REKLAM ENGELLEMEYİ GERİ ALMA KODU BURADA BAŞLAR --> REKLAM ENGELLEMEYİ GERİ ALMA KODU BURADA BİTER -->

LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te liya ifadesini içeren 313 kelime bulundu...

müteşabihat / müteşâbihât

  • Mânâsı kapalı âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler. Müteşâbihâta îmân etmeli, mânâsını Allahü teâlâya bırakmalıdır. Bunlar, Allahü teâlânın sevdiklerine bildirdiği sırların sembolleri, işâretleridir. Bunları anlıyanlar açıklamamışlardır.

ab-ı hayat / âb-ı hayât

  • Hayat suyu. Saf ve berrak su. İnce ve derin mânâlı söz. Tasavvufta mürşid-i kâmil denilen evliyâ zâtların, insanların mânen canlı, kalblerinin uyanık olmalarına vesîle olan mübârek sözleri, mânevî nazarları (bakışları) ve kıymetli kalblerinden fışkır an teveccüh. Bir şeyin kıymetini kuvvetli bir şek

ab-şinas

  • Sudan anlıyan. (Farsça)
  • Gemi kılavuzu. (Farsça)

abdal / abdâl / آبْدَالْ

  • Evliyadan fazla nuraniyet kazanmış ve bir anda birkaç yerde görünebilen zâtlar.
  • Bazı manevi işlerde vazifeli olan evliyadan bir topluluk.

abdiyyet

  • Kulluk makamı. Evliyâlığın en yüksek makâmı, derecesi. İyilikleri Allahü teâlâdan bilip kendinden bilmemek.

adalet / adâlet

  • Her işte hakkı gözetme ve orta yolu tutma. Haklıya hakkını verme. Haksızlıktan sakınma. Zulmün zıddı, kânun önünde eşitlik.

adem-i liyakat / adem-i liyâkat

  • Liyakatsizlik, lâyık olmama.

ahmediyye

  • Evliyânın gözbebeği İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî hazretlerinin tasavvuftaki yolu. Bu yola Müceddidiyye-i Ahmediyye de denir.
  • Hindistan'da Gulam Ahmed Kâdiyânî tarafından kurulan sapık bir yol.

ahrariyye / ahrâriyye

  • Evliyânın büyüklerinden Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin tasavvuftaki yolu.

ahrem

  • Burnu kesik olan. Kesik burunlu.
  • Edb: Rübai vezinlerinden "Mef'ulü" ile başlıyan oniki şekilden herbiri.
  • Tıb: Omuz ucu.

ahu-çerende

  • Otlıyan ceylan. (Farsça)

akab-gir

  • Peşe düşen, kovalıyan. (Farsça)

akont

  • Sonradan hesaplaşmak üzere bir borç veya kazanç hissesinden alacaklıya yapılan ödeme. (Fransızca)

akran

  • (Tekili: Karin) Birbirlerine derece, sınıf, liyâkat ciheti ile benzeyenler. Mümâsil. Emsal.

aktab / aktâb

  • Kutublar, büyük evliyalar.

aktab-ı al-i beyt-i muhammediye / aktâb-ı âl-i beyt-i muhammediye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) neslinden gelen ve bulunduğu yerde veya memleketteki evliyanın başı hükmünde olan büyük veliler.

akur

  • Yaralıyan, ısıran köpek. Kuduz, azgın köpek.
  • Çok şerir, kötü kimse.

allame / allâme

  • İslâmiyetin yirmi ana ilmi ve bunların kolları olan seksen ilminde mütehassıs ve evliyâlık derecelerinde yükselmiş, ayrıca lâzım olduğu kadar zamanın fen ve edebiyat ilimlerinde de yetişmiş zât. Âlim kelimesinin mübâlağalı ismi fâilidir.

ameliyat / ameliyât / عمليات

  • İşlemler, uygulamalar. (Arapça)
  • Ameliyat. (Arapça)

ameliyat-ı cerrahiye

  • Cerrahi operasyon, ameliyat.

ameliyat-ı cerrahiye-i nafia / ameliyat-ı cerrahiye-i nâfia

  • Vücudun faydasına olan cerrahî ameliyat.

ameliyat-ı şifakarane / ameliyat-ı şifakârâne

  • Şifa veren ameliyat.

arif-i billah / ârif-i billah

  • Mürşid, ermiş, evliyâ. Hakkın nuru ile Cenab-ı Hakk'ı bilen. Âlemi, hâdiseleri İlahî feyz ve ilim ile gören veli.

arz-ı beyza / arz-ı beyzâ / اَرْضِ بَيْضَا

  • Bazı evliyanın misal âleminde gördükleri beyaz (nurlu) dünya.

asfiya / asfiyâ

  • Sâflar, temizler; Allahü teâlânın evliyâ kulları. Tekili safiyy'dir.

avam-firib

  • Halkın hoşuna gidecek tarzda hareket eden, halkı avlıyan, demagog. (Farsça)

ayine-i ism-i hayy / âyine-i ism-i hayy

  • Allah'ın, gerçek hayat sahibi olan ve her canlıya hayat veren isminin aynası, yansıdığı yer.

ayine-ru / ayine-rû

  • Yüzü ayna gibi parlıyan. (Farsça)

azarende

  • Azarlıyan, tekdir eden. (Farsça)
  • Kalb kıran, inciten. (Farsça)

azizan / azîzan

  • Azizler. Kelimenin sonundaki ân takısı Arabça'da ikilik, Farsça'da çokluk ifâde eder.
  • "İki azîz (velî)" mânâsına İslâm âlimlerinin ve evliyânın büyüklerinden Ali Râmitenî hazretlerine verilen lakab.
  • Büyükler, evliyâ. Birisiyle oturup kalbin toparlanmazsa Kalbindeki dünyâ düşüncesini s

azul / azûl

  • Çok azarlayan, çıkışan, paylıyan.

bad-sene

  • Kibirli, mağrur. Büyüklük taslıyan. (Farsça)
  • Kötü niyetli. (Farsça)

bayezid-i bistami / bayezid-i bistamî

  • (Hi: 188-261) Ehl-i Sünnet ve Cemâatın büyük âlimlerinden ve büyük evliyadandır. İran'ın Bistam şehrinde doğmuştur. Künyesi, Ebu Yezid Tayfur bin İsa El-Bistamî'dir. Cafer-i Sâdık Radıyallahü Anhu'dan kırk sene sonra dünyaya gelmiş ve ondan üveysî olarak feyz almıştır. Mücerret bir hayat geçirmiştir

bayramiyye

  • Anadolu'da yetişen evliyânın büyüklerinden Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin tasavvuftaki yolu. Bayramiyye yolu bir koldan Bâyezîd-i Bistâmî'ye diğer koldan Hasen-i Basrî'ye ulaşır.

bedeviyye

  • Evliyânın büyüklerinden Seyyid Ahmed Bedevî hazretlerinin tasavvuftaki yolu.

bektaşilik / bektâşîlik

  • Evliyânın büyüklerinden Hacı Bektâş-ı Velî hazretlerinin tasavvuftaki yolu.

belagat-füruş / belâgat-füruş

  • Belâgat taslıyan. (Farsça)

beynelevliya

  • Evliyalar arasında.

bilistihkak

  • Lâyıkıyla, liyakatı olarak. Hakkıyla. Haklı olarak.

birinci hasan feyzi

  • Evliyadan Hasan Feyzi.

büdela / büdelâ

  • Bedeller. Ricâlü'l-Gayb denilen Allahü teâlânın insanlardan gizlediği evliyâ zâtlar. Bedîl'in çokluk şeklidir. Ebdâl de denir.

büky

  • Ağlayıcılar, ağlıyanlar.

bülbül-i nalan / bülbül-i nâlân

  • Ağlıyan bülbül.

butlan-ı his

  • Ameliyat için bir uzvun hissinin iptâli, duyarsız hâle getirilmesi.

can

  • Yaşayış. Diride olan kudret, kuvvet. Hayat cevheri. Madde ilimleri, maddenin; hayat ilimleri (biyolojik ilimler) hayatın ne olduğunu açıklıyamamışlardır. Aslında bunların konusu da madde, hayat ve ruhun kendisi değil, bunların tezahürleri yani olay haline gelen tesirleridir. Deney ilimlerini (Farsça)

çarşaf

  • Yatağın üstüne serilen veya yorgana kaplanan bez örtü.
  • Kadınların kullandığı baştan örtülen, pelerinli eteklikli sokak elbisesi. Kadınların örtünmesi farzdır. Bu maksatla çarşaf ucuz, pratik, hafif olması ve zengin fakir herkesin kolayca sağlıyabilmesi bakımından yaygın olarak kulanı

cebir

  • Zabtetmek. Zor. Kuvvet.
  • Bir şeyi ıslah ve tamir etmek, düzeltmek.
  • Bâtıl bir fırka.
  • Mat: Harflerle yapılan hesab.
  • Tıb: Fevkalâde ameliyat, kırık kemiği sarıp bütünlemek. Kırık veya çıkık uzva sarılan tahtalar.

çehan

  • Damlıyan, damlayıcı. (Farsça)

cehende

  • Fırlıyan, sıçrayan. (Farsça)
  • Sıçramış, fırlamış. (Farsça)

çekan

  • Damlamış, damlıyan. (Farsça)

celvetiyye

  • Evliyânın büyüklerinden Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin tasavvuftaki yolu.

cem-ül cem

  • Gr: Bir defa cemi'olan kelimenin tekrar bir defa daha cemi olması. (Evliya; Evliyalar gibi.)
  • Tas: Vahdet-i vücuda dalmak. Bekabillah, Cenab-ı Hak'ta fâni olmak.

cenab-ı hayy-i layemut / cenâb-ı hayy-i lâyemût

  • Gerçek hayat sahibi olan, her canlıya hayat veren ve zâtına ölüm arız olmayan Allah.

cenin

  • (Cenne. den) Ana karnındaki harekete başlıyan çocuk.
  • Gizli ve mestur, saklı olan şey.

cerrah

  • Yarayı açıp tedavi eden, ameliyat yapan. Operatör.

cerrahi / cerrahî

  • Tıpta operatörlük.
  • Ameliyatla ilgili.

cerrahiye

  • Cerrahlık; ameliyat.

cerrahiyye / cerrâhiyye

  • Evliyânın büyüklerinden Nûreddîn Cerrâhî hazretlerinin tasavvuftaki yolu.

cestan

  • Atlıyan, sıçrayan. (Farsça)

çeştiyye

  • Evliyânın büyüklerinden Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin tasavvuftaki yolu.

ciğer-der

  • Ciğer söken, ciğer parçalıyan. (Farsça)

cizyedar / cizyedâr

  • Cizye adı verilen vergiyi toplıyan memur, cizyeci. (Farsça)

cüdera'

  • (Tekili: Cedir) Yakışanlar. Lâyık olanlar, liyâkat sahibi olanlar.

davet makamı / dâvet makâmı

  • Vilâyet (evliyâlık) makâmının üstünde, peygamberlere mahsus bir makâm.

dem'a-riz

  • Ağlıyan, gözyaşı döken. (Farsça)

dergah / dergâh

  • Makam, kapı girişi, eşik. Tasavvuf mektebi. Tasavvufta yetişmiş ve yetiştirebilen evliyâ zâtlar tarafından, talebelere, tasavvuf, İslâm ahlâkı ve diğer dînî ilimlerin ve zamânın fen ilimlerinin okutulduğu yer.
  • Cenâb-ı Hakk'ın rahmet kapısı.

dil-bend

  • Gönül bağlıyan, seven. (Farsça)

dil-hıraş

  • Yürek parçalıyan, tırmalıyan. (Farsça)

din

  • Ceza, ivaz.
  • İman ve amel mevzuu olarak insanlara Cenab-ı Hak tarafından teklif olunan Hak ve hakikat kanunlarının hey'et-i mecmuasıdır. Din, kâinatın, dünyanın hayatın ve insanın yaratılış gayeleri ve var oluş şekillerini açıklıyarak, onları mânasızlıktan ve abesiyetten kurtarır. İns

dirahşan

  • Parlıyan, parlak. (Farsça)

divan

  • Arap şiiri, Divan-ı Arab, Arab'ın şiir külliyatı.

dümdar

  • Askerlikte arttaki emniyeti te'minle vazifeli, geriden gelen ve askeri tâkib eden birlik. Ordunun geriden emniyet kuvveti. (Farsça)
  • Mc: Son zamanlarda gelen büyük evliyâullah. (Farsça)

eazım-ı evliya / eâzım-ı evliya

  • Evliyanın büyükleri.

ebdal

  • (Tekili: Bedil veya Bedel) Evliyâdan, ziyâde nuraniyyet kazanmış olanlar. Evliyâ zümresinden bir cemaat. Arapçada halkın lüzumlu işlerinin tasarrufuna memur bir cemaata denir.

ebil

  • Devenin hâllerinden anlıyan kimse.

ecir-i müşterek / ecîr-i müşterek

  • Serbest işçi. Kirâlıyanından (işvereninden) başkasına çalışmaması şartı koşulmamış hamal, terzi, saatçi gibi işçi.

ehass-ül havas / ehass-ül havâs

  • En hâlisin hâlisi. Şuhudi imân sahibleri olan evliyalar. Cenab-ı Hakk'a yakınlık kazananların en hâlisi olan enbiyâ ve evliya. Efdallerin efdali, sâlihlerin sâlihi.

ehl-i keşf-il kubur

  • Kabir âleminde olanları bilen, kabirdeki ölünün ahvâlini keşfedip doğru olarak haber veren veli, evliya.

ehl-i şuhud

  • Kâinatta tevhid delillerini aynen seyreden, İlâhi ve gizli sırlarını Hakkın izni ile gören şuhud ehli. Veli. (Farsça)
  • Görecek derecede kat'i kanaat sâhibi olan enbiyâ ve evliyalar. (Farsça)

ehliyyet

  • Yeterlik. Bir işin ehli olduğuna dâir vesika. İktidar. Liyâkat. İstihkak. Meharet ve mensubiyet.

ehlullah

  • Allah adamı, evliya, ermiş.
  • Allah'a itaat edip, O'nun sevgisi ile O'na yaklaşmış olan Veli. Allah'ın sevgisine mazhar olan Evliya.
  • Allah adamları, Allahü teâlânın emirlerine uyup, O'nun sevgisini ve ism-i şerîfini gönlünden hiç çıkarmayan evliyâ zâtlar.

ekonomi

  • yun. İktisad. Tutum. Geliri gideri hesaplıyarak lüzumsuz masrafı bırakıp artırmağa çalışmak. Ölçülü ve idâreli harcamak. İnsanların sınırsız olan ihtiyaçlarıyla bunları sağlamaya yarayacak sınırlı imkân ve vasıtalar arasında mümkün olan azami uygunluğu temin için (sağlamak için) yapılan çalışma ve f

enduz

  • Kazanan, elde eden, biriktiren, toplıyan mânalarına gelir ve kelimeleri sıfat yapar. (Farsça)

erzani / erzanî / erzânî / ارزانى

  • Ucuzluk. (Farsça)
  • Lâyıklık, liyakat, münasiblik, muvafakat, uygunluk. (Farsça)
  • Ucuzluk. (Farsça)
  • Liyakat, yeterlilik. (Farsça)

evliya sultanı / evliya sultânı

  • Evliyaların sultanı, reisi.

evliya-i arifin / evliya-i ârifîn

  • Allah'ı hakkıyla bilen evliyâlar.

evliya-i izam / evliya-i izâm

  • Büyük evliya.

evliya-yı meşhure

  • Meşhur evliyalar, Allah dostları.

fena-i etemm / fenâ-i etemm

  • Tam fenâ. Evliyâlık makamlarının sonu, velînin ben diyecek yer bulamamasıdır.

ferid

  • Benzeri pek nâdir bulunan. Benzeri bulunmayan, yektâ.
  • Doğrudan doğruya Kur'andan ders alıp ders veren ve kuvve-i kudsiye sahibi olan Evliyaullah. Yalnız ve münferid.
  • Zamanında eşine rastlanmıyan. Akran ve emsali yok.
  • Dizilmiş inci.
  • Bir tane, nefis ve müntehab

fettah / fettâh

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kullarına hayır kapılarını, dileklerine kavuşmak istiyen kullarına kapalı kapıları açan, peygamberlerini düşmanlarının elinden kurtarıp, memleketlerin fethini müyesser (kolay) kılan; evliyâsına (sevdiği kullarına) melekûtünün (gözle görülmeyen

feyz

  • Akma. Peygamber efendimizin mübârek kalbinden, evliyânın kalbleri vâsıtasıyle akıp gelen mânevî bilgiler.

fisal

  • (Tekili: Fasıl) Ayrılmış olanlar.
  • Yavrunun sütten kesilmesi.
  • Kısa duvar.
  • İnsanların lehinde veya aleyhinde söz söyleyerek para toplıyan.
  • Ana sütünden kesilmiş hayvan yavrusu (Füslan, fislan şeklinde de olur.)

gavs

  • Yardım eden. Evliyâ arasında kullara yardımla vazîfelendirilen velî zât.
  • Büyük evliya.

gavs-ül a'zam

  • Abdülkadir-i Geylanî (K.S.) Hazretlerinin nâmı. En büyük Gavs. Evliyâullahın büyüğü. Gavs-i Ekber de denir.

gavsiyet

  • Evliyaların başı olma, velilik mertebelerinde yüksek bir makamda olma; en büyük yardım etme makamı.
  • Büyük evliyalık.

gavsiyyet

  • Evliyaullahın başı olmak. Velâyet mertebelerinden yüksek bir makam sahibi olmak.

gevher-şinas

  • Cevherden anlıyan, cevherci, kuyumcu. (Farsça)

gülşeniyye

  • Evliyânın büyüklerinden İbrâhim Gülşenî hazretlerinin tasavvuftaki yolu.

hacir

  • Hicret eden. Bir yerden bire yere göçen.
  • Sayıklıyan.

halidiyye / hâlidiyye

  • Evliyânın büyüklerinden Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin tasavvuftaki yolu. Nakşibendiyye yolunun bir kolu olan Hâlidiyye yolu daha çok Anadolu, Irak ve Sûriye taraflarında yayılmıştır.

hallas

  • Yakalıyan, tutan kimse.

halvetiyye

  • Evliyânın büyüklerinden Muhammed bin Nûr Halvetî hazretlerinin tasavvuftaki yolu.

hariciyye

  • Hariçle alâkalı. Dış işleri.
  • Ameliyatla tedavi edilebilen hastalıklar.
  • Haricilik.

hatm

  • Kur'ân-ı kerîmi başından (Fâtiha sûresinden başlıyarak) sonuna (Nâs sûresine) kadar okumak.

havale / havâle

  • Borçlunun, alacaklıya, borcumu falan kimseden al deyip, alacaklının, bu teklife, sözleşme yerinde râzı olması. Ciro etme.

hayy-ı kayyum / hayy-ı kayyûm

  • Her an diri olup her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan Allah.

hayy-ı kayyum-u ezeli / hayy-ı kayyûm-u ezelî

  • Varlığının ve diriliğinin başlangıcı olmayıp her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan Allah.

haza'

  • Kesme, yarma, ameliyat.

haziret-ül kuds / hazîret-ül kuds

  • Cennet bahçesi. Peygamber ve evliyanın ruhlarının toplandığı yer.

heftan

  • Zırhın altına giyilen pamuklu elbise.
  • Üstten giyilen kürk biçiminde süslü elbise. Kaftan. (Eskiden ekseriyetle taltif için, büyük kimseler tarafından liyâkat sahiplerine giydirilir veya üstlerine atılırdı.)

himmet

  • Kast, irâde, kuvvetli istek, arzu. Allahü teâlânın velî kullarından bir zâtın, kalbinde yalnız bir işin yapılmasını bulundurup, başka bir şeyi kalbine getirmemesi ve Allahü teâlâdan o işin olmasını dileyerek, bu şekilde mânevî yardımda bulunması. Evliyânın himmeti, yaktı beni kül eyledi Sofi

hıyata

  • Terzilik, dikiş dikme işi.
  • Tıb: Ameliyat esnasında kesilip yarılan yerin tekrar kaynaması için dikilmesi.
  • Ameliyatta dikiş için kullanılan bağırsak ve benzeri şeylerden yapılan iplik.

hodfüruşluk

  • Kendi kendini beğenme, pahalıya satma.

hurdedani / hurdedanî

  • Nükte ve inceliği anlıyan, dikkatli kimse. (Farsça)

huruşan

  • Çağlıyarak, coşarak, (Farsça)
  • Coşan, çağlayan. (Farsça)

i'tibaren

  • ...den beri, ... başlıyarak, ... den başlıyarak, ...den (yerinde kullanılır.)

icra

  • Bir işi yürütmek.
  • Yerine getirmek. Yapma. Tatbik etme.
  • Vekil göndermek.
  • Mahkeme kararını yerine getirmek.
  • Suyu akıtmak.
  • Huk: Borçlunun alacaklıya karşı ödemekle mükellef olduğu bir borcu, adlî bir teşekkül vâsıtasıyla ödetme.

icra dairesi

  • Borçlunun, alacaklıya karşı ödemekle yükümlü bulunduğu bir şeyi hukukî yollarla almasını sağlayan daire, kurum.

icra memuru

  • Mahkeme kararını tatbik ile borçludan borcunu alıp alacaklıya vermekle vazifeli olan adliye memuru.

icraat

  • (Tekili: İcrâ) Meydana getirilen işler. Yapılan işler.
  • Ameliyat. Tatbikat.

ictiba / ictibâ

  • Seçmek, seçilmek. Evliyâlıkta, vâsıtanın, aracının şart olmadığı cezbe (çekilme) ile ilerleme.

ictiba yolu / ictibâ yolu

  • Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için peygamberlerin aleyhimüsselâm ve seçilmiş evliyâların yolu. Mürid değil, murâdlar ve mahbûblar yolu. Sevilenleri, çabuk ilerletme yolu.

ihkak-ı hak

  • Haklıya hakkını vermek. Hakkı, usülü dairesinde yerine getirmek.

ilham-ı evliya

  • Evliyanın kalbine doğan mânâ.

inabe / inâbe

  • Bir büyüğe, evliyâ bir zâta intisab etmek, bağlanmak sûretiyle yapılan tövbe.

inbiga

  • Liyâkat, lâyıklık, beğenilme.

ipotek

  • Bir borcun ödeneceği zamana kadar borçlunun alacaklıya vermiş olduğu değerli şey. Rehin. (Fransızca)

irfal

  • Elleri sallıyarak yürüme.
  • Eteği sarkıtma.

ism-i hayy

  • Allah'ın gerçek hayat sahibi olduğunu ve her canlıya hayat verdiğini bildiren ismi.

ism-i hayy ve kayyum / ism-i hayy ve kayyûm

  • Gerçek hayat sahibi olan, her canlıya hayat veren, her şeyi Kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren Allah'ın ismi.

istigase / istigâse

  • Şefâat dileme, yardım isteme; Allahü teâlâdan bir isteğin, dileğin yerine gelmesi için, Peygamberleri ve evliyâyı, sevdiği kullarını vesîle ederek (araya koyarak) isteme, yalvarma, duâ etme.

istika'

  • (Saky. den) Su isteme. İçmek için su alma.
  • Kendini zorlıyarak ve sun'i olarak kusma.

istinabe

  • Duruşmada yasal gerekçelerle bulunamayan zanlının, ilgili mahkemece, yasal prosedürün yerine getirilmesi için zanlıya en yakın bölgedeki bir mahkeme veya kişileri yetkili kılması.

izafeten

  • İsnad etmek suretiyle, isnad ederek, ona bağlıyarak.

ka'b

  • (Ölm: Hi: 32) Yahudi âlimlerinden olup İsrailiyatı İslâmiyet'e en çok aktaranlardan biridir. Hz. Ebubekir devrinde Müslüman olmuştur. Sa'lebi ve Kisai gibi İslâm tarihçileri ondan çok rivayetlerde bulunmuşlardır.

kaddesallahü teala esrarehümül'aziz / kaddesallâhü teâlâ esrârehümül'azîz

  • Daha çok tasavvuf büyüklerinin, evliyâ zâtların isimleri anılınca ve yazılınca söylenen veya yazılan Allahü teâlâ onların kıymetli sırlarını temiz, mübârek eylesin mânâsına duâ ve saygı ifâdesi. Bir kişi için Kaddesallahü sırrehü; iki kişi için Kadde sallahü sırrehümâ denir.

kadiriyye / kâdiriyye

  • Evliyânın büyüklerinden Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin v.561 (m.1266) tasavvuftaki yolu.

kalb ilmi

  • Evliyâdan bir zâtın rehberliğinde kazanılan ilim.

kasid

  • (Çoğulu: Kasidân) (Kasd. dan) Tasarlıyan, kasdeden.
  • Haberci, postacı.

kaside-i bürde / kasîde-i bürde

  • İslâm âlimlerinin meşhûrlarından ve evliyânın büyüklerinden Muhammed bin Saîd Busayrî hazretlerinin, sevgili Peygamberimizi öven meşhûr kasîdesi. Bu kasîdeyi rüyâsında Peygamber efendimize okuduğu ve Peygamber efendimiz de ona bürdesini yâni hırkasını hediye ettiği için bu kasîdeye Kasîde-i Bürde de

katim / kâtim

  • (Ketm. den) Ketmeden, saklıyan, tutan. Sır saklayan.

katim-i esrar / kâtim-i esrar

  • Sır saklıyan.

kecfehm

  • Yanlış anlıyan. (Farsça)

kefalet / kefâlet

  • Kefillik. Kefîl olmak. Bir kimsenin, borcunu ödememesi, taahhüdünü (verdiği sözü) yerine getirmemesi hâlinde onun yerine borcu ödemeği, sözü yerine getirme mes'ûliyetini (sorumluluğunu) alacaklıya karşı üzerine almak.

kemalat-ı nübüvvet / kemâlât-ı nübüvvet

  • Peygamberliğe âit üstünlükler olup, evliyâlığın çok yüksek makamlarından biri.

kemalat-ı vilayet / kemâlât-ı vilâyet

  • Evliyâlığa âit üstünlükler, olgunluklar.

kepade-keş

  • Okçuluğa yeni başlıyan. (Farsça)

keramatü'l-evliyai hakkun / kerâmâtü'l-evliyâi hakkun

  • Evliyaların kerametleri doğru ve gerçektir.

keramet-i evliya

  • Evliyanın kerameti; Allah tarafından evliyaya ikram edilen olağanüstü hal.

keşf

  • Açmak, gizli bir şeyi bulmak, ortaya çıkarmak. Bir şeyin üzerindeki kapalılığı kaldırmak.
  • Evliyânın, his ve akılla anlaşılmayan şeyleri, kalbine gelen ilhâm yoluyla bilmesi.

keşfiyat

  • (Tekili: Keşf) Keşifler. Bulup meydana çıkarılan şeyler.
  • Cenâb-ı Hakkın ihsan ve ilhamı ile evliyâullahın, hususan evliya-ı izâm hazeratının ve hasseten Kur'ân-ı Hakimin irşadı ile ve feyzi ile Rüesâ-i Evliyâ ve Server-i Kâinat olan Peygamberimiz Resul-i Ekrem (A.S.M.) Efendimizin de

keşfü'l-kubur velisi / keşfü'l-kubur velîsi

  • Kabirdeki ölülerin hallerini anlayan ve bilen Allah dostu zât, evliya.

kifayet

  • Lüzumlu kadar olmak. Yetişmek. Bir işe yetecek kadar olmak. İktidar. Liyâkat. Yararlık.

kısas / kısâs

  • İşlenen suçun, yapılan kötülüğün aynısını suçluya tatbîk ederek cezâlandırma, öldüreni öldürme, yaralıyanı yaralama, bir uzvu kesenin uzvunu kesme cezâsı.

kisedar

  • Parayı toplıyan, para hesabını tutan kimse. Vekilharç. (Farsça)

kübreviyye

  • Evliyânın büyüklerinden Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin tasavvuftaki yolu. Yaptığı bütün münâzaralarda gâlib geldiği için kübrâ (büyük) lakabıyla meşhur olmasından dolayı, bu yola Kübreviyye denmiştir.

kuddise sirruh

  • Daha çok Allahü teâlânın sevdiği kullar olan evliyâdan birinin ismi anılınca veya yazılınca, onun sırrı (içi) temiz ve mübârek olsun mânâsına söylenen veya yazılan duâ, hürmet ve saygı ifâdesi. İki kişi için "Kuddise Sirruhümâ" ikiden çok için "Kuddi se sirruhüm" denir.

külve

  • (Çoğulu: Külu-Külliyât) Dağarcık altına çepeçevre diktikleri deri.
  • Tirşe dedikleri kayış.

kurb-i velayet / kurb-i velâyet

  • Velâyet, evliyâlık yoluna âit yakınlık. Allahü teâlâdan gelen feyz ve bereketlere, arada vâsıta bulunmak sûretiyle kavuşma.

kutb

  • (Kutub) Dünyanın şimâl veya cenub uçları. (Güney ve kuzey taraflarının son kısımları.)
  • Elektrik cereyânını meydana getiren veya mıknatısın uçlarından her biri.
  • Dini bir meslek veya grubun başı. Bir çok müslümanların kendisine bağlandıkları azim ve büyük evliyaullahtan zamanın
  • Büyük evliya.

kutb-ı arifin / kutb-ı ârifîn

  • Ârif denilen evliyânın başı, en büyüğü, yüksek ilimler sâhibi.

kutb-u azam / kutb-u âzam

  • En büyük kutup; birçok Müslüman'ın kendisine bağlandıkları büyük evliyadan zamanın en büyük mürşidi.

kutbiyet

  • Büyük evliyalık.

kutbiyyet

  • Kutubluk denilen yüksek evliyâlık mertebesi.

kutub

  • Büyük evliya.

kuvve-i kudsiye

  • Evliyâ kuvveti. Cenab-ı Hakk'ın yardımına mazhar olan kuvvet. Hakaik-ı imâniye ve Kur'aniyeyi gayet ince ve derin bir firaset ve dirayetle anlayabilme kuvveti.

lahn

  • Güzel ve kaideli ses.
  • Nağme.
  • Kaideye uymayan yanlış okuyuş.
  • Usulüne uygun okumak.
  • Sadece muhatabın anlıyacağı şekilde remizle söz söylemek.
  • Meyl.
  • Fehmeylemek.
  • Lisan.
  • Lügat. Fetva. Mânâ. Mefhum.

lami-ün nur / lâmi-ün nur

  • Nur saçarak parlıyan.

lamih / lâmih

  • (Lâmiha) (Lemh. den) Parlıyan, parıldıyan. Parlak.

layık / lâyık

  • (Liyakat. den) Yakışır ve yaraşır. Uygun, münasib ve muvafık.

leddam

  • Eski elbiseleri yamalıyan.

lengane / lengâne

  • Topalcasına. Topallıyarak. (Farsça)

leyan

  • Parlıyan, parıldıyan. Parlayıcı. (Farsça)

liyakatmend

  • (Çoğulu: Liyâkatmendân) Değerli, liyâkatli. (Farsça)
  • Faziletli. (Farsça)

liyakatmendan / liyakatmendân

  • (Tekili: Liyâkatmend) Değerli, liyâkatli kimseler, faziletli kişiler. (Farsça)

lükata-çin

  • Değersiz ve artık şeyleri toplıyan. (Farsça)

luri / lurî

  • Cüzzâm veya miskinlik denilen hastalık. (Farsça)
  • Fare avlıyan bir kuş. (Farsça)

lütre

  • Ancak konuşanların anlıyabileceği, başkalarının anlıyamıyacağı şekilde görüşülen uydurma dil, kuşdili. (Farsça)
  • Boşboğaz. (Farsça)

ma'lumatfüruş

  • Mâlumat ve bilgi satan. Bilgiçlik taslıyan. (Farsça)

madde

  • Ağırlığı olan ve boşlukta yer kaplıyan varlık.

mahmumane

  • Sayıklarcasına, sayıklıyarak. (Farsça)
  • Ateşler içinde, ateşli olarak. (Farsça)

malzeme-i cerrahiye-i ruhiye / malzeme-i cerrâhiye-i ruhiye

  • Mânevî ameliyatta kullanılan malzeme.

maslahatşinas / maslahatşinâs

  • İşten anlıyan, iş bilen. (Farsça)

mehammşinas / mehammşinâs

  • İşinin ehli. İşden anlıyan. (Farsça)

menahir

  • (Tekili: Menhar) Hayvan kesilecek yerler. Hayvan boğazlıyacak yerler. Mezbahaneler.

meratib-i velayet / merâtib-i velâyet

  • Evliyalık, velîlik mertebeleri, dereceleri.

meşarit

  • (Tekili: Mişrat) Keskin bıçaklar. Ameliyatta kullanılan keskin hekim bıçakları.

meşayıh / meşâyıh

  • Şeyhler, velîler, evliyâ. Şeyh kelimesinin çoğuludur.

meşhudat / meşhudât

  • Görünenler. Seyredilenler. Hislerimizle ve gözlerimizle görüp bildiğimiz ve bazı evliyanın keşfen gördükleri.

meşmeşiye

  • Tas: Âlem-i gaybdan veya âlem-i misalden bir âlem. Bazı evliyanın keşfen müşahede ettikleri bir yer.
  • Bazı evliyanın keşfen gözlemledikleri gaybî veya misâlî bir âlem.

mevlana / mevlânâ

  • "Efendimiz" mânâsına bir büyüğe karşı söylenen hürmet ve saygı ifâdesi.
  • Evliyânın büyüklerinden Celâleddîn Rûmî'nin ve Hâlid-i Bağdâdî'nin ve bâzı büyüklerin lakabı.

mevleviyye

  • Evliyânın büyüklerinden Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin tasavvuftaki yolu.

mirvaha cünban / mirvaha cünbân

  • Yelpaze sallıyan. (Farsça)

mizac-dan

  • Mizac bilen, mizaçtan anlıyan. (Farsça)

mizman

  • Misâfiri ağırlıyan, misâfire ikram eden ev sâhibi. (Farsça)

mu'tekil

  • Sağmak için koyunun ayaklarını iki bacağı arasına çekip alan.
  • Devenin dizini büküp bağlıyan.
  • Güreşte rakibini sarmaya getirip yıkan.

muahhir

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Peygamberlerini, evliyâsını, sevdiklerini kendine yaklaştırıp, kâfirleri (inanmayanları), fâcirleri, düşmanlarını, sevmediklerini kendisinden uzaklaştıran, hor ve hakîr edip alçaltan.

muatib

  • (İtâb. dan) Tekdir eden, paylıyan, azarlıyan.

mübeyyez

  • (Mübeyyeze) Meydana çıkarılmış, açıklanmış açıkça söylenmiş. Bildiren, açıklıyan.

mübrim

  • (Mübrime) Zorlıyan, zorlayıcı.
  • Mânâsız ve boş sözlerle can sıkan kimse.
  • İki katlı yapan.
  • Cür'et eden.

müceddidiyye

  • Evliyânın büyüklerinden müslümanların gözbebeği İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin tasavvuftaki yolu.

müdellis

  • Sattığı malın kusur ve ayıbını müşteriden saklıyan.

mufavviz

  • Bir kimseye bir vazifeyi veren. Yapmasını ısmarlıyan.

mugtemiz

  • Gammazlıyan.

muhabbet-i evliya

  • Evliya sevgisi.

muhaddid

  • Keskinleştirici, bileyici.
  • Sınırlıyan, sınırını tâyin eden. Tahdid eden. Hududlandıran.

muhaddiş

  • Kulağı tırmalıyan. Tahdiş eden.

muhakkıkin-i evliya / muhakkıkîn-i evliya

  • Evliyadan gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimler.

muhtetıb

  • (Hatab. dan) Koruluk, orman, meşelik.
  • Odun toplıyan.

mukarrebun

  • Büyük meleklerden bir zümre.
  • Takva ve ubudiyyet ile evliya derecesine gelmiş, Cenab-ı Hakk'ın indinde çok kıymetli ve mübarek büyük zâtlar.
  • Yakınlaşmış olanlar.

mukarri'

  • Azarlıyan, paylıyan, başa kakan.

mültemi'

  • (Lem'. den) Parlıyan, parıldıyan. İltimâ eden.

mülzimane

  • Sözde susturmağa zorlıyarak. Sustururcasına.

münessim

  • Hayat veren, ruh veren. Allah.
  • Lâyık olana maaş bağlıyan kimse.
  • Köle âzâd eden.

münfelik

  • (Felak. dan) Açılan, yayılan, görülen.
  • İnfilâk eden, patlıyan.

münşeil

  • (Şa'l. dan) Alevli. Parlıyan.

mürid / mürîd

  • Tasavvufta Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için evliyâ bir zâtın terbiyesi altına giren talebe.

mürşid-i kamil / mürşîd-i kâmil

  • Tasavvufta kemâle gelmiş, olgunlaşmış, evliyâlık mertebelerinin sonuna ulaşmış, kâbiliyeti olanları bu yolda yetiştiren rehber zât.

müsafirhane / müsafirhâne

  • Yolcu konağı, han, otel. (Farsça)
  • Misafir olarak geçen resmi kimselerin konaklıyacağı yer. (Farsça)
  • Mc: Dünya. (Farsça)

müstahzır

  • (Huzur. dan) Hazırlıyan.
  • Huzura getiren.

müsteftih

  • (Feth. den) Açan, istiftah eden, başlıyan.

müstehlik evliya / müstehlik evliyâ

  • Nihâyete erdikten, maksada kavuştuktan sonra sebepler âlemine indirilmeyen, geri döndürülmeyen evliyâ. Kalbi hep Allahü teâlâya dönük olup, O'ndan başkası ile meşgul olmayan zâtlar.

müstenkih

  • Araştıran. İnceliyen, tedkik eden.
  • Ağız koklıyan.

müstev'ib

  • (Va'b. dan) İçine alan, ihtiva eden.
  • Tutan. Kaplıyan.

mutasaddı'

  • Dağlıyan, tasaddu eden, perakende olan, yarılıp çatlayan.

mutasayyif

  • Bir yerde yazlıyan.. Yaz mevsimini geçiren.

mutatabbib

  • (Tıbb. dan) Yalandan hekim. Doktorluk taslıyan.

müteammid

  • Kasteden, kasden yapan. Tasarlıyarak yapan.

müteammidane / müteammidâne

  • (Amd. den) Tasarlıyarak, bilerek, kasden. (Farsça)

müteammidin / müteammidîn

  • (Tekili: Müteammid) (Amd. den) Bilerek ve tasarlıyarak yapanlar.

müteazzım

  • (Azamet. den) Taazzum eden, büyüklük taslıyan, mütekebbir.

müteazzımane / müteazzımâne

  • (Azamet. den) Benlik, büyüklük taslıyarak.

mütedarik

  • (Derk. den) Tedârik eden, hazırlıyan.
  • Yetişip ulaşan.

mütefattın

  • (Fatn. dan) Hemen farkına varan. Derhal durumu anlıyan.

mütekatır

  • (Katr. dan) Damlıyan. Katre katre dökülen.

mütekeyyisin / mütekeyyisîn

  • (Tekili: Mütekeyyis) Akıllılık taslıyanlar, tekeyyüs edenler.

mütenessim

  • (Nesim. den) Rüzgâr kokusu olan. Rüzgâr koklıyan.

mütenevvir

  • (Nur. dan) Nurlanan, tenevvür eden, parlıyan.

müterassıdin / müterassıdîn

  • (Tekili: Müterassıd) Dikkatle gözetenler, rasad edenler, kollıyanlar, bekliyenler.

müteşetti

  • Kışı geçiren, bir yerde kışlıyan.

müteverrit

  • Zor bir işe rastlıyan.

mütevessib

  • Sıçrayan, atlıyan.

mutlak vilayet / mutlak vilâyet

  • Evliyâlık.

muvazzih

  • (Vuzuh. dan) Açıklıyan, izah eden.

nabz-gir

  • Mizaca göre hareket etmesinden anlıyan, nabza göre davranmasını bilen. (Farsça)

nakkar

  • Müzik, çalgı.
  • Gagalıyan.
  • Ağaç, taş ve madeni eşyayı oyarak ve çukurlaştırıp kabartarak ona mücessem şekiller veren sanatkârlar.

nakliyat-ı askeriye

  • Askerî kıt'aların; top, tüfek, cephane, teçhizat ve levazımatı ve her türlü seferî ihtiyaçlarıyla birlikte bir yerden kaldırıp başka bir yere gönderilmesi, nakledilmesi. Askerî nakliyat.

nakliye

  • (Çoğulu: Nakliyat) Eşya taşıma işi.
  • Taşıma parası.

nakşibendiyye

  • Evliyânın büyüklerinden Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin tasavvuftaki yolu. Allahü teâlânın sevgisini kalblere nekşettiği için Behâeddîn-i Buhârî hazretlerine Nakşibend lakabı verilmiştir. Bu yolda olanlara Nakşibendî denilirdi.

nar-ı hayat

  • Canlıya lüzumlu bulunan sıcaklık. Vücudun harareti.

nazaran

  • Nisbeten, nisbetle kıyaslıyarak.
  • Bakarak, görerek.

neşter

  • Ameliyat bıçağı. Hekim bıçağı.
  • Ameliyat bıçağı.

nisbi / nisbî

  • (Nisbiye) Kıyaslama ile olan. Diğerine, öncekine göre. Diğerlerine göre kıyaslıyarak olan. Nisbete, ölçüye göre.

nüktebin / nüktebîn

  • İnceliği gören, nükteyi anlıyabilen. Kavrayışlı, anlayışlı, zeki. (Farsça)

operasyon

  • Bir cerrahın canlı bir vücut üzerinde yaptığı cerrahi müdahale. Ameliyat. (Fransızca)

pakan

  • (Tekili: Pâk) Temizler, pâklar. (Farsça)
  • Mc: Veliler, evliya. (Farsça)

peşşegir

  • Sinek avlıyan. (Farsça)
  • Mc: İşsiz güçsüz, boş gezen kimse. (Farsça)

rauf

  • Herbir canlıya hususî şefkat ve ihsanı çok olan ve onlar üzerinde iltifatının incelikleri görünen Zât, Allah.

refik-i a'la / refîk-i a'lâ

  • Allahü teâlâ.
  • Peygamberlerin, evliyânın, şehidlerin ve sâlih (iyi) kimselerin rûhlarının bulunduğu yer.

reft

  • Bir şeyi ufalıyarak kırıntı hâline getirme. Bir şeyi ufalama.

rennan

  • Çok ses çıkaran, inleyip duran. Çınlıyan.

ricalullah

  • Mânevi kudret ve kuvvet sahipleri olan evliya.

rıfaiyye / rıfâiyye

  • Evliyânın büyüklerinden Seyyid Ahmed Rıfâî hazretlerinin tasavvuftaki yolu.

rumuz-u şathiyat / rumûz-u şathiyât / رُمُوزُ شَطْحِيَاتْ

  • Evliyanın bazı garib ve anlaşılmaz sözlerindeki ince işaretler.

sa'vat

  • (Tekili: Sa've) Kuyruk sallıyan kuşlar.

sa've

  • (Çoğulu: Sa'vât) Kuyruk sallıyan kuş.

sadat / sâdât

  • Seyyidler. Hazret-i Hüseyin'in soyundan gelenler.
  • Evliyânın büyüklerinden olan zâtlar.

şahs-ı veli / şahs-ı velî

  • Velî şahıs, evliya; büyük zât.

savm

  • Oruç. İkinci fecirden başlıyarak güneşin batmasına kadar yemekten, içmekten ve cinsi mukarenetten nefsi men'etmek suretiyle yapılan ibâdet.

şayestegi / şayestegî

  • Uygunluk, liyâkat. (Farsça)

şaziliyye / şâziliyye

  • Evliyânın büyüklerinden Ebü'l-Hasen Şâzilî hazretlerinin tasavvuftaki yolu.

sedd-i zülkarneyn

  • Kur'ân-ı kerîmde Zülkarneyn adıyla bildirilen peygamber veya evliyâ olan mübârek bir zâtın, Ye'cûc ve Me'cûc için yaptırdığı sed.

sekine

  • Sükûn ve itmi'nan, temkin. Nefisteki telâşın kesilmesi ile hâsıl olan kalb huzuru ve sükûneti.
  • Telâş ve hafifliğin zıddıdır.
  • Kalb rahatlığı, kalb kuvveti veren çok mühim bir duânın ismi. (Bu, Sekine isimli duâ, Hazret-i Ali Radıyallâhü Anh gibi evliyânın bildiği ve içerisinde

sekinet

  • Sükûn ve itmi'nan, temkin. Nefisteki telâşın kesilmesi ile hâsıl olan kalb huzuru ve sükûneti.
  • Telâş ve hafifliğin zıddıdır.
  • Kalb rahatlığı, kalb kuvveti veren çok mühim bir duânın ismi. (Bu, Sekine isimli duâ, Hazret-i Ali Radıyallâhü Anh gibi evliyânın bildiği ve içerisinde

selim akıl / selîm akıl

  • Yanılmayan, pişman olacak bir işi yapmayan ve peygamberlere, âlim ve evliyâlara mahsus, ileriyi gören akıl.

şeyh-i ekber

  • Büyük âlim, velî, rehber. Evliyânın büyüklerinden Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin v. 638 (m.1240) lakabı.

şikal

  • Devenin palanını bağlıyan ip.
  • Devenin ayağının bağlandığı ip, köstek.
  • El ve ayak zinciri.
  • Üç ayağı beyaz olan at.

sırat-ı müstakim

  • En doğru yol, İslâmiyet yolu. Hak yolu. Allah'ın râzı olduğu en doğru yol. Peygamberlerin, evliya ve sâlihlerin, sıddıkinlerin gittikleri meslek.

sırrdaş

  • Birbirinin sırrını bilen.
  • Sır saklıyan.

sühreverdiyye

  • Evliyânın büyüklerinden Ebû Hafs Ömer bin Muhammed Şihâbüddîn Sühreverdî hazretlerinin tasavvuftaki yolu.

taabbüs

  • Sayıklama.
  • Havadaki bir şeyi tutmağa çalışır gibi ellerini sallıyarak hareket ettirme.

tahzi'

  • Yarma, kesme.
  • Ameliyat.

takdiren

  • Değer ve kıymetini anlıyarak. Takdir ederek.

tavassut

  • Araya girme, aracılık etme; bir peygamberi veya bir evliyâyı vâsıta kılarak, araya koyarak, bir isteğin yerine gelmesi için Allahü teâlâya yalvarma.

tayfuriyye / tayfûriyye

  • Evliyânın büyüklerinden Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin tasavvuftaki yolu. Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin ismi Tayfur olduğu için yolu bu adla anılmıştır.

te'kiden

  • Tekrarlama ile.
  • Sağlamlaştırarak. Te'kid suretiyle.
  • Evvelce yazılmış olan bir yazıyı tekrarlıyarak.

tealli

  • (Çoğulu: Tealliyât) Yüksek olma. Yükselme.

teayyün-i imkani / teayyün-i imkânî

  • İnsanın hakîkati olan teayyün-i vücûbîsinin zılli yâni görüntüsü. Ehlullah (evliyâ) kendi yaratılışlarına, güçlerine göre tasavvuf mertebelerine kavuşmakta birbirlerinden çok ayrıdırlar. Evliyâ arasında Allahü teâlânın ismine kavuşanlar pek azdır. Ço ğu bu ismin teayyün-i imkânîsine kavuşmuştur. (İm

tebcilen

  • Ağırlıyarak, tâzimen.

tedelli

  • (Çoğulu: Tedelliyât) Tevazu gösterme.
  • Nazlanma.
  • Aşağıya inme.
  • Eğilme.

tenezzülat-ı ilahiye / tenezzülât-ı ilâhiye

  • Cenab-ı Hakk kelâmiyle, kullarının anlayış seviyelerine göre konuşması ve derin hakikatları, anlıyabilecekleri ifadelerle beyan etmesi.

teşeffü'

  • Bir isteğin, dileğin yerine gelmesi için, peygamberleri veya evliyâyı vesîle ederek (araya koyarak), onların hatırı için diyerek Allahü teâlâya yalvarma, duâ etme, isteme.

teveccüh

  • Yönelme.
  • Peygamberleri aleyhimüsselâm veya evliyâyı vesîle (vâsıta) yaparak, onların hâtırı için istenilen bir şeye kavuşturması için Allahü teâlâya yalvarmak. Buna, istigâse, tevessül ve teşeffü' de denir.
  • Tasavvuf yolunda ilerleme, yükselme sebeblerinden en önemli olanı. Bir velîni

ticaniyye / ticâniyye

  • Evliyânın büyüklerinden Ebü'l-Abbâs Ticânî hazretlerinin tasavvuftaki yolu.

ulema / ulemâ

  • Âlimler, ilim sâhibleri; zamânın fen ve edebiyât bilgilerinde yetişmiş, Kur'ân-ı kerîmin ve binlerce hadîs-i şerîfin mânâsını ezberden bilen, İslâm'ın yirmi ana ilim ve kolları olan seksen ilimde mütehassıs (uzman), tasavvufun (evliyâlığın) en yüksek derecesine ulaşmış, yetişmiş ve yetiştirebilen, i

uşşakiyye / uşşâkiyye

  • Evliyânın büyüklerinden Hasan Hüsâmeddîn Uşâkî'nin tasavvuftaki yolu.

vasm

  • Utanacak şey.
  • Vurmak. (Liyazon yapmak)

vedud

  • Çok şefkatli. Kendisine çok sevgi beslenen. Cenâb-ı Hak. (Vedud ismine mazhar olan muhakkıkin-i evliya: "Bütün kâinatın mâyesi, muhabbettir. Bütün mevcudatın harekâtı muhabbetledir. Bütün mevcudattaki incizab ve cezbe ve câzibe kanunları, muhabbettendir." demişler.)

vehb

  • (H.-110) Tabiînden olan bu şahıs İsrailî rivayetlerin en mühim kaynağı addolunur. Birçok İsrailiyatı havi kitapları okumuş ve tefsire de aktarmıştır.

velayet-i meczubane / velâyet-i meczubâne

  • İlâhî aşkta kendinden geçmiş şekildeki evliyalık.

veli / velî

  • Sahib, mâlik.
  • Evliya.
  • Muin. Muhafaza eden.
  • Küçük çocukların hâlinden mes'ul kimse.
  • Sıddık.
  • Baba. Babanın babası, cedde de denir.
  • Fık: Hayatını mücadelelerle ve azimet ve fevkalâde bir zühd ve takva ile ibadet ve taata sarfederek kendisinden All
  • Sahip, malik, evliya, koruyucu, muhafaza eden, küçük çocukların durumundan sorumlu kişi, baba, ata.
  • Velâkin, fakat, amma.
  • Eren, ermiş, evliya.

veliyy

  • (Çoğulu: Evliyâ) Yakın.
  • Amcazâde, emmi oğlu.
  • Yar, dost.

vilayet / vilâyet

  • Evliyâlık, velîlik makâmı, Allahü teâlâya yakın olma, gafletten uzak bulunma.

vilayet yolu / vilâyet yolu

  • Bir vâsıtanın yâni yetişmiş bir velînin yol göstermesi lâzım olan, insanı Allahü teâlâya kavuşturan evliyâlık yolu.

vilayet-i amme / vilâyet-i âmme

  • İslâmiyet'in yalnız sûretine uyanların kavuştuğu evliyâlık makâmı.

vilayet-i muhammediyye / vilâyet-i muhammediyye

  • Peygamber efendimizin kendine mahsûs vilâyetle birlikte bütün peygamberlerin vilâyetlerini (evliyâlık derecelerini) kendisinde toplamış olması. Vilâyet-i Mustafaviyye de denilir.

vilayet-i sugra / vilâyet-i sugra

  • Vehimden ve hayâlden kurtulamadan ilerlenen evliyâlık yolu. Buna Vilâyet-i evliyâ da denir.

ya hayy / yâ hayy

  • Ey gerçek hayat sahibi olan ve her canlıya hayat veren Allah.

yeseviyye

  • Evliyânın büyüklerinden Ahmed Yesevî hazretlerinin tasavvuftaki yolu.

zar zar

  • Hazin hazin, yanık yanık, (sesle) ağlıya ağlıya. (Farsça)

zat-ı hayy-ı kayyum / zât-ı hayy-ı kayyûm

  • Her an diri olup her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan zât, Allah.

zat-ı hayy-ı kayyum-u zülcelal / zât-ı hayy-ı kayyûm-u zülcelâl

  • Her an diri olup her canlıya hayat veren ve her şeyi ayakta tutan, büyüklük ve haşmet sahibi zât, Allah.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın