LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te orun ifadesini içeren 1058 kelime bulundu...

işaret-i nass / işâret-i nass

  • Nassın (âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfin) görünen mânâsından başka, ayrıca maksûd olmayan, kastedilmeyen bir mânâyı da bildirmesi.

a'razi / a'razî

  • Bir şeye zorunluluk sonucu bağlı olmayan, onun özünde bulunmayan şey, ilinek; hareket ve koku gibi.

abdal

  • Evliyadan fazla nuraniyet kazanmış ve bir anda birkaç yerde görünebilen zâtlar.

acaib-i mülk ve melekut / acaib-i mülk ve melekût

  • Allah'ın sahip olduğu ve hükmettiği görünen ve görünmeyen âlemlerdeki acaiplikler.

acz

  • Beceriksizlik. İktidarsızlık. Kuvvetsizlik. Güçsüzlük. Yapamamak.
  • Zarardan korunmak gücünün olmaması.
  • Bir şeyin geri tarafı.

ad kavmi / âd kavmi

  • Hûd aleyhisselâmın kavmi. Bu kavim Nûh aleyhisselâmın torunlarından Âd'ın evlâdından çoğaldıkları için bu adı almışlardır. Bu kabile, Yemen'de Hadramûd bölgesinde, Umman ile Aden arasında Ahkâf denilen yeri yurt edindi. Yemen ile Şâm arasında yerleştikleri de rivâyet edilmiştir.

adem-i kuvvet-i zahire / adem-i kuvvet-i zâhire

  • Görünürde herhangi bir maddî güce sahip bulunmayan.

adem-i rü'yet

  • Görünmezlik, görülememe.

adem-i zahiri / adem-i zâhirî / عَدَمِ ظَاهِر۪ي

  • Görünürdeki yokluk.

afak / âfâk

  • Ufuklar. Yerle göğün birleştiği gibi görünen uzak dâire.
  • Etraf. Cihetler.
  • Mc: Görüş ve dönüş sınırları. (Zıddı: Enfüs'dür.)
  • "Ufuk"un çoğulu. Ufuk, yerle göğün birleştiği gibi görünen uzak daire. Âfak, ufuklar, dış âlemler.

afil / âfil / آفل

  • Uful eden. Gurub eden. Batan.
  • Görünmez olan. Kaybolan.
  • Fâni, geçici.
  • Batan. (Arapça)
  • Görünmez olan. (Arapça)

aftab-gerdan / aftâb-gerdan

  • Güneşten korunmak üzere başa giyilen şey. (Farsça)
  • Avcı kulübesi. (Farsça)

ahfad / ahfâd / احفاد

  • Torunlar. Hafidler. Evlâd oğulları. Yardımcılar.
  • "Hafîd"in çoğulu. Torunlar.
  • Evlâdlar, torunlar.
  • Torunlar.
  • Torunlar. (Arapça)

ahval-i zahiriye / ahvâl-i zahiriye

  • Dış görünüşe ait haller, durumlar.

aks-i misal

  • Görüntünün yansıması.

aks-i misali / aks-i misalî

  • Yansıma; (aynada yansıyan) görüntü.

al / âl

  • Sülâle, soy, hânedan. Akrabâ ve taallukat.
  • Yaz sıcaklarında su gibi görünen serap.
  • Hile, tuzak.

al-i aba / âl-i abâ

  • Hz. Peygamberin (A.S.M.) kendisi ile beraber, kızı Hz. Fâtıma Validemiz, damadı Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'den (R.A.) müteşekkil hey'et. "Hamse-i âl-i abâ" da denir. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) giydiği abâsını mezkur sahabe-i güzin hazeratının üzerine örterek hususi dua ettiğinden b
  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) kendisiyle beraber kızı Hz. Fatıma, damadı Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'in üzerini mübarek abâsıyla örttüğünden bu isimle anılmaktadırlar.

ale / âle

  • Güneş, yağmur gibi etkenlerden korunmak için yapılmış barınak.
  • Fakirlik.

ale'l-amya / ale'l-amyâ

  • Körü körüne.

ale-l-amya

  • Körü körüne.

ale-l-ımıya

  • Körü körüne, körlemeden.

alelamya / alelamyâ / على العميا

  • Körükörüne.
  • Körükörüne. (Arapça)

alem-i batın / âlem-i bâtın / عَالَمِ بَاطِنْ

  • Görünmeyen, iç âlem.
  • İç âlem, görünmeyen âlem.

alem-i gayb / âlem-i gayb / عَالَمِ غَيْبْ

  • Gayb âlemi, görünmeyen âlem.
  • Görünmeyen âlem.

alem-i gayb ve şehadet / âlem-i gayb ve şehadet

  • Görünmeyen ve görünen âlemler.

alem-i hakiki / âlem-i hakîkî / عَالَمِ حَق۪يق۪ي

  • (Görünen) Gerçek âlem.

alem-i maddi / âlem-i maddî

  • Maddî âlem, görünen âlem.

alem-i maddiyat ve şehadet / âlem-i maddiyat ve şehadet

  • Maddî ve görünen âlem.

alem-i mana / âlem-i mânâ

  • Mânâ âlemi; maddî gözle görünmeyen mânevî âlem; rüya ve keşif âlemi.

alem-i melekut / âlem-i melekût

  • İlâhî hükümranlığın tam olarak tecellî ettiği, görünmeyen, kâinatın iç yüzü.

alem-i misal / âlem-i misâl

  • Görüntüler âlemi.
  • Varlıkların kendilerinin değil de sûretlerinin, görünüşlerinin bulunduğu âlem.

alem-i misali / âlem-i misalî

  • Görüntüler âlemi; bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem.

alem-i misaliye / âlem-i misaliye

  • Bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem.

alem-i mubsarat / âlem-i mubsarât

  • Görünen varlıklar âlemi.

alem-i mülk / âlem-i mülk

  • Görünen maddî ve cismanî âlem.

alem-i mülk ve melekut / âlem-i mülk ve melekût

  • Görünen ve görünmeyen âlem, herşeyin dış ve iç yüzü.

alem-i mülk ve şehadet / âlem-i mülk ve şehadet

  • Gözle görünen maddî ve cismanî âlem.

alem-i şehadet / âlem-i şehâdet / عَالَمِ شَهَادَتْ

  • Görünen âlem, dünya.
  • Görünen âlem.

alem-i şuhud / âlem-i şuhud

  • Gözle görünen âlem, dünya.
  • Bilip keşfedilen, görür gibi bilinen âlem. Görünen âlem. Dünya. Kâinat.

alem-i suver / âlem-i suver

  • Sûretler âlemi, görüntüler dünyası.

alem-i vücub / âlem-i vücub

  • Zorunlu âlem; Allah'ın zât, sıfat ve isimlerini ifade eden âlem.

alem-i zahir / âlem-i zâhir

  • Görünen âlem, dünyâ.

alem-i zuhur / âlem-i zuhur / âlem-i zuhûr / عَالَمِ ظُهُورْ

  • Görünen âlem.
  • Görünen âlem, şahâdet âlemi, şu anda içinde yaşadığımız âlem.
  • Görünen âlem.

alemü'l-gayb / âlemü'l-gayb

  • Gayb dünyası; görünmeyen âlem.

alemü'l-guyub / âlemü'l-guyub

  • Bilinmeyen ve görünmeyen âlem.

allam-ul-guyub / allâm-ul-guyûb

  • Gâibleri (görünmeyen ve bilinmeyen gizli şeyleri) çok iyi bilen mânâsına, Allahü teâlânın isimlerinden.

amiyane / âmiyâne

  • Körü körüne.
  • Bilgisizce, körü körüne.

anahtar-ı gaybi / anahtar-ı gaybî

  • Görünmeyen âlemlerdeki sırları açan anahtar.

anasır-ı zahiriye / anâsır-ı zahiriye

  • Görünen unsurlar; toprak, ateş, hava, su.

antropomorfizm

  • Sosy. İnsan şeklinde putlara inanma ve tapma esasına dayanan batıl bir din. Allah'ı insan vasıflarıyla tasavvur eden dinî inançlar da antropomorfizm'in başka kılıkta görünüşleridir. Meselâ aslı bozulmuş Musevilik ve Hıristiyanlıkta Allahın insan şeklinde düşünülmesi antropomorfizm denilen putperestl

araz

  • Bir şeye zorunluluk sonucu bağlı olmayan, onun özünde bulunmayan şey (ilinek.

arazi / ârazî

  • Bir şeyin aslen kendisinde olmayıp sonradan ona ilişen, zâtı için zorunlu olmayan.

arş-ı ehadiyet

  • Allah'ın birliğinin en azami mertebede göründüğü makam.

asabiyet-i kavmiye

  • Kavminin ve milletinin örf, âdet ve değerlerine körükörüne bağlılık, ırkçılık.

asar-ı meşhude / âsâr-ı meşhude

  • Görünen eserler.

asar-ı meşhude-i alem / âsâr-ı meşhude-i âlem

  • Âlemdeki görünen eserler.

asef

  • (Asf) Büyük kadeh.
  • Bir şeyi almak.
  • Yoldan çıkmak. Zulüm eylemek. Körü körüne gitmek.
  • Birisini istihdâm eylemek. Irgatlık etmek, tarlada işçilik etmek.
  • Ölüm. (Kamus'tan alınmıştır.)

aşikar / âşikâr

  • Apaçık, görünen.

aşkbazi / aşkbazî

  • Aşk oyunu. Sever görünmek. Aşk-ı kâzib. (Farsça)

avalim-i gayb / avâlim-i gayb

  • Gayb âlemleri; görünmeyen dünyalar, âlemler.

avalim-i gaybiye / avâlim-i gaybiye

  • Gayb alemleri, görünmeyen dünyalar.

avamperestane nümayiş

  • Avamca gösteriş, halka hoş görünmek için farklı tarzlara yeltenme.

avn-i hak

  • Varlığı zorunlu ve gerçek olan, her şeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan Allah'ın yardımı.

avret

  • Gizlenmesi gereken, dinen görünmesi haram sayılan organlar.

ayat-ı vücub / âyât-ı vücûb

  • Varlığının vacip ve zorunlu olduğunu gösteren âyetler, deliller.

aydın

  • Aydınlık.
  • Açık, âşikâr, açıkça görünen.
  • Mübârek, mesut. Bilgili, okumuş, görgülü.Bugün bazı çevrelerde batı ilim ve felsefesini tahsil edip benimseyenlere de "aydın" denilmektedir. Aklı gözüne inmiş, yani herşeyi maddi ölçülerle yorumlamaya alışmış, kalbi maddeci felsefe ile

ayn-ı mün'akis

  • Aynaya vurup oradan ziyası, resmi, şekli gelen veya görünen şeyin kendisi.

ayn-ı zahir / ayn-ı zâhir

  • Açıklık içinde, bizzat görünende.

azame

  • Eskiden, büyük görünmesi için kadınların bağladıkları arkalık.

azamet-füruş / azamet-fürûş

  • Kibirlenen. Büyük görünmek isteyen.

azb

  • Gizli kalma. Görünmez olma.

babur

  • (Zahirüddin Muhammed) Hindistan'da büyük Müslüman Türk devletinin kurucusu ve Timur'un beşinci göbekten torunudur. Fergana Emiri olan babası Ömer Şeyh'in ölümünden sonra tahta geçmiştir. (1494)

bakır

  • Çobanları ile beraber olan sığır sürüsü.
  • Geniş.
  • Aslan.
  • Göz damarı.
  • Hz. Hüseyn'in (R.A.) torunu İmâm-ı Bâkır'ın bir lâkabı.

batın-ı umur / bâtın-ı umur

  • İşlerin içyüzleri, görünmeyen yönleri.

batıni / batınî / bâtınî

  • İçe ait olan. Dış görünüşe ve zâhire dâir olmayan. Bâtına mensub ve müteallik. Dâhili ve manevi meselelere âit.
  • Tas: Bâtiniyyeden olan.
  • İnsanın içinde bulunan, içsel, görünmeyen.

be-didar

  • Görünür olmak, kendini göstermek. Meşhur. Namdar. (Farsça)

beden-i misali / beden-i misalî

  • Görüntüden ibaret beden.

behailik / behâîlik

  • Müslüman görünüp İslâmiyet'i içerden yıkmak için çalışan El-Bâb Ali Muhammed ismindeki bir acemin talebesi olan Behâullah'ın, kurduğu bozuk yol.

beni israil / benî isrâil

  • İsrâiloğulları. Ya'kûb aleyhisselâmın, on iki oğlundan gelen evladı ve torunları. Ya'kûb aleyhisselâmın diğer adı İsrâîl olduğu için, soyundan gelenler bu isimle anılmışlardır.

beraverde

  • İltimas ile korunarak ileri çekilmiş adam. (Farsça)
  • Seçilmiş, ayrılmış şey. (Farsça)
  • Yükseğe kaldırılmış. (Farsça)

beruz / berûz

  • Zâhir olmak, zuhur etmek, görünmek.

berzah / برزخ

  • Cehennem. (Arapça)
  • Dil, kara uzantısı. (Arapça)
  • Sorun, dert. (Arapça)

bet'

  • Boynu uzun olmak.
  • Aşikâre ve zâhir olmak. Açık ve görünür olmak.

beyt-i atik

  • Kâbe-i Muazzama. (Çok eskiden beri Cenab-ı Hak tarafından her türlü tehlikelerden korunduğu ve kurtarıldığı ve hiçbir kimsenin ona mâlik olmayıp aslının hür olduğundan kinaye olarak bu isim verilmiştir.)

bil-iltizam

  • Zorunlu olarak.

bila-şuur / bilâ-şuur

  • Şuursuzca; körü körüne.

bilmecburiye / bilmecbûriye / بالمجبئریه

  • Zorunlu olarak, mecburen. (Arapça)

bilmecburiyye

  • Zorunlu olarak.

bisinoz

  • yun. Pamuk işçilerinde görünen, pamuk tozlarının sebebiyet verdiği bir akciğer hastalığı.

bizzarure / bizzarûre / بالضروره

  • İster istemez, zorunlu olarak.
  • İster istemez, zorunlu olarak.
  • Zorunlu olarak. (Arapça)

büdüv

  • Görünür hâle gelme. Aşikâr olma. Zâhir hâle gelme.

burhan-ı ehadiyet

  • Allah'ın herbir varlıkta görünen birlik delili.

bürhan-ı enfüsi / bürhan-ı enfüsî

  • İnsanın içinde ve hayatında görünen bürhan. Nefse ve şahsa ve içe ait bürhan.

burhan-ı vücub-u vücud

  • Allah'ın varlığının zorunlu oluşunun ve var olmak için bir sebebe muhtaç olmamasının delili.

büruz / bürûz

  • Zâhir olmak. Görünmek, ortaya çıkmak. Olgun bir velînin sevenlerinde bâzı sıfatlarının zâhir olması, görünmesi.

caferiyye / câferiyye

  • Hazret-i Ali'nin torunlarından Ca'fer-i Sâdık'a bağlı olduklarını iddiâ eden, bozuk İmâmiyye fırkasının otuz ikinci kolu.

cazib

  • Çekici, cazibeli.
  • Hoş görünüşlü olup dikkati çeken.

cebri / cebrî

  • Zorla, zorunlu olarak.

cedel

  • Konuşmada kavga etme. Niza. Hakkı bulmak için olmayıp, galib görünmek için çekişme. (Diyalektik)
  • Man: Meşhur veya müsellem mukaddemelerden terekküb eden kıyastır.

cehr

  • Görünmek, zâhir olmak.
  • Açıktan ve yüksek sesle olan söylemek veya okumak.
  • Tecvid'de: Harf hareke ile okunduğu zaman, mahreçte aralık kalmıyarak nefesin akmayıp, küllisi veya ekserisi hapsolmuş bir şekilde sesin çıkmasına denir.

çehre

  • Vech, yüz, surat. (Farsça)
  • Mc: Surat asmak, dargınlık. (Farsça)
  • Görünüş, şekil, zahir. (Farsça)

cehret

  • Görünmek, zahir olmak.

cehvere

  • Zâhir olmak, görünmek.

celb-i suret ve savt

  • Görüntü ve sesi nakletmek.

celevat / celevât

  • Cilveler, görünümler.

celevat-ı cemaliye / celevât-ı cemâliye

  • Allah'ın güzel isimlerinin varlıklar üzerindeki görünümleri, akisleri.

cemadat / cemâdât / جَمَادَاتْ

  • (Cansız gibi görünen) donuk şeyler.

cemal-i suret / cemâl-i suret / cemâl-i sûret / جَمَالِ صُورَتْ

  • Görünüş güzelliği.
  • Dış görünüş, sîmâ güzelliği.

cenab-ı vacibü'l-vücud / cenâb-ı vâcibü'l-vücud

  • Varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah.

cenab-ı vacibü'l-vücud ve tekaddes / cenâb-ı vâcibü'l-vücud ve tekaddes

  • Varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan ve her türlü kusur ve eksikten uzak olan Allah.

cereyan-ı suri / cereyan-ı surî

  • Görünüşteki akım, dönüş.

cihet-i zahiri / cihet-i zahirî

  • İşin zahirî yönü, görünen kısım.

cilve / جلوه / جِلْوَه

  • Esmâ-i İlâhînin tecellisi.
  • Tecelli.
  • Güzellere yakışır duruş ve davranış. Dilberâne hareket. Naz ve edâ. Hoşa giden görünüş.
  • Yansıma, görüntü.
  • Görünme, belirme, naz.
  • Görünüm.
  • Görünme. (Arapça)
  • Kırıtma. (Arapça)
  • Görünme.

cilve-i a'zam / جِلْوَۀِ اَعْظَمْ

  • En büyük mertebede görünme.

cilve-i akis

  • Yansımanın görüntüsü.

cilve-i bedayi / cilve-i bedâyi

  • Benzersiz san'atların tecellîleri, görüntüleri.

cilve-i cemal / cilve-i cemâl / جِلْوَۀِ جَمَالْ

  • Güzelliğin görüntüsü.
  • Güzelliğin görünmesi.

cilve-i cemal ve kemal / cilve-i cemâl ve kemâl / جِلْوَۀِ جَمَالْ وَ كَمَالْ

  • Güzellik ve mükemmelliğin yansıması, görüntüsü.
  • Mükemmelliğin ve güzelliğin görünmesi.

cilve-i cemal-i esma / cilve-i cemâl-i esmâ

  • İsimlerin güzelliklerinin görüntüsü.

cilve-i cüz'i / cilve-i cüz'î

  • Ferdî bir yansıma, görünme.

cilve-i ehadiyet / جِلْوَۀِ اَحَدِيَتْ

  • Allah'ın birliğinin her bir şeyde görünmesi.
  • Allahın isimlerinin ve birliğinin, her bir şeyde, o şeyi de benzersiz kılarak görünmesi.

cilve-i esma / cilve-i esmâ

  • Allah'ın isimlerinin görüntüsü, yansıması.

cilve-i esma-i ilahiye / cilve-i esmâ-i ilâhiye

  • Allah'ın isimlerinin görüntüsü, aksi.

cilve-i etem

  • Tam yansıma ve görüntü.

cilve-i etemm

  • Tam yansıma ve görüntü.

cilve-i ferdiyet

  • Bir ve benzersiz oluşun görüntüsü.

cilve-i hassa ve mümtaze / cilve-i hâssa ve mümtaze

  • Çok özel ve seçkin yansıma, görüntü.

cilve-i hayat

  • Hayat görüntüsü, yansıması.

cilve-i hayat-ı sermedi / cilve-i hayat-ı sermedî

  • Sürekli ve sonsuz olan bir hayatın görüntüsü, aksi.

cilve-i i'caz / cilve-i i'câz

  • Mu'cizeliğin görüntüsü, yansıması.

cilve-i in'ikas / cilve-i in'ikâs

  • Görüntünün yansıması.

cilve-i inayet / cilve-i inâyet / جِلْوَۀِ عِنَايَتْ

  • İlâhî şefkat ve yardımın cilvesi, görünmesi.
  • Yardımın görünmesi.

cilve-i inayet-i rabbaniye / cilve-i inâyet-i rabbâniye / جِلْوَۀِ عِنَايَتِ رَبَّانِيَه

  • Allahın ihsânının görünmesi.

cilve-i irade-i ilahiye / cilve-i irade-i ilâhiye

  • İlâhî iradenin yansıması, görünmesi.

cilve-i kudret-i rabbaniye / cilve-i kudret-i rabbâniye / جِلْوَۀِ قُدْرَتِ رَبَّانِيَه

  • Terbiye edici Allah'ın kudretinin görünmesi.

cilve-i mana / cilve-i mânâ

  • Mânânın yansıması, görünmesi.

cilve-i merhamet

  • Merhamet cilvesi, görüntüsü.

cilve-i misaliye / cilve-i misâliye

  • Şeffaf şeyler üzerinde yansıyan görüntüler.

cilve-i nakş

  • Nakşın cilvesi, görüntüsü.

cilve-i nur

  • İlâhî nurun yansıması ve görünmesi.

cilve-i rabbaniye / cilve-i rabbâniye

  • Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin ve onları terbiye, idare ve egemenliği altında bulundurmasının izi, görüntüsü.

cilve-i rahmet / جِلْوَۀِ رَحْمَتْ

  • Rahmetin cilvesi, görüntüsü.
  • Rahmetin görünmesi.

cilve-i saltanat

  • Saltanatın görüntüsü.

cilve-i samediyet

  • Herşey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'ın isim ve sıfatlarının varlıklar üzerindeki yansımasının görünümü.

cilve-i şefkat

  • Şefkatin, merhametin görünmesi.

cilve-i sırr-ı i'caz / cilve-i sırr-ı i'câz

  • Mu'cizelik sırrının cilvesi, yansıma ve görüntüsü.

cilve-i şuunat / cilve-i şuûnât

  • Allah'ın iş ve tasarruflarının görünümü.

cilve-i tevhid

  • Tevhid cilvesi, görüntüsü.

cilve-i vahdaniyet / cilve-i vahdâniyet

  • Cenab-ı Allah'ın birlik görüntüsü.

cilve-i vahdet / جِلْوَۀِ وَحْدَتْ

  • Allah'ın birliğinin görüntüsü.
  • Birliğin görünmesi.

cilve-i zat

  • Zâtın görüntüsü.

cilve-i zati / cilve-i zâtî

  • Bir şeyin bizzat kendisine ait görüntüsü.

cilve-i zatiye / cilve-i zâtiye

  • Zâtının, aynının görüntüsü, yansıması.

cilvegah / cilvegâh / جلوه گاه

  • Görünme yeri. (Arapça - Farsça)
  • Cilvegâh olmak: Yatak teşkil etmek, yurt olmak. (Arapça - Farsça)

cilveger / جلوه گر

  • Cilve ve naz eden, cilveli; görünen.
  • Görünen. (Arapça - Farsça)
  • Kırıtan. (Arapça - Farsça)

cilveli

  • Güzel ve hoş bir şekilde görünme.

cizye

  • İslâm devletinde zımmî denilen gayr-i müslim vatandaştan, can ve mal güvenliklerinin korunmasına karşılık seneden seneye alınan vergi. Buna harâc-ur-ruûs (baş vergisi) de denir.

dahdaha

  • Suyun dökülüp saçılması.
  • Serabın uzaktan su gibi görünüp parlaması.

dahv

  • Zâhir olmak, görünmek.

daire-i esbab-ı zahiriye / daire-i esbab-ı zâhiriye

  • Görünürdeki sebepler dairesi.

daire-i melekut / daire-i melekût

  • Varlıkların iç yüzüyle alakalı görünmeyen daire.

daire-i vücub

  • Hiç değişikliğe uğramayan, varlığı zorunlu ve vasıflarının zıddı düşünülemeyen ilâhlık dairesi.

dalkavuk

  • Menfaati için hoş görünmeye çalışan, yağcılık ve soytarılık eden.

damar-ı müteassıbane / damar-ı müteassıbâne

  • İnandığı şeylere körü körüne, katı bir şekilde bağlılık damarı.

dar-ül aman / dâr-ül amân

  • Sığınılacak, korunulacak yer.

debsa'

  • Çok fazla kırmızı olduğundan, siyah gibi görünen şey.

delail-i zahiriye / delail-i zâhiriye / delâil-i zâhiriye

  • Açık olarak zâhirde görünen deliller. Maddi deliller.
  • Açıkta olan, görünen deliller.

delal

  • Cilve, naz, işve. İnsana güzel ve sevimli görünecek hâl, durum.

delalet-i iltizamiye / delâlet-i iltizamiye

  • Bir lâfzın vazolunduğu mânânın lâzımına zorunlu olarak işaret etmesi. Meselâ "ilâh" sözü zorunlu olarak "doğmamış, doğurmamış" mânâsına işaret eder.

delil-i zahir

  • Görünen, belli olan delil.

deneycilik

  • (Ampirizm) Fels: İnsan zihninde mevcut her bilginin ve her düşüncenin kaynağı tecrübe (deney) olduğunu iddia eden felsefi görüş. Bu görüş, tecrübenin ehemmiyetini belirtirken aklın ve dinin rolünü inkâr ediyor. Tecrübe maddi dünyayı anlamak için gerekli ama, yeterli değildir. Tecrübe görüneni ve müş

derdiser / درد سر

  • Baş belası, baş ağrısı, sorun, problem. (Farsça)

derecat-ı tecelliyat / derecât-ı tecelliyât

  • Görünüm ve yansıma dereceleri.

derece-i iman-ı bilgayb

  • Gayba iman derecesi; görünmeyen ve bilinmeyen âlemlere inanma derecesi.

derem

  • Baldır etli olduğundan dolayı topuğun görünmeyip belirsiz olması ve sâir kemiklerin etlilikten belirmeyip örtülmesi.
  • Ağızdan dişlerin dökülüp yerini et bürüyüp belirsiz olması.
  • Davarın yavaş yürüyüp adımlarını birbirine yakın atması.

deşne-i subh

  • Tan yeri. (Bu tabir, tan yerinin ilkönce hançer şeklinde göründüğünden kinaye olarak denmiştir.)

dest-i gaybi / dest-i gaybî

  • Görünmeyen el.
  • Görünmez el, inâyet-i İlâhi. (Farsça)
  • Mc: Allah'ın yardımı. (Farsça)

devair-i gaybiye / devâir-i gaybiye

  • Gaybî, görünmeyen daireler.

didar

  • Mülâkat, görüş. (Farsça)
  • Görünme. (Farsça)
  • Yüz. Çehre. (Farsça)
  • Görüş kuvveti, göz. (Farsça)
  • Açık, meydanda. (Farsça)
  • Göz, görme, görünme.

didar-ı mevla / dîdar-ı mevlâ

  • Allah'ın cennetliklere cemâlini göstermesi, görünmesi.

dolunay

  • t. Ayın yuvarlağına karşı gelen yarım küre yüzeyinin tamamıyla aydınlık görünmesi hâli. Ayın 14 veya 15 nci günleri.
  • Bedir.

duhan

  • Duman. Tütün.
  • Kur'an-ı Kerim'in 44. suresinin adı.
  • Mc: Gaflet ve dalâlet dumanı ki, hakikatların görünmesine mâni olur. Arap lisanında galib olan şerre, duhan tesmiye ederler.
  • Kıtlık ve kuraklık.

duhan-ı mübin

  • Aşikâre duman. (Bu duhan hakkında iki tefsir rivayet olunmaktadır. Birisi: İbn-i Mesud Hazretlerinden mervi olduğuna göre; şiddetli açlık ve kaht seneleridir. Çünkü çok aç olan kimseye, gerek gözlerinin za'fından ve gerek çok kuraklık ve kahtlık senelerinde havanın fenalığından, semâ dumanlı görünür

düstur-u külliye-i meşhude

  • Görünen büyük ve genel prensip.

ebu kalemun

  • Bir nevi kumaş ki, göze türlü türlü görünür. Bâzıları "gülistân-ı kemhâ" derler.

ecsam-ı latife-i nuraniye / ecsâm-ı lâtife-i nuraniye

  • Gözle görünmeyen nurânî cisimler.

ehadiyet / اَحَدِيَتْ

  • Allahın isimlerinin ve birliğinin, herbir şeyde, o şeyi de benzersiz kılarak görünmesi.

ehadiyet-i ilahiye / ehadiyet-i ilâhiye

  • Cenâb-ı Allah'ın herbir şeyde birliğinin görünmesi.

ehl u iyal / ehl u iyâl

  • Bir kimsenin geçindirmek zorunda olduğu aile efradı ve diğer kimseler.

ehl-i batın / ehl-i bâtın

  • Görünürdeki eşyanın bize görünmeyen mânâlarına vakıf olanlar.

ehl-i ihtisas ve müşahede

  • Görünmeyen âlemlere ait hakikatleri bizzat gözleyen ve bu konuda uzmanlaşan kimseler.

ehl-i keşif ve ilham

  • Görünmeyen ve bilinmeyen âlemlere ait olan hakikatleri Cenâb-ı Allah'ın lütfu ve yardımıyla bilen kimseler.

ehl-i vahdetü'ş-şuhud

  • Görünen herşeyin Allah'ın varlığını gösterdiğini söyleyen kimseler.

ehl-i zimmet

  • İslâm Devletinin tâbiiyetinden olan Hıristiyanlar. İslâm Devleti tarafından korunan müslümandan başka kimse. Zimmi.

ekliptik

  • Güneşin dünya etrafında yapmış olduğu zahirî hareketinde çiziyor gibi göründüğü yol.

ela'

  • Görünüşü güzel, tadı acı olan bir ağaç.

elcevap

  • Bu sorunun cevabı.

elvah-ı alem / elvah-ı âlem

  • Âlemin görünüşü, manzara ve levhaları.

elvah-ı misaliye / elvâh-ı misâliye

  • Herşeyin görüntülerinin kaydedildiği tablolar.

elvan

  • (Tekili: Levn) Renkler. Muhtelif görünüşler.

Emzik / Bibs / Kidful

  • About Page template By Adobe Dreamweaver CC
    sample

    Bibs Kauçuk Emzik


    Söz konusu emzik olunca, BIBS Colour gerçek bir klasik. Yaklaşık 40 yıldır Danimarka'da tasarlanıp üretilen BIBS Colour emzikler, %100 doğal kauçuk ucuyla, hava akışı sağlayan delikleri ve cilt tahrişini önlemek için geliştirilen hafif eğimli yapısı ile gerçek bir efsane! BIBS Colour, yuvarlak ve yumuşak kauçuk uç kısmı ile anne memesine en yakın forma sahip olduğundan, çocuklar tarafından kolay kabul ediliyor. Anne memesini taklit ederek, emiş sırasında hava akışı sağlıyor. Ultra hafif ve sağlam yapısı ile bebeğinizi yormuyor. BPA, PVC ve phthalates gibi zararlı maddeler içermiyor ve dünyaca geçerli EN 1400 standardına göre üretiliyor. Hiçbir emzik markasında göremeyeceğiniz kadar fazla renk çeşitine sahip olan BIBS Colour, klasikleşen zamansız tasarımı ve elegant duruşu ile tasarım ve işlevselliği birleştiriyor. BIBS Colour, bir emzikten beklenen tüm detaylara sahip olmasının yanısıra; bir emzikten beklenmeyen güzellikte tasarımı ile, tüm dünyada hem anneleri hem çocukları kendine hayran bırakıyor…

    https://www.kidnkind.com/bibs

sample

Kidful Bitkisel Boyalı Emzik Askısı


KIDFUL Emzik Askıları, çocuk ürünlerinde kullanıma uygun olan, en kaliteli %100 gerçek deriler kullanılarak EN 12586 standartlarına göre üretilir. KIDFUL'un organik serisinde kullanılan boyalar tamamen bitkiseldir ve kimyasal madde içermez. KIDFUL'un özel olarak üretilen metal klipsi kurşun ve krom içermez. Metal klipsin kıyafetlere zarar vermemesi için, klips içerisinde plastik aparatı bulunur. KIDFUL emzik askısını, güçlü lastik ve güçlü bağlantı yapısı ile, uzun seneler yıpranma sorunu yaşamadan kullanabilirsiniz...
https://www.kidnkind.com/kidful


Kidnkind Emzik Anne Bebek ve Tekstil Ürünleri Ticaret Limited Şirketi


Web sitesi :www.kidnkind.com

Telefon : 0(216) 606 21 06

(www.kidnkind.com)

endam

  • Beden. Vücud. (Farsça)
  • Vücudun tenasübü. Vücudun görünüşü. (Farsça)
  • Letafet. İntizam ve üslub. (Farsça)

ene'l-hak

  • Hallâc-ı Mansûr tarafından "Ben yokum, Hak teâlâ vardır." mânâsında söylendiği hâlde, görünüşte; "Ben Hak'kım" manasına alınan söz.

erkan ve ahkam-ı zaruriye / erkân ve ahkâm-ı zaruriye

  • İslâmın yerine getirilmesi zorunlu temel esasları ve hükümleri.

ervah

  • Halk içinde yürürken at üzerindeymiş gibi görünen uzun boylu kimse.
  • Adımları birbirine yakın olan.

esbab-ı süfliye

  • Aşağı sebepler; yani müsebbebin yanında olan ve onunla beraber görünen sebepler (su ile bitkiler gibi; su sebeptir, onunla bitkilerin yeşermesi ise müsebbebdir.).

esbab-ı zahire / esbab-ı zâhire

  • Görünen sebepler.

esbab-ı zahiri / esbab-ı zâhirî

  • Görünürdeki sebepler.

esbab-ı zahiriye / esbâb-ı zâhiriye / اَسْبَابِ ظَاهِرِيَه

  • Görünürdeki sebepler.
  • Görünürdeki sebebler.

esbab-ı zahiriye-i süfliye

  • Görünürdeki alçak ve bayağı sebepler.

esbab-ı zaruriyye / esbâb-ı zarûriyye / اسباب ضروریه

  • Zorunlu sebepler.

eşbah

  • (Tekili: Şebâh) Şahıslar, cisimler, vücudlar.
  • Büyük kapılar.
  • Uzaktan görünen karaltılar, hayâller.
  • Renk, levn.

esbat / esbât

  • (Tekili: Sıbt) Torunlar. Çocuğunun çocukları. Oğlunun oğulları.
  • Beni İsrâil kabileleri.
  • Torunlar.

esma-i külliye / esmâ-i külliye

  • Bütün varlık âleminde yansımaları görünen Allah'ın isimleri.

esrar-ı gaybiye

  • Görünmeyen, dünya ile ilgili gizli sırlar.

esrar-ı şehadet

  • Görünen âlemin sırları.

eşya-yı gaybiye

  • Görünmeyen âleme ait varlıklar.

eyyühelmünafık / eyyühelmünâfık

  • Ey münafık, ey mümin görünen kâfir!

fağfur

  • Yarı şeffaf Çin porseleni. Çok kıymetli porselenden yapılan yemek kabı. Çin yapısı.
  • Eskiden Çin İmparatoruna verilen isim.

fakfon

  • Kim: Çinko, nikel ve bakırdan yapılan gümüş görünüşünde bir halita.

fakir

  • Biçâre, muhtaç, yoksul. İslâm dini, ev kirası, yiyecek, içecek, giyecek, ilaç, yakacak gibi zorunlu ihtiyaçları karşılandıktan sonra yılda 96 gram altın alabilecek kadar geliri olmayanları fakir sayar. Fakirlerden vergi alınmaz, İslâm devleti zorunlu ihtiyaçlarını karşılamada, tedavi, tahsil (öğreni

falcı

  • Fala bakan, gaybı bildiğini iddiâ eden. Gaybı anlamak için güyâ bir takım vâsıtalara mürâcaat eden kimse. Atılan boncuk ve baklaya, koyunun kürek kemiğine ve sâir şeylere bakıp bunlardan manâ çıkarır görünen; gaybden haber verdiğini iddiâ eden kimse.

fariza-i cihad

  • Cihad farzı; din uğrunda, Allah için çeşitli şekillerde mücadele etme zorunluluğu.

farz / فرض

  • Zorunlu görev.
  • Tanrı emri. (Arapça)
  • Borç, ödev. (Arapça)
  • Zorunlu. (Arapça)
  • Farz edilmek: Sayılmak, tutulmak, tasavvur edilmek. (Arapça)
  • Farz etmek: Saymak, tutmak, tasavvur etmek. (Arapça)
  • Farz olunmak: (Arapça)
  • Ta (Arapça)

fecr

  • Sabaha karşı, güneş doğmadan önce, ufkun gün doğusu tarafında görünen aydınlık, tan yerinin ağarması.

felek

  • Gök cisminin yörüngesi.
  • Yörünge.

feraiz-i ilahiye / ferâiz-i ilâhiye

  • Allah'ın zorunlu kıldığı görevler, farzlar.

feyz-i tecelli / feyz-i tecellî / فَيْضِ تَجَلِّي

  • Allah'ın isimlerinin görünmesinin manevi zevki, bereketi.

fıskıye

  • Suyu muhtelif şekillerde yukarıya doğru fışkırtan ve ekseriya havuzların ortasında yapılan borunun üzerindeki aletin adıdır. Buna, Arapçası olan fevvare denildiği gibi, Türkçe olan fışkırak da denilir.

fünun-u tabiiye

  • Tabiatın dış görünüşüyle ilgilenen ilim dalları.

füru / fürû

  • Dallar, kollar, çocuklar, torunlar.

füru' / fürû'

  • (Tekili: Feri') Bir kökten ayrılmış kısımlar. Dallar. Budaklar.
  • Bir sülâleden gelmiş torunlar. Çocuklar.
  • Fık: Cüz'î hüküm ve kaideler. Ahkâm-ı cüz'iyye.
  • Dal, asıldan türeyen. Fer'in çokluk şeklidir.
  • Fıkıh ilminde (İslâm hukûkunda) çocuklar, torunlar ve onların çocukları.
  • Ahkâm-ı şer'iyye yâni İslâm dîninde ibâdet, münâkehât (nikâh, boşanma, nafaka), muâmelât (alış-veriş, ticâret, kirâlama v.b) ve ukûbâtla (cezâlarla) ilgili hükümler.

füşv

  • Aşikâre ve zâhir olmak. Görünmek.

gafilane / gafilâne

  • Körü körüne, ihtiyatsızca, dalgınlıkla. Gafilcesine. (Farsça)

gaib / gâib / غائب

  • Görünmeyen.
  • Göz önünde bulunmayan, hazırda olmayan. Kaybolmuş olan. Görünmeyen âlem.
  • Gr: Üçüncü şahıs, hazırda olmayan kimse.
  • Görünmez.
  • Bulunmayan, ortada görünmeyen, kayıp. (Arapça)

gaibane / gaibâne

  • Görünmeksizin.
  • Hazırda görünmeksizin, yüzyüze olmadan. Gizliden. (Farsça)

gaip

  • Görünmeyen âlem.

galat-ı basar

  • Görme duyusunun yanılması. (Meselâ: Su içine batırılmış olan bir çubuğun, kırılmış gibi görünmesi.)

gayb

  • Bilinmeyen ve görünmeyen âlem.
  • Hazır olmama, gizli kalma. Hazır olmayan gizli kalan, görünmeyen.
  • Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerde bildirilmeyen, his organları, tecrübe ve hesâb ile anlaşılmayan gizli şeyler.
  • Akıl ve his (duyu) organları ile bilinemeyip, ancak peygamberlerin haber vermesi ile bilinen, Allahü teâ
  • Gizli olan. Görünmeyen. Belirsiz.
  • Güman. Hislerle veya akıl ile bilinmeyen şey.
  • Gizli, görünmeyen, belirsiz.

gayb alemi / gayb âlemi

  • Görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar.

gayb-aşina / gayb-âşinâ

  • Gaybı bilen, görünmeyenden haberi olan.

gayb-bin / gayb-bîn

  • Gaybı gören, görünmeyen âlemden haber veren.

gaybdan

  • Bilinmeyen, görünmeyen âlemden.

gaybet

  • Gr. bulunmama, görünmeme; üçüncü şahıs.

gaybi / gaybî

  • Görünmeyenle ilgili.
  • Hazırda olmayan. Görünmeyenlere âit. Hazır olmayanlara âit. Başka âlemdekilere âit. Âhirete âit. Gayba âit ve müteallik.

gaybi ihbar / gaybî ihbar

  • Bilinmeyen, görünmeyen şeyleri haber verme.

gaybiyane / gaybiyâne / gaybîyâne

  • Gaybı görür, görünmeyeni bilir bir şekilde.
  • Görünmeyenle ilgili olarak.

gaybiyat / gaybîyât

  • Bilinmeyen ve görünmeyen âlemler.
  • Görünmeyenler.

gaybiye / gaybîye

  • Görünmeyen.

gaybubet / gaybûbet

  • Görünmeme, orada bulunmama.

gayr-ı mer'i / gayr-ı mer'î

  • Görünür olmayan, görünmeyen.
  • Görünmez, görünmeyen.

gayr-ı zaruri / gayr-ı zarurî

  • Zorunlu olmayan.

gayret-i cahiliye / gayret-i câhiliye

  • Körü körüne uğraşmak. Allah'ın razı olmadığı lüzumsuz şeylere kıymet vererek didinmek.

gev-çah

  • Dibi görünebilen pek derin olmayan alçak kuyu. (Farsça)

girihgüşa / girihgüşâ / گره گشا

  • Düğüm çözen. (Farsça)
  • Sorunları halleden. (Farsça)

girit madalyası

  • Tar: Biri Sultan Aziz diğeri Sultan II.Abdülhamid devrinde olmak üzere ihdas olunan madalyalar. Her ikisinin de altun ve gümüş olmak üzere iki türlüsü vardı. Girit işinde hizmeti görünen devlet ricaline altun, ikinci derecedeki memurlarla halka, gümüş olanı verilirdi.

girive / girîve / گریوه

  • Çıkmaz, sorun. (Farsça)
  • Geçit. (Farsça)

girye-nümud

  • Ağlar gibi görünen, ağlamışa benziyen. (Farsça)

gıyab

  • Görünmemek. Göz önünde olmamak.
  • Hazırda bulunmamak.
  • Bilinmeyen şeyler.
  • Arka. Arkasından.

grev

  • İşçilerin isteklerini işverene kabul ettirmek için, işlerini hep birlikte bırakmaları.İslâmiyette işçi hakları çok ciddi korunmakla beraber, grev ve benzeri hareketlere başvurulması istenmez. Çünki grev, millî gelire zarar verdiği gibi, sosyal grupları doğurmakla boğuşmalarına ve dolayısıyla da mill (Fransızca)

guma

  • Hava bulutlu olduğundan ayın görünmemesi.

gurub

  • Batma, batış. Batıda görünmez olma. Gözden kaybolmak.
  • Uzaklaşmak. Irak olmak.

guyub / guyûb

  • Görünmeyenler, gizliler.

haber-i gayb

  • Bilinmeyen, görünmeyen âleme ait haberler.

habir / habîr

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Her şeyin hakîkatini, kâinâtın, varlıkların, görünen ve görünmeyen her şeyi hakkıyla bilen, hiçbir zerrenin hareketi ve hareketsizliği ilminden hâriç olmayan, nefslerin ne ile mutmain (huzurlu) ne ile huzursuz olduğundan, sükûnete kavuştuğunda

habl-i mevhum

  • Mc: Daima olacak gibi görünüp de gittikçe uzaklaşan istek, gaye. Mevhum ip.

hacat-ı zaruriye / hâcât-ı zaruriye

  • Zorunlu temel ihtiyaçlar, yiyecek ve içecek gibi.

hacat-ı zaruriye-i diniye / hâcât-ı zaruriye-i diniye

  • Dinen yapılması ve karşılanması zorunlu olan ihtiyaçlar.

hacet-i zaruriye / hâcet-i zaruriye

  • Zorunlu ihtiyaç.

hadis-i müftera / hadîs-i müfterâ

  • Müseylemet-ül-Kezzâb'ın ve ondan sonra gelen münâfıkların (kalbiyle inanmayıp, sözleriyle inandık diyenlerin), zındıkların (kâfirlerin), müslüman görünen dinsizlerin uydurma sözleri.

hadise-i cüz'iye-i gaybiye

  • Görünmeyen küçük ve basit olay.

hadise-i rahmet / hâdise-i rahmet

  • İlâhî şefkat, merhametin göründüğü yağmur olayı.

hafid / hafîd / حفيد

  • Torun.
  • Evlâd. Oğul. Torun.
  • Torun, oğul.
  • Torun. (Arapça)

hafide / hafîde / حفيده

  • Kız torun.
  • Kız torun.
  • Kız torun. (Arapça)

hafy

  • Gizlemek.
  • Setretmek, örtmek.
  • İzhar etmek, görünmek.
  • Parlamak, yıldıramak.

hakaik-i gayb ve şehadet / hakâik-i gayb ve şehâdet

  • Görünmeyen ve görünen âlemlere ait gerçekler.

hakaik-i gaybiye

  • Bilinmeyen ve görünmeyen âlemlere ait gerçekler.

hakaret-i zahiriye

  • Görünürdeki basitlik, önemsizlik.

hakikat-ı zaruriye

  • Zorunlu gerçek.

hal / hâl

  • Dayı.
  • Vücudda hususan yüzde görünen siyah benek, ben.
  • Durum, vaziyet. Görünüş. Tavır. Suret. Keyfiyet.
  • Cezbe.
  • Dert, keder, elem.
  • Mecâl. Kuvvet.
  • Gr: Fâili, mef'ulü veya her ikisinin durumunu bildiren sözdür. Halin sâhibine zi-l hâl denir.Meselâ : Reeytuhu mâşiyen: (Onu yürürken gördüm) cümlesinde Mâşiyen (yürürken
  • Durum, görünüş, nitelik, şimdi, tâkat.

hale

  • Ay ve güneşin etrafında bazen görünen parlak dâire.

hamiyetfuruş

  • Hamiyetli görünmeye çalışan, hamiyet iddiasında olan; fedakârlık taslayan.

hamiyetfüruş

  • Gayretkeş, hamiyetli görünmeye çalışan, hamiyet iddiasında olan; fedakârlık taslayan.

hamse-i al-i aba / hamse-i âl-i abâ

  • Hz. Peygamberimizle (a.s.m.) birlikte kızı Fâtıma, damadı Hz. Ali, torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin.

harekat-ı zahiriye / harekât-ı zahiriye

  • Görünürdeki hareketler.

hareket-i mer'iyye

  • Gerçekte olmadığı halde, var imiş gibi görünen hareket.

hareket-i mihveriye

  • Yörüngedeki hareket.

hasan

  • Nâmahremden korunur üzere olmak, korunmak.
  • Peygamber Efendimizin büyük torunu.

hasanet

  • Bir yerin çok sağlam ve korunulacak tarzda olması.
  • Kadının kendisini haramdan koruması.

haseneyn

  • Peygamber efendimizin mübârek iki torunu hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn.

hashas

  • Zâhir olma, açık ve âşikâr olma, görünme.

haslet-i hamra / haslet-i hamrâ

  • Hamiyet, gayret veya mahcubiyetten gelen ve yüz kızarması suretinde görünen güzel haslet.

hatif / hâtif

  • Kendisi görünmediği halde sesi işitilen cin.
  • Sesi işitilen görünmez varlık.

hatif-i cinni / hâtif-i cinnî

  • Kendisi görünmediği halde sesi işitilen cin.

havaic-i gayr-ı zaruriye / havâic-i gayr-ı zaruriye

  • Zorunlu olmayan ihtiyaçlar.

havaic-i zaruri / havâic-i zarurî

  • Zorunlu ihtiyaçlar.

havass-ı zahire ve batına / havass-ı zâhire ve bâtına

  • Görünen ve görünmeyen hisler, duygular.

havayic-i gayr-ı zaruriye

  • Zorunlu olmayan ihtiyaçlar, ihtiyaç olmadığı halde ihtiyaç haline gelmiş şeyler.

haviye / hâviye

  • Cehennem'in yedinci tabakası. Burada inanmadıkları hâlde inanmış görünen münâfıklar ile müslüman iken İslâm dînini terk eden mürtedler azâb görecektir.

hayal

  • (Çoğulu: Hayâlât) Zihnen tasarlanan şey. Hakikatı bilinmeyip akılla tasarlanan veya gölgeli görünen şey.
  • Asıl olmayan ve akıldan geçen fikir.

hayalet / hayâlet

  • Göze görünen hayal, karaltı.
  • Gerçek olmayan görüntü.

hayat-ı zahiri

  • Asıl, görünürdeki hayat.

hayatiyet

  • Canlılık. Hayat işaretinin, alâmetinin görünür olması.

hazannüma

  • Sonbahar görünüşlü. (Farsça)
  • Mc: Hüzün ve keder verici. (Farsça)

hazer

  • Çekinme. Zarar verebilecek şeyden kaçınma. Korunma.
  • Sakınma, kaçınma, korunma, çekinme.

hazine kethudası

  • Tar: Yavuz Sultan Selim Han zamanında kurulan hazine kethudâlığı, saraya girip çıkan demirbaş eşyanın korunup saklanmasıyla mes'ul idi. Bu müessesenin başında bulunan memura da hazine kethudâsı denilirdi.

hazine-i gayb

  • Görünmeyen âlemdeki hazine.

hazine-i gaybiye

  • Görünmeyen, gizli hazine.

hazine-i gaybiye-i rahmet

  • Allah'ın görünmeyen rahmet hazinesi.

hevatif / hevâtif

  • Seslenen görünmez cinler.

hey'at / hey'ât / هَيْئَاتْ

  • Umûmî görünüş.

hey'et / هيئت / هَيْئَتْ

  • Şekil, suret.
  • Görünüş.
  • Durum.
  • Şekil. Suret. Görünüş.
  • Birlik teşkil eden şahısların mecmuu.
  • Gök ve yıldız ilmi. Astronomi.
  • Duruş, vaziyet, keyfiyet. Tabiat ve cibilliyet. Bir şeyin cibilli vaziyeti.
  • Ekip. (Arapça)
  • Dış görünüş. (Arapça)
  • Kurul. (Arapça)
  • Topluluk. (Arapça)
  • Astronomi. (Arapça)
  • Görünüş, bir topluluğun tamamı.

hey'et-i mecmua / hey'et-i mecmûa / هَيْئَتِ مَجْمُوعَه

  • Topyekün görünüş.

heyat / heyât

  • Biçimler, görünüşler, topluluklar.

heyêt

  • Şekil, duruş, görünüş, topluluk, gök ilmi.

heyet-i suret

  • Bir şeyin görünen yapısı.

hıba

  • Yağmurdan korunmak için kurulan çadır. Tente.

hıdiv / hıdîv

  • Vezir, âsaf. (Farsça)
  • Kral nâibi. (Farsça)
  • Osmanlı Padişahı Abdülaziz zamanında (1861 - 1876) Mısır valilerine verilen ünvan. Sultan Abdülaziz, hıdîv ünvanını Büyük Fuad Paşa'nın arzusu üzerine ilk olarak Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın torunu olan İsmail Paşa'ya verdi. (8/6/1867) İsmail Paşadan (Farsça)

hıfz-ı bilad u ibad

  • Şehirlerin ve şehir ahalisinin korunması.

hıfz-ı din

  • Dinin korunması.

hıfz-ı inayet ve himayet / hıfz-ı inâyet ve himâyet

  • Allah'ın yardım ve korumasıyla korunma.

hıfz-ı ziynet

  • Süsün korunması, saklanması.

hikmet-i muzahrefe

  • Görünüşte güzel ve süslü, gerçekte içi boş ve çürük felsefe.

hilal-i savm / hilâl-i savm

  • Oruç hilâli. Ramazanın geldiği kendisi görünmekle bilinen hilâl.

hilye

  • Güzel sıfatlar. Süs. Zinet. Cevher. Güzel yüz.
  • Kılıcın sapındaki veya kınındaki zinet.
  • Suret. Hey'et. Görünüş.

hilye-i nebeviye

  • Peygamberimizin (a.s.m.) sûret ve görünüşü.

hilye-i seadet / hilye-i seâdet

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem görünüşü veya O'nun görünen bütün uzuvlarının şeklini, sıfatlarını, isimlerini ve güzel huylarını anlatan yazılar. Süslü levhalar üzerine yazılan bu yazılara Hilye-i şerîf de denir.

hıma

  • Kimsenin giremediği mahfuz otlak.
  • Sultan için korunup hıfz edilen çayır.

himaye

  • Koruma. Korunma. Muzır şeylerden muhafaza etme.

himayegerde / himâyegerde

  • Himayesi altında olan, korunmuş.
  • Korunmuş.

hısn

  • Kale. Hisar. Sığınmağa, korunmağa mahsus sağlam yer.

hısn-ı hasin / hısn-ı hasîn

  • Çok kuvvetli, en sağlam korunma.

hizb-ül kur'an

  • Kur'an Cemaatı. Kur'an'a ciddi ve samimi olarak bağlanıp, ona hizmet için mücahidane bir surette çalışan ve fenâlıklardan korunan müslümanların topluluğu ve cereyanı.
  • Kur'an'ın bir cüz'ünün dörtte biri.
  • Zikir ve dua için Kur'an'dan alınmış bir kısım âyetler.

horasani / horasanî

  • Horasana ait. Horasanlı. (Farsça)
  • Sarıktan daha büyük görünen hoca kavuğu. (Farsça)

hoşmanzar

  • Manzarası güzel. Güzel görünen. (Farsça)
  • Mc: Güzel yüzlü. Siması güzel olan. (Farsça)

hoşnüma

  • Güzel görünen. (Farsça)

hubak

  • (Çoğulu: Hubek) Suya ve kuma rüzgârın etkisiyle yol yol görünen yerler.

hükema ve ulema-yı zahiri / hükemâ ve ulemâ-yı zâhirî

  • Zahire ve dış görünüşe göre hüküm veren alimler ve filozoflar.

hülagu / hülâgu

  • Mi: 1258' de Bağdadı zaptederek halkını kılıçtan geçirmiş, Abbasi Halifesi Musta'sımı ve bütün âile efradını öldürtmüştür. Cengiz Hanın torunu, Tülay Hanın oğludur. Tarihde en çok kan döken hükümdar olarak bilinir. Abbasi Devletini yıkan Moğol Başkumandanıdır.

hulul

  • Girme. Dâhil olma. İçine gizlice giriş.
  • Birinin veya birkaç kimsenin sevgi veya itimadını kazanmak, içlerine onlardan görünüp girmek.
  • Halletmek.
  • Vuku' bulmak. Zuhur etmek.
  • Gelip çatmak.
  • Bir menzile inmek.
  • Kim: Bazı akıcı cisimlerin vücud mesâmâ

huneyn vak'ası

  • Hicretin sekizinci senesinde şirkten kurtulmamış bazı Arap kabileleri Mekkeyi geri almak maksadıyla hücum ettikleri zaman burada müslüman askerlere karşı gelerek başlangıçta galip gibi görünmüşlerse de daha sonra galebe ve zafer, İslâm askerlerine nasib olmuştur. Bu muhârebede Sahabe-i kiramdan birç

hürriyet

  • Serbestlik, hür oluş.
  • Adalet kanununda ve te'dibte, başka hiç kimse, kimseye taarruz ve tahakküm etmemesi ve herkesin hukukunun meşru' olarak korunması, herkesin meşru' hareketlerinde tam serbest olması.

hüseyin

  • Küçük güzel.
  • (Hi: 6-61) Hazret-i Ali Radıyallahü Anhu'nun oğlu, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sevgili torunudur. Peygamberimiz (A.S.M.) "Hüseyin benden, ben Hüseyindenim. Allah Hüseyini seveni sever." buyurmuştur. Kerbelâda şehid oldu (R.A.)
  • Peygamberimizin torunu.

hüsn-ü suret

  • Dış görünüşteki güzellik.

husun

  • (Tekili: Hısn) Kaleler. Korunacak sağlam yerler.

hüve'z-zahir / hüve'z-zâhir

  • O Zâhirdir; her şeyin dış yüzlerini çeşitli cihaz ve ürünlerle donatıp ve ince nakışlarla süsleyerek mükemmel ve güzel yaratan ve her şeyde varlık ve birliğinin işaretleri açıkça görünen, Allah'tır.

hüviyet-i suriye

  • Görünüşteki şahsiyet.

huyela / huyelâ

  • Harbde düşmana karşı tekebbür etmek (büyüklenmek, üstün görünmek), kibirlenmek.

hz. hasan

  • Hz. Ali'nin (R.A.) oğludur. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sevgili torunudur. Cennet'le tebşir olunmuştur. Hz. Peygamber (A.S.M.) kendisi için cennet gençlerinin seyyidi buyurmuştur.

i'tibar-ı suret

  • Surete itibar etme, görünüşe değer verme.

i'tilan

  • Aşikâr ve meydanda olma. İlân olunma, meydana çıkma.
  • Doğum esnâsında çocuğun görünmesi.

i'tisam

  • Günahlardan sakınmak.
  • Pâk olmak.
  • Bir şeye yapışarak sıkı tutmak ve korunmak.

iane-i gaybiye / iâne-i gaybiye

  • Görünmeyen âlemden gelen yardım.

ibtilac

  • Meydana çıkma, zuhur etme, görünme.

  • t. Herşeyin içerisi, dâhil, derun.
  • Bir şeyin ortasındaki kısım, göbek.
  • Karın, mide.
  • Kalb, vicdan, gönül.
  • Harem dairesi.
  • Bir şeyin görünmez ciheti, bâtın.

icab / îcâb

  • Zorunlu kılma; bir fiilin yapılmasını isteme ve onun terk edilmesini yasaklama.

icabi / icabî

  • Zorunluluk, mecburiyet.

icmar

  • Bir araya toplamak.
  • Süratle yürümek.
  • Atın sıçrayarak yürümesi.
  • Bir şeyin umumi olması. Ateşe öd ağacı koymak.
  • Bir şeyi buhurlamak. Tahmini hesab yapmak.
  • Yeni ayın görünmesi.

ictima-i a'zam

  • Ast: Bir çok gezegenin burç mıntıkalarının aynı noktasına tesadüf etmiş gibi görünmeleri.

idhimam

  • Siyah olmak.
  • Ekinin susuzluktan dolayı siyah görünmesi.

igtimad

  • (Gamd. dan) (Kılıç) kılıfına girme.
  • Karanlıkta görünmez olmak.

ihbarat-ı gaybiye / ihbârât-ı gaybîye

  • Önceden bilinmeyen ve görünmeyen âlemden haber vermeler.

ihbarat-ı gaybiye ve sadıka

  • Bilinmeyen ve görünmeyen âlemler hakkında verilen doğru haberler.

ihrab

  • Kaçma zorunda bırakma.
  • Çalışma, azmetme, didinme.

ihtimal

  • (Haml. den) Mümkün olma, belki. Olması mümkün görünmek.
  • Kabul eylemek.
  • Yükselip götürmek.
  • İhsana mukabil şükretmek.
  • Kızma ve hiddetlenmekten dolayı yüzünün rengi değişmek.

ihtirasi / ihtirasî

  • Korunma, muhafaza olunma, kendini gözetme.

ihtirazen

  • Korunarak, sakınarak, muhafaza olunarak.

ihtişam

  • Debdebe. Şanlı görünüş.
  • Etbâ dairesi ve takımının kalabalığı.
  • Görkem, etkileyici görünüş.

ihtiyac-ı zaruri / ihtiyac-ı zarurî

  • Zorunlu ihtiyaçlar.

ihtiyacat-ı zaruriye / ihtiyâcât-ı zaruriye

  • Zorunlu ihtiyaçlar.

ihtizar

  • Hazer etmek. Korunmak. Sakınmak.

ikmam

  • Ağaçların tomurcuklanması. Çiçek tomurcuğu görünmesi.
  • Elbiseye yen yapmak.

ılgımsalgım

  • Sıcak mevsimlerde çöl veya ovalarda, buharın yayılmasıyla uzaktan su gibi görünen yer. Serap, pusarık.

ilham / ilhâm

  • Peygamberlerin kalblerine, uyanık iken, melek görünmeden ilâhî vahyin bırakılması.
  • Sâlihlerin, iyi kimselerin kalbine gelen İslâmiyet'e uygun mânâlar.
  • Allahü teâlânın bildirmesi. Sevk-i tabîî. Bugün buna içgüdü denilmektedir.

ilm

  • Bir şeyi hakkıyla bilmek, anlamak. Cehlin zıddı.
  • Allahü teâlânın subûtî sıfatlarından. Her şeyi bilmesi.
  • Bir şeyin sûretinin, görünüşünün zihinde şekillenmesi, bilme, bilgi.

ilm-i huduri / ilm-i hudûrî

  • Bir şeyi, zihinde onun sûreti (görüntüsü) meydana gelmeksizin bilmek.

ilm-i husuli / ilm-i husûlî

  • Bir şeyi onun sûreti, görüntüsü zihinde bulunduğu müddetçe bilmek. O şeyin zihindeki sûreti yok olunca, o şey unutulur. Bundan dolayı ilm-i husûlî devamlı değildir.

ilmü'l-guyub

  • Bilinmeyen ve görünmeyen âlemlere dair ilim.

imam-ı ca'fer-i sadık / imam-ı ca'fer-i sâdık

  • (Hi: 83-148) Hazret-i Ali'nin (R.A.) torununun torunudur. Medine-i Münevvere'de yaşamıştır. Annesi, Hazret-i Ebu Bekir'in soyundandır. Mânevi nüfuzu çok ileri idi, dine büyük hizmetleri görüldü. Demiştir ki: "Kim nefsi için nefsi ile mücâhede ederse, keramete kavuşur, kim de Allah için nefsi ile müc

imam-ı muhammed bakır / imam-ı muhammed bâkır

  • (Hi: 75-117) Hz. İmam Zeynelâbidin'in oğlu, Hz. İmam-ı Hüseyin'in torundur. Hz. İmam-ı Ca'fer-i Sadık'ın babasıdır. On iki imamın beşincisidir. Büyük bir âlim ve en meşhur velilerdendir (K.S)

incila

  • Cilâlanma. Parlama.
  • Görünme, belli olmak, açılma.

inhimak

  • Ahmak olma. Ahmaklaşma.
  • Akılsız görünme.

inkişaf-ı feyezani / inkişaf-ı feyezanî

  • İlâhi lütuf, bolluk ve bereketin ortaya çıkması, görünmesi.

inkişaf-ı feyzani / inkişaf-ı feyzânî

  • İlâhî lütuf, bolluk ve bereketin ortaya çıkması, görünmesi.

inziva / inzivâ

  • Bir köşeye çekilmek. Haramlardan ve günâhlardan korunmak, nefsini terbiye etmek ve sâdece Allahü teâlâyı anmak ve âhireti düşünmek için bir yerde yalnız kalma.

irtisam eden

  • Resmedilen, görünen.

işa-i evvel / işâ-i evvel

  • Yatsının ilk vakti. Batıdaki mer'î (görünen) ufuk hattı üzerinde, kırmızılığın kaybolması ile başlayan vakit. Güneşin üst kenarının ufk-ı mer'î altında, on yedi derece yüksekliğe indiği vakit.

ısfirar-ı şems

  • Güneşin sararmış gibi görünüşü.

isfirar-ı şems vakti / isfirâr-ı şems vakti

  • Güneşin sararması vakti. Tozsuz, dumansız, berrak bir havada güneş ışığının geldiği yerlerin veya kendisinin bakacak kadar sararmaya başlamasından (güneşin alt kenarının görünen ufuktan bir mızrak boyu yükseklikte olduğu vakitten) güneş batıncaya kadar geçen zaman. İslâm astronomi âlimleri, bir mızr

ism-i zahir / ism-i zâhir

  • Allah'ın varlığının eserleriyle ve delilleriyle âşikâr ve görünür olduğunu ifade eden ismi.

ism-i zahiri

  • Açık, görünen isim.

ismailiyye / ismâiliyye

  • Sapık fırkalardan biri. Bâtıniyye de denir. Peygamber efendimizin torunlarından büyük âlim İmâm-ı Câfer-i Sâdık'ın vefâtından sonra, büyük oğlu İsmâil müslümanların imâmıdır ve ondan sonra çocuklarıdır dedikleri için İsmâiliyye denilmiştir.

ismet

  • Peygamberlerin sıfatlarından biri. Peygamberlerin, peygamber oldukları bildirilmeden önce ve sonra; küçük olsun, büyük olsun bilerek veya bilmeyerek günah işlemekten korunmuş olmaları.
  • Günahlardan sakınma, kötü ve çirkin şeylerden uzak durma.

isna aşeriyye / isnâ aşeriyye

  • Şiîliğin kollarından biri. Hazret-i Ali'nin halîfe olması açıkça emr olunmuştu, Eshâb (Peygamber efendimizin arkadaşları) bu emri yerine getirmediği için kâfir oldu diyen, Peygamber efendimizin vefâtından sonra hazret-i Ali ve sırasıyla onun iki oğlu ile torunlarını meşrû (geçerli) imâm kabûl eden v

ispat-ı vacibü'l-vücud / ispat-ı vâcibü'l-vücud

  • Varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah'ın ispatı.

iştibak

  • (Şebeke. den) Örülmek. Örgülenmek.
  • Karşılıklı birbirine geçmek.
  • Perişanlık.
  • Zâhir olmak.
  • Koz: Güneş battıktan sonra gökte kum taneleri gibi görünen karışık yıldızlar.

iştibak-ün-nücum / iştibâk-ün-nücûm

  • Güneş battıktan sonra, yıldızların çoğunun görünmesi, yâni güneşin arka kenârının, şer'î ufuk altına on derece irtifâ'a (yüksekliğe) inmesi.

istibda

  • (İstibra') Ayırmak. Uzak etmek.
  • Küçük abdest bozduktan sonra idrardan temizlenmek, sidik eserinin tamâmen kesilmesini beklemek.
  • Nikâhla alınan dul bir kadının gebe olmadığına kanaat getirmek için, kadın bir âdet görünceye kadar beklemek.

isticare

  • (Cevr. den) Yardım ve korunma isteme.
  • Sığınak isteme.

istihlal

  • Yeni ay'ı gözleyip görmek. Hilâlin görünmesi.
  • Kılıcın kınından sıyrılıp görünmesi.
  • Edb: Bir ifadede birbirine benzer, seci'li ve kâfiyeli sözlerin söylenmesi.
  • Çocuğun doğar doğmaz hemen ağlamağa başlaması.
  • İyi ve hayırlı bir başlangıca delâlet etmek.

istihma'

  • Himâye isteme, korunma arzulama.

istihsan

  • Korunmak. Korumak, müdâfaa etmek, karşı koymak.
  • Sağlam bir yere kapanmak.
  • Korunma.

istiksar

  • (Kesret. den) Çok görme, çok görünme. Çoğumsama, çoğumsanma.
  • Çokluğu isteme.

istiname

  • Uyur gibi görünme. Yalandan uyuma.

istizraf

  • (Zerafet. den) Zarif görünme, incelik gösterme. Zerafet gösterme.

itaat-i amya / itaat-i amyâ

  • Körü körüne itaat; bilinçsiz ve şuursuz bir şekilde itaat etme.

itham

  • Kabahatli görmek. Suç isnad etmek. Töhmetlendirmek. Kabahatli görünmek. Töhmetli olmak.

ıyal / ıyâl

  • Bir kimsenin bakmak (geçindirmek) zorunda olduğu kimseler: Zevce (hanım), çocuklar (erkek ve kız), ana-baba, hizmetçi.
  • Bir kimsenin geçindirmek zorunda olduğu kişiler.

iyani / îyanî

  • Görünen.

izmihlal

  • Bozulup gitmek. Perişan olmak. Yok olmak. Görünmez hale gelmek.

ıztırar / ıztırâr / اضطرار

  • Zorunluluk, mecburiyet.
  • Zorunluluk. (Arapça)

ıztırari / ıztırarî / ıztırârî / اضطراری

  • Zorunlu olarak, çaresizce.
  • Zorunlu. (Arapça)

ıztırari olarak / ıztırârî olarak

  • Çaresizce, zorunlu olarak.

kabadayı

  • Mc: Cesur, kahraman, cengâver. Eskiden kabadayılar ağırbaşlı, fenalıktan kaçınır, iyiliği sever insanlar oldukları için muhitlerinde hürmet görürlerdi.
  • Kimseden korkmaz görünerek şuna buna meydan okuyan kimse, yiğit taslağı.

kabine

  • Vekiller hey'eti. Bakanlar kurulu. (Fransızca)
  • Küçük oda. (Fransızca)
  • Doktorun muâyene yeri. (Fransızca)

kadiriyet-i mutlaka / kadîriyet-i mutlaka

  • Allah'ın gücünün sınırsız olarak her şeyde görünmesi.

kafes

  • Tel, ince demir veya ağaç çubuklarından yapılan ve içine kuş ve saire konulan şey.
  • Dışardan içerisi görünmesin diye, ince tahta çubuklarından yapılıp harem pencerelerine takılan siper,
  • Ahşap bir binanın kaplama ve sıvası olmaksızın direklerden ibaret taslağı.

kain ve bain / kâin ve bâin

  • Tasavvuf ilmi terimlerinden. Halk (insanlar) ile berâber görünen, fakat hakîkatte onlardan uzak ve kalben Allahü teâlâ ile berâber olan.

kalender

  • İbâdetlerin görünmesine önem vermeyen, herkese tatlı söyleyerek kalb kazanmağa çalışan, farzları yapmaya dikkat eden ve dünyâya düşkün olmayan kimse.

kamet-i merdane-i istidad-ı milliye / kâmet-i merdane-i istidad-ı milliye

  • Millî yeteneğin mert görünüşlü endamı, boyu.

kar'-ul asa / kar'-ul asâ

  • Doktorun, hastanın bedenine vurup muâyene etmesi.
  • Mc: Hatayı hatırlatmak için işaret vermek ve ikaz etmek.

karulasa / karulâsâ

  • Doktorun bedene vurarak muayene etmesi.

kavanin-i itibariye / kavânîn-i itibariye

  • Görünmeyen mânevî kanunlar.

kayser

  • Bizans imparatorunun lâkabı.

kemal-i şetaret / kemâl-i şetâret

  • Mükemmel bir özgüven ve görüntü.

ken'an diyarı / ken'an diyârı

  • Sayda, Sûr, Beyrût, Filistin ve Sûriye'nin bir kısmını içine alan ve Fenike denilen bölge. Nûh aleyhisselâmın torunu ve Hâm'ın oğlu Ken'an burada yaşadığı için Ken'an diyârı denilmiştir.

kenef

  • (Çoğulu: Eknâf) Yön, taraf.
  • Sığınılacak yer. Korunulacak mekân.
  • Tuvâlet, helâ, ayakyolu.

keramat / kerâmât

  • Kerametler; Allah'ın bir ikramı olarak, Onun sevgili kullarında görünen olağanüstü hâl ve fiiller.

keramet / kerâmet

  • Allah'ın bir ikramı olarak görünen olağanüstü hâl ve fiil.

keramet-i aleniye

  • Açık, gözle görünür kerâmet.

keramet-i zahire / keramet-i zâhire

  • Apaçık keramet, görünen keramet.

keramet-i zāhire / kerâmet-i zāhire / كَرَامَتِ ظَاهِرَه

  • Açık, görünür olan keramet.

kerih-ül manzar

  • Görünüşü ve manzarası çirkin ve iğrenç.

kesf

  • (Güneş veya Ay) ışığını kesme.
  • Görünmez olma.
  • Kesmek.
  • Yaramaz olmak.

keşr

  • Gülünce dişlerin görünmesi.

kesret-i zuhur

  • Çok sayıda görünme, belirip ortaya çıkma.

keyfiyat-ı zahiriye / keyfiyât-ı zâhiriye

  • Görünürdeki haller, durumlar.

kezb

  • Tırnakta görünen beyazca yer.

kıyafet / قيافت

  • Bir şeyin dış görünüşü, zâhiri.
  • Bir kimsenin giydiklerinin bütünü.
  • Heyet, şekil, suret.
  • Feraset.
  • Bir kimsenin ardınca olmak.
  • Kılık, görünüm. (Arapça)

kudret-i basire / kudret-i basîre

  • Görünen kudret, iktidar.

kuhnümun

  • Heybetli, azametli. Dağ gibi görünen. (Farsça)

kümun

  • Pusulanıp gizlenmek.
  • Tıb: Gözde "gümne" denilen bir dumanlı hastalık görünmesi.

künnes

  • (Tekili: Kânis) Yuvasında ve yatağında olan geyikler.
  • Gündüzün gizlenen, gece görünen seyyar yıldızlar.
  • Gece görünen yıldızlar.

kureyş

  • Peygamber efendimizin mensub olduğu kabîlenin adı. Peygamber efendimizin on birinci babası olan Kureyş'in (Fihr ibni Mâlik'in) çocukları ve torunları.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kutah-astin / kûtah-âstin

  • Aslında kötü olduğu hâlde iyi gibi görünen kimse. (Farsça)

kuvve-i dafia / kuvve-i dâfia

  • Zararlı şeyleri men'etme ve onlardan korunma hissi. İtme kuvveti.

kuyud-u ihtiraziyye

  • Korunmak için ilerisine âid tedbir kayıtları. Bazı hakları kullanabilme şartı.

lafzi mu'cize / lâfzî mu'cize

  • Kur'ân'ın lâfzına ait mu'cize; Kur'ân'ın yazı ve hat san'atıyla yazılırken farkında olmayarak "Allah" lâfızlarının alt alta gelmesi şeklinde görünen Kur'ân mu'cizesi.

latif

  • Mülâyim. Yumuşak. Nâzik. Mütenasip.
  • Güzel. Şirin. Küçük ve hoşa giden.
  • Cisimle alâkası olmayan. Göze görünmeyen.
  • Çok lutf edici.
  • Derin, gizli.

lazım-ı mezhep / lâzım-ı mezhep

  • Mezhebe zorunlu olarak lâzım olan ve ondan ayrılması düşünülemeyen şey (meselâ, iktisat ilmi bir mezhepse, onun lâzımı matematik ilmidir. Çünkü matematik ilmi olmadan iktisat hesaplanamaz).

lazım-ı zaruri / lâzım-ı zarurî

  • Zâtın zorunlu gereği.

lazım-ı zati / lâzım-ı zâtî

  • Birşeyin bizzat kendisinde zorunlu olarak bulunan ve ondan ayrılması düşünülemeyen şey; meselâ, sıcaklık ateşin lâzım-ı zâtîsidir.

lazime / lâzime

  • Gereklilik, zorunlu olarak ayrılmaz nitelik.

lazıme-i zaruriye / lâzıme-i zaruriye

  • Varlığı zorunlu ve mutlaka gerekli olan zorunlu ve gerekli özellik.

lazıme-i zaruriye-i beyyine / lâzıme-i zaruriye-i beyyine

  • Bir meseleyle beraber düşünülmesi ister istemez zaruri olan diğer bir şey ("Allah" denilince Onun ezelî olduğu da zorunlu olarak bilinir).

lazime-i zaruriye-i beyyine / lâzime-i zaruriye-i beyyine

  • Apaçık zorunlu bir gereklilik şeklinde; bir şeyin apaçık zorunlu niteliği.

lazıme-i zaruriye-i naşie-i zatiye / lâzıme-i zâruriye-i nâşie-i zâtiye

  • Bizzat kendi zâtında var olan ve zâtından başka hiçbirşeyden kaynaklanmamış olan, bizzat kendisinde zorunlu olarak bulunan ve ondan ayrılması düşünülemeyen şey; meselâ "Sıcaklık, ateşin bizzat kendisinden kaynaklanan ayrılmaz zorunlu bir özelliğidir." denilebilir.

lazime-i zaruriye-i zatiye / lâzime-i zaruriye-i zâtiye

  • Zâtının ayrılmaz ve zorunlu gerekliliği.

levh

  • Görünen ibretli manzara.
  • Üzerinde yazı veya şekil çizilebilir düzlük.
  • Seyredilen yerin çizili sureti.
  • Ayet, hadis veya büyüklerin ders verici sözleri. Yazılı şey.
  • Şimşek çakmak.
  • Susamak.
  • Zâhir olmak.
  • Çalıp almak.

levh-i mahv ve isbat

  • Bir tabirdir. Levh: Görünen ve ibret verici bir vaziyeti ifade eder. Mahv ise; o vaziyetin birden ortadan kalkması, mahvolmasını ifade eder. Gökyüzü bulutlarla kaplı, şimşek çakar, yağmur yağar bir levha halinde iken birden hava açılır, hiç bir şey yokmuş gibi, eski manzarayı mahvolmuş hâlde görürüz

levh-i misali / levh-i misâlî / لَوْحِ مِثَالِي

  • Üzerinde görüntülerin yansıdığı levha.
  • Herşeyin görüntülerinin muhafaza edildiği levha.

levh-ül-mahfuz / levh-ül-mahfûz

  • Korunmuş levha; Allahü teâlânın takdir ettiği her şeyin yazılı bulunduğu, nasıl olduğu bizce bilinmeyen ve her türlü te'sirden korunmuş levha.

lezzet-i zahiriye / lezzet-i zâhiriye

  • Dış görünüşteki lezzet.

lisan-ı gayb

  • Görünmeyen âlemin dili.

lisan-ı gayb ve şehadet

  • Görünen ve görünmeyen âlemlerin dili.

lisan-ı hal

  • Hal dili. Bir şeyin görünüşü ile bir mânâ ifade etmesi.

lisanıhal / lisanıhâl

  • Hâl dili, meramını durum ve görünümüyle anlatma.

lühle

  • (Çoğulu: Lehalih) Serap görünen geniş çöl.

lüzum-u zati / lüzum-u zâtî

  • Varlığının zorunlu şartı ve ayrılmaz temel özelliği.

lüzum-u zati-i tabii / lüzum-u zâti-i tabiî

  • Birşeyin bizzat kendisinde zorunlu olarak doğal bir şekilde bulunan ve ondan ayrılması düşünülemeyen şey; meselâ tam olmasa da "Ateşin lüzum-u zâti-i tabiîsi sıcaklıktır." denilebilir.

ma'raz

  • (Ma'rez-Ma'riz) Bir şeyin arzolunduğu yer. Göründüğü yer. Sergi, meşher.

ma'ref

  • Yüzün, devamlı olarak açık görünen yeri.

ma'rız

  • (Ma'raz. dan) Bir şeyin görünüp çıktığı yer. Bir şeyin bildirildiği, arzolunduğu makam.

ma'sum / ma'sûm

  • Suçsuz, günahsız. Günâh işlemekten korunmuş kimse.

maaz-allah / maâz-allah

  • "Allahü teâlâya sığınırım" mânâsına, tehlikeli, zararlı ve istenmeyen durumlardan korunmak için söylenen bir söz.

madumat-ı hariciye / mâdûmât-ı hariciye

  • Görünürde maddî yapısı olmayan.

mahall-i tecelli / mahall-i tecellî

  • Görüntünün, aksin belirdiği yer.

mahall-i vürud

  • Geldiği, göründüğü yer.

mahall-i zuhur

  • Görünme, ortaya çıkma yeri.

mahcir

  • (Çoğulu: Mehâcir) Göz çukuru.
  • Gözün çevre yanı. Yüzde perde varken gözden ve etrafından görünen yerler.
  • Bahçe.

mahfuz / mahfûz / محفوظ

  • (Hıfz. dan) Hıfzolunmuş, saklanılmış.
  • Ezberlenmiş. Hafızaya alınmış.
  • Korunup gözetilmiş.
  • Gizlenmiş, saklanmış.
  • Korunmuş.
  • Saklanmış, korunmuş.
  • Ezberlenmiş.
  • Levhi mahfuz: Allah tarafından takdir edilenlerin ezelde yazılı bulunduğu levha.
  • Korunmuş.
  • Korunmuş, saklanmış. (Arapça)

mahfuz kalma

  • Muhafaza edilme, korunma.

mahfuzat / mahfûzât

  • Hafızadakiler, korunanlar.

mahfuziyet / mahfûziyet

  • Korunmuşluk.
  • Korunurluk.

mahkum / mahkûm

  • Aleyhinde hüküm verilmiş olan. Dâvayı kaybedip cezalanan.
  • Birisinin hükmü altında bulunan.
  • Zorunda ve mecburiyetinde olma. Katlanma.
  • Hükmolunan, birinin hükmü altında bulunan
  • Hüküm giymiş.
  • Katlanma, zorunda olma.

mahmi

  • Korunan, himaye gören. Hıfzolan.

mahrek

  • Hareketli bir noktanın takip ettiği yol.
  • Bir gezegenin bir devrede üzerinden gittiği farzolunan dairevî hat, yörünge.
  • Yörünge.

mahrek-i senevi / mahrek-i senevî

  • Bir gezegenin bir sene boyunca döndüğü daire, hareket yolu, yıllık yörüngesi.

mahrus

  • Himâye edilen. Korunan. Gözetilen.

mahzar / محضر

  • (Huzur. dan) Hazır olma. Gösteriş, görünüş.
  • Huzur yeri. Büyük bir insanın önü.
  • Birçok kimse tarafından imzalı dilekçe.
  • Mahkeme sicili.
  • Huzur, kat. (Arapça)
  • Görünüş. (Arapça)

mahzurat

  • Hazer edilip korunulacak şeyler. Yasak olanlar. Engeller.

mail / mâil

  • Eğilmiş, meyilli, istekli, andırır, yörünge.

mail-i kamer / mâil-i kamer / مَائِلِ قَمَرْ

  • Ayın dünya etrafında dolaştığı dâire. Ayın mahreki, yörüngesi.
  • Ay'ın yörüngesi.
  • Ayın yörüngesi.

mailikamer / mâilikamer

  • Ayın yörüngesi.

main

  • Saf, akar su.
  • Göz önünde akan su.
  • Cennet şerbeti.
  • Zâhir, görünen.
  • Göz değmiş, nazar değmiş.

makta'

  • Kesilen yer, kat'edilen yer, kesinti yeri.
  • Uzun bir cismin enliğine kesildiği yerin görünüşü.
  • Edb: Her manzumenin, hususen gazellerin ve kasidelerin ilk beytine matla', son beytine makta' denir; makta'da şâirin ismi bulunur.

maliki / mâlikî

  • Görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah'ım.

malikü'l-mülk ve'l-melekut / mâlikü'l-mülk ve'l-melekût

  • Görünen ve görünmeyen bütün mülkün ve âlemlerin sahibi olan Allah.

mana-yı ismi / mânâ-yı ismî

  • İsme dair mânâ. Bir şeyin sadece kendisini bilip tanımak. Bir şey başka şeyleri tanıttığı, bildirdiği veya sevdirdiği için olan mânâya da mânâ-yı harfî denir. Bir ağacı gölgesinden, zahirî görünüşünden, bize verdiği meyvesinden dolayı alâka gösterir ve seversek mânâ-yı ismî ile seviyoruz demektir. A

manevi alem / mânevî âlem

  • Maddeden olmayan, maddî gözle görünmeyen âlem.

maneviyat adamı / mâneviyat adamı

  • Fazilet ve ahlâk gibi mânevî değerlerin korunması için gayret gösteren ve yaşayan kişi.

manzar / منظر

  • (Manzara) (Nazar. dan) Bakılan yer, görülen yer. Görünüş.
  • Seyir yeri. (Arapça)
  • Görünüş. (Arapça)
  • Yüz. (Arapça)

manzara / منظره

  • Görünüş.
  • Görünüm. (Arapça)

masun / masûn / mâsûn / مصون / مَصُونْ

  • Dokunulmaz, korunan, korunmuş.
  • Korunan, mahfuz, emin, muhafaza olunan.
  • Sâlim, sağlam.
  • Korunan, saklanan.
  • Korunan.
  • Korunmuş, saklanmış. (Arapça)
  • Masûn kalmak: Korunmak, zarar gelmemek. (Arapça)
  • Korunan.

masuniyet / mâsûniyet

  • Korunurluk.

materyalizm

  • Allahü teâlâyı inkâr ve maddeyi her şeyin esâsı kabûl eden görüş, düşünce; toplum hayâtını ve fertler arasındaki münâsebetleri ve davranışları belirleyen tek faktörün madde olduğunu savunan felsefe akımı; maddecilik.

mazahir / mazâhir

  • Görünme ve ortaya çıkma yerleri.

mazbut

  • Zabtolunmuş, elegeçirilmiş.
  • Sağlam.
  • Yazılmış. Kaydedilmiş. Hatırda tutulmuş. Derli toplu.
  • Muhâfazalı. Korunmuş.
  • Belli, belirtilmiş.

mazhar / مظهر

  • Sahib olma, nâil olma. Şereflenme.
  • Bir şeyin göründüğü, izhar olunduğu yer. Çıktığı yer.
  • Yansıma ve görünme yeri; sahip olma, erişme.
  • Ortaya çıkma ve görünme yeri.
  • Üzerinde görünen.

mazhar-ı cami' / mazhar-ı câmi'

  • Kapsamlı bir görüntü yeri.

mazhar-ı esma / mazhar-ı esmâ

  • Çok sıfatlara ve isimlere mensub hâller kendinde görünen. İsimlere, isimlerinin üzerinde te'sirlerine mazhar (sâhib) olan.
  • Cenab-ı Hakkın isimlerinin tecellisine mazhar ve âyine olmuş olan.

mazhar-ı etemm

  • Tam ve eksiksiz bir ayna, görünme yeri.

mazhar-ı i'caz / mazhar-ı i'câz

  • Mu'cizeliğin göründüğü yer.

mazhar-ı ilham

  • İlhamın göründüğü yer.

mazhariyet-i esma / mazhariyet-i esmâ

  • Allah'ın isimlerinin yansıdığı ve göründüğü yeri.

mazhariyet-i esma-yı ilahiye / mazhariyet-i esmâ-yı ilâhiye / مَظْهَرِيَتِ اَسْمَايِ اِلٰهِيَه

  • Allah'ın isimlerinin üzerinde görünmesi.

mazhariyet-i münkeşife

  • Bir görünüme sahip olmak.

mazi-i şuhudi / mazi-i şuhudî

  • Gözle görünen veya görmüş gibi bilinen bir şeyi anlatan fiil sigası, kipi. "Nuri geldi" gibi.

mebadi-i zaruriye / mebâdi-i zaruriye

  • Zorunlu prensip ve ilkeler.

mecazi rızık / mecâzî rızık

  • Yaşamı devam ettirmek için zorunlu olmayan ve çalışıp çabalamakla elde edilmesi gereken nimetler.

mecbur / mecbûr / مجبور

  • Zorunlu.
  • Zorlanmış, zorunlu.
  • Zorunlu. (Arapça)
  • Zora koşulmuş. (Arapça)

mecburi / mecbûrî / مجبوری

  • Zorunlu. (Arapça)

mecburiyet / mecbûriyet / مجبوریت

  • Zorunluluk.
  • Zorunluluk. (Arapça)

mecburiyet-i kat'iye

  • Kesin zorunluluk.

mecburiyetle

  • Zorunlu olarak.

mecla

  • (Çoğulu: Mecâli) Ayna, mir'at.
  • Çıkma ve görünme yeri.
  • Başın tepesinde kıl bitmeyen yer.

medar / medâr / مدار / مَدَارْ

  • Bir şeyin döneceği yer, etrafında hareket edilen nokta.
  • Yörünge, gezegenin güneş etrafında dönerken çizdiği daire.
  • Sebep, vesile, kaynak, yörünge.
  • Yörünge (Arapça)
  • Dönence. (Arapça)
  • Vesile, vasıta (Arapça)
  • Yardımcı. (Arapça)
  • Yörünge.

medar-ı arz / medâr-ı arz

  • Dünyanın yörüngesi, dünyanın güneş etrafında dolaşırken çizdiği daire.

medar-ı şems ve kamer

  • Güneşin ve ayın yörüngesi.

medar-ı senevi / medâr-ı senevî / مَدَارِ سَنَو۪ي

  • Dünyanın güneş etrafında dönerken bir sene içinde çizdiği yörünge.
  • Senelik yörünge.

medar-ı zuhur

  • Görünme sebebi.

mekşuf-ül avre

  • Görünmemesi icab eden yeri açık olan kimse.

melek

  • Allahü teâlânın nûrdan yarattığı gözle görülmeyen mâsum (kötülüklerden korunmuş) varlıklar. Çokluk şekli, melâike'dir.

melekuten / melekûten

  • Birşeyin görünmeyen iç yüzü, aslı, hakikati olarak.

melekutiyet / melekûtiyet

  • Bir şeyin görünmeyen iç yüzü, aslı, hakikati.

melekutiyet-i eşya / melekûtiyet-i eşya

  • Varlıkların görünmeyen, içyüzü.

menazır

  • Manzaralar. Seyredilecek, görülecek güzel yerler. Güzel görünüşler.

menbit-i sual

  • Sorunun yeri, sorunun geldiği yer, mahal.

menzil-i kamer / مَنْزِلِ قَمَرْ

  • Ayın konak yeri, yörüngesi.

mer'i / mer'î

  • Görmeğe âid. Görünür olan. Gözle görülen. Manzara.

meri / merî

  • Görünür olan, yürürlükte olan.

meriyyet / merîyyet

  • Yürürlükte oluş, görünürlük.

mertebe-i vehm

  • Var olmadığı halde, var görünen.

mescid-i dırar / mescid-i dırâr

  • Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz zamânında münâfıkların (inanmadıkları hâlde, müslüman görünenlerin) fitne, fesâd yuvası ve silah deposu olarak Kubâ'da yaptırdıkları mescid.

mesele / مسئله

  • Mesele, konu. (Arapça)
  • Sorun. (Arapça)
  • Problem. (Arapça)

meşhud

  • Görünen. Şehadet edilen.
  • Resul-u Ekrem'in (A.S.M.) dünyaya teşrifinden ve risaletinden önce meleklerce ve enbiya hazerâtının dilinde nübüvvet ve risaletlerine şehâdet edilmiş olduğundan kendilerine verilen bir isim.
  • Suç üstü yakalanan.
  • Göz ile görülmüş.
  • Cuma g

meşhud olan

  • Görünen.

meşhud olmak

  • Görünmek.

meşhudat / meşhudât

  • Görünenler. Seyredilenler. Hislerimizle ve gözlerimizle görüp bildiğimiz ve bazı evliyanın keşfen gördükleri.

meşhudiyet / meşhûdiyet

  • Görünürlük.

meşmeşiye

  • Normal göze görünmeyen misalî bir âlem.

meters

  • Harpte, korunmak gayesiyle yapılan toprak tümsek, siper. (Farsça)
  • Kapının açılmaması için arkasına konulan ağaç. (Farsça)

mevadd-ı hayatiye / mevâdd-ı hayatiye

  • Hayat için lüzumlu ve zorunlu olan maddeler.

mevcudat-ı ilmiye

  • Başkası tarafından görünmeyen, Allah'ın ilim dairesindeki varlıklar.

mevsuf-u vacibü'l-vücud / mevsuf-u vâcibü'l-vücud

  • Varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir şeye ihtiyacı olmamakla nitelenen Allah.

mevt-i zahiri / mevt-i zâhirî / مَوْتِ ظَاهِر۪ي

  • Görünürdeki ölüm.
  • Görünürdeki ölüm.

meylü't-tefevvuk

  • Üstün görünme meyli, arzusu.

mezahir / mezâhir

  • Şereflenmeler. Mazharlar. Eşyanın göründüğü yerler. Eşyanın görünen tarafları. Zâhir ve meşhud olanlar.
  • Aynalar; görünme ve yansıma yerleri.
  • Görünme yerleri, çiçekli yerler.

migfer

  • Ateşli silâhların icadından evvel, muharebede kılıç, mızrak ve ok gibi harp âletlerinden korunmak için başa giyilen bir nevi başlık idi. Miğfer, zırh ile beraber bir bütün teşkil ederdi. Osmanlı miğferleri çeşitli şekillerde olmakla beraber genel olarak iki kısma ayrılırdı. Bir kısmı ince bakırdan,

miktar-ı suri / miktar-ı surî

  • Görünürdeki miktar, ölçü.

mir'at-ı vacibü'l-vücud ve'l-mennan / mir'ât-ı vâcibü'l-vücud ve'l-mennân

  • Varlığı zorunlu olup var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan ve yarattıklarına herşeyi karşılıksız veren Allah'ın isim ve sıfatlarını yansıtan ayna.

mir'at-ül ayn

  • Bir şeyin dış görünüşü.

misali alem / misalî âlem

  • Görüntüden ibaret, rüya âlemi.

mişmel

  • Kaftan altında götürüldüğü hâlde görünmeyen küçük kılıç.

muafat

  • Afvetmek.
  • Sıhhat vermek.
  • Sıhhat ve âfiyet bulmuş, iyileşmiş kimse.
  • Hastalık veya belâdan korunma. Musibetlerden muhafaza olunma.

muamelat-ı zahiriye / muâmelât-ı zâhiriye

  • Görünürdeki uygulamalar.

muayene

  • Zâhir ve âşikâre olmak, görünmek, belli olmak.
  • Gözden geçirme, yoklama, kontrol etmek.

mübayenet-i lazime / mübâyenet-i lâzime

  • İki şey arasında lâzım olan zıtlık ve zorunlu olan farklılık.

mübrem / مبرم

  • Kaçınılmaz, zorunlu. (Arapça)

mubsır

  • Görücü, gösterici, görünen, bilici, bildirici, vazıh ve âşikâr.
  • Mantık. Kelâm ve seyrin mutediline denir.
  • Görünen.

mubsırat / mubsırât

  • Görünenler.
  • (Tekili: Mubsır) Görünenler, görünen âlem.

mücessem

  • Cismi olan. Dış duygularımızla bilinip varlığından haberdar olduğumuz şey. Varlığı görünen. Cisimlenmiş olan. Bir şekli gösteren. Uzunluğu, genişliği ve kalınlığı olan cisim. Şekillenmiş.

mücessime

  • Kur'ân-ı kerîmdeki müteşâbih (mânâsı kapalı) âyetleri, zâhir (görünen)mânâsına göre açıklayıp, Allahü teâlânın el ve yüz gibi organlarının bulunduğunu, dolayısıyla madde ve cisim olduğunu iddiâ ederek doğru yoldan ayrılan bozuk fırka. Bu fırkaya müşe bbihe de denir.

mucip olma

  • Zorunlu kılma, gerektirme.

müdafaaten

  • Müdafaa ve korunma suretiyle.

müdahene

  • Dalkavukluk. Menfaat beklediği bir kimseyi yüzüne karşı medhetmek. Koltuklamak. Bir kimsenin yüzüne karşı iyi görünmek. Münâfıklık.

müdara

  • Dost gibi görünme. Yüze gülme.
  • Başkalarının fikirlerine uyarcasına hareket etmek.
  • Sulh ve salâh üzere bulunmak. (Meşru bir surette ve iyi bir netice için yapılan müdârâ memduhtur. Fena bir netice için ise, kötüdür; İslâmlığa yakışmaz, İslâm onu men'eder.)

müdarat

  • (Dery. den) Dost gibi görünme, yüze gülme.

müdhamme

  • Ağaçlarının ve nebatlarının çok ve taze olmaları dolayısıyla uzaktan koyu yeşil renkte görünen bahçe.

müfsid

  • İfsad eden, fenalaştıran. Bozan.
  • Başlanmış ibadeti bozan.
  • Nifak koyan, fesad ilka eden. (Hiç bir müfsid, ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut, bâtılı hak görür. Evet kimse demez "ayranım ekşidir." Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz tic

müftera hadis / müfterâ hadîs

  • Peygamberlik iddiâsında bulunan Müseylemet-ül-Kezzâb'ın ve ondan sonra gelen münâfıkların (kalbi ile inanmayıp, sözleriyle inandık diyenlerin), zındıkların (kâfirlerin), müslüman görünen dinsizlerin uydurma sözleri.

mugayyebat

  • Gizli, görünmez şeyler.

mugayyebe

  • Gizli şey. Görünmeyen ve saklı olan nesne.

muhafaza / محافظه

  • Koruma. (Arapça)
  • Muhafaza etmek: Korumak, saklamak. (Arapça)
  • Muhafaza olunmak: Korunmak, saklanmak. (Arapça)

muhafaza edilen

  • Korunan.

muhafaza edilme

  • Korunma.

muhafaza-i ilahiye / muhafaza-i ilâhiye

  • İlâhî koruma; Allah'ın yardıma ve korunmaya muhtaç olan kullarını muhafaza etmesi, koruması.

muhtelif kadirler

  • Çeşitli, farklı yörüngeler, mesafeler.

muhtesib

  • Eskiden İslâm devletlerinde iyiliği emredip, kötülüğü yasaklayan, engel olan ve cemiyette güzel ahlâk ve fazîletlerin korunmasına ve dînî hükümlerin uygulanmasına, çarşı ve pazarların düzenine bakmakla vazîfeli, ilim, fazîlet ve kuvvet sâhibi kimse.

mükellefin / mükellefîn

  • Vazifeliler. Mükellefler. Bir şeyi ödemek zorunda bulunanlar.

mükellefiyet-i askeriye

  • Askerî yükümlülük, askerlikteki zorunlu görev.

mukit / mukît

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (ism-i şerîflerinden). Beden için görünen kuvvet, rûh için mânevî kuvvet yaratan, her şeye kuvvet veren.

mülk

  • Herşeyin görünen dış yüzü.

mülk ve melekut / mülk ve melekût

  • Görünen cismânî ve görünmeyen mânevî âlemler.

mülken

  • Herşeyin görünen dış yüzü olarak.

mülzim değil

  • Bağlayıcı değil; bağlayıcı olmadığı için uyulma zorunluluğu olmaz.

mümaşaat / mümâşaat

  • Hoş geçinme, başkalarının fikrine katılıyormuş gibi görünme, uyuşma.

mümaşat etme / mümâşât etme

  • Bir kimsenin fikrine katılıyormuş gibi görünme.

mümevveh

  • Sahte, samimi olmayan, içten değil. Görünüşte haklı olan. Gösterişle alâkadar.

mümevvehat / mümevvehât

  • Hayâli, görünüşe göre haklı olanlar.

münafık / münâfık

  • İki yüzlü, araya nifak sokan. Fitnekâr.
  • Ahdini bozan, yalan söyleyen, hıyanet eden.
  • Görünüşte müslüman olup hakikatte kâfir ve düşman olan.
  • İki yüzlü, fitneci, görünüşte Müslüman gerçekte kâfir.
  • İki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse.
  • İnanmadığı hâlde, müslümanları aldatmak için, inanmış görünen kimse.

münceli

  • Parlayan, meydana çıkıp görünen.

münceli olma / müncelî olma

  • Görünme, parlama.

münhasif

  • Sönükleşen, parlaklığını yitirip görünmez hâle gelen.

münkeşif

  • Açılmış, açılan, görünen.

münzevi / münzevî

  • İslâmiyet'in emirlerini yapmak, yasaklarından sakınmak, kötülüklerden korunmak ve kalb huzûru ile ibâdet yapabilmek için bir köşeye çekilmiş olan kimse.

mürevva'

  • Aklı, fikri, görünüşü ve düşünüşü sağlam olan kimse.

mürtesim

  • İrtisam eden, resmi çıkan. Görünür hâle gelen.

musavver

  • Tasvir olunmuş, görünür hâle gelmiş.

müşebbihe

  • Allahü teâlâyı cisim ve varlıklara benzeten, Kur'ân-ı kerîmdeki müteşâbih (mânâsı kapalı) âyetleri görünen lugat mânâsına göre açıklayıp, Allahü teâlânın el ve yüz gibi organlarının olduğunu iddiâ eden bozuk fırka.

müsellemat-ı diniye / müsellemât-ı diniye

  • Dinin kabul görmüş ve uygulanması zorunlu kaideleri, temelleri.

mustakar

  • Yörünge.

müstakarr

  • Sabitlenen yer, yörünge.

müstecir

  • (İcaret. den) Eman dileyen, himaye isteyen. Korunmasını dileyen.
  • Korunma dileyen.

müstehill

  • Hilâl şeklinde görünen.
  • Yeni doğmuş.

müstenim / müstenîm

  • (Nevm. den) Uyumadığı halde uyur gibi görünen.

mutaassıb

  • Tutucu, bağnaz, körü körüne bağlanan.
  • Bir şeyi müdafaada ifrat ve inat gösteren. Körü körüne inad ve israr eden. Aşırı derecede kendi tarafını tutan.
  • Din, millet ve vatanı hakkında çok sevgi, bağlılık ve gayret gösteren.

mutaassıbane

  • (Asab. dan) Mutaassıbca. Mutaassıba yakışır şekilde. Körükörüne.

mütasarrıfa

  • İnsandaki görünmeyen his organlarının beşincisi; his organları vâsıtası ile elde edilen duyuları ve mânâları karşılaştırıp, yeni mânâlar elde etmeye yarayan kuvvet.

mutazallil

  • (Zıll. den) Gölgede oturan, gölgede bulunan, gölgelenen.
  • Korunan, muhafaza ve himaye olunan.

müteassıb

  • Taassub eden; yanlış bir şeyi müdâfaada körü körüne inât ve ısrâr eden, haksız yere düşmanlık eden.

müteassıbane

  • Taassup gösterircesine, körükörüne.

müteazım

  • Göze büyük görünen, taâzum eden, gözde büyüyen.

mütebaki

  • Ağlar gibi görünen.

mütecahil / mütecâhil

  • Tecahül eden. Bilmemezlikten gelen, câhil gibi görünen.
  • Bilmez görünen.

mütecahilane / mütecahilâne

  • Bilmiyor görünerek, bilmemezlikten gelerek. (Farsça)

mütecella

  • Münkeşif olup görünen, âşikâr olan.
  • Yükseğe çıkan. Yukarı havâle olan.

mütecelli / mütecellî / متجلى

  • Tecelli eden, meydana çıkan, görünen. Parlak.
  • Görünen, beliren.
  • Tecellî eden, görünen.
  • Görünen, tecelli eden. (Arapça)

mütecennib

  • Sakınan, içtinab eden, korunan, kaçınan.

mütecessim

  • Şekillenen, cisimlenerek görünen, gözle görünen.

mütegaffil

  • Gaflette bulunan. Bilmiyor görünen.

mütegafil

  • (Gaflet. den) Gafil görünen, gafil gibi davranan.

mütegannim

  • Bir şeyi ganimet bilen.
  • Koyun şeklinde görünme.
  • Koyun şeklinde görünen, ganimetçi.

mütegayyib

  • (Gayb. dan) Gözden kaybolan, görünmez olan, uzaklaşan.

mütehadı'

  • Aldanmış gibi görünen.

mütehaffız

  • (Çoğulu: Mütehaffızîn) (Hıfz. dan) Korunup sakınan, tahaffuz eden.

mütehaffızin / mütehaffızîn

  • (Tekili: Mütehaffız) Korunup sakınanlar, tahaffuz edenler.

mütehallim

  • (Hilm. den) Yumuşak huylu görünen.
  • Meme gibi yuvarlaklaşan.

mütehami

  • Korunan, sakınan, kendini himaye eden.

mütehamiyane

  • Sakınarak, korunarak. Kendini himaye edercesine. (Farsça)

müteharrim

  • (Çoğulu: Müteharimîn) İhtiyar gibi görünen. Kendini ihtiyar gösteren, yaşlı gösteren.

müteharriz

  • Korunan, sakınan.

mütekeyyis

  • (Çoğulu: Mütekeyyisîn) Zeki ve akıllı gibi görünen.

mütemarızin / mütemârızîn

  • (Tekili: Mütemârız) Hasta gibi görünenler, yalandan hasta olanlar.

mütemayil

  • Taraftar görünen, temayül eden, meyillenen.

mütenakir

  • Bilmezlikten gelen, bilmez görünen.

mütenavim

  • (Çoğulu: Mütenavimîn) (Nevm. den) Uyur gibi görünen. Yalandan uyuyan.

mütenavimane / mütenavimâne

  • Uyur gibi görünerek. (Farsça)

mütenavimin / mütenavimîn

  • (Tekili: Mütenavim) Uyur gibi görünenler. Yalandan uyuyanlar.

müteşahhıs

  • (Şahs. dan) Şahıslanan, gözle görünür hâle gelen.
  • Şahsı farkedilmiş olan.
  • Şahsını tanıyan.
  • Gözle görünür hâle gelen, şahsı fark edilmiş olan, ayırt edilmiş olan.

mütesalih

  • Sağır gibi görünen. Sağırlık gösteren.

mütesalihin / mütesalihîn

  • (Tekili: Mütesalih) Sağır gibi görünenler, sağırlık gösterenler.

müteşecci'

  • (Çoğulu: Müteşecciîn) Yiğit gibi görünen.

müteşecciin / müteşecciîn

  • Yiğit gibi görünenler.

mütezahir

  • Görünen, tezahür eden, ortaya çıkan.
  • Muavenet eden, yardım eden.

mutlak zuhur / mutlak zuhûr

  • Bir kayda bağlı olmayan zuhûr, akis. Bir şeyin bir başka şeyde görünmesi meselâ insanın aynada, Hakk'ın, velînin kalb aynasında tecellî etmesi böyledir.

mutlaka / مطلقا

  • Kesinlikle, zorunlu olarak, kayıtsız şartsız. (Arapça)

na-berca

  • (Nâ-bedid) Belirsiz, görünmez olan.

na-peyda

  • Görünmeyen, açıkta değil, belirsiz. (Farsça)

naçar / nâçâr / ناچار

  • Çaresiz, sorunda. (Farsça)
  • İster istemez. (Farsça)

nafile

  • Fık: Farz ve vâcibden gayrı mecburiyet olmadığı hâlde yapılan ibadet. Fazladan yapılan iş.
  • Menfaatli olmayan. Ziyâdeden olan.
  • Torun.
  • Ganimet malı. Bahşiş. Atiyye.

nagz

  • Güzel, iyi. Göze hoş ve güzel görünen. (Farsça)

nat'

  • (Çoğulu: Nütu'-Entâ') Sahtiyan döşek.
  • Zahir olmak, âşikâre olmak, görünmek.

nazar-ı hafi-i gaybi / nazar-ı hafî-i gaybî

  • Görünmeyeni, ileride olacakları görecek şekilde gizli bakış.

nazar-ı maddi / nazar-ı maddî

  • Olayları ve varlıkları sadece dış görünüşüne göre değerlendirme.

nazar-ı müşahede

  • Göz önünde, göze görünecek şekilde.

nebair

  • (Tekili: Nebire) Torunlar.

nebg

  • Un öğütülürken tozan un.
  • Görünmek, zâhir olmak.

nebir

  • (Nebire) Torun.

nebire / nebîre / نبيره

  • Torun. (Arapça)

nebise

  • Kız torun.

necaset-i gayr-i mer'iye

  • Câmid, bir hacmi olmayan veya bulaştığı yerde görülmeyen herhangi bir pis maddedir. Görünmez halde olan pisliktir. (İdrar gibi)

necaset-i mer'iye

  • Hacmi olan veya kuruduktan sonra görünen herhangi bir pis maddedir. (Akmış kan gibi)

necm

  • (Necim) Yıldız, ahter, kevkeb. Ülker yıldızına da denir. Ülker, onbir yıldızdır. Altısı görünür, gözü kuvvetli olan yedinciyi de görebilir.
  • Belirli olan vakit. (Araplar, vakti yıldızlarla tahdit ederlerdi)
  • Kabak ve hıyar gibi yayvan nebat.
  • Belirli vakitte yapılan vazi

netice-i zaruriye

  • Zorunlu sonuç.

nevade / nevâde / نواده

  • Torun.
  • Torun. (Farsça)

neve / نوه

  • Torun.
  • Torun. (Farsça)

nifak / nifâk

  • Müslüman gibi görünüp kâfir olmak. İki yüzlülük.
  • Bozuşukluk, ara açılmak.
  • Dinde riyâ etmek.
  • İhtiyaca sarf olunacak şeyler.
  • İçi dışı başka olma, inanır görünüp inanmama.
  • Münâfıklık; kalbiyle, îmân etmediği hâlde inanmış görünmek; için dışa uymaması, kâfir.
  • Dışı içine uymayan, iki yüzlü.

nikmanzar

  • (Nîk-manzar) Görünüşü ve manzarası güzel olan. (Farsça)

nokta-i siyah

  • Siyah nokta, görünen kötü nokta.

nübüvvet-i mutlakanın mebhasi

  • Mutlak peygamberlik; peygamberliğin insanlık için zorunluluğunu ispat eden bölüm.

nücum

  • Tulu' etmek, doğmak.
  • Görünmek, zuhur etmek.

nukuş-u tecelliyat / nukuş-u tecelliyât

  • İlâhî yansımaların ve görünmenin nakışları.

nümayan / nümâyan / nümâyân / نمایان

  • Görünen, aşikâr olan, gözükücü olan. Parlayan. (Farsça)
  • Görünen.
  • Açık, parlak, görünen.
  • Görünen. (Farsça)
  • Nümayan olmak: Görünmek. (Farsça)

nümayanter

  • Fazla görünen, en çok görünen. (Farsça)

nümayiş / nümâyiş

  • .f Görünüş, gösteriş, dış görünüş. Gösteri.
  • Gösteriş, görünüş, miting.
  • Yalandan gösteriş, göz boyama.

nümud

  • Gösteren, görünen, benzeyen. (Farsça)

nümudar

  • Görünen. (Farsça)
  • Nümune, örnek. (Farsça)

nümude

  • Görünmüş, gösterilmiş, gözükmüş. (Farsça)

nur-i iman

  • İman nuru. Kur'an ve kâinat hakikatlarının görünmesine ve bulunmasına vesile olan imanın mânevi nuru.

nusha

  • Muska; büyü ve tılsım gibi hastalıkve âfetlerden korunmaya vesile olması için yazılan ve üste asılan veya suyu içilen veya tütsülenen dua.

pedid

  • Aşikâr, görünür, açık, belli. (Farsça)

perde

  • Kapı, pencere gibi yerlere asılan veya iki yeri birbirinden ayıran, görünmeğe mâni olan şey. (Farsça)
  • Mc: Irz, namus, iffet. (Farsça)
  • Bir müzik parçasını meydana getiren seslerden herbirinin kalınlık veya incelik derecesi. (Farsça)
  • Bir sahne eserinin büyük bölümlerinden her biri. (Farsça)
  • Ekran, (Farsça)

perde-i gayb

  • Görünmeyen âlemleri bizden gizleyen perde.

perde-i şehadet

  • Görünen âlem, dünya perdesi.

perde-i zahiri / perde-i zâhirî / پَرْدَۀِ ظَاهِر۪ي

  • (Hakîkati gizleyen) görünürdeki perde.

perde-i zahiriye / perde-i zâhiriye

  • Görünürdeki perde.

perde-i zāhiriye / پَرْدَۀِ ظَاهِرِيَه

  • (Hakikati gizleyen) görünürdeki perde.

perdedar / perdedâr

  • Perdeci, kapıcı, odacı. Bir şeyin görünmesine ve bilinmesine mâni ve perde olan. (Farsça)

perdedar-ı dest-i kudret / perdedâr-ı dest-i kudret

  • Kudret elinin perdecisi; hikmetli olduğu hâlde ilk bakışta çirkin gibi görünen hâdiselerde İlâhî kudreti gizleyen perde.

peri

  • Cisimleri çok lâtif ve görünmez olan hoş mahluk. (Farsça)
  • İnsana muhabbet eden, muvahhid ve müslim lâtif mahluk. (Farsça)
  • Mc: Güzel insan. Güzel kimse. (Farsça)

perverde

  • Beslenmiş, korunmuş, sevilmiş.

rauf

  • Herbir canlıya hususî şefkat ve ihsanı çok olan ve onlar üzerinde iltifatının incelikleri görünen Zât, Allah.

resmen

  • Devlet namına, resmî olarak, devlet tarafından.
  • Kat'i olarak anlaşıldığına göre.
  • İsteye isteye. Bile bile.
  • Görünüşte, âdet yerini bulsun diye. Nezaket icabı olarak.

revhaniyet

  • Gönül açıcılık, güzel görünüşlülük.

rind

  • Kalender. Aldırışsız, dünya işlerini hoş gören. (Farsça)
  • Laübali meşreb feylesof. (Farsça)
  • Bâtını irfan ile müzeyyen olduğu halde zâhiri sâde görünen hakîm. Dış görünüşü laübali olduğu halde, aslında kâmil olan kimse. (Farsça)

ru-nüma / rû-nümâ

  • Görünme, meydana çıkma.

rücu'

  • Geri dönme, vazgeçme, cayma. Sözünden dönme.
  • Edb: Bir fikri daha kuvvetli anlatmak için söylenilen sözden caymış gibi görünmek.

ruhani / rûhanî

  • Ruh ile ilgili, görünmez varlık, ruh, melek, cin.

şa'şaa

  • Parlama. Zahirî parlak görünüş.
  • Bir şeyi birbirine katıp karıştırmak.

sabah vakti

  • Fecr-i sâdık denilen beyazlığın doğuda görünen ufkun bir noktası üzerinde doğması ile başlayan vakit. İmsâk vakti.

şafi

  • Hastaya şifa veren (Allah. C.C.).
  • Yeter görünen, kifayet eden.

safsata / سَفْسَطَه

  • Yalan, uydurma, görünüşte doğru gerçekte yalan ve yanlış olan kıyas.
  • Görünüşte doğru gibi göründüğü halde gerçekte yanlış olan kıyas.

saha-i zuhur

  • Görünme meydanı.

sahaif-i kainat / sahaif-i kâinat

  • Kâinatın sayfaları; görünen bir Kur'an olan kâinattaki varlıklar ve hâdiseler.

şahid-i gaybi / şahid-i gaybî

  • Görünmeyen, gizli şahid.

sahife-i misaliye

  • Misalî, görüntüden ibaret sayfa.

şahs-ı suri / şahs-ı surî

  • Görünüşteki maddî şahıs.

şahsiyet-i zahiri / şahsiyet-i zahirî

  • Görünürdeki, dışa yansıyan yönündeki şahsiyet, kişilik.

salih aleyhisselam / sâlih aleyhisselâm

  • Semûd kavmine gönderilen peygamber. Nûh aleyhisselâmın oğullarından Sâm'ın neslindendir. Hazret-i Âdem'in on dokuzuncu kuşaktan torunudur.

samanyolu

  • Uzaktan parlak bir yol gibi görünen yıldızlar kümesi.

sani-i vacibü'l-vücud / sâni-i vâcibü'l-vücud

  • Varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan ve herşeyi san'atla yaratan Allah.

sani-i vahid-i ehad / sâni-i vâhid-i ehad

  • Her şeyi san'atla yaratan, birliği herşeyi kaplayan ve herbir şeyde görünen Allah.

şaşaa-i suriye / şâşaa-i suriye

  • Görünüşteki parlaklık ve gösteriş.

şaşaapaş / şâşaapâş

  • Gösterişli görünen.

sathi / sathî

  • Görünüşe göre, derinliğine dalmadan, üstünkörü olarak, satha dâir ve âit.

satı'

  • (Sâtı'a) Yükselerek meydana çıkan.
  • Yükselerek görünen. Nur saçan. Parlak.

saye-nişin

  • Gölgede oturan. (Farsça)
  • Bir şeyin gölgesine sığınan. Korunan, himaye gören. (Farsça)

sebeb-i zahiri / sebeb-i zâhirî

  • Görünürdeki sebep.

sebeb-i zuhur

  • Ortaya çıkış ve görünüş sebebi.

sebike-i hak

  • Hak külçesi.
  • Mc: İşlenmemiş külçe halindeki altın kıymetinin zâhiren görünmemesi gibi; hakkın bâtıl ile mücadelesinin olmadığı zamanda, hakkın kıymet ve lüzumu derecesinin bir cihette bilinememesi.

şehadet alemi / şehadet âlemi

  • Görünen âlem, dünya.

şehadet perdesi

  • Görünen âlemin perdesi.

sehin

  • Altı görünmeyen sık ve kalın nesne.

sehl-i mümteni'

  • Edb: "Hem kolay, hem güç" mânasına bir tâbirdir. Yazılışı veya söylenişi kolay göründüğü hâlde taklidine kalkışınca, taklidi imkânsız eser demektir.

sehlimümteni

  • Yazılması veya söylenmesi kolay görünen, ama denendiğinde zor olduğu anlaşılan eser.

şekil

  • (Şekl) Biçim, dış görünüş. Çehre. Tarz. Formül.
  • Şebih ve misil.
  • Hey'et.
  • Suret. Surette benzerlik.
  • Bir adamın tab' ve hevasına muvafık olan şey.
  • Muhtelif, müşkil işlerin her biri.
  • Birşeyin gerek hissedilen ve gerek mevhum sureti.
  • Geo: Bi

şekl-i manevi / şekl-i mânevî

  • Mânevî şekil, görüntü.

şekli / şeklî

  • Şekille alâkalı, şekilce. Dış görünüşe dair.

semacet

  • Kötü görünüş, çirkinlik.
  • Söz çirkinliği.
  • Kabahat.

semire

  • Kaymağı çalkalayıp bir yere toplamadan evvel üstünde görünen yağ parçaları.

şems-i ehadiyet

  • Herbir varlıkta birlik cilveleri görünen Güneş, Allah.

şen

  • Naz, eda, cilve. (Farsça)
  • Göze ve gönüle hoş görünen hal. (Farsça)
  • Bayındır, ma'mur. (Farsça)
  • Sevinçli, ferahlı. (Farsça)

serab / serâb / سَرَابْ

  • Çölde, sıcak ve ışığın tesiriyle ilerde veya ufukta su ve yeşillik var gibi görünme olayı. Şaşkın hale gelme.
  • Şaşkın hâle gelme. Çorak yerlerde, çölde sıcak ve ışığın te'siriyle ileride, yakında yahut ufukta su veya yeşillik var gibi görünme hâdisesi.
  • Serap, olmayıp da var gibi görünen.
  • Çölde uzaktan su gibi görünen ve ışığın kırılmasından ileri gelen parlaklık.

serab-ı gurur

  • Gurur serabı; çöldeki aldatıcı su görüntüsü gibi insanları aldatan gurur.

şerafet

  • Şeriflik, şereflilik. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) torunu Hz. Hüseyin'in (R.A.) sülâlesinden ve onun izinden giden temiz müslümanlık hâleti.

serap

  • Su gibi görünen yansıma.

serdab

  • Yer altında olan serin ve soğuk oda, bodrum. Böyle yerler ekseriyetle sıcak bölgelerde, gündüzleri sıcaktan korunmak için yapılırdı. Anadolu'nun bazı yerlerinde buna "zir-i zemin" denilir. (Farsça)
  • Tar: Padişah saraylarında, sağ ve sol taraflarında birer oda bulunan üç köşeli sofalara verilen (Farsça)

şeriat-ı fıtriye-i ilahiye / şeriat-ı fıtriye-i ilâhiye

  • Düzeni ve ahengi sağlamak için Allah tarafından kainata koyulan ve bütün varlıkların uymak zorunda olduğu kanun ve kuralların tamamı.

settare

  • Görünmemek için girilecek yer, örten, kapatan.

sevabit

  • (Tekili: Sâbite) Merkezlerinden ayrılmaz görünen yıldızlar.
  • Sâbit olanlar, sâbitler.

şevk

  • Diken.
  • Birinin hiddet ve şevketi görünmek.
  • Ekin.

sevk-i zaruret

  • Zorunluluğun itmesi.

seyl-i şuunat / seyl-i şuunât

  • İcraat-ı Rabbaniyenin dâima görünmesi ve hakiki müessir olan Allah'ın (C.C.) iradesiyle devamlı olan, cereyan eden her çeşit hâdiseler. Hâdiseler akıntısı, seli.

şeytan / şeytân

  • İnsanı azdırmaya çalışan görünmez yaratık.

şeytan-ı cinni / şeytan-ı cinnî

  • Görünmeyen, cinnî şeytan.

şi'ra-ül yemani / şi'ra-ül yemanî

  • Semanın güney yarım küresinde bulunan "Kelb-i Ekber" denilen burcun ve bütün semanın görünen en parlak yıldızı. (Sirius)

sıbt

  • (Çoğulu: Esbât) Torun.

sibt

  • (Çoğulu: Esbât) Kişinin oğlundan ve kızından olan evladı.
  • Torun.

sıbt / سبط

  • Torun. (Arapça)

sıbteyn

  • İki torun.

sıbteyn-i mükerremeyn

  • Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın iki mübârek torunu; hazret-i Hasan ve hazret-i Hüseyn (radıyallahü teâlâ anhümâ).

şihab

  • Parlak yıldız.
  • Kıvılcım.
  • Yıldızdan fırladığı zannedilen ve dünyanın atmosferinde bir an görünüp kaybolan gök taşı.

şıkk-ı zahiri / şıkk-ı zâhirî

  • Görünürdeki taraf.

sikke-i ehadiyet / سِكَّۀِ اَحَدِيَتْ

  • Allahın isimlerinin ve birliğinin, her bir şeyde, o şeyi de benzersiz kılarak görünmesi mührü.

sıla-i rahm

  • Akrabâyı, yâni ana, baba, dede, çocuklar ve torunları; süt ve evlilik yoluyla olan yakınları ziyâret etmek, gözetmek ve onlara yardım etmek.

sima-yı maddi ve manevi / sima-yı maddî ve mânevî

  • Görünen ve görünmeyen yüz.

sima-yı veçhi / sima-yı veçhî

  • Yüzün görünüşü, yüz hatları.

sima-yı veçhiye

  • Yüzün görünüşü, yüz hatları.

simaca

  • Görünüş bakımından.

siper

  • Arkasına saklanılacak şey. Koruyan. (Farsça)
  • Mânia. Sığınak veya set arkası, duvar altı gibi kuytu yerler. (Farsça)
  • Okun, giderken kabzayı zedelememesi için sol elin üzerine konulan âlet. (Farsça)
  • Muharebede askerin kurşun ve gülleden korunması için toprak kazılarak açılan ve ön tarafına, çıkan (Farsça)
  • Korunak.

siper-i saika / siper-i sâika

  • Yıldırımdan korunmak için gemilerle, minarelere ve büyük binalara konan âlet. Paratoner.Gemilerde direklerin şapkalarına konulur ve üzerlerine, bir ucu denize kadar sarkıtılmış bakır tel bağlanır. Direkleriyle teknesi ağaç olmayan gemilerde tel yoktur. Telin gördüğü nakil hizmetini geminin demir kıs

sırr-ı al-i aba / sırr-ı âl-i abâ

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) kendisiyle beraber kızı Hz. Fatıma, damadı Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'in üzerini mübarek abâsıyla örttüğünden bu isimle anılmalarının sırrı.

sırr-ı ehadiyet / سِرِّ اَحَدِيَتْ

  • Allahın isimlerinin ve birliğinin, herbir şeyde, o şeyi de benzersiz kılarak görünmesi sırrı.

sırrentenevveret

  • Görünmeden nurlandırma, îman hakikatlarını örtülü hizmetlerle yayma.

şiya'

  • Zahir olmak, görünmek.
  • Çobanın kavalından çıkan ses.
  • Odun takıltısı.

sıyanet

  • Koruma veya korunma. Himaye veya muhafaza.

softa

  • Bir inanışa körü körüne bağlanan kimse.

süha / sühâ

  • Pek küçük görünen bir yıldızın ismi.

şühre

  • Zahir ve vâzıh olmak. Görünmek. Açık olmak.

şühud / شهود

  • şâhidler.
  • Görme, şahid olma.
  • Müşahede etme.
  • Görünecek halde şekillenme.
  • Görme. (Arapça)
  • Görünme. (Arapça)
  • Tanıklar. (Arapça)

şuhud-u kevniye

  • Kâinatta görünüp yaşanan şeyler, gözlemler.

şühudi / şühudî

  • Keşfe ve görmeğe dair. Görünebilir olana ait ve mensub.
  • Görünmeye dair, görünebilir olanla ilgili.

suret / sûret / صُورَتْ

  • (Çoğulu: Sur - Suver) Biçim, görünüş.
  • Kılık. Tarz.
  • Yol. Gidiş. Hal.
  • Tasvir. Dıştan görünen şekil.
  • Çare.
  • Tasvir, resim.
  • Kopya, nüsha.
  • Dıştan görünen şekil, dış görünüş.
  • Şekil, biçim, görünüş.
  • Görünüş.

suret-i basitane-i zahirane / suret-i basitâne-i zahirâne

  • Görünüşteki basit şekil.

suret-i camia / suret-i câmia

  • Kapsamlı görünüm ve şekil.

suret-i cismaniye / suret-i cismâniye

  • Cisme ait şekil; bedenî görünüş.

suret-i hakiki / suret-i hakikî

  • Gerçek görünüş.

suret-i hakikiye / sûret-i hakikiye

  • Gerçek sûret, şekil, görüntü.

suret-i insaniye

  • İnsanî görünüş, insan şekli.

suret-i maddiye

  • Maddî suret, şeklî görüntü.

suret-i mahsusa

  • Özel bir şekil, görüntü.

suret-i misaliye

  • Yansıyan görüntü.

suret-i muamele

  • Davranış şekli, görüntüsü.

suret-i mülevves

  • Kirli ve çirkin görünüş.

suret-i muntazama

  • Düzenli, intizamlı suret, görünüş.

suret-i rahman / suret-i rahmân

  • Cenab-ı Allah'ın sureti, görünüşü.

suret-i şemsiye

  • Güneşin görünümü.

suret-i teşekkül

  • Meydana gelen şekil, görüntü.

suret-i umumiye

  • Genel görünüm, şekil.

suret-i vahşiyane / sûret-i vahşiyâne

  • Görenleri ürküten ve korkutan görüntü.

suret-i zahire / suret-i zâhire

  • Dış görünüş.

suret-i zahiri / suret-i zâhirî / sûret-i zâhiri

  • Dış görünüş.
  • Dış görünüş.

suret-i zahiriye

  • Dış görünüş.

suret-i zaife-i vahiye / suret-i zaife-i vâhiye / sûret-i zaife-i vâhiye

  • Zayıf ve esassız görüntü.
  • Zayıf ve yıkılmaya mahkum görüntü, şekil.

suret-perestlik / sûret-perestlik

  • Bir şeyin dış görünüşüne ve tertibine önem verip, ruhuna ve mânasına kıymet vermemek.
  • Resimlere meftuniyet.
  • Bir şeyin dış görünüşüne ve tertibine önem verip, rûhuna va mânâsına kıymet vermemek.

sureta / suretâ / sûreta / sûretâ / صورتا

  • Biçim, görünüş itibariyle.
  • Görünüşte. Zâhiren.
  • Görünüşte, şeklen.
  • Görünüşte, görünüş olarak.
  • Görünüşte. (Arapça)

sureten / sûreten

  • Görünüş itibarıyle.
  • Suret itibariyle, suret olarak, görünüşte. Sanki.
  • Görünüşte.
  • Sûretçe, biçimce, görünüşte.

sureti

  • Görünen yüzü, şekli.

suretperest / sûretperest

  • Görünüşe, surete çok kıymet veren. Esasa kıymet vermeyen. (Farsça)
  • Resimleri çok seven ve meftun olan. (Farsça)
  • Dış görünüşe, fotoğraflara aşırı önem veren.

suretperestlik

  • Surete tapmak, görünüşe çok değer vermek, fotoğrafa tapmak.

süreyya / süreyyâ

  • Ülker (Pervin) yıldızı. Yedi (veya altı) yıldızlardır ki; ikişer ikişer karşılıklı dururlar ve Ayın geçtiği yerlere yakın görünürler. Gerdanlığa benzemesinden Felekiyâtta "Ikd-ı Süreyya" tabir edilir.
  • Ülker takımyıldızı; yedi (veya altı) yıldızdan meydana gelen ve Ayın geçtiği yerlere yakın görünen bir takımyıldızı.

suri / surî / sûrî

  • Surete ait, görünüşe ait ve müteallik. Hakiki, ciddi ve samimi olmayan. Zâhirî.
  • Dış görünüşe ait, görünüşte.
  • Surete ait, görünüşe ait. gerçek dışı, ciddi ve samimi olmayan.
  • Sûrete ait, görünüşte.
  • Görünüşte.

sütu'

  • Zâhir olmak, görünmek.
  • Yükselmek, yüksek olmak.

suver-i mevcudat

  • Varlıkların görüntüleri.

suver-i mülevvese

  • Pis, kirli görüntüler.

taaffüf

  • İffetli olma. İffetli görünme.
  • Tekellüfle salihlik yapma. Ahlâk dışı şeylerden kaçınma.
  • İstemekten uzak durma.

taassub

  • (Asab. dan) Bir şeye veya bir kimseye taraflı olma.
  • Din bakımından fazla salâbetli olma.
  • Kendi dinini çok üstün görmek.
  • Haksız yere husumet etmek.
  • Bir düşünüşe, bir inanışa körü körüne bağlanıp ondan başkasını düşünmemek hâli.
  • Aşırı derecede, körükörüne bağlılık.

taassub-u dini / taassub-u dinî

  • Dine şiddetle bağlılık, körükörüne bağlılık.

taassup

  • Aşırı derecede, körü körüne bağlılık.

taayyün

  • Meydana çıkmak, âşikâr olmak, belli başlı ve itibarlı görünen insanlardan olmak.
  • Belirme, görünme.

taazum

  • Gözünde büyümek. Büyük görünmek.

tabiat-ı hevai

  • Hava gibi görünmez ve lâtif özellikte olan tabiat.

tabiat-i hevaiye

  • Hava gibi görünmez olan tabiat.

tabii lüzum-u zati / tabiî lüzum-u zâtî

  • Birşeyin bizzat kendisinde zorunlu olarak doğal bir şekilde bulunan ve ondan ayrılması düşünülemeyen şey; meselâ "Ateşin tabiî lüzum-u zâtîsi sıcaklıktır." denilebilir. Ancak gerçek lüzum-u zâtî Cenâb-ı Hakkın sıfatlarında vardır.

tagayyüb

  • (Gayb. dan) Gözden kaybolma, görünmeme.

tahadu'

  • Aldanmış gibi görünme.

tahaffuz / تَحَفَّظْ

  • Korunmak, sakınmak.
  • Korunma.
  • Korunma.

tahaffuz etme

  • Korunma.

tahaffuz etmek

  • Korunmak.

tahaffuzi / tahaffuzî

  • Korunma ile ilgili.

tahaffuzkar / tahaffuzkâr

  • Korunan, sakınan. Kendisini muhafaza eden. (Farsça)

tahamhum

  • Atın yulaf görünce kişnemesi.

tahammi

  • (Hamy ve Himayet. den) Korunma, kendini himaye etme.
  • Perhiz etme.

taharrüs

  • Sakınmak, korunmak.

taharrüz

  • Sakınma, çekinme, korunma.

tahassun

  • Sığınma, korunma.
  • Bir kaleye kapanmak. Korunmak. İstihkâma çekilmek. Tahkim edilmiş bir yere sığınmak.

tahassungah / tahassungâh

  • Sağlam korunulacak yer. Sağlam sığınak. (Farsça)

tahazzür

  • (Hazer. den) Sakınma, korunma, çekinme.

taka

  • Korkutmak.
  • Hazer etmek, çekinmek, korunmak.

takıyye

  • İdâre, korunmak, sakınmak; iki yüzlülük; sevmediği kimse ile dost geçinmek. Bir kimsenin hakîkatte sâhib olduğu görüş ve inancını saklaması.

tal'at

  • Vecih, yüz. Çehre.
  • Görünüş. Görüşmek.
  • Güzellik.
  • Görmek.
  • Bir şeye çok rağbet etmek.

talia

  • Doğan. Ufuktan görünen. Tulu' eden.

tari / tarî

  • (Tarâ. dan) Birdenbire çıkan, ansızın görünen.

tarsis

  • (Rasas. dan) Kurşunla perçinleme, kurşunlaştırma, sağlamlaştırma.
  • Kadının sadece gözleri görünecek şekilde örtünmesi.

tasarrufat-ı gaybiye

  • Görünmeyen âlemlerden gelen tasarruflar.

tasel

  • Serabın uzaktan su gibi görünmesi.

tayf

  • Hayâlî görüntü.

tayy-i mekan / tayy-i mekân

  • Mekânı ortadan kaldırmak. Bir şahsın bir anda muhtelif yerlerde görünmesi.

tayyibat / tayyibât

  • (Tekili: Tayyibe) Bütün güzel sözler, güzel mânalar, harika güzel cemaller.
  • Bütün kâinat yüzünde cemalleri görünen ezelî Esma-i Hüsnâ'nın cilveleri.

te'vil / te'vîl / تَأْو۪يلْ

  • Görünürdeki ma'nâyı bırakıp başka bir ma'nâ vermek, yorumlama.

teami / teâmî

  • Görmez gibi görünme. Yalandan görmezliğe gelme.
  • Görmez gibi görünmek, görmezden gelmek.
  • Anlamaz gibi görünme.

teaşi

  • Gafil görünmek.

teassub

  • Haksız yere düşmanlık etmek, inadcılık etmek; kendi yanlış fikrine körü körüne bağlanıp başkalarının doğru fikrini kabûl etmeme.

teayyün

  • Bellibaşlı olmak.
  • Meydana çıkmak. Görünmek. Belirmek.
  • Anlaşılma. Zâhir ve âşikâr olma.

teayyün-i imkani / teayyün-i imkânî

  • İnsanın hakîkati olan teayyün-i vücûbîsinin zılli yâni görüntüsü. Ehlullah (evliyâ) kendi yaratılışlarına, güçlerine göre tasavvuf mertebelerine kavuşmakta birbirlerinden çok ayrıdırlar. Evliyâ arasında Allahü teâlânın ismine kavuşanlar pek azdır. Ço ğu bu ismin teayyün-i imkânîsine kavuşmuştur. (İm