LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te mâra ifadesini içeren 45 kelime bulundu...

a'lal

  • (Tekili: İllet) Hastalıklar, marazlar, illetler.
  • Sebepler.

balıkhane kapısı

  • Topkapı Sarayı'nın Marmara kıyısındadır. Padişahlarca cezandırılan vezirler burada idam edilir, sürgün edileceklerse buradan gemilere bindirilirlerdi.

belul

  • Kurtulma. Hastalıkdan, marazdan kurtulma. Halâs olma.

beyrem

  • (Çoğulu: Beyârim) Marangoz rendesi.
  • Uzun ve sert taş.
  • Bir yeri kazmakta kullanılan kazma âleti.

bimar

  • (Çoğulu: Bimârân) Mariz, hasta, alil. (Farsça)

cerib

  • Uyuz hastalığına tutulan. Uyuz marazına tutulmuş olan. Uyuz.

cevi

  • Aşk galebesinden gelen şiddet ve hiddet, gam ve gussadan, müzahemeden gelen bir hastalık, maraz.
  • Kokmuş su.

da' / dâ'

  • (Çoğulu: Edvâ) Maraz, hastalık.
  • Meşakkat, zahmet.

dülger / دُولْگَرْ

  • Marangoz.
  • Marangoz.

ebcel

  • Cüssesi büyük olan iri yapılı adam.
  • Atta ve devede bulunan bir damar. (İnsanda o damara, "ırk-ı ekhal" derler.)

emraz / emrâz

  • (Tekili: Maraz) Hastalıklar. Marazlar.
  • Marazlar, hastalıklar.
  • Marazlar, hastalıklar.

emraz-ı efrenciye

  • Frengi hastalıkları, efrenci marazları.

gamara / gamârâ

  • Yahûdîlerin Tevrât'tan sonra mukaddes kitab saydıklarıTalmûd'un kısımlarından biri. Talmûd; Mişnâ ve Gamârâ olmak üzere iki kısımdır.

güverte

  • Geminin anbar veya kamaralarının üstü, gezilecek kısmı.

haste-gi / haste-gî

  • Rahatsızlık, hastalık, maraz, illet. (Farsça)

havass-ı hümayun / havâss-ı hümayun

  • Tar: Osmanlı İmparatorluğunun fütuhat devirlerinde (yükselme devri) fethedilen araziden devlet hazinesine ayrılan kısım. Her yer zaptedildikçe, arazi: timar, zeamet ve has namıyla üç sınıfa ayrılırdı. Meselâ 250 köyden müteşekkil bir sancağın 100-150 köyü ikişer üçer köy olarak 40-50 tımara ayrılır,

havb

  • (Hub - Havbet) Günah, ma'siyet.
  • Fakirlik.
  • Meşakkat.
  • Maraz, ağrı, dert.
  • Ana, baba.

hebt

  • (Hübut) İniş. Aşağı inme.
  • Aşağı indirme. Bir yere inip konmak.
  • Nüzul, illet, maraz.
  • Zayıflama.
  • Bir memlekete birisini dâhil ettirmek.
  • Eksiltmek.
  • Kötü bir hale uğratmak.

ıhlamur

  • Kerestesi marangozlukta kullanılan ve çiçeği haşlanıp çay gibi içilen ağaç.
  • Ihlamur ağacından yapılmış.

ille

  • (İllet) Esas sebeb. Vesile.
  • Hastalık, maraz, dert, sakatlık. Mûcib, maksad, gaye.

ishan

  • Aslında kalınlık demek olan sihan ve sehânetten kalınlaştırmak demektir. Siklet de sehanetin lâzımı olmak itibariyle: "Falan kimseyi, hastalığı veya yarası ağırlaştırdı, yerinden kımıldatmaz etti." mânâsına "İshanehül maraz evilcerh" denilir. Harbde düşmanın esaslı kuvvetlerini iyiden iyiye vurarak,

ispiralya

  • İtl. Gemi güvertelerinde kamaraları aydınlatmak için açılan küçük kaporta.

kamarot

  • Vapurlarda kamaraların hizmetini gören adam.

kündekar / kündekâr

  • Sedefçi. Kıymetli ağaçları işleyen. Marangoz. (Farsça)

marazi / marazî

  • (Maraz. dan) Hastalıkla alâkalı. Hastalığa ait. Hastalıklı.

mariz

  • (Maraz. dan) Hasta. İlletli. Dertli.

massa

  • Maraz, hastalık.
  • Zahmet.

meral

  • (Aslı, marâl'dır) Ceylan, karaca, dişi geyik.

mi'mari / mi'marî

  • (Mi'mariyye) Mimarlıkla alâkalı. Mimarlığa âit.
  • Bir yapı için mimara verilen para.

mümaşatkar / mümaşatkâr

  • Dost geçinerek, kusurlara göz yumarak, müdara suretiyle. (Farsça)

murakkam

  • (Rakam. dan) Yazılı, yazılmış.
  • Numaralanmış, numara konulmuş, sayı konulmuş.

müsamahakarane / müsamahakârâne

  • Müsamaha gösterircesine, göz yumarak.

nahhat

  • Marangoz. Doğramacı. Ağaç oymacısı. Taş yontucusu.

neccar

  • Doğramacı. Marangoz.
  • Dülger.

raz

  • Gizli sır, saklı şey. (Farsça)
  • Mimar. (Farsça)
  • Marangozların işini tanzim eden. (Farsça)

rende

  • Tahtaların yüzlerini pürüzlerden kurtarıp dümdüz etmek için marangozların kullandıkları âlet. (Farsça)
  • Mutfakta peynir, soğan, havuç gibi şeyleri ufalamak için kullanılan tenekeden veya ona benzer maddelerden yapılan âlet. (Farsça)

ricakarane / ricakârâne

  • Umarak, ümit edercesine.

şeka'

  • Maraz, hastalık.
  • Hiddet, kızgınlık, gadap.
  • İncelemek.

selukiyye

  • Kaptan kamarası.

sifanet

  • Marangozluk.

sukm

  • (Çoğulu: Eskâm) Zahmet, meşakkat. Hastalık, maraz.

talmud / talmûd

  • Yahûdîlerin Tevrât'tan sonra mukaddes kabûl ettikleri, sözlü emirlerin toplandığı Mişnâ ve Gamâra olmak üzere iki kısımdan meydana gelen kitap.

teberrüken

  • Bereket umarak.

temriz

  • (Maraz. dan) Zayıf gösterme.

zabzab

  • Men'etmek, engel olmak.
  • Ayıp.
  • Zahmet. Maraz, hastalık.