözbebeği.

fesaki / fesakî

  • (Tekili: Fıskıyye) Fıskiyeler.
  • Çocukların oynadıkları su püskürten oyuncaklar.

fettan / فتان

  • Fitne ve fesada teşvik eden, ayartan.
  • Cazibeli, gönül alıcı, oynak kadın.
  • İşveli, oynak, cilveli. (Arapça)
  • Fitne koparan. (Arapça)

gargara

  • Suyu, içilen ilâcı veya başka bir sıvıyı, boğazda oynatıp çalkalama.
  • Tavuk ve güvercinin ötmesi.
  • Can boğaza gelip tereddüt etmek.
  • Çömleğin kaynayıp fıkırdaması.
  • Çoban koyuna haykırıp çağırması.

gülubend

  • Boyna sarılan sargı, boğaz sargısı. (Farsça)

hafakan

  • Yürek oynaması, sıkıntı.

halic

  • Hareket ettirme. Sarsma, oynatma.

harez

  • (Çoğulu: Ehrâz) Çocukların oynadıkları ceviz.

hayali / hayalî / خيالى

  • Hayale âit. Hayale mensub ve müteallik.
  • Hayal, yahut halk dili ile "Karagöz" oynatanlar.
  • Hayalî, hayal ürünü. (Arapça)
  • Karagöz oynatan. (Arapça)

haykan

  • Büyük ve kalın olan.
  • Kısa boylu bir kimsenin yürümesi.
  • Omuzunu oynatmak.

hınak

  • İdam ederken boyna geçirilen ip.

icra-yı lu'biyyat

  • Oyun icra etme, sahnede oyun oynama.

ihtizaz

  • Hafif titremek. Deprenmek.
  • Şevk ile meyil ve hareket. Harekete geçme.
  • Sallanma, sıçrayıp oynama.

il'ab

  • Oynatma, oynatılma.

iltiab

  • Oynama. Oyun oynama.

iltiha'

  • Oynama, eğlenme.

inkaz

  • Kırma ve bozma.
  • Tuhaf sesler çıkarma. Küçük bir hayvanın veya böceğin kendine mahsus ses çıkarması.
  • Vücuttaki oynak yerlerden çıkan ses.

irgandi

  • Yerinde oynama, sallanma, kımıldama.

irkas

  • Oynatma, raksettirmek.

ittihad ve terakki

  • 1918 tarihine kadar devam eden ve Osmanlı Devletinin son zamanlarında mühim rol oynamış bir siyasî parti.

iz'an-rüba

  • Anlayışı şaşırtan. Aklı oynatan. Çok hayret ve taaccüb veren. Aklı alan. (Farsça)

kemend

  • Eskiden idam için boyna geçirilen yağlı kayış. (Farsça)
  • Uzakta bulunan herhangi bir nesneyi yakalayıp çekmek için üzerine atılan ucu ilmekli uzunca ip. (Farsça)
  • Geyik ve benzeri hayvanların yuları. (Farsça)
  • Güzelin saçı. (Farsça)

kerv

  • Top oynamak.
  • Kapı içini taş ile örmek.

kılade

  • Gerdanlık. Boyna takılan kıymetli şey.
  • Akarsu.

kılv

  • Yeyni eşek.
  • Çelik oyunu oynamak.

komediyen

  • İki yüzlü, riyakârlık gösteren.
  • Komedi oynayan tiyatro oyuncusu. Maskara.

kuhkub

  • Dağ vurucu. Dağı yerinden oynatan. (Farsça)
  • Kuvvetli at veya katır. (Farsça)
  • Kale veya sur döven top. (Farsça)

kule

  • (Çoğulu: Kulul-Kılâl) Çocukların oynadıkları bir oyun.

kumar

  • Para vs. karşılığında oynanılan oyun. Meşru bir ihtiyacın karşılanması için bir çalışma sonucu olmadan piyango ve şans oyunları gibi haram yollarla kazanç elde etmektir. Dinimizde böyle oyunların her türlüsü haramdır.
  • Para veya başka bir menfaat karşılığı oynanan oyun; birkaç kimsenin aralarında para veya mal toplayarak piyango çekip, isâbet etmeyenlerin isâbet edenlere mal veya para vermek için sözleşme veya para ile kazanmak için tahminde bulunma, toto. Karşılık lı para veya mal koyarak bahse tutuşma.

kumar-hane

  • Devamlı olarak kumar oynanan yer. (Farsça)

kumarbaz

  • Kumar oynayan. Kumarcı.

la'be

  • Bir kere oynamak.

lahiyane / lâhiyâne

  • Eğlenircesine, oynarcasına.

lahiyane ta'zib

  • Oyun olsun diye zahmet vermek. Oynarcasına azab vermek. (Farsça)

lebcünban

  • Dudak oynatan. Söz söyliyen, konuşan. (Farsça)

lehiv

  • (Lehv) Günahlı, şehevi, nefsâni meşguliyet. Kadınla yabancı erkeğin oynaması.
  • Eğlence, oyun.

lu'bet

  • Oynayan veya oynatılan şey. Oyuncak.
  • Herkesi hayrette bırakıp şaşırtacak şey.

lu'betbaz / lu'betbâz

  • Hayâl oyunu veya kukla oynatan. Oyuncu. (Farsça)

lul

  • (Luli) Utanmaz, hayasız ve namussuz kadın. (Farsça)
  • Nâzik ve zarif. (Farsça)
  • Şarkı söyleyip oynayan fahişe kadın. (Farsça)

mafsal

  • Tıb: Vücuddaki kemiklerin ekli olan oynak yerleri. Eklem.

mafsal-ı müteharrik

  • Tıb: Oynar eklem.

mefasıl

  • (Tekili: Mafsal) Mafsallar. Vücuttaki oynak yerleri, eklenti yerleri.

mel'abegah / mel'abegâh

  • Oyun oynanan yer. Mel'abe yeri. (Farsça)

melabegah / melâbegâh

  • Oyun oynanan yer.

melaib

  • (Tekili: Mel'ab-Mel'abe) Oyuncaklar. Oyun oynanacak yerler.

memzuc

  • Bitişik. Karışık. Karışmış. Birlik olmuş. Birbirine mezc olmuş.
  • Şakalaşmak.
  • Oynamak.

meysir

  • Meyser. Kolaylık yeri. Kolaylık.
  • Kumar. Arablar arasında ok ile oynanan kumar.
  • Kumar için kesilen hayvan.

mezi

  • İlm-i Halde: Kadınla oynamak veya şehvetle yanına gelmek gibi hâllerde erkeğin tenasül cihazında zuhur eden yapışkan renksiz akıcı cisim. (Bu hâl abdesti bozar, gusül icab ettirmez)

mı'la

  • Çulhaların çukur içinde ayak ile basıp oynadıkları nesne.

mizmar

  • (Çoğulu: Mezâmir) Meydan. At yarıştıracak ve at oynatacak yer.
  • İnce belli at.

mualebe

  • Erkeğin, karısı ile oynaması.

mübaale

  • Cilveleşme, oynaşma (karı-koca arasında).

mubikat-ı seb'a

  • İnsanı felâkete götüren yedi kebâir, yedi büyük günah: Katil, zinâ, şarab içmek, ukuk-ı vâlideyn (yâni; sılâ-yı rahmi terk), kumar oynamak, yalan şâhidliği, dine zarar verecek bid'alara tarafdarlık.

muda'

  • Fık: Emâneten kendine bir şey bırakılan kimse.
  • Serkeş ve oynak olmayıp, mazlum ve sâkin olan at.

mühtezz

  • (İhtizaz. dan) Sevinç ve neşeden dolayı oynayan.
  • Titreyen, ihtizaz eden.

mukallis

  • Ağaç oynatıcı.

mukamere

  • Kumar oynama.

mukamir

  • Kumarbaz. Kumar oynatan.

mülaabe

  • (La'b. dan) Oynayıp eğlenme. Oynaşma.

mülaebe / mülâebe

  • (La'b. dan) Oynaşıp eğlenme. Oynaşma.
  • Oynaşma.

mülaib

  • (La'b. dan) Oynaşan, oynayan.

mürakasa

  • Raksetmek, oynamak.

müsamere

  • (Semr. den) Gece eğlencesi.
  • Mekteplerde talebelerin oynadıkları piyes.

müteharhır

  • Karnı büyük olanın karnının oynaması, sallanması.

mütekamir

  • Birbiriyle kumar oynayan. Kumar arkadaşı.

mütelahiyane

  • Oyunla uğraşarak, oynayarak. (Farsça)

mütelaib

  • (La'b. dan) Oyun ile meşgul olan, oynayan.

mütezelzil

  • Sarsılan, sallanan, oynayan, sarsıntıda olan.

nabız

  • Atar damarın vuruşu. Şah damarının atması. Kırmızı kan damarının oynaması hali.

nakz

  • Bozmak. Çözmek. Kırmak.
  • Bir sözleşmeyi yok saymak.
  • Kalın bir şeridi çözüp dağıtmak.
  • Parmaklarda veya âzâda oynak yerler.
  • Kiriş.
  • Palan. Deri.

nazenin

  • İnce, nazlı, zayıf, lâtif, hoş eda olan, nazlı yetişmiş, şımarık. Oynak. Nazik endamlı (Farsça)

nehb

  • Yağma, yağmacılık, çapul.
  • At oynatmak, koşturmak.
  • Kahr ile bir kişinin malını elinden almak.

pak-baz

  • (Çoğulu: Pâk-bâzân) Temiz oynayan. (Farsça)
  • Mc: Sadakatli âşık. (Farsça)

racife

  • Şiddetle sarsan sarsıntı. Dünyayı yerinden oynatan vakıa. İlk nefha.

rakadan

  • Oynayıp sıçrama.

rakkas

  • Oynayan, dans eden, köçek.

rakkasane / rakkasâne

  • Oynar şekilde. Raksederek. (Farsça)

rakkase

  • Oynayıp dans eden kadın.

raks / رَقْسْ

  • Sıçrayarak oynamak, dansetmek.
  • Oynamak, dans.
  • Oynama, dans etme.

raks ve hareket

  • Oynama, düzenli bir şekilde hareket etme.

raks-ı mükerrer

  • Tekrar tekrar yapılan raks. Döne döne oynama.

raksan / raksân

  • Rakseden, dans eden, oynayan.

refrefe

  • Kuşun kanatlarını oynatıp açması.

remmaa

  • Oturak yeri.
  • Çocukların başındaki oynak yer.

resenbaz

  • İple oynayan. İp cambazı. (Farsça)

ret'

  • (Rita' - Rütu') Yemek, içmek. Bolluk içinde dilediğini yiyip içmek.
  • Oynamak.

risman-baz / risman-bâz

  • İp oynayan. (Farsça)
  • Mc: Cambaz. (Farsça)

rübud

  • Dâim.
  • Yüreğin oynaması.
  • Durdurmak.
  • Hapsetmek.

sabit-kadem

  • Mizacı oynak olmayıp işine ve sözünde kararlı olan, yerinde direnen. Sözünde duran.

sahne

  • Manzara.
  • Tiyatro oynandığı yer. Oyun yeri.

satranç

  • 32 taşla, 64 haneli bir tahta üzerinde, iki kişi arasında muhakemeye dayanılarak oynanan ve meşru olmayan bir oyundur.

savalic

  • Cirit oynanan eğri sopalar.

savlecan

  • (Çoğulu: Savâlic) Cirit oynanılan eğri sopa.

sebat

  • Yerinden oynamamak, dayanmak. Kararlı olmak.
  • Sözde durmak, ahde vefâ etmek. İman ve İslâmiyete hizmette, Allah'a ibadet ve taatta sâbit ve berkarar olmak.
  • Bir meslekte, meşru bir kanaatte veya bir fikirde kararlı bulunmak, sağlamlık göstermek.

sebatkar / sebatkâr

  • Sağlam, yerinden oynamaz. (Farsça)
  • Ahdine, vefakârlığına sâdık ve sağlam olan. (Farsça)

şemşir-baz

  • İyi kılıç kullanan, kılıç oynatan. (Farsça)
  • Kılıçla ustalık gösteren. (Farsça)

şemu'

  • Gülen, oynayan. Gülücü, oynayıcı.

ser-cünban

  • Baş oynatan, baş sallayan.

silahşör

  • Silahları karıştırıcı, silahlarla oynayıp uğraşıcı.
  • Eski zamanda bir sınıf silahlı asker, hususiyle muhtelif silahları kullanmakta fevkalâde meleke ve maharet ile mümtaz olup, maiyyette istihdam olunanlara verilen addı. Yeniçeri Ocağı zâbitlerinin bir takımı hakkında da kullanılır bi

sübut

  • Sâbit, berkarar ve pâyidar olup durmak. Oynak ve müteharrik olmamak. Kat'i olarak meydana çıkmak. Sâbit oluş.

şuh / şûh / شوخ

  • Şen, oynak.
  • Şen ve hareketlerinde serbest olan. (Farsça)
  • Nazlı, işveli. (Farsça)
  • Açık saçık, hayasız. Oynak. (Farsça)
  • Oynak ve neşeli. (Farsça)
  • Hareketlerinde serbest olan. (Farsça)
  • neşeli güzel. (Farsça)

sükne

  • Kuş sürüsü.
  • Boyna takılan heykel ve halka. Boyna vurulan demir.

süm / سم

  • Toynak. (Farsça)

tahrif / tahrîf / تحریف

  • Bozma, harflerle oynayarak aslını değiştirme.
  • Üstünde kalem oynatarak bozma, asıl anlamını bozma. (Arapça)

tahrifat / tahrîfat / تحریفات

  • Anlamından uzaklaştıracak şekilde üstünde kalem oynatmalar. (Arapça)

tahrik / tahrîk / تحریك

  • Kımıldatma. Kımıldatılma. Yerinden oynatma. Hareket ettirme.
  • Gr: Cezimli bir harfi harekeli okuma.
  • Yola çıkarma.
  • Azdırma, kışkırtma.
  • Uyandırma.
  • Azdırma, kışkırtma, kımıldatma, yerinden oynatma, hareket ettirme, yola çıkarma.
  • Hareket ettirme, oynatma. (Arapça)
  • Kışkırtma. (Arapça)

takamür

  • Kumar oynamak.

tarf

  • Göz, bakış, nazar. Göz ucu.
  • Soyu temiz kimse.
  • Her şeyin nihayeti, sonu.
  • Göz kapaklarını yummak veya oynatmak.
  • Göze bir şey dokundurmakla yaşartmak.
  • Koz: Menazil-i Kamer'den bir menzil adı. (Kamer menzillerinden birisinde aslanın alnını teşkil eden dört

tayalis

  • (Tekili: Taylasân) Başa ve boyna sarılan şallar.
  • Başa sarılan sarıkların omuzlar üzerine salıverilen uçları.

taylasan

  • (Çoğulu: Tayâlis-Tayâlise) Başa ve boyna sarılan şal.
  • Başa sarılan sarığın omuzlar üzerine salıverilen ucu.

tebaul

  • Oynamak.

tekamür

  • (Kımâr. dan) Kumar oynama.

tel'abe

  • Oynamak.

tel'ib

  • Oynatma, raksettirme.

telaub

  • (La'b. dan) Oynama. Oynaşma.

telehhi

  • Oynama. Oyun ile vakit geçirme.

temciş

  • Oynatmak veya oynamak.

terakus

  • Karşılıklı olarak oynaşıp raksetme.

terkis

  • (Raks. dan) Oynatma, raksettirme.
  • Döndürmek.

til'abe

  • Oynaşmak.

tiyatro

  • yun. Dram, komedi ve sair piyeslerin temsil edildiği yer.
  • Sahneye konulan oyun ve bu gibi temsilleri oynama san'atı.

zakzaka

  • Çocukların oynayıp sıçramaları.

zebzebe

  • Muallâkta kalma.
  • Mütereddit.
  • Titreme.
  • Asılı bir şeyi havada oynatmak.