LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te nîk ifadesini içeren 506 kelime bulundu...

a'ras / a'râs

  • Düğünler.
  • (Tekili: İrs) Evliler.
  • (Tekili: Urs) Nikâh merasimleri.

ab-ı hayat / âb-ı hayât

  • Hayat suyu. Saf ve berrak su. İnce ve derin mânâlı söz. Tasavvufta mürşid-i kâmil denilen evliyâ zâtların, insanların mânen canlı, kalblerinin uyanık olmalarına vesîle olan mübârek sözleri, mânevî nazarları (bakışları) ve kıymetli kalblerinden fışkır an teveccüh. Bir şeyin kıymetini kuvvetli bir şek

abdurrahman bin avf

  • Aşere-i mübeşşereden ve çok fedakar olan Sahabelerdendir. İlk müslüman olan sekiz kişiden birisidir. Bütün ihya-yı din için olan muharebelerde çok fedakârlıkta bulunmuş, birisinde yirmibir yerinden yaralanmıştı. Bir gazada oniki dişini birden kaybetmişti. Medine'ye ve Habeşistan'a hicret edenlerdend

agah / agâh / âgâh / آگَاهْ

  • (Ageh) Haberdar. Uyanık. Kalbi uyanık. Malumatlı. Basiretli. Vâkıf. Bilen. (Farsça)
  • Uyanık, aklı başında.
  • Haberdar, uyanık. Gaflette olmayan, kalben Allahü teâlâ ile berâber olan.
  • Uyanık, basiretli haberdar.
  • Haberli, uyanık.
  • Uyanık.

agahi / agâhî

  • Malumat, vukuf, haberdarlık. Uyanıklık, teyakkuz, basiret. (Farsça)

ağişte / âğişte / آغشته

  • Bulaşmış, bulanık. (Farsça)

ahek-i siyah

  • Rutubete dayanıklı olan bir cins çimento.

ahize / âhize

  • Fiz : Elektrik enerjisini mekanik enerjiye çeviren alet.

ahreb

  • Çok harap, perişan, yıkık.
  • Kulağı yarık kimse.
  • Edb: Rübai vezinlerinden "Mef'ulü" ile başlayan oniki şekilden herbiri.

ahrem

  • Burnu kesik olan. Kesik burunlu.
  • Edb: Rübai vezinlerinden "Mef'ulü" ile başlıyan oniki şekilden herbiri.
  • Tıb: Omuz ucu.

ajir

  • Göl, havuz. (Farsça)
  • Kalabalık, izdiham. (Farsça)
  • Bağırma, feryât. (Farsça)
  • Çekingen. (Farsça)
  • Akıllı, uyanık. (Farsça)
  • Amâde, hazır. (Farsça)

akd / عقد

  • Anlaşma, sözleşme. Nikâh, hibe (bağış), vasiyet, alış-veriş gibi işlerde taraflardan birinin teklifi, diğerinin kabûlü ile gerçekleşen sözleşme.
  • Anlaşma. Sözleşme.
  • Düğümleme. Düğümlenme. Bağ bağlama. Bağlanma.
  • Huk: Nikâh, hibe, vasiyet, bey' u şirâ gibi şer'î bir muameleyi iki tarafın iltizam ve taahhüd etmeleridir, icab ile kabulün irtibatından ibarettir. Böyle bir muameleye mün'akid denir. Bunun böyle vücuda gelmesi
  • Düğümleme, bağlama. (Arapça)
  • Nikah. (Arapça)
  • Kararlaştırma. (Arapça)
  • Kurma. (Arapça)
  • Akdedilmek: Yapılmak, uygulanmak, icra edilmek. (Arapça)
  • Akdetmek/eylemek: Yapmak, uygulamak, icra etmek, imzalamak, antlaşma yapmak, sözleşme yap (Arapça)

akd-i semavi / akd-i semâvî

  • İlâhî akit; Hz. Zeyneb'i, Peygamberimize (a.s.m.) Cenâb-ı Hakkın nikâhlaması.

akıl / âkıl

  • Uyanık. Aklı başında. Tedbirli. Düşüncesi sağlam. Huşyâr.

alem-i sahve / âlem-i sahve

  • Uyanıklık âlemi, yeniden kendine geliş hâli.

alem-i yakaza / âlem-i yakaza

  • Uyanıklık âlemi.

amaim / amâim

  • Dağınık cemaat.

amyant

  • Kolayca bükülebilen, ateşe dayanıklı liflerden yapılmış bir çeşit asbest.

arrade

  • (Çoğulu: Arrâdât) Küçük bir çeşit mancınık ki, hareket eden tekerlek üzerine konurdu.
  • Dişi çekirge.

asiven / âsiven

  • Şaşkın, sersem, aklı dağınık. (Farsça)

asma'

  • Uyanık ve gözü açık (adam)
  • Keskin (kılınç).

avret

  • Eksik. Gedik. Gizlenmesi lâzım gelen şey. Dinen örtülmesi vâcib olan âzâ, ud yeri. Utanılacak ve hayâ edilecek şey. Erkeklerde göbek ile diz kapağı arasındaki kısım.
  • Kadın. Zevce. Nikâhlı.
  • Gece uykuya yatacağı vakit ve seherden evvel uykudan kalkılacak saate de şeriat örfünde

avrupalılaşmak

  • Avrupalıların fikirlerini ve yaşayış tarzını benimsemek. Türkiye'de batılılaşma olarak kullanılmaktadır. Avrupa zamanımızda ilim ve teknikte ilerlemiş olmakla beraber inanışları, ahlâkları, felsefeleri ve yaşayış tarzı ile geri bir düşünüşü temsil eder. Avrupaya, batıya özenmek, eşkiyanın gasbettiği

ayık

  • Uyanık.

barani / bârânî

  • Çivit mavisi renginde, Osmanlılar zamanında Selânik'te dokunan bir cins çuha. Yeniçeri ve Acemi oğlanlarına aralık ve ocak (erbain) aylarında verilen yağmurluk bârâniden yapılırdı. Yağmurluk, yağmurdan muhafaza eden şey. (Farsça)
  • Yağmurla ilgili. (Farsça)

basiret / basîret

  • Doğru görüş, gönül gözü ile görme, uyanıklık.

basiret-i kalb

  • Gönül uyanıklığı. Kalb basireti.

bejman

  • Yırtık, dökük, pejmürde, dağınık. (Farsça)
  • Hüzünlü, kederli, üzgün, yaslı. (Farsça)

benat-ür rüşde / benât-ür rüşde

  • Nikâhlı kadından doğan evlat.

berrak

  • Nurlu, pek parlak.
  • Bulanık olmayan, duru, açık, saf.

beyin

  • Kafatasının en büyük kısmını kaplayan, kalınca ve dayanıklı üç zarla örtülmüş olan bir sinir merkezidir. Yumuşak ve beyazımsı bir kitle olan beyin, duygu ve bilgi merkezidir. Ak ve boz maddeden yapılmıştır ve iki yarım küre olarak yaratılmıştır. Yarım kürelerden birinde bir arıza sebebiyle bu merkez (Türkçe)

beyt-ül ankebut / beyt-ül ankebût

  • Örümcek yuvası.
  • Mc: Derme çatma yapılmış ev.
  • Dayanıksız ve kuvvetsiz şey.

bi-dari / bî-darî

  • Uyanıklık. Dikkatlilik.

bıd'

  • (Bıd'a) Geceden bir kısım.
  • Üçten ona ve onikiden yirmiye varana kadar olan sayılar.
  • Cima, nikah.

bid'

  • Birden dokuza kadar veya üçten ona; yahut da onikiden yirmiye kadar olan sayılar. Birkaç.
  • Gecenin bir kısmı.

bidar / bîdar / bîdâr / بيدار

  • Uykusuz, uyumayan. Uyanık. (Farsça)
  • Uyanık. (Farsça)

bidar-dil / bîdar-dil

  • Uyanık, aydın. (Farsça)

biryan / biryân

  • Yaralı, yanık.

bisebat / bîsebat / بى ثبات

  • Dayanıksız. (Farsça - Arapça)

bisebeb / bîsebeb / بى سبب

  • Dayanıksız. (Farsça - Arapça)

bişpul

  • Pejmurde, perişan, dağınık. (Farsça)

biyoloji

  • yun. Canlı varlıkları inceliyen ilim. Hayvanları inceleyen bölümüne zooloji; bitkileri inceleyen bölümüne botanik denir. Biyoloji, incelediği konulara göre çeşitli isimler alır. Canlının dış yapısını inceleyen: Morfoloji; dokuları inceleyen; histoloji canlıların büyüyüp gelişmelerini: embriyoloji; h

boşamak

  • Nikâh bağını çözmek, evliliğe son vermek.

boşanmak

  • Eşi ile olan nikâh bağını bozmak. Eşinden ayrılmak. (Medeni kanun, boşama yetkisini mahkemeye bırakmıştır. İslâm dini evlenmeyi Allah'ın emirleri dahilinde karşılıklı rızaya bağlı hür bir sözleşme olarak gördüğünden kadınla erkek boşanma yetkisinin kimde olacağını da kararlaştırabilirler. İsterlerse (Türkçe)

bukta

  • Perişan, pejmurde, dağınık, dökük saçık.
  • Cemaat, güruh, topluluk, kalabalık.

burc

  • Muayyen bir şekil ve sûrete benzeyen sâbit yıldız kümesi.
  • Tek hisar kule, kale çıkıntısı.
  • Dünyaya göre güneşin döndüğü yerin onikide bir kadarı.

bürid

  • Oniki mil.

camit

  • Eski ve Ortaçağlarda Giresun ile Samsun arasında kalan dağlık mıntıkaya verilen ad. Osmanlılar zamanında bu kelime Canik olarak kullanılmıştır.

cedi

  • Güneş medarının oniki burcundan birisi. Oğlak burcu. (Güneşin cenuba doğru inişinin en aşağı derecesini bildirir.)
  • Keçinin erkek yavrusu, erkek oğlak.

cem'iyyet-i hatır

  • Zihin ve fikrin dağınık olmayıp toplu bulunması. Hasr-ı fikir etmek.

cem'ul-cem'

  • Tasavvufta bir makâmın adı. Sahv (uyanıklık) makâmı. Bekâ makâmı da denir.

çerh

  • Çark. Dolap. (Farsça)
  • Felek. Talih. (Farsça)
  • Dingil üzerine dönen. (Farsça)
  • Gök. (Farsça)
  • Def. (Farsça)
  • Zenberek. (Farsça)
  • Mancınık. (Farsça)
  • Elbise yakası. (Farsça)
  • Ok yayı. (Farsça)
  • Çakır gözlü doğan kuşu. (Farsça)

cerv

  • Küçük meyve.
  • Vahşi hayvan yavrusu. Enik.

ceyş-ül azim / ceyş-ül azîm

  • Büyük ordu. Binikiyüz kişilik askeri kuvvet.

cezair-i isna aşer / cezâir-i isnâ aşer

  • Ege Denizindeki oniki adalar.

cum'a-i bala / cum'a-i bâlâ

  • (Yukarı Cum'a) Osmanlılar devrinde, Selânik Vilâyetinin Serez sancağındaki bir kaza merkezi.

da'z

  • Def'etmek, kovmak.
  • Nikâh etmek.

dag / dâg

  • Yanık yarası. (Farsça)
  • İnsan veya hayvan vücuduna kızgın demirle vurulan damga. (Farsça)

dağdar / dâğdâr

  • Yanık, yaralı.

dahn

  • Fesâd.
  • Bulanıklık.

danık

  • (Çoğulu: Devânik) Bir dirhemin altıda biri ve iki kırât ağırlığı. (Her kırat beş arpa ağırlığıdır.)
  • Zayıf düşkün davar.

decv

  • Nikâh.
  • Çok karanlık, zulmet.

dehadar

  • Uyanıklık, zeki ve çok akıllı oluş. (Farsça)

dehş

  • Bulanıklık, karanlık. Zulümat. (Farsça)
  • Bir işe başlama. (Farsça)

delv

  • (Delve) Kova. Su koyulan ve kuyudan su çekilen bakraç.
  • Oniki burçtan birinin adı.

der-beder

  • Serseri, kapı kapı dolaşan. (Farsça)
  • Dağınık, perişan. (Farsça)

devanik

  • (Tekili: Dânık) Bir dirhemin dörtde birleri.

dikkat

  • Duygu ve düşünceyi bir noktada toplama, uyanıklık, incelik.

dil-agah / dil-âgâh

  • Kalbi uyanık. Akıllı, bilgili, görgülü. Gönül anlar. (Farsça)

dil-i suzan

  • Yanık, ateşli gönül.

dilsuhte / dilsûhte / دل سوخته

  • Bağrı yanık, gönlü yaralı. (Farsça)

dinamik

  • yun. Cisimlerin hareketleriyle bunları meydana getiren sebebler arasındaki alâkayı araştıran mekanik ilminin bir kolu.
  • Hareket eden, durup dinlenmek bilmeyen, hareketli.
  • Fls: Sâbitin zıddı olarak bir kuvvet tesiriyle dâim hareket halinde bulunan ve bulunduran, bir değişmesi,

dü-vazdeh

  • Oniki. (Farsça)

dürnuk

  • (Çoğulu: Derânik) Bir cins döşek.

düvazdeh / düvâzdeh / دوازده

  • Oniki. (Farsça)

ebadid

  • Müteferrik, dağınık.

ecsam-ı uzviye

  • Organik cisimler, organlara ait cisimler.

edken

  • Bulanık,
  • Rengi siyaha yakın olan.

efjul / efjûl

  • Kandırma. (Farsça)
  • Kışkırtma, tahrik etme. (Farsça)
  • Dağınık, perâkende. (Farsça)

ehass

  • Daha uyanık. Daha hassas.

ehl-i dil

  • (Ehl-i kalb) Kalbi uyanık, basireti ziyade olan. Gönül ehli. Mâneviyata çok kıymet veren, kalben Cenab-ı Hakk'a çok yakınlık hissedip çok hikmetlerden anlayan zât.

ehl-i sahv

  • Uyanık iken hakikatlere görerek ulaşan Allah dostları.

ehl-i zevk

  • Allah'a yakınlıkla ve uyanık kalple iman eden ve Kur'ân hakikatlerinden zevk alanlar.
  • Zevklenenler, lezzet alanlar.
  • Tas: Cenab-ı Hakk'a yakınlıkla, kurbiyetle veya uyanık kalble iman ve Kur'an hakikatlarından zevk alanlar.

ejir

  • Akıllı, uyanık, açık göz. (Farsça)

ekder

  • Bulanık.
  • Bozrenkli.

emhar

  • (Tekili: Mehr) Mehrler, nikâh bedelleri. Zevceynin ayrılmaları halinde kadına verilecek olan ve nikâhta kararlaştırılan para ve sair eşyalar.
  • (Mühür) Taylar, at yavruları.

emşac

  • (Tekili: Meşc) Nutfenin vasfı. Karışık. Dağınık.
  • Nutfe, dağınık.

emten

  • Pek metin, çok dayanıklı, en sağlam, fazlaca muhkem.

emun

  • Kuvvetli, dayanıklı deve.

enika

  • (Bak: ENİK)

eris

  • Zeki, akıllı, uyanık, zeyrek, uslu. (Farsça)

ermeni

  • Eskiden batı Asya'nın kuzey kısmında ve Avrupa'nın Asya'ya komşu olan bazı yerlerinde dağınık şekilde yaşayan bir milletti ki, İranlılar ve Romalılar tarafından birçok defa mağlub edilmeleri üzerine çeşitli yerlere dağılmışlardır. Ve bu dağılma sonucunda büyük şehirlere de yerleşerek san'at, kuyumcu

eş'as

  • Saçı dağınık olan.
  • Saçı dökülmüş kişi.

eshed

  • Becerikli, maharetli, mahir, açıkgöz, uyanık olan kişi.

esher

  • Uyanık kimse.

ethal

  • Kâbe-i Şerif yakınında bir dağın adı.
  • Bulanık su veya şerbet.

etnik

  • yun. Bir kavim, bir ırkla ilgili olan. İslâmiyet, kavmiyeti ve ırkçılığı reddeder. Etnik bölücülüğe karşı en kuvvetli siper, İslâm şuuru ve kardeşliğidir.

evhen

  • En gevşek, çok zayıf, pek dayanıksız, kuvvetsiz tâkatı kalmamış.

evladiyye

  • Evlatlık, evlada mahsus.
  • Mc: Çok sağlam ve dayanıklı ev veya eşya.

ezvac

  • Çiftler. Zevceler. Nikâhlı karılar.
  • Kocalar.

fagosit

  • yun. Organik yahut inorganik maddeleri alıp sindirebilen hücre.

fakfon

  • Kim: Çinko, nikel ve bakırdan yapılan gümüş görünüşünde bir halita.

fark ve sahv

  • Doğruyu fark etme ve uyanık olma.

fatın

  • (Fıtnat. dan) Fıtnat sahibi, zihni açık, uyanık. İleri derecede akıllılık.

fatin

  • (Fıtnat. dan) Anlayışlı, akıllı, zeki, uyanık.

fenn / فن

  • Bilim. (Arapça)
  • .tür. (Arapça)
  • Teknik. (Arapça)

fenn-i makina

  • Çeşitli makineler ve onların kısımlarının işleyişleri hakkında bilgi veren ilimler. Mihanikiyet.

fenn-i nebatat

  • Botanik ilmi; bitkileri inceleyen ve onlar hakkında bilgi veren ilim dalı.

fennen / فنا

  • Teknik açıdan. (Arapça)

fenni / fennî / فنى

  • Teknik. (Arapça)

fenniyat

  • Teknik bilgiler. (Teknoloji)

fetret

  • İki peygamber arasındaki bulanık zaman.

firaş-ı sahih

  • Fık: Nikâh ve mülk-i yemine müstenid bulunan istifraş. Mülk-i yemin, bir kimsenin temellükünde bulunan cariye demektir. Binaenaleyh bu iki şarta dayanan istifraştan, meydana gelecek çocuk, varis addolunur. Ancak, cariyeyi istifraşta husule gelen çocuğun kendisinden olduğunu müstefrişin söylemesi lâz

firaset

  • Zihin uyanıklığı. Bir şeyi çabukça anlayış kabiliyeti. Bir kimsenin ahlâk ve istidadını yüzünden anlamak. Firasetin bir nev'i, sebebini anlamadan ve ilham eseri olarak vücuda gelen seziştir. Diğer nev'i ise kesbîdir. Muhtelif huy ve tabiatları bilmek neticesinde hâsıl olur.
  • Yiğitlik.

fünun / fünûn / فنون

  • Teknikler. (Arapça)
  • Bilimler. (Arapça)

füru' / fürû'

  • Dal, asıldan türeyen. Fer'in çokluk şeklidir.
  • Fıkıh ilminde (İslâm hukûkunda) çocuklar, torunlar ve onların çocukları.
  • Ahkâm-ı şer'iyye yâni İslâm dîninde ibâdet, münâkehât (nikâh, boşanma, nafaka), muâmelât (alış-veriş, ticâret, kirâlama v.b) ve ukûbâtla (cezâlarla) ilgili hükümler.

gabes

  • Karanlık gece.
  • Biraz bulanık renkte olan beyazlık.

gafil

  • Dikkatsiz, iyi düşünmeyen, uyanık olmayan. Haberi olmayan, ihtiyatsız, başına geleceği önceden düşünmeyen. Allah'ı unutan. Kendi gayr-ı meşru zevkine dalan. (Günde bir taşı binâ-yı ömrümün düştü yere,Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber. (Niyazi-i Mısrî)

gayr-ı uzvi / gayr-ı uzvî

  • Cansız. Uzvî olmayan. (İnorganik)

gayur

  • Hamiyetli. Çok çalışkan. Dayanıklı. Çok gayretli.
  • Kıskanç. ("Gayyur" diye yazılması yanlıştır.)

gerilla

  • (İspanyolca) Büyük bir kuvvete karşı, dağınık küçük kuvvetler tarafından yapılan çete harbi.

girifte-hatır / girifte-hâtır

  • Gücenik, kırgın. (Farsça)

gırnevk

  • (Çoğulu: Garânik-Garânika) Su kuşlarından boynu uzun bir kuş. Telli turna. Kuğu kuşu.

güvah / güvâh / گواه

  • Tanık, şahıt. (Farsça)

halail

  • (Tekili: Halile) Nikâhlı kadınlar, zevceler, karılar.

halet-i yakaza / hâlet-i yakaza

  • Uyanıklık hali.

halil

  • Zevc, koca. Nikâhlı karı. Zevce.

hamız-ı fahim / hâmız-ı fahim

  • Kim: Karbonik asit.

hamız-ı karbon / hâmız-ı karbon

  • Kim: Karbonik asit.

hamul / hamûl / حمول

  • (Haml. den) Sabırlı, metanetli, tahammüllü, dayanıklı kimse.
  • Dayanıklı. (Arapça)

hamuli / hamulî

  • Tahammüllülük, sabırlılık, dayanıklılık.

hareket-i dahil / hareket-i dâhil

  • Tar: Kanuni Sultan Süleyman zamanında Süleymaniye medreselerinin binasından sonra onikiye çıkarılan tarik-i tedris (okutma yolu) silsilesinin dördüncü mertebesindeki müderrislerine verilen bir ünvandır.

hart

  • El ile ağacın yaprağını sağmak.
  • Ağaç kabuğu soymak, yaprak toplamak.
  • Nikâh.

hatai

  • Tezhib ıstılahlarındandır. Resim gibi tabiatı taklid ederek yapılmayıp, san'atkârlar arasında kabul edilen çeşitli gül şekli gibi irili ufaklı yapılan şekiller.
  • Türkistan'da Hatay şehrinde imal edilen bir cins dayanıklı kâğıt.

hatt

  • Sınır. Çizgi. Hudud.
  • Yazı. El yazısı.
  • Nâme. Mektup.
  • Gençlerde yeni çıkan bıyık veya sakal.
  • Çizgi gibi uzanan belirsiz hafif yol.
  • Deniz yalısı.
  • Gemilerin hareketteki istikameti.
  • Parmağın onikide biri olan bir ölçü.
  • Ferman, buyruk

havariyyun / havâriyyûn

  • Hz. İsa'nın oniki kişiden ibaret olan ashabı.

helal-zade

  • Helâl doğmuş, meşru ve nikâhlı ana-babadan dünyaya gelmiş çocuk.
  • İyi adam, fenalık yapmaktan çekinen. Sâlih, afif, nâmuskâr.

helallı

  • Zevce, karı, menkuha. Nikâhlı kadın.

hendesehane

  • Eskiden mühendis mektebi, teknik üniversitesi. (Farsça)
  • Bayındırlık ve belediye gibi dairelerin mühendislere mahsus şubesi. (Farsça)

herc ü merc / هَرْجُ و مَرْجْ

  • Karışıklık, dağınıklık.
  • Darmadağınık. Karmakarışık. Allak bullak. (Farsça)
  • Darmadağınıklık.

hercümerç

  • Karışıklık, dağınıklık.

hercümerc / هرج و مرج

  • Kargaşa, dağınıklık, düzensizlik. (Farsça)

heyet-i ilmiye ve fenniye

  • İlmî ve teknik kurul.

hicri tarih / hicrî tarih

  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Mekkeden Medine'ye hicret ettiği günü başlangıç olarak alan tarih. Milâdi ve Rumi tarihler gibi oniki ay esasına dayanan hicri sene, Muharrem adı verilen ayla başlar, zilhicce ile sona erer. Oniki ayın adları şunlardır: Muharrem, safer, rebiül-evvel, rebiül-âhi

hıdane / hıdâne

  • Çocuğu kucağa almak, besleyip büyütmek üzere yanında bulundurmak. İslâm nikâhının bozulmasından sonra (ayrılıkta), çocuğu, selâhiyetli (yetkili) olan kimsenin yâni başkası ile evli olmayan annenin belirli bir yaşa gelinceye (oğlan çocuğu yedi, kız ye tişkin oluncaya) kadar yanında alıkoyması ve terb

hikmet-ül eşya

  • Eşyanın hikmetleri. Fizik, kimya, botanik gibi ilimler.

hikmetü'l-eşya

  • Varlıklara ait ilimler; fizik, kimya, botanik gibi.

hırnık

  • (Çoğulu: Harânik) Tavşan yavrusu.
  • Bir şâire kadın.

hıtbe

  • Huk: Bir kadının nikâhına talib olmaktır. Evlenmeyi taleb eden erkeğe: "hâtıb", evlenmesi taleb edilen kadına da "mahtube" denir.

hucee

  • Çok nikâh ve çok cima eden erkek.
  • Şişman ve ağır kimse.

hulle

  • Ağır, pahalı.
  • Belden aşağı ve belden yukarı olan iki parçadan ibâret olan elbise.
  • Cennet elbisesi.
  • Fık: Üç defa kocasının boşadığı bir kadının dördüncü defa eski kocasına nikâh düşebilmesi için başka birine nikâhlanması. Müslim bir erkek karısını üç talak ile boşarsa,
  • İslâmî nikâh hükümlerine göre üç defâ boşanmış bir kadının, tekrar aynı adam tarafından alınabilmesi için; başka bir erkek tarafından nikâhlanıp, düğün ve vaty olduktan sonra boşanması.

hunak

  • (Çoğulu: Havânik) Boğazda olan şiş.

hurka

  • Yanmak.
  • Hararet.
  • Yanık çıban.

hurkat

  • Yangın. Yanma. Yanıklık.
  • Bir nevi çıban.

hürmet-i müsahere

  • Sıhriyyet sebebi ile hâsıl olan haramlık. Yâni evlenmek sebebi ile meydana gelen akrabalık dolayısıyle hâsıl olan haramlıktır. Bu sıhriyyetin haramlık meydana getirmesi, ister meşru' nikâhla olsun, ister gayr-ı meşru' olsun "hürmet-i müsahere" meydana gelir.Meselâ: Hanefi mezhebinde, bir kimse kendi

hüsn-ü şehadet

  • İyi tanıklık etme; güzel görme.

huşyar

  • Uyanık.

hüşyar / hüşyâr

  • Uyanık, akıllı, zeki. Ayık. Uslu.
  • Uyanık.
  • Uyanık.

huz ma safa, da' ma keder / huz mâ safâ, da' mâ keder

  • "Güzel ve duru olanı al, çirkin ve bulanık olanı bırak".

i'lamat-ı şer'iye

  • Huk: Şer'iye mahkemelerinden nafaka, nikâh vs. ye dâir verilen i'lâmlar.

i'tibar

  • (İtibâr) Ehemmiyet vermek. Hürmet, riâyet ve hatır saymak. Kulak asmak. İbret alıp uyanık olmak. Birisini veya sözünü makbul farzetmek.
  • Taaccüb etmek.
  • Şeref, haysiyet.
  • Bir şeyin gerçek değil, kararlaştırılan değeri.
  • Ticarette söz veya imzaya olan itimad.
  • <

ibaratüna şetta / ibaratüna şettâ

  • Bizim ibarelerimiz çeşit çeşittir, muhteliftir, dağınıktır.

ibret

  • Uyanıklığa sebeb olan ders.
  • Çok çirkin ve düşündürücü.
  • Tuhaf, acâyip.

icma / icmâ

  • Dağınık şeyleri bir araya getirme, toplama.

icma'

  • Toplanma. Dağınık şeyleri toplamak.
  • Hazırlamak.
  • Azm ve kasdeylemek.
  • Topluluk. Fikir birliği. Bir mes'eleden âlimlerin ittihad etmesi.
  • Fık: Sahabe-i Güzin Hazretlerinin (R.A.) ittifakları üzere akaid hükmüne geçmiş umur-u diniyenin tamamı.

idbar

  • Geriye gitmek. Geri dönmek.
  • İşlerin ters gitmesi.
  • Talihsizlik.
  • Bir gezegenin diğer oniki burcun tertibine zıt olarak hareketi. (Asıl tertibe göre gitmesine de ikbal denir.)

iddet

  • Kocasının ölümüyle dul kalan veya talak (boşama) ve fesh (nikâhın bozulması) sebebiyle evlilik bağı çözülen kadının yeniden evlenebilmesi için beklemesi gereken zaman.

iftal

  • Dağınık. (Farsça)
  • Yırtık, aralık, yarık. (Farsça)

ihtila'

  • (Kadın) Nikâhı bozdurma. Kadın mehrinden vazgeçip veya çok para vererek kocasından boşanması.

ihtitab

  • Nikâhla kadın veya kız istemek.

ikdirar

  • Bulanma, bulanık olma.

ilham / ilhâm

  • Peygamberlerin kalblerine, uyanık iken, melek görünmeden ilâhî vahyin bırakılması.
  • Sâlihlerin, iyi kimselerin kalbine gelen İslâmiyet'e uygun mânâlar.
  • Allahü teâlânın bildirmesi. Sevk-i tabîî. Bugün buna içgüdü denilmektedir.

inkah / inkâh

  • (Nikâh. dan) Nikâh etme veya edilme.

inorganik

  • Mâden cinsinden olan, cansız maddelerden bulunan. Organik olmayan. Hayvan ve insan gibi vücud yapısına ait olmayan. (Fransızca)

inşitat

  • Dağılmak. Dağınık olmak. Perakende olmak.

intibah

  • Uyanıklık, göz açıklığı. Hassasiyet. Agâh ve münebbih olmak. Hakikatı ve hakkı anlayıp yanlıştan, fenadan dönmek.
  • Sinirlerin uyanması. Uzuvların harekete gelmesi.

intibahkarane / intibahkârâne

  • Uyanıklık içinde olarak.

ırmis

  • Büyük taş.
  • Kuvvetli ve dayanıklı deve.

ırzim

  • Sağlam, sert ve dayanıklı.
  • Şiddetli toplayıcı.

ısbah

  • Seher vakti. Sabah vakti.
  • Gafil olmamak. Uyanıklık.

isbat / isbât

  • Sağlamlaştırma, dayanıklı hâle getirme. Delil ve şâhit göstererek bir sözün ve fikrin doğruluğunu ortaya koyma.
  • Tasavvuf yolunda ilerlerken Lâ ilâhe dedikten sonra illallah demek.

ısdak

  • Verilecek parayı kadının nikâhında tesbit edip kararlaştırma.

işgerf

  • Dayanıklı, sağlam, kalın. (Farsça)
  • Şan, nam, ün, şeref. (Farsça)

işhad / işhâd / اشهاد

  • Tanık getirme. (Arapça)

ishar

  • Uyundırma.
  • Gece uyutmayıp, uyanık durdurma.

iskarlat

  • İtl. Eski devirlerde Venedik mensucatından, boyası has ve kumaşı dayanıklı bir nevi çuhanın adı idi ve şarkta pek makbuldü. Yeniçeri Ocağı ileri gelen ağalarına, sekbanbaşıya ve yeniçeri kâtibine her sene bu çuhadan verilir veya bedeli para olarak tahsis olunurdu. Bu paraya da "İskarlat bedeli" deni

isna aşer

  • Oniki.

isna'aşer / isnâ'aşer / اثنى عشر

  • Oniki. (Arapça)

istib'al

  • Kadını nikâh ile alma.

istibda

  • (İstibra') Ayırmak. Uzak etmek.
  • Küçük abdest bozduktan sonra idrardan temizlenmek, sidik eserinin tamâmen kesilmesini beklemek.
  • Nikâhla alınan dul bir kadının gebe olmadığına kanaat getirmek için, kadın bir âdet görünceye kadar beklemek.

istibra / istibrâ

  • Temizlenme.
  • Erkeklerin küçük abdesti yaptıktan sonra yürüyerek, öksürerek veya sol tarafa yatarak, idrar yolunda damlalar bırakmaması. Kadınlar istibrâ yapmaz.
  • Nikâhla alınacak dul bir câriyenin hâmile olup olmadığını bilmek ve şüpheye yer vermemek için bir temizlik müddeti geçip tekr

istihase

  • Organik maddelerin, şekillerini muhafaza ederek zamanla taş hâline geçmesi. Fosilleşme.

istihkam / istihkâm

  • Sağlamlık. Metin olmak. Kuvvetli ve dayanıklı olmak.
  • Askerlikte: Düşmana karşı, hücumlarını savmak için hazırlanmış bulunan siper, askeri yapılar. İstihkâm işi ile uğraşan asker sınıfı.
  • Kuvvet ve metanet vermek.

istinkah / istinkâh

  • (Nikâh. dan) Bir kadını nikâhla alma, nikâhlamak isteme.

ıtris / ıtrîs

  • Hiddetli, cebbar kimse.
  • Kuvvetli, dayanıklı deve.

izdivac

  • Çift olmak, birbirine eş olmak. Meşru nikâhla evlenmek.

izinname

  • Eskiden bir nikâhın kıyılabilmesi için kadı tarafından verilen izin kâğıdı. (Farsça)

jülide / jülîde / ژوليده

  • Dağınık, perişan, karma karışık. (Farsça)
  • Perişan, dağınık.
  • Dağınık, karışık. (Farsça)

kabul / kabûl

  • Almak, râzı olmak. Alış-veriş, kirâlama, nikâh gibi sözleşmelerde yapılan teklife rızâ göstermek.

kadem

  • Ayak. Adım. Metrenin üçte biri kadar olan uzunluk. Oniki parmak uzunluğu, yarım arşın.
  • Uğur.

kaim / kâim

  • Ayakta olan, uyanık olan, namaz kılan.

kamer

  • Gökteki ay. Hilâl.
  • Ay ışığında uyumayıp uyanık durmak.

kantar

  • Ağırlık ölçüsü âleti.
  • Binikiyüz dinar, onikibin okiyye, yüz okiyye gibi hudutsuz bir vezindir.
  • Kırk okka.

kar-agah / kâr-âgâh

  • İşbilir, uyanık. (Farsça)

kar-agahi / kâr-âgâhî

  • Uyanıklık, iş bilirlik. (Farsça)

kar-dani / kâr-danî

  • Uyanıklık, iş bilirlik. (Farsça)

kardide / kârdide

  • (Çoğulu: Kâr-didegân) Uyanık, tecrübeli, iş bilir, görgülü. (Farsça)

kaza-i şehvet

  • Şehvet ihtiyacını gidermek. Cinsî münasebet (ki, insanlar arasında nikâh olmadıkça haramdır.)

kazb

  • Çok nikâh.

keden

  • Toprak suyu çekip, yerinde bulanıklık kalmak.

keder / كدر

  • Üzüntü. (Arapça)
  • Bulanıklık. (Arapça)

keduret

  • Bulanıklık.
  • Gam, tasa, keder.

keffaret-i zıhar / keffâret-i zıhâr

  • Bir erkeğin, hanımını veya onun yüz, baş, ferc gibi bir uzvunu, kendisine nikâhı ebedî haram olan bir kadına veya onun bakılması haram olan yerine benzetmesi yâni "Sen anam gibisin" veya "Senin sırtın anamın sırtı gibidir" demesinin affı ve onunla te krâr münâsebet kurabilmesi için olan çâre.

kemal-i metanet / kemâl-i metânet / كَمَالِ مَتَانَتْ

  • Tam bir dayanıklılık.

kemal-i sabır ve metanet / kemâl-i sabır ve metanet

  • Tam ve mükemmel bir sabır ve dayanıklılık.

ken'an diyarı / ken'an diyârı

  • Sayda, Sûr, Beyrût, Filistin ve Sûriye'nin bir kısmını içine alan ve Fenike denilen bölge. Nûh aleyhisselâmın torunu ve Hâm'ın oğlu Ken'an burada yaşadığı için Ken'an diyârı denilmiştir.

kesafet

  • Bulanıklık. Kir. Açık veya berrak olmamak.
  • Kalınlık, yoğunluk, kesiflik, koyuluk. Şeffaf olmamak.

kimya-yı gayr-ı uzvi / kimya-yı gayr-ı uzvî

  • İnorganik kimya.

kına'

  • Başörtüsü, eşarp. Örtü, yaşmak, peçe, nikâb.
  • İçinde hediye gönderilen tabak.

kınne

  • (Çoğulu: Kinen) Hurma lifinden yapılan urganın sağlam ve dayanıklı olması.
  • Dâne çadırı dedikleri ot.
  • Bir nevi devâ.

kiyaset / kiyâset / كياست

  • Zeki.
  • Uyanıklık. Zekâ. Ferâset. Zeyreklik.
  • Zekilik, uyanıklık. (Arapça)

küduret / küdûret / كدورت

  • (Keder. den) Bulanıklık.
  • Koyuluk, kesiflik.
  • Kaygı. Tasa. Kederlilik.
  • Bulanıklık.
  • Bulanıklık. (Arapça)
  • Tasa. (Arapça)

küduretli / küdûretli

  • Bulanık, yoğun.
  • Bulanık.

kufe / kûfe

  • Küfe. Dayanıklı ve kaba büyükçe sepet. (Farsça)

kümmi / kümmî

  • Konik. Koni biçiminde olan.

künbül

  • Sağlam, dayanıklı, sert, katı.

kuslub

  • Kuvvetli, dayanıklı, sağlam.

ledem

  • Akrabadan nikâhı haram olan.

lehfan

  • Kalbi yanık, hasret çeken. Özleyen.

lev'a

  • (Çoğulu: Leveât) Gönül acısı, kalb acısı. Yürek yanıklığı.

lev'a-i kalb

  • İç yanıklığı, gönül acısı.

leveat

  • (Tekili: Lev'a) Sevgiden ve mecazî aşktan gelen iç yanıklıkları. Yürekten gelen acılar.

lisam

  • Yüz örtüsü, yaşmak. Nikab.

ma-i mükedder / mâ-i mükedder

  • Bulanık su.

mağlub / مغلوب

  • Yenik. (Arapça)

mağlube / mağlûbe

  • Yenik olan, mağlup olmuş.

mah

  • (Meh) Senenin onikide birisi. Yirmisekiz, yirmidokuz, otuz veya otuzbir günlük zaman. (Farsça)
  • Gökteki ay. Kamer. (Farsça)

mahmud şevket paşa

  • 31 Mart Hâdisesi patlak verdiği sırada Selânik'te bulunan Redif Tümeninin kumandanı.

mahrem / محرم

  • Gizli.
  • Dince ve şer'an müsaade olunmayan.
  • Birisinin hususi hâllerine ait gizli sır.
  • Nikâh düşmeyen, evlenilmesi haram olan yakın akraba. (Baba, dede, anne, nine, erkek ve kızkardeş, amca, dayı, hala ve teyzeler arasında bir neseb yakınlığı, bir ebedî mahremiyet vardır
  • Dînen evlenilmesi ebedî haram (yasak) olan, soy, süt veya evlenme sebebiyle nikâhı haram olan kimse.
  • Gizli, herkese söylenmeyen.
  • Nikah düşmeyen. (Arapça)
  • Gizli. (Arapça)

mahremiyet

  • Mahremlik, nikâh düşmeme özelliği.

mahruk / محروق

  • Yanık, yanmış. (Arapça)

mahruk-ul fuad

  • Yüreği yanık.

mahruti / mahrutî / mahrûtî / مَخْرُوطِي

  • Mahrut şeklinde olan. Altı daire ve üstü sivrilerek bir noktada birleşen, huni şeklinde olan. Konik.
  • Konik.
  • Konik.

mahrutiyyet

  • Mahrutilik, konik olma hâli.

mahz

  • Nikâh.

matita / matîta

  • (Çoğulu: Metâyıt) Havuz dibinde kalan balçıklı bulanık su.

maznun

  • (Zann. dan) Zannolunmuş. Zan altında bulunan, kendisinden şüphe edilen.
  • Huk: Bir suç dolayısı ile sorguya çekilen kimse. Sanık.
  • Zanlı, sanık.
  • Zanlı, sanık.

mecanik

  • (Tekili: Mencenik) Mancınıklar.

mefruş

  • Döşenmiş, ferş olunmuş, serilmiş.
  • Nikâhlı karı.

meh

  • Ay. Kamer. (Farsça)
  • Senenin onikide biri. Ay. (Farsça)

mehir

  • Nikâh bedeli; nikâh esnasında belirlenen ve erkek tarafından kadına verilmesi gereken mal, değerli eşya veya para.

mehire / mehîre

  • Usta, mâhir, hünerli.
  • Hür olan kadın.
  • Nikâh bedeli çok olan kadın.

mehr

  • Aşk, şefkat, muhabbet.
  • Güneş.
  • Huk: Mihr. Evlenme muamelesinde erkek tarafından kadına verilen nikâh bedeli.

mehr-i misl

  • Mehir söylenmeden veya mehir vermemek şartı ile yapılan bir nikahtan sonra, kadının, baba tarafından akrabâsının kadınlarına bakılarak bunlara verilen mehir kadar verilmesi kararlaştırılan altın, gümüş, mal veya herhangi bir menfeat.

mehr-i muaccel

  • Miktarı tesbit edilen (belirlenen) ve nikâh sırasında erkeğin evleneceği kadına peşin olarak ödemesi gereken altın, gümüş, kâğıt para veya herhangi bir mal yâhut bir menfaat.
  • Nikâhta erkek tarafından kız tarafına verilen ağırlık, para.

mehr-i müeccel

  • Boşanma veya ölüm halinde, kız tarafına verilmesi nikâhta kararlaştırılmış olan para.
  • Miktarı nikah yapılırken tesbit edilip, ödenmesi daha sonraya bırakılan yâni erkeğin evleneceği kadına sonra ödeyeceği altın, gümüş, kâğıt para veya herhangi bir mal yâhut bir menfeat.

mehr-i müsemma

  • İki tarafın rızası ile nikâh bedeli olarak kararlaştırılan para.

mekanik

  • Lât. Cisimlerin hareketleriyle alâkalı hâdiseleri inceleyen ilim. Mihanikiyetten bahseden kitap.
  • Makina. Makina aksamının hey'et-i mecmuası.
  • Kafa yormaksızın el veya makina ile yapılan.

memhure

  • Nikâh bedeli verilmiş olan kadın.

mencenik

  • (Bak: Mancınık)

mencınık

  • (Çoğulu: Mencınıkât) Mancınık.

menkuha / menkûha / منكوحه

  • Nikâhlı karı. Nikâhlanmış olan kadın.
  • Nikâhlı kadın.
  • Nikahlı hanım, eş. (Arapça)

menşur

  • (Neşr. den) Neşrolunmuş. Dağıtılmış. Yayılmış. Herkese ilân edilmiş.
  • İşleri dağınık. Perişan.
  • Sultanın emri, mühürsüz mektubu, fermanı.
  • Bayrak.
  • Mat: Alt ve üst tabanları birbirine müsavi ve müvâzi (eşit ve paralel), kenarları da müsâvi ve müvâzi olup yüzleri b

meş'un

  • Dağınık saç.

mesail-i şetta

  • Dağınık mes'eleler, maddeler.

metanet / metânet / متانت / مَتَانَتْ

  • Dayanıklılık.
  • Dinin emirlerini korumadaki kararlılık, dayanıklılık.
  • Sağlamlık, dayanıklı olma.
  • Dayanıklılık. (Arapça)
  • Dayanıklılık.

metanet-i ahlakiye / metanet-i ahlâkiye

  • Ahlâkî sağlamlık, dayanıklılık.

metanetli

  • Dayanıklı, metîn.

metin / metîn / متين / مَت۪ينْ

  • Sağlam, dayanıklı.
  • Metanetli, dayanıklı.
  • Sağlam, dayanıklı. (Arapça)
  • Dayanıklı.

metinane / metînâne

  • Dayanıklı biri gibi.

mi'rac / mi'râc

  • Merdiven.
  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem elli iki yaşında uyanık iken, beden ile, hicretten altı ay önce Receb ayının yirmi yedinci gecesi, Mekke-i mükerremede Mescid-i Harâm'dan Kudüs'e ve oradan göklere ve bilinmeyen yerlere götürülüp, getirilmesi.

mia-i isna-aşer / miâ-i isnâ-aşer

  • Oniki parmak bağırsağı.

mihanikiyet

  • Hareket kabiliyeti, mekanik özellik.

mihanikiyyet / mihânikiyyet

  • yun. (Mihanik. den) Makine sanayiini ihate eden fen ve ilimler. Makine gibi cansız şeyler.
  • Cansız ve duygusuz fakat ahenkli hareket ve hareket kabiliyeti.
  • Mekaniklik.

mihneka

  • (Çoğulu: Mehânık) Maktul.
  • Gerdanlık.
  • Boğacak âlet.

minkar-ı mahrut

  • Gagaları konik biçimde ve kuvvetli olan kuşlar. (Serçe, karga gibi)

mıntıkat-ül büruc

  • Burçlar mıntıkası. Coğ: Oniki burcun bulunduğu tutulma dairesi.

mirade

  • Mancınık taşı.

mü'min-i kalb-hüşyar

  • Kalbi uyanık mü'min.

mü'min-i kalb-i hüşyar

  • Kalbi uyanık mü'min.

müblenda

  • Kuvvetli, sağlam ve dayanıklı deve.

mucib-i teyakkuz

  • Teyakkuzu, yâni uyanıklığı icâb ettiren.

müezzer

  • Muhkem, sağlam, dayanıklı.

muğber / مغبر

  • Kırgın, gücenik. (Arapça)
  • Muğber olmak: Kırılmak, gücenmek. (Arapça)

mugre

  • Bulanıklık.

muharremat / muharremât

  • Yapılması dînen yasaklanmış, haram olan işler, haramlar.
  • Nikâhlanılması (evlenilmesi) dînen haram kimseler. Nikâh düşmeyenler.

muhazere

  • Birbirini korkutmak.
  • İhtiraz etmek.
  • Uyanık olmak.

muhnak

  • (Çoğulu: Mehânik) Zayıflamış davar.

muhsan

  • Fık: Akıl. Büluğ. İslâmiyet. Hürriyet. Nikâh-ı sahih ile teehhül vasıflarını câmi olan kimse.

muhtatib

  • Nikâhla isteyen.

mühur

  • (Tekili: Mehr) Evlenirken erkek tarafından verilen nikâh bedelleri.

mukavemet

  • Direnç, dayanıklılık.

mukavim

  • Sağlam. Dayanıklı. Mukavemet eden. Direnen. Karşı duran.
  • Sağlam, dayanıklı.
  • Dayanıklı.

mükedder

  • Kederli. Sıkıntılı.
  • Tekdir edilmiş. Azarlanmış.
  • Bulandırılmış. Bulanık.

münakeha

  • (Çoğulu: Münâkehât) (Nikâh. dan) Nikâhlanma. Nikâh kıyışma.

münakehat

  • Nikâhlanmalar.
  • Fık: Nikâhla alâkalı olan bahisler.

münevver

  • (Nur. dan) Mc: Kur'anî ve imanî eser okumakla ve ibadet ve taatla nurlanmış. Nurlandırılmış, ışıklı.
  • Uyanık. İntibaha gelmiş. Akıllı âlim. İmanî ve İslâmî tahsil ve terbiye görmüş.
  • Parlatılmış.

münşett

  • Dağınık. Perişan.

müntebih

  • Uyanık, intibah eden. Agâh ve habir olan. Gafletten ayrılmış olan.
  • Uyanık olan.
  • Uyanık.

müntehib

  • Uyanık.

mürahaka

  • Büluğ çağına, oniki yaşına yaklaşmak.

mürahik

  • Büluğ yaşına yaklaşmış erkek çocuk. Büluğ yaşına, yani oniki yaşına girip de baliğ olmayan erkek çocuğa denir. On beş yaşına kadar baliğ olmasa yine bu isim verilir. Kız çocuğuna ise: Mürâhika denir.

müsahere

  • (Müsâheret) Geceleyin uyanık durma, uyumama.

müşevveşiyet

  • Karışıklık, dağınıklık.

müstaid

  • İstidadı olan, kabiliyetli, uyanık, anlayışlı, akıllı.

mut'a

  • Geçici kazanç.
  • Şiilere mahsus süresi belirlenmiş nikah.

müt'a

  • Muvakkat kazanç.
  • Gayr-ı şer'i olan bir nikâh.
  • İntifa', faydalanma.

müta / mütâ

  • Haram nikah.

mutallaka

  • (Talak. dan) Boşanılmış kadın. Bırakılmış, nikâhı bozulmuş.

mütefennin / متفنن

  • (Fenn. den) Alim, münevver, fen adamı. Teknik ilimle uğraşan.
  • Fen bilimleri ile uğraşan, teknik ile uğraşan. (Arapça)

müteferrik / متفرق

  • (Fark. dan) Çeşitli. Kısım kısım. Başka başka. Dağınık.
  • Kısım kısım, farklı farklı, dağınık.
  • Dağınık. (Arapça)

müteferrika

  • Farklı, dağınık.

mütehammil değil

  • Dayanıklı değil, tahammül edemez.

mütekeddir

  • (Çoğulu: Mütekeddirîn) (Keder. den) Kederli, hüzünlü. Kederlenen, tekeddür eden.
  • Bulanık.

mütekeddirin / mütekeddirîn

  • (Tekili: Mütekeddir) Kederlenenler, kederli ve hüzünlü olan kimseler.
  • Bulanık şeyler.

mütenakih

  • Nikâhlanan.

mütenebbih / مُتَنَبِّهْ

  • Uyanmış, uyanık.
  • Uyanmış, uyanık.

müteşettit / متشتت

  • (Müteşettite) Dağılan, dağınık olan. Karışan, karışık bulunan. Perişan olan.
  • Karışık, dağınık. (Arapça)

müteyakkız / متيقظ / مُتَيَقِّظْ

  • Uyanık, uyanmış, tetikte, gözü açık olan.
  • Uyanık.
  • Uyanık bulunan,tetikte gözü açık olan.
  • Uyanık.
  • Uyanık, teyakkuz durumunda olan. (Arapça)
  • Uyanık.

müteyakkızane / müteyakkızâne

  • Uyanık ve dikkatlice, göz açıklığı ile. (Farsça)

mütezahhir

  • (Zahr. dan) Bir kimse tarafından yardım edilen, yardım gören.
  • Karısına, nikâhı bozacak bir söz söyleyen.

muvakkat nikah / muvakkat nikâh

  • Geçici nikâh. Bir adamın, yüz sene de olsa, belli bir zaman sonra hanımını boşamağı söyleyerek, bütün şartlarına uygun yapılan ve harâm olan nikâh.

müzmin / مزمن

  • İyice yerleşmiş, kronik.
  • Kronik, süreğen. (Arapça)

na-üstüvar

  • Dayanıksız, sağlam olmıyan. (Farsça)
  • Münasebetsiz. (Farsça)

nakihe

  • Nikâhlı kadın eş.

nakiş

  • Parça parça ve dağınık olan eşyaların bir yerde veya bir çuval içinde toplanması.
  • Benzer, misil.

naknaka

  • (Çoğulu: Nekanık) Kurbağanın ötmesi. Tavuğun gıdaklaması.
  • Ses.

nakş-bendi / nakş-bendî

  • Kalbde zikir yoluyla, tefekkür ile İlâhî sevgiyi, uyanıklığı nakşa çalışan mânâsiyle, Şeyh Bahâüddin Nakş-bendî nâmındaki azîm bir velinin kurduğu ve en ziyade hafî zikre dayanan tarikata mensub olan. (Silsile-i Nakşî'nin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbanî (R.A.) Mektubat'ında demiş ki: "Ha (Farsça)

namahrem / nâmahrem / نامحرم

  • Mahrem olmayan, nikâh düşen.
  • Mahrem olmayan. (Farsça - Arapça)
  • Nikah düşmeyen kişi. (Farsça - Arapça)
  • Yabancı. (Farsça - Arapça)

naşie

  • Delil. Zuhur.
  • Gündüz veya gecenin evvelki saati.
  • Uykudan sonra kalkmak hali ve uyanık olduğumuz hal.

nazik / nâzik

  • Nezaketli. Terbiyeli. Zarif. İnce, dayanıksız. (Farsça)
  • Ehemmiyet verilmesi icab eden. (Farsça)
  • Tehlikeli husus. (Farsça)

nebatat / nebâtât / نباتات

  • Bitkiler. (Arapça)
  • Botanik. (Arapça)

nebatiyyun

  • Botanik bilginleri, botanik âlimleri.

nekabe

  • (Bak: NİKABE)

nekad

  • (Çoğulu: Nukyud-Nikâd) Ayakları kısa, yüzü çirkin koyun.
  • Büyümesi geç olan çocuk.
  • Ağızda dişler çürüyüp ufanmak.
  • Davarın tırnağı soyulup yüzülmek.

nekh

  • (Nikâh) (Çoğulu: Enkihe) Tezevvüc, evlenme, cimâ etme.
  • Akit.

nekmet

  • (Bak: Nikmet)

nekt

  • (Çoğulu: Nikât) Süngüyü yere vurmak.
  • Taan etmek, çekiştirmek.

nemeş

  • Dağınık, parçalanmış şeyleri toplamak.
  • Nakış hatları.
  • Yüzde olan siyah ve beyaz noktalar.

nezia

  • (Çoğulu: Nezâyı') Aşiretinden başkasına nikâhlanmış olan kadın.

nikah-ı mut'a / nikâh-ı mut'a

  • Bir zamanlık, geçici nikâh olup meşru değildir.

nikah-ı sahih / nikâh-ı sahih

  • Sıhhat şartlarını cami' olan nikâh.

nikahter

  • (Nik - ahter) Tâlihli, şanslı, mutlu. (Farsça)

nikam

  • (Tekili: Nikmet) İntikamlar, öc almalar.

nikan

  • (Tekili: Nik) İyiler, iyi kimseler. (Farsça)

nikbaht

  • (Nîk-baht) Bahtlı, tâlihli, şanslı. (Farsça)

nikbaz

  • (Nîk-bâz) Davranışları ve işleri iyi olan. (Farsça)

nikbin

  • (Nîk-bin) İyi gören, iyimser, her şeyi iyi tarafından gören. (Farsça)

nikendiş

  • (Nîk-endiş) Her vakit iyilik düşünen. Herkesin iyiliğini istiyen. (Farsça)

nikfercam

  • (Nîk-fercâm) Sonu, âkıbeti hayırlı ve iyi olan. (Farsça)

nikhaslet

  • (Nîk-haslet) Ahlâkı ve huyu iyi olan. (Farsça)

nikkirdar

  • (Nîk-kirdâr) Hareket ve davranışları iyi ve beğenilir olan. (Farsça)

nikmanzar

  • (Nîk-manzar) Görünüşü ve manzarası güzel olan. (Farsça)

nıkmet

  • (Bak: Nikmet)

niknihad

  • (Nîk-nihâd) İyi huylu.

nıkris

  • (Nıkrîs) (Çoğulu: Nekaris) Ayak ağrısı.

nikter

  • (Nik-ter) Çok beğenilmiş, çok iyi. (Farsça)

nimmanzur

  • Yarı görülen. Bulanık olarak görülen. (Farsça)

nüf'e

  • (Çoğulu: Nifâ) Seyrek ve dağınık olan ot.

nükat

  • (Bak: Nikât- Nüket)

nukta

  • (Çoğulu: Nukat-Nukut-Nikât) Nokta.

padişah-ı maznun / padişah-ı maznûn

  • Sanık konumunda bulunan Padişah.

paş paş

  • Parça parça, ufak ufak. (Farsça)
  • Dağınık. (Farsça)

pejmürde / پژمرده

  • Dağınık. (Farsça)
  • Eski, yırtık. (Farsça)
  • Perişan. (Farsça)
  • Buruşuk, buruşmuş. (Farsça)
  • Dağınık.
  • Solgun. (Farsça)
  • Dağınık. (Farsça)
  • Yırtık. (Farsça)

perakende / پراكنده

  • Dağınık. Dağıtma. (Farsça)
  • Azar azar yayılan veya satılan. (Farsça)
  • Dağınık. (Farsça)
  • Toptan olmayan. (Farsça)

perişan / perîşan / پریشان

  • Dağınık, karışık. (Farsça)
  • Bozuk, tertibsiz, düzensiz. (Farsça)
  • Kederli, hüzünlü, kaygılı. (Farsça)
  • Dağınıklık, karışıklık.
  • Dağınık.
  • Dağınık. (Farsça)
  • Kötü durumda, perişan. (Farsça)
  • Perişan olmak: Darmadağın olmak. (Farsça)

perişani / perişanî

  • Perişanlık, dağınıklık. (Farsça)
  • Düzensizlik, bozgunluk. (Farsça)
  • Yoksulluk, fakirlik. (Farsça)

perişaniyet / perîşaniyet

  • Dağınıklık.

pür-suz

  • Çok yakıcı. Çok yanık. (Farsça)

ra

  • Kur'an alfabesinde onikinci harftir. Ebced hesabında 200 sayısına işaret eder. Bu harfe "Rı" denildiği gibi, "Ra-i mühmele" de denilir. Bazı tarih kayıtlarında" Rebi-ül Evvel" ayına işaret olarak geçer.

rafit

  • Nikâh. Cima. Fuhşiyyat.

rasafet

  • Dayanıklılık, sağlamlık.

rasanet

  • Sağlamlık, dayanıklık.
  • Sabit, muhkem, metin.

rasif

  • Dayanıklı, sağlam, muhkem.
  • Taş temel, rıhtım.
  • Denizin yüzüne çıkmış kayalar.

rasin / rasîn

  • Sağlam, dayanıklı.
  • Sabit hüküm.
  • Sağlam, dayanıklı.

ratl

  • (Ratıl) Eskiden kullanılan sıvı ölçüsü olup bâzı yerlerde yüzotuz dirhem sayılmıştır. Bâzen oniki kıyyedir. Kıyye kırk dirhemdir.

refes

  • (Rüfâs) Kinayesi icab eden şeyi açık söylemek.
  • Kinâye olarak.
  • Cimâ, nikâh.
  • Fuhşiyyât.

renak

  • Mastar.
  • Suyun bulanık olması.
  • Kederli olmak, mükedder olmak.

renk

  • Bulanık su.

ric'at

  • Geri dönme, vazgeçme.
  • Erkeğin, boşadığı kadını, iddet süresi bitmeden tekrar nikahlaması.

robot

  • Elektrikle veya mekanik yollarla hareket ettirilerek çeşitli işler yaptırılabilen otomatik cihaz. (Fransızca)

şa'va'

  • Perâkende, dağınık.
  • Dağıtmak.

şahadet / şahâdet / شهادت

  • Şahitlik, tanıklık.
  • Tanıklık, şahitlik. (Arapça)
  • Şehadet getirme. (Arapça)
  • Şehitlik. (Arapça)

sahid

  • Uyanık.

şahid / şâhid / شاهد

  • Şahit, tanık, gören.
  • Tanık. (Arapça)
  • Güzel. (Arapça)
  • Sevgili. (Arapça)

şahid-i daimi ve ebedi / şahid-i dâimî ve ebedî

  • Sonsuz ve dâimî şahit, tanık.

şahid-i sadık / şâhid-i sâdık

  • Doğru sözlü şahit, tanık.

şahit olma

  • Tanık olmak.

şahitler

  • Deliller, tanıklar.

sahur

  • Gece uyanıklığı, uykusuzluk.
  • Ayın etrafındaki hâle.
  • Yer yüzünün gölgesi.

sahv

  • Uyanıklık, aklı başında, şuuru yerinde olma hâli, sekr hâlinin zıddı. Tasavvufta kendini kaybetme hâlinden kurtulup, ayılma hâli. Fenâdan sonraki bekâ hâli.
  • Ayıklık; uyanıklık; tasavvufta kendinden geçme hâlinin sona ermesi.
  • Ayılma, ayıklık, aklı başında olmak.
  • Hastanın iyileşmesi.
  • Tas: Kendinden geçme hâlinin sona ermesi, his âlemine tekrar dönmek.
  • Uyanıklık.

sahve

  • Uyanıklık hâli.

said-i hüşyar / said-i hüşyâr

  • (Kalbi ve aklı) Uyanık Said.

salahdi

  • Kavi, sağlam, dayanıklı ve muhkem.

sald

  • Kaypak taş.
  • Taş gibi çok dayanıklı şey.
  • Dağa çıkmak.
  • Şiddetle ellerini yere vurmak.

salehba

  • Dayanıklı ve kuvvetli deve. (Müe: Salehebât)

sam'are

  • Sağlam ve dayanıklı, sert.

sani aşer / sâni aşer

  • Onikinci.

sebel

  • Tıb: Bulanık görme hastalığı.
  • Göze inen perde.
  • Buluttan çıkıp da henüz yere ulaşmamış yağmur.
  • Buğday başı.

seces

  • Bozuk ve bulanık su.

şehadat / şehâdât

  • Şahitlikler ve tanıklıklar.

şehadet / şehâdet / شهادت

  • Şahitlik, tanıklık.
  • Bir şeyin gerçekliğine inanma.
  • Din uğrunda şehit olma.
  • Şahitlik, tanıklık.
  • Tanıklık. (Arapça)
  • Şehitlik. (Arapça)

şehadet eden

  • Şahitlik, tanıklık eden.

şehadet etmek

  • Şahitlik, tanıklık yapmak.

şehadet-i sadıka

  • Doğru şahitlik, tanıklık.

seher

  • Geceleri uyumayıp uyanık durma hastalığı.

sehran

  • Geceleri uyanık duran.

şemate

  • Destenik çiçeği.
  • Düşmana belâ, gam ve tasa geldiğinde şâd olup sevinmek.

şemel

  • Perâkendelik, dağınıklık.
  • Toplanmak, cem'olmak.
  • Az nesne.

şemtit

  • Perakende, dağınık, müteferrik.

seriri / serirî

  • Yatırarak hastaya bakma, klinik.

şetet

  • Perişaniyet, dağınıklık, teşettüt.

şett

  • Dağınık olmak, târumar etmek, dağıtmak. Başka başka olmak.

şevarid

  • (Tekili: Şâride) Dağılmış, dağınık şeyler.

şezre-mezre

  • Darmadağınık.

sıdak

  • Kadın eşe verilen nikâh parası. Nikâh akçesi.

şikeste / شكسته

  • Kırık. (Farsça)
  • Yenik, mağlup. (Farsça)

sımame

  • Kan damarlarında tıkanıklık yapan kan pıhtısı.

şin

  • Çok nikâhlı kimse.
  • Huruf-u mu'cemeden bir harf.

sinad

  • Muhkem, dayanıklı, kuvvetli dişi deve.
  • Yüce.
  • Yüce yer, yüksek yer.

sine

  • Uyuklama, uykuya dalma başlangıcı. Uyku ile uyanıklık arası. (O anda insan, sesi duyduğu halde anlamaz.)

sırr-ı icma / sırr-ı icmâ

  • İcmâ sırrı, dağınık şeyleri bir araya toplama sırrı.

sorgu dairesi

  • Mahkemeye çıkarılan sanıkların sorgulandıkları bölüm, makam.

sühad

  • Uyanıklık.

suhte / sûhte / سوخته

  • Yanmış, tutuşmuş. Yanık. (Farsça)
  • (Çoğulu: Suhtegân) Softa. Medrese talebesi. (Farsça)
  • Yanık. (Farsça)

sühud

  • Uyanıklık.

sühüd

  • Uyanıklık.

şühud / شهود

  • Görme. (Arapça)
  • Görünme. (Arapça)
  • Tanıklar. (Arapça)

sühur

  • Uyanık olmak.

sunuf

  • (Tekili: Sınıf) Sınıflar.
  • Dereceler, mertebeler.
  • Nikablar, yaşmaklar.
  • Soylar, neviler.

suret-ül infitar

  • Kur'an-ı Kerim'de seksenikinci Sure olup Mekkidir.

şuur / şuûr

  • Anlayış, idrâk.
  • Tasavvufta kendi varlığından haberi olma; sekrin zıddı, uyanıklık.

suz-i ciğer

  • Ciğerin yanması. Ciğer yanıklığı.

ta'kir

  • Suyu bulanık etmek.

tabaver / tâbâver / تاب آور

  • (Tâb-âver) Güçlü, kuvvetli. Dayanıklı. Dayanan. (Farsça)
  • Dayanıklı. (Farsça)

talak / talâk

  • Nikâh bağını çözmek; nikâh akdini (sözleşmesini), belli sözlerle derhal veya geleceğe bağlı olarak sona erdirmek. Şer'î (dînî) nikâhta, boşama hakkı olanın, nikâhlı olduğu kişiyi boşaması.
  • Boşamak. Boşanmak.
  • Bağlı olan bir şeyi çözmek, ayırmak.
  • Nikâhlı karısını bırakmak.
  • Boşamak, boşanmak.
  • Bağlı olan bir şeyi çözmek, ayırmak.
  • Nikâhlı karısını bırakmak.

talak-ı bayin / talâk-ı bâyin

  • Yeniden evleniyorlarmış gibi kadının rızası ile tekrar nikâh edilmedikçe geri alınamayacağı talâk. Kadın istemiyorsa erkek zorla alamaz. İddet sırasında kadın, erkeğin evinde kalmaz. Erkek üçüncü defa verdiği bâin talaktan sonra, üzerinden hulle geçmeden karısını bir daha (kadın istese de) alamaz.

tar ü mar

  • Dağınık, karmakarışık, perişan. (Farsça)

tark

  • Vurmak.
  • Dövmek.
  • Yünü ve pamuğu ağaçla vurmak.
  • Bulanık su.
  • İçine deve bevlettiğinden dolayı pislenmiş olan yağmur suyu.
  • Vücuttaki gevşeklik.

tarümar / târümar / târümâr / تارومار

  • Darmadağınık etme, parçalama.
  • Dağınık. (Farsça)
  • Perişan. (Farsça)
  • Târümâr etmek: (Farsça)
  • Dağıtmak, karıştırmak. (Farsça)
  • Perişan etmek. (Farsça)
  • Tarümâr olmak: (Farsça)
  • Dağılmak, karışmak. (Farsça)
  • Perişan olmak. (Farsça)

tatlik / tatlîk

  • Boşamak. Karısını terk edip nikâhını feshetmek.
  • Boşamak, nikahı fesh etmek.

tecdid-i nikah / tecdid-i nikâh / tecdîd-i nikâh

  • Nikâh tazeleme. Nikâh yenileme.
  • Nikâhı yenileme, tâzeleme.

teemmül / تأمل

  • Enikonu düşünme. (Arapça)
  • Teemmül etmek: Enikonu düşünmek. (Arapça)

tekdir

  • Azarlamak.
  • Kederlenme.
  • Bulanık etme.
  • Mektebde talebeye verilen ve siciline geçirilen bir ceza. Ta'zir.

tekeddür

  • Bulanık olma.
  • Kederlenme.
  • Bulanıklık, kederlenme.

teknoloji

  • Teknik bilgiler. Matematik, Kimya ve Fizik ilminden elde edilen bilgiler. (Fransızca)
  • Teknik bilgiler.

tenakkub

  • Nikab örtünmek, yüze peçe örtmek.

tenaküh

  • Nikâhlanmak.

tenekkub

  • Nikab örtmek. Nikablanmak, peçelenmek.

tenkih / tenkîh / تنقيح

  • Nikâh etmek, nikâhlanmak.
  • Nikahlama. (Arapça)

tenük

  • Dayanıksız, kuvvetsiz, zayıf. (Farsça)
  • İnce, rakik, nârin. (Farsça)
  • Az, hafif. (Farsça)
  • Yumuşak. (Farsça)

terakkiyat-ı hazıra / terakkiyat-ı hâzıra

  • Zamanımızdaki ilmî ve teknik ilerlemeler.

teşaub-u akvam / teşâub-u akvam

  • İnsanlığın çeşitli milletlere ayrılması, etnik çeşitlilik.

teşeddüd

  • Sertleşme. Kuvvet ve dayanıklık kesbetme. Şiddetlenme. Çok şiddetli olma.
  • Keskinleşme.

tesehhüd

  • Uyanıklık.

tesehhür

  • (Sehr. den) Gece uyumayıp uyanık kalma.

teşettüt

  • Dağınık olma. Dallara ayrılma. Çatallaşma. Dağılma. Perişan olma.
  • Dağınıklık.
  • Dağınıklık, çatallaşma.

teşettüt-ü ara / teşettüt-ü ârâ

  • Fikir dağınıklığı, kargaşası.

teşettüt-ü hal

  • Dağınıklık, perişanlık.

teşevvüş

  • Karma karışık olma.
  • Bulanıklık, karışıklık.
  • Karışıklık, bulanıklık.

teşevvüşat / teşevvüşât

  • Bulanıklıklar.

teşezzüb

  • Dağılma, dağınık olma.

teşneleb

  • Dudağı kurumuş, çok susamış. Yanık, susuz. (Farsça)

tevassul

  • Ulaşma, kavuşma, bitişme.
  • Nikâh yolu ile hısımlık, münasebet peydâ etme.

teyakkuz / تيقظ / تَيَقُّظْ

  • Uyanıklık.
  • Uyanıklık, tedbir.
  • Uyanık olma.
  • Uykudan kalkma.
  • Göz açıklığı.
  • Uyanıklık.
  • Uyanıklık. (Arapça)
  • Uyanık olma.

teyakkuz-ı arifane / teyakkuz-ı ârifâne

  • Bilen birine yakışır bir şekilde bir uyanıklılık.

teyakkuz-u kamil / teyakkuz-u kâmil

  • Tam anlamıyla uyanıklık.

teyakkuz-u tam

  • Tam bir uyanıklılık; bütün yönleriyle uyanık ve dikkatli olma hâli.

tezvic

  • Nikâhla bir kadını aldırmak. Birbirine eş yapmak. Evlendirmek.

tire / tîre / تيره

  • Karanlık. Bulanık. (Farsça)
  • Karanlık. (Farsça)
  • Bulanık. (Farsça)
  • Koyu. (Farsça)

tiregi / tiregî

  • Karalık. Bulanıklık. (Farsça)

tiregun

  • Bulanık renkli, kara renkli. Rengi bulanık. (Farsça)

ulcum

  • (Çoğulu: Alâcim) Erkek kurbağa.
  • Dağ keçisinin erkeği.
  • Deve kuşu.
  • Sağlam ve dayanıklı deve.
  • Çok su.
  • Gece karanlığı.

ulum-u şetta / ulum-u şettâ

  • Dağınık bilgiler, çeşit çeşit ilimler.

unayil

  • (Çoğulu: Anâyil) Berk, metin, sağlam, dayanıklı, muhkem.

üstüvar

  • Kuvvetli, dayanıklı, sağlam, muhkem. (Farsça)
  • Güvenilir, itimad edilir. (Farsça)

uzvi / uzvî / عضوی

  • (Uzviye) Uzva ait. Canlı. Organik.
  • Organik. (Arapça)

uzviyye / عضویه

  • Canlı, organik. (Arapça)

vakf

  • Mükellef (akıllı, müslüman ve ergenlik çağına erişmiş)kimsenin kendi mülkü olan mütekavvim (belli, kıymetli ve dayanıklı) malının menfaatini (faydasını) hiçbir şarta bağlamadan, müslüman veya zımmî (gayr-i müslim vatandaş), bütün veya belli fakirle re bırakması. Vakfın çoğulu evkâftır. Vakfe

vedi / vedî

  • İdrârdan sonra çıkan, yapışkan, beyaz ve bulanık koyu sıvı.

veled-i zina / veled-i zinâ

  • Nikâhsız evlenmeden meydana gelen çocuk.
  • Meşru olmayan birleşmeden doğan çocuk, nikah dışı birleşmeden doğan çocuk.

vesen

  • Uyku ağırlığı. Uyku ile uyanıklık arası.
  • Uyku anında aklın gitmesi.
  • Hâcet.

vitamin

  • Vücudda yokluğu bazı hastalıklara yol açan ve taze yiyeceklerde ve bazı meyvalarda bulunan organik madde. A, B, C, D, E gibi remizlerle gösterilen çeşitleri vardır. (Fransızca)

ya'mele

  • İşe dayanıklı cins dişi deve.

yad / yâd

  • Anma. Hatırda tutma. Zikretme. (Farsça)
  • Hediye. (Farsça)
  • Hâtıra. (Farsça)
  • Hatır, gönül. (Farsça)
  • Uyanıklık. (Farsça)

yakaza / يَقَظَه / یقظه

  • Uyanıklık, dikkatli olma, uyku ile uyanıklık arasındaki hal.
  • Uyanıklık hali.
  • Uyanıklık.
  • Uyanıklık. (Arapça)

yakazan

  • Uyanık kimse.
  • Tozu yükselen toprak.

yakazaten / يَقَظَةً

  • Uyanık olarak.
  • Uyanık olarak.

yakız

  • (Çoğulu: Eykâz) Uyanık.

yakub aleyhisselam / yâkûb aleyhisselâm

  • Ken'an diyârındaki (Fenike denilen Sayda, Sur ve Beyrut ile Filistin ve Sûriye'nin bir kısmından ibâret olan eski bir memleket) insanlara gönderilmiş olan peygamber. İshâk aleyhisselâmın oğlu, Yûsuf aleyhisselâmın babasıdır. Yâkûb, İbrânice bir isim olup, "Allahü teâlânın saf ve temiz kıldığı kul" m

yakza

  • Uyanıklık. Dikkatte olma.

yakzan / yakzân / يَقْظَانْ / یقظان

  • Uyanık.
  • Uyanık.
  • Uyanık.
  • Uyanık. (Arapça)

yakzaten

  • Uyanık olarak. Şuurlu ve dikkatli surette.

yoldaş-ı hüşdar

  • Akıllı, uyanık yoldaş.

yoldaş-ı hüşyar

  • Uyanık yoldaş.

yusuf

  • Hz. Yakub'un (A.S.) oniki oğlundan en küçüğü idi. Babası kendisini çok severdi. Gördüğü bir rüyayı babası tabir ederek peygamber olacağını ve bütün kardeşlerinin kendisine itaat edeceklerini söyledi. Kardeşleri kendisini kıskandıkları için bir hile ile izini kaybetmek istediler ve bir kuyuya attılar

zade

  • Evlâd, oğul. (Farsça)
  • İyi insan. (Farsça)
  • Nikâh neticesi olmuş çocuk. (Farsça)
  • Kelime sonuna getirilerek birleşik kelimeler de yapılır. Meselâ: Şah-zade (Şehzade) : Padişah evlâdı. (Farsça)

zani

  • Zina eden. Meşru olmayan nikâhsız cinsî münasebette bulunan.

zar zar

  • Hazin hazin, yanık yanık, (sesle) ağlıya ağlıya. (Farsça)

zeff

  • Kişinin nikâhlısını kocasına teslim etmek.

zeluli / zelulî

  • Başı yumuşak. Dayanıklı. Sabırlı, tahammüllü.

zevc / زَوْجْ

  • Nikahlı erkek, eş.

zevcat / zevcât / زوجات

  • Nikahlı kadınlar, karılar. (Arapça)

zevce / زوجه / زَوْجَه

  • Kadın eş. Nikâhlı kadın, eş.
  • Nikahlı kadın, karı. (Arapça)
  • Nikahlı hanım, eş.

zeyn-ül abidin

  • (Zeynel âbidîn) Lügat mânası: İbadet edenlerin zineti.
  • (Hi: 38-94) Oniki İmamın dördüncüsü olan zât (R.A.). Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın torunu olan Hazret-i Hüseyin'in ortanca oğlu. Asıl adı: Ali'dir. Tâbiînin büyüklerindendir. Medine-i Münevvere'de vefat etmiştir. (Rahmetull

zıhar / zıhâr

  • Erkeğin, hanımını veya onun yüz, baş, ferc gibi bir uzvunu, kendisine nikâhı ebedî haram olan bir kadına veya onun bakılması harâm yerine; "Sen anam gibisin" veya "Senin sırtın anamın sırtı gibidir" gibi sözlerle benzetmesi.