LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te nesne ifadesini içeren 585 kelime bulundu...

a'kas

  • Boynuzu kulağı ardında bitmiş veya boynuzu kulağı ardına gelmiş nesne.

abey-seran

  • Fesliğen.
  • Şiddetli emir.
  • Şer ve mekruh nesne.
  • Bir dikenli ağaç.

abl

  • Kalın, büyük nesne.
  • Bükmek.

abla'

  • Ak nesne.
  • Beyaz taş.

aclez

  • Kavi, sağlam nesne.

acür

  • Yoğunluk, semizlik, besililik.
  • Yoğun.
  • Her nesnenin hacmi ve cüssesi olmak.

acüz

  • (Çoğulu: Acâz) her nesnenin dibi, kökü ve sonu.
  • Yay kabzası.

acze

  • (Çoğulu: Acâyiz) Her nesnenin sonu.
  • Kadın dübürü.

afaki / âfâkî / آفاقى

  • Nesnel. (Arapça)
  • Şuradan buradan konuşma. (Arapça)

ahid

  • Seninle muâhede eden.
  • Ahdolunmuş nesne.

ahva

  • (Çoğulu: Huvve) Kararmış nesne.

ahveri / ahverî

  • Yumuşak, beyaz nesne.

akheb

  • Rengi bozrak olan ak nesne.

akzer

  • Necis ve murdar nesne.

alak

  • Kan. Kızıl veya koyu ve uyuşuk kan.
  • Yapışkan veya ilişken nesne.
  • Hayvanat.
  • Bir işe mülâzemet eylemek.
  • Husumet-i lâzime veya muhabbet-i lâzime. Aşk ve muhabbet eylemek. Bir işe başlayıp o işe devamlı olmak.
  • Bir şeye ilişip tutulmak.
  • Yapışkan, ba

alenda

  • (Çoğulu: Alânid) Çok sağlam nesne.

alendat

  • Katı, sağlam nesne.

alenked

  • Çok sağlam nesne.

ales

  • Bir cins buğday ki bir kabuk içinde iki tane olur.
  • Buğday arasında biten çavdar ve mercimek.
  • Büyük kene.
  • Bir nevi karınca.
  • Katı, sağlam nesne.

alic / âlic

  • İki hörgüçlü büyük deve. Yumuşak nesne.
  • Kırda bir kumlu yer.
  • Alcân dedikleri otu yiyen deve.

altays

  • Düz, berrak, kaypak nesne.

amare

  • (Çoğulu: İmâr) Fes gibi başa giyilen nesne.

amellet

  • Sağlam, muhkem, katı nesne.

ameysel

  • Arslan.
  • Şişman, büyük deve.
  • Kaftanını yere sürüyerek gezen tembel kimse.
  • Uzun kuyruklu geyik.
  • Enli nesne.
  • Kerim, şerif nesne.

anabil / anâbil

  • Kaba nesne.

ancec

  • (Çoğulu: Anâcic) Büyük nesne.
  • Fesliğen adı verilen çiçek.

anik

  • Çok nesne.
  • Devenin ancak dizini çekip yürüyebildiği kumlu yer.

anke

  • Sağlam olan nesne.
  • Ahmak.

ankur

  • Her nesnenin aslı.

aren

  • Davar ayağında olan kuru kemre.
  • Yarık.
  • Bir nesne yumuşak olmak.

artel

  • Yoğun, büyük nesne.

asaib

  • Cemaatler, tayfalar.
  • Başa sarılan sargılar, nesneler.

aşen

  • Her nesnenin aslı ve kökü.
  • Sözü kendi kanaatine göre söylemek.

aşenzer

  • Katı, sağlam nesne.

aşevzen

  • Galiz, katı nesne.

asib

  • Dolmuş bağırsak.
  • Katı nesne, şedid.
  • Şiddetli sıcak, çok sıcaklık.
  • Talihsizlik.

asra'

  • Zor olan şey. Güç nesne.
  • Kanatlarının uçlarında beyazlıklar olan tavşancıl kuşu.

ass

  • Her nesnenin aslı, her şeyin esası.

atik

  • Sâfi nesne, saf olan şey.

avhak

  • Uzun nesne.
  • Kara karga.
  • Büyük kara deve.

avihte

  • Asılmış şey, asılı nesne. (Farsça)

ayhem

  • Katı, sağlam nesne.

aylem

  • (Çoğulu: Ayâlim) Yumuşak nesne.
  • Suyu çok olan kuyu.

azrec

  • Seri, hafif nesne. Vâhid, tek.

başure / bâşûre

  • (Çoğulu: Bevâşir) Yeni yetişmiş, turfanda olan nesne.

bedihiyat-ı hissi / bedihiyat-ı hissî

  • Hislerle açık bir şekilde idrak edilen nesneler, olaylar.

behm

  • Çok siyah olan şey. Rengi başka renkle karışık olmayan nesne.

bela / belâ

  • (c.: Belâyâ) Afet. Sıkıntı. Tasa, kaygı. Musibet. Mücazat. İmtihan. Dâhiye.
  • Yaramaz nesne.

belkaa

  • Şam vilâyetinde bir yerin adı.
  • Kara ile ak alaca nesne.
  • Parlak nesne.

benk

  • Her nesnenin aslı.

berhun / berhûn

  • Çember, daire, ortası boş olan yuvarlak nesne. (Farsça)
  • Hisar, varoş, duvar veya bostan kenarlarına ve tarla aralarına çalıçırpı ve diken ile yapılan çit. (Farsça)
  • Küçük ev, oda, hücre. (Farsça)

berik

  • Yıldırayıcı, çok parlak nesne. (Mübâlağası: Berrak)
  • Parıltı, ışık, ziya.

besbese

  • Bir nesneyi yaş etmek, bir şeyi ıslatmak.
  • Çok çabuk yürüme. Hızlı yürüme.

besit

  • (Çoğulu: Besâit) Döşenmiş nesne, yer yüzü.
  • Yalnız tek.
  • Geniş yer.

beydak

  • Piyade dedikleri nesne. (Satranç âletlerindendir.)

bıhrit

  • Mücerred ve hâlis nesne.

binc

  • Her nesnenin aslı ve kökü.

bitke

  • Kesinti.
  • Kesilen bir nesnenin ufak parçaları, cüz'leri.

bü'bü'

  • Her nesnenin aslı.
  • İzzet, kerem.
  • Zeyrek akıllı, zarif kişi.
  • Hâkim, seyyid.
  • Gözbebeği.
  • Mc: Çok kıymetli ve değerli olan şey.

bülga

  • Maaşa yetecek nesne.

büniyye

  • (Çoğulu: Büniyyat) Her nesnenin aslı ve yaratılması, fıtrat.
  • Sazan balığı.
  • Meçhul yol.

büz

  • Harap yer.
  • Fâsid nesne.
  • Helâk.

ca'z

  • Yoğun, kalın nesne.

ced'a

  • Kestikten sonra geri kalan nesne.
  • Hapsetmek.

celis

  • Galiz, kaba nesne. Büyük ve sağlam olan şey.

cem'are

  • Galiz, kaba nesne. Yüksek taşlar.
  • Kabile ismi.
  • Küçük kuş.

cemaet

  • Her nesnenin şahsı ve cüssesi.

ceşib

  • Kaba ve galiz nesne.

cesl

  • Kıllı kimse.
  • Çok nesne, kesir.

ceşş

  • Dövmek.
  • Kırmak.
  • Vurmak, darp.
  • Bir nesneyi pâk etmek, temizlemek.

cevs

  • Kaba, büyük nesne.

cevz

  • (Çoğulu: Ecvâz-Cevzât) Ceviz.
  • Her nesnenin ortası.

cez'a

  • Az nesne.

cezm

  • Her nesnenin aslı.
  • Ağacın kökü.
  • Kesmek, kat'.

cilahik

  • Eskiden kemankere ile ve şimdi de tüfek ile atılan yuvarlak nesne.

cilf

  • Boş küp.
  • Kırılmış, ufanmış köpek esfeli. Arı kovanı.
  • Kuru ekmek parçası. Kuru ekmek kenarı.
  • Yüzülüp karnı çıkmış ve başı ile ayağı kesilmiş koyun.
  • Her nesnenin parçası.
  • Hoyrat, kaba. Ayak takımından.

cille

  • Büyük, ulu nesne. Kebîr ve azîm.

cirf

  • Büyük nesne.

çiz

  • Şey. Nesne. (Farsça)

cuhaf

  • Zarar ve ziyân edici, zarar verici nesne, muzır.
  • Çok yemekten şişip ishal olmak.
  • Ölmek, mevt.

cülal

  • (Celil) Ulu, büyük nesne, azim.

cüll

  • (Çoğulu: Cilâl-Ecille) Çul.
  • Gül.
  • Her nesnenin büyüğü ve muazzamı.

cümle-i ihbariye / cümle-i ihbâriye

  • (Cümle-i haberiye de denir) Bir hâdiseyi, bir nesneyi bildiren cümle. Bunun zıddı: cümle-i inşâiyedir; emir ve nehiyleri bildirmek gibi.

cünbuh

  • Kalın, uzun ve yüksek nesne.
  • Büyük bit.

cürade

  • Soyulmuş nesne.

cürsum

  • (Çoğulu: Cerâsim) Her nesnenin aslı.

cürun / cürûn

  • Bezin eskimesi.
  • Yumuşak olmak.
  • Bir nesne aşınmak.
  • Alışkanlık, itiyat.

cüsman

  • Organlarla birlikte vücudun tamamı.
  • Her nesnenin cismi ve cesedi.

da'da

  • Aklı ve fikri olmayan kişi.
  • Her nesnenin zayıfı.

da's

  • Cimâ etmek.
  • Süngü ile vurmak.
  • Az olan nesne ve eser.

dabk

  • Kendisiyle kuş avlanan bir nesne.

dabn

  • Dar nesne.

dagfasa

  • Semizlik, şişmanlık, besililik, etlilik.
  • Bol geniş nesne.

dahas

  • Kaypancak nesne.

dahis

  • Kokmuş, kemiksiz et.
  • Semiz nesne.
  • Çok adet, fazla miktar.

dahl

  • Bir nesne az olmak.

dahmes

  • Sirke tulumu.
  • Her nesnenin karası.

dahya'

  • Rûşen, parlak ve nurlu nesne.

darim

  • Yanmış nesne.
  • Dövülmemiş harman.
  • Odun ufağı.

defi'

  • Kızgın olan nesne.

dehl

  • Zamandan bir saat.
  • Azca nesne.

dehmeka

  • Yumuşak ve güzel yemek.
  • Her nesnenin yumuşağı.

demles

  • Kaba, galiz nesne.

desik

  • Dolu nesne.

desma

  • Siyah olan nesne.

dı'f

  • (Çoğulu: Ez'âf) Her nesnenin bir misli miktarı.

dıbabe

  • Yumuşak nesne.

dıbatr

  • Katı nesne.

dıbk

  • Bürc dedikleri nesne ki ağaçta biter; yazda ve kışta bitmez.
  • Ağaç posası.

difla

  • Ağu ağacı denen ve çok acı olan nesne.

dilas

  • Yumuşak ve berrak olan nesne.

dımn

  • Her nesnenin arası.
  • Koltuk.

dırefs

  • İpek.
  • Katı, sağlam nesne.
  • Büyük iri yapılı adam.
  • Büyük deve.

dirhevs

  • Katı, şiddetli nesne, şedid.

dü'bub

  • Zayıf nesne.
  • Çirkin huylu, kısa boylu kimse.
  • Kolay yol.
  • Uzun at.
  • Karınca nevinden bir nev.
  • Hububattan bir cins.

dühdün

  • Bâtıl nesne.

dühdür

  • Bâtıl nesne.

dukak

  • (Çoğulu: Dekâyık) İnce nesne.
  • Un.
  • Zor, güç.

dümac

  • Çok sağlam nesne.
  • Gizli örtülü olan şey.

dümlus

  • Berrak, yumuşak nesne.

dürahis

  • Katı nesne.
  • Gövdesi etli olan insan veya hayvan.

düsme

  • Toz bulaşmış olan nesne.
  • Adi, alçak kimse.

ebric

  • Yayık adı verilen ve yoğurttan yağ çıkarılan nesne.

ecuc

  • Işık veren, parlayan. Parlak nesne.
  • Suyun tuzlu ve acı olması.

ehvel

  • Korkunç nesne.

ekşef

  • Açık nesne.
  • Savaşta kalkanı olmayan kimse.

emgaz

  • Kırmızı, kızıl nesne, ahmer.
  • Aşkar at.
  • Koyunu sağdıklarında süt ile birlikte kan çıksa "emgazeti'ş şât" derler.

enid

  • Ham.
  • Henüz olmamış çığ nesne.
  • Değişik olmak.

erde

  • Çürük nesne.

erkat

  • (Çoğulu: Erâkıt) Aklı karalı alaca yılan.
  • Yer yer beyazlığı olan her kara nesne.

ermas

  • Eski ve köhne nesne.
  • (Tekili: Remes) Sallar.

ermed

  • Kül rengi, gri. Boz renkli nesne.
  • Gözü ağrıyan adam.

ervak

  • Sâfi nesne.
  • Uzun dişli adam.

esham

  • Küçük katreli yağmur.
  • Kara nesne, esved.
  • Kara nesne.

eşheb

  • Kır (at). Kır, çil renkte olan aslan.
  • Güç iş.
  • Soğuk gün.
  • Bir nesnenin kenarı.

esteh

  • Çekirdek. (Farsça)
  • Kemik. Vücud iskeletini meydana getiren nesne. (Farsça)

esus

  • Katı, sağlam, muhkem nesne.

esve'

  • Yaramaz nesne.

eşya

  • Nesneler, şeyler.

evy

  • Bir nesne yerine gelmek.

ezfir

  • Çok iyi kokulu nesne.

fahir

  • (Fâhire) İftihar eden. Kendi amelini ve kendini beğenen. Övünen.
  • Şa'şaalı. Ağır. Parlak. Şanlı.
  • Büyük ve iyi nesne.
  • Koruğu büyük çekirdeksiz hurma.
  • Memeleri büyük deve.

fakid

  • Az rastlanan şey. Nâdir bulunabilen nesne.

fari'

  • Yüce nesne.

favina / favîna

  • Ud-us salib dedikleri nesne ki iki sınıftır; biri erkek olup uzundur, biri dişidir ki ondan kısa olur ve ikisi de kafasızdır.

fayiha

  • (Çoğulu: Fevâyıh) Meyve ve çiçek kokusu.
  • Güzel kokulu nesne.

fazfaz

  • Geniş ve bol nesne.

fazi' / fazî'

  • Korkulu nesne.

fazir

  • Kırmızı, büyük karınca.
  • Geniş, bol nesne.

fehs

  • (Çoğulu: Efhâs) Her nesnenin içi.

fehur

  • Fahirlenen, övünen.
  • Nazlanan.
  • Büyük nesne.
  • Büyük deve.

felehdem

  • Büyük deniz.
  • Hafif nesne.

ferid / ferîd

  • Katılaşmış şey, donmuş nesne. (Farsça)
  • Avcı kuş. (Farsça)

fery

  • İyi iş işlemek.
  • Meşin dikmek.
  • Yaramaz iş. Bir nesneyi ıslah için kesmek.

fesc

  • Her nesnenin boşu.

fesil / fesîl

  • (Çoğulu: Füslân) Hurma ağaçlarının küçüğü.
  • Her nesnenin kemi ve yaramazı.

fetik

  • Dülger.
  • Sabah.
  • Parlayıcı nesne, parlak olan şey.

fetir / fetîr

  • Taze nesne.
  • Cıvık hamur.
  • Acele anlaşılan.

fetiş

  • Sahibine uğur getirdiğine ve tabiatüstü özellikler taşıdığına inanılan nesne veya hayvan.

fetur

  • Oruç açacak nesne.
  • Yaratmak.
  • Yarmak.
  • İki parmağıyla kaşımak.

fey'

  • Her nesnenin evveli.

feyhak

  • Geniş nesne.

feylem

  • Geniş, büyük nesne.

fihris

  • (Fihrist) Bir dükkânda veya bir kitabın içerisinde ne bulunduğunu sıra ile gösteren liste. (Kataloğ)
  • (Çoğulu: Fehâris) Her nesnenin aslı.
  • Kanun.

firas

  • Çok fazla kırmızı nesne.

fua

  • Keler, kertenkele.
  • Her nesnenin evveli.
  • şiddetli koku. Güzel koku.

fürakıs

  • Galiz ve şiddetli nesne.

fütat

  • Parçalanmış ve dağılmış olan şey.
  • Her nesnenin ufağı, parçası.

fuzaz

  • Ayrılmış ve dağılmış nesne.

garaibat

  • (Tekili: Garâib) Garib ve şaşılacak şeyler. Alışılmadık, tuhaf ve acaib nesneler.

garin / garîn

  • Havuz dibinde olan balçıklı su.
  • Her nesnenin kap dibinde kalan çöküğü, tortusu.

gariz

  • Taze nesne.

gerden-bend

  • Boyuna bağlanan nesne, boyun bağı. (Farsça)
  • Gerdanlık. (Farsça)

gırar

  • Devenin sütünün azalması.
  • Az uyku.
  • Miktar.
  • Cihet, Misâl.
  • Yol.
  • Birbiri ardınca olmak.
  • Her nesnenin kenarı.
  • Büyük kıl çuval.

gıslin / gıslîn

  • Yara yıkandığında içinden çıkan irinli ve kanlı su.
  • Cehennem ehlinin etleri ve kanlarının yıkandığı nesne.

gumme

  • Tasa, keder.
  • Kırba, tuluk gibi şeylerin derinliği.
  • Belirsiz mühim nesne.

habis

  • Bağışlanan şey. Mukabilinde bir ücret istenmeyen şey. Parasız olarak verilen nesne.

hadsiyyat

  • Mümkün olan şeyler. Olması ihtimali olan nesneler. Mümkinat.

haff

  • Bir şeyin etrâfını dolanan. Bir nesnenin çevresini dolanan.

hafs

  • Her nesnenin boşu.

halal / halâl

  • Dostluk.
  • İki nesne arası açık olmak.

hamime / hamîme

  • (Çoğulu: Hamâyim) Her nesnenin iyisi.

hanis / hanîs

  • Kebap olmuş nesne.

hardale

  • Hardal tanesi.
  • Nesneyi ufak edip kesmek.

haşel

  • Bayağılaşma, rezil olma. Bayağılık, rezillik, âdilik.
  • Her nesnenin kötüsü.

hayih

  • Lâzım olduğu halde mevcud olmayan nesne.

hayla'

  • Cin taifesinden bir nesne.
  • Sırtlan.
  • Korku.

hayre

  • (Çoğulu: Hayrât) İyilik, kerem.
  • Her nesnenin iyisi.

hayteur

  • Bir vaziyette durmayan.
  • Arslan.
  • Kurt.
  • Belâ.
  • Cin tâifesinden bir nesne.
  • Bir su böceği.

hazab

  • Odun.
  • Yakacak nesne.

hazal

  • Selem ağacının kökünden çıkan bir nesne ki, suda ıslatıp yerler.

hazevan

  • Eti birbiri üstüne yığılıp cem'olmuş olan etli nesne.

hazhaz

  • Sütü çoğaltır nesne.
  • Bir nevi katran.

hefaf

  • Hafif berrak nesne.

hesis

  • Gizli ses, gizli kelâm.
  • Ezilmiş, ufalanmış nesne.

hevahi / hevahî

  • Bâtıl nesne.

hıbse

  • Yaramaz, habis nesne.

hicer

  • Her nesnenin kenarı.

hidsan

  • Sonradan olmuş nesne.

hıff

  • Hafif, zayıf nesne.

hılal

  • (Çoğulu: Ahılle) Diş arasını ayıklamakta kullanılan nesne. Dostluk.

hılas

  • Her nesnenin dibine çöken ağırlığı.

hınc

  • Her nesnenin aslı.
  • Meyl ettirmek, eğmek, yöneltmek.

hırric / hırrîc

  • Bir kimsenin çıkardığı nesne.

hırrif / hırrîf

  • Acılığından dili acıtan nesne.

hıtar

  • Misli, benzer, denk, eş.
  • Bir çevreyi ihâta edip çevresini dolaşan nesne.

hizam

  • Kolan ve bağırdak denilen nesne. (Beşikte çocuklara bağlarlar.)

huba'sen

  • (Çoğulu: Huba'senât) Yoğun ve katı nesne.

hubs

  • Vakfolan nesne.

hudm

  • Her nesnenin kökü.

hufale

  • Arpa, buğday ve pirinç kabuğundan saçılan.
  • Her kabuklunun arınıp pâk olanı.
  • Her nesnenin kemi ve yaramazı.
  • Yağ tortusu.
  • Şıra sıkıntısı ve kepeği.

humeme

  • (Çoğulu: Humem) Kömür.
  • Kara kül.
  • Her ateşte yanan nesne.

hunat'e

  • Kalın, yassı nesne.

hurak

  • Kav dedikleri nesne.
  • Tuzluk.

hursi / hursî

  • Ev eşyası.
  • Her nesnenin fenâsı.

husare

  • Arpa, buğday ve pirinç gibi hububâtın kabuğundan düşen parçalar.
  • Her kabuklu nesnenin, kabuğundan ayrılıp temizlenmesi.
  • Şirâ sıkıntısı.
  • Her nesnenin fenâsı.

huslet

  • Kıldan bükülmüş nesne.

huz

  • Tuz ağacı dedikleri nesnedir ve denize yakın yerlerde posası denize düşüp rüzgârla dalga döve döve kehribar olur.

huza'bil / huza'bîl

  • (Çoğulu: Huz'a) Batıl şeyler. Halkı güldürecek boş şeyler, nesneler.

ia'

  • Bir nesneyi kab içine koyup saklamak.

icar

  • Kadının başına bağladığı nesne.

idab

  • Acib nesne.

ıfdac

  • (Çoğulu: Ufâzic) Semiz, besili hayvan.
  • Yumuşak nesne.

ılk

  • (Çoğulu: Alâk) Kurumak.
  • şarap, hamr.
  • Her nesnenin iyisi.

ırkil / ırkîl

  • Belâ. Zahmet, meşakkât.
  • Çok güç nesne.

ırnin / ırnîn

  • Kaş tarafında burun ucu.
  • Her nesnenin evveli.

ısfak

  • Kapıyı örtmek.
  • El ile bir nesneye erişmek.

isnad

  • Bir söz veya haberi birisine nisbet etmek.
  • Peygamberimiz'in (A.S.M.) sözlerini sırası ile kimlerden nakledildiğini bildirmek.
  • Bir nesneye, bir şeye dayanmak.
  • Birisi için, bir şeyi yaptı demek. İftira etmek.

ıtar

  • (Çoğulu: Utur) Dudak kenarı.
  • Elin kasnağı.
  • Diğerlerini ihâta eden nesne.

kabil-i inkisar

  • Kolaylıkla kırılabilir şeyler, kırılması kolay olan nesneler.

kaf'a

  • Yağcılar tokmağı.
  • Hurma kabuğundan yapılan, zenbile benzer kulpsuz bir nesne.

kahba

  • Kırmızısı çok olan beyaz nesne.

kahiz

  • Müşkil, zor nesne.

kamez

  • Menfaatsiz, hor hakir nesne.

kased

  • Şahyar dedikleri nesne.

kasil / kasîl

  • Hayvanlara vermek için vaktinden evvel biçilen yeşil ot.
  • Kesilmiş nesne.

kaydum

  • Her nesnenin önü.

kazaz

  • Ufak taş.
  • Döşek üstünde olan toprak.
  • Toz toprak bulaşmaz nesne.

kazife

  • Sövdükleri söz.
  • Attıkları nesne.

kelle

  • Kafa, baş. (Farsça)
  • Ekinlerde başak. (Farsça)
  • Baş gibi yuvarlak olan nesne. (Farsça)

kemend

  • Eskiden idam için boyna geçirilen yağlı kayış. (Farsça)
  • Uzakta bulunan herhangi bir nesneyi yakalayıp çekmek için üzerine atılan ucu ilmekli uzunca ip. (Farsça)
  • Geyik ve benzeri hayvanların yuları. (Farsça)
  • Güzelin saçı. (Farsça)

kerşeb

  • Yaşlı, ihtiyar.
  • Hali kötü olan kimse.
  • Kalın ve uzun nesne.
  • Arslan.
  • Çok yiyen, obur.

kes'

  • El veya ayak ile bir nesnenin arkasına vurmak.
  • İttibâ etmek, tâbi olmak.
  • Yemen'de bir kabile adı.

kiffe

  • (Çoğulu: Kifef) Ağ. Tuzak.
  • Terazi kefesi.
  • Her yuvarlak nesne.

kıns

  • Her nesnenin aslı ve bitecek yeri.

kirs

  • (Çoğulu: Ekrâs-Ekâris) Her nesnenin aslı.
  • Bir araya getirilmiş beytler.
  • Biri biri üstüne yığılmış kalmış davar tersi.

kış'ame

  • Fak dedikleri nesne.
  • Küçük arı.
  • Kene.

kitr

  • Her nesnenin ortası.
  • Deve hörgücü.

kıyemiyyat

  • (Tekili: Kıyemî) Değerli nesneler, az bulunan pahalı şeyler.

kızr

  • Pak olmayan nesne.
  • Temiz olmayan şey.

kroki

  • Bir konu veya nesnenin başlıca özelliklerini yansıtacak biçimde hazırlanmış taslağı.

kubza

  • (Çoğulu: Kubzât) Bir tutam nesne.

küdame

  • Her nesnenin bakiyyesi.

kudmus

  • Kadim nesne, eski.

kuffe

  • (Çoğulu: Kıfâf) Pamuk sepeti.
  • İçine kumaş konan nesne.
  • Yüksek yer.
  • Kurumuş.
  • Çürük ağaç.

kullab

  • (Çoğulu: Kalalib) Çengel, kanca. Ucu eğri nesne.

kunbua

  • (Çoğulu: Kanâbi) Kestikten sonra yine içinde kalan nesne (Ot kökü gibi)

kündür

  • (Çoğulu: Kenadir) "Günlük" denilen nesne.
  • Şişman ve kısa boylu kimse.
  • Vahşi hımar, yabani eşek.
  • Büyük çuval.

künübdür

  • Kaba nesne.

kürat

  • (Tekili: Küre) Küreler. Yuvarlak olan nesneler.

kurs

  • Kelepçe.
  • Çevrik nesne.
  • Yuvarlak. Tekerlek şeklinde olan.

kurtat

  • Eyer altına konan bir nesne.
  • Boyun.

kurzül

  • Kadınların başına örttükleri nesne.
  • Kayıt.
  • Kötü kimse.
  • At ismi.
  • Bel, sulb.

küsbe

  • Bir parça süt ve hurma.
  • Taamdan veya başka şeyden az iken çoğalıp toplanan nesne.

küsud

  • Az nesne.

küsv

  • Bir yere yığılmış ve toplanmış nesne.
  • Az, kalil.

lac

  • Dar şey. Geniş ve bol olmayan nesne.

lagv

  • Faydasız çirkin söz.
  • Köpeğin ürkmesi.
  • Deve avazı.
  • Rağbet olunmayan nesne.
  • Hükümsüz.
  • Kaldırmak.
  • Hata etmek.
  • İbtâl etmek.

lahc

  • Dar olmak.
  • Bir nesne, kabında paslanıp çıkmamak.

lahis / lahîs

  • Dar nesne.

laka'

  • (Çoğulu: Elkâ) Kıymetsiz hakir nesne.

lakat

  • Yabandan toplanan nesne.
  • Mâdende bulunan gümüş ve altın parçaları.

lakt

  • Dermek, toplamak, cem'etmek.
  • Ansızdan bir nesneye yetişmek.

lamme

  • Cin çarpması. Çarpıklık.
  • Yaramaz nesne.

lasaf

  • Bir cins hurma.
  • Gübre otunun diplerinde biter hıyar gibi bir nesne.
  • Yapışmak.
  • Kurumak.
  • Parlamak.

latime / latîme

  • (Çoğulu: Letâyim) Misk.
  • Güzel kokular konulan kap.
  • Attarlar pazarı.
  • Güzel kokulu nesneleri götüren deve.

lauk

  • Yalanmış nesne.
  • Az, kalil.

lazuk

  • Yapışkan nesne.
  • Yapışkan balçık.

lebeb

  • (Çoğulu: Elbâb) Göğüste gerdanlık takılan yer.
  • Atın göğsüne yapılan sinebend.
  • Devenin ve sâir davarın göğsüne bağladıkları nesne.
  • Dağ eteğinde olan azıcık yumuşak kum.

lebeniyyat / lebeniyyât

  • (Tekili: Lebeniyye) Sütlü nesneler.

lebus

  • Her giyecek ve örtünecek nesne.

lehle

  • Süst ve zayıf nesne.
  • Seyrek dokunmuş bez.
  • Fusaha indinde makbul olmayan şiir ve söz.

levs

  • Kapı aralığından veya örtü ve perde kenarından bir nesneyi görmek.

leyy

  • Def'etmek, kovmak.
  • Harcamak, sarfetmek.
  • İlaç yapmak.
  • Aciz olmak.
  • Bir nesneyi dürüp boğazına tıkmak.

lifa'

  • Örtünecek nesne. Yorgan.

lit / lît

  • Her nesnenin rengi.

lübab

  • Her nesnenin iyisi, güzidesi, seçkini.

lükat

  • Yabana dökülmüş ve saçılmış nesne.

lükk

  • Nar ağacına benzer bir hindi ağacının zamkı.
  • Kılıç ve bıçak saplarını berkitmekte kullanılan meşhur bir nesne.

lümaze

  • Ağızda geri kalan nesne.

ma / mâ

  • Biz mânasınadır. (Farsça)
  • Mim ile elif harfinden ibâret "Mâ". Arabçada muhtelif isimleri vardır. Ve çeşitli mânalara gelir. Cansız şeylere işaret eder. "Şu nesne, o şey ki..." mânâlarına gelerek kelimelerle birleşir. Meselâ: (Mâ-ba'd: Sondaki, alttaki.) (Farsça)

ma'nat

  • Dilemek, iradet.
  • Kasdolunmuş nesne.

maab

  • Ayıp, eksiklik.
  • Ayıp şey, utanılacak nesne, ayıp yeri.

maaz

  • Şiddetle gadap etmek, çok fazlasıyla hiddetlenmek.
  • Bir nesne güç gelmek, zor gelmek.

mahzum

  • Burnunun halkasıyla tutulan sığır ve deve.
  • Her delinmiş nesne.

makruf

  • Töhmetli kimse.
  • Yabana atılmış nesne.

maksur

  • (Kasr. dan) Kasrolunmuş, kısaltılmış, kasılmış, alıkonulmuş.
  • Mahbus.
  • Kasrolunmuş nesne.
  • Gelinin üzerine tutulan duvak.
  • Gr: Bir kısım arapça kelimelerin sonunda yâ şeklinde yazılan, fakat elif gibi okunan harf. ( : Dâ'vâ) kelimesinde olduğu gibi. Buna, "Elif-i

mansub

  • Nasbolunmuş, konmuş dikilmiş, nesne.

mati'

  • Uzun, tavil.
  • Her nesnenin iyisi.

matrah

  • (Çoğulu: Matârih) (Tarh. dan) Mahal, yer.
  • Tarh olunacak şey, tarh edilecek nesne.
  • Bir şey atılan yer.

matviyy

  • Dürülmüş nesne.

maz'a

  • Her nesnenin bakiyyesi, artığı.

mazrahi / mazrahî

  • Akbaba.
  • Ulu, şerefli kimse.
  • Her beyaz nesne.

mebruk

  • Tebrike şâyeste kimse. Tebrike değer nesne.

mecl

  • Elin kabarması.
  • Balta gibi bir nesne tutmaktan veya çalışmaktan dolayı elin kabarıp nasırlanması.

mecr

  • Bir nesneyi devenin karnındaki yavrusuna bey'etmek. Devenin karınındaki yavrusunu bir malla değiştirmek.
  • Çokluk asker.
  • Akıl.

mef'ul-ü mukadder

  • Lâfız olarak metinde yer almayan, ancak sözün gelişiyle belirlenen nesne, tümleç.

mefruk

  • Ovulmuş nesne.
  • Zâ'ferân ile boyanmış nesne.

mehfak

  • Bol nesne.

melazz

  • (Tekili: Melzuz) Yalancı, kezzab. Leziz nesneler, lezzetli şeyler.

meleka

  • Düz kayacak nesne.

melze

  • At seğirtirken koltuklarını uzatmak.
  • Süngü ile veya gayrı nesne ile ta'n eylemek.

mensiyy

  • Unutma yeri.
  • Hiç bahsedilmeyen terkedilmiş nesne.

meric / merîc

  • Muzdarip, sıkıntılı.
  • Çeşitli nesne, muhtelif. Karışık, muhtelit.

meriş

  • Üzerinde kuş tüyü olan nesne.

mermak

  • Yaramaz nesne.

mesall

  • Kabından çıkmış nesne.

meşbub

  • (Çoğulu: Meşâbib) İki ayağı beyaz olan at.
  • Güzel nesne.

meşik

  • İnce uzun nesne.
  • Giyilmiş kaftan.

meslus

  • Üç kat olan nesne.
  • Üçte biri alınmış.

metn

  • Sağlam ve sert yer.
  • Yüksek yer.
  • Her nesnenin yüzü, üstü, arka ve ortası.
  • "Vurmak ve seyr" mânâsına mastar.
  • Bir yazının tamamı. Yazının aslı veya sureti.

mev'a

  • Her nesnenin evveli.

mev'üf

  • Afete uğramış nesne.

mevetan

  • Canı olmayan nesneler.
  • İhya olunmayan, ekilip biçilmeyen arazi.

mezruat

  • (Tekili: Mezru) Arşınlanmış şeyler. Ölçülmüş nesneler.

mı'la

  • Çulhaların çukur içinde ayak ile basıp oynadıkları nesne.

midmek

  • (Çoğulu: Medâmik) Ziynet verecek âlet.
  • Haberi şâyi eden, duyuran nesne.

midra

  • Boynuzdan veya demirden çuvaldız gibi bir nesne. (Kadınlar onunla saçlarını düzeltip islâh ederler ve tarakla da tararlar.)

mihrak

  • Çok hareket eden.
  • Hareket âleti. Karıştıracak nesne.

miktebe

  • Tabak üstüne örttükleri nesne.

miktel

  • Onbeş sa' miktarı nesne alır ölçek.

mila

  • Bir kap dolusu nesne.

milak

  • Bir nesnenin kıyam ve sebâtına sebep olan nesne.

milhab

  • (Çoğulu: Melâhib) Kesecek âlet.
  • Ber nesnenin kabuğunu soyacak âlet.

milked

  • Nesne dövecek âlet.

mimsaha

  • Adi basacak nesne.
  • Yüz silecek mendil.

min-ma

  • (Mimmâ okunur) Şey, nesne. O şeyden.

minşefe

  • Sünger, bez gibi su silmeğe mahsus nesne.

minsega

  • (Çoğulu: Menâsıg) Ekmekçilerin ekmek tozunu sildikleri nesne.
  • Yufka yuvarlağı.

mishane

  • Taş parçaladıkları nesne.

mishel

  • Dil, lisan.
  • Eğe, törpü.
  • Ziynet verecek nesne.
  • Yabâni eşek.
  • Dizgin.

mü'sad

  • Bağlanmış ve berkitilmiş nesne.

mu'ter

  • Bir nesneye mütecâviz olan, bir şeye tecâvüz eden.

muanat

  • Bir şeyin zahmetini çekme.
  • Bir nesneyi dikkatle göz altında bulundurma. Ona göz kulak olma.

muasfer

  • Usfur ile boyanmış nesne.

mücebbee

  • İçi boş nesne.

mücennibe

  • Her nesnenin iki tarafından birisi.

mücessemat

  • (Tekili: Mücesseme) (Cisim. den) Katı nesneler, cisimler.
  • Geometrik cisimler. Üç boyutlu geometri cisimleri.

müdemlak

  • (Müdemlek) Yuvarlak nesne.

müdemlic

  • (Çoğulu: Demâlic) Yuvarlak nesne.
  • Yumuşak nesne.

müdemma

  • Atın çok kırmızı olanı.
  • Çok kırmızı nesne.
  • Üzerinde kan kırmızılığı olan ok.

müerneb

  • İpliği tavşan yünüyle karışık nesne.

müfdem

  • Kızıla boyanmış nesne.

mugabber

  • Tozlu nesne.

mugayyebe

  • Gizli şey. Görünmeyen ve saklı olan nesne.

muhaha

  • Kemikten çıkan nesne.

muhammat

  • Kızdırılmış nesne.

muhammere

  • Başı beyaz, cesedi siyah olan koyun.
  • Örtülmüş nesne.

muhaş

  • Yanmış nesne.

muhlevlak

  • Düz kaypak nesne.

muhmel

  • Tüylü ve saçaklı nesne.

mük'ab

  • Çok sık dürülmüş nesne.

mukarren

  • Bağlanmış nesne.

mukza'

  • Seri, hafif nesne.

mülahake

  • Bir nesneyi diğerine gereği gibi yetiştirmek.

müles

  • Düz cilâlı nesne.

mülezzez

  • Bir yere biriktirilip toplanmış, yığılmış ve ulaştırılmış nesne.

mülmi'

  • Abanoz ağacının âlâsı.
  • Birbirine karışmış nesne.

mümassar

  • Sarı ile boyanmış nesne.

mün'al

  • Altına gön ve sahtiyan konulmuş nesne.

mündefic

  • Yuvarlak nesne.

müraveha

  • Çeşitli nesnelerin kâh birini ve kâh birini işlemek.

müreyra

  • Buğday arasındaki "delice" dedikleri nesne.

müruk

  • Sâfi, süzülmüş nesne.
  • Süslü perdeler takılmış olan ev.

mus'ab

  • Aygır at.
  • Her nesnenin erkeği.

musamıs

  • Her nesnenin hâlisi ve aslı.

musas

  • Ot, nebat.
  • Her nesnenin aslı.

müseccel

  • (Secl. den) Kayda geçmiş, sicilli.
  • Mahkeme defterine geçirilmiş.
  • Kimseden men'olunmayan mübah nesne.

müsecher

  • Beyaz. Ak nesne.

müsnede

  • Arka yastığı. Arkaya dayadıkları nesne.

müverrib

  • Tamam ve çok olan nesne.

müzeccec

  • Sırçalanmış.
  • İnce uzun nesne.

müzlec

  • Zayıf ve kaypak nesne.

nahabe

  • (Çoğulu: Nuhab) Geçit ağzı.
  • Çokluk asker.
  • Her nesnenin iyisi.

nahv ilmi

  • Cümle bilgisi. Kelimelerin cümle içinde fiil, fâil (özne), mef'ûl (nesne, tümleç) olma gibi durumlarından ve buna göre sonlarının aldıkları i'râbdan (harekelerden) bahseden ilim.

nası'

  • Her nesnenin hâlisi.
  • şiddetli beyaz olan.

naşib

  • Hâfız.
  • Ok sahibi. İçine girip yapışan nesne.

nasye

  • Her nesnenin iyisi.

ne'b

  • (Çoğulu: Niyeb) Sâfi nesne.
  • Yaşlı dişi deve.

nebehrece

  • Geçmez bakırlı para. Sahte akçe.
  • Her nesnenin kötüsü.

necnece

  • Geriye döndürmek.
  • Engel olmak, men'etmek. Bir nesneyi aşağı getirmek.
  • Zayıf etmek, zayıflatmak.

nedş

  • Her nesneyi eritip sormak.
  • Pamuk atmak.

nehizet

  • Tabiat.
  • At kulağına benzer dokunmuş nesne.

nehs

  • Çok yaramaz nesne.

nehş

  • Yılan sokmak.
  • Almak, kabzetmek.
  • Ön dişiyle bir nesneyi ısırır gibi tutmak.
  • Et almak.

nekaz

  • (Çoğulu: Enkâz) Her nesnenin kötüsü, kıymetsizi.

neş'

  • Bir nesneyi zorla çekmek.

neseme

  • (Nesme) : (Çoğulu: Nüsüm) Nefs. İnsanın ve her nesnenin başlangıcı.

neşita

  • Bir şeyin, aramaksızın bulunması.
  • Ansızın bulunan nesne.
  • Gâzilerin kastettikleri yere varamadan yolda buldukları ganimet.

neşş

  • Kaynamak, galeyan.
  • Her nesnenin yarısı.
  • Davarın tezce derisini yüzüp etinden ayırıp çıkarmak.
  • Yirmi dirhem.
  • Karıştırmak.

nezaza

  • Az olmak, kıllet.
  • Her nesnenin bakiyyesi, artığı ve âhiri.

nihas

  • Kağnı tekerleğinin etrafına takılan çenber, yuvarlak demir.
  • Kavafların kullandığı nesne.

nızar

  • (Çoğulu: Nuzarâ-Nizâr) Her nesnenin misli ve benzeri. Nazir.

nüda

  • (Çoğulu: Endâ-Endiye) Yağmur.
  • Boğaz ıslatıcı nesne.
  • Çiy, rutubet.
  • Atâ, bahşiş.
  • Sesin uzaklara gitmesi.

nüdfe

  • Atılmış az nesne.
  • Sağılmış az süt.

nüfaz

  • Ağaçtan veya başka birşeyden silkmekten ve hareket ettirmekten dolayı düşen nesne.

nugnug

  • (Çoğulu: Negânig) Boğaz içinde olan et.
  • Kulak içinde fazlalık olan nesne.

nühbe

  • (Çoğulu: Nuheb) Her nesnenin iyisi.

nukaye

  • Her nesnenin iyisi.

nukaza

  • Binâdan yıkılmış veya örülmüş iplikten sökülmüş nesne.

nuzar

  • Altın.
  • Her nesnenin hâlisi ve iyisi.
  • Necid diyârında yetişen bir ağacın adıdır, ondan tas ve kâse yaparlar.

nüzü'

  • İfsad etmek, bozmak, aldatmak, yaramaz nesneye kandırmak.

objektif

  • Nesnel, tarafsız; hakikati olduğu gibi aksettirme.

parçe

  • Ufak şey, küçük nesne, parça. (Farsça)

rabıta

  • İki şeyi birbirine bağlayan nesne.
  • İlgi, münasebet, bağlılık, mensupluk.
  • Düzen, tertip.

radk

  • Her nesnenin evveli.

ragib

  • İçi geniş olan nesne.

rakim

  • Yazılmış nesne. Yazı yazılacak levha.
  • Ashab-ı Kehf'in mağarasının bulunduğu dağ; veya bazılarınca mağaranın bulunduğu dere; veya Ashab-ı Kehf'in başka bir ismi.
  • Ashab-ı Kehf'in isim ve kıssalarının yazılı bulunduğu kitabe.

ray'an

  • Her nesnenin evveli.

rayi'

  • Acib nesne.
  • Cömert kişi.

rayik

  • Acib ve hâlis nesne.

rebaz

  • Şehrin yarısı ve etrafı.
  • Her nesnenin eğlenecek ve duracak yeri.
  • Koyun ağılı.
  • "Göden bağırsak" denilen büyük bağırsak.

rebsa'

  • Müenneslik özelliğindendir.
  • Katı nesne.

rehs

  • Kârgir bina yapmak.
  • Bir nesneyi çok sıkmak.

rekam

  • Birbiri üstüne kat kat yığılmış nesne.

reme

  • Ürkek, ürken.
  • İyi nesne.

remiyye

  • Bir nesne ile atılmış olan av.

revgan

  • Yağ. (Farsça)
  • Hafif hafif esen rüzgârın verdiği serinlik, rahatlık. (Farsça)
  • Üstü yağ gibi kayan parlak nesne. (Farsça)
  • Parlak deri. (Farsça)

reyk

  • Her nesnenin evveli ve efdali, iyisi.

rezayil

  • (Tekili: Rezile) Çörçöp.
  • Faydasız ve asılsız nesne.

rıkk

  • (Çoğulu: Erkâ) Kul, abd.
  • Kulluk, esirlik, kölelik, ubudiyet.
  • Yufka nesne.

rikk

  • Kulluk, ubudiyet.
  • Ist: Esir olmuş, hürriyetini kaybetmiş olan ehl-i harb.
  • Yufka, yumuşak nesne.

rubz

  • Her nesnenin ortası.
  • Bazısı bazısının üzerine sağılmış süt.

sabil

  • Gezkere denilen nesne. (Onunla ters, balçık ve gayri ne olursa taşırlar).
  • Yolcu kimse.

sadef

  • Yüksek büyük dağ.
  • Her yüksek nesne.
  • Devenin her dört ayağı.
  • Bir yöne ğilmek.

safiha

  • (Çoğulu: Safayih) Yüzün derisi.
  • Kapı tahtası.
  • Kâğıdın bir tarafı.
  • Yassı ve düz nesne.
  • Enli kılıç. (Bu mânâya C: Sıfâh)

safsaf

  • (Çoğulu: Safsâfe) Her nesnenin kemi, kötüsü, hor ve hakiri.
  • Döğülmüş yumuşak toprak.
  • Mâkul olmayan kelimeler.
  • Mânâsız şiir.
  • Yaramaz ve kötü işler.

safsafe

  • Ekşi aş.
  • Ekşili nesne.

şahit

  • (Çoğulu: Şihât) İnce yufka olmuş nesne.

saldah

  • Sağlam ve katı nesne.

sarf ve nahv ilmi

  • Arabî dilbilgisi. Sarf; kelime bilgisi; kelimelerde meydana gelen değişikliklerden ve birbirlerinden türemelerinden bahseden ilim. Nahv; cümle bilgisi; kelimelerin cümle içinde fiil, fâil (özne), mef'ûl (nesne, tümleç) olma gibi durumlarından ve buna göre sonlarının aldıkları i'râbdan (harekelerden)

se'd

  • Zayıf yağan yağmur.
  • Yaz gecelerinde olan rutubet.
  • Boğaz ıslatan her cins nesne.

şeafe

  • (Çoğulu: Şüuf-Şiâf-Şeafât) Dağ başı.
  • Her nesnenin âlâsı ve üstü.

şebbake

  • (Çoğulu: şebâbik) Birbirine girmiş nesne.

secc

  • Gayet ince olan nesne.
  • Duvar sıvamak.
  • Hoş kokulu nesne ezmek.

secur

  • Tennur kızdırılan nesne.

şedef

  • (Çoğulu: Şüduf) Her nesnenin şahsı.

sedh

  • Döşemek.
  • Uçuk hastalığı.
  • Bir nesneyi açıp yaymak ve arkası üstüne bırakmak.
  • Deve çökertmek.
  • Kırba doldurmak.

şegaf

  • Yürek kabı. Yüreği çevreleyen nâzik deri.
  • Sağ tarafta iyeği kemiği altında olan bir hastalık.
  • Bir nesneyi çevirip kaplamak.

seha

  • (Çoğulu: Sihâ) Ev içi. Her nesnenin kabuğu.
  • Yarasa kuşu.

seham

  • Sıcak günlerde havada iplik iplik olduğu hayâl edilen nesneler.
  • Sıcak esen rüzgâr.

sehay

  • Nâme üstüne nesne bağlamak.
  • Keşf etmek.
  • Kabuk soymak.

sehhah

  • (Mübalağa ile) Semiz ve besili nesne.

sehin

  • Altı görünmeyen sık ve kalın nesne.

şehzare

  • Fâhiş nesne.

seken

  • Ev ahâlisi.
  • Mesken, ev.
  • Kalbin teskin olduğu nesne.

sekk

  • (Çoğulu: Sukûk-Sikâk) Çuvaldız. Çivi.
  • Alçaklık.
  • Dar nesne.

selale

  • Çanak içinde yalanan nesne.

şelel

  • Bir eli tutmaz olmak.
  • Bir nesneyi seyrek dikmek.
  • Ovmakla gitmeyen leke.

şemc

  • Şey mânasına gelen bir isim.
  • Bir nesneyi seyrek dikmek.

şemel

  • Perâkendelik, dağınıklık.
  • Toplanmak, cem'olmak.
  • Az nesne.

senam

  • (Çoğulu: Esnâm-Esnime) Deve hörgücü.
  • Her nesnenin yücesi, yükseği.

sene-i şemsiye

  • 22 Mart'tan ertesi senenin 21 Martına kadar süren İranlıların milli takvimine göre olan nesne.

şerh

  • Her nesnenin evveli.
  • Her sene yeni doğan deve yavruları.
  • Yiğitlik.
  • Yarmak.

şerye

  • Çekirdekten biten hurma ağacı.
  • Az pahalı nesne.

setel

  • Her nesnenin kötüsü, yaramazı.

şey

  • Nesne.

şey'

  • Nesne, şey.
  • İstemek, dilemek.

şey'i / şey'î / شيئى

  • Nesnel, objektif. (Arapça)

şey'iyet / شيئيت

  • Nesnellik, objektiflik. (Arapça)

şeziyye

  • (Çoğulu: Şezâyâ) Bir parça nesne.

sı'sıa

  • Sığınacak yer, sığınak, melce'.
  • Her nesnenin aslı.
  • Horozun baldırında çıkan fazlalık parmak.

şiare

  • (Çoğulu: Şeâyir) Hac amelleri.
  • Hac nişanları. İbadet için alem kılınan her nesne.

sıbah

  • Güzel nesneler, parıltı.

şicab

  • Divit kapağı.
  • Her nesnenin ağzına, yarığına ve gedik yerine koyup tıkadıkları nesne.

sifr

  • Yazılmış nesne, mektup.

sıhle

  • (Çoğulu: Sehil) Yoğun, büyük nesne.

sika'

  • Devenin burnuna bağladıkları nesne.
  • Kadınların örtündükleri peçe.

şıks

  • (Çoğulu: Aşkâs) Bir parça yer.
  • Her nesnenin bir miktarı.

sila'

  • Arınmış, temizlenmiş nesne.

sıme

  • (Çoğulu: Sumem) Bahâdır, kahraman kimse.
  • Berk, muhkem nesne.
  • Büyük erkek yılan.

sina

  • İki kere iâde olunan nesne.

sinh

  • (Çoğulu: Esnâh) Her nesnenin aslı ve kökü.

sınn

  • Berd-i acûz günlerinden bir gün.
  • Seleye benzer bir nesnedir, içine ekmek koyarlar.
  • Deve sidiği.

siny

  • (Çoğulu: Esnâ) Her nesnenin büklümü.
  • Dağın kısıkdar yeri.
  • Orta, vasat.

sirr

  • (Çoğulu: Esrar-Esirre) El ayasında ve alında olan hatlar.
  • Gizli nesne.
  • Cima etmek.
  • Zikir.
  • Hâlis.
  • En iyi, en faziletli.

subabe

  • Kap içinde kalan su.
  • Bir nesnenin bakiyesi. Artık.

sükat

  • Yüksek yerden düşen nesne.

sümmeha

  • Yalan ve bâtıl nesne.
  • Yer ile gök arası.
  • Her tarafa dağılıp gitmek.

sunafir

  • Her nesnenin hâlisi. Her şeyin iyisi ve doğrusu.

sürat

  • Her nesnenin üstü ve ortası.

sürh

  • Seri nesne.

şüvaye

  • Büyük nesnelerin küçüğü.
  • Kıt'a.

ta'ric

  • Meyletmek, eğilmek.
  • Bir nesne üzerinde durmak.
  • Çıkıntı. Tümsek peyda etme.

tabil

  • (Çoğulu: Tevâbil) Yemeklere katılan biber, nane, tarçın gibi şeyler.
  • Çömlek içinde pişen nesne.

tafi

  • Her nesnenin üstüne gelen.
  • Hâriç, dış.

taglif

  • (Gılaf. dan) Kınına koyma, kılıfına sokma.
  • İyi kokulu nesneler yapmak.

tahavvüb

  • Bir nesneye acınmak ve mahzun olmak.

takahhum

  • Ansızdan bir nesneye dühul edip girmek.

takris

  • Parmak ucuyla veya tırnakla bir nesneyi ovup yıkamak.

tarih

  • İşe yaramaz diye bir kenara atılmış nesne.

tariz

  • Cansız, kuru nesne.
  • Meyyit, ölü.

tavtid

  • Bir nesneyi yerinde tutmak.
  • Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.

te'vil

  • (Tef'il veznindendir) Bir nesneye redd ve irca' etmek. Döndürmek. Te'vil kelimesi, bazı müfessirlere göre, rücu' mânasına olan "Evl: " den alınmıştır. Müfessirlerce: Bir âyet-i kerimenin mânasını bir nesneye irca' ile beyan etmektir. Bazılarınca da (Evvel: ) lâfzından alınmış olup kelâmı evveline sa

teakkub

  • Her nesnenin âkibetine nazar etmek. Sonuna bakmak.

teakub

  • Birbiri ardınca olmak, peşinde olmak.
  • Bir nesneyi sonradan çoğaltmak.

tefatuh

  • Muhakeme olmak.
  • Bir nesneye başlamak.

tefsil

  • Yaramaz ve kem nesne.

tehezzüm

  • Eliyle bir nesneyi kırmak.

teleccün

  • Bir nesneyi ovalayıp kirini gidermek.

telkıye

  • Ulaşmak, varmak.
  • Bir nesneyi yüze getirmek.

telsin

  • Bir nesneye dil etmek.

telvih

  • Açıklamak.
  • Zâhir ve aşikâre kılmak.
  • Susuzluktan insanın çehresi bozulmak.
  • Bir şeyi ateşle kızdırmak. Güneş veya ateşin sıcaklığı bir nesnenin rengini değiştirmek.
  • Posa hâline getirmek.
  • Kocamak. Saç ağarması.
  • Almak.
  • İşaret etmek.

temattuk

  • Bir nesnenin lezzetinden ağzını şapırdatmak.

temessuh

  • Kendini bir nesneye sürmek, meshetmek.
  • Bir şeye sürünmek.

temsiye

  • Akşamlık.
  • Akşamleyin bir nesne getirmek.

terb

  • Bir nesneyi toprakla örtmek, üstüne toprak saçmak.

tere'

  • Dolu nesne.
  • Kötülüğe ve şerre koşan kimse.

termid

  • Gül renkli olmak.
  • Gül etmek.
  • Bir nesneyi gül içinde bırakmak.

ternik

  • Bir nesneye bakıp durmak.
  • Gözün zayıflaması.

terye

  • Az gizli.
  • Kadınların hayızdan arınıp guslettikten sonra sarılık ve bulantıdan gördüğü nesneler.

tesa'su

  • Çok yaşlanmak.
  • Artık gün geçirmek.
  • Bir nesnenin ekserisinin geçmesi.

tesakku'

  • Bir bâtıl nesneyi çekişmek.

tesciye

  • (Seciye. den) Üstün ahlâk kazandırma.
  • Bir nesneyi örtmek.

tesebbüt

  • (Sebat. dan) Sebat gösterme, dayanma, sabretme, direnme.
  • Bir nesneye yapışmak. Tevakkuf.

teslif

  • Kahvaltı etme.
  • Takdim etmek.
  • Bir nesnenin fiyatını evvelden vermek.

tesmir

  • Koyu nesneye su katıp duru etmek.
  • İksir ile sağlamlaştırmak.

teştir

  • Bir nesneye ayıp vermek, noksanlık vermek.

tevhim

  • Bir nesneye gönül vermek.
  • Hâmile olmak ricâsını etmek.

tevli'

  • Bir nesneye beyaz noktalar yapmak.

tevrib

  • Bir nesnenin uzunluğuyla eni arası.

teyamün

  • Her nesneyi sağından tutmak ve sağından başlamak.

teyasür

  • Bir nesneyi solundan tutmak.

tezciye

  • Az nesne.

tezerru'

  • Elle tartmak. Bir nesneyi kolla oranlamak.
  • Yemeği çok yemek.
  • Çok konuşmak.

tiffan

  • Her nesnenin vakti.

tılk

  • Helâl nesne.
  • Bükülmüş ip.

tıls

  • (Çoğulu: Atlâs) Sahife.
  • Mahvolmuş nesne.
  • Tüyü dökülmüş olan deve uyluğunun derisi.
  • Elbisenin eskimesi.

tirb

  • (Çoğulu: Tirâb-Etrâb) Anasından saçlı ve dişli doğan oğlan.
  • Yaşta diğerine eşit olan nesne.
  • Lezzet.

tufahe

  • Çömlek.
  • Her ne olursa olsun ağzına alan köpek.
  • Her nesnenin üzerine gelen.

tukat

  • Nefsini haramdan ve şüpheli nesnelerden saklamak.

tulhe

  • Azıcık su.
  • Azıcık ot.
  • İyi nesne.

turfe

  • (Çoğulu: Etrâf) Nâziklik, yumuşaklık.
  • Nimet.
  • Güzel yemek.
  • Zarif, iyi nesne.
  • Üst dudağın ortasında fazlalık olarak yumru et olması. (O kişiye "etref" derler.

tuvmar

  • (Çoğulu: Tevâmir) Uzun dürülmüş nesne.

ubab

  • Her nesnenin muazzamı, her şeyin büyüğü.
  • Cemaat, topluluk.
  • Taşkın sel suyu.
  • Pek taşkın, coşkun.

uccab

  • (Çoğulu: Eâcib) Şaşırıp taaccüp edecek nesne.

uffare

  • Her nesnenin evveli.
  • Katılık.
  • Şiddet.

uhduse

  • Hayret edilecek derecede uydurma haber.
  • Haber verilen nesne.

ükre

  • Yuvarlak nesne. Top.
  • Çukur.

ukub

  • Her nesnenin sonu.

ukunne

  • (Çoğulu: Ukun) Taştan yapılmış nesne.

ulale

  • Süt bakiyyesi.
  • Her nesnenin bakiyyesi, artığı.

ulebit

  • Yoğun ve büyük nesne.
  • Koyun sürüsü.

ulka

  • Kahvaltı.
  • Az nesne.
  • Küçük çocuklara yapılan elbise.

urca

  • Bir nesnenin üzerine durmak veya üstüne çıkmak.

urve

  • (Çoğulu: Urâ) Düğme iliği.
  • Yazda ve kışta yaprağı dökülmeyen ağaç.
  • Daima bâki olan nesne.
  • Arslan. Kudretten kinaye olur.
  • Kulp. Yapışacak sap. Tutacak yer.

usm

  • Her nesnenin bakiyyesi, artık.

usnun

  • (Çoğulu: Asânin) Sakal ucu.
  • Her nesnenin evveli.
  • Devenin çenesi altında olan uzun kıllar.

ustumme

  • Her nesnenin aslı.

vakl

  • Yükselmek.
  • Bir nesnenin üstüne çıkmak.
  • Mukul ağacı.

vakne

  • Her nesnenin azı.

vath

  • Kuşların burnuna ve ayağına necasetten veya balçıktan yapışıp kalan nesne.

vefia

  • İçine nesne koyulan sele.

vehz

  • Katı nesne.
  • Kovmak, deft'etmek.

vels

  • Ahd, yemin, söz. " Az nesne.
  • Vurmak.

verise / verîse

  • Veris otuyla boyanmış nesne.

veşi'

  • (Çoğulu: Veşâyi) Bezlerde olan yol yol alaca.
  • Sümâme otundan yapılan hasır.
  • Ağaçlardan kuruyup düşen nesne.
  • Girilmemesi için bahçe ve bostanların çevresine dikilen ağaç veya konan diken.
  • Az nesne.

vika

  • Kendi ile bir şey saklanan nesne.

vika' / vikâ'

  • (Çoğulu: Evkiye) Kırba ve tulum ağzını bağladıkları nesne.

vitam

  • Çulhaların beze sürdükleri nesne.

vizam

  • Her nesnenin ağırlığı.
  • Başka birşeyle karışmış olan nesne. (Buğdayla karışmış toprak gibi.)

yahmum

  • (Çoğulu: Yahâmîm) Kara duman.
  • Tütün.
  • Kara nesne.

yakık

  • Katı nesne.

yelek

  • Her nesnenin beyazı.
  • Beyaz keçi.

yerer

  • Katı ve sert nesne.

zagafe

  • (Çoğulu: Züguf) Nazik, yumuşak gömlek.
  • Geniş nesne.

zagzag

  • Zayıf nesne.

zagzaga

  • Mânâsız söz.
  • Bir nesneyi gizlemek.

zelefe

  • (Çoğulu: Zulef) Pâk ve ruşen nesne, parlak ve temiz cisim.
  • Kaypak, düz yer.

zemr

  • Savaşmak.
  • Bir nesne ile kandırmak.

zena'

  • Kısa boylu ve dar nesne.
  • Sidiğini tutup işemeyen kişi.

zereb

  • Keskin nesne.
  • Midenin bozulması.

zevl

  • (Çoğulu: Ezvâl) Acib nesne.
  • Zâil olmak, geçici olmak.

zevra'

  • Bağdat.
  • Dicle nehri.
  • Eğri ve eğilmiş nesne. Yay.
  • Derin kuyu.
  • Uzak yer.

zıhri / zıhrî

  • (Çoğulu: Zıhârâ) Bir ihtiyaç için hazırlanıp saklanan nesne.