LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te oklu ifadesini içeren 284 kelime bulundu...

a'dem / عدم

  • Yokluk.

a'raz / a'râz

  • Varlıkta kalabilmesi için başka bir şeye muhtâc olan hâssalar (özellikler), sıfatlar. Araz'ın çokluk şeklidir.

abadile / abâdile

  • Abdullahlar. Peygamber efendimizin Eshâb-ı kirâmı (arkadaşları) arasında fıkıh ve hadîs-i şerîf ilimlerinde şöhret bulmuş Abdullah adını taşıyan sahâbîler. Abâdile, Abdullah kelimesinin çokluk şeklidir. Peygamber efendimizin Eshâb-ı kirâmı arasında Abdullah isimli üç yüz kadar sahâbi bulunmaktaydı.

abid / âbid

  • İbâdet eden. Farzları ve vâcibleri yerine getirdikten sonra çeşitli nâfile ve yapılması sevab olan işlere de devam eden. Çokluk şekli, ubbâd'dır.

adem / عدم / عَدَمْ

  • Yokluk, olmama, bulunmama.
  • Fakirlik. (Vücudun zıddı)
  • Hiçlik, yokluk.
  • Yokluk, varlığın zıddı.
  • Tasavvufda sâlikin (tasavvuf yolcusunun) kendisini kaplayan mânevî hal sebebiyle kendinden geçmesi hâli.
  • Yokluk.
  • Yokluk, olmama, bulunmama.
  • Yokluk, bulunmama, adem. (Arapça)
  • Yokluk.

adem-abad / adem-âbâd

  • Sonsuza dek yokluk.
  • Yokluk. Yokluk alemi. (Farsça)

adem-abad hiçahiç / adem-âbâd hiçâhiç

  • Tamamen hiçlik ve yokluk.

adem-alud / adem-âlûd

  • Yoklukla karışık.

adem-i külli / adem-i küllî

  • Tam yokluk.

adem-i mahz

  • Sırf yokluk.

adem-i mevcudiyyet

  • Yokluk. Olmama.

adem-i mutlak

  • Sınırsız yokluk.

adem-i ni'met / عَدَمِ نِعْمَتْ

  • Ni'metin yokluğu.

adem-i nimet

  • Nimet yokluğu.

adem-i sırf / عَدَمِ صِرْفْ

  • Tam yokluk.
  • Yokluk. Mutlak yokluk.
  • Yokluk.

adem-i zahiri / adem-i zâhirî / عَدَمِ ظَاهِر۪ي

  • Görünürdeki yokluk.

ademabad / ademâbâd / عدم آباد

  • Yokluk ülkesi. (Arapça - Farsça)

ademalud / ademâlûd

  • Yoklukla karışık.

ademi / ademî / عَدَم۪ي

  • Yoklukla ilgili, olmama.
  • Yokluğa ait, yoklukla ilgili.
  • Yokluğa ait.
  • Yokluğa ait. Ademle ilgili
  • Yokluğa ait.

ademistan / ademistân / عَدَمِسْتَانْ

  • Yokluk ülkesi, yeri.
  • Yokluk ülkesi.
  • Yokluk yeri.

ademiyat / âdemiyât

  • Yokluklar, hiçlikler.
  • (Tekili: Adem) Yokluklar. Ademler.

ademiye

  • Yoklukla ilgili.

ademiyet

  • Yokluk.

ademnüma / ademnümâ

  • Yokluk gösteren.
  • Yokluğu gösteren.

afak / âfâk

  • İnsanın dışı ve dışındaki şeyler. Ufk'un çokluk şeklidir.

ahbar / ahbâr

  • Haberler. Haberin çokluk şekli.
  • Bir kavim, kabîle, şahıs, ülke, bölge, şehir veya bir hâdise hakkında nakledilen bilgiler.
  • Allahü teâlânın, Kur'ân-ı kerîmde, geçmişte olanlara, gelecekte ve âhirette olacaklara dâir bildirdiği şeyler.

ahkam / ahkâm

  • Hükümler. Allahü teâlânın emirleri ve yasakları. Hükm'ün çokluk şeklidir.

ahlak / ahlâk

  • İnsanda yerleşmiş huylar. Hulkun çokluk şeklidir.

ahval / ahvâl

  • Hâller. Tasavvuf yolunda bulunan kimselerin, kalblerinde meydana gelen değişmeler. Hâl'in çokluk şeklidir.

aktab / aktâb

  • Kutublar. Tasavvufta yüksek derecelere ulaşmış mübârek, kıymetli zâtlar Kutb'un çokluk şeklidir.

alem-i adem / âlem-i adem

  • Yokluk âlemi.

alem-i imkan / âlem-i imkân

  • Kâinat; varlığı ile yokluğu eşit olan ve varlığı Allah'ın var etmesine bağlı olan âlem.

alem-i kesret / âlem-i kesret / عَالَمِ كَثْرَتْ

  • Çokluk âlemi, varlıklar âlemi.
  • Çokluk (varlıklar) âlemi.

alem-i mümkinat / âlem-i mümkinat

  • Mümkin varlıklar âlemi; varlığı ile yokluğu eşit olup varlığı ancak Allah'ın var etmesine bağlı olanlar, yaratılanların tamamının oluşturduğu âlem.

aramram

  • (Aremrem) Asker çokluğu.
  • Şiddetli hâl ve iş.

asalet / asâlet

  • Temiz soyluluk. Soy sop temizliği. Köklülük.
  • Rüsuh.
  • Metanet. Necabet. Zâdegânlık.
  • Kendi işi için bizzat ve kendisi nâmına hareket.
  • Edb: Yazıda veya sözde bayağı tâbirlerin bulunmaması.
  • Soy temizliği, köklülük.
  • Güzel huy.

asil

  • Esas. Yedek olmayan.
  • Köklü.
  • Edebli, soylu.
  • Fık: Muamelâtta kendi nâmına hareket eden.
  • Akşam vakti.
  • Ölüm, mevt.

aşiret-i galib

  • Galip gelen aşiret.
  • Aşiretin ekseriyeti, çokluğu.

asliyet

  • Asıllık, köklülük, soyluluk, gerçeklik.

azizan / azîzan

  • Azizler. Kelimenin sonundaki ân takısı Arabça'da ikilik, Farsça'da çokluk ifâde eder.
  • "İki azîz (velî)" mânâsına İslâm âlimlerinin ve evliyânın büyüklerinden Ali Râmitenî hazretlerine verilen lakab.
  • Büyükler, evliyâ. Birisiyle oturup kalbin toparlanmazsa Kalbindeki dünyâ düşüncesini s

berekat / berekât

  • Bereketler, hayırlar, iyilikler, bolluklar. Bereket'in çokluk şekli.

bereket

  • Bolluk. Çokluk. Feyiz. Cenab-ı Hakk'ın lütfu, ihsanı. Uğurluluk. Meymenet, saadet.
  • Bolluk, çokluk, feyiz.

besi / besî

  • Çokluk, fazlalık, ziyadelik. (Farsça)
  • Birçok. (Farsça)

betkiş

  • Atılacak okların içine konulup omuza asılan mahfaza. Ok mahfazası, okluk. (Farsça)

bevas

  • Sıkıntı, keder, mihnet, elem, dert, kaygı, gam. (Farsça)
  • Yokluk. (Farsça)

bisyari / bisyarî

  • Çokluk. (Farsça)

büdela / büdelâ

  • Bedeller. Ricâlü'l-Gayb denilen Allahü teâlânın insanlardan gizlediği evliyâ zâtlar. Bedîl'in çokluk şeklidir. Ebdâl de denir.

buğat / buğât

  • Bâğîler, âsîler. Haksız olarak devlete isyan eden, karşı gelenler. Bâğî'nin çokluk şeklidir.

bürokrasi

  • Hükûmet dairelerinde aşırı kırtasiyecilik, muamele çokluğu. İşlerin yürütülmesinde şekilciliğin ve idarî işlemlerin ağır basması hâli. Devlet görevlilerinden meydana gelen zümre veya sınıf. Memurlar sınıfı. Bürokrasi, her çeşit rejimde tahakküm vasıtası olmaktadır. Oysa İslâmiyet'te devlet makamları (Fransızca)

buus

  • Sefalet. Yokluk içinde olma.

cahif

  • Kişinin kendi yanında olan şeylerin çokluğundan fahirlenmesi.

caslik

  • (Cesâlik) Nasrâniler hakîmi.
  • Çokluk, kesret.

cemi'

  • Cümle, hep, bütün.
  • Gr: Çokluk bildiren kelime. Çoğul.

cemm

  • Çokluk. Mecmu.
  • Kuyuda biriken su.
  • Hırs ve tama ile mal biriktirmek.
  • Çokluk.

cesale

  • Çokluk, kesret.

cezri / cezrî

  • Köklü. Kat'î. Köke âit ve müteallik.
  • Köklü.

daffata

  • Metâ ve kumaş götüren deve.
  • Çokluk, cemaat.

daire-i mümkinat / daire-i mümkinât

  • Varlığı ile yokluğu eşit olan şeyler dairesi, yaratılanlar âlemi.

darafe

  • Çokluk, kesret.

darr

  • Süt, leben.
  • Nüzul.
  • Hayır ve amel çokluğu.

dehma

  • Belâ. Zahmet
  • Çömlek.
  • Çok adet, kesret, sayı çokluğu.
  • Kadim, eski.
  • Halis kırmızı koyun.
  • Koyu kızıl.

delil-i adem

  • Birşeyin yokluğunun delili.

demevi / demevî

  • Kana dâir, kana mensub ve müteallik.
  • Mc: Asabi, sinirli. Kanın çokluğu sebebi ile hâsıl olan mizaç.

derece-i kesret

  • Çokluğun derecesi.

dibr

  • Çokluk.

dibre

  • Çokluk.

dına

  • İzdihamlık, kalabalık, çokluk.

dırre

  • (Çoğulu: Direr) Sütün çokluğu.
  • Sütün akanı.
  • Turra.
  • Kırbaç.

disar

  • (Çoğulu: Düsür) Üste giyilen kaftan, elbise.
  • Yatak çarşafı.
  • Arapçada elbise demek olduğu hâlde Osmanlıcada yalnız Farsça kaidesi ile yapılan sıfat terkiblerinde ziyadelik, çokluk, bolluk mânasında kullanılmıştır.

dünya-yı zaile

  • Gelip geçici ve yokluğa mahkûm olan dünya.

düvel-i rasiha / düvel-i râsiha

  • Köklü devletler; devlet geleneği ve teamülleri oturmuş olan devletler.

ebu-l emin

  • Tokluk, şiba'.

efzuni / efzunî

  • Kesret, çokluk, fazlalık, ziyadelik. (Farsça)

efzuni-yi ömr / efzunî-yi ömr

  • Ömrün çokluğu, ömrün uzun olması.

ehadis / ehâdîs

  • Hadîs-i şerîfler. Peygamber efendimizin mübârek sözleri, işleri ve görüp de bir şey demedikleri, mâni olmadıkları şeyler. Hadîs'in çokluk şeklidir.

ekser-i meratib

  • Mertebelerin çoğu, mertebe, derece çokluğu.

ekseriyet

  • (Ekseriyyet) En büyük kısım, çokluk.
  • Bir topluluk ve hey'etin yarısından fazlası.
  • Bir mecliste üyelerin verdikleri rey'lerin büyük kısmı ve bunların üstünlüğü.

ekseriyetle

  • Daha ziydesiyle. Çoklukla.

ekseriyyet-i ara / ekseriyyet-i ârâ / اكثریت آراء

  • Oy çokluğu.

elhan / elhân

  • Sesi mûsikî perdelerine uydurmak için, mânâ bozulacak şekilde, harfleri ve kelimeleri değiştirerek, sesi alçaltıp yükselterek, çeneyi oynatarak okumak. Lahn'in çokluk şeklidir.

elhükmü-li-l ekser

  • Çokluğa, ekseriyete göre karar verilir. Hüküm ekseriyete göredir.

emr-i ademi / emr-i ademî / اَمْرِ عَدَم۪ي

  • Yokluğa ait iş, şey.
  • Yokluğa yönelik iş.

enbuh

  • Ziyade, çok, kalabalık. (Farsça)
  • Çokluk, ziyadelik, cemaat, izdiham. (Farsça)
  • Meclis, kurultay. (Farsça)
  • Kalın, yoğun. (Farsça)
  • Duvarın yıkılıp dökülmesi. (Farsça)

esaslı

  • Sarsılmaz, köklü.

evvel

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Herşeyin başlangıcı olan, varlığından önce yokluk geçmeyen, hiç bir şey yok iken, vâr olan.

fakat / fâkat

  • Yokluk, bulunmama.

fakd / فقد

  • Yokluk, yoksunluk. (Arapça)

fakd-ı nakd

  • Para yokluğu.

fena / fenâ / فنا

  • Yok olma, yokluk. "Beka"nın zıddı. (Tasavvufta maddî varlıktan sıyrılıp hakka ulaşma).
  • İyi olmayan, kötü.
  • (Beka'nın zıddı) Yokluk. Yok olma.
  • Geçici dünya.
  • Geçip gitme.
  • Tas: Kendi varlığından geçmek.
  • Kötü.
  • Devamlı olmayan.
  • Çok kocamış olmak.
  • Yokluk, geçicilik, kötü.
  • Yokluk. (Arapça)
  • Kötü. (Arapça)

feraiz / ferâiz

  • Bir kimse vefât edince, bıraktığı malın kimlere verileceğini ve nasıl dağıtılacağını öğreten ilim, mîrâs hukûku.
  • Farzlar. Farîzanın çokluk şekli.

fıkdan / fıkdân / فقدان

  • Yokluk.
  • Bir şeyin belirsiz olması. Yitirmek.
  • Yokluk, bulunmama.
  • Yokluk, kayıp.
  • Yoksunluk, bulunmama, yokluk. (Arapça)

fıkdan-ül ahbab

  • Ahbab yokluğu. Ahbabsızlık.

fukaha / fukahâ

  • Fıkıh âlimleri. Fakîhin çokluk şekli.

füru' / fürû'

  • Dal, asıldan türeyen. Fer'in çokluk şeklidir.
  • Fıkıh ilminde (İslâm hukûkunda) çocuklar, torunlar ve onların çocukları.
  • Ahkâm-ı şer'iyye yâni İslâm dîninde ibâdet, münâkehât (nikâh, boşanma, nafaka), muâmelât (alış-veriş, ticâret, kirâlama v.b) ve ukûbâtla (cezâlarla) ilgili hükümler.

füzuni / füzunî

  • Fazlalık, aşırılık, ziyadelik, çokluk. (Farsça)

galebe

  • Üstün gelmek. Yenmek. Bozmak. Çokluk.
  • Bastırmak.
  • Yeğin olmak.

gavr-ı in'idam

  • Yokluk çukurunun dibi.
  • Yokluk çukuru.

gaybubet / gaybûbet / غيبوبت

  • Göz önünde olmayış, yokluk.
  • Bulunmama, yokluk. (Arapça)

gıyab / gıyâb / غياب

  • Bulunmama, yokluk. (Arapça)

gıyaben / gıyâben / غيابا

  • Yokluğunda, yokken, ardından. (Arapça)

gıybet / غيبت

  • Çekiştirme. (Arapça)
  • Bulunmama, yokluk. (Arapça)

guzr

  • Çokluk, kesret.
  • Devenin sütünün çok olması.

halik / hâlik

  • Helâk olan, yokluğa giden.

hallak-ı azim / hallâk-ı azîm

  • Çoklukla ve sürekli olarak yaratan büyük, yüce Allah.

hanedan / hânedân / خَانَدَانْ

  • Asil ve köklü aile.
  • Kökten asil ve büyük aile, köklü aile.
  • Köklü, asil ve büyük aile.

hararet-i hüzün

  • Hüznün şiddeti, çokluğu, acının büyüklüğü.

hasenat / hasenât

  • Allahü teâlânın beğendiği işler, iyilikler. Hasenenin çokluk şekli.

hiçi / hiçî

  • Hiçlik. Yokluk. (Farsça)

hiyab

  • (Hiyâbet) Kabahat, suç, günah.
  • Kötü bir durumun başlangıcı.
  • Yokluk.

humud / humûd

  • Şehvet yokluğu, soğukluk, isteksizlik.

hursendi / hursendî

  • Tokgözlülük, kanaat edicilik. Göz tokluğu. (Farsça)

ibtizal / ibtizâl

  • Çokluğu sebebiyle bir nimetin kıymetini bilmeyip, hor kullanmak.
  • Devamlı şeklide bir şeyi kullanmak.
  • Edb: Herkesin bildiği bir sözü tekrar etmek. (Mümtâziyetin zıddıdır.)
  • Çokluktan dolayı değer kaybı.

idam-ı ebedi / idâm-ı ebedî

  • Dirilmemek üzere yok oluş; âhiret inancı olmadığı için ölümü ebedî yokluğa gitmek olarak görme.

ıdd

  • (Çoğulu: Adât) Pınar ve kuyu suları gibi aktıkça kesilmeyen, devamı gelen su.
  • Çokluk, kesret.

ihtimal-i adem

  • Yokluk ihtimali.

imkan dairesi / imkân dairesi

  • Varlığı da yokluğu da eşit olan varlıklar dairesi, kâinat.

imkan mertebesi / imkân mertebesi

  • Varlıkla yokluğun eşit olduğu; her an olması veya olmaması imkân dahilinde bulunma derecesi.

imkan ve ihtimal dairesi / imkân ve ihtimâl dairesi

  • Olabilirlik, varlığı ile yokluğu eşit olan ve varlığı Allah'ın var etmesine bağlı olan daire.

imkanat / imkânat

  • Varlığı da yokluğu da mümkün olanlar. Ademle vücudu müsavi olanlar. Var olmasında başkasına muhtaç bulunan şeyler.

imkani / imkânî

  • Varlığı ile yokluğu eşit olan, varlığı Allah'ın var etmesine bağlı olan.

inkılab-ı acib-i medeni ve dünyevi / inkılâb-ı acîb-i medenî ve dünyevî

  • Medeniyet sahasında ve dünya hayatıyla ilgili acayip köklü değişim.

inkılab-ı acibe / inkılâb-ı acibe

  • Acayip, hayret verici köklü değişim, dönüşüm.

inkılab-ı acip / inkılâb-ı acip

  • Acayip köklü değişim.

inkılab-ı azim-i dini / inkılâb-ı azîm-i dinî

  • Dinî sahada meydana gelen büyük çaplı köklü değişim.

inkılab-ı cesim / inkılâb-ı cesîm

  • Büyük inkılâp, köklü dönüşüm.

inkılabat-ı azime / inkılâbât-ı azîme

  • Büyük köklü değişimler.

inkılabat-ı beşeriye / inkılâbât-ı beşeriye

  • İnsanlığın köklü değişimleri.

intizam ve külliyet ve vüs'at-i ubudiyet / intizam ve külliyet ve vüs'at-i ubûdiyet

  • Kulluğun düzenliliği, çokluğu ve genişliği.

isar / îsâr

  • Başkasının ihtiyâcını kendi ihtiyâcından önce düşünmek. Muhtac olduğu hâlde, elindeki malı muhtâc din kardeşine verip, yokluğa katlanmak.

istifna

  • Fenaya gitmek. Yokluğa karışmak.

istigna

  • Cenab-ı Hak'tan başka kimsenin minneti altına girmemek.
  • Gönül tokluğu. Elindekini kâfi bulmak. Zenginlik istememek. Muhtaç olmayıp zengin olmak.
  • Nazlanmak.
  • Azamet ve tekebbür etmek.

istiğna

  • Gönül tokluğu.
  • Gönül tokluğu, nazlanma, uzak durma.

istiksar

  • (Kesret. den) Çok görme, çok görünme. Çoğumsama, çoğumsanma.
  • Çokluğu isteme.

ıtlak / ıtlâk

  • Kayıtsız, sınırsız, mutlak olma; teklik, çokluk veya nitelik gibi şeylere bakılmaksızın kullanıldığı mânâya delâlet eden lâfız; kitap kelimesi gibi.

ıtlakat / ıtlâkât

  • Mutlak bırakmalar; işaret ettiği fertlerden teklik, çokluk gibi belli bir mânâ ile kayıtlamama, serbest bırakma.

kabul-ü adem / kabûl-ü adem / قَبُولِ عَدَمْ

  • Yokluğunu kabul etme, inkâr.
  • Yokluğu kabûl etme.

kabulüadem / kabûlüadem

  • Yokluk kabulü.

kad

  • Gr : İsmiyye veya harfiyye olan bir kelimedir. İsmiyye olduğunda iki vecihle kullanılır. yerine muzari olur. Yetişir, kifayet eder mânasınadır. Yahut kelimesine müradif isim olur. Harfiyye olduğunda dâhil olduğu fiil, tahkik, ümid, rica, intizar, yakınlık, azlık veya çokluk ifade edebilir.

kaht ü gala / kaht ü galâ

  • Yokluk. Kıtlık. Fakirlik.
  • Pahalılık.

kaht-ı recul

  • (Kaht-ı rical) Adam kıtlığı. Değerli devlet ve siyaset adamlarının yokluğu.

kahtügala / kahtügalâ

  • Yokluk ve kıtlık.

katim

  • Toz çokluğundan karanlık olan.

kavvas

  • (Kavs. dan) Oklu asker.
  • Ok imâl eden kimse. Okçu.

kebir / kebîr

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Varlığından önce yokluk geçmemiş olan.

kemiyet / كَمِيَتْ

  • Çokluk, nicelik.
  • Sayıca çokluk.

kemmen

  • Sayıca azlık veya çokluk cihetiyle. Sayıca.

kemmi / kemmî

  • Azlık veya çokluğa dair. Kemmiyete âit ve müteallik. Cesur. Yiğit. Silâhlı.

kemmiyet

  • Sayıca çokluk, nicelik.

kenain

  • (Tekili: Kinâne) Ok kılıfları, okluklar, sadaklar.

kesad

  • Kıtlık, yokluk.
  • Sürümsüzlük, alış-veriş durgunluğu.

kesafet / kesâfet / كثافت

  • Sıkılık, tokluk.
  • Kalınlık, yoğunluk.
  • Saydam olmama.
  • Koyuluk.
  • Kalabalık.
  • Yoğunluk. (Arapça)
  • Çokluk. (Arapça)

kesafet-i nüfus

  • Nüfus çokluğu, nüfus yoğunluğu, nüfus kalabalığı.

kesir-i hakiki / kesîr-i hakikî

  • Gerçek çokluk; her şey bir olan Allah'a verilmezse çok ilâhlar olacaktır.

kesret / كثرت / كَثْرَتْ

  • Çokluk, sıklık.
  • Bir şeyin ekserisi ve muazzamı. Bolluk. (Bunun zıddı kıllettir)
  • Çokluk.
  • Çokluk, bolluk.
  • Çokluk, bolluk, ziyadelik.
  • Kalabalık.
  • Çokluk, bolluk. (Arapça)
  • Çokluk.

kesret daireleri

  • Çokluk daireleri; sayısız varlıklardan oluşan daireler.

kesret mertebesi

  • Çokluk özelliğinin geçerli olduğu derece.

kesret-i efrad

  • Fertlerin çokluğu.

kesret-i esbab / kesret-i esbâb

  • Sebeplerin çokluğu.

kesret-i etba'

  • Tâbi olanların çokluğu. Tarafdarların kesretli oluşu.

kesret-i hacat / kesret-i hâcât

  • İhtiyaçların çokluğu.

kesret-i ihtiyac

  • Büyük ihtiyaç, ihtiyacının çokluğu.

kesret-i mahlukat / kesret-i mahlûkat

  • Yaratılmışların çokluğu.

kesret-i makasıd

  • Maksat ve gayelerin çokluğu.

kesret-i mal

  • Malın çokluğu, fazlalığı.

kesret-i mevcudat

  • Varlıkların çokluğu.

kesret-i muhabbet

  • Muhabbetin çokluğu, büyük sevgi.

kesret-i mutlak

  • Sınırsız çokluk.

kesret-i mutlaka / كَثْرَتِ مُطْلَقَه

  • Mutlak, sayısız çokluk.
  • Hadsiz çokluk.

kesret-i nesil

  • Neslin çokluğu.

kesret-i nukud

  • Para çokluğu.

kesret-i sevap

  • Sevap çokluğu.

kesret-i tabaka

  • Çokluk tabakaları.

kesretle

  • Çoklukla.

kevr

  • Devretmek, dönmek.
  • Sarık sarmak. Tülbend sarmak.
  • Bir yerde toplanmış olan develer.
  • Çokluk, bolluk, ziyadelik.
  • Mukül dedikleri darı cinsi.

kevser

  • Kıyamete kadar gelecek Âl, Ashâb, Etbâ' ve onların iyilikleri, hayırları.
  • Bereket.
  • Kesretten mübâlağa. Çokluğun gayesine varan şey. Gayet çok şey.
  • Pek çok hayır. Hikmet, ilim. Kur'an, İslâm, tevhid. İlm-i Ledün. Ma'rifetullah.
  • Cennet ırmaklarının kaynakları.

kezv

  • Çokluk, kesret, fazlalık.

kinane

  • (Çoğulu: Kenâin) Okluk, sadak, ok kuburu.

külliye

  • (Külliyet) Bütünlük, umumilik, genellik.
  • Bolluk, çokluk, ziyadelik.
  • Tar: Osmanlı İmparatorluğu zamanında Arap vilâyetlerinde bazı medreselere, üniversite karşılığı verilen ad.

külliyet

  • Genellik, bütünlük, çokluk.

külliyet-i ef'al / külliyet-i ef'âl

  • İşlerin çokluğu ve kapsamlılığı.

leys

  • Adem. Yokluk. Gayr-ı mevcud. (Bunun aslı "lâyese" idi. Yâ'yı tahfif için "leyse" oldu.) Hükemâlar arasında "eys" vücud, "leys" adem mânâsında kullanılmıştır.
  • Gaflet.
  • Bahâdırlık, kahramanlık.
  • Yük çekici olmak.
  • Yokluk.

lübde

  • Çokluk.
  • Karıştırmak.
  • Yıkamak.

lüvb

  • Çokluk, kalabalık, izdihamlık.

ma'dumat

  • Yok olanlar. Yokluklar.

ma'dumiyet

  • Yokluk, ma'dumluk, yok olma.

madumiyet / mâdumiyet / mâdûmiyet / معدوميت

  • Yokluk, yok oluş.
  • Yok olma, yokluk.
  • Yokluk. (Arapça)

mahiyat-ı mümkinat / mâhiyât-ı mümkinât

  • Kâinattaki varlıkların mâhiyetleri; varlığıyla yokluğu eşit olan ve varlığı Cenâb-ı Hakkın var etmesine bağlı olan varlıkların temel özellikleri, asıl yapıları.

mahiyat-ı mümkine

  • Mümkin olan mâhiyetler; varlığı da yokluğu da eşit olan varlıkların temel özellikleri.

mahkum-u adem / mahkûm-u adem / مَحْكُومُ عَدَمْ

  • Yokluğa mahkum olan.
  • Yokluğa mahkum olan.

mahrumiyyet

  • Elde edemeyiş. Yokluk. Mahrumluk. İstediğini elde edememe.

mahzud

  • (Mahdud) Silinmiş, tesviye edilmiş.
  • Düzgün.
  • Meyvesinin çokluğundan dalları basıp bükülmüş.

mearif / meârif

  • Kalb bilgileri. Çokluk şekli ma'rifet'tir.

mebzuli / mebzulî

  • Bolluk, çokluk, kesret.

mebzuliyet / mebzûliyet

  • Bolluk, çokluk.
  • Bolluk, çokluk.
  • Bolluk, çokluk, ucuzluk.

mebzuliyetle

  • Bolca, çoklukla.

mecr

  • Bir nesneyi devenin karnındaki yavrusuna bey'etmek. Devenin karınındaki yavrusunu bir malla değiştirmek.
  • Çokluk asker.
  • Akıl.

mefkudiyet

  • Mefkudluk. Bulunmama, kayıplık, yokluk.

melek

  • Allahü teâlânın nûrdan yarattığı gözle görülmeyen mâsum (kötülüklerden korunmuş) varlıklar. Çokluk şekli, melâike'dir.

menakıb / menâkıb

  • Menkıbeler. Velîlerin, Allahü teâlânın sevgili kullarının güzel iş, hareket, söz ve kerâmetlerini konu edinen hikâye ve hâtıralar, bu hususta yazılmış kitapları. Menkabenin çokluk şeklidir.

meşa'

  • Evlad çokluğu.

mesrat

  • Adet çokluğu.

mu'cizat / mu'cizât

  • Mûcizeler. Allahü teâlânın peygamberlerine, peygamberliklerini isbât etmeleri için ihsân etmiş olduğu hârikulâde yâni âdet dışı (olağan üstü) hâller. Mûcize kelimesinin çokluk şeklidir.

muhteşem

  • Büyük, debdebeli, tantanalı.
  • Etraflı ve taraftarlarının çokluğu ile büyük.

mükayese / mükâyese

  • Zariflik ve akıl hususunda çokluk iddiasında bulunma.

mukır / mûkır

  • Yemişinin çokluğundan dolayı dalları sarkmış olan ağaç.

mümkinat / mümkinât

  • Varlığı ile yokluğu imkân dahilinde olup Allah'ın var etmesine bağlı olanlar.

mümkinat dairesi

  • Varlığı ile yokluğu imkân dahilinde olup Allah'ın var etmesine bağlı olan daire.

mümkine

  • Varlığı ile yokluğu imkan dahilinde olan.

mümkün

  • Varlığı ile yokluğu eşit olan ve varlığı ancak Allah'ın var etmesine bağlı olan varlık.

muntazam inkılabat / muntazam inkılâbât

  • Düzenli köklü değişimler, dönüşümler.

münteha-yı zirve-i hiçi / müntehâ-yı zirve-i hiçî

  • Yokluk ve hiçliğin zirvesi, en son noktası.

müptezel

  • çokluğu dolayısıyla değerini yitiren, değersiz.

müsaviyü't-tarafeyn / müsâviyü't-tarafeyn

  • İki tarafın birbirine denk olması; varlık veya yokluk konusunda eşit durumda olma.

müşebbi'

  • Tokluk verici, doyuran, doyurucu.

mütesaviyü't-tarafeyn / mütesâviyü't-tarafeyn

  • İki tarafı birbirine denk olan; varlık veya yokluk konusunda eşit durumda olan.

mütevazinü't-tarafeyn

  • Varlığı da yokluğu da birbirine denk, birbirinin seviyesinde.

mutlak

  • Kayıtsız, sınırsız; teklik, çokluk veya nitelik gibi şeylere bakılmaksızın kullanıldığı mânâya delâlet eden lâfız; kitap kelimesi gibi.
  • Kayıtsız, şartsız. Teklik, çokluk veya herhangi bir vasıf ile kayıtlı olmayan, delâlet ettiği (gösterdiği) fertlerden (şeylerden) her hangi birini ifâde eden lafız (söz).

mutlak kemal / mutlak kemâl

  • Genel mânâda kemâl, olgunluk; yani kemâl kelimesinin teklik, çokluk veya nitelik gibi şeylerine bakmaksızın konulduğu genel mânâsına, "mutlak kemâl" denir.

müzayaka / müzâyaka

  • Sıkıntı, darlık, yokluk, parasızlık. Zorluk.
  • Darlık, yokluk.

na-besi / na-besî

  • Yokluk, adem. (Farsça)

nabud / nâbûd / نابود

  • Yok. (Farsça)
  • Yokluk. (Farsça)
  • Perişan. (Farsça)

nahabe

  • (Çoğulu: Nuhab) Geçit ağzı.
  • Çokluk asker.
  • Her nesnenin iyisi.

nedhe

  • (Nüdhe) : Çokluk, fazlalık.

nefy

  • Sürgün etmek. Birisini kendi rızası olmadan, bir yerden başka bir yere nakletmek, sürmek.
  • Gr: Bir şeyin olmadığını ifade eden (olumsuzluk) edatı. Müsbetin zıddı, menfi olan. Bir şeyin yokluğunu veya olmadığını iddia.

nefy-i nefiy / نَفْيِ نَفِيْ

  • Yokluğun yok olması.

nefy-i nefy

  • Yokluğun yokluğu.

ney

  • Kamıştan yapılan damaksız düdük.
  • Kamış kalem.
  • Mc: Kâmil insan.
  • Farsçada : Yokluk.

nisti / nistî

  • Yokluk, adem. (Farsça)

noksan

  • (Nuksan) Eksik, kusurlu, nâkıs.
  • Eksiklik, azlık. Eksilme, azalma.
  • Yokluk.

nüd'e

  • Mal çokluğu.
  • Kavs-i kuzeh. Gökkuşağı.
  • Et köpüğünün üstü.
  • İç yağı.

rah-ı adem / râh-ı adem

  • Yokluk, hiçlik yolu.

rasihane / râsihâne

  • Sağlam ve köklü bir şekilde.

recrace

  • Asker kalabalığı.
  • Ses çokluğu.

regami

  • Çekirge çokluğu.

reyye

  • Çokluk, fazlalık, kesret.

ruama

  • Çekirge çokluğu.

rubbe

  • Gr: Harf-i cerdir, nekre ile beraber olur. Çokluk veya azlığa işaret eder. "Öylesi var ki" mânâsındadır.

sahabe / sahâbe

  • Peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem sağlığında bir an gören, eğer âmâ ise (gözü görmüyorsa), bir an konuşan, îmân etmiş büyük-küçük mü'minlerin birkaç tânesine veya daha fazlasına verilen isim. Sâhib kelimesinin çokluk şeklidir. Hürmet ve saygı için, "Resûlullah'ın kıymetli ve mübârek a

sahra-yı kesret / sahrâ-yı kesret

  • Çokluk çölü.

salahaddin-i eyyubi / salahaddin-i eyyubî

  • (Doğumu: Hi: 532, Mi: 1137) Ehl-i Salib zihniyetinin İslâm dünyasına açtığı Haçlı seferlerini maddeten durduran şarkın en kahraman kumandanlarından ve sultanlarından olan bu zât hakkında bir Avrupalı tarihçi: "İslâmın en saf kahramanı" diye bahseder.Düşmanın çokluğundan bahsederek geri dönmek isteye

şaygani / şayganî

  • Çokluk, bolluk, mebzuliyet. (Farsça)
  • Münasiblik, lâyıklık, uygunluk. (Farsça)

şebaat

  • Dolgunluk, tokluk.

şekk

  • (Çoğulu: Şükuk) Şüphe, zan. Bir şeyin varlığı ile yokluğu arasında tereddüt etmek.
  • Lüzum.
  • Yarmak.
  • Yapışmak.

şelale

  • Büyük çağlayan. Akarsuyun yüksekten çoklukla akması.

selam

  • Ayıplardan, âfetten sâlim oluş. Selâmet, emniyet. Sulh. Asâyiş. Bütün korktuklarından emin olma.
  • Allah'ın (C.C.) rızasına erişmek için mü'minlerin birbirlerine yaptığı dua. Mü'minler birbirleriyle karşılaştıklarında büyük küçüğe; yürüyen durana; azlık çokluğa; hayvan veya vasıta üzer

şems-i ezeli / şems-i ezelî

  • Ezelî Güneş; bütün varlıkları yokluk karanlığından varlık aydınlığına çıkaran ve onlara hayat veren Allah.

şib'

  • Tokluk.

şiba'

  • Tokluk, doyma.

sıfat-ı selbiye / sıfât-ı selbiye

  • Cenab-ı Hakk'ın vahdaniyet, kıdem, beka, kıyam-ı binefsihi, muhalefetün-lilhavâdis gibi sıfatlarıdır. Mânalarında nefiy olduğu için "Selbî" denir. Meselâ: Vahdaniyet, çokluğun; kıdem, fâniliğin nefyi olduğu gibi.

sıga-i mübalağa / sıga-i mübalâğa

  • Arapça dilbilgisinde bir şeyin çokluğunu ve fazlalığını ifade için kullanılan kalıp, kip.

şirket ve kesret

  • Ortaklık ve çokluğa dayalı sistem; bir çok unsurun kurduğu ortaklık, şirket; yani bir işe birçok elin karışması.

sıyga

  • Gr. kip fiillerde belirli bir zamanla konuşanın, dinleyenin ve konuşulanın teklik veya çokluk olarak belirtilmiş biçimi.

sure / sûre

  • Kur'ân-ı kerîmin en az üç âyetten meydana gelen bölümlerinden her biri. Çokluk şekli süverdir. Kur'ân-ı kerîmde 114 sûre olup, bâzı sûrelerin birkaç ismi vardır. Bekara sûresinden Berâe sûresine kadar olan yedi sûreye es-Seb'ut-tıvâl (uzun sûreler), Fâtiha'ya ve âyetleri yüzden az olan sûrelere mesâ

taaddüd / تعدد

  • Çokluk. (Arapça)
  • Çoğalma. (Arapça)

taaddüd-ü merkez

  • Merkezin çokluğu.

taaddüd-ü mesalik

  • Hedefe ulaştıran yol ve yöntemlerin çokluğu.

tabakat-ı kesret

  • Çokluk tabakaları; sayısız varlıklardan oluşan tabakalar.

tahhane

  • Çokluk deve. Deve sürüsü.
  • Çok asker.

tahi

  • Çekilmiş. Uzatılmış.
  • Kesret, çokluk.

tasdik-i adem

  • Yokluğunu tasdik etme.

teebbüh

  • Kibirlenme, böbürlenme, gururlanma.
  • Alicenaplık ve göztokluğu ile bir şeyden vazgeçme.

tekasür / tekâsür

  • (Kesret. den) Çoğalma. Kesret bulma.
  • Çok öğünme. Mal ve evlâdın çokluğu ve bu çokluk ile fahirlenme.

tekvin / tekvîn

  • Var etmek, meydana getirmek, yaratmak, Kelâm ilminde Allah'ın subûti bir sıfatıdır, yokluktan vücuda getirmesi, icad etmesidir.

terkeş / تركش

  • Okluk, sadak. (Farsça)

tesavi-i tarafeyn olan / tesavî-i tarafeyn olan

  • İki tarafı birbirine eşit olan; varlığı ve yokluğu eşit olan.

tirdan / tîrdân / تيردان

  • Okluk, sadak. (Farsça)

tirkeş / tîrkeş / تيركش

  • Okluk, ok kabı, sadak. (Farsça)
  • Okluk, sadak. (Farsça)

tul

  • Boy.
  • Uzunluk.
  • Ömür ve hayat.
  • Uzamak.
  • Zaman çokluğu.
  • Çokluk, bolluk.

umman-ı adem

  • Hiçlik, yokluk deryası.

uram

  • Eti soyulmuş kemik.
  • Çokluk.
  • Kötü ahlâk.
  • Şiddetli muhâlefet.
  • Çocuğun edepsizlik yapması.

üşgur

  • Oklu kirpi. (Farsça)

usul / usûl

  • Asıllar, kökler, temeller. Asl kelimesinin çokluk şeklidir.

vacib-ül vücud / vâcib-ül vücud

  • Vücudu mutlak var olan, yokluğu mümkün olmayan Cenâb-ı Hak.

vacibu'l-vücud / vâcibu'l-vücûd

  • Vücudu mutlak var olan, yokluğu mümkün olmayan Allah.

vefd

  • Çokluk. Cemaat.
  • Bir iş için giden heyet. Elçilik.
  • Dağ başı.
  • Gelme, ulaşma, erişme, varma, vürud.

vefret

  • Çokluk, bolluk.

vitamin

  • Vücudda yokluğu bazı hastalıklara yol açan ve taze yiyeceklerde ve bazı meyvalarda bulunan organik madde. A, B, C, D, E gibi remizlerle gösterilen çeşitleri vardır. (Fransızca)

vücud-u adem

  • Yokluk vücudu.

vücud-u vücubi / vücud-u vücubî

  • Varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir şeye ve sebebe ihtiyacı olmayan ve diğer varlıkların var olması Kendisine bağlı olan, yokluğu düşünülemeyen varlık, Allah.

vufur

  • Bolluk, çokluk, kesret.

vüfur

  • Çokluk, bolluk, kesret.
  • Tamam olma.

zehl

  • Dalgınlıkla unutma, geciktirme. İş çokluğundan sonraya bırakma.
  • Kasden unutma.

zevade

  • Ziyadelik, çokluk.

zevalsiz

  • Geçicilikten, yokluktan uzak olma. Yok olup gitmeyen, sürekli.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın