Notice: Undefined offset: 4 in /home/luggat/public_html/index.php on line 528

LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te meme ifadesini içeren 445 kelime bulundu...

a'ma-i elvan / a'mâ-i elvan

  • Tıb: Renk körlüğü, renkleri ayırt edememe hastalığı. Akromatopsi.

abdiyyet

  • Kulluk makamı. Evliyâlığın en yüksek makâmı, derecesi. İyilikleri Allahü teâlâdan bilip kendinden bilmemek.

adalet

  • Zulüm etmemek. Herkese hakkını vermek ve lâyık olduğu muâmeleyi yapmak. Mahkeme. Hak kanunlarına uygunluk. Haksızları terbiye etmek. İnsaf. Mâdelet. Dâd. Cenab-ı Hakk'ın emrini emrettiği şekilde tatbik etmek. Suçluya Allah'ın emrini icra etmek.

adalet-i ictimaiyye / adâlet-i ictimâiyye

  • Sosyal adâlet; Herkesin; çalışması, bilgi ve kâbiliyeti, gördüğü iş nisbetinde ve derecesinde hakkını alması; hiç kimsenin ezilip sömürülmemesi.

adem-i af

  • Affedilmeme.

adem-i devam

  • Devam etmeme.

adem-i hizmet

  • Hizmet etmeme.

adem-i i'dad

  • Hazır duruma getirememe, müsait olmama, elverişli olmama.

adem-i ifa

  • Yapmama, yerine getirmeme.

adem-i ihmal

  • İhmal etmeme.

adem-i ilim

  • Bilmeme, ilim ve bilgisinin olmaması.

adem-i iltifat

  • Yüz vermeme, kale almama.

adem-i iman

  • İmansızlık, iman etmeme.

adem-i inkar / adem-i inkâr

  • İnkâr etmeme. İnkârsızlık.

adem-i inzar

  • Uyarmama, ikaz etmeme.

adem-i iştigal

  • Meşgul olmamak, ilgilenmemek.

adem-i istima'

  • Huk: Mahkemede dâvanın dinlenmemesi.

adem-i itaat / adem-i itâat / عَدَمِ اِطَاعَتْ

  • İtaat etmeme.
  • İtâatsizlik, emri dinlememek.
  • İtâat etmeme.

adem-i ıttıla

  • Bilememe, tanımama.

adem-i kabul / adem-i kabûl / عَدَمِ قَبُولْ

  • İsbatı tasdik etmemek. Şek, hükümsüzlük. İman hükümlerini lâkaydlıkla karşılamak, nefy ve inkâr etmek, kabul etmemek, göz kapamak gibi câhilâne bir hükümsüzlük. Bir terk, bir cehl-i mutlak.
  • Kabul etmeme.

adem-i kanaat

  • Kanaatsizlik, yetinmeme.

adem-i kifayet / adem-i kifâyet

  • Kifâyet etmeme, kâfi gelmeme, yetmezlik.

adem-i malumiyet / adem-i malûmiyet

  • Bilinmemezlik, belirsizlik.

adem-i mübalat / adem-i mübâlât

  • Önemsememe, aldırış etmeme.

adem-i muhakeme

  • Bir konu üzerinde derinlemesine düşünmeme ve araştırma yapmama.

adem-i müracaat / adem-i mürâcaat / عَدَمِ مُرَاجَعَتْ

  • Müracaat etmeme, başvurmama.
  • Mürâcaat etmeme.

adem-i müsaade / adem-i müsâade / عَدَمِ مُسَاعَدَه

  • İzin vermeme.
  • İzin vermeme.

adem-i muvafakat

  • Râzı olmayış, muvâfakat etmeme.

adem-i rü'yet / عَدَمِ رُؤْيَتْ

  • Görünmezlik, görülememe.
  • Görmeme.

adem-i rüyet

  • Görmeme.

adem-i ta'kib

  • Takibsizlik.
  • Huk: Muhakemeye lüzum görmemek.

adem-i tagayyür

  • Asla değişmeme.

adem-i takayyüd

  • Kayıtsızlık. Bir şeye bağlı olmayış. Kıymet vermemek. Üzerine almamak.

adem-i tarassud

  • Gözetlememe.

adem-i tarassut

  • Gözlemlememe.

adem-i tasavvur

  • Düşünememe.

adem-i te'diye

  • Borcunu ödememe.

adem-i te'lifiyet / adem-i te'lîfiyet / عدم تأليفيت

  • Uzlaşamama, bir araya gelememe.

adem-i telakki / adem-i telâkki

  • Anlayamama, idrak edememe.

adem-i tenezzül

  • Tenezzül etmeme, eğilip bakmama, inmeme.

adem-i tereddüt

  • Tereddüt göstermeme.

adem-i tezkiye

  • Temize çıkarmama; hoş görmeme.

adem-i vuku

  • Olayın meydana gelmemesi.

adem-i zikr

  • Zikredilmeme, söz edilmeme.

afiyet / âfiyet

  • Sağlık, sıhhat, bedende hastalık bulunmaması.
  • Günah işlememek.

afk

  • Akılsız olmak. Sözünü tam söylememek.

ahestegi / ahestegî

  • Yavaşlık, acele etmemeklik. (Farsça)

akar

  • Köşk, yüksek bina.
  • Bâbil vilayetinde bir yer adı.
  • Dehşetli olmak. Yaralamak. Boğazlamak.
  • Korku ve dehşetten kişinin ayakları titreyip dövüşememesi.

akim / akîm / عقيم

  • Kısır. (Arapça)
  • Sonuçsuz. (Arapça)
  • Akim kalmak: Gerçekleşememek, sonuçsuz kalmak. (Arapça)

ameh

  • Basiretsizlik. Tahayyür, tereddüt. Doğru ciheti bilmemek.

arabe / arâbe

  • (Çoğulu: Arâbât) Keçi veya koyunun memesine geçirilen torba.
  • Açık saçık konuşma.

arz-ı iftikar etmemek

  • Fakirliğini bildirmemek, ihtiyacını göstermemek.

arzu-şikesten

  • Arzunun olamaması, yerine gelmemesi. Hayâl kırıklığı, inkisar-ı hayâl. (Farsça)

asa-yı inkar / asa-yı inkâr

  • İnkâr değneği. Kabul etmeme.

aşu

  • Kör olmak. Görmemek.
  • Mc: Görmemezlikten gelmek.

ataraksiya

  • yun. Tesirlere (etkilere) karşılık göstermeme, durgunluk hâli.
  • (Fels.) Ruhun sükunete ulaşması, arzu ve ihtiraslardan uzak kalma. Eski çağ felsefesi, hayatın gayesi, saadet olarak duygusuzluk halini gösteriyordu. İnsan arzuları sonsuz, düşmanları sonsuzdur, (mikroptan kuyruklu yıldız

atba

  • (Tekili: Taby) Meme başları, uçları.

ateme

  • Gecenin ilk üçte bir bölümü. Yatsı namazı vakti.
  • İşsizlik, tembellik, atalet, üşengeçlik.
  • Akşam vaktine kadar hayvanın memesinde bâki kalan süt.

ayc

  • Razı olmamak.
  • Tasdik edip inanmamak.
  • Menfaatlenmemek, faydalanmamak.

azuz / azûz

  • Memelerinin delikleri dar olan deve ve koyun.

badile

  • (Çoğulu: Bâdil) Koltukla meme arasında olan et.

bagda'

  • Şiddetli nefret, hiç sevmemek.

bagza

  • Şiddetli nefret, hiç sevmeme.

balina

  • Denizde yaşıyan ve yaklaşık olarak 20 ilâ 35 metre kadar uzunlukta olan memeli hayvan.

basur / bâsûr

  • (Çoğulu: Bevâsir) Tıb: Mayasıl. Kalın bağırsakta ve makadın etrafındaki siyah kan damarlarının şişmesi ve bazen iltihablanması sebebiyle, makadın içinde ve dışında meydana gelen memeler yüzünden makaddan kan ve cerahat gelmesi hastalığı.

behdel

  • Sırtlan yavrusu.
  • Erkeğin memelerinin büyük olması.

behl

  • Az şey; az su.
  • Lânet, nefret, istememe.

beka-i nev'

  • Nev'in devamı. Meselâ: İnsan nev'inin, yani insanların devam edip bitmemesi, çocukların doğması ile olduğu gibi.

belahet

  • Ahmaklık. Düşüncesizlik. Ne yaptığını iyi bilmemek.

ber

  • Üzere, üzerine, yukarı mânasına (ve Arabçadaki "Alâ" yerine edat-ı isti'lâdır) (Farsça)
  • Göğüs, sine, bağır, sadır. (Farsça)
  • Fayda. (Farsça)
  • Hamil. (Farsça)
  • Hıfz. (Farsça)
  • Yan. (Farsça)
  • Taraf. (Farsça)
  • Nâkil. Götürücü. (Farsça)
  • Meyve. (Farsça)
  • Yaprak. Varak. (Farsça)
  • Meme. (Farsça)
  • Genç kadın. (Farsça)
  • E (Farsça)

bila teşbih vela temsil / bilâ teşbih velâ temsil

  • Benzetme ve temsil olmaksızın; Allah'ın zâtını hiçbir şeye benzetmemekle beraber.

binaguş

  • Kulak tozu. (Farsça)
  • Kulak memesi. (Farsça)

buğd-ı fillah / buğd-ı fillâh

  • Allahü teâlânın düşmanlarını Allahü teâlâ için sevmemek ve onlardan uzaklaşmak.

buğz

  • Sevmeme, nefret.
  • Sevmeme, nefret etme, düşmanlık.
  • Sevmeme. Birisi hakkında gizli ve kalbi düşmanlık hissetme. Kin, husûmet.

cedda'

  • Küçük memeli kadın.
  • Susuz çöl.

cehalet / cehâlet

  • Bilmeme, bilgisizlik. Din bilgilerini bilmeme. Câhillik.

ceher

  • Gündüzleyin bir şeyi görememek. (O kimseye "echer" derler)

cehil / جَهِلْ

  • Bilmeme.

cehl

  • Câhillik, bilmemezlik, ilimden mahrum olmaklık, nâdanlık, tecrübesizlik, gençlik.

cehl-i mürekkeb

  • Bilmemekle beraber, bilmediğini de bilmemek.

cemceme

  • Sözü gizli söyleme, harfleri tâne tâne söyleyip açık beyan edememe.

cerh

  • Yara.
  • Baş ve yüzden başka uzuvlardan birisini yaralamak.
  • Bir kimseye söğmek. Taan etmek. Sözle gönül incitmek.
  • Birisinin fikrini çürütüp kabul etmemek.
  • Şahid, yalancı ve fâsık olduğundan dolayı mahkemede hâkimin şâhidin şehâdetini reddetmesi.
  • Kesb u kâ

cerhetmek

  • Yaralamak. Herhangi bir meseleyi hak ve hakikatle çürütmek. Yanlış veya yalanını bulup hurafe ve bâtıl olduğunu isbât edip herhangi bir kimsenin veya cereyanın fikrini kabul etmemek.

cesaret-i medeniye

  • Her türlü baskılara karşı çekinmeden hakikatı söylemek. Müsbet harekette korkmamak. Haklı olduğu bir mes'elede korku göstermemek. İçtimai münasebetlerde girişkenlik.

cevab

  • Sorulan şeye söz veya yazıyla verilen karşılık.
  • Kabul etmemek. Reddetmek.
  • (Tekili: Câbiye) Havuzlar.

cevab-ı red

  • Red cevâbı verip kabul etmemek. Reddetmek. Kabul etmemek yolunda söylenen söz.

cevabü'l-ahmak es-sükut / cevabü'l-ahmak es-sükût

  • Ahmak olana verilecek en iyi cevap sükûttur, cevap vermemektir.

cevz

  • Malı toplayıp kimseye hayır ve sadaka etmemek.
  • Sallana sallana yürümek.

cezb etmemek

  • Çekmemek.

cihad-ı ekber / cihâd-ı ekber

  • Büyük cihâd. Nefsin, insan tabiatının, bedeninin kötü isteklerini yerine getirmemek için yapılan mücâdele.

cimah

  • Binicisi zabtedemediğinden, atın serkeş olup binicisini istememesi.

cimrilik

  • Dînin ve vicdânın, mürüvvetin (insanlığın) vermeyi emrettiği yerde vermemek. Vermek kendisine zor gelmek. Bahillik, pintilik.

cinn

  • Bir cins ateşten yaratılmış olup, dünyanın insandan sonra en mühim sekenesidir. Akıl ve şuur sâhibi olup pekçok şer ve isyan yapabildikleri gibi "Peygamberlerin ve semâvî kitabların irşadlarıyla" insana yetişememekle beraber terakki edip yüksek kemâlatlara çıkabilen mahluktur. İnsanlar gibi

cömerdlik

  • Dînin, vicdânın ve mürüvvetin (insanlığın) vermeyi emrettiği yerde vermek kendisine zor gelmemek.

dağdağa

  • Gürültü. Iztırab. Boş yere telâş ve zorluklar.
  • Tereddüt etmek, karar verememek.
  • Gıcıklamak.

derare

  • Deyyus. Karısının kötü hâllerini görmemezlikten gelen kişi.

destek

  • Bir şeyin yıkılıp devrilmemesi için, o şeye vurulan payanda, dayanak. (Farsça)
  • Küçük el. (Farsça)
  • Yün ve pamuk gibi şeyleri eğirmeye yarıyan âlet. (Farsça)

dumur

  • Büyüyüp gelişememek. Zayıflıktan, hayvanların karnının içeri çökmesi.

ehl-i inad

  • İnat edenler; Allah'ın emir ve yasaklarına boğun eğmeme konusunda inat edenler.

emn-ül-azl

  • Peygamberlere mahsûs sıfatlardan biri. Peygamberlerin peygamberlikten azl edilmemesi, atılmaması.

enaniyetsiz / enâniyetsiz

  • Kendini beğenmeme, gurursuz.

fahir

  • (Fâhire) İftihar eden. Kendi amelini ve kendini beğenen. Övünen.
  • Şa'şaalı. Ağır. Parlak. Şanlı.
  • Büyük ve iyi nesne.
  • Koruğu büyük çekirdeksiz hurma.
  • Memeleri büyük deve.

fakr u istiğna

  • Fakirlik ve tok gözlülük; muhtaç olunmasına rağmen kimseden bir şey istememe.

farika / fârika

  • Ayırıcı özellik; birbirine benzememe özelliği.

farz-ı ayn

  • Herkesin yapmaya mecbur olduğu farz. Namaz kılmak, yalan söylememek, imân etmek, oruç tutmak gibi.

fasl

  • (Fasıl) İki şey arasındaki ek yeri. Mafsal.
  • Hak söz. Hak ile bâtılın arasını fark ve temyiz ile olan hüküm ve kaza. (Buna "Faysal" da denir) Halletmek. Ayrılma. Çözme.
  • Bölüm.
  • Mevsim.
  • Aynı makamda çalınan şarkı.
  • Çocuğu memeden kesmek.
  • Birini zem

fena fiş-şeyh / fenâ fiş-şeyh

  • Tasavvuf ilminde talebenin velî olan hocasının arzû ve isteklerine tâbi olması, irâdesini isteğini onun eline bırakması. Ölü yıkayıcının elindeki meyyit (ölü) gibi olması. Ona hiç bir işinde muhâlefet etmemesi.

fena-i kalb / fenâ-i kalb

  • Mahlûkların (yaratılmışların) varlığını, sevgisini kalbden çıkarmak. Kalbin Allahü teâlâdan başka hiç bir şeyi bilmemesi ve sevmemesi, unutması.

fena-i nefs / fenâ-i nefs

  • İnsanın kendine ve başkalarına bağlılığının kalmaması. Benliği unutup, bırakması. Yâni Allahü teâlâdan başka hiç bir şeyi bilmemesi ve sevmemesi.

feragat / ferâgat

  • Tok gözlülük. Hakkından vaz geçmek, bir şey istememek. Şahsî dâvasından vaz geçmek.
  • Boşalmak, hâlî olmak.
  • Hakkı olanı bile istememe.

fesh

  • Bozmak. Hükümsüz bırakmak. Kaldırmak.
  • Zayıf olmak.
  • Bilmemek. Cehil.
  • Re'y ve tedbiri ifsad eylemek.
  • Zaif-ül akıl. Zaif-ül beden.
  • Tembellik yüzünden gayesine erişemeyen.
  • Unutmak.
  • Tıb: Beden âzalarının mafsallarını yerinden çıkarıp ayırmak

fevak

  • İki sağım arasında devenin memesinde sütün birikmesi.
  • Rahat.
  • Rücu.
  • Uzun boyunlu bir nevi su kuşu.

fevt

  • Bir daha ele geçmemek üzere kaybetmek, elden çıkarma, kaçırma,
  • Ölüm.

fevt-i fursat

  • Fırsat kaçırma. Fırsatı değerlendirememe. Ele geçen bir imkânı kullanamama.

gabr

  • Bâki olmak, ebedi olmak.
  • Memede kalan süt bakiyyesi.

gaflet

  • Olup biteni sezmeme, kul olduğunu unutma hâli.

gams

  • Suyu şiddetli içmek.
  • Bir şeyi hakir görmek, birisine iftira etmek.
  • Nimete şükretmemek.
  • Göz yummak.

gaybet

  • Gr. bulunmama, görünmeme; üçüncü şahıs.

gaybubet / gaybûbet

  • Görünmeme, orada bulunmama.

gayret

  • Dikkatle ve sebatla çalışmak.
  • Kıskanmak, çekememek.
  • Hareketli ve temiz hislerle çalışmak.
  • Dine, imana, namus gibi kıymetlere tecavüz edenlere karşı müdafaa için harekete gelmek.
  • Bir kimseden fâidesi bulunmayan, zararlı olan bir şeyin ayrılmasını istemek, böyle şeyleri reddetmek, kabûl etmemek.

gayret-i ilahiyye / gayret-i ilâhiyye

  • Allahü teâlânın kullarından beğenmediği hallerin ayrılmasını istemesi, böyle şeylere rızâ göstermemesi.

gıllugış

  • Karar verememe, gönül sıkıntısı.

gıyab

  • Görünmemek. Göz önünde olmamak.
  • Hazırda bulunmamak.
  • Bilinmeyen şeyler.
  • Arka. Arkasından.

gudde-i nekfiyye

  • Tıb: Kulak memesinden çeneye kadar olan kısımda bazan ufak ufak meydana gelen bezler.

guma

  • Hava bulutlu olduğundan ayın görünmemesi.

habs

  • Hapis, alıkoyma, bir yere kapatıp dışarı çıkarmama. Salıvermeme.
  • Zaptetme, tutma.

hachace

  • Korkudan melul olmak.
  • Sırrını demek isteyip yine dememek.

hadun

  • Memesinden biri diğerinden uzun olan koyun.

hakimiyyet / hâkimiyyet

  • Hâkim oluş. Hükmediş. Âmirlik. Üstünlük. Müdahale ve rakibi kabul etmemek hali.

halemat

  • (Tekili: Halme) Meme uçları, meme başları.

haleme

  • (Çoğulu: Halem-Halemât) Meme başı.
  • Büyük kene.
  • Bir ot cinsi.

halık

  • (Çoğulu: Huluk-Havâlık) Büyük dağ.
  • Ağaca dolaşmış olan üzüm çubuğu.
  • Süt ile dolu olan koyun memesi.
  • Tıraş eden. Berber.

halme

  • Meme başı, meme tepesi.

harat

  • Davarın memesinde olan bir hastalık. (Sütün parça parça, ufanmış gibi çıkmasına sebep olur)

hareketsizlik

  • Hareket etmeme.

hasadet

  • Hasedcilik, kıskançlık. Çekememezlik.

hased / حَسَدْ

  • Kıskanmak, çekememek. Allahü teâlânın bir kimseye ihsân ettiği nîmetin, onun elinden çıkmasını istemek. Zararlı bir şeyin ondan ayrılmasını istemek, hased olmaz, gayret olur.
  • Haset, kıskançlık, çekememezlik.
  • Başkasının iyi hallerini veya zenginliğini istemeyip, kendisinin o hallere veya zenginliğe kavuşmasını istemek. Çekememezlik. Kıskançlık. Kıskanmak.
  • Çekememezlik.

hasede

  • (Tekili: Hâsid) Kıskananlar, hased edenler, çekememezlik edenler.

haser

  • Gözün tam görmemesi, göz nurunun zayıf olması.

hasıraltı etmek

  • Ist: Unutmak, saklamak, gizlemek, terviç etmemek manasında kulanılan bir tâbirdir. Hasır, eskiden halı ve kilim yerinde kullanıldığı ve onun altında kalan şeyler unutulup gittiği için bu tâbir meydana gelmiştir.

hasudi / hasudî

  • Kıskançlık, çekememezlik, hasetçilik.

haybet

  • Mahrumiyyet. İsteğine erememek. Me'yus ve mahrum olmak.
  • Elde edememe, mahrumluk.

hayret

  • Hiçbir cihete teveccüh edemeyip kalmak. Şaşkınlık. Ne yapacağını bilememek.
  • Şaşma, şaşırma, ne yapacağını bilmeme.

hayrhahlık

  • Başkasının iyiliğini istemek. Allahü teâlânın nîmetinin bir kimsenin elinde devamlı kalmasını veya onun böyle bir nîmete kavuşmasını dilemek. Hasedin, kıskançlık ve çekememezliğin zıddı.

hazb

  • Hayvanın memesi şişip emziğinin deliklerinin dar olması.
  • Ucuz olmak.

hebec

  • Devenin memesinde olan verem.

hicab-ı gaflet

  • Gaflet perdesi; Allah'a inanmayı, emir ve yasaklarına uymayı engelleyen şeyler; mâneviyatı görmeme ve düşünmeme hâli.

hıfz-ül lisan

  • Dili, günah ve lüzumsuz olan sözlerden korumak. Kötü ve fena sözlerden dilini muhafaza etmek. (İhtiyaçtan fazla söz söylememek mendubdur.)

hile-i şer'iyye / hîle-i şer'iyye

  • Şer'î (dînî) çâre. Müslümanların, İslâmiyet'e uymaları ve haram işlememeleri için ihtiyatlı yol aramaları. Herhangi bir hususta İslâmiyete uymağa mani bir durum bulununca o şeyi yapabilmek için kolay olan bir çâre aramak veya bu sûretle bulunan çıkış yolu.

hılf

  • Meme başı.

himmet

  • Kast, irâde, kuvvetli istek, arzu. Allahü teâlânın velî kullarından bir zâtın, kalbinde yalnız bir işin yapılmasını bulundurup, başka bir şeyi kalbine getirmemesi ve Allahü teâlâdan o işin olmasını dileyerek, bu şekilde mânevî yardımda bulunması. Evliyânın himmeti, yaktı beni kül eyledi Sofi

hımve

  • Hastanın yemek yememesi.

hımyet

  • Yemek yememek. Perhiz yapmak.

hiran

  • Yavuzluk etmek.
  • Muti olmamak, itaat etmemek.

hüffel

  • Memesi süt ile dolu olan koyun.

huleyme

  • (Çoğulu: Huleymât) Memecik.
  • Ciltte, bilhassa dil üzerinde bulunan küçük kabarcıkların beheri.

hulf-ül va'd

  • Ahdinden dönmek. Verdiği sözü yerine getirmemek.

hulf-ül vaid / hulf-ül vaîd

  • Va'dedilmiş azabı yapmamak, cezâyı yerine getirmemek. (Cenâb-ı Hak kendine isyan edenlerin, günahta devam edenlerin cehenneme gideceklerini beyan ediyor, tehdid ediyor, vaid ile beyanda bulunuyor. Affetmediği takdirde bu vaidinden dönmesi, aslâ adâletine yakışmaz, muhâldir.)

hulfü'l-vaid / hulfü'l-vaîd

  • Söz verdiği halde azap ve cezayı yerine getirmeme.

hürriyet

  • Serbestlik, hür oluş.
  • Adalet kanununda ve te'dibte, başka hiç kimse, kimseye taarruz ve tahakküm etmemesi ve herkesin hukukunun meşru' olarak korunması, herkesin meşru' hareketlerinde tam serbest olması.

hürriyet-i vicdan

  • Vicdan hürriyeti; kişinin, başkasına zarar vermemek şartıyla, inancını özgürce yaşayabilmesi.
  • Amme hukuku ile ferdî hukuka tecavüz etmemek şartıyla herhangi bir kimsenin her hangi bir fikir veya dini kabul etmekte veya kabul etmemekte serbest olması. Ancak, İslâmiyeti kabul etmiş olan bir kimse, İslâmın esaslarını kısmen de olsa, inkâr ve reddetmekte serbest değildir; İslâm hukukunda mürted

husr

  • Zarar.
  • Ele avuca girmemek.
  • Dalâlete gitmek.
  • Noksan.
  • Sapıtmak.

hüsran

  • Ümit edilenin elde edilememesinden duyulan elem. Mahrumiyet acısı.
  • Zarar, ziyan, kayıp.
  • Zarar, ziyan.
  • Beklenilenin elde edilememesinden duyulan acı, mahrumiyet acısı.

i'tidal

  • Bir şeyde veya halde ifrat veya tefrite düşmemek. Vasat derece olmak.
  • Yumuşaklık. Uygunluk.
  • Gündüz ve gecenin birbirine denk, eşit olması.
  • Miktar ve keyfiyyet hususunda iki hâlet arasında mutavassıt olmak.

i'tikab

  • Veresiye vermeme. Bir malı borç olarak satmama. Parasını almadıkça malı teslim etmeme.

i'tiraz

  • (İtiraz) Kabul etmediğini bildirmek. Bir fikir veya işin olmasını kabul etmemek.
  • Men' eylemek. Men' olmak.

iba'

  • Çekinmek. Tiksinmek.
  • Kabul etmemek, bir işe razı olmamak.
  • Doymadan yemekten çekilmek.

ibgaz

  • (Buğz. dan) Buğzetme, nefret etme, hoşlanmama, sevmeme.

icaz-ı hazf

  • Mânâya halel gelmemek şartı ile ve lâfzî veya aklî karine delâleti ile cümleyi tamamlayanlardan birinin hazfıdır.

icaz-ı muhill

  • Sözün istenilen mânayı ifadeye kifayet etmemesi yüzünden mânanın bozulması halidir.

idam-ı ebedi / idâm-ı ebedî

  • Dirilmemek üzere yok oluş; âhiret inancı olmadığı için ölümü ebedî yokluğa gitmek olarak görme.

ifate-i fırsat

  • Fırsatı kaçırma. Fırsatı değerlendirememe.

ifla'

  • Sütten ayırma, memeden kesme.
  • Yabana kaçma.

iftam

  • Memeden ayırma, sütten kesme.

iftisal

  • Sütten kesilme, memeden ayrılma.
  • Fidanı çıkarıp başka yere dikme.

igmaz

  • Müsamaha etmek. Görmemezliğe gelmek.

igmaz-ı ayn

  • Göz yummak. Aldırmamak, görmemezlikten gelmek.

igza'

  • Görmemezliğe gelme.

ihanet / ihânet

  • (Hevn. den) Alçak ve hakir addedip itibar etmemek, kıymet vermemek.
  • Hainlik. Haksızlık. Kötülük.
  • Hâinlik etmek, güveni kötüye kullanmak, sadâkat göstermemek.
  • İsyân etmek, karşı gelmek.
  • Küçük düşürmek, tahkîr etmek, hafife almak.

ihlal etmeme / ihlâl etmeme

  • Bozmama, zarar vermeme.

ihlas-ı tam / ihlâs-ı tâm

  • Tam ihlâs, yaptığı her işinde Allah'ın emrini ve rızasını gözetme, dünyevî veya uhrevî hiçbir karşılık beklememe.

ihlil

  • Erkek tenasül organının deliği, sidik yolu. Sidik deliği.
  • Kadınlarda memede sütün aktığı yer.

ihmal / ihmâl / اهمال

  • Boş verme, önem vermeme.
  • Ehemmiyet vermemek. Yapılması lâzım bir işi sonraya bırakma. Dikkatsizlik. Başlayıp bırakmak. Terk etmek.
  • Önemsememe, savsaklatma. (Arapça)

ihtiyar elden gitmek

  • Mc: Kendini zaptedememek, hiddet ve gazaba gelmek, irâdeyi kaybetmek.

iltibas etme

  • Birini diğerine benzetme, birini diğeriyle karıştırma, birbirinden ayırt edememe.

imrac

  • Ahde vefa etmeme, sözden cayma.
  • Hayvanı çayıra salıverme.

imtina'

  • Feragat edip geri durma.
  • Muvafakat etmeme. Çekinme. İstememe. Yapmama.
  • İmkânsızlık, mümkün olmayış.

inad / inâd

  • Israr, muannidlik, ayak direme, dediğinden vazgeçmeme.
  • Direnmek, muhâlefette (karşı çıkmakta) ısrar etmek. Kendini büyük görüp, hakkı, doğruyu kabul etmeme.

inhimal

  • İhmal etme, önem vermeme.
  • Mühlet alma.
  • Göz yaşı dökme.
  • Ciddi bir şekilde çalışma, uğraşma.

inhisar

  • Hasr olunma.
  • Tecavüz etmeme.
  • Bir iş veya malın idâresinin bir kişiye, bir ele bırakılması. Bir elden idâre. Bir şeye mahsus olup, başka şeye şümulü olmama. Yalnız bir şeye veya bir şahsa hasrolunma.

inkar / inkâr

  • Bilmeme, tanımama. Yaptığını ve söylediğini gizleme.
  • Yapmadım deme ve ayak direme.
  • Reddetme.
  • İnanmama, kabul etmeme.

inkar etme / inkâr etme

  • Reddetme, kabul etmeme.

inkar etmek / inkâr etmek

  • İnanmamak, kabul etmemek, reddetmek.
  • İnanmamak, kabûl etmemek.

inkar-ı semavat / inkâr-ı semâvât

  • Gökyüzündeki tabakaları kabul etmeme.

inkıta'

  • Tükenme. Kesilme. Arkası gelmeme.

insidad-ı halime

  • Tıb: Meme başlarının tıkanması.

irda'

  • Meme vermek, süt emzirmek.

irşad / irşâd

  • Yol gösterme, rehberlik etme. İnsanları, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına ve Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uymaya, her zaman Allahü teâlâyı anmaya, O'nu unutmamaya, kalbde O'ndan başkasının sevgisine yer vermemeye çağırmak, Allahü te âlânın râzı olduğu yolu göstermek.

irtidatkar / irtidatkâr

  • İnkâr eden, kabul etmemekte direnen.

irtiza'

  • (Rızâ. dan) Memeden süt emme.

irza'

  • Meme vermek, süt emzirmek veya emzirilmek.

isar

  • Keçinin memesine takılan torba, kese.

ism-i tafdil

  • Renge, şekil ve vasfa dâir (ef'al) vezninde olan mutlak ve uzuv noksanlığına delâlet etmemek üzere mukâyeseli üstünlük ifâde eden sıfatlardır. Daha büyük, en büyük, daha küçük, en küçük, en güzel, daha güzel gibi mânâlara gelir. (Kebir kelimesinin ism-i tafdili: Ekber; sağir kelimesinin ism-i tafdil

ısrar

  • Bir fikir veya meşru dâvadan dönmemek. Direnmek, sebat etmek. Hayırlı bir hâl üzere sadakatla kalmayı istemek.

isti'nas-ı efkar / isti'nâs-ı efkâr

  • Düşünce ve fikirlerin alışması, yabancı gelmemesi.

istibra / istibrâ

  • Temizlenme.
  • Erkeklerin küçük abdesti yaptıktan sonra yürüyerek, öksürerek veya sol tarafa yatarak, idrar yolunda damlalar bırakmaması. Kadınlar istibrâ yapmaz.
  • Nikâhla alınacak dul bir câriyenin hâmile olup olmadığını bilmek ve şüpheye yer vermemek için bir temizlik müddeti geçip tekr

istigna

  • Cenab-ı Hak'tan başka kimsenin minneti altına girmemek.
  • Gönül tokluğu. Elindekini kâfi bulmak. Zenginlik istememek. Muhtaç olmayıp zengin olmak.
  • Nazlanmak.
  • Azamet ve tekebbür etmek.

istiğna / istiğnâ / استغنا

  • Kimseye muhtaç olmama. (Arapça)
  • Eyvallah etmeme. (Arapça)
  • Tokgözlülük. (Arapça)

istihfaf / istihfâf

  • Küçük ve aşağı görme, ehemmiyet vermeme, küçümseme.
  • Hafife alma, önem vermeme, hor görme.

istihfaf etme

  • Hafife alma, değer vermeme.

istiklal / istiklâl

  • (Kıllet. den) Kendi başına olmak, kimseye bağlı olmayış, müstakil oluş.
  • Az bulma, kâfi görmeme.
  • Rey sahibi olup keyfi iş görme ve başkasının emrine ve fikrine tâbi olmaktan uzak kalma.

istikrah / istikrâh

  • Beğenmeme, kötü ve kerih görme.
  • Bir şeyi kötü ve kerih görmek. Beğenmemek, nefret etmek. Bir şeyi cebir ve ikrah ile işlemek.
  • Kerih ve kötü görmek, tiksinmek bir şeyi beğenmemek, bir şeyi zorla yapma.

istinkaf / istinkâf

  • Kabul etmeme, yüz çevirme, çekimser kalma, reddetme.
  • Kabul etmemek. Çekimser kalmak.

istinkar / istinkâr

  • Bilmemezlikten gelmek.
  • İnkâr etmek.
  • Bilmediği bir şeyi sormak.

istinkar etmemek / istinkâr etmemek

  • İnkâra yeltenmemek, reddetmeye kalkışmamak.

istirkab

  • (Rekabet. den) Çekememe, rekabet yapma.
  • İstirkab etmek: Çekememek.

istiskal / istiskâl / استثقال

  • Hoş karşılamama, yüz vermeme. (Arapça)

istiskal etme

  • Ağır bulup hoşlanmama, değer vermeme.

itiraz / اعتراض

  • Kabul etmeme.

itnan

  • (Çocuk) hastalıkdan dolayı gelişememe.

ittihad-ı islam / ittihad-ı islâm

  • İslâm birliği. İttihad-ı İslâmın varlığı ve devamı için: 1-İslâm milliyetini esas alıp, menfi unsuriyet fikrini bırakmak. 2-İslâm dünyasındaki dini cemaatler, gayede ve dinî esaslarda ittifak edip teferruat meseleleri medar-ı niza etmemek. 3-İslâm devletleri arasında meşveret-i şer'iyeyi yapmak.Bunl

ızmar

  • (İzmâr) Kalbde gizlemek, saklamak. Belli etmemek.

kaat

  • Gadap, hiddet, öfke.
  • Darlık.
  • Yaşlı koyun.
  • Davar memesi.
  • Bağırma ve çığlık şiddeti.

kaht

  • Kıtlık. Kuraklık. Kuraklıktan dolayı mahsulün yetişmemesi.

kaib

  • (Çoğulu: Kevâib) Tomurcuk memeli kız.

kanaat / kanâat

  • Aç gözlü olmayıp hırs göstermemek. Kısmetinden fazlasına göz dikmemek. Helâl ile yetinip haramı istememek. Az şeyi de olsa kısmetine razı olmak.
  • Yeme, içme ve barınacak yer husûsunda bileğin emeği, alın teri ile kazanılana râzı olmak, başkasının kazancına göz dikmemek. Kanâat, çalışmayıp, sâdece eline geçeni kullanmak, tembel oturup, başka bir şey aramamak değildir. Aksine hırslı hareketlerden kaçınıp, gönül huzûru ile yaşamaktır.

kanaatsizlik

  • Elindekiyle yetinmeme.

karun

  • İki şeyi bir araya getiren.
  • Tez terleyen hayvan.
  • Arka ayaklarının tırnağı ön ayağının tırnağı yerine vâki olan hayvan.
  • İleride olan memeleri geride olan memelerine pek yakın olan dişi deve.

kat'-ı nazar

  • Bakmamak. İtibar etmemek.
  • Alâkayı kesmek.

kefalet / kefâlet

  • Kefillik. Kefîl olmak. Bir kimsenin, borcunu ödememesi, taahhüdünü (verdiği sözü) yerine getirmemesi hâlinde onun yerine borcu ödemeği, sözü yerine getirme mes'ûliyetini (sorumluluğunu) alacaklıya karşı üzerine almak.

kemal-i izzet / kemâl-i izzet

  • İzzet ve haysiyetinden tâviz vermeme.

kemiş

  • Tez yürüyüşlü at.
  • Zekeri küçük at.
  • Memesi küçük koyun.

kerahet / kerâhet

  • İğrenme, tiksinme, istememe. Harama yakın olma veya yapılmaması iyi olma. Dinde terk edilmesi iyi olan bir şeyin terk edilmeyip yapılması. Kerâhet, tahrîmiyye ve tenzîhiyye olmak üzere iki kısımdır.

kerkese

  • Tereddüt etmek, karar verememek.

ketm

  • Saklamak. Gizlemek. Sır tutmak. Söylememek.
  • Gizleme, sır tutma, söylememe.

ketm-i nüfus

  • Kendini göstermeme. Saklama.

ketumiyyet

  • Ketumluk. Ağız sıkılığı. Sır vermemeklik.

kevaib

  • (Tekili: Kâib) Yeni yetişmiş turunç memeli kızlar.

kıraat-ı seb'a

  • Kur'an-ı Kerim'i yedi türlü okuma tarzı. Mâna değişmemek üzere Kur'an-ı Kerim Kureyş, Huzeyl, Havâzin, Kinane, Sakif, Temim ve Yemen lehçeleriyle "sırat, mâlik, cibril" gibi kelimelerin yedi türlü okunmasına denir.
  • Yedi türlü okuma.

küfr

  • Örtmek mânâsınadır. Kalbe âit bir sıfattır. Hak dini inkâr edip, hakkı inkâr edene ve gizleyene "kâfir" denilir. Kâfirliğin sıfatı küfürdür.
  • Allaha inanmamak. Hakkı görmemek. İmansızlık.
  • Allaha (C.C.) yakışmıyan sıfatlar uydurmak. Müslümanlığa uymayan şeylere inanmak.
  • Örtmek; hakkı örtmek, kapamak, Hakk'ı inkâr etmek. Dinde bilinmesi ve inanılması zarûrî olan şeyleri ve ahkâm-ı şer'iyyeden (dînî hükümlerden) tevâtüren (kesin olarak) bildirilenleri inkâr etmek ve dinden olduğu herkesçe bilinen bir şeyi kabûl etmemek.

küfr-i cuhudi / küfr-i cuhudî

  • Kalb ve dil ile ikrar etmemektir. (şeytan gibi)

küfr-i inadi / küfr-i inadî

  • İnadî dinsizlik, inadî küfür. Hakikat isbat edildiği halde yine imana gelmemek. Bilip de kabul etmez olmak.

küfr-i inkari / küfr-i inkârî

  • Aslâ Cenab-ı Hakk'ı tanımayıp, İslâmiyet hakikatlarını ikrar ve tasdik etmemektir.

küfr-i mutlak

  • Hiç bir imâni hükmü olmamak, dine âit hiç bir hakikatı, Allah'ın varlığına âit hiç bir delili kabul etmemek. İhsan ve inayet-i İlâhiyyeye karşı şükür etmiyerek fiilen ve kavlen inkâr etmek. ("Neuzü billâh" dine söğmek gibi) Küfr-ü icabettiren bazı çirkin sözlere de "küfür" denilmiştir.

küfr-i nifaki / küfr-i nifakî

  • Dil ile imanı ikrar edip kalb ile itikad etmemektir.

küfran / küfrân

  • Nankörlük; Allah'ın ihsan ettiği nimetleri bilmeme ve hürmetsizlik etme.

küfran-ı ni'met

  • Cenâb-ı Hakkın ihsan ettiği ni'metleri bilmemek ve hürmetsizlikte bulunmak.

küfür

  • İnkâr etme, kabul etmeme.

küşud

  • Memesi küçük davar.

küub

  • (Küubet) Kızın memesinin büyümesi.

leyg

  • İyi huylu olmak.
  • Sözü açık ve fasih söyleyememek.

lüzum-u beyyin

  • İspata ihtiyacı olmayan şey, apaçık gereklilik. Meselâ körlük görmemenin, cahillik ilimsizliğin lüzûm-u beyyinidir.
  • İsbata ihtiyacı olmayan şey. Cehil, ilimsizliğe lüzum olması gibi. Ve yine meselâ: Kör olmak, görmemezliğe delildir. (Lüzum-u beyyin'in zıddı: "Lüzum-u gayr-ı beyyin"dir. İsbata ihtiyacı olan şey demektir.)

mahremiyet

  • Mahremlik, nikâh düşmeme özelliği.

mahrumiyyet

  • Elde edemeyiş. Yokluk. Mahrumluk. İstediğini elde edememe.

mahviyet / مَحْوِيَتْ

  • Alçak gönüllülük, nefsine kıymet vermeme.

mahviyyet

  • Alçak gönüllülük. Tevâzu. Kendi kusurunu bilip kendine haddinden fazla kıymet vermemek. Tevâzu içinde olmak.

masun / masûn / مصون

  • Korunmuş, saklanmış. (Arapça)
  • Masûn kalmak: Korunmak, zarar gelmemek. (Arapça)

meçhulü'l-keyfiyet

  • Bir şeyin keyfiyet ve niteliğinin bilinmemesi.

medd-i nazar etmemek

  • Bakışlarını yöneltmemek, gözlerini dikmemek.

meftum

  • Sütten ve memeden kesilmiş çocuk.

mehr-i misl

  • Mehir söylenmeden veya mehir vermemek şartı ile yapılan bir nikahtan sonra, kadının, baba tarafından akrabâsının kadınlarına bakılarak bunlara verilen mehir kadar verilmesi kararlaştırılan altın, gümüş, mal veya herhangi bir menfeat.

mekşuf-ül avre

  • Görünmemesi icab eden yeri açık olan kimse.

men-i iştirak

  • Ortaklığı kabul etmemek.

meraya

  • Aynalar. Mir'âtlar.
  • Tıb: Hayvanın memeye süt gelen damarları.

mered

  • Kötülükte inad.
  • Sakal belirmemek, sakal çıkmamak.

mery

  • Sağılır davarın memesini meshedip sağmak.

merza'

  • Meme.

metanet

  • Sağlamlık. Kavilik. Sözünden ve kararından dönmemeklik. İnsanın, fikrinde sabır, azminde kavi ve akidesinde rüsuh sahibi olması. (Mukabili zaaf'dır) (Hak, iman ve İslâmiyet uğrunda metanet göstermek, çok kıymetli bir seciyyedir.)

meyş

  • Halt etmek, karıştırmak.
  • Koyun sütünü keçi sütüne karıştırmak.
  • Yünü kıla karıştırmak.
  • Sözün birazını söyleyip, bir kısmını söylememe.

minnetsiz

  • İyilik karşısında kendini borçlu hissetmeme.

molekül

  • Kim: Vasıflarını kaybetmemek şartıyla ayrılabilen herhangi bir maddenin en küçük cüz'ü, parçası. (Fransızca)

muaveme

  • (Ağaç) bir sene meyve verip, bir sene vermeme.
  • Bir seneliğine tutma.

mübayenet / مُبَايَنَتْ / mübâyenet

  • Zıtlık, birbirine benzememe.
  • Birbirine benzememe, zıtlık.

mübayenet-i mahiyet / مُبَايَنَتِ مَاهِيَتْ

  • İçyüzü itibariyle zıtlık, birbirine benzememe.

mücaveze

  • Haddinden ileri geçmek. Normali aşmak. Bir şeyin, hadd-i itidâli geçmesi.
  • Birini suç ve günahı ile muâheze eylemeyip görmemezlik ile afv ve müsamaha eylemek.

mücerred kalma

  • Evlenmeme, bekâr kalma.

mucib-i istikrah

  • Nefrete, sevmemeye sebeb olan.

müdacat

  • Adâvetini gizlemek, düşmanlığını belli etmemek.

muhaberesizlik

  • Haberleşememe.

muhalefet / muhâlefet

  • Karşı gelme itâat etmeme, uymamak.

muhalefet-ün li-l havadis

  • Cenab-ı Hakk'ın ne zâtında ne sıfâtında (mevcud olsun, mevhum olsun, muhayyel olsun), hiç bir şeye hiç bir cihette benzememesi.

muhalefetün-lil-havadis / muhâlefetün-lil-havâdis

  • Allahü teâlânın, zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde (işlerinde) yarattıklarına, hiçbir bakımdan benzememesi.

muhasede

  • (Hased. den) Birbirini çekememe, hased etme, kıskanma.

mükabere / mükâbere

  • (Kibr. den) Kendi sözünün haksızlığını ve karşısındakinin doğruluğunu bildiği hâlde kabul etmemek ve nizâ çıkarmak, kavga etmek. Kendini büyük görmek.
  • Büyüklük taslayarak doğruyu kabul etmeme.
  • Hakkı, doğruyu işitince, kabûl etmemek, inâd etmek, kendini büyük görmek.

mükabere etme / mükâbere etme

  • Büyüklük taslayarak doğruyu kabul etmeme; göz göre göre inkâr etme.

mükadere / mükâdere

  • Men'etmek, engel olmak. Reddetmek, kabul etmemek.

mükellefiyet

  • Mecburiyyet. Bir işi yapmağa vazifeli oluş. Bir işi terk edememek hâli. Mükellef oluş.

mülaane / mülâane

  • Zevcesini (eşini) zinâ ile suçlayan erkeğin dört şâhit getirememesi hâlinde, zevcenin isteği üzerine eşlerin hâkim huzûruna çıkarak usûlüne uygun (âyet-i kerîmelerde bildirilen ifâdelerle) karşılıklı yemin etmeleri ve lânetleşmeleri.

mumatala-i hak / mumâtala-i hak

  • Hak, borç vs. yerine getirmeme ve ödemeyi erteleme, tecil etme.

mumya

  • Uzun müddet çürümemesi için ilâçlanmış ölü. İnsan ve hayvan ölüsünün kurusu. (Farsça)
  • Çok zayıf (kimse). (Farsça)

münafeşe

  • Hesap görürken iyice araştırıp, birşeyi terk etmemek.

mürüvvet

  • İnsanlık, yiğitlik. Muhtâc olanlara, lâzım olan şeyleri vermek, başkalarına faydalı olmak, iyilik yapmak arzusu, insanlık. Adâleti yerine getirme ve hiç kimseden intikam almayı istememe.

murzia

  • (Rızâ. dan) Çocuğa süt emziren. Meme veren. Sütnine. Bebeğe süt vermek üzere para ile tutulmuş kadın.

müşagare

  • Mehir alıp vermemek için, iki kişi birbirlerinin yakınlarından birer kadınla evlenme.

müsalemet / müsâlemet

  • Uyuşmak; fikirler ayrıldığı, sözler çoğaldığı zaman münâkaşa etmemek; sertliği, bölücülüğü, ayrıcılığı istemeyip, barışmak istemek.

müsamaha / müsâmaha

  • (Çoğulu: Müsamahât) Hoş görürlük, dikkat etmemek, aldırış etmemek. Kusurlara göz yummak.
  • Hoş görü, tolerans, görmemezlikten gelme, göz yumma.
  • Hoş görü, başkasının kabahatini görmeme.
  • Terk edilmesi gerekmeyen şeyleri başkasına faydalı olmak için terk etmek.

müsamahakar / müsamahakâr

  • Müsamaha eden. Göz yuman, hoş gören, görmemezlikten gelen. (Farsça)
  • Aldırmayan, ihmalci. (Farsça)

müsamahakarane / müsamahakârâne

  • Görmemezliğe gelerek, müsamaha ederek, hoş görerek. (Farsça)

müsamahat

  • (Tekili: Müsamaha) (Semâhat. dan) Müsamahalar, göz yummalar, görmezden gelmeler, hoş görmeler. Aldırış etmemeler.

müstear

  • (Ariyet. den) Kendi malı olmayan, iğreti alınmış, emâneten alınmış olan.
  • Kendini belli etmemek için kullanılan takma bir isim.

müteami / müteamî

  • (Amâ. dan) Görmemezlikten gelen.

müteamiyane / müteamiyâne

  • Görmemezlikten gelerek. (Farsça)

mütecahil

  • Tecahül eden. Bilmemezlikten gelen, câhil gibi görünen.

mütecahilane / mütecahilâne

  • Bilmiyor görünerek, bilmemezlikten gelerek. (Farsça)

mütehallim

  • (Hilm. den) Yumuşak huylu görünen.
  • Meme gibi yuvarlaklaşan.

mütesamih

  • Müsamaha eden, göz yuman, görmemezlikten gelen, hoş gören.

müzzemmil

  • Tezmil eden, sarınan. Elbise içine sarınan.
  • Bazıları, "Yükü yüklenen" şeklinde mânalandırmışlardır.
  • Mc: Gizlemek. Zayıf davranmak, işe pek kıymet vermemek.
  • Büyük bir hâdise karşısında başını içeri çekmek, kaçınmak, rahata meyletmek.
  • Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) Ce

na-hoşi / na-hoşî

  • Nahoşluk, fenalık, iğrençlik. Hoşa gitmemeklik. (Farsça)

namusiyye

  • Yatan kimselerin başkaları tarafından görülmemeleri için, yatağın etrafına çekilen perde.

necaset / necâset

  • Aslı îtibâriyle veya sonradan meydana gelen bir sebeble pis olan şeyler. Namaza mâni olup olmama yönünden; hafif necâset ve kaba necâset, görülüp görülmeme yönünden; mer'î (görülen) ve gayr-i mer'î (görülmeyen) ve akıcı olup olmama yönünden; mâî (akı cı) ve câmid (katı) olmak üzere kısımlara ayrılır

necd

  • Açık ve işlek yol.
  • Yüksek yer.
  • Minder, döşeme gibi oturacak şeyler.
  • Ağaçsız mekân.
  • Hâzık ve mâhir kılavuz.
  • Yiğitlik hâli. Gamlılık, gussa.
  • Hasma galip gelmek.
  • Çok terlemek.
  • Meme.
  • Suudi Arabistan'ın doğu mıntıkası.

nefiy

  • İnkâr, kabul etmeme.

nefy-i ebed

  • Bir daha dönmemek üzere nefyedip sürme.

nehem

  • (Nehim - Menhum) Aç gözlü oluş. şikemperver olmak. Doymak bilmemek. Bir şeye çok düşkün, şehvetli, haris.

nehz

  • Durmak, kıyam.
  • Def'etmek, kovmak.
  • Yakın olmak.
  • Berkitmek için devenin memesine eliyle vurmak.
  • Dolması için kovayı suya vurmak.

nesel

  • Davar sağıldıktan sonra meme başlarında arta kalan sütü.
  • İki tarafı saf saf ağaçlar olan yol.

nevber

  • Turfanda meyve. (Farsça)
  • Memeleri yeni belirmeye başlamış kız. (Farsça)

nezahet-i istiğna / nezâhet-i istiğna

  • Cenâb-ı Haktan başkasına ihtiyacını arz etmemekten gelen paklık.

nüşuz / nüşûz

  • Kadının kocasına itaat etmemesi.

peşkeş

  • (Pişkeş) Başkasının malını birine bağışlamak. Verilmemesi lâzım olan şeyi başkasına vermek. Karşılıksız vermek. (Farsça)

pistan / پستان

  • Meme. (Farsça)
  • Meme. (Farsça)

ragsa'

  • İçinden sütün aktığı meme içindeki damar.

red

  • Kabul etmeme.

redd

  • Geri döndürmek, kabul etmemek, çevirmek, def etmek.
  • Bir şeyin karşılığını icra etmek.
  • Sözü selâset ve talâkatla eda edemeyip harfleri geri çevirerek konuşmağa sebep olan dilin tutukluğuna denir.
  • Cerhetmek.
  • Kötü ve fena şey.

redd-i müdahale

  • Başkasının müdahalesini kabul etmeme.

redd-i müdahale kanunu

  • Hiç kimsenin karışmasını kabul etmeme kanunu.

reddedilme

  • Kabul edilmeme.

reddetmek

  • İstememek, kabul etmemek.

rıda' / rıdâ'

  • Süt emme çağında yâni iki buçuk yaşından küçük bir çocuğun bir kadının memesinden süt emmesi veya bir kadının sütü bir vâsıta ile çocuğun mîdesine gitmesi.

riddet

  • İslâm dininden dönme. İrtidad.
  • Doğumdan evvel davarın memesinin süt ile dolu olması.

rüşd

  • Hak, doğru yol. Allahü teâlânın birliği (tevhid) inancı.
  • Aklın kuvvetli ve tamam olması. Malını dînin ve aklın beğendiği yere sarf etmek, boş yere harcamamak, telef etmemek.

sa'dane

  • (Çoğulu: Sâdân) Develerin yediği dikenli ot.
  • Devenin göğsü.
  • Tırnak dibinin siniri.
  • Terâzi kefesinin iplerinin altındaki düğme.
  • Kadın memesinin etrafı.

sa'ran

  • Koyunun memesinin etrafında olan ve memeye benzeyen sivilceler.

sabiyye

  • Büluğa ermemiş veya memeden kesilmemiş kız çocuk.

sahimet

  • Kin, çekememezlik.
  • Hased.

salef

  • Kibirlilik. Tekebbürlük hali.
  • Kin tutmak, buğz etmek.
  • Zevci indinde zevcenin kadri olmamak.
  • Misafir için olan yemeğin yetmemesi.

samediyet

  • Allah'ın (C.C.) hiç bir şeye muhtaç olmadığı gibi hazinesinden hiçbir şey eksilmemesi ve kudretine de hiç bir şey ağır gelmemesi.

şaşaalandırmama / şâşaalandırmama

  • Açıkça yayılmama, gösterişli hale getirmeme.

sayed

  • Başını yukarı kaldırıp kibirlenmek ve sağına soluna iltifat etmemek.

sealil

  • (Tekili: Sü'lul) Memeler.
  • Vücudda meydana gelen siğiller.

sebat / sebât / ثبات

  • Yerinden kımıldamama, kararından vazgeçmeme. (Arapça)

sebat etmek

  • Kararlılık göstermek, gevşememek, sabretmek.

sebike-i hak

  • Hak külçesi.
  • Mc: İşlenmemiş külçe halindeki altın kıymetinin zâhiren görünmemesi gibi; hakkın bâtıl ile mücadelesinin olmadığı zamanda, hakkın kıymet ve lüzumu derecesinin bir cihette bilinememesi.

sedaya / sedâyâ / ثدایا

  • (Tekili: Sedâ) Memeler.
  • Memeler. (Arapça)

sedy / ثدی

  • Meme.
  • Meme. (Arapça)

sedya'

  • Büyük memeli kadın.

sendüve

  • (Çoğulu: Senâdâ) Meme.

serb

  • (Çoğulu: Sürub) İçyağı.
  • Helâk olmak.
  • Bozulmak, fâsid olmak.
  • Beğenmeme. Azarlama. Çekiştirme.

sere

  • Suyun çok olması.
  • Devenin meme deliğinin geniş olması.

setr-i gayb

  • Gelecekten haber verilmemesi.

setr-i uyub

  • Ayıpları örtmek, kusurları ifşa etmemek.

settare

  • Görünmemek için girilecek yer, örten, kapatan.

sey'

  • Meme başında olan süt.

şiddet-i fakr ve istiğna

  • Şiddetli fakirlik ve tokgözlülük; çok fakir olmasına rağmen kimseden bir şey beklememe.

sıddikiyet / sıddîkiyet

  • Sadâkat ve doğrulukta en ileri oluş. Çok sâdık olma hâli. Velilik mertebesinin nihâyeti. Peygamberlik mertebesinin bidâyeti olan makam.
  • Aşere-i Mübeşşere'nin birincisi ve ilk halife olan Hz. Ebubekir'in (R.A.) nâmı ve sıfatıdır.
  • Çok doğru olup, hiç yalan söylememek.

sıka'

  • Kadınların, kirlenmemesi için başörtülerinin üstüne örttükleri ikinci örtü.

siper

  • Arkasına saklanılacak şey. Koruyan. (Farsça)
  • Mânia. Sığınak veya set arkası, duvar altı gibi kuytu yerler. (Farsça)
  • Okun, giderken kabzayı zedelememesi için sol elin üzerine konulan âlet. (Farsça)
  • Muharebede askerin kurşun ve gülleden korunması için toprak kazılarak açılan ve ön tarafına, çıkan (Farsça)

sofestai / sofestaî

  • (Sevfestâi) Kâinatın yaratıcısını, Cenab-ı Hakkı kabul etmemek için herşeyi inkâr eden. Müsbet veya menfi hiç bir hükme varmayan, daima şüphe içinde kalmayı esas alan felsefi bir doktrinin (Septisizm) mensubu. Septik. Alemde hakikat namına hiç bir şey tanımayan ve hakikatı araştırmaktan sarf-ı nazar

sofestailer / sofestâîler

  • Kâinatın yaratıcısını kabul etmemek için herşeyi, hatta kendilerini dahi inkâr edenler.

sosyal adalet / sosyal adâlet

  • Herkesin, bilgi ve kâbiliyeti ve gördüğü iş nisbetinde çalıştığının karşılığını alması, başkaları tarafından sömürülmemesi.

su'-i edeb / sû'-i edeb

  • Edebsizlik, edeb dışı hareket, insanlara iyi muâmele etmemek, haddini bilmemek.

su'l

  • (Çoğulu: Süul) Devede sonradan çıkan küçük meme.
  • Koyunda küçük meme.
  • Asıl dişin yanında çıkan fazlalık diş.

sü'lul

  • Meme başı.
  • Vücutta meydana gelen siğil, sivilce.

sübutiyet

  • Sabit olma, kesinlikle değişmeme.

şuhh

  • Mala düşkün olup, fakirlere vermeyi sevmemek, cimrilik etmek.

şükr

  • Verilen nîmetleri yerli yerinde kullanma. Allahü teâlâya, verdiği nîmetlerle isyân etmeme. Nîmetleri kullanırken sâhibini unutmama. Görülen iyiliğe karşı teşekkür. Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyma.

suleha / sulehâ

  • Sâlihler, günâh işlememeye gayret edenler.

suret-perestlik / sûret-perestlik

  • Bir şeyin dış görünüşüne ve tertibine önem verip, ruhuna ve mânasına kıymet vermemek.
  • Resimlere meftuniyet.
  • Bir şeyin dış görünüşüne ve tertibine önem verip, rûhuna va mânâsına kıymet vermemek.

sütre

  • Perde. Örtü. Perdelenecek şey.
  • Namaz kılarken kıble cihetinde duvar ve sâir olmadığından, önden geçenlerin namaza zarar vermemeleri için, ön tarafa dikilen şey. (En az altmış cm. yükseklik)

şutur

  • Irak, uzak, baid.
  • Bir memesi birisinden uzun olan koyun.
  • İki emziği kurumuş olan deve.

ta'n

  • Hoş görmemek. Kötülemek. Birisinin ayıp ve kusurlarını beyan etmek.
  • Küfretmek.
  • Muhalifin iddialarını çürütmek.
  • Vurmak.
  • Duhul etmek, dâhil olmak, girmek.
  • Hoş görmemek, kötülemek.
  • Birisinin ayıp ve kusurlarını söylemek.
  • Küfretmek.
  • Muhalifin iddialarını çürütmek.

ta'zib

  • Davarları gece yabanda otlatıp eve getirmemek.

taassub

  • (Asab. dan) Bir şeye veya bir kimseye taraflı olma.
  • Din bakımından fazla salâbetli olma.
  • Kendi dinini çok üstün görmek.
  • Haksız yere husumet etmek.
  • Bir düşünüşe, bir inanışa körü körüne bağlanıp ondan başkasını düşünmemek hâli.

taazzüz

  • Aziz saymak. Tenezzül etmeme.
  • Çekinme.

taby

  • At, katır, eşek ve geyik memesi.

tagayyüb

  • (Gayb. dan) Gözden kaybolma, görünmeme.

tahatti / tahattî / تخطى

  • Haddini bilmeme, sınırı geçme, çizgiyi geçme. (Arapça)

tahbie

  • Gizlemek, saklamak.
  • Kadını perdeye koyup kimseye göstermemek.

tahcir

  • Bir yere taş koymak, taş yığmak.
  • Fık: Kimsenin girmemesi için arazinin etrafına taştan sınır yapmak.
  • Hayvanı dağlayıp nişanlamak.

tahfif

  • (Hıffet. den) Hafifletme, yükünü azaltma. Kolaylaştırma.
  • Lâyıkı vechiyle hürmet etmemek.
  • Maddî-manevî bir ızdırabı azaltmak.
  • Kelimelerin bazı harflerini terketmekle telâffuzunu kolaylaştırmak.

takazzür

  • İstikrah etmek, kerih görmek, beğenmemek.

takbih / takbîh

  • Çirkin görmek. Beğenmemek.
  • Kabahatli bulmak.
  • Kötü gördüğünü bildiren söz söylemek.
  • Çirkin görmek, beğenmemek, kabahatli bulmak, kötü gördüğünü bildirmek.

takdih

  • Beğenmeme, zemmetme.
  • Atın belini inceltmek.

takva / takvâ

  • Allahü teâlâdan korkarak, haramlardan (yasaklardan, günâhlardan) sakınmak. Harama düşmemek için, şüphelilerden (haram veya helâl olduğu belli olmayan şeylerden) sakınmaya ise verâ denir. Bu bakımdan, haramlardan daha çok sakınma derecesi olan verâ da takvânın mânâsı altına girer.

tanh

  • Semiz olmak, besili ve şişman olmak.
  • Yemeğin hazmolmaması, sindirilmemesi.

tàtil

  • Cenab-ı Hakkın sıfatlarını inkâr etme, varlıkların Allah ile olan bağlarını kesme, yaratıcıyı kabul etmeme.

tavik / tâvik

  • Geciktirme, ilerletmeme.

te'cil

  • Başka zamana bırakma.
  • Acele etmeme. (Zıddı: Ta'cil)

teakkul

  • Aklı kullanarak, lüzumlu şeyleri öğrenirken, her şeyin haddini, sınırını aşmamak, yâni lüzumlu olanı terk etmemek, lüzûmsuz olanla meşgûl olmamak, bunlarla vakit öldürmemek.

teassub

  • Haksız yere düşmanlık etmek, inadcılık etmek; kendi yanlış fikrine körü körüne bağlanıp başkalarının doğru fikrini kabûl etmeme.

tebagguz

  • (Buğz. dan) Sevmeme. Kin besleme. Buğzetme.

tebaguz

  • (Çoğulu: Tebâguzât) (Buğz. dan) Sevişmeme, gizli kin tutup düşmanlık besleme.

teberri / teberrî

  • Uzaklaşma; mensubiyeti, hürmeti reddetme, kabul etmeme.

tecahül / tecâhül / تَجَاهُلْ

  • Bilmemezlikten gelme.

tecrid-i mutlak / tecrîd-i mutlak / تَجْر۪يدِ مُطْلَقْ

  • Hiç kimse ile görüştürmeme.

teebbüd

  • Ürküp çekinme.
  • Evlenmeme, bekâr kalma.

teenni / teennî / تَأَنّ۪ي

  • Acele etmeme.

teessüf

  • Eseflenmek. Kederlenmek.
  • Beğenmemek ve râzı olmadığını ifade etmek.

tegamgum

  • Sözü düz söylememek.

tehavün / tehâvün

  • Mühimsememek, ehemmiyet vermemek, ağır davranmak. Aldırış etmemek.
  • İstihkar, horlama, hakir görme.
  • Önemsememek, hafife almak, aldırış etmemek.

telcin

  • Davarın sütünü sağıp memesini boşaltmak.
  • Kalınlaştırmak.

telebbün

  • (Leben. den) Durma, eğlenme.
  • Memeden sütün damla damla akması.

telebbüs

  • Giymek. Giyinmek.
  • İki şeyi birbirine benzeterek ayırdedememek.
  • Örtülü olmak.

teleslüs

  • Tereddüt etmek, karar verememek.

televvüm

  • Muntazır olmak, beklemek, gözlemek.
  • Kabul etmemek.

temassur

  • Davarın memesinde kalan sütü sağmak.

temayül etmeme

  • Eğilim göstermeme, yönelmeme.

temehhül

  • Takdim etmek. Hayırda takaddüm etmek. İşinde acele etmemek. Teenni.

temyil

  • İki şey arasında mütereddit olmak, karar verememek.

tenafüs

  • (Çoğulu: Tenâfüsât) Hased etme. Çekememe.

tenekkür

  • (Nekr. den) Kendini bildirmeme. Tanınmıyacak kılığa girme.

tenevvüs

  • Tereddüt etmek, karar verememek.

tenkid

  • Bir kimse veya şeyin iyi veya kötü taraflarını bulup meydana çıkarmak.Tenkid yapıcı veya yıkıcı olabilir. Tenkitten maksat, doğrunun ve yanlışın iyi niyetle ortaya konulması, hakikate ulaştıracak yolun ve imkânların gösterilmesidir. Sadece yanlışı söylemek, doğruyu göstermemek yıkıcı bir tenkiddir.

tenkirat

  • Hoş görmeme, yasaklama.

terk-i hükmi / terk-i hükmî

  • Dünyâyı hükmen terk etmek, (terk etmiş sayılmak) yâni her işte İslâmiyet'e uymak. Meselâ zekâtı İslâmiyet'in gösterdiği yere seve seve vermek, komşu, akrabâ, fakir ve ödünç istiyenin hakkını gözetmek ve başkalarının hakkına tecâvüz etmemek (saldırmam ak) ve malı zevk ve sefâya, eğlenceye vermemek.

terk-i iltizam-ı nefs

  • Nefsin isteklerini yerine getirmeyi terk etme, nefsi dinlememe.

terk-i terk

  • Terki terk etmek; terkedilen şeyleri düşünmemek.
  • Ucbe ve fahre girmemek için terkettiklerini de düşünmemek.

terk-i ukba / terk-i ukbâ

  • Âhiretteki mükâfatları terketmek, düşünmemek.

terk-i zekat / terk-i zekât

  • Zekâtın terki, zekât vermemek.

tesettür

  • Kapanıp gizlenme. Örtünme.
  • Fık: Kadınların ve erkeklerin başkasına, nâmahremlere vücutlarının haram kısımlarını örtüp göstermemeleri.

tev'eban

  • Davar memesinin iki yanı.

tevari

  • Gizlenme, kaybolup göze görünmeme.

tevazu' / tevâzu'

  • Alçak gönüllülük; kendisini başkaları ile bir görmek, başkalarından daha üstün ve daha aşağı görmemek.

tevbe

  • (Tövbe) Yaptığı fenalığa pişman olmak. Allah'dan afv dilemek. Bir daha işlememeye azmetmek. Estağfirullah deyip, pişmanlık duymak.
  • Günahı için af dileyip bir daha işlememeye niyetlenme.

tevbe bi'atı

  • Mürşid-i kâmil denilen velî bir zâtın, huzûrunda tövbe edip günâh işlememek üzere söz vermek.

tevbe-i nasuh

  • Sâdık tevbe. Nasuh tevbesi. Rücu' ettiği günaha bir daha dönmemek veya tevbe eylediği günahı bir daha yapmamak için kasd ve niyet etmek ve bunda tam kararlı olmak.

tevhid / tevhîd

  • Allahü teâlânın bir olduğuna inanmak, O'na kimseyi ortak etmemek. Yâni Lâ ilâhe illallah (Allahü teâlâdan başka ibâdete lâyık bir ilâh yoktur. O'nun ortağı benzeri yoktur) sözünü, mânâsına inanarak söylemek.
  • Tasavvufta kalbi Allahü teâlâdan başka şeylere bağlılıktan kurtarmak.

tevhid-i kıble

  • Sadece bir yere müteveccih olmak. Bir kıbleden başka kıble kabul etmemek.
  • Mc: Sadece bir üstad kabul etmek.

tevhid-i şuhudi / tevhîd-i şuhûdî

  • Mâsivâyı (Allahü teâlâdan başka her şeyi) görmemek ve düşünmemek.

tezehhüd / تَزَهُّدْ

  • Dünyaya değer vermeme.

tezkiye-i nefs

  • Nefsi, İslâmiyet'in haram ettiği, beğenmediği şeylerden, kötü isteklerinden temizlemek.
  • Nefsini beğenme, insanın kendindeki nîmetleri, iyilikleri, kendinden bilip, Allahü teâlânın verdiğini düşünmemesi. Bu nîmetlerin Allahü teâlâdan geldiğini bilip, kendinin kusurlu olduğunu düşünmek

timlak

  • Mülayemet etmek, yumuşaklık göstermek.
  • Tereddüt etmek, karar verememek.

uddet

  • Gelecek zamanın hâdiseleri için, darlığa düşmemek için mal ve silâh gibi şeylerde hazırlık. Mühim levâzımat.
  • İstidad.
  • Gençlerin yüzlerinde çıkan sivilce.

ufafe

  • Memede kalan süt artığı.

ümmilik / ümmîlik

  • Okuma-yazma bilmeme, tahsil görmemişlik.

ümmiyet

  • Okuma yazma bilmeme.

umur-u izafiye / umur-u izâfiye

  • Birbirisiz olmayan ve birbirine nisbet ve mukayese ile anlaşılan vasıflar. (Meselâ: Karanlık olmasa, aydınlığın bilinmemesi gibi)

uzube

  • (Uzbe) Bekârlık. Erginlik hâleti varken tecerrüd halinde kalmak. Evlenmemek.

vahdetü'ş-şühud

  • İlâhi tecellilerin karşısında Allah'tan başka bir şeyin görülmemesi ve Allah'tan başka herşeyin unutkanlık perdesiyle örtülmesi.

vatvata

  • Geceleyin gözün görmemesi.

vefa

  • Sözünde durma, kendini seveni unutmama, ilgiyi kesmeme.

veşi'

  • (Çoğulu: Veşâyi) Bezlerde olan yol yol alaca.
  • Sümâme otundan yapılan hasır.
  • Ağaçlardan kuruyup düşen nesne.
  • Girilmemesi için bahçe ve bostanların çevresine dikilen ağaç veya konan diken.
  • Az nesne.

yevm-i şek

  • Şüpheli gün. Havanın bulutlu olup, Ramazan ayı hilâlinin görülmemesi sebebiyle Şâbân ayının otuzuncu günü mü, yoksa Ramazân-ı şerîfin ilk günü mü olduğu bilinmeyen, Şâbân'ın yirmi dokuzundan sonra gelen gün.

zar'

  • (Çoğulu: Zuru') Meme.
  • Süt veren hayvan memesi.

zenyan

  • Men'etmek, engel olmak. Kabul etmemek, reddetmek.
  • Evmek, acele etmek.
  • Rüzgârın sert esmesi.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR