LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te mâde ifadesini içeren 143 kelime bulundu...

adalet

  • Zulüm etmemek. Herkese hakkını vermek ve lâyık olduğu muâmeleyi yapmak. Mahkeme. Hak kanunlarına uygunluk. Haksızları terbiye etmek. İnsaf. Mâdelet. Dâd. Cenab-ı Hakk'ın emrini emrettiği şekilde tatbik etmek. Suçluya Allah'ın emrini icra etmek.

ajir

  • Göl, havuz. (Farsça)
  • Kalabalık, izdiham. (Farsça)
  • Bağırma, feryât. (Farsça)
  • Çekingen. (Farsça)
  • Akıllı, uyanık. (Farsça)
  • Amâde, hazır. (Farsça)

alaşım

  • Madenlerin eriyerek birleşmesi sonunda meydana gelen madde, halita.

amade-gi / âmâde-gî

  • Hazırlık, âmâdelik. (Farsça)

avize

  • Lamba, fener, gaz veya mumları havi olarak tavana asılan maden veya billurdan süs eşyası. (Farsça)

birinc

  • Bir hububat cinsi olan pirinç. (Farsça)
  • Pilav. (Farsça)
  • Pirinç madeni. (Farsça)

butakat

  • (Çoğulu: Bevatık) Pota dedikleri kap ki içinde maden eritirler.

çak

  • Yarık, çatlak, yırtmaç. (Farsça)
  • Kılıç, bıçak gibi şeylerin sesleri. (Farsça)
  • Sabah vakti beyazlığı. (Farsça)
  • Küçük pencere. (Farsça)
  • Hazır. Amâde. (Farsça)

çelenk

  • Eskiden kadınların süs için başlarına taktıkları mücevher veya madenlerden yapılmış sorguç. Halka şeklinde çiçek veya yapraklı dal demeti. (Cenazelere çelenk göndermek İslâm âdeti değildir, israftır.) (Farsça)

cevahir

  • (Tekili: Cevher) Cevherler. Çok kıymet verilen ve az bulunan şeyler, çok kıymetli mâden veya taşlar.
  • Mc: Çok kıymetli söz veya faydalı yazılar.

ceyyid

  • Başka mâdenle karışım hâlinde basılmış altın ve gümüş paralardan, karışımında altın ve gümüş miktârı fazla olanlar.

conta

  • Birbirinin üzerine kapanan iki madeni parça arasında, açıklık kalmamasını te'min etmek için konulan karton, kösele, lâstik vs. şey.

çün / چن

  • Gibi. (Farsça)
  • Zira, çünki, madem ki. (Farsça)
  • Nasıl, nice. (Farsça)
  • Gibi. (Farsça)
  • Mademki. (Farsça)
  • Nasıl. (Farsça)
  • İçin. (Farsça)
  • Çünkü. (Farsça)

çun / چون

  • Gibi. (Farsça)
  • Mademki. (Farsça)
  • Nasıl. (Farsça)
  • İçin. (Farsça)
  • Çünkü. (Farsça)

cüruf / cürûf / جروف

  • Maden atığı, maden posası. (Arapça)

dağlama

  • Kızdırılmış mâdenle vücûdun bir yerini yakma.

dain

  • Asıl.
  • Mâden.
  • Doğruluk.

damar

  • t. İstidad. Huy, tabiat, inat.
  • İnsan bedeninde kanın dolaştığı yollar, şiryan.
  • Irk.
  • Toprağın içindeki maden filizleri ve su tabakası.
  • Damar veya köke benzeyip bir cismin her tarafına uzanan yollar.
  • Mermer ve ona benzer dalgalı şeylerdeki çizgiler.

darb-zen

  • Mâdeni levhalar üzerine kabartma olarak nakışlar işleyen. (Farsça)
  • Kale döven. (Farsça)

dıin / dıîn

  • Asıl.
  • Maden.

eğe

  • Maden vesaire yontmaya mahsus ince dişli âlet. Törpü.

elmas

  • Çok kıymetli, beyaz, şeffaf mâden. Cevher. Kıymetli taş. (En saf karbondur.)

emval-i zahire / emval-i zâhire

  • Sâime denilen hayvanlar ile bir kısım arazi mahsulâtı ve madenleri ile yer altındaki hazineler ve gümrüklere uğrayan ticaret mallarıyla, nakitler.

esedi / esedî

  • Arslana aid.
  • Üzerinde arslan resmi bulunan mâdeni para.

fahm-i ma'deni / fahm-i ma'denî

  • Mâden kömürü.

fels

  • Altın ve gümüşten başka mâdenlerden basılmış para. Çoğulu fülûstur.

filiz / فلز

  • Ağaç ve çiçek fidanı, taze sürgün.
  • Eritilip temizlenmemiş olan altun, gümüş,demir, bakır gibi külçe, ham maden.
  • Erimiş bakır.
  • Maden külçesi. (Arapça)

foya

  • İtl. Gizli oyun, hile. Göz boyacılığı, sahtekârlık.
  • Elmasların yuvalarında yatağına konulan ince madeni yaprak.

fülus / fülûs

  • Altın ve gümüşten olmayan mâdenî paralar, pul. Fels'in çoğulu.

hadde

  • Erimiş madeni döküp tel yapmağa mahsus delikli maden levha.

hakk

  • Kazıma. Oyma. Maden üzerine yazı işlemek.

halita

  • Karışık halde olan. Karma. İki veya muhtelif maddelerden yapılmış.
  • Madenlerin birbirleriyle birleşmelerinden hâsıl olan mürekkep madde.

hatemkari / hatemkârî

  • Bir sathın "yüzeyin" üzerine süs şekilleri oyarak meydana getirilen boşlukları, o satha benzeyen başka bir madde veya mâdenle doldurmak suretiyle yapılan tezyinât.

havan

  • İçinde çeşitli şeylerin dövülüp ufalandığı ağaç, mâden veya taştan yapılmış çukurca kap.
  • Tütün kesmekte kullanılan makine.
  • Başkalarına destek olacak gücü bulunmadığı halde, yardakçılık eden kimse.
  • Elektrikî bir boşalmanın ısı değerini gösteren âlet.
  • İçine çuku

havya

  • Madenlerle yapılan kaynak işlerinde, lehimin eritilmesinde kullanılan âlet. Lehimi eritebilmesi için sıcak olarak kullanılması gereken bu havyaların çoğu elektrikle ısıtılır.

hazır

  • Huzurda olan, göz önünde olan. Amade ve müheyya olan. Gaib olmayan.
  • Müstaid olan.

hums

  • Beşte bir; ganîmetten, mâdenlerden ve bulunan defînelerden beytülmâl denen devlet hazînesine ayrılan beşte bir hisse.

ifrazciyan

  • Darphanede sikke (para) kesenler. Altun, gümüş ve bakır madenlerini para haline getirdikleri için bu tabir meydana gelmiştir.

ihracat / ihrâcat

  • Bir madeni yerin altından çıkarma işlemleri.

iksir / iksîr / اِكْسِيرْ

  • Çok te'sirli, her derde devâ sayılan mevhum cisim. Bir şeyin olmasına veya hastanın iyileşmesine sebeb olan ehemmiyetli madde.
  • Tıb: Oldukça şekerli ve kolayca alınabilen bir ilâç.
  • Eski kimyada: (Bazılarının söylediğine göre) kıymetsiz madenleri ve sair şeyleri altuna tebdile
  • Madenleri altına çevirdiğine inanılan madde.

inbisat

  • Genişleme. Yayılma.
  • Açık yüzlü olma. Şâd, mesrur ve mahzuz olma.
  • Gönül açıklığı. Kalb ferahlığı.
  • Fiz: Sıcaklığın etkisiyle madenî cisimlerin enine, boyuna büyüyüp uzaması. Genleşme.

inkılabat-ı madeniye / inkılâbât-ı madeniye

  • Madenlerin alt üst olması, değişmesi.

inorganik

  • Mâden cinsinden olan, cansız maddelerden bulunan. Organik olmayan. Hayvan ve insan gibi vücud yapısına ait olmayan. (Fransızca)

intihab

  • Seçmek. Ayırıp beğenmek. İhtiyar ve âmâde eylemek.
  • Bir şey yerinden çıkmak.

irsad

  • Gözetlemek.
  • Hâzır ve âmâde eylemek.
  • Mükâfat vermek.
  • Edb: Secili ve kâfiyeli bir cümlede ses uyumundaki ana sesi önce tanıtıp, ondan sonra gelecek kelimeyi tanıtma sanatıdır. Meselâ:Elemin Kays'a kıyas etme din-i mahzunun, Yok idi aklı ne derdi var idi Mecnunun. (Baki)

istisfa

  • Madeni eritip tasfiye etmek, hâlisini almak.

ıtnan

  • Çınlatma. Madeni bir ses çıkartma.

jügal

  • Kömür. Maden kömürü. (Farsça)

kal'

  • Bir şeyi kökünden çekip koparmak.
  • Kendisinden iyi kalay çıkan maden.
  • Azletmek. Bir tarafa ayırmak.

kalem

  • (Çoğulu: Aklâm) Kamış. Yazı için ucu inceltilen bir nevi ince ve sert kamış.
  • Yazı yazmak için kullanılan her türlü âlet.
  • İfâde. Üslub.
  • Mâden, taş ve tahta üzerinde oymak için ucu sivri çelik âlet.
  • İnce boya, fırçası.
  • Yazı enva'ı.
  • Resim. Nakış.<

kalemkar / kalemkâr

  • Tülbent veya ince kumaş üzerine fırça ile şekiller yapan yazmacı. (Farsça)
  • Maden üzerine kazarak şekiller yapan kimse. (Farsça)
  • Duvar veya tavanlara süs yapan, nakkaş. (Farsça)

kan / kân / كان

  • Bir şeyin menbaı. (Farsça)
  • Kuyu. Kaynak. (Farsça)
  • Mâden ocağı. (Farsça)
  • Bir keyfiyetin. (niteliğin) bol olarak bulunduğu kimse. (Farsça)
  • Maden ocağı. (Farsça)
  • Yurt, ocak. (Farsça)

kanken / kânken

  • Madenci. Maden kazıcısı. (Farsça)

kaplıca

  • Üstüne bina yapılmış sıcak maden suyu, üstü örtülü kaynarca, ılıca.

kenet

  • (Esâsı: Kinet) İki sert cismi birbirine bağlamak için çakılan iki ucu kıvrık madeni parça.

kitle

  • Kütle. Yığın. Küme.
  • Mâden, taş gibi şeylerden toplu şey.

klişe

  • Matbaada tipografik baskıda kullanılan kabartma resim veya yazılar çıkarılmış madeni levha. (Fransızca)

külçe

  • Eritilip tasfiye olunmamış veya topraktan çıkartıldığı gibi bulunan maden.
  • Büyük parça şeklinde dökülmüş maden.

küre

  • Toprak ocak. Mâdenci ocağı. (Farsça)

kussas

  • Bir demir madeninin adı.

lakat

  • Yabandan toplanan nesne.
  • Mâdende bulunan gümüş ve altın parçaları.

lek

  • Ahmak, ebleh, sersem. (Farsça)
  • Yüzbin. (Farsça)
  • Kırmızı boya çıkarmaya yarayan bir maden. (Farsça)

lemsiyet

  • Bir cisme veya bir mâdene parmakla dokunmaktan gelen his.

ma'den

  • Maden.
  • Bir haslet veya hususiyetin kaynağı.
  • Herşeyin aslî mekânı, menbâ ve me'hazı olan yer.
  • Toprak, taş, kum gibi maddelerle karışık demir vesairelerin vaziyetlerine de maden denir.

ma'deni / ma'denî

  • Madenden yapılmış.
  • Madenle alâkalı.

ma'deniyat

  • Madenî oluşlar. Madenler. Madenden çıkan şeyler. Maden ilmi.

ma-dam / mâ-dâm

  • Çünkü. Mâdem. Böylece olunca. Dâim ve bâki oldukça.

maadin / maâdin / معادن

  • (Tekili: Maden) Madenler.
  • Madenler, metaller.
  • Madenler.
  • Madenler. (Arapça)

madalya

  • İtl. Büyük işlerde muvaffak olanlara veya büyük fedakârlık ve kahramanlık gösterenlere hediye ve hatıra olarak verilen ve çok defa yuvarlak biçimde, göğüse takılacak şekilde olan kıymetli madeni parça.
  • Başarılı kimselere takılan madeni nişan.

maden-i esrar

  • Sırların madeni.

maden-i hakiki / mâden-i hakikî

  • Gerçek maden, kaynak.

maden-i hayat-ı içtimaiye / mâden-i hayat-ı içtimaiye

  • Sosyal hayatın madeni, kaynağı.

maden-i kelam / mâden-i kelâm

  • Sözün mâdeni; ifadenin kaynağı.

maden-i kemalat / maden-i kemâlât

  • Mükemmellikler mâdeni, kaynağı.

maden-i kudsi / mâden-i kudsî

  • Mukaddes, kutsal mâden, kaynak.

maden-i meziyet / mâden-i meziyet

  • Meziyet, ahlâk, huy mâdeni, kaynağı.

maden-i nühas / mâden-i nühas

  • Bakır madeni.

maden-i nur / mâden-i nur

  • Nur madeni, kaynağı.

maden-i saadet ve hürriyet

  • Mutluluk ve hürriyet madeni, kaynağı.

madeniyat / madeniyât / mâdeniyat

  • Madenler.
  • Madenler, metaller.

madeniyyat / madeniyyât / معدنيات

  • Madencilik bilimi, mineraloji. (Arapça)

mağşuş

  • Karışık, katışık, saf olmayan.
  • Sikke-i mağşuş: Karışık, hileli madenî para.

mahmuz

  • (Mihmaz. dan) Binilen hayvanın sür'atini arttırmak maksadıyla dürtme için potin yahut çizmenin ökçesine takılan demirden yapılmış âlet.
  • Kovanların çerçevelerine peteği tesbit etmek için kullanılan mâden tekerlekçik.
  • Bir yapıyı veya duvarı, dıştan beslemek için kullanılan dest

maktaa

  • Eskiden üzerinde kamış kalemin ucu kesilerek düzeltilen kemikten veyâ mâdenden yapılmış âlet.

manken

  • Elbiseleri prova veya teşhir etmek için terzilerin ve hazır elbise satıcılarının kullandığı tahtadan, kartondan, madenden vb. insan şekli. (Fransızca)

matara

  • Askerlerin kullandığı üzeri aba ve çeşitli kumaşlarla kaplı madeni su şişesi veya yolculukta kullanılan deriden yapılmış su kabı.

meadin / meâdin

  • Madenler, kaynaklar.

mencem

  • (Çoğulu: Menâcim) Terazi kolu.
  • Maden.

meranet

  • Yumuşaklık.
  • Bir mâdenin çekiç vasıtası ile dövüldüğünde yayılması vasfı.

meskukat / meskûkât / مسكوكات

  • (Tekili: Meskuk) Sikke hâline getirilmiş mâdeni paralar. Akçeler.
  • Madenî paralar, sikkeler. (Arapça)

metal

  • Lât: Mâden.
  • Matbaacılıkta harfleri teşkil için eritilen kurşun, karışık madde.

mevalid-i selase / mevalid-i selâse / mevâlid-i selâse

  • Nebat, hayvan ve maden.
  • Üç çocuk; dört unsurun (su, hava, toprak, güneş) birleşiminden meydana gelen madenler, bitkiler ve hayvanlar.

mevalid-i türabiye / mevâlid-i türâbiye

  • Topraktaki mevâlid. Mâdenler, nebatlar.
  • Topraktaki madenler.

mıkatta

  • Üzerinde kamış kalemlerin uçları kesilen sedef, kemik, ağaç, fil dişi veya mâdenden yapılan âlet.

mıknatıs

  • yun. Demir ve benzeri mâdenleri kendine çekici hususiyeti bulunan câzibe.
  • Başka te'sir altında kalmadan kuzey ve güney kutuplarına doğru yönünü değiştiren demir çubuk. (İki kutbu bulunan bu mıknatıslı çubuğun şimale bakan kısmına şimal (kuzey) ucu, cenuba çekilen ucuna da cenub (güne

misbeke

  • Mâden eritilip dökülecek kap.

miskab

  • (Çoğulu: Mesâkıb) Mâden, kemik veya tahta gibi şeyleri delmekte kullanılan âlet, matkap.

müheyya / müheyyâ

  • Hazır, amade.

müheyyi'

  • Hazır eden. Müheyya eden. Amâde eden.

mühl

  • Erimiş bakır.
  • Potada eritilen maden.
  • Yağ tortusu.

muidd

  • Hazırlayıcı. Amâde edici.
  • İâde eden.
  • Sayan.

muşta

  • Yumruk. Kunduracıların deriyi inceltmek için kullandıkları mâdeni top.

müşte

  • Yumruk, muşta. (Farsça)
  • Birine vurmak için ele veya parmaklara geçirilen demirden yapılmış âlet. (Farsça)
  • Kunduracıların deriyi vurarak inceltmekte kullandıkları maden tokmak. (Farsça)

mütesabike

  • Bir şeyin kalıba dökülmesi.
  • Mâdeni eritip süzmek.

nakd / نقد

  • (C?: Nukûd) Madeni para, akçe.
  • Bir şeyin bedelini peşinen ödemek.
  • Para olarak bulunan servet.
  • Vezin ve ayarı tamam olan para.
  • Bir şeye hırsızlamasına bakma.
  • Seçmek.
  • Saymak.
  • Nakit. (Arapça)
  • Madeni para. (Arapça)

nakkar

  • Müzik, çalgı.
  • Gagalıyan.
  • Ağaç, taş ve madeni eşyayı oyarak ve çukurlaştırıp kabartarak ona mücessem şekiller veren sanatkârlar.

nuhas

  • Bakır. Bakır para.
  • Kızgın mâden.
  • Kıtr. Ateş. Tunç ve demir döğülürken sıçrayan şerâre.
  • Dumansız alev.
  • Bir şeyin aslı.
  • Tütün.

nukud

  • (Tekili: Nakid) Nakidler, paralar, akçeler, madeni paralar.

örs

  • Üzerinde demir gibi madenlerin dövüldüğü çelik yüzeyli, kalın ve bir tarafı sivri alet.

pa-berca-yi hareket / pâ-bercâ-yi hareket

  • Hareket etmek üzere bulunan, âmâde.

para

  • Alış-veriş aracı olarak kullanılan, biriktirme ve tasarruf etmeye yarayan, çeşitli mâdenlerden veya kağıttan îmâl edilmiş değer ölçüsü. Belli ağırlıkta basılmış olan altın ve gümüş paralara sikke veya meskûkât, altın paralara dînâr, gümüş paralara dirhem denir.

peter

  • Düz maden levha. (Farsça)

pota

  • Toprak veya mâdenden yapılmış, kimyacı, eczâcı, mâdenci veya kuyumcu âletlerindendir. Altın, gümüş ve benzeri mâdenlerin eritilimesine mahsustur. (Farsça)
  • İçinde madenlerin eritildiği ve şekillendirildiği kap.

pul

  • Altın ve gümüş dışındaki mâdenî paralar.

pute

  • Silâh veya ok atışlarında dikilen nişan tahtası.
  • İçinde mâden eritilen tava.

redane

  • Tentelerin kenarlarında açılan ufak deliklerin yırtılmaması için o deliklere geçirilen mâdeni halka.

ress

  • Taşla yapılmış, taşla örülmüş kuyu.
  • Semud taifesinden kalmış bir kuyunun adı.
  • Maden.
  • Dere.
  • İnsanlar arasında ıslah ve ifsad etmek.

rikaz

  • Yer altında bulunan madenler.
  • Câhiliyet zamanından kalmış gömülü mal.

safra

  • Dengeyi sağlamak için yelkenli gemilerin sintinelerine konan mâden, taş, kum gibi ağırlıklar.

sahr

  • (Sahar - Saharat - Suhur) Kaya. Büyük taş.
  • Maden kütlesi.
  • Hazret-i Süleyman (A.S)'in mühürünü çalan ifrit.

sarih

  • Kurtaran, maded veren. İmdad eden.
  • Çağırılan, kendisinden meded beklenen.
  • Meded isteyen.

sebaik

  • (Tekili: Sebika) Eritilip kalıplara dökülmüş mâdenler. Külçeler.

şebe

  • Bakırla çinko madeninden yapılan pirinç.
  • Benzeme, müşabehet.

şebeh

  • (Şibih) Benzer, nazir, benzeyen şey.
  • Bakır ile çinkodan karıştırılıp yapılan pirinç madeni.

şezerat

  • (Tekili: Şezre) İşlenmeden mâdenin içinden toplanılan altın parçaları.
  • Süs olarak kullanılan altın ve inci tâneleri.

şezr

  • Altın mâdeninden toplanan altın ufağı.
  • İnci parçaları.

sikke / سكه

  • Damga. Nereye ve kime ait olduğunun bilinmesi için konulan işaret, mühür. Umumi damga.
  • Dirhem.
  • Para üstüne vurulan damga.
  • Düz, doğru yol.
  • Mevlevilerin keçe külâhlarının ismi.
  • Basılmış madeni para.
  • Basılmış madeni para.
  • Madenî para. (Arapça)
  • Mevlevî külahı. (Arapça)

sikkezen

  • Madeni para basan. (Farsça)

simya

  • Adi madenleri altın madenine çevirmek gayesini güden bir çalışma. Bu çalışma bir takım maddelerin bulunmasına sebep olduğu için kimya ilminin ilerlemesine hizmeti dokunmuştur.

şuvaz

  • Kızgın, ateşli maden. Kızgın ateş.
  • Susama.

şüzur

  • (Tekili: Şezre) Süs eşyası olarak kullanılan altun veya inci gibi şeyler.
  • İşlenmemiş madenin içinden toplanan altın parçaları.

tasalsul

  • Demir ve ona benzer madenlerin birbirine değmelerinde ses çıkarmaları.

tehiyye

  • (Tahiyye) Selâm vermek. Hayır duâ etmek.
  • Hazır ve âmâde kılmak.

tema'dün

  • (Ma'den. den) Maden haline geçme.

temren

  • Okların ucuna demir veya sarıdan takılan parçaya verilen addır. Menzil oklarına maden yerine kemik takılır ve ona da "soya" adı verilirdi. Temren ile soyanın takılışında fark vardı. Temren oka; ok ise soyaya takılırdı.

tenvih

  • Sulandırma.
  • Yaldızlama.
  • Haksız bir şeyi yapmacık şeylerle süsleyip haklı gösterme.
  • Başka bir madeni, altın veya gümüş suyuna daldırma.
  • Bir kimsenin nâmını, şânını yükseltme.

tıla'

  • Sürülecek şey. Sürülecek merhem, yağ veya ilâç.
  • Madeni parlatmakta kullanılan sıvı yaldız.
  • Cilâ verecek boya.
  • Diş sarılığı.
  • Üzüm suyundan kaynatmak sebebiyle üçte birinden azı giden şarap.

varaka

  • Tek yaprak hâlindeki kâğıt.
  • Nebât yaprağı. Maden yaprağı. Kitap yaprağı.
  • Hasis kimse.
  • Peygamberimize (A.S.M.) ilk vahyin geldiği sırada Hz. Hatice vâlidemizin (R.A.) hâdiseyi kendisine bildirdiği ve o zamanın meşhur bir âlimi olan Varaka İbn-i Nevfel'in adı.

vezile

  • (Çoğulu: Vezâil) Cilâlı, parlak para.
  • Parlak madeni ayna.

vücud-u madeni / vücud-u madenî

  • Madenî varlık.

yuda / yûda

  • Hz. İsâ'yı (a.s.) 30 tane gümüş madeni karşılığında ele veren kişidir.

zad

  • "Doğma, doğmuş, evlâd" mânalarına gelerek birleşik kelime yapılır. Meselâ : Mâder-zad : Anadan doğma. Nev-zad : Yeni doğmuş. (Farsça)

zengar / zengâr

  • Bakır pası nev'inden bir mâden. Boyacılar kullanılır. Öldürücüdür. Yeşil renktedir.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın