LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te misl ifadesini içeren 207 kelime bulundu...

müteşabihat / müteşâbihât

  • Mânâsı kapalı âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler. Müteşâbihâta îmân etmeli, mânâsını Allahü teâlâya bırakmalıdır. Bunlar, Allahü teâlânın sevdiklerine bildirdiği sırların sembolleri, işâretleridir. Bunları anlıyanlar açıklamamışlardır.

acaibü'l-mahlukat / acâibü'l-mahlûkat

  • Yaratılmışların şaşırtıcı, hayret verici halleri.

acam

  • (Tekili: Ecme) Meşelik, kamışlık, ağaçlıklar.

ad kavmi / âd kavmi

  • Hûd aleyhisselâmın kavmi. Bu kavim Nûh aleyhisselâmın torunlarından Âd'ın evlâdından çoğaldıkları için bu adı almışlardır. Bu kabile, Yemen'de Hadramûd bölgesinde, Umman ile Aden arasında Ahkâf denilen yeri yurt edindi. Yemen ile Şâm arasında yerleştikleri de rivâyet edilmiştir.

afetzedegan / afetzedegân

  • (Tekili: Afetzede) Afete, belâya, felâkete uğramışlar. (Farsça)

ahd-i atik

  • Eski ahd. Hıristiyanlarca Mûsâ aleyhisselâma inen kitab. Bu ismi ilk olarak hıristiyanlar kullanmışlardır. Hıristiyanların Kitab-ı mukaddes denilen kitabları Ahd-i Atîk ile Ahd-i Cedîd'den meydana geldiğinden onlar da Ahd-i Atîk'i kutsal kabul etmekt edirler. Yahûdîler, Ahd-i Atîk yerine Tanah demek

ahsen-i mahluk / ahsen-i mahlûk

  • Yaratılmışların en güzeli, yaratılışı en kıvamda olan.

akdemin / akdemîn

  • Daha evvelce yaşamış olanlar. Geçmişler. İleride ve daha mühim kimseler.
  • Eksikler.

alamet-i ihmal / alâmet-i ihmal

  • İhmal belirtisi, başı boş bırakılmışlık işareti.

alem-i sagir / âlem-i sagîr

  • Yaratılmışların hepsinden kendisinde bir nümûne bulunduğu için insana verilen ad.

aliyy

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Yüce olan. Mahlûkâtın (yaratılmışların) akıl, ilim (bilgi) ve anlayışlarının erişemediği yücelikte olan.

alude-gan / alude-gân

  • (Tekili: Alude) Suçlular, kabahatliler. Bulaşıklar, bulaşmışlar. (Farsça)

araste-gi / araste-gî

  • Süslülük, bezenmişlik, ârâstelik. (Farsça)

arifan / ârifan

  • Ermişler. Arifler. (Farsça)

arş-ı rahman / arş-ı rahmân

  • Bütün yaratılmışları şefkat ve merhametle besleyip büyüten Allah'ın tasarruf dairesi, makamı.

arşu'r-rahman / arşu'r-râhmân

  • Bütün yaratılmışları şefkat ve merhametle besleyip büyüten Rahmân isminin tasarruf dairesi, makamı.

aşere-i mübeşşere

  • Hz. Peygamber'in (A.S.M.) kendilerine Cennetlik olduklarını müjdelediği sahabelerdir. Bu kişiler Allah'ın emirlerine bağlılıkta ve din hizmetindeki fedailikte Allah'ın rızasını tam kazanmışlardır. Bu zatlar şunlardır: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Abdurrahman bin Avf, Hz. Ubeyde b

ashab-ı kehf / ashâb-ı kehf

  • Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyan'da bahsi geçen ve devirlerinin zâlim padişahından gizlenerek ve onun şerrine âlet olmaktan çekinerek, beraberce bir mağaraya saklanıp, Rabb-ı Rahimlerine (C.C.) sığınan, dindar ve makbul büyük zâtlar. İsimleri rivâvette şöyle sıralanır: Yemlihâ, Mekselinâ, Mislinâ, Mernüş, D

asr-ı evvel

  • İlk asır.
  • Ist: Fey-i zevâle ilâveten, herşeyin gölgesi kendisinin bir misli daha uzadığı zamandan başlayıp, iki misli uzayıncaya kadar süren ikindi vaktidir. (Fey-i zevâl; güneş tam ortada iken, gölgenin uzunluğudur.)

asr-ı sani / asr-ı sâni

  • İkinci asır.
  • Ist: Fey-i zevâle ilâveten, herşeyin gölgesi kendi boyunun iki misli daha uzadığı zamandan başlayan ikindi vaktidir. (Fey-i zevâl; güneş tam ortada iken, gölgenin uzunluğudur.)

aşure

  • (Aşurâ) Arabi aylardan olan Muharrem ayının onuncu günü. Aynı günde çeşitli hububat ve kuruyemişler katılarak yapılan tatlı.

azam-ı mahlukat / âzam-ı mahlûkat

  • Yaratılmışların en büyüğü.

bar-mend

  • Yemiş veren, yemişli ağaç. (Farsça)

batha

  • Çakıllı, taşlı büyük dere.
  • Dağ arasındaki dere.
  • Mekke-i Mükerreme'nin eski bir ismi.
  • Kamışlık ve sazlık yer.

batiha

  • (Çoğulu: Batâyih) Kamışlı ve sazlı dere.

beni israil / benî isrâil

  • İsrâiloğulları. Ya'kûb aleyhisselâmın, on iki oğlundan gelen evladı ve torunları. Ya'kûb aleyhisselâmın diğer adı İsrâîl olduğu için, soyundan gelenler bu isimle anılmışlardır.

betiha

  • (Çoğulu: Bitâh-Betâyih) Ufak taşlı büyük dere.
  • Kamışlık ve sazlık yer.

bikr

  • (Bikir) Bozulmamış. Temiz.
  • Bekâr. El sürülmemiş.
  • Her şeyin evveli.
  • Eşi benzeri görülmemiş, misli sebkat etmemiş her amel ve vaziyet.

bila teşbih / bilâ teşbih

  • Benzetme olmaksızın; Allah'ı yaratılmışlara benzemekten uzak tutmak için kullanılır.

Bolşevizm

  • Rusça'da çoğunluk anlamına gelir.

    Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi (RSDIP) içindeki ayrılıkta Lenin ile aynı görüşü savunanlar kongre çoğunluğu sağlamışlar ve bu tarihten sonra Leninist görüşleri savunmanın diğer adı Bolşevizim olmuştur. Bu kelimenin Rusça'daki zıddı; Menşevik.

    Bu kongrede azınlıkta kalan grup ise Menşevikler olarak adlandırılmıştır. Marksist literatürde menşevik bir hakaret olarak kullanılır.

çağla

  • (Çağala) Badem, erik, kayısı gibi yemişlerin yenebilen ham meyvesi.

çalgı

  • Müzik âleti. Müzik, çalgı. (İslâm âlimleri insanda maddi, hayvâni hisler ve hevesler uyandıran müziğin haram olduğunu bildirmişlerdir.)

can

  • Yaşayış. Diride olan kudret, kuvvet. Hayat cevheri. Madde ilimleri, maddenin; hayat ilimleri (biyolojik ilimler) hayatın ne olduğunu açıklıyamamışlardır. Aslında bunların konusu da madde, hayat ve ruhun kendisi değil, bunların tezahürleri yani olay haline gelen tesirleridir. Deney ilimlerini (Farsça)

celafet

  • Kabalık, yontulmamışlık.

cezr

  • Kök, asıl, temel. Bünyâd.
  • Kesmek.
  • Mat: Kendi misline darbolunmakla (çarpılmakla) bir sayı meydana getiren rakam (Kare kök). Üç, dokuzun cezri'dir. Dokuz, üçün meczuru'dur.
  • Derya, deniz.
  • Arı kovanından bal almak.
  • Ay ve güneşin câzibesi te'siri ile deniz

daire-i tasarruf / dâire-i tasarruf

  • Dilediği gibi tasarruf etme, tedbir ve idare etme dâiresi, bütün yaratılmışlar dâiresi olan kâinat.

delalet-i nass / delâlet-i nass

  • Nassın delâleti. Nass'da (Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfte) zikredilen şeyin hükmünün, müşterek (ortak) illet sebebiyle zikredilmeyen şey hakkında da sâbit olduğuna delâlet etmesi. Bâzı âlimler delâlet-i nass'a, kıyâs-ı celî(açık kıyâs) demişlerdir.

derece-i itaat ve musahhariyet

  • İtaat ve boyun eğmişlik derecesi.

derece-i makbuliyet

  • Kabul edilmişlik derecesi.

dı'f

  • (Çoğulu: Ez'âf) Her nesnenin bir misli miktarı.

diraht-ı meyvedar / diraht-ı meyvedâr

  • Meyve veren, yemişli ağaç.

ebaet

  • (Çoğulu: Abâ) Kamışlık yer.
  • Kamış.

ebdal / ebdâl

  • Bedeller. Dünyânın nizâmı, düzeni ile vazîfeli olup, Allahü teâlânın insanlardan gizlediği büyük zâtlar. Biri vefât edince, yerine başkası getirildiğinden bu isimle anılmışlardır. Bunlara Ricâlü'l-Gayb da denir.

eceme

  • (Çoğulu: Acâm-Ecemât - Ecem-Ücüm) Meşelik.
  • Kamışlık.

efdalü'l-halk

  • Yaratılmışların en faziletlisi, en üstünü.

eizze / اعزه

  • Azizler, ermişler. (Arapça)
  • Saygın kişiler. (Arapça)

ekmel-i mahlukat

  • Yaradılmışların en mükemmeli, Hz. Muhammed (A.S.M.)

ekrem-i halk

  • Yaratılmışların en şereflisi.

enam / enâm

  • Yaratılmışlar, halk, insanlar.

enfas-ı halaik / enfâs-ı halâik

  • Yaratılmışların nefisleri.

ermeni

  • Eskiden batı Asya'nın kuzey kısmında ve Avrupa'nın Asya'ya komşu olan bazı yerlerinde dağınık şekilde yaşayan bir milletti ki, İranlılar ve Romalılar tarafından birçok defa mağlub edilmeleri üzerine çeşitli yerlere dağılmışlardır. Ve bu dağılma sonucunda büyük şehirlere de yerleşerek san'at, kuyumcu

eslaf / eslâf / اسلاف

  • (Tekili: Selef) Selefler, evvelkiler, geçmişler.
  • Selefler, geçmişler. (Arapça)

esmar

  • (Tekili: Semer) Meyveler, Yemişler.

esnaf-ı mahlukat / esnâf-ı mahlûkat

  • Yaratılmışların sınıfları, çeşitleri.

eşref-i mahlukat

  • Mahlukatın en eşrefi, yaradılmışların en şereflisi. İnsan.

fahr-i enam / fahr-i enâm

  • Yaratılmışların kendisiyle övündüğü zât. Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm için kullanılan hürmet ve saygı ifâdesi. Gece-gündüz dilimde, salât-ü selâm, O mübârek rûhuna, ey Fahr-ül-enâm.

fena / fenâ

  • Tasavvuf ilminde bir terim. Kendini yok görmek. Mâsivâyı, Allahü teâlâdan başka her şeyi unutmak, mahlûkların (yaratılmışların) sevgi ve düşüncesini gönülden çıkarmak. Allahü teâlâyı çok zikir (anma) netîcesinde meydana gelen kendini unutma hâli.

fena-i kalb / fenâ-i kalb

  • Mahlûkların (yaratılmışların) varlığını, sevgisini kalbden çıkarmak. Kalbin Allahü teâlâdan başka hiç bir şeyi bilmemesi ve sevmemesi, unutması.

fertuti / fertutî

  • İhtiyarlık, pirlik, bunamışlık, bunaklık. (Farsça)

fevakih / fevâkih / فواكه

  • (Tekili: Fâkihe) Meyveler, yemişler, fâkiheler.
  • Meyvalar. (Arapça)
  • Yemişler. (Arapça)

firuz abadi / firuz abadî

  • (Mecdüddin Muhammed) (Hi: 729 - 817) İran'ın Şiraz Eyâletinde Firuzâbad isimli beldenin Kâzrun kasabasında doğmuştur. Büyük âlimlerdendir. Yedi yaşında Kur'anı hıfzetmişlerdi. Çok seyahat etmiştir. Bursa'ya geldiğinde Yıldırım Bayezid Han tarafından kendisine fevkalâde ikrâm olundu. En meşhur eseri

fisal / fisâl

  • Ayrılmışlar.

gaben-i fahiş / gaben-i fâhiş

  • Piyasadaki en yüksek satılandan altın ve gümüşte %2,5 ve daha fazlasına, urûzda yâni ölçülüp tartılan ve taşınabilen mallarda %5, hayvan için %10, binâ için %20'den, ibâdet konularında lâzım olan şeylerde de piyasadaki fiyatından iki misli fazla olan aldanmalar.

gavaya

  • (Tekili: Gaviyye) Sapmışlar, sapıtmışlar.

gavun

  • (Tekili: Gavi) Azgınlar, azmışlar, doğru yoldan çıkıp dalâlete düşmüş olanlar.

gılman-ı enderun

  • Tar: Topkapı Sarayı (Yenisaray) iç oğlanları hakkında kullanılan bir tabirdir. Bunlar derece ve hizmet itibariyle başka başka odalara ayrılmışlardı.

giran-seri / giran-serî

  • Kibirlilik, mağrurluk, enaniyetli oluş, kendini beğenmişlik. (Farsça)

gürizgah / gürizgâh

  • (Girizgâh) Kaçacak yer. (Farsça)
  • Edb: Bir bahisten diğer bahse, mukaddimeden maksada intikal için bir münasebet te'sis eden söz. Nedim'in:Bu şehr-i stanbul ki, bîmisl ü behadırBir sengine yekpâre Acem mülkü fedadırmatla'lı kasidesindeki:İstanbul'un evsafını mümkün mü beyan hiç Maksad hemen sa (Farsça)

güzeşte-gan / güzeşte-gân

  • (Tekili: Güzeşte) Önden gelmiş olanlar, geçmişler.

güzide-gan / güzîde-gân

  • (Tekili: Güzide) Seçkinler, beğenilmişler, seçilmiş olanlar. (Farsça)

hadi / hâdî

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kullarından dilediğine doğru yolu gösteren, kullarının havâssına (seçilmişlerine) doğrudan insanların avâmına (havâsstan aşağı derecede olanlara) yarattıkları varlıkları vâsıtasıyla kendini tan ıtan yüce Allah.

hadin

  • Bir kuş cinsidir. (Hiç doymak bilmez, yediğini hemen hazmedip yine yemek ister, yüksek yerleri sever, değme yer üstüne konmaz, ağaç başlarına konup bütün yemişini yer, yemişleri kalmazsa başka yerlere gider.)

hafid / hâfid

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kıyâmet günü, yâni öldükten sonra mahlûkât (yaratılmışlar) diriltilip, herkes dünyâda iken yaptığının hesâbını verirken, kâfirleri ve kötü kimseleri en aşağı seviyeye indiren, huzûrunda düşmanl arının başlarını aşağı eğdiren.

hal-i terakki

  • İlerleme, gelişme hali; kalkınmışlık.

halaik

  • (Tekili: Halayık) (Halk) Mahlukat. Yaratılmışlar.
  • Huylar. Tabiatlar.

hasan-ı basri

  • (Hi: 21-110) En ileri Tâbiînden olup hadis ve fıkıhta büyük âlimlerdendir. Basra'da medfundur. Mezheb sahibi bir müçtehiddir. Sahabe-i Kiram'dan 130 zat ile görüşmüş, Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Neseî, İbn-i Mace kendisinden hadis nakletmişlerdir.

havass / havâss

  • Seçilmişler. İlimde ve tasavvuf yolunda yüksek dereceye ulaşmış olan zâtlar.

hayr-ül-enam / hayr-ül-enâm

  • Mahlûkâtın, yaratılmışların en hayırlısı, iyisi mânâsına Peygamber efendimizin lakablarından. Âmine eydür çü vakt oldu tamâm, Kim vücûda gele ol hayr-ül enâm.

hıtar

  • Misli, benzer, denk, eş.
  • Bir çevreyi ihâta edip çevresini dolaşan nesne.

hiyela

  • Kibir, gurur, enaniyet, kendini beğenmişlik.

humbaracı

  • Ask: Yeniçeri teşkilâtı zamanındaki topçu eri. Bu teşkilâtın mensubları havan toplarıyla humbara attıkları için bu adı almışlardı.

hurumiyye / hurûmiyye

  • Bozuk Bâtıniyye fırkasının diğer bir adı. Bu sapık fırkada bulunanlar, birçok haramlara helâl dedikleri için, Hurûmiyye adını almışlardır.

i'cab

  • Şaşırtmak. Hayran etmek. Hayrete düşürmek.
  • Hodpesendlik. Kendini beğenmişlik.

ibda'

  • Cenab-ı Hakkın âletsiz, maddesiz, zamansız, mekânsız yaratması ve icâdı.
  • Misli gelmemiş bir eser meydana koymak, icâd, ("İbda', ihdâs, ihtirâ, icâd, sun', halk, tekvin" kelimeleri birbirine yakın mânâdadırlar.)
  • Edb: Geçmişte benzeri olmayan şiiri söylemek.

ikraz / ikrâz

  • Borç verme, ödünç verme. Bir kimsenin nakid para, hacim ölçüsü ile alınıp satılan malını, daha sonra mislini (benzerini) almak üzere bir şahsa vermesi.

illet-i zillet / عِلَّتِ ذِلَّتْ

  • Alçalmışlığın, hor-hakir olmanın hakiki sebebi.

irade

  • İstek, arzu. Dilemek. Emir. Ferman.
  • Bir şeyi yapmak veya yapmamak için olan iktidar, güç. (İrade, ihtiyardan daha geniştir, umumidir. İhtiyar, taraflardan birini diğerine tafdil ile beraber tercihtir. İrade; yalnız tercihtir. Mütekellimler bazan iradeyi ihtiyar mânasında kullanmışlar

istidlal / istidlâl

  • Delîl getirme. Akıl ile, düşünerek, inceleyerek eseri (yapılan işi) görerek yapanı; yaratılmışları görerek yaratanı anlamak.

ız'af

  • Bir şeyin üstüne bir misli koyma.
  • Zayıflama.

iz'af

  • Zayıflatmak, kuvvetsiz hale getirmek.
  • İki kat etmek. İki misline çıkarmak.

kainat mecmuası / kâinat mecmuası

  • Kâinat kitabı, bütün yaratılmışlar.

kasba

  • Kamış. Kamışlık.

kemal-i gurur / kemâl-i gurur

  • Tam bir gurur, kendini beğenmişlikle aldanma.

kemal-i hayret ve istihsan / kemâl-i hayret ve istihsan

  • Tam bir hayret ve beğenmişlik.

kemal-i inkıta ve infisal

  • Tam bir kopukluk ve ayrılmışlık.

kemal-i musahhariyet / kemâl-i musahhariyet

  • Tam bir boyun eğmişlik.

kervansaray

  • Büyük yollarda kervanların konaklamalarına mahsus büyük hanlar. (Selçuklular ve Osmanlılar devrinde hayır eseri olarak yaptırılmışlardı.)

keşf

  • Açma, meydana çıkarma, gizli bir şeyi bulma, bir sırrı öğrenme.
  • Allah tarafından ermişlere ilham edilen gizliyi bilme yetisi.

kesret-i mahlukat / kesret-i mahlûkat

  • Yaratılmışların çokluğu.

kifaf-kefaf

  • Bir şeyin misli, miktarı.
  • İhtiyaca yetecek kadar rızık, yiyecek.

kımt

  • Kamıştan yapılan evlerin kamışlarını bağladıkları ip.

kıyas

  • Benzetmek, karşılaştırmak, mukâyese. İki şeyi birbiri ile karşılaştırmak. Benzeterek hüküm ve muhâkeme etmek.
  • Man: Doğru kabul edilen iki hükümden bir üçüncü hükmü çıkarmak.
  • Fık: İki belli şeyden birinin mahsus olan hükmünü, yâni, bu hükmün mislini, aralarındaki müttehid ille

ledün

  • İnd kelimesi gibi, zaman ve mekân zarfıdır.Hel-i istifhâmiye mânasına geldiği de vaki'dir. Kamus Müellifine göre ledün ile leda, aynı şeydir. Başkaları ise tefrik etmişlerdir. Demişlerdir ki: Ledün kelimesi zaman ve mekânın evvel ve ibtidasından muteberdir. Onun için ekseri harf-i cer olan "min" kel

ma'nevi kuvvet / ma'nevî kuvvet

  • Müdrike (anlayıcı) kuvvetlerinin üçüncüsü olup, insanların havâssına, seçilmişlerine mahsûs anlayıcı kuvvet.

ma'rufiyet

  • Ma'rufluk. Ünlülük, meşhurluk, tanınmışlık.

ma'zulin / ma'zulîn

  • (Tekili: Ma'zul) İşinden çıkarılmış olan kimseler. Azledilmişler.

mahabis

  • (Tekili: Mahbus) Hapsedilmişler, mahbuslar. Bir yere kapatılmış olanlar.

mahbub-u ezeli / mahbub-u ezelî / mahbûb-u ezelî

  • Ezelî Sevgili; bütün yaratılmışlar tarafından çok sevilen ve varlığı ezelî olan Allah.
  • Varlığının başlangıcı olmayan ve bütün yaratılmışlar tarafından sevilen Allah.

mahbusiyet

  • Hapsedilmişlik.

mahiyat-ı mümkünat / mahiyât-ı mümkünat

  • Yaratılmışların mahiyetleri, temel yapıları.

mahlukat / mahlukât

  • (Tekili: Mahluk) Yaratılmışlar. Mahluklar. Allah'ın yarattığı şeyler.
  • Yaratılmışlar.

mahlukat-ı latife / mahlûkat-ı lâtife

  • Hoş, güzel mahlûklar, yaratılmışlar.

mahlukiyet / mahlûkiyet

  • Yaratılmışlık.

mahsubat / mahsubât

  • (Tekili: Mahsub) Hesab edilmiş olanlar. Hesaba dahil edilmişler.

makbuliyet

  • Kabul edilmişlik.
  • Beğenilmişlik, makbullük.

makhuriyet

  • Kahrolmuşluk, ezilmişlik, bitkinlik. Allah'ın kahr ve gazabına uğrama.

maklubiyet

  • Ters döndürülmüşlük, altı üstüne getirilmişlik. Maklub olma hâli.

maksebe

  • Sazlık, kamışlık.

malik-ül-mülk / mâlik-ül-mülk

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Yaratılmışların ve onlarda bulunan her şeyin sâhibi olan.

malumiyet / mâlûmiyet

  • Bilinir olma, bilinmişlik.

maziyat

  • Geçmişler. Geçen zamanlar.

mazlumiyet / mazlûmiyet / مظلوميت

  • Zulme uğramışlık.
  • Mazlumluk, zulme uğramışlık. (Arapça)
  • Sesiz sedasız olma. (Arapça)

mebde' ve mead / mebde' ve meâd

  • Başlangıç ve sonuç, dünyâ ve âhiret; mahlûkların (yaratılmışların) nereden ve nasıl vücûda geldiği, onları kimin yarattığı, yaratılış hikmetleri, sonunda ne olacakları ve ölümden sonraki hâlleri.

mef'uliyet

  • Edilgenlik, yapılmışlık; bir failin fiilinin tesiriyle olma durumu.

mefhar-i mevcudat / mefhar-i mevcûdât

  • Mahlûkâtın (yaratılmışların) övündüğü Muhammed aleyhisselâm.

mefuliyet / mefûliyet

  • Fiilden etkilenmişlik.

melamet / melâmet

  • Kınanmışlık. İtab ve serzenişlik. Rezillik ve rüsvaylık.
  • Kınanmışlık.

melami / melamî / melâmî

  • Kınanmış ve ayıplanmışlardan olan.
  • Hükema-i Kelbiyyun.
  • Melami adındaki tarikata mensub olan.
  • Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için çalışan, bu yolda farzları yapıp, haramlardan sakınan, şöhretten kaçındıkları için nâfile ve sünnetleri gizli yapan kimse. Nefislerini kınadıkları için melâmî adı ile anılmışlardır.

merdudiyet

  • Merdudluk. Kovulmuşluk, geri çevrilmişlik.

merzukiyet / merzûkiyet

  • Rızıklanmışlık.

mesl

  • (Çoğulu: Mislân) Yer yarığı.

metrukiyyet

  • (Terk. den) Terk edilme, boşanmış olma.
  • Bırakılmışlık, kullanılmazlık.
  • Bir işten çekilip uğraşmama.

meyvecat

  • (Tekili: Meyve) Yemişler, meyveler. (Farsça)

meyvedar

  • Yemişli, meyveli, meyve veren. (Farsça)

meyveha

  • (Tekili: Meyve) Meyveler, yemişler. (Farsça)

mezabir

  • (Tekili: Mizber) Kalemler, kamışlar.

misil

  • (Misl) Benzer. Eş. Nâzır. Tıpkısı.

misliyet

  • Benzerlik, misliyet.
  • Benzeri ve misli olmak. Benzerlik.

mu'id / mu'îd

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (ism-i şerîflerinden). Mahlûkâtı (yaratılmışları) dünyâdaki hayatlarından sonra öldürüp, ölümden sonra onları tekrar dirilten, hayât veren.

muhbir-i sadık / muhbir-i sâdık

  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi. Diğer Peygamberlere de denebilir. Çünkü hepsi sâdık, sağlam, doğru haberleri insanlara ulaştırmışlar, kendilerine bildirilenleri aynen bildirmişler, insanları doğruluğa, felâha, hakka, hakikata, imana dâvet etmişlerdir.

muhteraat

  • Yeni icad edilmişler. Yeniden meydana çıkarılmış olanlar. İhtira' olunmuşlar.

muhteri'

  • Misli görülmedik bir şey icâd eden. İcâd eden. Yeni bir şey bulan. Yeni bir şey meydana getiren.
  • Uydurma şeyler ortaya atan. Müfteri.

mukaddim

  • Allahü teâlânın ism-i şerîflerinden: Mahlûklardan (yaratılmışlardan) bâzısını bâzısından önce var ve yok eden; dilediğini kendine yakınlaştıran, dilediğini uzaklaştıran, kendisine yakın kıldığı meleklerini, peygamberlerini aleyhimüsselâm ve âlimlerini üstün kılan.

mükevvenat / mükevvenât

  • Yaratılmışlar, bütün varlıklar.
  • Yapılmış ve yaratılmışlar. Bütün mahlukat.
  • Yaratılmışlar.

mümasil

  • Benzeri, misli, dengi.

musahhariyet / مُسَخَّرِيَتْ

  • Boyun eğmişlik.
  • İtâat ettirilmişlik.

müstemleke

  • Başka bir devletin idaresi altında bulunan memleket. Hicret etmişlerle iskân edilmiş yerler. Sömürge.

mutavattinin / mutavattinîn

  • Vatan edinmişler, yurt tutunmuşlar.

müteayyinan / müteayyinân

  • (Tekili: Müteayyin) (Ayn. dan) Eşraftan olanlar, ileri gelen kimseler. (Farsça)
  • Belli ve meydanda olanlar. Taayyün edenler. (Farsça)
  • Karar verilmişler. (Farsça)

mütekebbirin / mütekebbirîn

  • (Tekili: Mütekebbir) Tekebbür edip kibirlenenler. Kendini beğenmişler.

muzaaf

  • İki kat. Bir şeyin iki misli.
  • Daha ziyade. Daha fazla.

müzeyyenat / müzeyyenât

  • Süslenmişler, ziynetlenmiş olan güzel şeyler.

müzzemmil

  • Tezmil eden, sarınan. Elbise içine sarınan.
  • Bazıları, "Yükü yüklenen" şeklinde mânalandırmışlardır.
  • Mc: Gizlemek. Zayıf davranmak, işe pek kıymet vermemek.
  • Büyük bir hâdise karşısında başını içeri çekmek, kaçınmak, rahata meyletmek.
  • Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) Ce

nazire / nazîre

  • Benzeri, misli.

naziresi

  • Benzeri, misli.

nefsaniyet

  • Kendini çok beğenmişlik.
  • Gizli düşmanlık, garez, kin.
  • Nefsini çok beğenmişlik.
  • Gizli düşmanlık, garez, kin.

nev-i mahlukat / nev-i mahlûkat

  • Yaratılmışların bir türü, çeşidi.

nevazıc

  • (Tekili: Nâzıc) Kıvama gelmişler, olgunlaşmışlar.

neyistan / نيستان

  • Kamışlık, sazlık. (Farsça)
  • Sazlık, kamışlık. (Farsça)

neysitan

  • Sazlık, kamışlık. (Farsça)

neyzar / neyzâr / نيزار

  • Kamışlık, sazlık. (Farsça)
  • Sazlık, kamışlık. (Farsça)

nızar

  • (Çoğulu: Nuzarâ-Nizâr) Her nesnenin misli ve benzeri. Nazir.

ödünç vermek

  • Çarşıda misli yâni benzeri bulunan her şeyi, belirsiz bir zaman sonra, misli geri verilmek üzere verme.

ok

  • Yay veya keman denilen kavis şeklinde bükülmüş bir ağaç çubuğa gerili kirişe takılarak uzağa atılan ucu sivri demirli ince ve kısa değneğe verilen addır. Ok, silâhın icadından evvel insanlar tarafından kullanılmış ise de, en büyük mahareti Türkler, Araplar göstermişlerdir.

piri / pirî

  • İhtiyarlık. Kocamışlık.

rah-ı ictiba / râh-ı ictibâ

  • Tasavvufta Allahü teâlâya kavuşturan yollardan biri. Seçilmişlerin yolu.

raşidin

  • Raşidler, erenler, ermişler.

rükban

  • (Tekili: Râkib) Biniciler, binenler, binmişler.

sabiiler / sâbiîler

  • Aya ve yıldızlara tapan kimseler. El-Cezîre (Cizre) ve Harran civârında yaşayan bu kimseler, yahûdîlik, hıristiyanlık ve mecûsîlik gibi çeşitli dinlerden bâzı inanışları alarak bir din meydana getirmişlerdir.

sabıkun / sâbıkûn

  • (Tekili: Sâbık) Sâbıklar. Öncekiler. Geçmişler.

şad-abi / şâd-âbî

  • Sulu olma, suya kanmışlık. Tazelik. (Farsça)

safilik / sâfilik

  • Temizlik, arınmışlık.

samed

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Hiçbir kimseye, hiçbir şeye ihtiyâcı olmayan, bütün mahlûkâtın (yaratılmışların) kendisine muhtaç olduğu yüce Allah.

samir

  • Yemişli, meyvalı ağaç.

seb'iyye

  • Bozuk fırkalardan biri olan İsmâiliyye fırkasının diğer bir adı. Bu fırka, şerîat (din) sâhibi peygamberlerin sâdece yedi tâne ve yedincisinin Mehdî olduğunu, ayrıca her asırda yedi imâmın bulunduğunu iddiâ ettikleri için bu isimle anılmışlardır.

şehid / şehîd

  • Allah yolunda harb ederken, Allahü teâlânın ism-i şerîfini yüceltmeye (İslâmı yaymaya) çalışırken veya düşman saldırdığında vatan, din ve milletini, ırz ve nâmûsunu müdâfâ ederken ölen müslüman.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Bütün mahlûkâtın (yaratılmışları

semir

  • Meyvalı, yemişli. Meyva veren.
  • Sinici olan su.

semra'

  • Yemişli ağaç. Meyveli ağaç.

sevad-ı a'zam

  • Büyük şehir.
  • Mekke-i Mükerreme.
  • İnsanların ekseriyeti. (Maişetçe neden bu kadar muktesit yaşıyorsun? diyenlere cevaben: Ben sevad-ı azama tâbi olmak isterim, sevad-ı azam ise; bu kadar tedarik edebilir. Ben ekalliyet-i müsrifeye tâbi olmak istemem, demişlerdir.) (Tarihçe-i Ha

sevalif

  • (Tekili: Sâlif ve Sâlife) Geçmişler. Geçmiş insanlar.

seyr-i muradi / seyr-i murâdî

  • Murâdların, seçilmişlerin Allahü teâlânın lutf ve ihsânı ile çekilerek kavuştukları yol.

simar

  • (Tekili: Semere) Meyveler, yemişler.
  • Mc: Faydalar.

süveyda-ül kalb

  • (Sevâd-ül kalb, Sevdâ-ül kalb) Kalbin ortasında varlığı kabul edilen siyah nokta. Kalbdeki gizli günah. Buna Habbet-ül kalb, Esved-ül kalb de denir. Kalbdeki basiret mahalli diye bilinir. Eskiden bir kısım muhakkikler, kalbin mezkur mahalline; Mahall-i ulum-u diniyye demişler. Ekseriyyetle mahall-i

tahaddi mu'cizesi

  • Cenab-ı Hakk'ın, Resülüne inzal ettiği Kur'anın şeksiz, şüphesiz bir mu'cize-i ebediye olduğunu sarahaten göstermek için, şüphesi olanlara karşı "Kur'an'ın mislini ve nazirini yapın" diye meydan okuması.

tayy-ı zaman

  • Zamanı ortadan kaldırmak. Çok uzun bir zamanı pek kısa olarak görmek ve yaşamak. Meselâ: Kur'an-ı Kerimde beyan edilen "Ashab-ı Kehf" mağarada 309 sene kaldıkları halde, kendileri yarım gün veya bir gün kadar kaldıklarını söylemişlerdir.

tebuk gazvesi

  • Hicretin dokuzuncu senesinde vuku bulmuştur. Şam'da bulunan Rumlar tarafından o civarın halkı, müslümanlara karşı ayaklandırıldığı Peygamberimiz tarafından duyulduğunda, onlara karşı asker hazırlayarak Tebuk'e gitmiş ve oranın ileri gelenleri Peygamberimize gelerek barışa çalışmışlardır. Tebuk'te on

tecrübe

  • (Tecribe) Deneme, sınama.
  • Görmüş, geçirmişlik.
  • Anlamak için yapılan iş. İmtihan.
  • İlmi bir gerçeği göstermek için yapılan deneme. Deney.

tefarik-ul asa / tefarik-ul asâ

  • Bir atasözüdür. Bu darb-ı mesel hakkında meşhur Kamus Tercümesi'nde hülâsaten şu mâlumat var: "Arab'dan fakir bir kadının zaif ve gayet huysuz bir oğlu varmış. Yaptığı müteaddit kavgalarda meselâ bir defasında burnunu, bir defasında kulağını, bir defasında dudaklarını kesmişler. Her bir defasında da

telfik-i mezahib

  • Dinî bir mes'elede, hak mezheblerin aynı o mes'ele hakkındaki zıd görüşleri cem'etmekle bir mezheb yapmak. Bu zıd görüşlerle amel etmeyi caiz görür. Fukaha ise bu tarzı caiz görmemişlerdir.Tevhid-i mezahib ise: Hak mezheblerin mes'eleleri arasında, tercih yoluyla bazı mes'elelerini alıp bir mezheb y

temsil / temsîl

  • Bir şeyin aynısını veya mislini yapmak. Benzetmek. Teşbih etmek. Örnek, nümune söz.
  • Bir şeyin aynını ya da mislini yapmak, benzetmek.
  • Örnek, nümune, söz. Canlandırma, piyes.

tenevvüme

  • (Çoğulu: Tünüm) Kırlarda yetişen küçük yemişli bir ağaç.

tesbih

  • Allahü teâlâyı, O'na yakışmayan her şeyden ve mahlûkların (yaratılmışların) alâmetlerinden ve yok olmaktan tenzîh ve takdîs etmek, yâni uzak tutmak mânâsına "Sübhânallah" sözü ve benzerleri.
  • Namaz kılmak.
  • Namazdan sonra, Sübhânallah, Elhamdülillah ve Allahü ekber cümleleri sö

teşhirgah-ı enam / teşhirgâh-ı enam

  • Yaratılmışların sergi yeri.

teşnegan / teşnegân

  • (Tekili: Teşne) İstekliler. (Farsça)
  • Susamışlar. (Farsça)

tezauf

  • (Zı'f. dan) Kat kat olmak, bir misli artmak. İki kat olmak.

türk

  • Türkler, Asya'nın en büyük ve en meşhur milleti olup, Turan milletlerindendir. Türkler en evvel Sibirya ile Çin arasında olan Altın Dağı taraflarında yaşamışlar ve oradan defalarca güney ve batıya doğru yayılarak Çin'de ve Türkistan memleketlerinde fetihler yapmışlardır.Türkler eskiden beri iki şube

ucb

  • (Ucub) Kibir, gurur. Kendini beğenmişlik. Ameline, yaptıkları işe güvenmek.
  • Varlığı nâdir olan şeyi görünce istiğrab etmek hâli.
  • Yabancı kadın taifesiyle beraber oturmak ve konuşmaktan pek hoşlanan.

ümmilik / ümmîlik

  • Okuma-yazma bilmeme, tahsil görmemişlik.

vedud

  • Çok şefkatli. Kendisine çok sevgi beslenen. Cenâb-ı Hak. (Vedud ismine mazhar olan muhakkıkin-i evliya: "Bütün kâinatın mâyesi, muhabbettir. Bütün mevcudatın harekâtı muhabbetledir. Bütün mevcudattaki incizab ve cezbe ve câzibe kanunları, muhabbettendir." demişler.)

vehhab-ı rezzak / vehhâb-ı rezzâk

  • Çok bağışta bulunan ve bütün yaratılmışların rızkını veren; Allah.

velayet / velâyet

  • Velîlik, ermişlik.

vilayet / vilâyet

  • İl.
  • Velilik, ermişlik.
  • Veli olan kimsenin hali.
  • Başkasına sözünü geçirme.

vücud-u mahlukat / vücud-u mahlûkat

  • Yaratılmışların varlığı.

yera

  • (Tekili: Yerâa) Yontulmamış kamış kalemler. Kamışlar.
  • Ateşböcekleri.

yezidiler / yezîdîler

  • Hazret-i Ali'ye düşman olan ve şeytana tapan kimselerin mensûb olduğu bozuk fırka. İbâdiyye fırkasının kurucusu Abdullah bin İbâd'ın adamlarından Yezîd bin Enîse'ye uydukları için bu adı almışlardır. Emevî halîfelerinden Yezîd'in bunlarla hiçbir ilgi si yoktur.

zaman

  • Kefil olma, kefillik. Bir şeyin mislini veya değerini vermek üzere zarara karşı kefil olma, garanti.

zedegan / zedegân

  • (Tekili: -zede) Tutulmuşlar, çarpılmışlar, uğramışlar mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. (Farsça)