LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te kulak ifadesini içeren 94 kelime bulundu...

a'sab-ı guş / a'sâb-ı gûş

  • Kulak sinirleri, kulaktaki sinirler.

ab-dest

  • Namaz ve sair dini ibadetler için usulüne uygun olarak, el, ağız, burun, yüz, dirseklere kadar kolları ve topuk kemiği üzerine kadar ayakları üçer defa yıkamak ve kulaklara, başa ve enseye meshetmektir. (Farsça)
  • Azarlama, paylama. (Farsça)

agdef

  • Uzun ve sarkık kulaklı.

ahrab

  • Kulağı kesik.
  • Kulaktaki küpe deliği.

ahtel

  • Sarkık kulaklı.

anak / anâk

  • (Çoğulu: Ânuk) Dişi keçi yavrusu.
  • Zahmet, meşakkat.
  • Karakulak dedikleri hayvan.

aslem

  • Kulağı kesik olan, kesik kulaklı.

asma'

  • Küçük kulaklı.
  • Zeki kimse.

asmıha

  • (Tekili: Sımah) Kulak kanalları.

azan

  • (Tekili: Üzn) Kulaklar.

bevarid

  • (Tekili: Bârid) Soğutulmuş yemekler.
  • Omuzlarda boyun arasında, gerdanın yanında veya kulaklar arasında ve ensede olan etler.
  • Sakat şeyler.

binaguş

  • Kulak tozu. (Farsça)
  • Kulak memesi. (Farsça)

ced'

  • Burun, kulak, el kesmek.
  • Hapsetmek.

disam

  • Şişe ağzına konulan tıpa.
  • Yaraya bağlanan bez.
  • Kulak içine sokulan şey.
  • Yarık ve delik tıkamada kullanılan tıkaç.

elass

  • Sık dişli.
  • Çenesi kulaklarına yakın olup boynu kısa olan.

erfeş

  • Nefsî isteklerine düşkün olan.
  • Kulakları uzun ve kaba (adam).

esekk

  • Tavşan.
  • Kulağı kesik olan.
  • Küçük kulaklı.
  • Kulağı işitmeyen. Sağır.

esma'

  • Kulaklar. İşitmeler.

eznem

  • Kulakları ucunda sarkık uzun kılları olan keçi.

favori

  • Sakalın kulak hizasından yanağa doğru inen kısmı. (Fransızca)
  • Bir müsabakayı kazanacağı tahmin edilen şahıs, takım veya hayvan. (Fransızca)

gışa-yı tabli / gışa-yı tablî

  • Tıb: Kulak zarı.

gudde-i nekfiyye

  • Tıb: Kulak memesinden çeneye kadar olan kısımda bazan ufak ufak meydana gelen bezler.

guş / gûş / گوش

  • Kulak. (Farsça)
  • Mc: İşitmek. (Farsça)
  • Kulak. (Farsça)

guş-dar

  • "Kulak tutan." Sözü tam mânasıyla dinleyen, kulak veren. (Farsça)

guş-var

  • Küpe, kadınların kulaklarına taktıkları mücevher. (Farsça)

guşetmek

  • İşitmek. Dinlemek, kulak vermek, mesmu' olmak.

guşmal

  • Yola getirme, te'dib etme, kulak bükme, ihtar etme. (Farsça)

guzruf

  • (Çoğulu: Gazârif) Kulak kemiği.
  • Kıkırdak.

hatla'

  • Kulakları sarkık olan kadın. (Müz: Ahtal)

hazva'

  • Sarkık kulaklı eşek.

hilal

  • Sâfi ve halis.
  • Sıdk ile dostluk etmek.
  • Ara. Aralık.
  • Zaman ve vakit.
  • İki şey arasına sokulmuş olan.
  • Buluttan yağmurun çıktığı yer.
  • Gr: Bir kelimenin aslını ve ondan türeyenleri gösteren tertip.
  • Kulak ve diş karıştırmak gibi şeylerde kull

hıraş

  • "Tırmalayan, kazıyan" anlamıyla bileşik sıfatlar yapar. Meselâ: Dil-hıraş : Gönlü tırmalayan, inciten. Samia-hırâş : Kulak tırmalayıcı. (Farsça)

hıyasa

  • Kulak halkası.
  • Dar etmek, darlaştırmak.
  • Dikmek.

hurt

  • (Çoğulu: Hurut-Ahrât) Balta. İğne deliği, balta deliği, kulak deliği.

huşşa'

  • Kulak ardındaki yumruca kemik.

huzene

  • Kulak.

i'tibar

  • (İtibâr) Ehemmiyet vermek. Hürmet, riâyet ve hatır saymak. Kulak asmak. İbret alıp uyanık olmak. Birisini veya sözünü makbul farzetmek.
  • Taaccüb etmek.
  • Şeref, haysiyet.
  • Bir şeyin gerçek değil, kararlaştırılan değeri.
  • Ticarette söz veya imzaya olan itimad.
  • <

i'tikaf / i'tikâf

  • İbâdet niyetiyle câmide bir müddet bulunmak. Îtikâf, nezr (adak) olursa vâcib, Ramazan ayının son on gününde sünnet, bunların dışında herhangi bir zamanda namaz kılmayı beklemek, göz-kulak günâh işlemesin niyetiyle mescidde bulunmak ise müstehâbdır (sevâbdır). Îtikâfa girene mü'tekif denir.

ihtital

  • Gizli söylenen sözü dinleme. Kulak kabartma.

ısaha

  • Kulak verip dinleme.

ısga'

  • Söylenilen bir sözü dinleyip kabul etme ve yapma.
  • Söylenilen bir sözü kulak verip dinleme.
  • Meyl etmek.
  • Eksiltmek.

ısr

  • Ahd. Sözleşme. Yemin.
  • Kulakta küpe deliği.
  • Şiddetli ahkâm ve teklifler.
  • Altındakini yerinde tutan ağırlık, bağ.

istima' / istimâ' / استماع

  • (Sem'. den) Dinlemek. Kulak vermek. Dinleyip kabul etmek. İşitmek.
  • Dinleme, kulak verme. (Arapça)
  • İstimâ' etmek: Kulak vermek, dinlemek. (Arapça)

istima-ı nas / istimâ-ı nas

  • İnsanların dinlemesi, kulak vermesi.

istirak-ı sem' / istirâk-ı sem'

  • Haber çalmak, kulak hırsızlığı.
  • İstirâk-ı sem' etmek: Kulak misafiri olmak.

kam'

  • Kahretmek. Zelil etmek.
  • Zabtetmek. Ezmek. Kırmak.
  • Hasta etmek.
  • Başına vurmak.
  • Bir sese kulak verip dinlemek.
  • Ağzı dar olan bir şeyin içine huni ile akıcı maddeyi koymak.
  • Huni.

kanfa

  • Kulakları küçük ve kaba olan kadın. (Müz: Aknef)

kıraet / kırâet

  • Ağız ile okumak. Kendi kulakları işitecek kadar sesli okumağa hafif kırâet, yanındakilerin işiteceği kadar sesli okumağa cehrî (sesli) kırâet denir.
  • Namazın içindeki farzlardan biri.

kunfuz

  • (Çoğulu: Kanâfiz) Kirpi.
  • Fare.
  • Devenin, kulakları ardında terleyen ve teri akan yerleri.
  • Otları dolaşık yer.

kurut

  • Küpeler. Kadınların kulaklarına taktıkları mücevherler.

me'cuc / me'cûc

  • Çok eski zamanlarda, bir duvar arkasında bırakılmış, kıyâmete yakın, yeryüzüne yayılacak olan Nûh aleyhisselâmın oğlu Yâfes'in soyundan gelecek olan kötü bir millet. Yüzleri yassı, gözleri küçük, kulakları çok büyük, boyları kısadır.

mecus

  • Kulakları küçük olan adam.
  • Ateşe tapan kişi.

merviyat

  • (Tekili: Mervi) Rivayet olunmuş şeyler. Kulaktan kulağa söylenerek gelmiş olan sözler.

mesami'

  • (Tekili: Misma') Kulaklar.
  • İşitme âletleri.

mesmua

  • Duyulmuş. Kulakla dinlenmiş olan.

misma'

  • (Çoğulu: Mesâmi') (Sem'den) Kulak.
  • Hastanın iç organlarını dinlemeğe yarıyan âlet.

muanat

  • Bir şeyin zahmetini çekme.
  • Bir nesneyi dikkatle göz altında bulundurma. Ona göz kulak olma.

müraat

  • Riayet, saygı göstermek.
  • Korumak, hıfzetmek, saklamak.
  • Riayet etmek.
  • Bir şeyin akibetinin ne olacağını gözetmek. Söze kulak vermek.
  • Bir kimsenin hakkına riâyet eylemek.
  • Göz ucuyla bakmak.

musamsa'

  • Küçük kulaklı geyik.

mütehassis

  • İnsan sözüne kulak verip dinleyen.
  • Hayırlı işlere dair haberlere dikkat edip araştıran.
  • Çok duygulu, duygulanmış, hisli.

nakur

  • Sur gibi ağızla üflenerek çalınan boruya denir. Nakr; vurmak ve didiklemek mânalarına geldiği gibi, boru çalmak mânasına da gelir. Çünkü boru çalındığı zaman, içinden hava tazyiki ile didiklenmiş olacağı gibi, dışından da o ses, çarptığı kulakları didikleyeceği cihetle boruya "minkar" mânasıyla alâk

nugnug

  • (Çoğulu: Negânig) Boğaz içinde olan et.
  • Kulak içinde fazlalık olan nesne.

pervanek

  • Karakulak adı verilen bir hayvan. (Farsça)
  • Ask: Öncü, pişdâr. (Farsça)

ra'sa'

  • Kulakları küpe gibi uzunca sarkık olan yahut ucunu kesmekten ilişik kalıp sallanıp duran kulakları asılı olan dişi koyun.

refş

  • Küçük kazma.
  • Çapa.
  • Büyük kulaklık.
  • Kulağı büyük olma.

renf

  • (Davar) zayıflığından kulaklarını sarkıtmak.

sadefe

  • (Çoğulu: Suduf-Esdâf) İnci kabuğu.
  • Kulak içi.

sagat

  • Aslı "sagavet" olup, bir cihete meyil demek olan "sagav" masdarından fiil-i mâzi müfred müennesdir. Muzarisi : "tasgi" gelir. " Velitasgi ileyh"; söz dinlemek veya dikkat edip kulak vermek, imâle-i guş etmek demek olan ısga da, bundan müştaktır.

sahh

  • şiddetinden kulaklar tutulan çığlık.
  • Sağlam bir şeyle vurmak.
  • Cemetmek, toplamak.

sahha

  • Kulakları sağır eden şiddetli bağırış ve çığlık.

şakil

  • Yanakla kulak arası.
  • Âdet. Hilkat.

sam'a

  • Küçük kulaklı kadın. (Müz: Asmâ)
  • Kuvvetlenip olgunlaşan ot.

samlah

  • Kulak deliği.
  • Kulak kiri.

sem u basar

  • Göz ve kulak; görme ve işitme.

sem' / سمع

  • İşitmek. Kulak ile dinlemek.
  • Kurdun sırtlandan olan eniği.
  • İşitme. (Arapça)
  • Kulak. (Arapça)

sema'

  • İşitmek, kulakla dinlemek.
  • Mevlevilerin zikir esnasındaki dönüşleri.

semaat

  • Dinlemek, kulak vermek.

şıdk

  • (Çoğulu: Eşdâk) Ağızın kulaktan tarafı.
  • Ağzın kenarı.

sima'

  • Dinlemek, kulak vermek. İşitmek.
  • Çalgı dinlemek.
  • Herkesin işitmesi istenilen güzel zikir ve sözler.
  • Mevlevilerin ve sair dervişlerin "ney" veya "def" ile berâber ilâhi okuyarak raksları ve nağme terennüm etmeleri, dönmeleri.

sımah

  • Kulak deliği, kulak.
  • Kulak.
  • Kulak.

simah / simâh

  • Kulak deliği.

sımlah

  • Kulak kiri.

sınare

  • Demir iğ.
  • İğ başı.
  • Yay kabzası.
  • Kulak.

südg

  • (Çoğulu: Esdâg) Göz ile kulak arası ve onun üzerine sarkan zülüf.

sumluh

  • Kulak kiri.

tabl

  • Davul.
  • Kulak zarı.

tebtik

  • Kulak kesmek.

tereşşuhat / tereşşuhât

  • (Tekili: Tereşşuh) Terlemeler, sızmalar, sızıntı yapmalar.
  • Kulaktan gelme haberler.

tüfe

  • Yırtıcı bir canavar.
  • Karakulak denilen canavar.
  • Örtünmüş kadın.

üf

  • Kulak kiri.
  • Tırnak arasında olan kir.
  • Hüzün ve kedere işaret eden kelime.

usmuh

  • Kulak.
  • Kulak deliği.

üzani

  • Kulakları büyük olan adam. (Merkepten kinaye olarak söylenmiştir.)

üzn / اذن

  • Kulak. İşitme organı.
  • Kulak. (Arapça)

üzn-ü dahili / üzn-ü dâhilî

  • İç kulak.