LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te musibet ifadesini içeren 145 kelime bulundu...

a'raz

  • (Tekili: Araz) Arazlar, işaretler, nişanlar, alâmetler.
  • Tesadüfler.
  • Hastalık alâmetleri.
  • Kazalar, felâketler, musibetler.

adak

  • Nezr, Allahü teâlânın rızâsının elde edilmesi veya bir isteğin yerine gelmesi veya bir belâ ve musîbetin giderilmesi maksadıyla Allahü teâlâ için oruç tutmak, kurban kesmek gibi başlıbaşına ibâdet olan veyâ benzeyen bir şeyi kendisine vâcib kabûl etm e.

afat / âfât

  • Afetler, musibetler.
  • Âfetin çoğulu, musibetler, büyük felaketler.

afat ve bela / âfât ve belâ

  • Afetler ve musibetler.

afat-ı semavi / âfât-ı semavî

  • Gökten gelen belâlar, musibetler.

afat-ı semaviye

  • Semavi âfetler. Allah tarafından insanları ikaz ve ceza için verilen belâ ve musibetler.

afat-ı semaviye ve arziye / âfât-ı semaviye ve arziye

  • Gökten ve yerden gelen belâlar, musibetler.

afet / âfet

  • Belâ. Musibet. Büyük felâket. Dâhiye.
  • Mc: Son derece güzel.
  • Felâket, musibet.

afetzede

  • (Çoğulu: Afetzedegân) Bir musibete, bir belâya ve bilhassa yangın, zelzele gibi bir felâkete uğramış. (Farsça)

ahdas

  • (Tekili: Hades) Yeni hâdiseler, fena şeyler. Dertler, musibetler.
  • Gençler.

akverin

  • Büyük belâlar, musibetler, âfetler.

asib / âsib

  • Musibet, belâ, âfet, felâket. (Farsça)
  • Çarpışma. (Farsça)

asib-resan

  • Zarar veren, musibete atan, belâya düşüren, felâkete sevkeden. (Farsça)

aza'

  • Başa gelen musibete sabretmek.
  • Bir kimseyi babasına nisbet etmek.

badire

  • Birdenbire meydana gelen hâl. Felâket. Musibet.
  • Kabahat.
  • Birden, zahmetsizce söylenen söz.
  • Kılıcın, namlunun veya her çeşit nebatın ucu.
  • Zor geçit.

bahiza / bâhiza

  • Musibet. Belâ.

baika

  • (Çoğulu: Bevâik) Belâ, felâket, musibet.

bakıa

  • Dert, belâ, musibet.

behr

  • Nasip.
  • Galip olmak.
  • Nefesi tutulmak.
  • Ümidin boşa çıkması.
  • Felâket, musibet.
  • Uzaklık, mesafe.

bela / belâ / بلا

  • (c.: Belâyâ) Afet. Sıkıntı. Tasa, kaygı. Musibet. Mücazat. İmtihan. Dâhiye.
  • Yaramaz nesne.
  • Musibet, sıkıntı.
  • Allahü teâlânın insanları imtihan etmek, denemek için verdiği maddî ve mânevî üzüntü, sıkıntı, musîbet, âfet.
  • Gam, tasa. musibet, afet.
  • Felaket, musibet. (Arapça)

bela-yı nagah / belâ-yı nâgâh

  • Ansızın gelen musibet. Habersiz gelen belâ.

bela-yı semavi / belâ-yı semâvî

  • Allah tarafından insanlara verilen belâ ve musibet.

bela-zede

  • Belaya uğramış, başına musibet gelmiş olan. (Farsça)

belabil / belâbil

  • Belâlar, tasalar, musibetler.

belaya

  • (Tekili: Belâ) Musibetler. Afetler. Beliyyeler. Belâlar.

beliye

  • Felâket, musibet.

beliyyat / beliyyât

  • Belâlar, musibetler, sıkıntılar.

beliyye

  • (Çoğulu: Beliyyât) Belâ. Müşkilât. Musibet. Âfet. Tasa. Keder.

belv

  • (Belvâ) Dert, çile. Musibet. Zahmet.
  • İmtihan, tecrübe.

benat-ı bi'se / benât-ı bi'se

  • Musibetler, belâlar, felâketler, âfetler.

bevahid

  • Musibetler, felâketler, âfetler, belâlar.

bevaik

  • (Tekili: Bâika) Belâlar, musibetler, felâketler, âfetler.

bevh

  • Musibete, belâya uğrama; felâket gelmesi. Kederlenme.
  • Gizli şeyin, sırrın açığa çıkması.

bevk

  • Fenalık, düşmanlık, keder ve belâ meydana getirme.
  • Musibet, felâket.
  • İzinsiz ve habersiz olarak bir yere aniden çıkagelme.
  • Çalıp çırpma.
  • Yalan söz.
  • Boşboğaz (adam).
  • Şiddetli yağmur.

beyza

  • (Müe.) Parlak. Beyaz. Sefid.
  • Afet, dâhiye, belâ, musibet.

bılgın

  • Musibet, belâ, felâket, âfet.

bücriyy

  • Musibet, belâ, felâket, âfet.

bukkari / bukkarî

  • Musibet, belâ, âfet, felâket.

cesk

  • Mihnet, keder, elem, gam, tasa. (Farsça)
  • Musibet, belâ, âfet, felâket. (Farsça)

dahiye / dâhiye / دَاهِيَه

  • Hârikulâde zekâ ve fetanet sahibi.
  • Âfet, belâ, musibet. Kazâ. Emr-i azîm. Büyük iş ve hâdise.
  • Bela, musibet.

dahiye-i dehya / dâhiye-i dehyâ

  • Çok büyük belâ, musibet.
  • Çok büyük belâ, musibet ve felâket.

damik

  • (Çoğulu: Devâmik) Belâ, musibet, dâhiye. Meşakkat, zahmet.

dar-ul belva / dâr-ul belvâ

  • Dünya, imtihan yeri. Belâ ve musibet âlemi.

darbe

  • (Çoğulu: Darabât) Vuruş, vurma, çarpma.
  • Musibet, belâ, âfet, felâket.

dram

  • yun. Korkunç ve kanlı tiyatro piyesi.
  • Müthiş bir vakıa. Musibet, felâket. Heyecan uyandıran hâdise veya hareket.

edreng

  • Sıkıntı, içdarlığı. Musibet, belâ, felâket, âfet. (Farsça)

egval

  • (Tekili: Gul) Büyük felâketler, âfetler, musibetler, belâlar.
  • şeytanlar.
  • Gulyabaniler.

faci'

  • (Fâcia) Büyük belâ. Musibet. Acıklı. Elem verici hâdise. (Dram)

facia

  • Musibet, çok acı veren olay.

faciat

  • Fâcialar, belâlar, musibetler.

fakıra

  • Büyük musibet, zahmet, meşakkat. Dâhiye. Belleri kırıp parçalayan şiddet.

fec'

  • Bir kimsenin, musibetten dolayı elemli olması.
  • İncinmek.
  • Tasalı olmak, kederli ve hüzünlü oluş.

fecayi'

  • (Tekili: Fecîa) Belâlar, musibetler, felaketler.

fecia / fecîa

  • (Çoğulu: Fecâyi') Belâ, felâket, âfet, musibet, fâcia.

felaket / felâket / فلاكت

  • Belâ, musibet, âfet, dâhiye. Bedbahtlık.
  • Belâ, musibet.
  • Büyük bela, musibet. (Arapça)

felaket-i maneviye-i beşeriye / felâket-i mâneviye-i beşeriye

  • İnsanın başına gelen mânevî felâket, musibet.

felaketzede

  • Belâya uğramış, bir musibete düşmüş, acınacak hale gelmiş olan. (Farsça)

felekzede

  • Belâya uğramış, bir musibete düşmüş.

fitre

  • İmtihan.
  • Belâ, musibet.

gadab

  • Allah'ın gazap etmesi, musibet vermesi.

gadab-ı ilahi / gadab-ı ilâhî

  • Allah'ın gazabı; bir hikmete binaen Allah tarafından gelen musibet, belâ.

gavail

  • (Tekili: Gaile) Musibetler, belâlar.
  • Dertler, sıkıntılar, kederler, hüzünler.
  • Felâketler, âfetler.

gazab-ı ilahi / gazab-ı ilahî

  • Allah'ın gazabı. Belâ, musibet.

gezend

  • Musibet, belâ, felâket, âfet. (Farsça)
  • Elem, keder, hüzün. (Farsça)
  • Zarar, ziyan. (Farsça)

hakka / hâkka

  • Kıyamet günü.
  • Âfet. Devamlı musibet. (Herkesin ve her kavmin amellerini isbat ve izhar eylediğinden kıyamet gününe bu isim verilmiştir)

hanadis

  • (Tekili: Hındıs) Musibetler.
  • Karanlık geceler.
  • Şiddetli hâller.

ibtila / ibtilâ

  • Belâya uğramak. Musibete düşmek. İyi veya kötü şeye düşkünlük, tiryakilik.
  • İnsanın iyiliğini, kötülüğünü ve kemâl derecesini meydana çıkaran imtihan, tecrübe.
  • Belaya uğramak, musibete düşmek, kötü şeye düşkünlük.

iki mekteb-i musibetin şehadetnamesi

  • Meşrutiyet ve hürriyet dönemlerine ait musibet sınavının diploması.

inna lillah ve inna ileyhi raci'un / innâ lillah ve innâ ileyhi râci'ûn

  • Belâ ve musîbet gelince veya kötü bir haber duyunca okunan, Bekara sûresinin; "Biz Allahü teâlânın kullarıyız (vefât ettikten sonra diriltilip yine) O'na döneceğiz" meâlindeki yüz elli altıncı âyet-i kerîmesi.

irca'

  • Geri çevirmek, geri döndürmek.
  • Alışverişi faydalı kılmak.
  • Musibet vaktinde Allah'a sığındığını âyet okuyarak ifade etmek.

istihrab

  • Bir musibet sebebi ile perişan olma, mahrum olma.

istirca' / istircâ'

  • Belâ ve musîbet zamânında veya kötü bir haber duyunca "İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci'ûn (Muhakkak ki Allahü teâlânın kullarıyız, vefât ettikten sonra diriltilme ve neşr ile yine O'na döneceğiz) (Bekara sûresi: 156) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuya rak Allahü teâlâya sığınmak.

kadere rıza / kadere rızâ

  • İnsanın, Allahü teâlânın kendisi hakkında takdîr ettiği şeylere rızâ göstermesi, hoşnud olması başına gelen belâ ve musîbetlere sabredip, boyun eğmesi.

karia

  • (A, uzun okunur) Ansızın gelen belâ. Kıyâmet.
  • Belâ ve musibetten hıfz-ı İlâhiye dâir okunan dua ve âyetler.
  • Peygamberimiz'in (A.S.M.) düşman üzerine saldığı asker grubu.
  • Pek şiddetli rüzgâr.

kavari'

  • (Tekili: Karia) İnsan öleceği zaman, halet-i nezi'de okunan âyet-i kerime.
  • Şiddetli esen rüzgârlar.
  • Ansızın Allah tarafından gönderilen belâ ve musibetler.

kaza

  • Birdenbire olan musibet. Beklenmedik belâ.
  • Vaktinde kılınmayan namazı sonradan kılmak.
  • Allah'ın takdirinin ve emrinin yerine gelmesi.
  • Hâkimlik, hâkimin hükmü.
  • İstemeden yapılan zarar.
  • Hükmeylemek, hüküm.
  • Bir şeyi birbirine lâzım kılmak.

keffaret-üz zünub

  • Günahların keffareti. Mü'min insanların çeşitli hastalık ve musibetlerine denir. Çünkü günahlarından afvına vesile olabilir. (Huk. İslâmiye ve Ist. Fık. K.)

kürbet

  • (Kerb. den) Sıkıntı. Tasa. Keder.
  • Belâ. Musibet.

lemem

  • Günaha yakın olmak.
  • Küçük günahlar.
  • Delilik, cünun.
  • Musibete yakın olmak.

manzure

  • Belâ, musibet, felâket, âfet.
  • Noksan ve kusuru olan, ayıplanacak kadın.

masube

  • İsâbet etmiş (felâket, musibet, belâ, âfet).

mat'un

  • (Tâun. dan) Belâya tutulmuş. Musibet ve tâuna giriftar olmuş.
  • (Ta'n. dan) Ayıplanmış.

mazaz

  • Musibet, felâket ve belâ acısı.
  • Acıma, üzülme, kederlenme.

maziz / mazîz

  • Musibet ve belâya uğramış. Felâket acısına giriftar olmuş.

mekrub

  • Kederlenmiş. Musibete uğramış. Tasalı, gamlı insan.

mesaib / mesâib / مصائب

  • Musibetler.
  • Güçlükler.
  • Musibetler, felâketler.
  • Musibetler.
  • Musibetler. (Arapça)

mesaib-i dehr / mesâib-i dehr

  • Zamanın musibetleri, felâket ve güçlükleri.

mesaib-i dünyeviye

  • Dünya musibetleri ve güçlükleri.

mihnetdide

  • Musibete uğramış. Keder ve mihnet görmüş. (Farsça)

mihnetzede

  • Afet ve belâya uğramış. Keder, mihnet ve musibete giriftar olmuş. (Farsça)

muafat

  • Afvetmek.
  • Sıhhat vermek.
  • Sıhhat ve âfiyet bulmuş, iyileşmiş kimse.
  • Hastalık veya belâdan korunma. Musibetlerden muhafaza olunma.

muafi / muafî

  • Afiyet verici.
  • Belâ ve musibeti def eden.

muje

  • Musibet, belâ. (Farsça)
  • Keder, gam, tasa, hüzün. (Farsça)

mürzebe

  • Musibet, belâ.
  • Eksik, noksan.

musab

  • Kendine bir şey isabet eden. Hasta. Musibetzede. Musibete uğrayan.

musabe

  • Musibet, belâ, âfet.

musabiyet

  • Bir hastalığa tutulma. Bir musibete giriftar olma.

musibat / musîbât

  • Musibetler.

musibat-ı dünyeviye / musibât-ı dünyeviye

  • Dünyadaki musibetler.

musibet-i amme / musîbet-i âmme / مُصِيبَتِ عَامَّه / musibet-i âmme / مُص۪يبَتِ عاَمَّه

  • Umuma gelen musîbet.
  • Umuma gelen musibet.

musibet-i azime / musibet-i azîme

  • Büyük musibet.

musibet-i beşeriye

  • İnsanlara gelen belâ ve musîbetler.

musibet-i diniye

  • Dine gelen musibet, belâ.

musibet-i semaviye / musibet-i semâviye

  • Bir hikmete binaen Allah tarafından gökten indirilen musibet, belâ.

musibet-i semaviye ve arziye / musibet-i semâviye ve arziye

  • Gökten ve yerden gelen musibetler, felâketler—sel ve deprem gibi.

musibet-zede

  • Belâya uğrayan. Hastalık veya başka musibete uğrayan.

musibetzede / musîbetzede / مُص۪يبَتْزَدَه

  • Musibete uğrayan.
  • Musibet gören.
  • Musibete uğrayan.
  • Musîbete uğrayan.

nayibe

  • (Çoğulu: Nâibat-Nevâib) Musibet, belâ.
  • Zahmet, meşakkat.
  • Şiddet.

ne'be

  • (Çoğulu: Nâibat) Musibet, belâ.

need

  • Belâ, musibet. Zahmet, meşakkat.

nekb

  • Musibet ve kedere uğrama.
  • Meyletmek, eğilmek.
  • Udul etmek, vazgeçmek, haktan dönmek.

nekbet

  • (Çoğulu: Nekebât - Nükub) Talihsizlik, şanssızlık, bahtsızlık.
  • Musibet, felâket.
  • Düşkünlük.

nekbetzede

  • Felâket görmüş, musibete uğramış. (Farsça)

neked

  • Sıkıntı, dert, keder. Belâ, musibet.

nevaib

  • (Tekili: Naibe) Musibetler, kazalar, belâlar.

neytal

  • (Çoğulu: Neyatîl) Belâ, musibet, felâket, meşakkat.
  • Kova.
  • İçki ölçeği.

nükub

  • Rücu' etmek, geri dönmek.
  • Udul etmek, ayrılmak.
  • (Tekili: Nekbet) Tâlihsizlikler, şanssızlıklar. Felâketler, musibetler, düşkünlükler.

nusb

  • (Çoğulu: Ensâb) Meşakkat, zahmet, elem.
  • Zehir, ağu.
  • Belâ, musibet.
  • Put, sanem, heykel.

rakım

  • Belâ, musibet. Zahmet. Dâhiye.

rezaya

  • (Tekili: Rezie) Musibetler, belâlar.

rezie

  • (Çoğulu: Rezâyâ) Musibet, felâket, belâ.

sabir

  • Tahammül eden, sabreden, bekleyen. Zorluğa karşı göğüs geren, hâlinden şikâyet etmeyip acı ve sızıya katlanan. Belâ ve musibete karşı şikâyet etmeyip Allah'a (C.C.) şükreden.

sabr

  • Acıya ve zorluğa katlanmak.
  • Bir musibet ve belâya uğrayanın telâş ve feryad etmeyip sonunu bekleyip tahammül ile katlanması.
  • Muharebede şecaat gösterme.
  • Bir kimseyi bir şeyden alıkoymak.
  • Öğrendiği bir şeyi başkasının da öğrenmesi için tâkat getirmek.
  • Emirleri yapmakta, yasaklardan sakınmakta, başa gelen belâ ve musîbetlere tahammül etme, katlanma.

sabr-ı cemil / sabr-ı cemîl

  • Başa gelen belâ ve musîbetten dolayı feryad etmeden, insanlara şikâyette bulunmadan yapılan sabır, gösterilen tahammül.

sademat / صدمات

  • Sadmeler, çarpmalar, darbeler. (Arapça)
  • Musibetler. (Arapça)

sadme / صدمه

  • Bir vuruş, çarpma, vurma, çatma.
  • Birden bire patlama.
  • Ansızın başa gelen musibet.
  • Çarpma, vurma, tokuşma. (Arapça)
  • Musibet. (Arapça)

şaka

  • Meşakkatli ve güç.
  • Musibet ânında yakasını ve yüzünü yırtan kadın.

sale

  • Âfet, belâ, musibet, dâhiye.

şamar

  • Tokat. Belâ, musibet. (Türkçe)

secde-i şükür

  • Bir lütf-u İlâhîden dolayı veya bir musibetin izn-i İlâhi ile kaldırılmasından sonra hamd ve şükür için edilen secde.

şedaid

  • (Şedâyid) Afât. Meşakkatli haller. Şiddetli musibetler.

şedid

  • Sert, sıkı, şiddetli.
  • Musibet, belâ.
  • Tecvidde: Rahve harflerinin zıddı olan, sükûn ile harf söylendiğinde sesin akmaması hali.

sekel

  • Musibet, belâ.
  • Çocuğun ölümü.

seng-i kaza

  • Kaza taşı. Belâ, musibet.

şerr-i mahz

  • Sırf şer. Hiç hayır ciheti olmayan şer ve musibet.

taazi

  • Musibet vaktinde" İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciun" demek.

tarık / târık

  • Gece gelen kimse.
  • Zulmette hâsıl olan belâ ve musibetler.
  • Parlak yıldız.
  • Sabah yıldızı. (Zühre)

tefavüt-ü şekavet

  • Sıkıntıların, musibetlerin farklılığı.

tevekkün

  • Musibet anında yüksek sesle bağırıp feryad etmek.

ugviyye

  • Belâ. Zahmet. Musibet.

vakıa' / vâkıa'

  • Vuku bulmuş, olmuş, var olan mevcud bir hâdise.
  • Olan olmuş.
  • Rüya, düş.
  • şiddetli hâdise.
  • Meşakkat, musibet.
  • Kıyamet.
  • Cenk, savaş.

vemye

  • Meşakkat, sıkıntı. Belâ, musibet.

zede

  • (Zed) Birleşik kelimeler yapılarak, "vurulmuş, çarpılmış, tutulmuş" manalarına gelir. Meselâ: Musibet-zede : Musibete uğramış. (Farsça)

zemanet

  • Belâ, musibet, âfet.
  • Bedenin bir azası eksik veya kötürüm olma.

zevabi'

  • Musibetler. Büyük belâlar.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR