LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te l kelimesini içeren 379 kelime bulundu...

ab-ı leziz / âb-ı leziz

  • Leziz, tatlı su.
  • Lezzetli su.

ab-kur

  • Lâğım çukuru. Pisliğin aktığı yol ve delik. (Farsça)

abajur

  • Lamba siperi. (Fransızca)

adem-i liyakat / adem-i liyâkat

  • Liyakatsizlik, lâyık olmama.

afyon

  • Lât. Haşhaş sütünün birikmesinden ibaret bir madde.

akvaryum

  • Lat. Su hayvanlarını veya bitkilerini besleyebilecek tarzda yapılmış camdan su kabı.

akya

  • Lüfer azmanı denilen iri cins bir balık.

albüm

  • Lât. Fotoğraf resimlerini veya sair resim, şekil ve hatıraları içine alan defter veya kitap.

aldehit

  • Lât. Kim:Alkol veya asitlerden elde edilen kimyevi bir sıvı.

aleyhi'l-lane / aleyhi'l-lâne

  • Lânet onun üzerine olsun.

ask

  • Lâzım olmak, lüzumlu olmak.

ata ender ata

  • Lütuf içinde lütuf, ihsan üzerine ihsan.

ata-ender / atâ-ender

  • Lütuf ve bağış içinde.

avize

  • Lamba, fener, gaz veya mumları havi olarak tavana asılan maden veya billurdan süs eşyası. (Farsça)

ayn-ı inayet

  • Lütuf ve ihsanın ta kendisi.

ayn-ı lezzet

  • Lezzetin tâ kendisi.

bahşiş

  • Lütfedip verilen para. Fazladan, iyilik olsun diye verilen. İhsan. Hediye, mükâfat. (Farsça)

bakalorya

  • Lise tahsilinden sonra imtihan neticesi kazanılan olgunluk. Olgunluk imtihanı ve diploması. (Fransızca)

banknot

  • Lira mânâsında para birimi.

bargam

  • Levreğe benzer bir cins balık.

bayeste

  • Lüzumlu, gerekli, zaruri. (Farsça)

baziguş / bazigûş

  • Lâtifeci, şakacı, şen kimse. (Farsça)

bedi' ilmi / bedî' ilmi

  • Lafz (söz) ve mânâ ile ilgili bâzı san'atlar ile sözün süslenmesini öğreten ilim.

bel'-i lokma

  • Lokmanın yutulması.

benadir / benâdir / بنادر

  • Limanlar. (Arapça - Farsça)

bender / بندر

  • Liman. (Farsça)

beras

  • Leke hastalığı.

bi-nemek / bî-nemek

  • Lezzetsiz, tatsız, tuzsuz. (Farsça)

bil'iltizam / bil'iltizâm / بِالْاِلْتِزَامْ

  • Lüzumlu görerek.

bilistihkak

  • Lâyıkıyla, liyakatı olarak. Hakkıyla. Haklı olarak.

bimeze / bîmeze / بى مزه

  • Lezzetsiz, tatsız. (Farsça)

bizle

  • Lâtife, şaka. (Farsça)

bugas

  • Leşle beslenen kuşlar, leş yiyen kuşlar.

burhan-ı limmi / burhân-ı limmî

  • Limeli (niçinli) delîl. İlletten sebebden ma'lûle (illetin bulunduğu şeye), müessirden (eseri yapandan) esere, san'atkârdan san'ata, sebebden netîceye götüren delîl. Görülen ateşten dumanın varlığına hükmetmek böyledir.

cedvel / جَدْوَلْ

  • Liste, kanal, cetvel.
  • Liste.

çeşiden

  • Lezzetine bakmak. Tadmak. (Farsça)

çespan

  • Lâyık, uygun, münasib, muvafık, yakışır.

çespide

  • Lâyık, uygun münasib, muvafık, yakışır. (Farsça)

cevami-ül kelim / cevâmi-ül kelim

  • Lâfızları az, mânâsı çok kelâmlar, sözler, ibâreler, fıkralar.

cife / cîfe / جيفه / جِيفَه

  • Leş, ölü hayvan.
  • Lâşe, leş.
  • Leş.
  • Leş. (Arapça)
  • Leş.

cihet-i lezzet / جِهَتِ لَذَّتْ

  • Lezzet veren taraf.
  • Lezzet yönü.

cilve-i lezzet

  • Lezzet veren tecelli, lezzetin bir yansıması.

cins-i latif

  • Lâtif ve hoş cins, nev. İnsanlar nev'inde kadın.

cüz'i / cüz'î / جُزْؤ۪ي

  • Lafzında ortaklık kabûl etmeyen.

dar-ı lezzet ve saadet / dâr-ı lezzet ve saadet

  • Lezzet ve mutluluk yeri.

dekan

  • Lât. Üniversitelerde bir fakültenin başkanı.

dekar

  • Lât. Bin metrekarelik ölçü birimi.

derece-i lütuf

  • Lütuf ve iyilik derecesi.

derhor / درخور

  • Lâyık, münasib, uygun, yakışır, derhuş, sezâ, şâyeste. (Derhurd da denir.) (Farsça)
  • Layık. (Farsça)

devr-i lale / devr-i lâle

  • Lâle devri, lâle mevsimi, lâle zamanı.

dilahis

  • Leşker, asker. Çeri başı.

dinar

  • Lât. Eskiden kullanılan altın ve sikkeli para.

diz

  • Levn, renk. (Farsça)

ecel-i muallak

  • Levh-i Mahv İsbat'ta mukadder olarak yazılı, bâzı şartlarla mukayyed olan ecel. Ecel-i müsemma.

ecsam-ı latife-i nuraniye / ecsâm-ı lâtife-i nûrâniye

  • Lâtif ve nurlu cisimler.

eflatuni / eflatunî

  • Leylakî ile ergüvanî arasında, hafif mor karışık renk.

efşüre

  • Lübb, hülasa, öz, usâre. (Farsça)

ego

  • Lât. Ben. Ene.

elfaz / elfâz / اَلْفَاظْ

  • Lafızlar, sözler.
  • Lafızlar.

elkab

  • Lâkaplar.

elsine

  • Lisânlar, diller.
  • Lisanlar, diller.

eltaf / eltâf

  • Lütuflar, ikramlar.
  • Lütuflar, en latîf, en hoş.

eltafı

  • Lütufları, bağışları.

elvah / elvâh / الواح

  • Levhalar.
  • Levhalar, tablolar.
  • Levhalar, tablolar.
  • Levhalar, tablolar. (Arapça)

elyaf / elyâf / الياف

  • Lifler. (Arapça)

enva-ı lezaiz / envâ-ı lezâiz

  • Lezzet çeşitleri.

enva-ı lezaiz ve kemalat / envâ-ı lezâiz ve kemâlât

  • Lezzetlerin ve mükemmelliklerin çeşitleri.

et'ime-i lezize

  • Lezzetli yiyecekler.
  • Lezzetli yemekler.

evceb-i vecaib / evceb-i vecâib

  • Lüzumluların en lüzumlusu, en çok lüzumlu olan şey.

fazl

  • Lütuf, ihsan, bağış.

fazl-ı israil-i kudret / fazl-ı isrâil-i kudret

  • Lâkabı İsrâîl olan güçlü Yakup'un (a.s.) üstünlüğü, fazileti.

fekahet

  • Lâtifecilik, şakacılık.

finhan

  • Leğen dedikleri kap.

fuzuli / فُضُول۪ي

  • Lüzumsuz.

fuzuliyane / fuzuliyâne

  • Lüzumsuzca.

gazel / غزل

  • Lirik şiir. (Arapça)

gılaf-ı latif

  • Lâtif örtü.

gine / gîne

  • Leşten akan murdar sarı su.

habib-i ekrem / habîb-i ekrem / حَب۪يبِ اَكْرَمْ

  • Lutuf ve cömerdliği çok olan sevgili (Peygamberimiz asm).

hadim-ül lezzat / hâdim-ül lezzat

  • Lezzetleri mahveden, yıkan. (Ölüm)

hadimüllezzat / hâdimüllezzât

  • Lezzetleri bozan.

halic / halîc

  • Liman, koy.

hallüsinasyon

  • Lât. Tıb: Hakikatte olmayan bir şeyi varmış gibi görme ve işitme.

hayih

  • Lâzım olduğu halde mevcud olmayan nesne.

haz / حَظْ

  • Lezzet alma.

heva-i nesim / hevâ-i nesîm

  • Latif hava. Mâne-vî gıda.

hin-i hacette / hîn-i hacette

  • Lüzumlu zamanında, ihtiyaç olduğu vakit.

hubb-u lafz / hubb-u lâfz

  • Lâfız sevgisi; kelimenin söyleyiş şekline meftun olmak.

huzami / huzamî

  • Lavanta çiçeği.

i'dadi / i'dâdî / اعدادی

  • Lise. (Arapça)

icab / îcâb

  • Lüzum, gerek.

icaz-ı hasr

  • Lafzan hiçbir hazf olmadığı halde, ibârenin mânaca zengin olmasıdır.

icra-yı icabi / icra-yı icabî

  • Lüzum eden muamelenin yerine getirilmesi.

iglivvat

  • Lâzım olmak, icab etmek.

ihtikan / ihtikân

  • Lavman yapmak.

ilga / ilgâ / الغا

  • Lağvetme, kaldırma. (Arapça)
  • İlgâ eylemek: Lağvetmek, kaldırmak. (Arapça)

illizyon

  • Lât. Cisimleri yanlış idrak etme. Meselâ su borusunu yılan gibi görme.

ilm-i bedi' / ilm-i bedî'

  • Lafz (söz) ve mânâ ile ilgili bâzı san'atlar yaparak sözün süslenmesini öğreten ilim.

iltifat / iltifât

  • Lütfetme, gönül alma, güzel sözle okşama.

iltiham

  • Lehimleme, birbirine yapıştırma.

iltizam / iltizâm / اِلْتِزَامْ

  • Lüzumlu görme.

iltizaz / iltizâz / التذاذ

  • Lezzet alma. (Arapça)

imparator

  • Lât. Büyük kral. Birkaç devlete hükmünü geçiren büyük hükümdar. Tahta çıkan kadın olursa ona imparatoriçe denir.

inayet / inâyet

  • Lütuf, ihsân, iyilik, yardım.

inbiga

  • Liyâkat, lâyıklık, beğenilme.

istibdal-i müseccel

  • Lüzumuna hükmolunduğundan dolayı nakzı caiz olmayan istibdal.

istihkak

  • Lâyık olma, hak etme.

istilzam

  • Lüzumlu olmak. Gerektirmek. Lâzım addetmek. İcâbettirmek.

istilzaz / istilzâz

  • Lezzet alma.

iştirak-ı lisan

  • Lisan ortaklığı. Aynı dili konuşma keyfiyeti.

ıtnab-ı mümille

  • Lüzumsuz olarak sözü uzatmak, usanç verecek şekilde uzatmak.

izdiram

  • Lokmayı iri iri yutma.

kademrence

  • Lütfen kabul, tenezzül. (Farsça)

kadi iyaz / kadî iyaz

  • Lâkabı: Ebu-l Fadl bin Musa el Yahsabî'dir. Muhaddislerin meşhurlarından ve edebiyatçılardan olup, 476 hicrî tarihinde Site kasabasında doğmuş, sonra Endülüse geçerek Kurtuba'da ve diğer ilim merkezlerinde ilim tahsili yapmıştır. Daha sonra Site kasabasında uzun bir zaman durmuş, bir ara Garnata şeh

kaid

  • Lider, kumandan.

kalem

  • Levh-i mahfûz üzerine Allahü teâlânın ilm-i ezelîsi (başlangıcı olmayan ilim sıfatı) ile bilip taktîr ettiği şeyleri yazan, nasıl olduğu insanlar tarafından bilinemeyen kalem.

kamen

  • Lâyık.

kandil

  • Lamba.

karbon

  • Lât. Basit olup kömürleşmiş hâlde bulunan bir temel unsur. Kömür. Billurlaşmış halde kömürleşmiş cisim.

kavanin-i latife / kavanin-i lâtife

  • Lâtif, ince, şirin olan kanunlar.

kavil

  • Lakırdı, söz, söz atma.

kavl

  • Lakırdı, söz, söz atma.

kavm-i lut / kavm-i lût

  • Lût (a.s.).

kays

  • Leylâ'ya âşık olan Mecnun'un adı.

keremkar / keremkâr

  • Lûtfeden, bağışlayan.

kerim-i mutlak / kerîm-i mutlak

  • Lütuf ve cömertliği sınırsız olan Allah.

kerimane / kerîmâne

  • Lütufkâr ve cömert bir şekilde.

keştigah / keştîgâh

  • Liman. Gemilerin barındığı yer. (Farsça)

kifayet

  • Lüzumlu kadar olmak. Yetişmek. Bir işe yetecek kadar olmak. İktidar. Liyâkat. Yararlık.

külli / küllî / كُلّ۪ي

  • Lafzında ortaklığı kabûl eden kavram.

küvet

  • Leğen olarak kullanılan kapların umumi adı. (Fransızca)

la'n

  • Lânet etme. Lânetleme.

laane

  • Lânet etti. (mânâsına fiil.)

labüd / lâbüd

  • Lâzım, gerekli.

laceverdi / laceverdî

  • Lacivert renkte. (Farsça)

lacverd / lâcverd / لاجورد

  • Lacivert. (Farsça)

ladini / lâdînî / لادینى

  • Laik, din dışı. (Arapça)

lafzan / لَفْظًا

  • Lafız itibariyle. Söz olarak. Söyleyerek. Yazılı olmıyarak.
  • Lafız olarak.

lafzen / lâfzen

  • Lâfız olarak.

lafzi / lafzî / لفظى

  • Lafız ile ilgili, söz ile ilgili. (Arapça)

laim / lâim

  • Levm eden, kınayan, iyi ve güzel bulmayan.

lain / laîn / lâin / لعين

  • Lânetlenmiş, kovulmuş, merdud. Allahın rahmetinden mahrum.
  • Lânet edilmiş, kovulmuş. Allahü teâlânın rahmetinden mahrum olan şeytân.
  • Lânetli.
  • Lânetlenmiş.
  • Lânet eden.
  • Lânetlenmiş, lânetli.
  • Lânet eden.
  • Lanetlenmiş. (Arapça)

lajverd

  • Lâciverd. (Farsça)

lakab / lâkab / لقب

  • Lâkap, takma ad.
  • Lakap. (Arapça)

laklak / laklâk / لقلاق

  • Leylek. (Arapça)

lale / lâle / لاله

  • Lale çiçeği. (Farsça)

lalefam

  • Lâle renginde. Rengi lâlenin rengine benzeyen. (Farsça)

lalegun

  • Lâle renkli. Pembe. (Farsça)

lalehadd

  • Lâle yanaklı. Yanakları pembe renkte olan. (Farsça)

lalerenk

  • Lâle renginde olan. Lâle renkli. Pembe. (Farsça)

laleruh

  • Lâle yanaklı. Yanağı lâle gibi pembe olan. (Farsça)

laleruhsar

  • Lâle yanaklı, al yanaklı. (Farsça)

laleveş

  • Lâleye benziyen. Lâle gibi. (Farsça)

lalezar / lâlezâr / lâlezar / لاله زار

  • Lâle bahçesi. Lâlelik. (Farsça)
  • Lâle bahçesi.
  • Lale bahçesi. (Farsça)

lanet / لعنت

  • Lanet, beddua. (Arapça)

laşe / lâşe / لاشه

  • Leş.
  • Leş. Kendiliğinden ölmüş veya İslâmiyet'in emrine uygun olmayarak kesilmiş veya öldürülmüş hayvan ve böyle hayvanın eti.
  • Leş.
  • Leş. (Farsça)

laşehar / lâşehâr / لاشه خوار

  • Leş yiyen. (Farsça)
  • Leş yiyen. (Farsça)

latha

  • Leke.

latif / lâtif

  • Lütfedici.

latifane / lâtifane

  • Lâtifçe.

latifegu

  • Lâtifeci, şakacı. Lâtife söyliyen. (Farsça)

latince / lâtince

  • Latin harflerinin kullanıldığı dil.

latini huruf / lâtinî huruf

  • Lâtin harfleri.

laubalilik / lâubâlilik

  • Laubali olma hali; saygısızlık, seviyesizce davranma.

laubaliyane / lâubaliyane

  • Lâubalilikle. Kayıtsız, alâkasız, saygısız ve dikkatsiz bir şekilde. Senli benli olarak. (Farsça)

layenbagi / lâyenbagî

  • Lâyık olmaz. Yakışmaz. Uymaz.

layetenahiyet / lâyetenahiyet

  • Lâyetenahilik, sonsuzluk, nihayetsizlik.

layıkı veçhile / lâyıkı veçhile

  • Lâyık olduğu şekilde.

lazım amed / lâzım âmed

  • Lâzım gelir, gerekir.

lazım-amed / lâzım-amed

  • Lâzım gelir, lüzum eder. Lâzım geldi. (Farsça)

lazımamed / lâzımâmed

  • Lâzım gelir.

lazımın lazımı / lâzımın lâzımı

  • Lâzımdan ayrı düşünülemeyen ve lâzımdan da önce gelen şey; meselâ Kur'ân için kutsallık, yani Kur'ân'ın Cenâb-ı Hakkın kelâmı olması.

lazistan

  • Lazlar'ın oturduğu bölge olan Rize dolayları. Osmanlı İmparatorluğu zamanında Rize sancağına verilen ad.

lebbeyk-zen

  • Lebbeyk diye söyleyen. Emre hâzır olan. Râzı olan. (Farsça)

ledünni / ledünnî

  • Ledünn ilmine mensub ve müteallik. Ledünne dair ve ait.

lekedar / lekedâr / لكه دار

  • Lekeli.
  • Lekeli.
  • Lekeli. (Farsça)

lekedar etme

  • Lekeleme, kirletme.

lekedar etmek

  • Lekelemek, karalamak.

lenger-endaz

  • Lenger atan, demir atan. Demir atmış olan gemi. (Farsça)

lenger-hane

  • Lenger yapılan yer. Lenger imal edilen yer. (Farsça)

letaif / letâif / لطائف

  • Lâtif duygular.
  • Lâtifeler; insanın mânevî yapısındaki ince duygulardan herbiri.
  • Lâtifeler, incelikler.
  • Latifeler.

levazım / levâzım / لَوَازِمْ

  • Lüzûmlu şeyler.

levazımat / levâzımât / لَوَازِمَاتْ

  • Lüzûmlu şeyler.

levendane / levendâne

  • Leventçesine, hızla, süratle. (Farsça)

levh / لوح

  • Levha, yazı, resim, manzara.
  • Levha. (Arapça)

levh-i a'la / levh-i a'lâ

  • Levh-i Mahfûz; herşeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı kader levhası, Allah'ın ilminin bir adı.

leyk

  • Lâyık olmak.

leykin

  • Lâkin, ammâ, fakat. (Farsça)

leyla / leylâ

  • Leylâ ile Mecnun hikâyesinin kadın kahramanı.

leylaki / leylakî

  • Leylak renginde olan. Mor renk. (Farsça)

lezaiz / lezâiz / لذائذ

  • Lezzetler. Zevk duyulan, eğlendirici, hoşa giden şeyler.
  • Lezzetler.
  • Lezzetler. (Arapça)
  • Lezzetler.
  • Lezzetler.

leziz / lezîz / لذيذ / لذیذ / لَذ۪يذْ

  • Lezzetli.
  • Lezzetli.
  • Lezzetli.
  • Lezzetli. (Arapça)
  • Lezzetli.

lezizane / lezizâne / lezîzâne

  • Lezzet verici.
  • Lezzetlice.

lezzat / lezzât

  • Lezzetler, tatlar.
  • Lezzetler.

lezzaz

  • Lezzetli, tatlı, leziz.

lezzet-yab / lezzet-yâb

  • Lezzet bulan, tad bulan, lezzetlenen. (Farsça)

lian / liân

  • Lânetleşmek. İki kişinin birbirini lânetlemesi.
  • Lânetleşmek, erkeğin zevcesini (hanımını) zinâ etmekle suçlaması veya bu çocuk benden değildir demesi hâlinde dört şâhid getiremezse, zevcenin isteği üzerine eşlerin hâkim huzûruna çağrılarak usûlüne uygun (âyet-i kerîmedeki bildirildiği şekilde) kar şılıklı yemîn etmeleri ve lânetleşmeleri. Buna mu
  • Lânetleşme.

lihevi / lihevî

  • Lihye ile alâkalı. Sakala ait, sakalla alâkalı.

lik / lîk

  • Lâkin, amma, ancak, fakat. (Farsça)

likin / lîkin

  • Lâkin, eğer, amma, fakat. (Farsça)

limu / lîmu / lîmû / ليمو

  • Limon. (Farsça)
  • Limon. (Farsça)

lisan-aşna / lisan-âşnâ

  • Lisan bilir. Yabancı dil bilen. (Farsça)

lisani / lisanî

  • Lisanla ilgili, dile ait.

liyakat / liyâkat / لياقت / لِيَاقَتْ

  • Layıklık, uygunluk.
  • Layık olma.
  • Lâyık olma.

liyakatsiz / liyâkatsiz

  • Lâyık olmama.

lugat / lûgat

  • Lügat, sözlük, kelimelerin anlamlarını kısaca bildiren kitap.

lugatnüvis

  • Lügat yazan. (Farsça)

lugavi / lugavî

  • Lügata mensup. Lügata, kelimeye âit. Lügattan anlayan. Mecazî olmayıp hakiki bir mânaya delâlet eden kelimeye âit olan.

lugaviyyun

  • Lügatçılar, kelimelerden anlayan âlimler.

lühum-u lezize

  • Lezzetli etler.

lukme / لقمه

  • Lokma. (Arapça)

lütf

  • Lütuf.

lütf u kerem ü ihsan

  • Lütuf, kerem ve ihsan.

lütfen

  • Lütuf ile.

lutfkar / lutfkâr / لطفكار

  • Lütuf sahibi. (Arapça - Farsça)

luti / lûtî

  • Lût kavminin çirkin işini (livâta) yapan.

lütuf-dide

  • Lütuf görmüş.

lütufkar / lütufkâr

  • Lütuf eden.

lutufkar / lutufkâr / لطفكار

  • Lütuf sahibi. (Arapça - Farsça)

lütufkarane / lütufkârane / lütufkârâne

  • Lütuf edercesine.
  • Lütfederek, ihsanda bulunarak.

lütufname / lütufnâme

  • Lütuf mektubu.

lüzum

  • Lâzım olmak. Bir şey bir şeyden aslâ ayrı olmayıp onunla sâbit ve dâim olmak. Gereklilik.

ma'lumat-ı zaruriye

  • Lüzumlu ve zaruri mâlumat.

ma'na / ma'nâ

  • Lafızdan (sözden) anlaşılan, kastedilen şey.

ma-i leziz / mâ-i leziz

  • Lezzetli ve tatlı su.

maani-i lüğaviye / maâni-i lüğaviye

  • Lügat mânâları, kelimelerin sözlük anlamları.

madde-i latife / madde-i lâtife

  • Lâtif madde, kanun, ruh.

maden-i lezzet

  • Lezzet kaynağı.

mağlata / مغلطه

  • Laf salatası, yanıltmaca. (Arapça)

mahcah

  • Lâyık olacak mevzi.

makam-ı layık / makam-ı lâyık

  • Lâyık olduğu makam.

makmene

  • Lâyık ve münâsip olacak yer.

mana-yı lügavi / mânâ-yı lügavî

  • Lûgat, sözlük anlamı.

mavna

  • Limanlarda, şamandıralara bağlı olarak yükleme ve boşaltma yapan gemilerden, kıyılara römorkör yedeğinde yük götürüp getiren tekne.

mecdere

  • Lâyık olacak mekân.

medar-ı lezzet

  • Lezzet kaynağı.

mef'ul-ü mukadder

  • Lâfız olarak metinde yer almayan, ancak sözün gelişiyle belirlenen nesne, tümleç.

mefhum-ı muhalif / mefhûm-ı muhâlif

  • Lafızda zikredilmeyen mânânın, bizzat zikredilen mânâya, hükümde zıt olan mânâ. Mefhûm-ı muhâlif; Şâfiîlere göre, hüküm için sahîh, mûteber bir delîl olduğu hâlde, Hanefîlere göre böyle değildir.

mefhum-ı muvafık / mefhûm-ı muvâfık

  • Lafızda (sözde) zikredilmeyen mânânın bizzat zikredilen mânâya hükümde uygunluğu.

mekteb-i i'dadi / mekteb-i i'dâdî / مكتب اعدادی

  • Lise.

mel'anetkarane / mel'anetkârane

  • Lânete müstehak surette. (Farsça)

mel'un / mel'ûn

  • Lanetlenmiş.
  • Lânetlenmiş, tard olunmuş, kovulmuş.

mel'unane / mel'unâne

  • Lanetlenmiş olarak.

melak

  • Lütuf, muhabbet, sevgi.

melane / melâne

  • Lânete lâyık olan.

melun / melûn / ملعون

  • Lânetli.
  • Lanet olası. (Arapça)

melzum

  • Lüzumlu.

melzumiyet

  • Lüzumlu kılma. Melzumluk.

mercefan

  • Leğen ve ibrik.

mesabih / mesâbih

  • Lambalar.

mess-i hacet / mess-i hâcet

  • Lüzum görülme, iktiza etme, gerekme.

mezzah

  • Lâtifeci, şakacı.

mi'rac gecesi

  • Leyle-i Mi'rac da denir. Arabî aylardan Receb-i şeri'fin yirmiyedinci gecesidir.

mikvel

  • Lisan. Dil.

mırdar

  • Leş.

misbah / misbâh / مِصْبَاحْ

  • Lâmba.
  • Lamba, kandil.
  • Lamba, meşale.
  • Lamba.

mişkat / mişkât

  • Lamba konan yer, kandil.

misl-i lokman

  • Lokman gibi.

mizah / mizâh

  • Latîfe, şaka.

mübahele / mübâhele

  • Lânetleşme. Dar anlamda hazret-i Îsâ'nın ilâh ve Allahü teâlânın oğlu olduğunu söylemekte ısrâr eden ve bu inanışlarının yanlış olduğunu kabûl etmeyen hıristiyanlara, Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem); "... Gelin oğullarımızı, oğullarınızı, kadınlarımızı, kadınlarınızı, bizleri ve

mübezzir

  • Lüzumsuz, gereksiz harcayan.

müd'abe

  • Lağv ve lâtife etmek. Şaka yapmak.

mühimmat / mühimmât

  • Lüzumlu şeyler.

mukibb

  • Lüzumlu olan, icab eden.

mükrimane

  • Lütfederek, ağırlayarak, ikram ederek. (Farsça)

mukteza

  • Lâzım getirilmiş. Lüzumuna binaen istenmiş. İcab eden. Lâzım gelen.

mülaane

  • Lânet edişmek. Erkek ile kadının birbirlerini lânetlemeleri.

mülaene / mülâene

  • Lânetleşme.

mülakkab

  • Lâkablanmış. Lâkablı. Başka isim verilmiş.

mülatafe / mülâtafe

  • Lâtifede bulunma, espiri yapmak, edep sınırlarını aşmadan şaka ile takılma, karşılıklı şakalaşma.

mülatefe / mülâtefe

  • Lâtifeleşme, şakalaşma.

mülatıf

  • Lâtife eden, şakacı, lâtifeci.

mülazeme

  • Lüzumlu. Gerekli. Ayrılmaz. Lâzım.

mültezem

  • Lüzumlu görülen, lüzumuna inanılarak yapılmasına çalışılan.

mümazaha

  • Lâtife yapma, şakalaşma.

mürran

  • Lübnan dağında yetişen bir ağaç.

müşellel

  • Lekeli.

müstehak

  • Lâyık, hak etmiş.

müşteheyat

  • Lezzetli şeyler. Nefsin hoşuna giden ve iştah için yenen şeyler.

müstelzim / مُسْتَلْزِمْ

  • Lüzumlu, gerektiren. Mucib ve sebep. Bais olan. Bir şeyin lüzumunu deruhde eden.
  • Lüzûmlu kılan.

mutavves

  • Lâtif, güzel, renkli.

mutayebe

  • Lâtifeleşme, şakalaşma.

mütelain

  • Lânetleşen, uğursuzlaşan.

mütelakkım

  • Lokma yutan. Lokmalayan.

mütelezzic

  • Lüzucetli ve yapışkan olan.

mütelezziz / مُتَلَذِّذْ

  • Lezzet aldığından hoşnud olan, lezzet duyan.
  • Lezzetlenen.
  • Lezzet duyan.
  • Lezzet alan.

mütelezziz eden

  • Lezzet veren.

mütelezziz olmak

  • Lezzet almak.

mütelezzizane / mütelezzizâne

  • Lezzet alarak.
  • Lezzet alarak.
  • Lezzet alarak, lezzet almak suretiyle. (Farsça)

muvafık / muvâfık

  • Lâyık, uygun.

müvatene

  • Lüzumluluk.

müvazabe

  • Lüzumlu olmak, icab etmek.

na-bayeste

  • Lüzumsuz, gereksiz. Uygun ve münasib olmıyan. (Farsça)

na-layık

  • Lâyık olmayan. (Farsça)

na-şayeste

  • Lâyık olmayan. Lâyık değil. (Farsça)

na-yeste

  • Lâyık olmıyan. (Farsça)

nalayık / nâlâyık

  • Layık olmayan.
  • Lâyık olmayan.

nam / nâm

  • Lâkap, ün, ad.

narda

  • Lâyık değil. (Farsça)

naseza / nâsezâ

  • Lâyık olmayan.

natura

  • Lât. Her canlının yapılış hususiyeti, bünye, yaratılış hali.

nazik-endam / nâzik-endâm

  • Lâtif ve güzel vücutlu. Nâzik endamlı. (Farsça)

nazm-ı lafz / nazm-ı lâfz

  • Lâfızdaki ahenkli diziliş, tertip ve düzen.

nefrin / نفرین

  • Lânet.
  • Lanet, ilenç. (Farsça)

nefrin-künan / nefrin-künân

  • Lânet okuyan, sövüp sayan. (Farsça)

neş'e-i lütuf

  • Lütuf ve ikramdan kaynaklanan sevinç.

nesim-i seher

  • Lâtif sabah rüzgârları.

nifas / nifâs

  • Lohusalık hâli. Kadınların doğumdan sonraki özür hâlleri.
  • Lohusalık.

nilgun / نيلگون

  • Lacivert. (Farsça)

nim muzlim / nîm muzlim / نيم مظلم

  • Loş. (Farsça - Arapça)

nizamat-ı lazime / nizamât-ı lâzime

  • Lüzumlu, gerekli nizamlar.

nücebe

  • Lütuf ve keremi çok olan. Cömert insan.

nüfesa

  • Loğusa kadın.

nuşin

  • Lezzetli, tatlı. (Farsça)

ömr-ü nazenin / ömr-ü nazenîn

  • Lâtif ömür, nazik hayat.

protein

  • Lât. Tıb: Albüminli besleyici madde.

resed

  • Lâyık, şâyan, şâyeste. (Farsça)

reva / revâ

  • Lâyık.
  • Layık uygun, caiz.

reva görme

  • Lâyık görme.

sahn-i lale-zar / sahn-i lâle-zâr

  • Lâle bahçesinin ortası.

şaibe / şâibe / شائبه

  • Leke, kusur.
  • Leke, kötü iz. (Arapça)

şaibesiz / şâibesiz

  • Lekesiz, kusursuz.

şayan / şâyân / شایان / شَايَانْ

  • Lâyık, yaraşır.
  • Layık, yaraşır, yakışık alır. (Farsça)
  • Lâyık.

şayeste / şâyeste / شَايَسْتَه

  • Lâyık.

şecere-i mel'un

  • Lânet edilmiş ağaç.

sedk

  • Lâzım olmak, icab etmek, lüzum.

sekkar

  • Lânet eden kişi.

semavat-ı latife / semâvât-ı lâtife

  • Lâtif, şeffaf gökler.

sevmele

  • Leğen.

seza / sezâ / سزا / سَزَا

  • Lâyık, münasip. (Farsça)
  • Lâyık.
  • Lâyık, uygun.
  • Layık, yaraşır. (Farsça)
  • Lâyık.

sezavar / sezâvar / سزاوار

  • Layık, yaraşır. (Farsça)

sıfat-ı cemaliye / sıfât-ı cemaliye

  • Lütuf ve merhamet ile daha ziyade alâkalı olan vasıflar.

sirac / sirâc / سِرَاجْ

  • Lâmba, fener.
  • Lamba.

sirac-üs sürc

  • Lâmbaların lâmbası. En parlak nur. En parlak ışıklı eser.

şirin-eda / şirin-edâ

  • Lâtif ve şirin edâlı. (Farsça)

sırr-ı liyakat / sırr-ı liyâkat

  • Lâyık olma sırrı, sebebi.

şişe / şîşe

  • Lâmbaya geçirilen sırça, camdan yapılmış küçük baca, camdan yapılmış dar ağızlı uzun kap.

skolastik

  • Lât. Kurun-u vustâda (Orta çağlarda) Hristiyan âleminde, papazların dinî görüşüne ve onların baskısı altındaki dinî fikirlerine göre yapılan tedrisat usulü.

su-i telakki / su-i telâkki

  • Lâzım olduğu şekilde anlamama. Kötü anlayış. Kötü telâkki etme.

ta'b

  • Latife etmek, şaka yapmak.

ta'riz / ta'rîz / تعریض

  • Laf çarpma, dokundurma, taşlama. (Arapça)

tabh-hane

  • Lokanta, mutfak.

tabldot

  • Lokanta, okul ve otellerde belli bir miktar para karşılığında verilen belirli çeşitlerden ibaret bir öğün yemek. (Fransızca)

tahsin-i lafz / tahsin-i lâfz

  • Lâfı süsleme, sözü güzelleştirme.

taltif / taltîf / تَلْط۪يفْ

  • Lütfetme, bir iyilik ederek gönlünü alma, iltifat etmek.
  • Lütuf ve iyilik etme.

taltifat / taltifât

  • Lütuf ve iyiliklerde bulunma.

tasavvur-u zeval-i lezzet

  • Lezzetin sona ereceğini düşünme.

taşt / طشت

  • Lâkin, fakat, amma.
  • Leğen. (Farsça)

tavahi

  • Lâşe etrafında dolaşıp uçuşan akbaba kuşları.

tavk-ı lanet / tavk-ı lânet

  • Lânet halkası.

tecdid-i lezzet

  • Lezzeti yenileme, tazeleme.

teheyyül

  • Lânet etmek.

tehnid

  • Lâtifeleşmek, şakalaşmak, birbirine lütuf etmek.

tel'in / tel'în / تلعين

  • Lânetlemek. Lânet etmek.
  • Lânetleme, kınama.
  • Lânetleme, lânet etme. Bir kimsenin Allahü teâlânın rahmetinden uzak olmasını dileme.
  • Lanetleme. (Arapça)
  • Tel'în edilmek: Lanetlenmek. (Arapça)
  • Tel'în etmek: Lanetlemek. (Arapça)

telafif / telâfif

  • Lif lif olma, kıvrımlar.

telattufkar / telattufkâr

  • Lütuf, nezaket ve tatlılıkla muamele eden. (Farsça)

telbiye

  • Lebbeyk (Yâni: Emredersiniz, ben emrinize hazırım) demek. İcabet etmek.
  • Lebbeyk demek.

telezzüz / تلذذ / تَلَذُّذْ

  • Lezzet alma, lezzetlenme.
  • Lezzet alma.
  • Lezzet alma.
  • Lezzet alma.

telezzüz eden

  • Lezzetlenen.

telezzüzat / telezzüzât

  • Lezzet almalar.
  • Lezzet almalar.

telh-nak

  • Lezzeti acı olan, lezzeti hoş olmayan. (Farsça)

telin / telîn

  • Lânetleme.

telkib

  • Lâkab vermek, isim takmak.
  • Lâkap takma.

telkim

  • Lokma lokma yedirme. Lokma verme.

telziz

  • Lezzet verme. Tatlandırma. Lezzetlendirme.
  • Lezzetlenme.
  • Lezzetlendirme.

terk-i lezaiz / terk-i lezâiz

  • Lezzetleri terketme, bırakma.

tesafün

  • Lâzım olmak, icab etmek.

tezyid-i lezzet

  • Lezzeti arttırma, fazlalaştırma.

tulhum

  • Lezzeti değişmiş olan su.

ünvan

  • Lakap, ünvan.

vuslat-ı leyla / vuslat-ı leylâ

  • Leyla'ya (sevgiliye) kavuşma.

vüzub

  • Lüzumluluk, icab etme, gereklilik.

yeni harf

  • Latin alfabesi.

yeni huruf

  • Lâtin harfleri.

zahir mana / zâhir mânâ

  • Lafızdan (sözden) anlaşılan, açık, görünen mânâ.

zaid / zâid

  • Lüzumsuz, fazla, ilâve olunmuş.

zarar

  • Lüzumlu ve kıymetli bir şeyin eksilmesi veya kaybolması. Ziyan. Kayıp.

zeval-i lezzet / zevâl-i lezzet / زَوَالِ لَذَّتْ

  • Lezzetin bitmesi, lezzetin sona ermesi.
  • Lezzetin sona ermesi.
  • Lezzetin sona ermesi.

zevk-yab / zevk-yâb

  • Lezzet alan, zevklenen. (Farsça)